İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

9.04.2017

Halkidiki - Selanik

İnsanların markalar üzerinde sosyal medyanın gücünü fark edip, “aha şuraya ‘ xx tarihli abc firması rezaleti’ başlıklı bir topic açayım da benim şikayetimi ciddiye alsınlar” düşüncesi ile ota boka entryler açılıp ekşisözlüğün artık iyice sikayetimvar.com’a çevrildiği bir ortamda günün anlam ve önemine istinaden Madımak Oteli, Aziz Nesin gibi entry başlıklarının arasında parıldıyordu beni ilgilendiren başlık: 2 Temmuz 2016 İpsala gümrük kapısı rezaleti! Her ne kadar her bayram döneminde artık “gümrük kapılarındaki sıralar bilmem kaç kilometreye ulaştı” haberleri klasikleşmişse de bu farklıydı. Yunanistan tarafındaki gümrükçüler tam da bizim bayram haftamızda grev yapıyorlardı. Sözlükte yazanlar kapıdan 3 saatte geçtiklerini söylüyorlardı. Biz mi ödüyoruz ulan paranızı, gidin paskalyada, Noel’de yapın grevinizi çok istiyorsanız, bizim bayramımızdan ne istiyorsunuz?

Pazar sabahı işte bu ekşisözlük entysini okuduktan sonra kara kara nasıl gitsek diye düşünmeye başlıyoruz. İpsala’nın alternatifi Edirne tarafındaki Pazarkule’den geçmek. Ancak oradan geçtikten sonra tekrar Dedeağaç’a inmek için 1 saat daha fazla yol yapmak gerekiyor.

Yeni ehliyetlerin Avrupa Birliği standartlarında olmasıyla artık arabayla Yunanistan'a geçmek epey kolaylaştı. Artık tek gereken 67 avroya 15 gün geçerli yeşil kart adı verilen trafik sigortasından almak. Bunu en azından İstanbul'daki büyük sigorta şirketlerinden temin edilebileceği gibi, İpsala çıkışındaki Turing binasından da alınabiliyor. Tam bayram arifesi olduğundan bütün sigorta şirketleri kapalı. Haliyle önümüzde tek bir seçenek kalıyor o da ver elini İpsala.

Yolun üzerinde, Tekirdağ’da daha önce gördüğümüz, uçağı restoran yaptıkları tesisteki molayla beraber yaklaşık 4 saatte geliyoruz arabaların durduğu noktaya. Hazır söz açılmışken şu restoran için de bir çift laf edeyim: Uçağın içini komple boşaltıp restorana çevirmişler ama madem uçakta yiyeceksin o zaman bunun bedelini öde diye bir mantık gütmüş işletme. Haliyle Tekirdağ'a gelmişken Tekirdağ köfte yemek istiyoruz ama o ucuz olduğu için onu uçakta servis etmiyorlarmış. İlla bonfile yiyeceksin o da aşağıda verdiğin fiyatın %20 daha pahalısına. Paşa paşa aşağıda Tekirdağ köftesini yeyip yola kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Çanakkale dönüşünü geçtikten sonra yol bozulmaya ve sağ şeritte bir tır kuyruğu oluşmaya başlıyor. Çok geçmeden biz de durup kontak kapatıyoruz. Sadece gümrük sahasına girmemiz bile 2 saatimizi alıyor. Normalde belki de insanların 15 dakikada geçip gittiği için duty free dışında pek de bir tesisin olmadığı gümrük sahasındaki market kıtlıktan çıkan insanlar tarafından yağmalanmış durumda, bildiğin korku filmi modunda. Türkiye gümrük sahasından çıkarken 3,5 saati geride bırakıyoruz. Bir tırcıya kaç gündür burada olduğunu soruyorum. Eliyle dört işareti yapıyor. Bu sorudan gazı almış olacak ki bu defa başlıyor veryansına: “La ne işiniz var bu gavurların memleketinde? Aha bak bu kadar bekletiyorlar sizi, siz gidiyorsunuz para bırakıyorsunuz adamalara!”

Nihayet Türk tarafından geçip, Meriç nehrinin üzerindeki köprüden geçtiğimizde hava kararmaya başlıyor. Kırmızı beyaz parmaklıklarla başlayan köprünün tam ortasına geldiğimizde kırmızının yerini mavi alıyor. Böyle betimlemelere geçtiğime bakmayın, zira hikaye burada sonlanmıyor. Yunan çeltik tarlalarının üzerinde tam da sınır kapısının önünde bir kez daha kontak kapatıyoruz. İşte şimdi bunca saat neden beklediğimizi anlıyorum. Zira paşalar gidiyor 3 aracı geçiriyor, sonra çay molası veriyor, yarım saat moladan döndükten sonra yine 3 araç geçirip bu döngüyü devam ettiriyor. Çentik tarlalarının sinekleri dışarıya çıkmayı imkansız kılıyor. Zaten artık 5 saat olmuş iyice fenalıklar basmışken nihayet sıra bize geliyor. Sadece pasaport ve sigortaya baktıktan sonra grevdeki amca arabaya bakmaya bile tenezzül etmeden gönderiyor bizi Yunanistan otobanına.  

Hakkını verelim otoban güzel. Orta refüj çalılarla örülü karşı şeritteki araçların farları gözümü rahatsız etmiyor. Tekirdağ’dan itibaren sürekli yamalı yollarda gittikten sonra cillop gibi asfallta Dedeağaç, İskeçe diye sırayla Batı Trakya şehirlerini geride bırakıp en sonunda 5 saatlik bekleyişle birlikte 11 saati bulan yolculuğumuzun ardından ara mola yerimiz Kavala’ya varıyoruz.

Öncesinde çok da bir yerleşimin bulunmadığı Kavala, Kanuni zamanında su kemeri çekilip temiz su tedariği sağlanmasıyla önemli bir liman kenti haline gelmiş. Başta İstanbul’dan gelenler tarafından bayram zamanı istila edilip Kuzey Ege’deki üçüncü Türk adasına çevrilen Taşöz’e geçiş de Kavala limanından yapılıyor. Geniş, top sahası büyüklüğündeki balkonları ve güneşi engellemek için konulmuş tenteleri ile Kavala şehir merkezindeki evler fazlasıyla Alsancak kordonunu andırıyor. Üzerinde kalenin olduğu tepeye doğru giderken her yerde Türkçe tabelalar belirmeye başlıyor: Kavala kurabiyesi bulunur. Bu damla sakızlı kurabiyeler istisnasız buraya gelen her Türk’ün eşe dosta götürdüğü hediye olduğu için Türk Lirası bile kabul eden bu kurabiyeciler ardı ardına sıralanıyor. Antalya’da çat pat Rusça konuşan esnaf misali Arnavut kaldırımlarından tepeye doğru tırmanırken sürekli Rum aksanıyla bir “Merhaba, hoşgeldiniz!” sesleri duyuyoruz. Kalenin en tepesine çıkıp Kavala kanatlarımın altında dedikten sonra bu şirin şehir ile ilgili meramımızı tamamlayıp esas hedefimize, Halkidi’ye doğru yola çıkıyoruz.

Halkidi yarım adası üç tane parmaktan oluşuyor. En doğudaki parmak otonom bir bölge olarak kabul edilmiş ve kutsal sayılan Athos dağının eteklerindeki manastırlarda yaşayan keşişler bulunuyor. Kadınların girmesi yasak. Hatta zamanında bir kadın milletvekili parlamentoda “böyle ayrımcılık olur mu, ben nasıl Yunanistan toprağına giremem” diye atarlansa da avucunu yalamış. Ben araştırmadım ama internette yazdığı kadarıyla bölgeye girmek için Selanik’ten özel bir vize alınması gerekiyormuş. En batıdaki parmak Selanik’e yakınlığı sebebiyle daha gelişmiş ve büyük kasabaların olduğu yer. Biz ise tercihimizi ortadaki Sitonia’dan yana kullanıyoruz. Zira Tripadvisor’a göre en yüksek puanlı 10 plajın 8 tanesi bu parmakta yer alıyor. 

Booking.com’dan bulduğumuz Elizabeth House ile e-mail yoluyla iletişime geçip, booking.com’dan rezervasyon yapmazsak kaça olur pazarlığına girmiş böylece geceliğine 10 avro indirim almıştım. Sitonia’ya vardığımızda babaannesinin evini dört odalı bir otele çeviren bizim yaşlarımızdaki Elizabeth bizi karşılıyor. Booking.com’a sadece bir odasını rezervasyona koyuyormuş. Zira booking.com müşterileri anlamsız kaprislerini bak bunu yapmazsan sana düşük puan veririm diye tehdit ederek yaptırdıkları için booking.com’dan gelen müşterileri sevmiyormuş. Sadece bedava reklam olsun diye bir odasını koyuyormuş. Hazır booking.com mevzusu istim üzerindeyken bu anektodu da koymak istedim. Bunun dışında zaten “rekabet edemiyorsak kapattıralım” mantığından başka bir şeye hizmet etmeyen bu yasağa diyecek başka bir sözüm yok. Bizden başka bir Türk çift daha kalıyor otelde. Cihangir’de bir tango okulu işleten bu çift de birçoğumuz gibi göç etmenin yollarını arıyor ve kararlarını İstanbul’a en yakın olan büyük şehir Selanik olarak vermişler. Bir yandan sevdiklerine yakın kalmayı başarıp öte yandan da buradan kendini dışarıya atmayı başarmak da oldukça mantıklı bir yaklaşım.

Her ne kadar biz trip advisor’dan dersimize çalışmış olsak da Elizabeth elindeki bölge haritasında güzel plajları yuvarlak için alıp haritayı bizim elimize tutuşturuyor. Bunun dışında yolda giderken zaten turkuaz denizi gördüğümüz yerde sağa çekip kendimizi suya atıyoruz. Yine de bazı plajlar için hiçbir tabela yok bildiğin köy yollarının ardından bizi uzun bir kumsal karşılıyor. Birkaç tane özel beach var ama biz zaten arabanın arkasında şemsiyemiz ve sandalyelerimiz ile gezdiğimiz için hiç gerek duymadık. En kötü zaten plajlarda illa ki birkaç ağaç oluyor. Gölgesine yat uzan. Etrafta tahmin ettiğimden çok daha az Türk var. Artık onlarda da mı tatildir nedir bilmiyorum ama Halkidiki Sırp plakalı araçların istilası altında.

Buradaki en sevdiğim uygulamalardan biri “Cantina” adı verilen içinde sac ızgarası, buzdolabı olan kamyonetler. Adam sabah plaja gelip kamyoneti kuruyor. Jeneratörü çalıştırıp buzdolabını bağlıyor. Sac ızgarayı yakıyor. Sonra da akşam toparlanıp gidiyor. 2 avroya tavuk şiş sandviç, 1,5 avroya bira. Öğle yemeği için gayet ideal bir çözüm. Bütün bir gün o plaj senin bu plaj benim diye dolandıktan sonra akşam soluğu deniz kıyısındaki tavernalarda alıyoruz. Kumsalın üzerinde gün batımına karşı atmışız masamızı. 20’lik uzo 6 avro, bir porsiyon sardalye 6,5 avro. Mezesi şusu busu iki kişi 25-30 avro fiyata masadan kalkıyoruz. Hal böyleyken kim Bodrum'a gitmek ister ki?

Havanın kapalı gösterdiği bir gün ise yönümüzü Selanik’e çeviriyoruz. Yunanistan’ın ikinci büyük şehri 3000 yıllık bir geçmişe ve Roma döneminden kalan UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan birçok yapıya sahip.  Bu Roma yapıları ve Bizans kiliselerinin bulunduğu eski şehir birbirine oldukça yakın ve Aya Demetrios’dan sahildeki Beyaz Kule’ye kadar 2 km’lik bir diyagonal içerisinde yer alıyor. Arabayı Sezar Galerius’un sarayının kalıntılarının oraya park edip eski Zeus tapınağı Rotunda’dan gezmeye başlıyoruz. Bir yanda eski Roma İmparatorluğu kalıntıları, diğer yanda 1500 yıllık Bizans kiliseleri ile şehir bir bakıma bana Roma’yı hatırlatıyor.

Selanik dünyada kişi başına en çok bar kafenin düştüğü şehir, hal böyle alınca iki adımda bir soğuk frappuccino satan kafelerin arasından geçtikten sonra mekanlar demleme çay satan kahvelere dönüşmeye başlayınca Atatürk’ün evine yaklaştığımızı anlıyoruz. Haliyle Türkler’in yoğun ziyaret ettiği bu bölgedeki işletmeler de menülerini bizlere yönelik oluşturmuşlar.  Atatürk’ün evi 1933 yılında Türk hükümeti tarafından satın alındıktan sonra 1953’te müze olarak açılmış aynı zamanda Türk elçiliğinin içinde yer alıyor.

Son olarak kendimizi sahil tarafına atıyoruz. Burada bizi şehrin simgesi sayılan Beyaz Kule karşılıyor. Kule 1430’da Osmanlı tarafından alındıktan sonra hapishane olarak kullanılmış ve birçok infazın gerçekleşmesiyle halk arasında kulenin ismi Kızıl (Kanlı) Kuleye çıkıyor. 1912’de Selanik Yunanların eline geçince ise kulenin temizlendiğinin sembollenmesi adına kule beyaza boyanıyor ve ismi de Beyaz Kule olarak değiştiriliyor. Kule 4,5 km’lik sahil şeridinin tam ortasında yer alıyor. Biraz yürüdükten sonra daha fazla dayanamayıp kendimizi sahildeki lokantalardan birine atıyoruz. Yine greek saladlı, Mythos biralı ucuzundan bir yemek sonrası tekrar Halkidi’ye dönüyoruz.

Bizim kaldığımız yere yakın orta büyüklükte Nikiti kasabası var. Uzun geniş bir kordon boyunda “Merhaba” diyerek bizi mekanlarına çekmeye çalışan birçok restoran ve iki de büyük süpermarket bulunuyor. Dönüş yolunda markete girip İstanbul'a erzak depoluyoruz. Zira burada 70’lik uzoyu 9 avroya alıyoruz. Tekrarlıyorum, duty free’de değiliz, yazlık bir bölgedeki süpermarket fiyatından bahsediyorum. Yaklaşık 4 saat sonra İpsala sınır kapısındayız. Artık grev bitmiş, bir saatte sınır geçişini tamamlayıp memlekete giriyoruz. Açıkçası bu fiyatları gördükten sonra kış tatilinde Bulgaristan’a, yaz tatiline Yunanistan’a gitmemek kanımca aptallık. Zaten bu deneyimin ardından iki ay sonraki Kurban Bayramı’nda tekrar yönümüzü Yunanistan'a bu defa Sakız'a çeviriyoruz.

9.02.2017

İnsanoğlu Kuş Misali

İş gezilerinin programı her daim maç programlayacak vakte gelmiyor elbette ki. Dünya Kupası üçüncülüğünden sonra bir türlü toparlayamayan Hollanda, bu kez hazırlık maçı da olsa Fransa’ya yenilirken o esnalarda ben ise Amsterdam Arena’nın birkaç km ötesinde acentelerle yemek yemekle meşguldüm. Ertesi gün akşam saatlerinde fuar için İtalya’ya geçmeden önce ise koca bir gün gezmek için bana aitti. Bu kanallar şehrine daha önce de geldiğim için bu defa rotamı şehrin dışına çevirdim ama nereye gideceğim konusunda açıkçası pek de hazırlık değildim. Bunun üzerine kalktım soluğu turist ofiste alıp fikir danıştım. Görevli kız, “Neden kuzeydeki ortaçağ kasabalarına gitmiyorsun?” deyince bu plan kafama yattı ve günlük otobüs bileti ile Volendam – Edam’a doğru yola düştüm.
Alabildiğince yeşil geniş düzlüklerden geçerken gerçekten de haritada görüldüğü gibi uçsuz bucaksız hayvan çiftlikleri var. Hayatımda hiç bu kadar fazla ineği birden gördüğümü hatırlamıyorum. Hayvancılık bu kadar gelişmişken hem et ucuz oluyor hem de birçok çeşit peynir üretiliyor. İşte, Hollanda’nın Ezine’si diyebileceğimiz Edam, Amsterdam’a 20 km mesafede ve kardeş köyü Volendam ile arasında 3 km var. Yazın güzel bir havada rahatlıkla yürünebilir ancak Kasım bunun için çok da elverişli değil. Esasında iki köy tarihsel olarak da birbirlerine bağlı olmasının yanı sıra yapısal olarak da içiçe geçmiş ve bugün tek bir belediye olarak yönetiliyor.  Her ne kadar bugün deniz kenarındaki Volendam’ın nüfusu Edam’ın üç katı büyüklüğünde  olsa da 1230 yılında kurulan Edam, ortaçağ döneminde daha güçlü bir konuma sahipmiş.
Eminim ki yazın haftasonları güzel havalarda bu kasabalar cıvıl cıvıl oluyordur ama bir Kasım salısı öğle vaktinde her yer in cin top oynuyor.  Ben de derin sessizliğin içinde iki yanı geleneksel evlerle çevrilmiş arnavut kaldırımlı sokakları arşınlarken kendimi Edam peynir pazarının kurulduğu meydanda buluyorum. 16. Yüzyıldan itibaren her hafta burada kurulan pazar 1922 yılında kaldırılmış ardından 1989’da turistik amaçlı olarak temmuz – ağustos aylarında her Çarşamba yeniden konulmuş.
Boş Edam sokaklarını arşınladıktan sonra tekrar otobüse binip Beemster’a doğru yola çıkyorum. Burası 1999 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan 72 km²lik bir alan. Esasında bir göl olan bu alan 16. yüzyılda 50 tane yeldeğirmenin 5 yıl süreyle suları çekmesiyle kurutuluyor ve parsellere ayrılıp oldukça verimli bir tarım arazisi haline geliyor. Bugün hala araziler aynı amaçla kullanılıyor ve üzerinde beş yüzyıllık müstakil çiftlik evleri var. Hal böyle olunca UNESCO çiftliklerin tarihi orijinal yapısına uygun bir şekilde korunması sebebiyle bu çiftlikleri koruma altına almış. Halk otobüsüyle çiftliklerin arasında dolandıktan sonra gerisi geriye Amsterdam’a döndüğümde artık iyiden iyiye acıkmış karnımı doyurmak için bir Türk dönerciye dalıyorum. Avrupa’daki Türk dönercilerde çok meşhur olan ama buraya bir türlü gelememiş bir akım var: Dürüm döneri lahmacuna sarmak. Bir et sever için bence süper bir lezzet. Neden buradaki fastfood dönercilerde bulunmuyor pek anlamıyorum. Bunlardan bir tanesini mideye indirip İtalya’ya doğru yola çıkıyorum.
İtalya’da ilk durak Rimini. Bu Adriyatik Kıyısı’ndaki tatil kasabasını rahatlıkla Antalya’ya benzetebilirim. Zira 15 km’lik plajıyla yazın iğne atsan düşmeyecek kadar kalabalık olan bu şehirde binin üzerinde otel var ve bu kadar büyük yatak kapasitesini kışın da kullanmak için aynı Antalya’da olduğu gibi fuar merkezi inşa edilmiş. Haliyle bu dönemde deniz ile işim olmayacağı için turistler tarafından genelde çok göz ardı edilen şehrin eski tarafı benim ilgi alanıma giriyor. Zira M.Ö. 268 yılında Romalılar tarafından kurulan şehir bir tatil kasabasından daha fazlasını ifade ediyor. Genel olarak Augustus takından başlayıp Tre Martiri ve Cavour meydanlarından geçerek Tiberius köprüsünde sonlanan bir kilometrelik Augustus caddesi  eski şehrin kalbini oluşturuyor. Burada hem Roma hem de rönesans zamanından kalan yapılar bulunuyor. Fuar öncesi bir tam günüm bulunuyor ve Rimini tren istasyonunun hemen karşısından kalkan otobüslere atlayıp tek yön 5 euroya  Avrupa’nın Vatikan ve Monaco’dan sonraki en küçük üçüncü ülkesine, San Marino’ya doğru yola çıkıyorum.
Efsane odur ki 257 yılında Riminili duvar ustası Marinus (hımm, duvar ustası, ilginç) Hıristiyanları idam eden Romalıların elinden kaçmak için Titius dağına tırmanır ve burada bir manastır topluluğu kurar. Aziz olan Marinus’un adıyla 301 yılında bu dağın tepesinde ülke kurulur. Esasında ülke Monaco’dan 20 kat daha büyük ama dağın tepesindeki eski şehir dışında her yer sanayi tesisleri olduğu için görülecek tek yer dağın tepesi. Uzaktan dimdik dağ büyüyor da büyüyor. Otobüs bile zorla tırmanırken,  dünyanın en eski Cumhuriyeti olan bu küçücük ülkenin 17 yüzyıldır nasıl hiç istila edilmediğini anlamak pek de zor değil. Zira ben de asker olsam etrafı üç kuleyle çevrilmiş bu kale şehre tırmanmaya üşenirim.  Zaten otobüs bile belli bir yere kadar geliyor sonra duvarların içine girmek için biraz merdiven tırmanmak gerekiyor. Duvarların içine girdikten sonra eski taş binaların hepsinin altı Çin’den gelmiş  birbirinin aynısı hediyelik eşyalar dükkanları ile sıralı. Sağa git, sola git zaten eski şehri gezmek hepi topu 15 dakika falan sürüyor. Önce turist ofise gidip 5 euroya pasaportuma hatıra vizesi bastırıyorum.  Hatıra diye gittiğim ülkelerden kendi evime posta kartı atmayı severim. Zira Çin’de yapılmış birbirinin aynısı hediyelik eşyalardansa üzerinde kendi el yazımın olduğu damgayla üzerinde tarih olan böylece daha kişisel bulduğum hem de çok çok daha ucuz kartpostalları göndermeyi tercih ediyorum. Dükkanların birinde çok ilginç birşeye rastladım. Fiyatlarının liret olarak yazıldığı 20 yıl öncesine ait San Marino pulları kartpostallara yapıştırılmış, gönderime hazır bir şekilde satılıyor. Her ne kadar önce kuşkuyla yaklaşsam da dükkan sahibi postanenin bu şekilde kabul ettiği konusunda beni ikna edince bir tane alıyorum. Birkaç hafta sonra kart elime ulaşmıştı. San Marino’da birkaç saat geçirdikten sonra tekrar otobüse atlayıp 10 km ötedeki ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin memleketine geri dönüyorum. Rimini’nin havalimanına da onun adı verilmiş zaten. Eve dönmeden önce son olarak uğrayacağım durak ise Milano. 

İş arkadaşım Andrea ile işleri bitirdikten sonra bana nereye gitmek istersin diye sorduğunda hiç düşünmeden “İsa’nın Son Yemeği”ni görmek istiyorum deyince bana “onu görmek için 2 ay öncesinden rezervasyon yapman lazım” diye karşılık verdi. Bunun üzerine peki o zaman AC Milan’ın müzesine gidelim, deyiverdim. Zaten Milanlı olan Andrea teklifimi geri çevirmedi ve böylelikle soluğu Casa di Milan’da aldık.

Müzeye ilk girdiğimizde kronolojik bir koridor bizi karşılıyor. Burada 100 yıl öncesine ait formalar, toplar, belgeler, bulabildikleri ne varsa yerleştirilmiş. 1968’e geldiğimizde ilk videolu bölüme geliyoruz: Milan’ın ilk Avrupa Şampiyonluğu’nu kazandığı yıl. Bu videolu bölümler diğer Şampiyonlar Ligi şampiyonluklarında da devam ediyor. Daha sonra bizi Milan’ın tüm kupalarının sergilendiği sofa karşılıyor. Bir sonraki salonda ise Milan formasıyla yılın futbolcusu ödülünü kazanmış 6 oyuncu Rivera, Van Basten, Gullit, Weah, Şevçenko ve Kaka ile birlikte efsane iki kaptan Baresi ve Maldini onurlandırılıyor. İlginçtir, Şevçenko takımdan ayrılmayı kendi istemesine karşılık halen daha en azından müzede fazlasıyla kendine yer bulan bir futbolcu. Örneğin onun başrol aldığı bir hologram film müzede önemli bir yer kaplıyor. Ardından bizi geleceğin yıldızları diye bir bölüm karşılasa da haliyle Milan’ın şu an içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak burası müzenin en sönük kısmı kalıyor. Düşünün ki zamanında bu kadar yılın futbolcusu çıkartan kulüp, Delofeu’yü kiraladığına sevinecek duruma gelmiş. Bu küçük ve önemsiz bölümü hızlıca geçtikten sonra bizi Şampiyonlar Ligi müziği eşliğinde büyük bir salon karşılıyor. Haliyle 7 defa bu kupayı kazanınca kendini Şampiyonlar Ligi ile özdeşleştirebiliyorsun. Burada şampiyonluk formalarından, kazanan takımların formalarına kadar birçok ayrıntı mevcut. 
Müzenin çıkışında Milan’ın resmi mağazasından da geçtikten sonra artık yavaş yavaş İstanbul’a dönmek için havalimanına koyulabilirim. Esasında oradan oraya sürekli yollarda geçen bir iş seyahatinde aralara bu anıları da serpiştirebildiğim için mutlu bir şekilde uçağa atlayıp dönüyorum.

3.02.2017

Norveç

İstanbul'un hava durumunu bile hiç bu kadar sık kontrol etmemiştim doğrusu. Oysa ki son bir haftadır sıklıkla tekrarladığımız gibi Gardermoen havalimanında uçağın kalkmasını beklerken bile elimizde telefon Trömsö'de kar yağıyor mu diye kontrol ediyoruz. Zira listede başka etkinlikler olsa bile bu gezinin asıl amacı Kuzey Işıkları'nı görmek. Kuzey kutup dairesinin 400 km kuzeyine gitmek "Aa hava yarın açık görünüyor, hadi Boğaz'a gezmeye gidelim!" gibi diyeceğimiz bir şey değil. Yaklaşık bir ay önce tüm rezervasyonlarımızı yaptırdık ve bir haftadır bizim Trömsö'de bulunacağımız 2 gece de kar yağışlı görünüyor. Forumlarda Kuzey Işıkları'nı görmenin nasıl da şans işi olduğunu okudukça iyice umudum azalıyor, Eda ise  beni evrene negatif sinyaller göndermekle suçluyor.

Benim, Galatasaray'ı Avrupa'da yenmesiyle öğrendiğim Trömsö, dünyanın 50 bin nüfusa sahip en Kuzey şehri. Aynı zamanda dünyanın en kuzeydeki üniversitesi de burada bulunuyor. Oslo'dan bile uçakla 1800 km ve 2 saat yolumuz var ve indiğimizde Kuzey Kutup noktasına sadece 2200 km mesafede olacağız. 

Son 4 yıldır dünyanın en iyi low-cost havayolu seçilen Norwegian ile uçacağız. Pegasus'tan alıştığımız ucuz havayolu mantığının bir tık ilerisindeler. Pegasus'ta sadece self check-in kioskunda boarding kartını bastırırken, burada yanında bagaj kağıdını da veriyor ve bagaj kağıdımızı valize yapıştırdıktan sonra, kendimiz kağıdı scan edip valizi, banta teslim ediyoruz. Bu işlemler sırasında ortalıklarda tek bir görevli yok. Zira Türkiye'nin yarısı kadar yüzölçüme sahip ülkede sadece 5 milyon kişi yaşıyor ve bu sebeple işçilik çok pahalı. Eğer low-cost mantığı ile iş yapacaksan, önce personel sayısının minimize edilmesi gerekiyor. 
Norwegian hava yolu uçakta wifi hizmeti veren benim kullandığım ilk havayolu. Hızı da gayet iş görür durumda. Uçak kalkmadan önce itfaiye uçağa de-icing denilen antifriz ile uçağı yıkama işlemi uyguluyor.Belli ki çok soğuğa gidiyoruz ve uçağın havada donma tehlikesi var. 2 saat boyunca sürekli Kuzey'e tırmanırken ufka baktınca kararan, bulutlanan ve iyice kasvetleşerek Mordor'u anımsatan bir hava karşılıyor bizi. Açıkçası geziyi ayarlarken dikkat ettiğim nokta hava sıcaklığının kaç derece olacağıydı. -5 derece çok gözümü korkutmamıştı. Sonrasında Kyle'ın "Size 24 saat karanlıkta iyi şanslar!" demesiyle ayıldım. Gerçekten, Kuzey Kutup dairesinde bu mevsimde hava ne kadar aydınlık oluyordu ki? Kyle'ın bu mesajının hemen ardından hızlı bir google ile Trömsö'de kasım sonundan ocak sonuna kadar ki 2 aylık sürede hiç Güneş'in doğmadığını sadece alacakaranlık olduğunu öğrenmem ile zorlu şartlar altındaki deneyimimizin  sadece soğuk hava ve kar olmayacağını anladım. Zira öğlen saat 2'deTrömsö'de yoğun tipi altında zifri kafanlık bir hava bizi karşılıyor.

Biz, içlik üzeri pantalonlar, çift kat çoraplar ve sadece gözlerimiz açık kalacak şekilde yüzümüzü örterken şehirdeki yerel halk kot pantolonla, beresiz bir şekilde dolanıyor. Hatta yetmezmiş gibi bu havada kalın kar lastikli bisiklet sürenler bile var. Onlar bize, biz onlara ne kadar garipler diye bakıyoruz. Otele yerleşip karnımızı doyurmaya çalıştığımızda esasında otel ve ara ulaşımları ayarlarken karşımıza çıkan gerçeklik bir kez daha yüzümüze çarpıyor: Burası aşırı derecede pahalı! 1960'lara kadar Avrupa'nın en fakir ülkelerinden biriyken Kuzey Denizi'nde petrol ve doğal gazın bulunmasıyla birlikte ülkenin refah düzeyi hızla yükseliyor ve bugün kişi başına en yüksek gelirin olduğu ülkelerden biri haline geliyor. Örnek vermek gerekirse bir margarita pizza 80; bir bigmac mönü 40 lira. İstanbul'dan gelirken yanımızda kek falan getirmiştik ama keşke konserve de getirseymişiz.

 Trömsö'deki ilk sabahımızda balinaların peşine düşüyoruz. Visit trömsö web sitesinde bu işi yapan şirketlerin iletişim bilgileri, fiyatları ve birçoğunun online rezervasyon opsiyonu var. Buradan gözümüze çarpan bir firma balinalar için araştırma yaptıklarını ve gelirin bir kısmını buna harcadıklarını yazınca zaten hemen hemen fiyatları aynı olan seçeneklerden buna karar kılıyoruz. Rehberimiz Stephanie bir Kanadalı, balinalar üzerine uzmanlaşmış bir biyolog. Senelerce Peru'dan Yeni Zelanda'ya kadar birçok açık denizde petrol şirketleri adına çevreye uyum adına çalıştıktan sonra, kalbini kaptırdığı kaptanımızın peşinden Norveç'e gelmiş. Şimdi burada ufak, toplamda 6-7 kişinin anca sığdığı bir tekneyi işletiyorlar. 

Sabah 9.30 gibi en nihayetinde gün ışımaya başlıyor. Daha da kuzeye doğru, 70. enleme doğru yol alıyoruz. Bu sırada Stephanie bir powerpoint açarak bize balinaları anlatmaya başlıyor. Aynı zamanda gemimize de adını veren Pakicetus, balinaların atası olarak 50 milyon yıl önce yiyecek bulamadığı için karadan denize inmiş bir memeli ve sonradan balinaya evriliyor. Norveç kıyılarında 3 tür balina görmek mümkün. Bunlardan biri Özgür Willy filmine de konu olan, esasında yunus mu balina mı muamma olan Katil Balinalar, Orkalar. Bunlar daha çok anaerkil bir hayvan topluluğu ve klan adı verilen ailelerin içinde bile farklı bir iletişim dilleri var. Yaklaşık 1,5 saatlik yolun ardından ufukta martı sürüsü belirliyor. Anlıyoruz ki balinalara gelmişiz. Zira balinalar beslenmek için yükselirken balıkların da yüzeye çıkmasına yol açıyor ve martılar da bundan istifade ediyorlar. Bizim dışımızda birkaç tekne daha var. Bir de olabildiğince balinalara yaklaşmak için zodyakla gelmiş bir grup daha var. Orkaların arasında önce bir kambur balina görüyoruz. Esasında balina deyince aklımıza gelen kocaman ağızlı , büyük kuyruklu balina türü bu. Bu balinalar, Orkaların aksine ataerkil ve daha çok tek takılmayı seven bir tür. Öyle olunca da kalabalığa pek fazla tahammül edemiyor ve dalıp gözden kayboluyor. Biz de orkalarla başbaşa kalıyoruz. Açık denizde sağlam rüzgar, bize dalga olarak geri dönüyor ve fırtınalı havada sırılsıklam bir şekilde orkaları izliyoruz. Yaklaşık bir 20 dakika sonra orkalar da gözden kaybolunca meramızı dindirmiş aksine rüzgar ve soğuktan fazlasıyla yorulmuş bir şekilde içeriye kaçıp dönüş yolculuğuna geçiyoruz. Trömsö’ye dönerken saat 13.30’a geliyor ve artık hava kararmak üzere. Yine de gökyüzünde bulutlar dağılmış, bu da bizim yüzümüzde kocaman bir gülümsemeye yol açıyor: Bu akşam kuzey ışıklarını görmek için iyi bir şansımız var!
video

Sersemleten rüzgar, bizi sanki bütün gün denizdeymişiz gibi hissettiriyor. Havanın 13.30’da kararması da buna eklenince zaman kavramını tamamen yitiriyorum. Akşamki Kuzey Işıkları öncesi bir öğle uykusu iyi gelecek ama karanlıkta yatıp kalkılan bir uykuyu nasıl öğle uykusu diye nitelendirebilirim ki? Ya da saat 17.00’de yenilen yemeğe akşam yemeği denir mi? Tüm bu zamanın göreliliğini açıklyor mu acaba? Bildiğim tek birşey var: Yağış yok ve biz saat 18.00’de rehberimiz Roy ile buluşuyoruz. 
Roy’u yine visittrömsö aracılığı ile keşfettik, zira en ucuza kuzey ışıkları turu veren kendisiydi. Tripadvisor’da kendisinin ne kadar özverili bir şekilde hizmet verdiğini okuyunca ikna olduk. Roy bize ışıkları görmek için yaklaşık 70 km yol yapacağımızı ve Finlandiya sınırına doğru gideceğimizi aktardı. Yani uzun bir yol bizi bekliyor. Yollar kar içinde. İstanbul’da olsa arabayı çıkarmayayım diyeceğimiz bir yolda araçlar gayet vızır vızır gidiyorlar. Derken Roy arabayı sağ çekiyor. Fotoğraf makinesi ile gökyüzünü çekip makinedeki sarartıyı bize gösteriyor ve daha bu saatte bu kadar haraketlilik varsa gecenin çok güzel geçeceğini söylüyor. Biz ise bön bön bakıyoruz çünkü bizim gökyüzünde gördüğümüz beyaz bir bulut kıvamında bir aydınlık. Ne yani, bu mu şimdi kuzey ışığı? Hiçbir şeye benzemiyor. Esasında ne görmeyi ummamız gerektiğini de bilmiyoruz ya. Yolumuza devam ederken bu defa gerçekten ışık süzmesini görüyoruz. Bir barut fitili gibi gökyüzünde yanan bir ışık karşımızda belirince, dersteyken camdan kar yağdığını gören ilkokul çocuklarına dönüyoruz. 
Tur grubunda, iki Taylandlıyı saymazsak, İspanyol, İtalyan ve bizden oluşan tam bir umursamaz ve sorumsuz bir Akdenizli grubu var. Roy, ışıkları görebilmek için sağa çeker çekmez kendimizi arabanın dışına atıyoruz. Roy ise tam bir sorumluluk sahibi kuzeyli olarak bir anne edasıyla arkamızdan “yola çıkmayın, araçlar geçiyor” diye bağrıp, reflektör giydirmek için koşuyor. Bir rahat ol Roy ya, kuş uçmaz kervan geçmez dağın başındayız. Ne arabası, bırak ışıkların peşinde koşturalım. Karların içinde ışıklar dağın ardında kaybolana kadar ışıkları seyrettikten sonra tekrar ışıkların peşine düşmek için yola çıkıyoruz. Bu gördüğümüz gerçekten bize umut veriyor zira artık gerçekten ışıkları göreceğimize ikna olmuş durumdayız. 

Bir süre daha arabayla gittikten sonra bir gölün kıyısında iki dağın arasında ışıklar bizi tekrar karşılıyor. Bu defa çok daha panoromik, çok daha göz kamaştırıcı. Ekip olarak büyülenmiş gözlerle ışıklara bakıyoruz. İspanyol kızlar birbirlerine sarılıp sevinçten zıplıyorlar. Roy herkes memnunsa burada kamp kuruyoruz diyor. Çok değil, sadece 10 dakika içersinde -15 derecede ayaklarımızı hissetmeyecek konuma gelince Roy’dan ekstra kıyafet ve bot kiralamaya karar veriyoruz. 2 saat boyunca kamp yaptığımızı düşününce o kıyafetler olmasa asla dışarıda duramazdık. Işıklar oradan oraya dans ederken Roy kamp ateşini yakıp elimize şişleri tutuşturuyor ve dondurulmuş köfte ve balık eşliğinde akşam yemeğimizi Kuzey Işıkları eşliğinde ediyoruz. Gece 2’de otelimize vardığımızda adeta bir görevi tamamlamanın mutluluğunu yaşıyorduk.
video

Ertesi sabah için ilk programımızda ren geyikleri ile kızak vardı ama ilgili çiftlik zemin buzlu, ren geyikleri için tehlikeli olur diye iptal edince biz de son dakikada yönümüzü köpekle kızağa çevirmek zorunda kaldık. İlk tercihimiz 90 dakikalık kızak sunan Arctic Adventure Tours idi ancak son dakikaya kalınca yer bulamadık. Böylelikle Trömsö Villmarkssenter’den yer ayırdık. Burada da iki opsiyon var. Ya kızağa oturup bir sürücü bizi gezdirebilir, ya da kendi kızağımızı kendimiz kullanabiliriz. Ben her ne kadar ikincisini tercih etsem de yine son dakikaya kalınca buna da rezervasyon yaptıramadık. Türkiye’de servis sektöründe yeteri kadar bağırırsan her işi çözebilmeye alıştığımız için burada da bunu deneyip kendi kızağımı kendim kullanmak istiyorum diye çıkıştım. Zira ikisinin de fiyatı aynıydı. Böyle bir müşteriyle daha önce karşılaşmamış sarışın ergen resepsiyondaki kız yüzüne ışık tutulmuş tavşana döndü. Köylü güzelinin elinden gelen ise “bakın bu bizim en iyi sürücümüz” diyerek bizi 56 yaşındaki kadının eline teslim etmek oldu. 9 tane Husky’nin bağlı olduğu kızakla yola çıkıp sürücümüzle muhabbete başladığımızda esasında kadının çiftliğin sahibi olduğunu, aktif olarak yarıştığını, Finnmarkt adlı 1000 km ve 1 hafta süren yarışa bilmem kaç defa katıldığını, kişisel rekorunun Alaska’da 1800 km olduğunu öğrenip ağzımız bir karış açık bir şekilde dinledik. Bu sırada hayvanlar deli gibi koşturuyor, sürücümüz de gee (sol) ve haw (sağ) komutlarıyla rotaya sokmaya çalışıyor. Bu komutlar Eskimo dilinden geliyormuş ve 18. yüzyıldan itibaren genel eğitim dili kabul edilerek hayvanlar küçüklükten itibaren bu şekilde yetiştiriliyormuş. 

Eda küçücük hayvanların bu şekilde kullanılmasından rahatsız. Zira geyikler büyük baş hayvan olduğundan onlarla kızak yapmak kabul edilebilir ama bu kadar küçük hayvanlara bunu yapmak onda biraz pişmanlık duygusu yaratıyor. Oysa ki sonradan çiftlikte yetiştiricileri ile vakit geçirdiğimizde, onların bize söyledikleri şey hayvanların küçük yaştan itibaren bu amaçla yetiştirildikleri tam tersine koşmazlarsa bundan rahatsız oldukları ve sıkıldıkları yönünde. Buradan konuyu alfa köpeklerine getiriyorum. Sürücümüz net bir şekilde “Alfa benim!” diye yanıt veriyor. Köpeklerin net bir şekilde kimin patron olduğunu bilmesi gerektiğini, eğer bir hayvanın diğerlerine göre baskın olursa diğerleriyle kavga edip hatta öldürebildiğini belirterek alfa köpek kavramına yer olmadığını söylüyor. Kızak sonrası çiftlikteki köpeklerle biraz oynadıktan sonra  Trömsö’ye veda etme vakti geliyor. Günler bu kadar kısa olmasına rağmen yapılabilecek bütün etkinlikleri gerçekleştirip Trömsö’nün gerçekten de hakkını verdikten sonra Oslo’ya geri dönüyoruz.

Havalimanıdaki check-inde yaşadığımız kendi işlemini kendi yap mentalitesi ile bu defa otelde karşılaşıyoruz. Otelin resepsiyonu yok! Otelin girişinde bir bankomat, rezervasyon kodunu gir, kredi kartınla ödeme yap, al sana oda anahtarı. Bitti, gitti! Trömsö’den sonra Oslo’ya gelmek sanki farklı bir ülkeye gitmek gibi. Zira her ne kadar hava hala çok soğuk olsa da kar yok, güneş doğuyor. 25 Aralık’ın yaklaşmasıyla birlikte Noel Pazarları çoktan kurulmuş. Karl Johans Gate’den saraya doğru yürürken kışlık bir lunapark kurulmuş. Açıkçası daha çok transit bir geçiş noktası olarak kullandığımız, kanımca pek de birşey bulunmayan Oslo’da aklımda kalacak tek şey bu lunaparkta atlıkarıncaya binmek oldu.
Ertesi sabah yolculuğumuz sabah 8’de Bergen’e giden tren ile başladı. Bu tren “Norway in a nutshell” diye geçen esasında tamamen toplu taşıma araçlarından oluşan fjord turunun ilk ayağı ve bizi Myrdal’a ulaştırıyor. Bu trenden gelen yolcuları alıp 863 metre yükseklikten aşağıdaki fjord’a indirecek bizim Taksim’deki nostaljik tramvaya benzeyen Flam trenine geçiyoruz. 1927 yılında yapımına başlanan ve 20 tane tünelden geçen bu 20 km’lik tren hattı zarar ettiği gerekçesiyle 1991’de kapatılmış. Ancak 2005’te Naerofjord’un UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmesiyle bilet fiyatlarının bir toplu taşıma aracı değil turistik eğelenceye göre fiyatlandırılmasıyla tekrar seferler başlamış. Bu haliyle de Norveç’in en çok talep gören üçüncü turistik etkinliği haline gelmiş. Özellikle yaz aylarında çok önceden bilet alınmazsa yer bulmak pek mümkün olmuyor. 
Neden yaz ayları olduğunu trene binince gayet iyi anladık. Zira bu güzel olması gereken manzaranın tadı ancak yazın çıkar. Örneğin bir şelalenin orada fotoğraf çekilmek için mola verdik ama eksi olan hava sıcaklığında şelale donmuş. Ortada akan bir su yok. Muhtemelen çiçeklerin, yeşilliklerin olduğu yerler şu an için yaprakları dökülmüş kahverengi dal parçalarından ibaret.  Flam’da bir saat yemek molası verdikten sonra Dünya Mirası listesindeki fjordu görmek için vapura biniyoruz. Tren için geçerli olan fjord için de geçerli: Buraları ziyaret etmek için yanlış mevsimdeyiz. Bir daha Norveç’e mi geleceğiz, gelmişken hepsini gezelim mantığıyla buralara geldiğimizde mevsimsel şartlar dolayısıyla hayal kırıklığı içerisindeyiz. Zira yağmur da etkisini iyice hissettirmeye başlamışken yazın yemyeşil cıvıl cıvıl olabileceğini hayal ettiğimiz dağlar şu anda sadece kara topraktan ibaret. Vapurdan indiğimizde otobüse binip Voss’a oradan tekrar Bergen trenine binip akşam saatlerinde varıyoruz Norveç’in ortaçağdaki başkentine.
“Dağların arasındaki çayır” anlamına gelen isminin hakkını veriyor Bergen. Zira dağlar yüzünden yükselemeyen bulutlar şehrin üzerine çökmüş, sicim gibi yağmur eşliğinde bizi karşılıyor Norveç’in en büyük ikinci şehri. Bu Bergenliler için sıradan bir durum zira yılda ortalama 202 gün yağmur yağıyor.  Bu ıslak şehrin tarihi 1070 yılına dayanıyor ve 18. Yüzyıla kadar Hansa birliği içindeki deniz ticareti konumu sayesinde ülkenin başkenti görevini üstleniyor. 1750 yılında Hansa birliğinin buradaki ofisini kapatmasıyla şehir önemini kaybetmeye başlıyor ve bu şaşalı dönemden geriye Hansa ticaret binalarının bulunduğu, kelime anlamı liman olan Bryggen kalıyor.
Sabah yine yağmur eşliğinde Bryggen’den başlıyoruz Bergen’i dolaşmaya. Ahşap oldukları için birçok defa yanan binalar her bir defasında aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Bugün hala 300 yıldır ayakta olan binalar var. Bryggen’in çevresi yine arnavut kaldırımlı sokakların etrafına sıralanmış eski tip binalarla bezenmiş. Arnavut kaldırımları bizi ördeklerin bulunduğu parka çıkartıyor. Parkta önde ve arkada birer öğretmen aralarında elele tutuşturulup buddyleştirilmiş muhtemelen anaokulu çağındaki çocuklar yürüyorlar. Hava soğuk ve yağmurlu, Türkiye’de olsa anneler öğretmenlere “çocuğum hasta olacak bu soğukta!” diye öğretmenleri döver ama işte burada al yanaklarıyla çocuklar parkta oynuyorlar.


Sağa gittik sola gittik ama Bergen dediğin yeri bitirmek hepi topu 2 saatimizi aldı. Başta dediğim gibi memleket ateş pahası. “Hadi bari şurada oturayım da bir kahve içeyim, keyif yapayım” da diyemiyorsun. Yoğun geçen bir haftanın ardından ardından dönüş vakti geldi. Bir daha Norveç’e gelir miyim? Dünyada gezip görecek o kadar çok yer varken, bu kadar pahalı bir yere kolay kolay geleceğimi sanmıyorum. Olur da fırsat olursa belki bu defa yazın 24 saat gün ışığını tecrübe etmeye gelebilirim. Bu defa Svalbard’ı listeye alırım. 80 derece Kuzeyde, normal bir ticari uçakla gidilebilecek en kuzey noktasına gitmek de çok değişik bir tecrübe olacaktır. Gerçi forumlarda kutup ayısı görmek için kışın gitmek gerektiğini, yazın havanın kutup ayıları için çok sıcak olduğunu yazıyor ama bir daha kışın daha karanlığa daha soğuğa gitmek çok da akıl karı olmayacak. 

1.12.2016

Zürih

Bulutları delip alçalmaya başladığımızda Alpler halen daha hiç kalkmamış karlı beyaz tabakasıyla bizi karşılıyor Zürih’e varırken. Halbuki Ağustos’un sonundayız ve Zürih aksine oldukça sıcak. Hatta o gün Zürih nehrinde yüzme yarışı varmış. Bütün yıl nehirde yüzmeye izin verilen tek gün o gün olsa da Zürih’in etrafına kurulduğu Zürichsee ise Cumartesi olmasının verdiği etkiyle cıvıl cıvıl. Biz de şehirde ilk iş olarak kendimizi şehir hatları vapuruna atıyoruz. Ta gölün sonuna kadar giden vapurun dönmesi 2,5 saati alıyor. Biz onun yerine yarı yoldan dönüp gölün iki yakasındaki duraklarda yuvarlak yapan kısa vapurla meramızı gideriyoruz. Zaten vapurun büyük kısmı bizim gibi turistik gezi yapanlar. Mavinin yeşille buluştuğu gibi klişe bir reklam tabiri kullanmak istemiyorum ama gölün etrafında her tarafı ağaçlarla çevrili - artık hangi İsviçreli bankacılara aitse -  müstakil evlere hayranlıkla bakıyoruz. Evlerin arasındaki yeşil alanlarda ise insanlar yeşilliklere serilmiş – hele ki İsviçre için – yılın son güneşli günlerinin keyfini çıkartıp göle atlıyorlar.

Dönüşünde artık acıkmaya başladık ve karnımızı doyurabilmek için sokakları arşınlayıp restoranların menülerine bakarken, çakısı, saati, çikolatası gibi İsviçre’nin en büyük bilineni bir kez daha suratımıza tokat gibi çarpıyor: Burası gerçekten çok pahalı. Hoş bu pahalılığı daha otel bakarken anlamıştık. Tramvay ile şehir merkezine 15 dakika uzaklıktaki – ki küçük bir şehir için hatırı sayılır bir mesafe – otelimize oda kahvaltı iki kişi gecelik 120 avro veriyoruz ki bu bulabildiğimiz en ucuz otel. Seyahat planını yaparken niyetim eski şehri UNESCO Dünya Mirası listesinde olan Bern’e günübirlik bir gezi de sıkıştırmaktı ama gidiş dönüş tren bileti kişi başına 100 avro olunca bundan hızla vazgeçtim. Zira bizim İstanbul’dan Zürih’e gitmek için verdiğimiz uçak parası bundan daha azdı.

video
Restoranlara dönecek olursak, tamam şehir merkezindeyiz bir miktar pahalı olması anlaşılabilir bir şey ama bir tavuk şnitzel için 32 Frank nedir arkadaş? Tam da bu noktada imdadımıza sokakları arşınlarken duyduğumuz müzik sesleri ve ana caddeye doğru akan kalabalık yetişiyor: Arka sokakta, sokak festivali var!  Bu da sokak yemek stantları demek. Zürih ve çevresinden ayrılmayacağımızı düşünürsek en azından etkinlik açısından güzel bir döneme gelmişiz zira bu dönemde festival var. Bizim bu tesadüfen denk geldiğimiz şehrin turistik eski kısmı, Niederdorf’ta düzenlenen Dörflifascht müzik festivali. 2 avroya Kuzey Afrikalı bakkaldan birayı çantaya attıktan sonra sosislicisinden Çin yemekçisine kadar sokak yemek stantlarının arasına dalıyoruz. Sokak yemeği dediğime bakmayın bunlar da pahalı. Örneğin birazca büyük bildiğimiz bazlamanın üzerine sarımsaklı yoğurt sürüp bunu 8 Franktan satıyorlar. 8 Frankı, örneğin 8 TL diye düşünüyorum, gene pahalı geliyor. Türkiye’de 8 liraya hamur satmaya kalksan bir tane bile satamadan tezgâhı kapatır gidersin.  

Normalde turist kitaplarında baştan başa yürünmesi tavsiye edilen caddenin internette pek sıklıkla görülebilecek balkonunda inek heykeli bulunan otelin tam altındaki Raclette satan standında duruyoruz. Haşlanmış patatesin üstüne racelette peynirini eritiyor. Bu da bir yerden sonra baymasın diye yanında turşu ile servis ediliyor. Yoldan gelmişiz, açız, seçenek bol. Diğer stantlara da dadanıyoruz. Buradaki parti yarın da devam edecek. Müzik, bira, görece ucuz yemek… Daha ne isteyebiliriz ki! Elbette ki yarın tekrar buraya geleceğiz.

Ertesi sabah yine güneşli bir gün karşılıyor bizi. Bilgi dağarcığıma yeni bir bilgi daha katıyorum: Senelerdir Türk markası bildiğim Migros meğerse İsviçreliymiş. Tren garının hemen yanındaki Migros’tan yollukları alıp trene atlayıp Schaffausen’ın yolunu tutuyoruz. Zürih il sınırları içinde olduğu için gidiş dönüş 26 franka yaklaşık 50 dakikalık mesafedeki Schaffausen, Avrupa’nın en büyük şelalesine ev sahipliği yapıyor. Zamanında kontun biri akıllılık yapmış ve tam da şelalenin ucuna güzelim bir şato dikmiş. Karşı kıyıdan baktığında çok da güzel fotoğraflık bir mizansen sunuyor. Tekneye atlayıp önce şelalenin ağzına kadar geliyoruz, ardından şelalenin tam ortasındaki kayaya tırmanıyoruz. Elbette bir Niagara Şelalesi değil ama yine de keyifli bir tecrübe. Ama benim için esas keyif buradan sonra başlıyor. Eda sudaki kahverengi köpüklerden rahatsız olduğu için suya girmemeyi tercih ediyor. Kıyafetlerimi Eda’ya teslim edip ilerideki köprünün altında buluşmak üzere kendimi şelalenin debisi ile akıntısı iyice hızlanan nehrin tatlı sularına bırakıyorum. Zaten yüzmeme gerek kalmadan su beni köprüye kadar götürüyor.

Her ne kadar Pazar kalabalığı olsa da Schaffausen’a Pazar günü gittiğimiz için şanslıyız zira Pazartesi sabahı yağmur ile uyanıyoruz. Hava sıcaklığı bir günde 10 derece birden düşüyor. Nehir kenarı dışında pek gezme fırsatını bulamadığımız Zürih için başlangıç noktası olarak aldığımız Paradeplatz’a vardığımızda şanslıyız ki yağmur duruyor. Biraz Google edince hemen karşımıza çıkan Sprüngeli çikolatacısı tramvaydan iner inmez bizi karşılıyor. İçeri girdiğimizde bize denemek için çikolata ikram ediyorlar. Sağ olsunlar böylece çikolatanın tadına bakıyoruz, zira her şeyde olduğu gibi burada çikolata da pahalı. Cimrilik yapmıyorum. Herhangi bir duty free de ya da Metro markette bile bulabileceğiniz Lindt çikolataları burada Türkiye’dekinin 3 katı fiyatına satılıyor.

Çikolatacıdan çıktıktan sonra meydandan tren garına kadar uzanan Bahnhofstrasse caddesinde IWC’den  Patek Phillippe’e Swatch’tan Tissot’ya kadar ne kadar saat markası varsa hepsinin mağazası sıralanıyor. Mağazalara baka baka caddenin sonuna geldiğimizde en ince heykellerine kadar ayrıntılarıyla düşünülmüş neoklasik mimarisiyle tren garı bizi karşılıyor. Garın oradan sola dönünce 4 katlı büyük bir Migros var. En üst kat ise bizim IKEA’dan alıştığımız şekilde bir restoran. İşte burada fiyatlar makul. 4 gün boyunca restoran yemeği diyebileceğimiz tek yemeği burada 2 kişi toplamda 22 frank vererek yiyoruz.


Tam ters istikamette gardan sağa, bu defa festivalin alanının karşı kıyısına doğru nehir tarafına ilerleyince Arnavut kaldırımlarıyla döşeli eski şehrin sokaklarını arşınlıyoruz. Geniş meydanda iki tane gotik yapıda kilise var. Kirche Fraumünster ücret istiyor. Daha önce de dediğim gibi San Pietro’ya para vermediysem eğer hiçbir kilisenin girişine para vermem. Onun yerine günlük ayin saatinde giderim, ayine katılacağım deyip ücretsiz girerim olur biter. Ama bu İsviçrelilerin dinle pek alakası olmadığı için de bu kilisede sadece Pazar ayini düzenleniyorumuş. Grossmünster ise ücretsiz. Zaten buraya girince iyi ki ötekine girmemişiz diyoruz zira dediğim gibi adamlar oldum olası diyanete para ayırmadıkları için kilisenin içinde görülecek hiçbir şey yok.

Dedik ya tam da festival mevsimindeyiz diye. Zürih’te 15 gün süren Zürcher Theater Spektakel diye bir yaz festivali var. Şehir merkezinden 2 durak ve 5 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile akşam soluğu festival alanında alıyoruz. Burası tabi daha uzun soluklu bir yer olduğu için sokak stantlarından ziyade prefabrik kurulumlar var. Bir pizza ile bir biraya 23 frank verip paylaştık. Ana sahnedeki gösteriler için bilet satılıyor – ki bu biletler çok önceden bitmişti bile – öte yandan açık alanda sokak sanatçıları bahşiş karşılığı illüzyonistlikten cambazlığa kadar çok güzel gösteriler yapıyorlar ki biz gece 11’de gösteriler bitene kadar oradan oraya dolanıp son derece keyifli vakit geçirdik.


Ertesi gün artık dönüş vakti gelip de düşündüğümüzde mevsimin de verdiği canlılıkla çok keyifli vakit geçirmiştik bu açıdan şanslıydık. Ancak fiyatları düşününce, her ne kadar İsviçre’de görülebilecek daha çok yer varsa da kısa vadede turistik açıdan bir daha geleceğimizi düşünmüyoruz.





21.09.2016

Bir Paris Deplasmanı


Bir beyaz yakalı eleştirisi Mezeleri Güzel’de Erdem Aksakal’ın “yurtdışı gezisi çıktı mı hemen maç fikstürüne bakar” diye tasvir ettiği şahsiyette benden feyz aldığına eminim. Bu referansın hakkını vermek için, Paris fuarı ufukta belirdiğinde hemen Paris St. Germain’in maç takvimini açtım. Her ne kadar geçen seneki gibi şampiyonlar ligi maçı haftası olmasa da yine de şanslıydım çünkü PSG’nin yine de evinde bir lig maçı vardı ve beni oldukça romantik bir karşılaşma bekliyordu: Dijon!

2007’de 4 ay süreyle yaşadığım Dijon’un kale arkası tribünü bulunmayan, sadece iki yan tribünlü Gaston Gerard stadında birkaç maça gitmiştim. 2. Ligde oynayan takım o sezonu küme düşme hattının ancak bir puan üstünde tamamlayarak, kıl payı amatör kümeye düşmekten kurtulmuştu. O takım sonrasında 2011’de tarihinde ilk defa Ligue 1’e çıkma hakkı kazanmış, bir sene sonrasında da gerisi geriye düşmüşlerdi. Hardal memleketinin takımı bu yıl ikinci kez Ligue 1’de oynuyor.

Bu bağ sayesinde elbette ki deplasman tribününe gidecektim. O kadar senedir buz hokeyinden yüzmeye, beyzboldan tenise kadar birçok spor dalını izlemeye gitmiş biri olarak daha önce hiç deplasman tribününe gitmemiştim, bu bile benim için yeni bir deneyim olacaktı. Öncelikle daha maç biletini alırken bile bilmediğim bir süreç vardı, zira PSG’nin internet sitesinde deplasman tribününe bilet satışı yoktu. Neyse ki Dijon kulübü e-mailime yanıt verdi ve maç günü gişeden 20 avroya bilet alabileceğimi söyledi.

Bir Kadıköy ya da Beşiktaş meydanı gibi Parc des Princes’e gitmek için toplu taşımların hepsi stada yaklaşık 700 metre mesafedeki Porte de St. Cloud meydanına varıyorlar. Otobüsten indiğimde meydanı çevreleyen cafelerden maç öncesi millet demlenmeye başlamıştı bile. Güzel, ince bir ayrıntıyla meydanda stad bilgilendirme kioskları vardı ve gitmek istediğim kapıya nasıl ulaşacağımı oradaki görevliler bana tarif ettiler. Parc des Princes beni öncelikle ışıltılı ve cıvıl cıvıl bir meydanla karşıladı. Sonrasında deplasman tribününü bulmaya çalıştıkça o ışıltı kayboldu, sokaklar karanlıklaşıp izbeleşti ve “gerçekten deplasman tribünün girişi buradan mı?” tereddütleri ile sanki yasadışı bir yere giriyormuşum izlenimi veren bir kapıdan geçip stada girdim. Esasında buna pek stada girmek denilemez. Zira 4-5 basamak çıkıp kendimi stadın alt çapraz köşesindeki tribünde buldum. Bize sağlanan imkânlar tesisin içinde bile değildi. Stadın dışında konteynırdan yapılma bir içecek satan mekân ile iki tane portatif tuvalet bize sağlanan olanakardı. Bu mu yani Paris misafirliği? Hoş, tribünde hepi topu 61 kişiydik. Son 3 sezonda Fransa’daki 12 kupanın 11’ini kazanan PSG karşısında bir kişi daha olsa belki şapkadan tavşan çıkartabilirdik ama bu halimiz ile “Bize her yer Dijon”dan daha öteye gidemedik.

Bu 11 kupa bile Arapların iştahını kesmemiş, Şampiyonlar Ligi’nde istenilen başarı bir türlü gelmediği için Laurent Blanc’ın bileti kesilmiş yerine Sevilla ile Avrupa Ligi’ni kazanmış Unai Emery PSG'nin başına gelmişti. Daha önce var mıydı bilmiyorum ama motto olarak kendine "daha fazlasını hayal et"i seçmiş takım için anlaşılabilir, daha da önemlisi taraftarı kandırabilir bir hamle olmuş. Zaten bu şartlarda tek amacı ligde kalmak olan Dijon ile PSG arasındaki kalite farkı daha ilk dakikadan belli oldu ve ancak 14 dakika dayandıktan sonra Rabiot ile ilk gol geldi. Golden sonra bizim tribün sessizleşti. Bu üzüntü niye ki, gerçekçi olmak gerekirse bu maçtan ne bekliyorlardı ki? 33. Dakikada Dijon’un kaleyi bulan ilk şutu geldiğinde skor 2-0 olmuştu bile.

Hafta içi, yerel saatle 21.00’de, gayet dandik bir takıma karşı bile PSG tribünleri son derece doluydu. Dahası kale arkasındaki iki tribün de daha önce gittiğim Chelsea, Man. City ya da Atletico maçlarıyla karşılaştırılmayacak kadar bağırıyorlardı. Muhtemelen Paris’teki Kuzey Afrikalı ve Siyahi getto kültüründen gelenler bu durumda önemli pay sahibiydiler. Buradaki tribün kültürü İngiltere’den ziyade bize daha çok benziyor. Örneğin ev sahibi takım taraftarlarıyla aramızda güvenlik görevlileri yerine robocop polisler tampon vazifesi gördüler ve PSG taraftarları sokakları tamamen boşaltana kadar stattan ayrılmamıza izin vermediler.
Neyse ki sadece üç tane yiyerek Paris deplasmanından sıyrılmayı başardık. Oysaki PSG daha 4 gün önce Caen’i 6-0 ile aşağılamıştı. Zaten maç sonunda bir iyimserlik hakimdi, zira küme düşme potasındaki rakiplerden Lille, kendi evinde Toulouse’a yenilmişti. Maç sonunda takım tribünlere geldi, onları tebrik ettik. Sonrasında Dijon’dan gelen bir otobüs dolusu insan yola çıkarken geriye kalan 20 kişilik Paris’teki Dijonlular olarak bizler de sokaklara dağıldık.