İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

13.11.2015

Amalfi

Tren bizi Salerno’ya kadar bırakacak, ardından kıyılardaki kasabalar için otobüse binerek girintili, çıkıntılı yollardan geçeceğiz. Tren yavaş yavaş Salerno’ya yaklaşıp deniz göründüğünde içimiz kıpır kıpır olmaya başlıyor. O zaman tabi, 5 gün sonra tekrar Salerno’yu dönüş için gördüğümüzde “oha burası ne kadar büyük şehirmiş” diyeceğimizi bilmiyorduk.  Amalfi kıyılarında birçok ufak köy kasaba bulunuyor. Hemen ilk akla gelen, “bir Fiat 500 kiralayayım, geze geze bütün köyleri görelim!” Bu fikri aklınızdan çıkartın. Öncelikle yollar çok dar, çok virajlı. Bazı noktalarda iki araç yanyana geçemeyecek kadar dar, o yüzden sürekli her  kör noktalı virajda korna çalıp karşıdakine haber veriyorsunuz. İkincisi dağ yamaçlarına kurulmuş bu köylerde ciddi bir park yeri sorunu var ve park yerine ödeyeceğiniz para araba kirasını rahatlıkla geçebilir. Örneğin Positano’da haftasonu park yerinin günlük kirası 30 avro. Bunun yerine köyler arasında dolaşan SITA buslar var, bilet fiyatı 1,80 avro. Kimsenin bilet kontrolü yaptığı yok. Biz 5 gün boyunca aynı bileti tekrar tekrar makineye sokup durduk. O şekilde tüm kıyıları gezdik. Kıyının en gözde köyleri, kıyıya ismini veren Amalfi, jet sosyetenin mekanı olan Positano ve Praiano. Tabi bu kadar gözde yerlerde konaklama da bir o kadar pahalı. Gecelik 120-130 avrolardan başlıyor. Bu sebeple biz kendimize konaklamak için Amalfi’ye otobüsle 15 dakika mesafedeki Minori’yi tercih ettik. 3 yıldızlı otelde kahvaltı dahil geceliği 80 avroya konakladık. Bu köy, tatilcilerden ziyade daha çok yazlık bir yer.  Gecenin 11’inde bile babaneler ile çocukların denize girdiği, kurulan pazarın öğlen toplanacağı kadar küçük şirin bir sayfiye alanı. Burayı kendimize merkez alıp hergün buradan diğer köylere dağılıyoruz.


İlk gün yönümüzü, jet sosyetenin uğrak mekanlarından olan Capri adasına çeviriyoruz. Burada zaten konaklama fiyatları hepten uçmuş durumda. Deniz kıyısındaki yamaçlara kurulmuş lüks otellerin geceliği 1000 avro diye ifade ediliyor. Hal böyle olunca sabah 8’de kalkıp, akşam 5’te dönen günübirlik tekneler imdadımıza yetişiyor. Yol yaklaşık 2 saat sürüyor ve kişi başı gidiş dönüş 30 avro gibi tuzlu bir bedeli de var. Capri limanına geldikten sonra şehir bir tepenin üzerinde kalıyor ve teleferikle gidilebiliyor. Biz onun yerine limandan tekneyle ada turu almayı tercih ediyoruz. Adanın etrafını dolaşan teknenin fiyatı ise 15 avro. Açıkçası biz bunu alırken ilk düşündüğümüz şey Grotto Azzuro’ya gitmekti. Ancak sonradan gördük ki iki tane otobüs ile 3 avro karşılığında da bu mağraya varılabiliyormuş. Yine de tekne turu keyifli. Kaptan, yamaca kurulmuş restoranları gösterip “bu romantik restoranın bir diğer özelliği bir yiyorsunuz, on ödüyorsunuz” tarzında baba espirileri de yapabiliyor. En nihayetinde esas gelmek istediğimiz yere Grotto Azzuro’ya varıyoruz. Bu mağranın önünde ciddi bir kalabalık var. Yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra sıra bize geliyor. Tekneden bizi alan gondollar ile mağraya giriyoruz. Zira mağranın girişi çok alçak. Belki en fazla 40-50 cm vardır. Mağraya girmek ve gondollar için de yine kişi bir 13 avro bayılıyoruz. Girişe geldiğimizde gondolda da dik oturamıyoruz. Boylu boyunca gondolun zeminine yatmamız gerekiyor. Gondol sürücüsü de mağara girişinin kenardaki zincirlerden bizi hızlıca çekip yatıyor ve o kuvvetle mağranın içine kayıyoruz. Sonrasında gördüğümüz doğa harikasının ise tarifi yok. Kendimizi böyle Karayip Korsanları’ndaki kayıp şehir, gizli mağara gibi bir film sahnesinde buluyoruz. Giriş çok dar olduğu için içeriye güneş ışığı giremiyor ve içerisi karanlık ama bir şekilde güneş ışığı denize vuruyor, ışık kırılıp mağarayı suyun içinden aydınlatıyor. Bizim iphone bunu fotoğraflamak için yetersiz kalıyor o yüzden ne demek istediğimi anlatmak için Google’dan bulduğum profesyonel fotoğrafı kullanacağım.

Mağara sonrasında gemi turu da tamamlanıyor. Marina taraflarında bir yere oturuyoruz. Burada Margarita pizza 7-8 avro civarında. Yemek sonrası, dönüş gemimiz kalkmadan önce yaklaşık bir saatlik bir zamanımız kalıyor. Bu sebeple Capri’nin merkezine çıkmak yerine zaten bütün bir gün kafamızda güneşi yediğimiz için kendimizi denize atıyoruz. Su oldukça tuzlu ama bunu dert edebilecek durumda değiliz. Saat 16.30 gibi teknemiz Minori’ye geri dönmek üzere hareket ediyor ve biz de sıcaktan sızıyoruz.

İkinci gün istikametimizi Fiordi di Furori’ye çeviriyoruz. Şu fotoğrafta gördüğünüz doğa harikasına ulaşmak için Amalfi’den bir yarım saatlik otobüs yolculuğu yapıyoruz. Vadiyi çevrleyen dağlardaki ağaçlar doğal şemsiye görevini üstleniyor. Vadi o kadar dar ki bir tarafta gölge kalmayınca, diğer tarafta gölge başlamış oluyor. Çok kapalı bir koy olduğu için su devinimi çok yüksek değil ve ilk denize girerken biraz pislik olabilir, aldanmayın. Zira biraz açılınca boğazda çok ciddi bir akıntı var. Su oldukça derin. Belli bir yükseklikteki kayalara tırmanıp atlayabiliyorum. Daha yükseğe çıkanlar da var ama o yemiyor işte. Bu arada dikkatli olun kayalar yengeçlerle dolu. Yanınıza yeteri kadar nevale almadıysanız, ufak bir restoran bile var. Bunun dışında her taraf bakir alan. Ağaçların arasından vadi derinleşiyor da derinleşiyor. Dönüşümüzde Amalfi’de biraz vakit geçirmeye karar veriyoruz.

Kıyılara ismini veren Amalfi kasabası ortaçağda denizcilik anlamında oldukça önemli bir liman iken sonrasında 1343 yılındaki bir Tsunami ile liman ve şehir yerle bir oluyor. Sonrasında bu tarihi şehir önemini yitiriyor ve düşüşe geçiyor.  Zaten otobüsten inip, Amalfi’nin meydanına açılan kapıdan geçtiğinizde gördüğünüz manzara, buranın çevredeki diğer kasabalardan daha farklı olduğu hissini anlamanızı sağlayacak. Kafe ve dondurmacılarla çevrelenmiş meydandan yukarıya doğru çıkan yayalaştırılmış yol sağlı sollu butiklerle bezeli. Klasik elbise satan butiklerin yanında buranın alametifarikası ise limon. Yıl boyu yoğun güneş alan bu güney sahil şeridinin yamaçları liman yetiştirmek için oldukça elverişli. Ayva büyüklüğünde limonlar yetiştiriyolar ama sulu sulu bir içerikten ziyade kavun kabuğu kalınlığına sahip kabuklara sahipler.  İşte bu limonlar sabundan tutun da risottoya kadar her türlü malzemede kullanılıyor. Elbette ki bunların arasında Limoncello’yu unutmamak lazım. %35 alkol oranıyla tatlı ama adamı sağlam çarpan içkiyi üreten burada birçok imalathane mevcut.

Üçüncü günümüzde yine iki dağın yamacı arasına kurulmuş, şık butikleri ile sosyetenin uğrak mekanlarından biri olmuş Positano’ya yolumuzu çeviriyoruz. Kasabanın girişindeki deniz kıyısına yakın durakta inmek yerine, çıkışında tepedeki durakta inmeyi tercih ediyoruz. Böylelikle hem manzaranın keyfini çıkartırken hem de kasabanın dolambaçlı yollarından şık butiklerin arasından geçiyoruz. Kasabadaki pahalılık her halinden belli oluyor. Bir fikir vermek gerekirse, günlük otopark fiyatı 30 avro, şezlong kirası 15 avro. Restoranların bazıları o kadar sofistike ki margarita pizza bulunmuyor o yüzden bu endeksten burada faydalanamıyorum bile.  Manzaranın en iyi hakkını veren yer ise denizin içi. Denizdan kasabaya baktığınızda çok güzel bir manzara sizi bekliyor.


En son artık döneceğimiz günü ise kendi kasabamıza Minori’ye ayırıyoruz. En başta da dediğim gibi Amalfi, Positano ya da Capri ile turistik anlamda kıyaslanmayacak ama belki de o yüzden bana daha içten gelen bir yer burası. Markete meyve almaya girdiğimizde, “niye benden alıyorsun, arka sokakta manav var” diyen içten esnafı, plaja giderken bize kendi güneş şemsiyesini veren otel sahibesi ile 4 akşamın sonunda özümsediğim ,  bir tatil kasabası burası. Akşam olup artık Roma’ya gitmek için yola çıkıyoruz tekrar Salerno’ya doğru. En başta da dediğim gibi 5 günümüzü bu küçük kasabalarda geçirdikten sonra normal bir Anadolu şehri kıvamındaki Salerno bile bize çok büyük geliyor.  

12.11.2015

Napoli - Pompeii

Klasik hikayedir; yıllardır sanayisi ile oldukça gelişen, coğrafi konumu sayesinde İsviçre, Avusturya gibi daha düzenli ve disiplinli kültürlerden etkilenen Kuzey İtalyalılar, Güneylileri tembel ve asalak olmakla suçlar, “biz bu güneylilere bakmak zorunda mıyız?”  derler. Yılların ezilmişliği ile de 1990 Dünya Kupası’nda Napoli halkı “Napolililer beni sever” diyen kendilerini şampiyon yapmış Maradona’nın takımı Arjantin’i İtalyanlara karşı destekler.

Napoli havalimanına indiğinizde karşılaştığınız bu keşmekeş ve boşvermiş hava esasında kuzeylilerin ne kadar haklı olduğunun göstergesi aslında. Pasaport görevlisinin sol elini çenesine dayayıp sağ eliyle omuzunun üstünden bezgin gözlerle pasaportuna bile bakmadan geç işareti yapması daha dakika bir gol bir şeklinde bu tembelliğin kanıtı. Schengen bölgesine giriyorum ve pasaportumda girişim yok. Ola ki biri çevirse, Avrupa’da kaçak konumundayım. Sonrasında valizlerin çıkacağı kapının değişip, koca bir güruhun öteki tarafa koşuşturması, ardından çıkışta, karşılamaya gelenlerin kapının önüne yığıldıkları için insanları yara yara kendimizi dışarıya atmamız işte hep bir hafta boyunca nelerle karşılaşacağımızın özeti gibiydi.

37 derecede nemli havada valizlerle çok da dolaşmamak için tren garına yakın, UNESCO dünya mirası listesindeki eski merkezde bir otele geliyoruz.  Korna seslerinin hiç dinmediği eski merkez bildiğin Aksaray’ı andırıyor. Koruma altına alınan yayalaştırılmış sokaklar ise bildiğin tahtakale. Açıkçası bu merkezin nesinin korunduğunu anlamadan, esas olayımıza yani Napoli pizzasına geçiyoruz. 16. Yüzyılda Peru’dan,  o dönemde de fakir olan Napoli’ye gelen gemiler  Avrupa’da bulunmayan domatesi kıtaya getiriyorlar. Napoliler domatesi hamurun üzerine sürüp yiyorlar ve ortaya pizza çıkıyor. Hatta bildiğin domates sosu olan, “napoliten sos”un da hikayesi bu.  Klasik bir Napoli pizzası deneyimi için öğlen ilk olarak soluğu Da Michele’de alıyoruz. İçeriye girmek için öncelikle yaklaşık bir 20 kişilik bir sıra bekledikten sonra duvarları fayanslarla döşeli, masa örtüsü namına saman kağıdın serildiği salaş ötesi Da Michele’de bütün menü bir çerçeve içinde duvarıda asılı: Oregano pizza, margarita pizza, kola, fanta, bira, su. Margarita pizza malumunuz (birazdan buna değineceğim zaten), Oregano pizza ise salça, sarımsak, kekikten oluşuyor. Bunun dışındaki yok mantardı, salamdı, sucuktu şuydu buydu gibi malzemeler ise tamamen Amerikan icadı. Hatta Dominos’ta çalıştığım dönemde bir araştırma yapmıştık. Türk halkı için paranın karşılığını alabilmek için pizzada ne kadar fazla malzeme varsa o kadar mübah anlayışı hakim. O yüzden Türkiye’de en çok satan pizza çeşidi hiçbirşeyin doğru düzgün tadını alamadığınız pek de birşeye benzemeyen “Karışık” pizzadır, hatta göz açlığı ile kalın hamurlu ekmek kıvamında pizza söylenir, sonra karın doyunca da “ekmeksiz götür” anlayışı ile yazık olmasın diye üzerindeki malzemeler tırtıklanır ve hamuru çöpe atılır, pizza yedim adı altında esasında şarküteri yenilir. Da Michele’ye geri dönelim. İki pizzadan da birer adet sipariş ediyoruz. Lahmacundan da ince bir hamurda pizzalar geliyor. Pizzanın tanesi 4 avro. Bu anektod bir yerlerde bulunsun zira sonrasında gittiğimiz her şehirde restaurantların pahalılığını karşılaştırmak için margarita pizza endeksini kullanacağız.  1889’da, bir pizzacı, birleşik İtalya’nın ilk kralı II. Emmanuel’in karısı Margarita için kırmızı domates, beyaz mozarella ve yeşil fesleğen ile İtalyan bayrağının renklerinde bir pizza üretir. Kraliçe pizzayı çok beğenir. Pizzanın da ismi kraliçeye atfedilir ve günümüze kadar bu içerik konulur. Akşam yemeği için ise işte bu pizzacı abinin mekanına Pizzeria Brandi’ye gidiyoruz. Burası daha bir restoran ve margarita pizzanın fiyatı 6 avro.

Napoli bana bir anlamda Gaziantep’i hatırlatıyor. Şehirde gezip görülecek yerler var ama öncelikli gitme amacı yemek. Antep’te iki öğün arasındaki sindirim döneminde soluğu Zeugma müzesinde almıştık. Antep sıcağını aratmayan Napoli’de ise Pompeii ve diğer antik şehir kazılarından çıkartılan heykellerin, mozaiklerin sergilendiği Arkeoloji müzesinde serinledik. Dediğim gibi eski tarihi şehir Aksaray’ı andırıyor. Şehrin daha güzel yerleri liman kıyısında. Metro istasyonundan çıkar çıkmaz sizi geniş kuleleriyle Castel Nuova selamlıyor. Yeni kale dendiğine bakmayın yapım tarihi 1282. Pizzacıya giderken yolumuzun üstünde bir kalabalık ile karşılaşıyoruz. “Aa noolmuş, ne varmış” merakıyla içeri dalıyoruz. Meğerse burası 1737 yılında yapılmış San Carlo Tiyatrosu imiş. Tam oyun arasına denk gelmişiz. Kimse “hop birader, nereye?” demeden kendimizi salonun içinde bulduk. Hem aç olduğumuzdan hem de nasılsa birşey anlamayacağımız için şöyle bi bakıp yolumuza devam ettik. Yemek sonrası kendimizi Piazza del Plebiscito’da buluyoruz. Meğersa sabahtan beri gelmemiz görmemiz gereken yer burasıymış. 1860’ta Napoleon’un kayınbiraderi Napoli Kralı Murad’ın düzenlendiği bu meydanın bir tarafında saray, karşısında bazilika, etrafında da zamanının önemli binaları var. Meydan ise Muse’dan Bruce Springfield’a kadar birçok şarkıcının açık hava konseri verdiği bir meydanmış. Biz bilmediğimiz için anca hava kararınca gittik, ama siz biliyorsunuz gündüzden gidin.

Böylelikle Napoli’yi tamamlayıp ertesi sabah erkenden Circumvesuviana treni ile Pompeii’ye doğru yola çıkıyoruz. Pompeii treni alışılageldik bir şehirler arası tren değil daha çok Sirkeci – Halkalı gibi bir banliyö treni. Uçak inişe geçtiği zaman Napoli körfezindeki yerleşimlere bakıp, “Napoli amma büyükmüş” demiştim. Bu trene binince anladım ki daha çok İstanbul – İzmit arası gibi yerleşimin kesintisiz olması sebebiyle şehirler içiçe geçmiş. 25 dakika boyunca Pompeii’ye varana kadar hep evlerin arasından geçtik.  Pompeii’ye vardığımızda, her ne kadar tren istasyonundaki görevli “Vezüv daha sıcaktır, çünkü yüksekte olunca Güneş’e daha yakınsın” gibi bütün Coğrafya bilgilerini hiçe sayan bir açıklamada bulunsa da 37 derece sıcaklıkta ilk önce yolumuzu yanardağa çevirdik. Tren istasyonunun önünden 23 avroya parka bileti de dahil olacak şekilde dağa otobüsler kalkıyor. Bu otobüsler bizi ulusal parkın girişine kadar bırakıyor. Oradan sonra boyum kadar lastikleri olan 4x4 minibüsler ile dağa tırmanıyoruz. Bu yolculuk sırasında mideniz allak bullak oluyor. En nihayetinde 4x4’lerin bizi bıraktığı yerden tozların içinde yaklaşık 20 dakikalık bir tırmanış ile zirveye çıkıyoruz. O sıcakta o zirveye çıkış gerçekten zorlu oluyor. Zirveye çıkıp kraterin içine baktığınızda, Mordor’a çıkmış Frodo gibi bir sahne görmeyi umuyorsanız, unutun öyle birşey yok. Zira dağ 60 senedir uykuda olduğu için kreterin içinde göreceğiniz tek şey toz haline gelmiş lavlar. Muhtemelen o son patlamaya tanık olmuş yaşlıca bir amca elindeki siyah beyaz fotoğraflarla bize patlamayı anlattı. Patlamanın yarattığı basınç ile dağın tepesi patlamış ve yüksekliği 100 metre azalmış. Sicilyada bulunan ve 2002’de patlayan Etna bundan daha aktif durumda ve orada dumanlar çıkıyormuş. Buradan ise görebileceğiniz yegane şey Napoli’den başlayıp Sorrento’ya kadar uzanan körfez manzarası.  Buraya gelirken bindiğimiz 4x4’ler bir buçuk saat sonra bizi aşağıya geri götürüyor. 2500 yıl önce de lavlar bu şekilde aşağıya inerek koca bir şehri yutmuş ve o dönemde 40 bin kişinin yaşadığı Pompeii lavların altında kalarak yok olmuştu. Yapılan kazılar ile şehrin yaklaşık yarısı gün yüzüne çıkarılmış, ki bu da epeyce büyük bir alan. Evler, amfitiyatrolar, sokaklar, kasabı, manavı ile kocaman antik şehir Pompeii. Bu kadar gezmenin ardından yavaş yavaş akşam oluyor ve biz yorgunluktan ölüyoruz. Normal şartlarda insanlar Pompeii’ye ya Napoli’den ya da Sorrento’dan günübirlik gelirler ve dönerler. Ancak biz yolumuzu Napoli’den Amalfi’ye çevirdiğimiz için konaklamayı yeni Pompeii’de yapıyoruz. Burası tahmin ettiğimden daha şirin bir yazlık kasaba. Okullar da kapalı olduğu için her taraf ergen kaynıyor. Hepsinde fiks iğrenç bir saç tıraşı var: Yanlar kazıtılmış, tepedeki saçlar ise yana yatırılmış.  İki günlük bol tarih, gezip görmeli kısmı tamamlayıp, yarın 4 gece kalacağımız deniz tatilimiz için Amalfi kıyılarına geçiyoruz.

10.11.2015

Roma ve Londra'da Derbi haftası

İtalya'da Şampiyonluk yarışı dolu dizgin, İspanya'da El Classico geliyor, Pochettino'nun çıkardığı oyuncular, Chelsea kümeye. Haftalık futbol geyiği

5.11.2015

Bir Stamford Bridge Hatırası: Chelsea – Dinamo Kiev


Desteklediğim açık mavililerin birkaç pantone daha koyusu düz mavi kazağımı giyip, aynı renkte atkımı sarıp otelden çıktım. Metro istasyonunda benimle aynı renkte insanlarda 3 durak ötedeki stada gitmek için bekliyorlardı. Haliyle metro buraya kadar çoktan dolmuştu. Ben her ne kadar Zincirlikuyu metrobüs durağından bu şartlara alışsam da lüzumsuz kibarlıktaki İngilizler “aa çok dolu diye binmiyorlar” Daha doğrusu orta taraflar boş, bunu metronun camından görüyorum ancak adamların kültüründe birinden bir şey isteme olmadığı için, çıkıp da kimse “beyler, orta taraflar boş, arkalara doğru ilerleyelim” demiyor.  Böyle böyle, birinci metroya binemedikten sonra hemen 3 dakika sonra gelen ikinci metroda, başlarım sizin kibarlığınıza deyip Zincirlikuyu moduna geçiyorum ve bekleyen kalabalığı yararak kendimi trenin içine atıyorum.

Geçen yıl da aynı tarihlerde fuar için Londra’ya gelmiş ancak o zaman içeride maç oynayan Arsenal bilet satın almada önceliği kulüp üyelerine verdiği için bilet bulamamış anca stadın etrafını tavaf edip bir pubda maçı izlemek zorunda kalmıştım. Bu yıl ise Chelsea içeride oynuyordu ve bilet için üyelik şartı aramıyorlardı. İngiltere’de kombineler lig için satılıyor ve Avrupa kupası maçlarını kapsamıyor. O yüzden Şampiyonlar Ligi’ne bilet bulmam daha rahat oldu. 35 poundluk fiyatıyla da, Bayern taraftarlarının eleştirdiği Arsenal’in 64 poundluk biletinin yanında ucuz bile sayılabilirdi.

3 durak sonra Fulham Broadway istasyonunda iniyoruz. Bu şuna denk geliyor: Takımın ismi Şişli ama stadı Kasımpaşa’da ve hali hazırda Kasımpaşa’nın kendi bir takımı ve stadı var. Metro çıkışında beklenildiği gibi önce karaborsacılar hemen ardından 10 pounda bir tarafında chelsea, diğer tarafında Dinamo Kiev yazan maç atkılarını satmaya çalışan işportacılar beliriyor. Bu karaborsacıların dikildiği yolda İngilizce ve Cince olarak, “karaborsadan bilet almayın, sahte olabilir, maça giremeyebilirsiniz” uyarı levhaları var. Hemen ardından bizim tükürük köftesinin buradaki karşılığı sosisciler ve hamburgerci standları ile birkaç pub diziliyor. Stada girerken ise resmi maç programını satan görevliler var. Bu kültürü halen anlamış değilim. Takım kadrolarını, puan durumunu, son maçların skorları gibi zaten oraya gelen herkesin ezbere bildiği maç programlarını 3 pounda satıyorlar ve herkes bunları alıyor. Biletimin olduğu Matthew Harding tribününün girişini buluyorum. Harding, 1994 yılında kulübe hissedar olan ancak 2 sene sonra henüz 43 yaşında vefat eden bir iş adamıymış. Sadece tribün isimlerini değil aynı zamanda kapılara da birilerinin isimlerini vermişler. Dixon girişi, Jimmy kapısı gibi.  Daha önce Manchester City maçında da tecrübe ettiğim gibi girişteki görevliler sadece düzene bakıyorlar. Onun dışında siz kendiniz biletin barkodunu okutup içeri giriyorsunuz, kimse de üzerinizi falan aramıyor. 

İçeriye girince artık her taraf kapalı. Bir staddan ziyade daha çok kapalı spor salonu havası var. Duvarlara geçmiş yılların maçlarından sahneler ve takımın efsane futbolcularının Chelsea kariyer bilgilerinin yer aldığı panolar konulmuş. Bunların arasında Didier Drogba da var. Bekleme alanında bira içmek serbest. Fiyatlar çok pahalı da değil. Fıçı bira 4.3 pound. TL’ye çevirsen bile Türkiye’de dışarıda o fiyata bira alamıyorsun. Ama sahaya alkol ile geçemiyorsun. Oturduğum koltuk hemen köşe gönderi hizasında. Stada girdiğimde ilk gözüme çarpan stadın biçimsizliği oluyor. Her bir tribün ayrı telden çalıyor. Bir kale arkasının alt tribünü daha büyükken, karşı kale arkası tam tersi, ya da kapalı tribün diye tabir ettiğimiz yer kale arkasına göre daha yüksek. Tribünler o kadar ayrı telden çalıyor ki en sonunda zaten birleştirmeyi başaramamışlar kapalı ile kale arkası arasında duvar var. Bu Chelsea’ye petrol oligarkı değil, bir laz mütahit başkan lazım. Şaka bir yana Chelsea 109 yıldır maçlarını burada oynuyor. Stadın şehrin içinde kalmasıyla stadı büyütme konusunda sorunlar yaşıyorlar. Bir ara başka bir yere yeni stad yapılması gündeme gelmiş ama şu anda mevcut yerinde kapasiteyi 60.000'e çıkarmak için proje üretiyorlar.
Tribünlerin tamamı doluyor lakin bir tribün diğerlerinden ayrılıyor. Bana yakın olan taraftaki kale arkasında benim seçebildiğim kadarıyla belli bir taraftar grubu olmasa da bütün maçı ayakta izlediler ve maç boyunca bağıran tek grup onlardı. Öteki tribünler tamamen tiyatro seyircisi kıvamındaydı. O kadar ki o tribündeki bayrakları bile stad görevlileri sallıyordu.  Bir tek maç sonunda “stand up for the special one” (Jose için herkes ayağa) tezahüratı ile şöyle bir ayaklanıp hayat belirtisi gösterdiler.

Jose demişken Liverpool mağlubiyeti sonrası taraftarın nasıl tepki vereceğini merak ediyordum ancak daha maç başlamadan “Jose Mourinho” tezahüratı ile destek verdiklerini gösterdiler. Zaten bildikleri 2-3 tezahürattan bitanesi buydu. Bütün maç boyunca bir “çelsi, çelsi, çelsi” bir “diyeeeegoo” bir de “coze morinyo, coze morinyo” diye bağırdılar. İçinde stamford bridge geçen bir tane de şarkı vardı, onun dışında pek monoton bir havaydı. Ha bir de Zouma’ya Cuma muamelesi yapıyorlar. Zamanında Arsenalliler de Toure’ye zenci esprisi yaparlardı. Burada da ırkçılık kokan şamar oğlanı modundaki isim genç Fransız olmuş.


Maça Chelsea baya yüklenerek başladı.Skorborda Bayern’in arka arkaya golleri yansımaya başlayınca tribündekiler pek bir keyifliydi. Chelsea’nin ilk yarıda geleceğini çokça öngördüğüm golü de gelince devre arasında tribünler mutlu bir şekilde girdi. Ancak ikinci yarıda Chelsea hiçbir şey oynamamaya başladı. Bu noktada artık deplasman tribünün sesi daha fazla çıkmaya başlamıştı. Dinamo atsa da şu İngilizler g.t olsun derken istediğim oldu. Kievliler haklı olarak coştular. Ancak 5 dakika sonra tam da benim oturduğum yerin önünde Willian frikikten çaktı ve dizlerinin üstünde kayarak bizim tribünün önüne geldi.  Brezilyalı, çokça zora giren gruptan çıkma şansını söküp getirdi. Bu defa artık Kiev’in bir direnci kalmamıştı ve maç böyle bitti.