İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

27.02.2007

İlk Delilerden Birisi: Toni Schumacher

Ne zaman olduğunu bulmak için çok kasmadığım, ancak 80’lerin ortalarında olduğunu tahmin ettiğim bir tarihte Fransa’da bir anket düzenlenir. Soru basittir: “Tarih boyunca en nefret ettiğiniz kişi kimdir?”. İlk 3 ismin ikisi hiç de şaşırtıcı değildir; Benito Mussolini ve Adolf Hitler. Ancak bu iki ismi birden geçmeyi başararak, Fransız halkının en nefret ettiği kişi çok ilginçtir. Anton Harald “Toni” Schumacher. Futbol tarihini bilenler büyük ihtimalle neden olduğunu da biliyorlardır. Kısaca bir daha anlatalım…

1980’lerin Fransız Milli Takımı’nı, çoğu kişi “Dünya Kupası’nı kazanamamış en iyi takım” olarak tanımlar. Bugünün UEFA Başkanı, kadife bilekli Michel Platini önderliğinde Tigana, Giresse, Amaros, Rochateau, Six gibi isimlerle özellikle hücum zenginliği konusunda Brezilya’yla yarışan bir takımdır maviler. Ama bu şanssız takımın en şanssız ismi belki de Patrick Battiston olarak hatırlanacaktır. Hemen zaman makinemize binip 8 Temmuz 1982 gecesine dönüyoruz. Bendeniz o zamanlar 5 yaşını henüz bitirmiş, aklı yeni yeni bir şeylere ermeye başlayan bir gencoymuşum. Belki de bu yeni yeni aklı erme zamanında Dünya Kupası’nı kazanan İtalya’nın hâlen bütün organizasyonlarda gönül favorim olması bundandır. Neyse konuyu dağıtmayalım, tarih 8 Temmuz 82, Sevilla’nın Sanchez Pizjuan stadyumu. Dünya Kupası yarı finalinde Batı Almanya ile Fransa, İtalya’nın rakibi olmak için karşı karşıya gelmektedirler. Dakikalar 65’i gösterdiğinde durum karşılıklı gollerle 1-1’dir. O anda geriden atılan topa fırlayan Battiston, Batı Alman yarı sahası boyunca koşarak, ceza sahası çizgisi üzerinde yetişir. Karşı yönden gelen Schumacher ise, topa başka türlü yetişemeyeceğini anlayınca önce bir uçan tekmeye kalkar ancak sonrasında havada biraz yan dönerek, topa henüz vurabilmiş olan Battiston’a bütün gücüyle çarpar. Top tıngır mıngır dışarı çıkarken Battiston ise şuursuz bir şekilde yere yığılmıştır. Fransız oyuncuların Schumacher’i belki de oracıkta linç etmesini Hollandalı hakem önler. Ama aynı hakem bırakın Schumacher’e sarı ya da kırmızı kart göstermeyi, bir faul bile vermeyerek aut atışına hükmeder. Maçın devamı, hastaneye kaldırılan Battiston’dan yoksun Fransızlar için dramdan trajediye dönüşürken, Almanlar o bildiğimiz inatlarıyla sonunda kazanan taraf olmayı başarırlar. 1-1 biten maçın uzatma dakikaları Fransa’nın peş peşe attığı iki golle başlar. Ama sonrasında Batı Almanya, Littbarski ve Rummenige’nin golleriyle eşitliği sağlarlar. 120 dakika sonunda skor 3-3’tür ve Dünya Kupası tarihinde ilk defa bir maçın sonucu penaltılarla belirlenir. Ve Schumacher, 65. dakikadan bu yana bütün Fransa’nın nefretini kazandığı yetmezmiş gibi iki de penaltı kurtararak Platini ve Ortakları Ltd. Şti’ni 3.’lük maçına yollar. Fransızlar 4 yıl sonra yine aynı akıbetten kurtulamazlar ve Meksika’daki yarı final maçında bu defa Schumacher’in kaptanlığını yaptığı Batı Almanya’ya 2-0 yenilirler. Bu maçtan önce kendisine 4 yıl önceki “vaka” sorulan Battiston “unutuldu ve affedildi ama Schumacher’e bu defa 40 metreden daha fazla yaklaşmam” diye cevap vermiştir. Arada kazanılan 1984 Avrupa Şampiyonası, bu güzelim Fransa takımın tacındaki tek mücevher olarak kalır. (iyi ki kısaca anlattım)

“Kaleci dediğin adam biraz deli olmalıdır” lafı belki de Schumacher için söylenmiştir hatta galiba bu lafı bizzat kendisi söylemiştir. Aslında uluslararası arenada sadece 7 yıl gibi, bir kaleci için kısa sayılabilecek bir süre kalmıştır ama bu dünyanın olmasa da Avrupa’da 20. yüzyılın en iyi 20 kalecisi arasına girmesine yetmiştir. Bir yandan da düşünüyorum da uzun yıllar kaleyi bekleyen Tilkowski ve Maier’in ardından Alman milli takımının kalesinin tapusunu almama geleneği de belki Schumacher’le başlamıştır. Düşünsenize; Schumacher’in son maçını oynadığı 1986’dan bu yana sadece 20 sene geçmiş olmasına rağmen Alman Milli Takımı’nın kalesinden Ilgnner, Aumann, Köpke, Kahn ve Lehmann geçmiştir (belki benim unuttuğum isimler de vardır).

Harald Schumacher, 6 Mart 1954’te Düren’de doğar. “Çocukken kola şişesi gibiydim” diyecektir daha sonra. Hafif tonton yapısına çarpık bacakları da eklenince minik Harald için sahada tek uygun görülen yer 3 direğin arası olur. Ama bu çocuk daha sonra henüz 19 yaşındayken, Düren şehrinin takımından FC Köln’e transfer olacaktır. İşin ilginci, Köln’ün kalesini 1960’lı yıllarda da bir Schumacher beklemiştir ve onun ismi Toni’dir. Bizim Schumacher’in klübe ilk geldiği sıralarda orta saha oyuncusu olan Heinz Simmet “Köln’ün kalesinde sadece “Toni” Schumacher durabilir” diyerek, bugün bile pek çok kimsenin gerçek ismi sandığı Toni’yi bizim oğlana yapıştırıverir. Bir başka söylenti de Toni lakabının Batı Almanya adına 1950 ve 54 Dünya Kupası’nda oynayan ve 1954 finalinde Macarlara karşı “Bern mucizesi”ni gerçekleştiren takımda yer alan büyük kalecisi Toni Turek’den geldiğini iddia eder. Ha bir de şey var; Toni, Düren’den Köln’e geçtiği sene Meslek Okulu’nu bitirerek diplomalı bakırcı ustası olur.

Schumacher’în Köln’deki ilk iki yılı 1974’teki sakatlığı dışında birinci kaleci olan Gerd Welz’in arkasında yedek bekleyerek geçer. Ancak 1974/75 sezonundan itibaren Toni kaleyi devralır ve kariyerinin dönüm noktası olarak görülen 1977 yılına kadar çok göze batmayan bir performans sergiler. Bu yılda Köln’ün başına geçen o dönemin önemli teknik direktörlerinden Hennes Weisweiller, büyük hedefleri olan bir takımın iyi bir kalecisi olması gerektiğini ileri sürerek, yönetimden Schumacher’in yerine oynatılmak üzere Alman Milli Takımı’nın ikinci kalecisi olan Norbert Nigbur’u almalarını ister. Hertha Berlin’in kalesini koruyan ve bizim müzemizin (anladınız siz onu) bir başka üyesi olan Nigbur’la yapılan görüşmeler sonuç vermez ve kale biraz da zorunluluktan Schumacher’e kalır. Sonraki yıllar “iyi ki de öyle oldu” dedirttirecektir. Schumacher’in performansının da büyük katkısıyla Köln 1978’de Alman Ligi’ni, 1977, 78 ve 83’te de Almanya Kupası’nı kazanır. Bu arada Toni 1984 ve 86’da Batı Almanya’da “Yılın Oyuncusu” seçilecektir. Ayrıca toplam 422 resmî maçta oynayarak Köln klubünde hâlen kırılamamış bir rekorun sahibi olur. 1987 yılına gelindiğinde deli kalecimiz “Başlama Düdüğü-Anpfiff” adında bir otobiyografi yayınlar. Herkes, Battiston vakasıyla ilgili söyleyeceklerini merak etmektedir ancak Toni kitabında konuyu fazla uzatmadan yaptığının hâlen faul olmadığını düşündüğünü yazmakla yetinir. Ancak esas fırtına, kitapta Alman oyuncuların uyuşturucu madde ve doping kullandığına ilişkin daha sonrasında kanıtlayamayacak olan iddiaları çevresinde kopar. Batı Alman Milli Takımı, kapılarını Toni’ye kapatırken, Köln’de “Vefa İstanbul’da bir semt adıdır” diyerek Schumacher’le ilişkisinin kesildiğini açıklar. Schumacher, 1987/88 sezonunu Schalke’de geçirir ve sonrasındaki iki yıl belki de bu kalecinin hikayesinde bizim en iyi bildiğimiz kısımdır.

Fenerbahçe 1988/89 sezonunda, o zamanlar Türkiye’de 1 olan yabancı hakkını Schumacher’den yana kullanır. O zamanlar için gerçekten önemli bir transferdir ve Didi ve Jupp Derwall’den sonra belki de Türkiye’ye gelen en önemli yabancı ve ilk futbolcudur (hatırlayamadığım başka bir isim varsa düzeltin lütfen). Fenerbahçe’nin o sezonunu herkes biliyordur heralde; 103 gol atılan namağlup şampiyonluk. Burada bir ilginç anımı paylaşmak istiyorum müsaadenizle. Hatırlayanlar vardır, ligin son maçı öncesinde 99 gol atmış olan Fener’in 100. golünü kimin atacağı, Sarıyer maçı öncesi belki de ülkenin en önemli gündem maddesiydi. Geyik olsun diye 100. golü Müjdat’a, hatta Schumacher’e bile attıranlar vardı ama işi ciddiye alan çoğunluk Aykut-Rıdvan-Hasan favori, Oğuz-Hakan plase diyordu. Maç günü sabahı o zaman babamın eczanesinde kalfalık yapan Orhan Abi (sonsuz hürmetler) “rüyamda gördüm, 100. golü Turhan atacak” demişti. Tarihi bilmediğinizi varsayın, çoğunuzun tepkisi “hade len” olacaktır. Ama 100. golü Turhan attı. Biz de Orhan Abi’yi ermiş ilan edip daha ölmeden (Allah uzun ömürler versin) türbesini yaptırdık.

İlginçtir, bugün dahil ezbere bildiğim tek Fenerbahçe kadrosu 1988/89 sezonundakidir ama Schumacher’in Türkiye’deki ikinci sezonunda (89/90) ne oldu hatırlamıyorum. Şampiyon olamadık ama kim şampiyon oldu, Fener niye olamadı hiç bir fikrim yok. Aslında araştırabilirim ama yazının yorumlarında birisi yazar diye güveniyorum. Hem daha Toni’nin milli takım kariyerini anlatıcaz.

Fenerbahçe sonrasında, Toni Schumacher’in aktif klüp kariyeri bir anlamda sona erer. Boş geçen 1990/91 sezonunun ardından 91/92’de 8 maçlığına Bayern Münich’in kalesine geçer ve en son olarak da Bundesliga 95/96 sezonunun son resmî maçında 42 yaşındayken Borussia Dortmund’un kalesini korur. Tabii bu arada Toni futboldan kopmamıştır. Sırasıyla Schalke 04 (92/93), Bayern Münich (93/94) ve Borussia Dortmund’da (94-96) kaleci antrenörlüğü yapar. Daha sonrasında ise 96-98 arasında Dortmund’un yardımcı antrenörlüğü, sonraki yılda ise Fortuna Köln’ün teknik direktörlüğü görevini yapar. Futbolla kayıtlara geçen son ilişkisi Bayern Leverkusen’in kaleci antrenörlüğünü yaptığı 2001/03 yıllarıdır. Sonrasında benim bildiğim kadarıyla televizyon yorumculuğuna ve diğer programlarda görünmeye geçer. Hatta google’de Schumacher’in resimlerini aradığınız zaman, bir zenci hanımefendiyle beraber yaptığı Tine Turner-Rod Stewart taklidini bulabilirsiniz.

Yazı uzadıkça uzuyor. Hızlıca Schumacher’in milli takım kariyerini de bir gözden geçirip bağlayalım. 1978 yılında geçirdiği trafik kazası sonrasında aktif spor hayatı sona eren Sepp Maier’in Alman Milli Takımı’ndaki yedeği Norbert Nigbur’dur (bkz. Yukarılarda bir yer). Ancak Nigbur’un da menisküs problemi kronik hâle gelecek ve Batı Almanya Teknik Direktörü Jupp Derwall, yolunun daha sonra İstanbul’da bir kez daha kesişeceğini bilmeden Toni Schumacher’i milli takımın kalesine çağıracaktır. Schumacher milli formayı ilk kez 26 Mayıs 1979’da Reykjavik’de İzlanda’ya karşı giyer. Henüz 3. milli maçında, 1980 Avrupa Şampiyonası için Çekoslovakya’nın karşısındadır. Batı Almanya, İtalya’da yapılan 1980 Avrupa Şampiyonasını kazanırken Schumacher, 4 maçta 3 gol yemiştir. Sonrasında ise 1982 Dünya Kupası gelir. Futbol kamuoyu ilk turda Cezayir’i saf dışı bırakmak için kardeş ülke Avusturya’yla hatır şikesi olduğu su götürmez bir maç yapan ve Avusturyalılarla kol kola ikinci tura geçen Batı Almanya’ya gıcıktır. Bunun üzerine bir de gönüllerin sultanı Fransa’ya yaptıkları eklenince, Batı Almanya’nın finalde İtalya’ya 3-1 yenilmesi çok az kişiyi üzer. Bundan sonra 84 Avrupa Şampiyonası elemelerinde gelecektir ve tesadüfe bakın ki Batı Almanya, bizimle aynı gruba düşer ve Sepp Maier gibi Toni Schumacher’de iki kez Türkiye’ye karşı oynar. İzmir’deki ilk maçı 3-0, Berlin’deki ikinci maçı ise 5-1 Batı Almanya kazanır. Berlin’de tek golümüzü atan Hasan Şengün (o zamanın Trabzonspor futbolcusu, şimdinin arada bir ortaya çıkan teknik direktörü) ise, “Ben Schumacher’e gol atmış adamım, hahayt” kasılmasını sadece 6 yıl sürdürebilmiş, Toni’nin Fener’e gelmesiyle tarihe bu işi yapan başka Türkler de geçmiştir. Her neyse, Batı Almanya 84 Avrupa Şampiyonası’nda oynadığı 3 maçta 1’er galibiyet-beraberlik-yenilgiyle 3. olarak gruptan çıkamaz. 1986 Dünya Kupası’nda ise, yarı finale kadar antipati çekmeden gelmeyi başardıktan sonra gene Fransızları eleyerek, finalde Batı Almanya (ve belki İngiltere) hariç dünyanın geri kalanının Arjantin’i tutmasına sebep olurlar. Ama Schumacher’li Batı Almanya’nın Fransa’yı yenip finale çıktığı ikinci Dünya Kupası finali de hüsranla sonuçlanır. Kim bilir belki de bu Dünya Kupaları’ndan birisi kazanılmış olsaydı Toni, 20. yüzyılda sadece Avrupa’nın değil dünyanın en iyi 20 kalecisi arasına girerdi. Schumacher’in yukarda anlattığım kitabı sonrasında Batı Alman milli takımından yediği ebedi boykot öncesinde son milli maçı 15 Ekim 1986’da İspanya ile 2-2 berabere kalınan özel maçtır. Toni Schumacher, Batı Almanya milli takımında onyadığı 76 maçta 75 gol yemiş, bu 76 maçın 25’ini ise gol yemeden tamamlamıştır.

Hatırlarsanız, geçen yazının sonunda Schumacher’in kişisel torpilimle bu köşede yer alacağını yazmıştım. Neden torpilliydi peki. Bir kere Zoof’la birlikte ilk kalecilik idolümdür. Ayrıca, Fenerbahçe’nin en unutulmaz sezonlarından birisinde yer almıştır. Son olarak da bu işin herkes tarafından yapılamayacağını, hafif deli olmak gerektiğini gerek saha içi gerekse saha dışı davranışlarıyla ilk gösteren kalecilerden birisi, belki de birincisidir. Schumacher’i çok az kimse “panter” ya da “kedi” olarak hatırlar, hatta hantal bile sayılabilir. Onun yerine kaledeki sağlam duruşu ve pozisyon almadaki becerisi, 1.88 boyundaki kalecinin ilk aklıma gelen özellikleridir. Onun dışında bire birlerde ve yatarak müdahalelerde gerçekten başarılıydı (bunun tek istisnası 86 Dünya Kupası finalidir). Ayrıca, topu oyuna tek elle sokma konusunda da mükemmeliğe belki de ilk ulaşan kaleciydi ve topu çok rahat bir şekilde eliyle orta sahaya kadar ulaştırabiliyordu. Rıdvan’ın bir sürü Altaylı’yı çalımlayıp attığı golü hatırlarsınız değil mi? Şeytanın serisine başlaması için topu orta sahaya kadar gönderen Toni’ydi.

Bu da burada biter efendim. Bir daha ki yazıda, biri eski biri yeni dünyadan iki çağdaş kaleciyi hatırlayalım diyorum ben… Macar Grosics ve Brezilyalı Gilmar için tozlu sayfalara tekrar dalacağız.

15.02.2007

Futbol Tarihinden Eğlenceli Notlar

Futbol tarihinin meşhurlarından ve önemli olaylarından bahsettiğimiz bu bölümde geçmişte önemli futbol adamları tarafından söylenen önemli sözleri ve yaşanmış kısa olayları hatırlatacağım bu yazımda.

İlk önce Alex Ferguson’dan bahsedelim. Bildiğiniz gibi Alex Amca ben kendimi bildim bileli Manchester United hocasıdır. Bir gün basın mensupları Alex Ferguson’a Manchester’ı ne zaman bırakacağını sorarlar. Alex amcanın cevabı basittir. Cafu futbolu ne zaman bırakırsa o zaman

Alex Ferguson Man. Utd’nin başındayken Barcelona ile eşleşir Manchester United. Herkes Barca’yı favori görürken Alex Ferguson kendilerinin galibiyeti elde edeceği görüşündedir. Maç Barcelona galibiyeti ile bittikten sonra Sir şu açıklamayı yapar.

Yıllarca futbolun bir oyun olduğunu ve Katalanların da yenilebileceğini söyledim. Ama bugün gördük ki yenilmiyorlarmış…

Bir efsaneden başka bir efsaneye geçelim. Milan’ın efsane kaptanı Maldini bir gün bir Şampiyonlar Ligi maçı için İstanbul Ali Sami Yen Stadına gelir. Coşkuyla bağıran tezahürat yapan Galatasaray taraftarının sesini duyan Maldini şu özlü sözü söyler.’’Burada 25000 kişi olduğuna beni asla inandıramazsınız.’’

Japonya bildiğiniz gibi futbola daha yeni yeni adapte olmaya başlayan yeni yeni futbolcu ihracat eden bir ülkedir. Avrupa’nın en sert ligi olan Serie A’ya ilk gelen çekik gözlü Kazuyoshi Miura’dır.1994 yılında Genoa takımına gelmiştir. Fakat ne kadar şanssızdır ki. Oynadığı ilk karşılaşmada ilk 15 dakika içerisinde Franco Baresi tarafından burnu kırılmıştır.

Türkiye’nin Avrupa kupalarındaki en önemli maçlarından biri Old Trafford’da Man Utd ile Galatasaray arasında oynanmaktadır. Maç sırasında Arif’in müthiş şutu tam çatala gitmiş Manchester’ın efsane kalecisi Schmeichel gayretlerine rağmen topun ağlarla buluşmasına engel olamamıştı. Bu golün sonrasında maçı anlatan ünlü spikerimiz Ümit Aktan şu cümleyi kullanır. Değil şımaykıl bütün maykıllar gelse çıkaramazdı o topu.

Milan’ın tarihinde en önemli yere sahip olan iki teknik direktörden biridir Arrigo Sacchi. Bir gün basın toplantısında bir medya mensubu Sacchi’ye şu soruyu sorar. Profesyonel olarak futbol oynamamanıza rağmen nasıl bu kadar başarılı biçimde takım yönetebiliyorsunuz?

Üstadın cevabı açıktır:’’iyi bir jokey olmak için önce at olmak gerekmez’’

Milan’dan bağlı olarak başka bir konuya geçelim. Rossonerilerin o ünlü üç lalelerinin belki de en ilginci Ruud Gullit idi. Basın mensuplarının bir gün saçlarınızı neden kestirmiyorsunuz sorusuna gücümü saçlarımdan alıyorum diye cevap vermişliği vardır. Ama asıl ilginci İngiltere’de yaşanmıştır.

Ruud Gullit futbolu bıraktıktan sonra T.D olmaya karar verir ve Chelsea takımının başına geçer bir süre sonra. Takımın başına geçtiği ilk gün basın toplantısında Ruud Gullit’e nasıl futbol oynatacağı sorulur. Gullit bombayı patlatır: Seksi Futbol

Gelin görün ki Seksi Futbol pek fayda etmez. Gullit bir süre sonra takımdan uzaklaştırılır.

Futbol dünyasının aktörlerinden şimdilik bu kadar. Bir dahaki yazımda futbolcular hakkında çıkmış kitap ve hikâyeleri incelemeye çalışacağım.

13.02.2007

Babalar ve Oğullar

Kimi “Sen git baban gelsin!” dedirtecek kadar kötü. Kimi babasının adını unutturacak kadar iyi.

İşte futbolcu babalar ve oğulları.

Pelé ve Edinho

Taçsız kralın oğlu… Kimilerince dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu olan Pelé’nin doğal varisi…

Edson Chobli Nascimiento, kısaca Edinho, 1970 yılında dünyaya gelmiş. Edinho’nun, futbolcu dedesi Dondinho ve babası Pelé’nin ardından futbola merak sarması çok da şaşırtıcı değil. Peki, bir futbol efsanesinin oğlu olması onun için bir avantaj mıydı bir dezavantaj mıydı? Bu tartışılır. Ancak o, kaleci olmayı seçerek babasıyla arasında yapılabilecek karşılaştırmaları en aza indirmeyi başarabilmiş diyebiliriz.

Babasının yıldızının parladığı Santos’ta kalecilik yapan Edinho, geçirdiği sakatlıklar yüzünden forma şansı bulamamaya başlayınca kendine yeni alışkanlıklar edinmeye başlamış. Bunların arasında bir motosikletçinin ölümüne neden olduğu motocross sevdası da var. Çok geçmeden uyuşturucu kullanmaya başlamış ve 2005 Haziran’ında uyuşturucu ticareti yapmaktan tutuklanmış. Tahmin edilebileceği gibi oğlunun hapishanede olduğu zamanlar Pelé için oldukça zor geçmiş. Daha sonra Edinho serbest kalmış ve rehabilitasyon merkezine kaldırılmış. Ancak tam iyileşmeye başlamışken 2006 Şubat’ında yeniden tutuklanmış; geçtiğimiz Aralık’ta ise gözaltında tutma koşuluyla salıverilmiş.

Edinho’nun salıverilmesiyle Pelé, oğlunun topluma yeniden uyum sağlayabilmesi ve uyuşturucu bağımlılığından kurtulabilmesi için, Edinho’yu, sahibi olduğu Litoral FC’nin çocuk takımının koçu yapmış. Ayrıca oğlundan başından geçenleri çocuklara anlatmasını ve onları uyarmasını istemiş.

Örnek babalığından dolayı siyah incinin ellerinden öpüyorum!

Johan ve Jordi Cruyff

Jordi, babası Barcelona’da oynarken Hollanda’da dünyaya gelmiş. İsmini, babasının dünya futbolunun zirvesine çıktığı Barcelona şehrinin koruyucusu olduğuna inanılan Aziz Jordi’den almış. O dönemde Franco rejimi, yeni doğanlara Kastilya isimleri konulmasını zorunlu kılmış. Ama Johan Cruyff’un oğluna bir Katalan ismi koymasına Franco kanunları bile engel olamamış.

Johan Cruyff oğlunun da kendisi gibi ünlü bir futbolcu olmasını çok istiyormuş. Cruyff ailesi 1981 yılında Hollanda’ya geri dönünce, yani Jordi 7 yaşındayken, baba Cruyff oğlunu Ajax Amsterdam’ın maçlarını izlemeye götürüyor ve çocuk takımının antrenmanlarına katılması için yüreklendiriyormuş. Johan Cruyff 1988 yılında Barcelona’ya menajer olarak giderken tabii ki güzel oğlu Jordi’yi de yanına almış.

Jordi, Barcelona’ya katıldıktan 4 yıl sonra B takımında oynamaya başlamış. B takımında 2 yıl oynadıktan sonra sevgili babası kendisine A takımında forma şansı vermiş. Barcelona’dan sonra sırasıyla Manchester United, Celta de Vigo, Deportivo Alavés ve Espanyol’da oynamış. Halen Metalurh Donetsk’te oynamakta.

Kimilerince babasının tırnağı dahi olamayan Jordi, hadi Barcelona’da babasının gazıyla, Hollanda milli takımında babasının torpiliyle oynadı. Peki, Alex Ferguson da bu adamı babasının hatırına mı oynattı? Avrupa futbolunun unutulmazları arasındaki babasıyla karşılaştırmak yersiz olabilir ancak bu derece aşağılamak da ne kadar doğru bilemiyorum. Neyse… Herhalde futbolcu olarak babasına en büyük hediyeyi vermiştir.

Cesare ve Paolo Maldini

Doğuştan San Sirolular… Soyadlarının harfleriyle “di Milan” (“Milan’ın” kelimesinin İtalyancası) yazmak mümkün.

1963 yılında A.C. Milan Avrupa Kupası’nı kazandığı zaman takım kaptanı Cesare Maldini idi. Bundan tam 40 yıl sonra Milan tekrar Avrupa Kupası’nı kazandığında, bu sefer kaptan Paolo Maldini idi.

Baba Maldini, 1954-66 yılları arasında Milan forması giymiş ve 2001 yılında Milan’a scout olarak geri dönmüş. İtalya’da farklı kulüplerde hem oyuncu hem de yönetici olarak görev yapan Cesare Maldini’nin, Milan taraftarının kalbindeki yeriyle, oğlu Paolo’nun yerini karşılaştırmak anlamsız olacak.

1985 yılında Serie A macerasına Milan’la başlayan Paolo Maldini, 20 yılı aşkın bir süredir bu kulüpte oynuyor. Milandaki kariyerine neler sığdırmamış ki? Lig şampiyonlukları, İtalya kupaları, Avrupa Kupaları, Süper Kupalar… Haliyle Serie A’da en fazla forma giyen oyuncu olmayı da başarmış.

Milanlılar “il capitano” larına olan saygılarını, Paolo’nun giydiği “3” numaralı formanın oyuncunun jübilesinden sonra müzeye kaldırılacağını açıklayarak gösterdiler. Ancak gelecekte Paolo’nun oğullarından biri Milan’da forma giyerse “3” numaranın yeni sahibi yine bir “Maldini” olacak.

Ve bu günler çok da uzak gözükmüyor. 39 yaşındaki genç(!) sol bek, söz verdiği gibi 2006/07 sezonun sonunda aktif futbol hayatına son verirse forma müzeye kalkacak. 11 yaşındaki Christian ise “3” numaralı formayı sırtına geçirebilmek için gün saymaya başlayacak. 2005 yılında Venezüellalı annesi Adriana Fossa tarafından imzalanan kontratla Milan altyapısına katılan ve ilk maçını Inter Milan’a karşı oynayarak taraftarın gözünde daha bir Milanlı olan, 96 doğumlu Christian, Maldini ailesinin A.C. Milandaki 3. kuşak temsilcisi olacak.

Umarım yıllar, aynı babası gibi, Christian’ı da şarap gibi güzelleştirir.

8.02.2007

Neler Oluyor Bize?

Uzun zamandır sizlere yazılarımla seslenemediğim için özür dilerim. İlk paragraflarımı yazının ana konusuna aktarmayı gelenek haline getirmişken bu yazıda bir istisna yapmak istedim. Kendimi bildim bileli çevrem ve aile yapımdan dolayı futbolla iç içeydim. Uzun yıllardır çok sayıda maç izledim; hazırlık maçları, lig maçları, kupa maçları, hazırlık turnuvaları, Avrupa kupaları, büyük organizasyonlar. Bugüne kadar binlerce maç izledim ve bu yaşıma kadar hiçbir zaman futbol zevkimi kaybetmedim. Ama kısa bir zamandır savunma futbolları Dünya futbolunda o kadar etkili olmaya başladı ki artık futboldan sıkılmaya uzaklaşmaya başladım. Kendi başıma bir şey yapamayacağımı biliyorum ama temenni ediyorum ki eski hücum futbolu günlerine geri döneriz.

Yazımın ana konusuna gelecek olursak bu yazımda futbolun halkımızın sinirlerini nasıl etkilediğini anlatmak istiyorum. Ligimizin ve Türkiye kupamızın maçlarına evimde yayıncı kuruluşum alıcısı olmadığı için halka açık yerlerde zaman zaman bir cafede zaman zaman da kahvehanelerde izliyorum. Bu şekilde futbolun insanlarımıza etkisini rahatlıkta inceleyebiliyorum.

Bu incelemelerimden sonra ülke futbolumuzun halkımızı çok gerdiğini ve sinirlendirdiğin apaçık gördüm. Maç başında benle çok sakin bir şekilde konuşan bir insan maç bitiminde arkadaşına iyi akşamlar derken bile ağzından alevler çıkacak zannediyorsunuz. Bu gerilmeleri tetikleyen iki etmen var bana göre. Biri futbolcular ikincisi de hakemlerimiz.

Eğer futbolu seyir zevki açısından izliyorsanız ve güzel hareketlerden hücum futbolundan zevk alıyorsunuz Türkiye Ligi maçlarını hiç izlememelisiniz. Çünkü seyir zevki açısından çok düşük seviyede giden ligimizi her hafta Barcelona’ nın maçına tercih eden çok futbolsever tanıyorum. Bu kararlarında haksızda değiller hani. Çünkü futbolumuzda artık eskisi kadar yetenekli oyuncular göremiyoruz. Dünya Kupası’ ndan bu zamana kadar hala Hasan Şaş’ ı tartıştığımıza göre Arda gibi Tuncay gibi Burak gibi oyuncuları önümüzdeki 10 sene boyunca konuşacağız gibi geliyor. Onları gölgede bırakacak yetenekte yeni oyuncuları futbolumuza kazandıramıyoruz. Bu yüzden de seyir zevki için maçları izlemeye gelen insanlar, sadece koşan, mücadele, eden, rakibin iyi oyuncusunu futboldan soğutan, sahadan silen, hücum varyasyonları yapmasını engelleyen tabiri caizse yetenek fakiri oyuncuları izleyince ayar oluyor. Adam 10 numara izlemeye geliyor ama aslında stoper olması gereken 9 tane oyuncu bir de kaleci izliyor. Futbolcuların halkımızı germesinin bir diğer nedeni de yaptıkları aldatmacalar, rakip takımların oyuncularına yaptıkları yanlış hareketler. Örneğin çok sakin bir şekilde evden çıkan adam en ufak darbede üç takla atıp boğazını yırtarak bağırarak hakemden faul isteyen oyuncuyu gördüğünde sinirleri zıplıyor. Dalyan gibi oyuncular bir faul almak için balerin gibi kendilerini yere atınca önce bir ‘kalıbından utan’ lafı geliyor ardından sadece yanlarındaki kişinin duyacağı desibelde okkalı bir küfür sunuyorlar. İkinci olarak oyuncuların germe sebebi de rakip takım oyuncularına yaptıkları yanlış hareketler. Türk örf ve adetlerine göre büyüklere saygı en önemli yazılmamış kurallardan biridir ama futbol sahalarında bu kuralın hiçe sayıldığını görebiliriz. Çünkü bazı oyuncular yaşça kendilerinden oldukça büyük oyunculara bile saha içerisinde sülalesine kadar dayanan küfürler edebiliyorlar. Tamam bunu maç sırasındaki heyecana, adrenaline bağlayabiliriz ama maçtan birkaç gün sonra terbiyesizlik yaptıkları için bir özür bile dilemiyorlar. Ben 2001 yılında Kadıköy’ de kendisinin yıllarca kaptanlığını yaptığı Bülent Korkmaz’ a yaptıklarını uzun bir dönem unutamayacağım.

Gelelim ikinci ana gerilim sebebine. Cuma gününden başlayıp Pazartesi gününe kadar süren hakem eleştirilerindeki gibi bir eleştiri yapabilir miyim bilmiyorum. Ben bu işe farklı bir açıdan bakıyorum. Bu gerilimde hakemlerin bana göre hiçbir suçu yok. Nasıl diyebilirsiniz. Paragrafın başında da söylediğim gibi 4 gün boyunca bir kurum sürekli eleştirilirse insanlarda normal olarak hakem camiasına karşı bir antipati besleyebiliyorlar. Her hafta sonu bir maçı canlı izlediğim için artık hakemlerin ağırlığını da anlayabiliyorum. Çünkü insanlar en ufak hatada bile onlara küfür demetlerinden en ağırlarını seçip yolluyorlar. Bana göre artık içi boş hakem forması bile göstersek insanlarımız küfür etmeye başlayacaklar.

Bu yazıyı yazmaktaki amacım son dönemlerdeki duygularımı ve gözlemleri size aktarmak istememdi. İnşallah sizi sıkmamışımdır ve okunası zevkli bir yazı ortaya çıkarmışımdır.

Bol hücum futbollu günler dilerim.

7.02.2007

Çift Başlı Bizans Kartalı

Hep Yunanistan Ligi’ni özet geçecek değiliz ya, biraz da Yunan futbol kültürüne, önemli takımların ve futbolcuların incelenmesine değinelim dedim ve Yunanistan’ın en büyük futbol kulüplerinden biri olan AEK Atina’nın dünden bugüne neler yaptığını, önemli futbolcularını, kuruluş evresini, kazandığı başarıları ve çılgın taraftar gruplarını anlatacağım bu yazıda…

AEK takımı, Kadıköy, Chalki, Tataula ve en önemlisi Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Avrupa turnesine çıkan, ama Fransa’da durdurulan Pera takımı futbolcularının ve yöneticilerinin tek bir çatı altında toplanmasıyla Yunanistan’da oluşan bir kulüptür.Açılımı Athlitiki Enosis Konstantinoupouleos (Athletic Union of İstanbul)-Türkçe’si; İstanbul Atletik Birliği- olan bu takımın logosu da sarı-siyah renklerin üzerine oturtulmuş çift başlı Bizans kartalıdır. Böylece klasik bir futbol takımından farklı olarak, kendi felsefesini oluşturmuş bir efsane çıkar ortaya. Nefretten uzak, karşı yakanın insanına dostça yaklaşan bir efsane…

Takımın kurucuları; M. Ionas, K. Dimopoulos, M. Ieremides, T.Tagaris, M.Karotseris, P.Kehagias ve asıl kurucu olarak Kostas Spanoudis’tir. Kulübün doğum yeri ise, kulübün ilk stadı olan Nikos Goumas’ın bulunduğu Nea Filedelfia bölgesidir.

İlk kupasını 1931 yılında Aris’e karşı 5-3 galip gelerek kaldırmıştır AEK, aldığı bu kupa Federasyon Kupası’dır. O dönemde her maçta oynayan Kostas Negropontis, 1910-1920 yılları arasında Beyoğluspor’da da oynamıştır aynı zamanda…

Maropoulos, Delavinias, Ribas, Sklavounos, Manetas, Janetis, Magiras, Hatzistavridis ve diğer oyuncular uzun süre Yunan futbolunu domine ederler. 1939 yılındaki şampiyonlukla Yunan liglerindeki ilk çifte şampiyonluğu yaşarlar.(Lig şampiyonluğu ve Federasyon Kupası).

Bu dönemde hala futbolcu olan Kostas Negropontis, 1939 yılında futbolcu olarak son şampiyonluğunu kazanmış ve kariyerini bitirmiştir, ertesi yıl ise AEK’nın teknik direktörüdür ve ilk yılında takımı Lig şampiyonu olmuştur bir kez daha…

AEK, Avrupa’da da Yunanistan’ın en başarılı takımlarından birisidir, 1964 yılında Porto’yu 6-1 yenmiş, 1976’da ise UEFA Kupası’nda yarı finale çıkmış, Juventus’a 0-1 ve 1-4 lük skorlarla elenmiştir. Bugün bile kendi sahasında Milan gibi bir takımı 1-0 yenmiştir AEK.

Altın yıllarını 1970'li yıllarda Loukas Barlos'un kulüp başkanlığını yaptığı dönemde yaşayan AEK, Yunan futboluna Kostas Negropontis, Dimitrios Papaioannou, Thomas Mavros, Demis Nikolaidis, Theodoras Zagorakis gibi yıldızlar kazandırmıştır.

Demis Nikolaidis’e bir parantez açmak gerekir kanımca, bu adam hayatını AEK’ya adamış bir adam, 2004 yılında AEK’dan Atletico Madrid’e transfer olduktan sonra, aktif olarak futbol oynamaya devam etmesine rağmen, AEK’nın maddi anlamda çöktüğünü görmüş ve kulübün tüm hisselerini satın almış ve futbolculara olan borçları kapatmıştır. Apollon’da oynarken kendisini isteyen Olympiakos ve Panathinaikos takımlarını reddederek, AEK başkanına “Beni al” diye yalvaracak kadar AEK delisidir, daha sonra “AEK’da başarılı olamasaydım Original21’in başına geçerdim” demiştir. Euro 2004’te Yunanistan ile Avrupa Kupası’nı kaldıran Demis Nikolaidis bugün hala AEK Atina’nın başkanlığını yapmaktadır.

Original21 demişken, AEK’nın en meşhur taraftar grubudur. İsimlerini tribüne girdikleri kapıdan alırlar(Gate21)-Yunanistan’da taraftar grupları isimlerine genelde tribün kapılarından alırlar. Panathinaikos:Gate13, Olympiakos:Gate7, AEK:Gate21-

1975 yılının ortalarında kurulan Original21’in ilk amacı; taraftarlar arasında dayanışmayı arttırmak ve takımı her nerede olursa olsun takip etmektir. Onlar için AEK'i desteklememek daha da kötüsü kişisel çıkarlara hizmet etmek imkansız gibidir. Ayrıca Yunanistan’ın en edepli taraftar grubudur, kesinlikle ırkçılığa ve faşizme karşıdırlar…

AEK Atina, 2004 yılında 80. yılına girmiştir ve kulüp bu özel yılı dolayısıyla Türkiye’den Galatasaray takımına biri İstanbul’da, biri Atina’da olmak üzere iki özel maç teklifi götürür. Galatasaray da bu teklifi kabul eder. İstanbul’da oynanan ilk maçı GS 2-1 kazanmış, 1 ay sonrasında Atina’da oynanan maçta 0-0 berabere bitmiştir.

Bu sene maçlarını 71bin kişilik Atina Olimpiyat Stadyumu’nda oynayan AEK Atina takımı son şampiyonluğunu 93/94 yılında almıştır, kazandığı son kupa ise 01/02 yılındadır. AEK takımının kazandığı kupalar;

Lig Şampiyonluğu(11)

1939, 1940, 1963, 1968, 1971, 1978, 1979, 1989, 1992, 1993, 1994

Yunan Kupası(Federasyon Kupası)-(13)

1931, 1939, 1949, 1950, 1956, 1964, 1966, 1978, 1983, 1996, 1997, 2000, 2002

Yunan Süper Kupası (2)

1989, 1996

Yunan Lig Kupası (1)

1990

Bugün ise, AEK için tarihte ikinci bir dönüm noktası yaşanıyor dersek yanlış olmaz. 1924 yılındaki doğuşun ardından, bugün ekonomik sıkıntıların içinde yeni bir doğuş yaşıyor AEK ve bu ekonomik sıkıntılarına rağmen hala ligde üst sıraları zorluyor.

Kimilerine göre İstanbulspor’un Atina şubesi olan AEK, kimine göre ise Beyoğluspor’un 1924’te yeniden kurulmuş halidir, ama kulüp kuruluşunda İstanbul kelimesinin geçmesi, beni ve birçok İstanbulluyu AEK sempatizanı yapmaya yetiyor.

AEK Atina kulübüyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler kulübün resmi sitesi olan www.aekfc.gr sitesine göz atabilirler.

Yorumlarınızı bekliyorum,şimdilik bu kadar,sağlıcakla kalın…

5.02.2007

Grup Maçları Sonrası: A ve B Grupları

Sevgili okurlar şampiyonlar liginde gruplar bitti bildiğiniz gibi. Yakında maçlar başlayacak. Bende sizlere elimden geldiğince grup maçlarını değerlendireceğim. İkişerli gruplar halinde yazılarım sizlere olacak. İlginize teşekkürler.

A Grubu

Chelsea iki yıldır kendini eleyen şampiyonlar ligi şampiyonuyla aynı gruba düşüyor. 2005'te Liverpool'a elendiler onlar şampiyon oldu, 2006'da aynı gruptaydılar. Geçtiğimiz sezon Barca'ya elendiler, bu kez Katalanlar şampiyon oldu, ilginçtir ki bu sefer de Barcelonayla aynı gruba düştüler.

Kuralar çekildiğinde Barcelona’yla Chelsea'nin büyük favori olduğu aşikardı. Werder Bremen de onlara tehdit oluşturan bir takımdı. Thomas Schaaf yönetiminde Klasnic, Diego, Klose gibi oyuncularla hücuma yönelik süper bir futbol oynuyorlardı, sezona da iyi başlamışlardı. Levski Sofya'dan ise hiç bahsetmiyorum.

Barcelona sezona çok da iyi başlayamadı. Ronaldinho Dünya Kupası'ndaki kötü oyununu sürdürüyordu. Bunun üstüne Eto'o'nun daha sonrasında ise Messi'nin sakatlıkları da eklenince Chelsea'ye yenildiler, Werder Bremen'le berabere kaldılar. 5. maçlar da Chelsea-Werder Bremen'le Barça ise L. Sofya ile karşılaşıyordu. Herkes Mourinho'nun ekibinin maçı Werder Bremen'e vereceğini konuşuyordu. Werder maçı aldı her ne kadar iyi bir oyunla alsa da. Uxun süre Chelsea "yattı" iddiası hafızalardan silinmeyecek.

Grubun son haftasında oynanan Barcelona-Werder Bremen maçı her şeyi belirleyecekti. Bremen'in İspanya'da alacağı bir beraberlik ikinci tur için onlara yetiyordu. Ama Ronaldinho'nun yönetimindeki Barça daha ilk yarım saatlik bölümde 2-0 öne geçmişti. Kısacası Bremen'e yazık olmuştu. Başka bir grupta olsalar güle oynaya çıkarlardı. Levski Sofya ise 6 maçını da kaybederek, zamanında ülkemiz takımı Fenerbahçe'nin de yaptığı gibi "0" çekti. Ama Fenerbahçe hiç değilse o zamanki maçlarda 3 maçta son dakika golüyle yenilmişti. Levski en başarısız takım olarak tarihe geçti Şampiyonlar Ligi'nde. 1 gol attı 17 gol yedi.

B Grubu

B grubunda maçlar başlamadan önce, İtalya’da patlayan şike davasından sonra batan geminin mallarından bir bir yıldızları toplayan İnter grubun favorisi gözüküyordu. Eski gücünü kaybetmiş Bayern Münih, ne de olsa "Avrupa takımı" deyimiyle gruptan çıkacak diğer takım olarak gözüküyordu. Gruptaki diğer takımlar Sporting Lizbon ve Rus takımı Spartak Moskova'ydı.

İlk maçlarda İnter-Lizbon'la deplasmanda karşılaşıyordu o Euro 2004'ün güzel stadı Jose Alvalade'de.

İnter ikinci yarıda yediği golle 1-0 geriye düşüyor, ve orta sahanın bel kemiği Patrick Vieira'nın da kırmızı kart görmesiyle yıkılıyordu adeta. Bayern ise Moskova ekibini 4-0'lık sonuçla güle oynaya yeniyor ve liderlik koltuğuna otuyordu.

İkinci maçlarda S. Lizbon, S. Moskova'yla deplasmanda berabere kalınca ikinci tur için çok büyük bir avantaj yakalamıştı. Diğer maçta da Bayern deplasmanda son on dakika da Pizarro ve genç golcüsü Podolski'nin golleriyle İnter'i yenmeyi başarıyordu. İnter ilk maçtaki gibi bu maçta da yeniliyor üstelik İbrahimoviç ile Dünya Kupası'nın yıldızı, eski Palermo'lu Fabio Grosso kırmızı kart görüyordu. Kırmızı kartların etkisi de büyüktü yenilgi de. Herkes İnter'in gruptan çıkamayacağını düşünmeye başlamıştı.

Bundan sonraki iki maçta İnter, Spartak Moskova'yı içerde dışarda yenerek resmen hayata dönüyor, Bayern de Lizbon'dan iki maçta 4 puan alarak grup liderliğini garantiliyordu.

5. maçlarda İnter Arajntinli golcü Crespo'nun golüyle çok önemli bir 3 puan aldı S. Lizbon karşısında. Son maçlarda da Bayernle berabere kalarak grubu ikinci sırada tamamladı. İşin ilginç yanı ise, ilk iki maçta 4 puan toplayan Sporting Lizbon son maçında kendi sahasında Rus ekibine yenilerek uefaya giden bileti bile alamadı.

4.02.2007

Dortmund - Bayern

Bundesliga uzun bir aranın sonunda cuma günü nihayet başladı. Açılış maçı, Signal Iduna Park'ta oynanan bir derbi niteliği de taşıyan Borissia Dortmund-Bayern Münih karşılaşmasıydı. Biletler haftalar öncesinden tükenmişti ve karaborsaya düşmüştü. 83.000 kişilik stadyum tıklım tıklımdı maç esnasında ve 10.000 bayern taraftarı da takımlarını desteklemek üzere yerlerini almışlardı. Karşılaşma karla karışık yağmur altında oynanıyordu.

Karşılaşma öncesi Bayern Münih, Werder Bremen ve Schalke 04 ile kafa kafayaydı ve mutlak kazanması gereken bir karşılaşmaydı hem aranın açılmaması için hem de ikinci yarıya moralli başlamak için. Dortmund cephesinde ise Bert van Marjwik'in yerine Ottmar Hitzfeld getirilmeye çalışıldı ama o gelmeyince Jurgen Rober yeni teknik patronu oldu ve uzunca bir kamp dönemi geçirdiler. Bu arada bir ilginç not ise Bayernli orta saha oyuncusu hollandalı Van Bommel'in eşinin babasıydı Dortmund'tan ayrılan Bert van Marjwik.

Bayernde sakat olan İngiliz Owen Hargreaves'e Man Utd 20 milyon avroluk bir teklifte bulundu. Fakat Bayern yönetimi Ballack'ın gitmesinden sonra iyice bocalayan orta sahayı daha fazla bozmamak için satmaya yanaşmıyorlar. 30 milyon avro istediklerini belirttiler. Bunun yanı sıra bu transfer gerçekleşirse ordan gelecek parayla milli futbolcumuz Emre veya Villareal de sorunlar yaşayan Riquelme'den birini almayı umuyorlar.

Maça gelirsek ilk yarı çok tempolu bir karşılaşma oldu, Dortmund taraftarı her zamanki gibi çok coşkuluydu. Hasan Salihamidzic'i maç boyunca ıslıkladılar. Nedeni ise Dortmundlu oyuncu Kehl'i ilk yarıdaki maçta sakatlamasıydı... Bu arada Salihamidzic'in sezon sonunda İtalyan devi Juventusla 4 yıllık anlaşma imzalayacağını da belirteyim.

12. dakika da sol kanat oyuncusu Dede'nin ortasında İsviçreli golcü futbolcu Alexander Frei kafa vuruşuyla Dortmund'u 1-0 öne geçirdi. Lucio'nun da hatası vardı golde kademede yoktu.

Bu dakikadan sonra sıklaşan Bayern atakları sonucu 25. dakikada, şu an mevkiisinde en isabetli orta yapan oyuncu olan Willy Sagnol'un ortasında oluşan karambol sonrası 1. 98lik Daniel Van Buyten ayağıyla topu filelere gönderdi.

Gene sağdan gerçekleşen bir akında Salihamidzic'in ortasında Roy Makaay inanılmaz bir savunma hatası sonucu golünü attı. Defans resmen ikram etti al da at dercesine... Dakikalar 42'yi gösteriyordu.

İkinci yarıya Felix Magath Salihamidzic-Demichelis değişikliğiyle başladı. Oyun ikinci yarının şöyle bir 15-20 dakikası sanki o ilk yarı ki temposundan eser yok hale gelmişti. 57. dakika da yine brezilyalı Dede'nin geliştirdiği atakta gene Frei topu tam köşeye gönderdi. Oliver Kahn hiçbir şey yapamadı.

Bu dakikalar da Dortmund atakları sıklaştı, 2 dakika sonra yani 59. dakika da kornerden gelen topta Frei gene hava hakimiyetini konuşturdu ondan seken topta Internacionel'den alınan brezilyalı Tinga golü attı ve iki dakika içerisinde yenik durumdaki Dortmund öne geçmeyi başardı. Tabi bunda oyunu, tiyatro izlermiş gibi izleyen Münih teknik patronu Magath'ında etkisi büyüktü. Golü yedikten sonra Dünya kupası'nın da en iyi genç oyuncusu seçilen Podolski'yi oyuna soktu. Ballack'ın eksikliğini çok fazla hissediyordu Münih ve Ali Karimi de bayağı etkisizde oynadığı 60 dakikalık sürede. Ve gözüme çarpan birşey ise binlerce Dortmundlunun arasında bir Bayernli seyirci vardı. Türkiye'de böyle bir tablo olabileceğini gözümün önüne bile getiremiyorum.

73'te milli futbolcumuz Nuri Şahin'de bence maçın yıldızı olan Frei'nin yerine oyuna girdi. Bundan sonra da karşılıklı ataklarla devam etti oyun ve Dortmund'un 3-2lik üstünlüğüyle sona erdi.

Bundan sonra Alman liginde sevgili okurlarımıza ben yardımcı olmaya çalışacağım, istemeden de olsa bir yanlışım olursa affola. Herkese mutlu günler.