İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

25.11.2017

Èze'den Menton'a


“Trenle gitme, trenin gittiği yerde bir şey yok, otobüse bin” demişti benim Paris’ten göç eden şoför. Èze köyü tepenin üzerine kurulmuşken, tepenin aşağısındaki deniz kıyısındaki yerleşim yerine ise Èze-sur-mer ismini vermişler yani “denizdeki Èze”. Karmaşıklığa yol açacak başka isim bulamamışlar mı ki? Buralarda iğne atsan düşmeyecek mevsimde tren istasyonundan yukarıya ring otobüs seferleri varmış ama Kasım’da bu köye çıkmanın tek yolu Nice’den saatte bir defa kalkan 82 numaralı otobüs.

Bir kayanın üzerine kondurulmuş tek bir giriş çıkış kapısı olan bu orta çağ köyüne “Kartal Yuvası” denmesi gayet normal. Bu haliyle bana biraz San Marino’yu hatırlatıyor. Ancak bir farkla: San Marino bu coğrafi konumu sayesinde yüzyıllar boyunca savunup bağımsızlığını korumayı başarmışken; Èze, Barbaros Hayrettin’in Akdeniz’de cirit attığı yıllarda Türk gemilerine yenik düşmüş ve 1543 yılında Fransızlar adına işgal edilmiş.

1388’de bugünkü haliyle inşa edilen Èze’in 650 yıllık taş binaları artık incik boncuk vs. satılan butikler olarak işlev görüyor. Bir de iki michelin yıldızlı, bir espresso’nun 6.5, bir ana yemeğin 80-90 avro olduğu bir restorana ev sahipliği yapıyor. Kilisenin hemen yanında küçük bir mezarlık var. İsimler yine Nice’den aşina olduğum üzere Basso, Perrotto gibi İtalyan kökenli isimler.

Nietzche olmasa belki de Èze bugün Fransa’daki yüzlerce isimsiz ortaçağ köyünden biri olarak kalacaktı. Dağa çekilip kendini dinleyen Zerdüşt’ün hikayesinin bir kısmını burada yazmış Nietzche. Bugün artık Nietche’nin isminin verildiği 420 metre rakımlı köyden aşağı plaja inen dik patikanın “Böyle Buyurdu Zerdüşt”e esin kaynağı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Zaten aşağı inmesi bile 50 dakikamı alan patikada gide gele eminim Nietzche’nin düşünmek için epey vakti olmuştur. Hiç ses çıkmayan insanın baya kendini dinlediği yolda ters istikametten gelen en aşağı 10 kişi ile karşılaşıyorum. İstisnasız her biri bu yabancıya selam veriyor. Bu esasında bu ıssız dağa has bir durum yoksa şehre kasabaya indiğimde öyle bir durum söz konusu değil. Patikanın sonuna geldiğimde 3 Amerikalı ile karşılaşıyorum. Daha henüz yola başlamamışlar, içleri kıpır kıpır. Bana köyü ve yolu soruyorlar. Aşağıdan baktığımda köy gözükmüyor bile. “Size sadece iyi şanslar dilerim” deyip Èze defterini kapatıyorum.



Bizim 500T misali Cote D’Azur’ü Nice’ten başlayıp boydan boya sahil şeridinden geçen 100 numaralı otobüs ile son durağa, İtalya sınırındaki Menton’a ulaşıyorum. Yaklaşık 500 sene boyunca Monaco Prensliği’ne bağlı olan bu şehir 1848’de limon ihracatına konulan vergiler sebebiyle prenslikten bağımsızlığını ilan ediyor. 12 yıl sonra meşruluğu tartışılan bir plebisit ile Fransa’ya dahil ediliyor. Ancak sarı badanalı yeşil panjurlu taş binalarıyla son derece İtalyan görünüyor. Şirin bir eski şehri var Menton’un. Bir cadde boyunca uzanan ardı ardına kafelerde bir canlılık var. Yemek yediğim yere sınırı soruyorum. “Denizi takip et, 15 dakika sonra sınırdasın” diyor restoran sahibi. Açıkçası Holanda - Almanya sınırındaki gibi sadece bir tabela bekliyordum.

Gel gör ki polis ve askerlerin kontrol yapmasa da bekledikleri bir sınır mevcut. İtalya’ya geçer geçmez hemen 20 - 30 metre ileride bir tekel bayi var. Fransız plakalı bir çok araba sınırı geçiyor ve tekelin önüne çekip alışverişini yapıp sonra tekrar Fransa’ya dönüyor. Ellerinde kocaman bir Pernod Ricard kolisi olan, aksanından Britanyalı olduğunu düşündüğüm bir kadına bu kadar çok fark var mı diye soruyorum. Sigarada ve ağır alkolde çok farkettiğini söylüyor. Araştırmacı gazeteci olarak hemen fiyat araştırmasına giriyorum. 1 lt. J&B İtalya’da 16,90€, Monaco’da markette 28,82€, Nice havalimanında AB içi duty free’de 31€. Gerçekten de bırak Menton’da yaşamayı, 30km ötedeki Nice’te yaşasan bile bu fiyatlara değer.


Gün artık yavaş yavaş batmaya başlarken son bir Monaco’ya uğramanın ve maça gitmenin vakti geliyor.

16.11.2017

Nice: Kış Güneşi

“Büyük şehirde yaşanmaz, çok trafik var. O yüzden 10 sene önce Paris’ten buraya taşındım.diyor beni otele götüren 55 yaşlarındaki aracın şoförü. Burada keyfim yerinde, bütün yaz her sabah önce denize girip öyle işe çıkıyorum” diye devam ediyor. Amerika, İspanya, Türkiye, Fransa fark etmiyor, herkes bir şekilde bu insanı içine çekip yutan, gürültülü keşmekeş gri ve mutsuz büyük şehir hayatından bir an önce kaçmaya çalışıyor. 316 gün güneşli havasıyla Cote d’Azur bölgesi de Fransa’da bu işlevi görüyor.

Hava limanından Nice şehir merkezine doğru 19. yüzyılın başlarında burada yaşayan İngiliz aristokrasisinin yaptırdığı ve “Promenade des Anglais” adını da bu şekilde aldığı kordon boyunda ilerliyoruz. Bu hikayeden de çıkartılabileceği gibi iki yüzyıl önce de insanlar ılıman mevsimlerde yaşamak için güneye akın etmişler, Matisse gibi ressamlar Nietzche gibi filozoflar hayatlarını burada geçirmişler. Kordon boyunda koşan gençler olsa da büyük çoğunluk emekliliğini geçirenler. 1970’den bu yana yaklaşık 50 senedir bunca göç almasına rağmen nüfusun pek de değişmemesinin sebebi bu. Yerel halk yaşlı, doğum oranı düşük, her ne kadar dışarıdan göç gelse de, yerlisi de öteki dünyaya göçüyor.

İşte bak kamyon buradan yürüyüş yoluna çıktı, 4 km boyunca önüne geleni ezdi” diyor şöför cuma akşam trafiğinde takılmış bekleyip, geçtiğimiz yılın temmuzunda 86 kişinin ölümüne yol açan terör saldırısını anlatırken. Bir daha araç kaldırıma çıkmasın diye yol ile arasına beton bloklar dikmişler. Oraya saldırmazlar da başka yere saldırırlar ne olacak.

Kasıma geldik ama hava hala gündüz vakti 19 derece ve tshirt ile dolaşılacak kıvamda. Pazar sabahı kordon boyuna atılmış sandalyelerde bu sonbahar güneşinin tadını çıkartırken sahilde mayolarıyla uzanmış birkaç kişi de var. İşte tam bu sırada hemen önümüzde denizden gelen yardım çığlığı kulaklarımızı tırmalıyor. Kıyının sadece birkaç metre uzağında bir kişi belli ki kaslarını hareket ettiremiyor ancak bilinci açık bir şekilde yardım diye bağırıyor. Sahildeki mayolu kişilerin hiç biri adamı kurtarmak için hareketlenmiyor. Kordon boyundan birkaç kişi ilk yardımı arayıp haber veriyor ama adam orada gözümüzün önünde boğuluyor yahu. Bir an için ben atlayıp adamı kurtarmayı düşündüm. En nihayetinde gözümün önünde boğulan bir kişiye nasıl kayıtsız kalabilirim ki? Ancak orasının Türkiye olmadığını, adamı kurtarmaya çalışırken adamın başına bir şey gelirse kimse benim iyi niyetime bakmayıp ciddi şekilde cezalandırılacağımı hatırlıyorum. Fügen Gülertekin’in hikayesini okuyan herkes böyle bir iyi niyet göstergesinin yapılmaması gerektiğini bilir. Neyse ki ilk yardım sadece dört dakikada geliyor ama paşaların hiçbir acelesi yok. Arabayı güzelce park etmeye, bagaj kapısını kapatmaya, aracı kilitlemek ile uğraşıyorlar, bu sırada adam yardım diye bağırmaya devam ediyor. İlk yardım ekibi denize girdiği anda bir sahil güvenlik teknesi de olay mahaline yaklaşıyor ve ilk yardımla birlikte adamı alarak gözden uzaklaşıyorlar.
Tam o sırada iki Alman turist beni buranın yerlisi sanıp kamyon terör saldırısının burada olup olmadığını sordular. Yol tarifi sorulduğunda bilmese de anlatan Türk misali ben de hiç bozuntuya vermeden şoför bana ne anlattıysa ben de aynen şakıdım. Sonra bana bilmediğim yerden soru geldi: Bir anıt var mı? Olsaydı eminim ki şoför bana gösterirdi deyip çat diye yoku yapıştırdım.

Arada boğulanları saymazsak bu metropolitan nüfusu 1 milyon olan şehrin merkezinde Kasım’da hayat kuşları besleyen amca kadar sakin. Tam da Bodrum nasıl oluyorsa işte öyle. Yine de bahsettiğim şehir Fransa’nın en büyük 5. şehri ve üniversite gençliği bir paralel sokaktaki Cours de Saleya’yı cıvıl cıvıl ayakta tutmaya yetiyor. Herbiri yan komşusundan daha orijinal Nice spesiyallerini sattığını iddia eden ardı ardına kafeleriyle Cours de Saleya sahil tarafından eski şehrin başlangıç noktası ve kendimi sarı badanalı yeşil panjurlarıyla dar sokakların arasına dalıyorum. İtalyan sahil kentlerini andıran bu tasvir yersiz değil zira Nice’in 1860’a kadar Fransızlar ile hiçbir bağı yok. Yunanlar tarafından kurulup zafer tanrıçası Nike’den ismini alan şehir 400 yıl boyunca başkenti Torino olan Savoie Dükalığı’nın bir toprağı iken 1860 yılında Fransızlar tarafından ilhak edilmiş. Niçard denilen yerel lehçenin kökeni zaten Fransızca ile aynı bile değil. Gel zaman git zaman bu 150 yılda Fransız kültürü çok sağlam empoze edildiği için yerel lehçe ancak kendine eski şehrin sokak tabelalarında ve bazı yerel televizyon kanallarının haberlerinde yer bulabiliyor. Yani şimdilik ortada bir Katalan ayaklanması gibi özerklik vb. isteyen bir halk yok. Hepsi artık tamamen Fransız olmuş durumdalar.

Bir sonraki durak için 82 numaralı otobüse atlayıp Èze köyüne doğru yola çıkıyorum.

23.10.2017

Paris ve beklemek üzerine

Sıra beklemek… İlk defa Paris’e gelen Eda için 3 günü özetleyen kelime bu. Senede 45 milyon turistin ziyaret ettiği 12 milyon nüfuslu bir şehirde bu durum çok da sürpriz olmasa gerek ama fazlasıyla pratik insanlar olarak bizim için tahammül edilemeyecek Fransız Zihniyeti ile birleşince gerçekten insan zıvanadan çıkabiliyor. Örneğin Avrupa’nın birçok yerinde işçilik pahalı olduğu için restoranlarda garson sayısının az olmasına ve bunun sonucunda servisin Türkiye ile kıyasla yavaş olmasına alışığım. Ancak hesap istedikten 25 dakika sonra halen daha gelmeyince ayaklanıp patrona durumu izah ettiğimde “oh là là! Herşeye ben nasıl yetişebilirim ki!” diye zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışan garsonları ancak Fransa’da bulabilirsiniz. Ben 20 senedir bu anlayış ile baş etmek zorunda kaldığımdan Fransızlara karşı olan toleranssızlığımı Eda bu gezi ile anladı.

Kısıtlı günleri dolu dolu yaşayabilmek için sabah 7 uçağı ile Paris'e gelmek için kuşluk vakti uyanmışız. İndik, şehre geldik, otele yerleştik derken saat olmuş 12, açlıktan ölüyoruz. Foursquare'den otele yakın mesafede bu saat için gayet uygun sayılabilecek yüksek puanlı, fotoğraflarıyla karnımızı iyice guruldatan bir krepçi buluyoruz. Gel gör ki adam dükkanı saat 12.30’da açıyormuş bize “git yarım saat sonra gel” diyor. Dükkanda eksik birşey olduğundan değil, prensip meselesi! Mesela buna benzer bir hikayeyi bundan 10 sene önce Dijon’da yaşamıştım. Amerikalı ev arkadaşımla bir gün eve dönerken köşedeki pizzacıya girdik ben paket pizza istemiştim, ev arkadaşım ise lazanya. Karşılığında “yalnız lazanyayı paket yapmıyoruz” diye bir yanıt alınca kapitalizmin beşiğinden gelen Kevin, “alt tarafı lazanyayı bir kutuya koyacaksın!” diye çıldırmıştı. Mesela bebekler üzerine yapılan muhabbetlerde Fransız bebeklerinin ne kadar uslu olduğu, hiç ağlamadığından bahsedilir neden Türk bebeklerinin böyle olmadığı karşılaştırması yapılır. Fransızca'da "soyez sage!" diye bir komut vardır, yani "uslu ol!" Fransızlar daha bebekliklerinden itibaren beklemeye alıştırılır. O yüzden bu sıra bekleme konusu onlar için çok doğal olsa da "hemen olsun!" mentalitesi ile yetiştirilen Türkler için bu aşırı reaksiyon sebebi olabilir. 

Sonunda elde ettiğimiz krep ise bu uzatmalı beklemeye değiyor. Bizde genelde krep daha çok tatlı olarak kabul edilir. İlla ki İstanbul’da da tuzlu krep yapılan yer vardır ama burada bizi esas şaşırtan hamuru oldu. Nası yapmış çözemedim ama hamurunu çıtır çıtır yapmayı başarmışlar.

Paris’e Giriş 101 dersi kapsamında ilk olarak Eda’yı Seine nehrinde tekne turuna çıkartıyorum. Zira bütün önemli Avrupa şehirlerinde olduğu gibi Işıklar Şehri de bir nehrin etrafına kurulu ve kısa zamanda ne nerede göstermek için kanımca en iyi yol bu. Romalıların, Parisii diye adlandırdıkları Kelt kabilesi MÖ 3. yüzyılda Seine nehri kıyılarına kurulurken, bundan 2000 yıl sonra Charles Dickens’ın romanında anlattığı gibi dünyanın en önemli iki şehrinden biri haline geleceğini elbette düşünmüyorlardı. Gel zaman git zaman bu 2 bin yıl içersinde Seine’in kıyısına o kadar ikonik binalar inşa edilmiş ki 45 dakikalık bir nehir turunda kafamızı sağa sola çevirip, bunu günde 10 defa anlattığı için artık makine düzeyinde konuşan tur rehberini takip etmeye çalışmaktan helak olduk.

Tekne turu sonrasında soluğu Louvre’un bahçesinde alıyoruz. Esasında kraliyet sarayı olan Louvre, “Devlet Benim!” diyerek bugün bazı siyasilere rol modeli haline gelen 14. Louis’nin sarayı 1682’de Versailles’a taşımasıyla müze haline geliyor. Her ne kadar yıllık 7.8 milyon ziyaretçi ile dünyanın en çok ziyaret edilen müzesi olsa da 3 günlük bir tatil için Louvre’u gezmeye çalışmak pek de akıl karı bir iş değil. İçinde 38 bin parçanın olduğu, baştan aşağı dolaşmaya kalksan 18 km yürünmesi gereken bir müzeyi “bi bakıp çıkacam” tadında değerlendirmeye kalkmak sanırım müzeye hakaret olur.

Kaldı ki gerek de yok. Zaten yürünen her adımda anlatılacak bir hikaye, bir tarih söz konusu. Elimden geldiğince Tuilieries Bahçesi’ni, aşağıdaki zafer takını, Concorde meydanında 16. Louis’nin kellesinin uçurulmasını, Mehtmet Ali Paşa’nın, Mısır’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını ilan etmesine yardım ettiği için koskoca Luxor obeliksini Fransa’ya hediye etmesini Eda’ya anlatıyorum da bu kadar bilgi bombardımanın ardından ne kadarı aklında yer etmiştir emin değilim. Eda’nın kafasında Eiffel’in tepesine çıkmak var. Hergün ortalama 30 bin kişinin ziyaret ettiği bir kulenin tepesine varmak hiç de kolay değil. Akşam vakti sıranın daha az olacağını düşünüyorum ama nafile. 1 saatimizi sıra bekleyerek geçiriyoruz ama sıranın ilerleyiş hızıyla daha en aşağı 2 saatimizi burada geçirmemiz gerektiğini bunun da kapanıştan önce olmayacağını fark edince vazgeçip zaten sabahın köründe başladığımız günü toplamda 16 km’lik bir yürüyüş ile tamamlıyoruz.

Kaldı ki ertesi gün sürekli sıra bekleyeceğimiz Disneyland için güç toplamamız lazım. O kadar ki Disneyland’ın vaat ettiği masalsı yolculuğa karşı saatlerce sıra beklendiği gerçeği okullarda pazarlama derslerinde vaka çalışması olarak örnek gösterilecek kadar meşhurdur. Bu yüzden bu geziye hazırlanırken en çok vaktimi harcadığım konu Disneyland’da en efektif şekilde vakit nasıl kullanılır üzerineydi. Gerçekten de buna kafa yorulmazsa bütün bir gün iki tane rollercoaster’a binip akşamı etmek içten bile değil. Girer girmez ilk yaptığımız iş fast pass’lerimiz ile Big Mountain Roller Coaster’a saat 16.00’ya randevu almak oluyor. Bunu yaptığımızda saat daha sabahın onu! Fast Pass’ı bir daha ancak 2 saat sonra kullanabiliyoruz ve işin özetinde bütün bu eziyetler hepi topu en fazla 2-3 dakika süren rollercoaster’lara binmek için. Mazoşist miyiz? İnsan 360 döndüğü, serbest düşüş yaşadığı bir trene binmek için neden saatlerce bekler ki? En sonunda elde ettiğimiz ise işte bu fotoğraftaki gibi ağzım yırtılacak kadar bağırmak.

Yanımıza kitap almadığımız için baya hayıflanıyoruz. Birçok büfe ve her büfede birçok kasa bulunmasına karşın yemek almak için bile yarım saat sırada bekliyoruz. Sorun çalışan sayısı değil, Disneyland gerçekten kalabalık! Saat 17.00’de karakterlerin geçit töreni sonrası sanki bir gün bitti havası oluşuyor ve artık Fransızların katı “akşam yemeği şu saatte yenmeli!” bakış açısından mıdır nedir, insanlar ayrılmaya başlıyor. Oysa ki mekan akşam 21.00’e kadar açık. Böylelikle sıralar azalıyor, yarım saatte rollercoasterlara binebilir hale geliyoruz. Alt tarafı bir eğelence parkında geçen günü yine 14 km yürüyüş ile tamamlıyoruz.

Tamamlıyoruz derken daha bunun akşam yemeği var. Kurt gibi açız. Her ne kadar Lyon, Fransa’nın gastronomi başkenti olarak kabul edilse de Paris’e yemek konusunda laf eden çarpılır. Zaten kısıtlı olan öğün sayımızı en optimum düzeyde değerlendirmeye çalışıyoruz. İlk akşamımızda Bruxelles de Leon’da midyeleri löp löp indirdikten sonra bu akşam için niyetim Bouillon Chartier’ye gitmekti. Ucuza geleneksel Fransız yemekleri vaat eden restoranın önüne geldiğimizde ise bu turumuzun malumu bizi bekliyordu: Kocaman bir sıra! Neyse, onun yerine girdiğimiz yer de ukala garsonlarını saymazsak istridye, salyangoz ve küflenmiş peynirleriyle yeteri kadar Fransızdı. Ha keza her kadar über turistik olsa da hepi topu 10 avroya iki kişi karnımızı doyurduğumuz Saint Germain’deki peynir fondücüsü de gayet tatmin ediciydi.

 Fransa’nın üç ilkesinden ikisi olan kardeşlik ve eşitlikten mütevellit Fransızlar’ın oldum olası Sosyalizm’e yakınlığı olmuştur. Epey bir zaman uzaktan uzaktan Sovyetler Birliği’ndeki yapıya hayranlıkla bakanlar, demir perdenin gerisindekilerin ülkeye iltica etmesiyle Sosyalizm’in ne menem birşey olduklarını anlasalar da atalarından gelen devrimci protest güç hiç değişmedi. Fransa’da yaşadığım süre boyunca ha bire greve giden demiryolu işçilerinden dolayı ha bire gezi programlarım sekteye uğramıştı. Tüm bunları bilmeme rağmen 1 Mayıs İşçi Bayramı günü sokakların bu şekilde in cin top oynayacağını hayal bile edememiştim. Kaldığımız mahallaedeki tüm kafeler, fırınlar her biri kapalıydı. Bir tek uzakdoğulu birinin şarküterisi açıktı. Şaşırdım mı? Çok kalıba sokmuş olacağım ama böyle bir günde anca uzakdoğuluların ya da Türkler’in çalışmasına şaşmamak gerek.

Daha önceden bilmediğim ise 1 Mayıs’ın aynı zamanda Fransızlar için ortaçağdan kalma bir kutlama günü olduğuydu. Hikaye odur ki 1560 yılında Charles IX , annesiyle Güneydoğu Fransa’yı ziyarete giderken, oradaki soylulardan birisi kralın annesine bir demet müge takdim eder. Annesi çiçeğin kokusundan çok etkilenince kral hemen fermanı hazırlar: Gelecek yıldan itibaren 1 Mayıs’ta herkes sevdiklerine bir demet müge vere! Tabiki 21. yüzyılın kapitalist düzeninde çiçek lobisinin oraya buraya özel gün yaratma çabaları halen daha bu geleneği ayakta tutuyor. 1 Mayıs günü sokaklarda kimse yoksa bile demetini 2 avrodan satan çocuklar ve çingeneler bu sayede cep harçlıklarını çıkarmaya çalışıyorlar.

Eiffel’e çıkamayınca bari Paris’e bir başka tepeden bakalım deyip son günün sabahında soluğu Paris’in en yüksek tepesinde, Montmarte’da alıyoruz. Funikülerden indikten sonra ilk iş Sacre Coeur’e girmeyi deniyoruz ancak dışarıda sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen bir sıra var. Fransa son zamanlarda fazlasıyla terör saldırılarına maruz kalınca turistik yerlerin girişinda çanta kontrolü koymuşlar. Sıra hızlı ilerliyor ancak istediği kadar çabuk olsunlar o sıra fazlasıyla kalabalık. Sacre Coeur’u pass geçip Montmarte’ın Arnavut kaldırımlı sokaklarında kaybolup kendimizi Pigalle de buluyoruz. Esasında bu gezideki niyetlerimden biri de Moulin Rouge ya da muadili bir kabareye gitmekti. Ama muhtemelen uzakdoğulu iş adamlarının yoğun ilgisiyle arz talep fiyat dengesi kendisini 110 avroda bulmuş. Sağolun almayayım, ben Nicole Kidman’ın filmiyle idare ederim.

Böylelikle üç günde toplamda 40 km’nin üzerinde yürüyerek Paris’i bu kısa sürede ne kadar dolaşabilirsek o kadar dolaşarak tamamlıyoruz. 2 hafta bu defa Fransa’nın güneyindeyim. Portföye bir de Stade Louis II deneyimi ekleyeceğim. 

13.06.2017

Sakız


Daha bir önceki gecenin çöpleri yeni yeni toplanıp sokakların temizlendiği saatte, gözüm yarı çapaklı bir vaziyette, kahvaltı niyetine kumruyu mideye indirdikten sonra, soluğu ana baba günü kıvamındaki Çeşme limanında alıyoruz. Çeşme’deki işletmecilerin “ama biz balığın vergisini veriyoruz” tarzı içi boş hatta zevzekçe ağlamalarına, Neyzen Tevfik’in şiirindeki gibi su tutan itfaiyenin hortumunu şeklinde yanıt veren bizim gibi bir dünya insan, sadece 8 km ötede üçte biri fiyatına tatile yapmak için feribotlara akın etmiş durumdalar. Zira adaya giden üç farklı feribot şirketi var. 15 Temmuz sonrası konan yurt dışı çıkış yasakları sebebiyle pasaport geçişleri biraz yavaş işlese de sorunsuz bir şekilde arabalı feribotla öğlen olmadan Sakız’a varıyoruz. 

Limanın girişinde dükkanlarına çekmek için görevlendirilen hostesler sağ olsunlar bol reklamlı ada haritaları dağıtıyorlar. Yine de doğu yakasında Türk operatörleri 3G seviyesinde çekiyor ve biz Yandex Navi eşliğinde otele doğru giderken radyoda da sirtakiden Power FM’e kadar geniş bir yelpazede seçenek var. Her ne kadar buzukinin tınısı ilk günlerde çok güzel gelse de habire reklam arası veren Yunan radyoları bir süre sonra bayıyor ve bu Türk radyoları ilaç gibi geliyor.
Homeros’un doğum yeri Vrontados’a giderken deniz kenarında kalan Sea Front Hotel’de otel sahibi George ve annesi karşılıyor bizi. Misafirperver annesi hemen bizi adanın çeşitli yerlerinde çekilmiş fotoğrafların asıldığı duvarın önüne götürüp elimizden haritayı da kaparak başlıyor şurayı da görün buraya da gidin diye anlatmaya. Teyze iyi niyetle artık haritamızın üzerinde yuvarlak içine alınmayan koy kalmayınca kadar anlatıyor da anlatıyor. Diyor ki bugün rüzgar yok, adanın bu tarafını kolay kolay böyle bulamazsınız, bugün bu tarafa gidin. Teyzeyi mi kıracağız, böylelikle ilk durağımız adanın kuzeyine; Nagos koyuna oluyor. Birkaç terk edilmiş bina dışında koy son derece bakir. Zaten herhangi bir işletme de yok. Hepi topu zaten üç beş kişi sessiz sakin güneşlendikten sonra akşam yemeği için soluğu korunaklı yapısıyla doğal liman görevini üstlenen Marmaro’daki restoranlarda alıyoruz. Fazla tekrarlamaya gerek yok, bütün bütün kalamarlar 8 avro, Yunan salatası 4 avro, uzoyla beraber çıkıyoruz yine 25-30 avro gibi bir fiyata.

İstikamet Güneybatı

Sakız, tarih öncesinden itibaren yerleşimin bulunduğu zaten adanın da adını da verdiği Sakız ağaçları ve ticareti ile tarih boyunca oldukça önemli bir konumda bulunan bir ada. Ağaçların bulunduğu adanın güneyinin yönetim ismi de zaten Mastichochoria ve burada 12. Yüzyılda Bizans zamanında kurulmuş Orta Çağ köyleri varlıklarını aynen korumayı başarmışlar. Bunlardan özellikle iki tanesi gezmeye ve bahsetmeye değer. Dış cephelerinin hepsinin siyah beyaz geometrik şekillerle boyanmış olan Pyrgi ile korsan saldırılarından korunmak için kale şeklinde inşa edilmiş Mesta. Kendine has sakız üretimi ile Osmanlı döneminde de ayrıcalıklı bir konumda yer alan adadan sırf bu mahsuller yüzünden çok düşük bir vergi alınıyormuş. Hatta ilk Yunan isyanı çıktığında adadakilerin hali vakti, refah seviyesi gayet yerinde olduğu için bu ayaklanmaya gayet isteksizlermiş.
Bu kadar tarihin ardından soluğu adanın güney sahillerinde ve esasında en güzel sahillerinin olduğu yerde alıyoruz. Mesela şöyle bir renge sahip Aya Dinami bizi bekliyor. Sahilin hemen girişinde bir manastır yer alıyor. Buradaki keşişler ağzının tadını biliyormuş. Plajın yolunun üzerinde Olimpi Mağarasında bir market var. Oradan nevaleleri toplayıp gitmek lazım zira plajda başka herhangi bir tesis bulunmuyor. Güneydeki koyları geze geze Chios’a dönerken akşam yemeği için molayı Karfas’ta veriyoruz. Meltemaki adlı restoranda bizi Lefter ve ailesi karşılıyor. Çat pat Türkçesi ile elbetteki onca Türk konuk sayesinde Lefter’in bize ne anlam ifade ettiğini biliyor. Menüde çok hoş bir detay var: Ailenin 20 yıl önce ilk restoranı açtığındaki aile fotoğrafı ile günümüzde aynı yerde çekilmiş fotoğraf bu ailenin ne kadar sakin bir hayat sürdüğünü gösteriyor. Yine sudan biraz ucuza yemekten kalkarken restoranın annesi arkamızdan sesleniyor: Durun gitmeyin, helva kavuruyorum, onu da yolluk yapın!

Dağın tepesinde 1000 yıllık manastır

Küçücük adanın unvanları arasında Homeros’un memleketi, Sakız’ın ana vatanı olması yetmiyormuş gibi bir de 1000 senelik bir UNESCO dünya mirası listesindeki manastıra ev sahipliği yapıyor. Rivayet odur ki 3 tane keşiş dağda Bakire Meryem’in silühetini görürler ve o dönemde Midilli’de sürgünde olan Constantine’e Bizans’ın tahtının başına geçeceğini müjdelerler. Constantine de eğer başa geçerse o silühetin görüldüğü yere manastır yapmayı vaat eder. Nitekim Constantine başa geçer ve sözünü yerine getirerek 1049 yılında bu manastırı inşa ettirir. Yaklaşık 800 sene gayet manastır şaşalı bir dönem sürdükten sonra 1822 Yunan bağımsızlık savaşında Türkler manastırı yağmalarlar. O yüzden şu anda eski binalar dışında çok da görülecek bir şey kaldığını söyleyemeyeceğim.

Hazır Midilli demişken şuraya bir paragraf sıkıştırayım. Zira günübirlik gittiğimiz Midilli hakkında yazı yazmaya değmeyecek kadar yavan bir yer. Belki de ben bir gün kaldığım için pek bir şey anlamadım. Ama bir karşılaştırma yapmak gerekirse Midilli Gökçeada iken burası Bozcaada kıvamında. Midilli ile ilgili de bir tarihi anekdot anlatayım tam olsun. Midilli adasının İngilizce ismi Lesbos’tur. Nasıl ki İtalya’dan olana Italian deniyorsa, Lesbos’tan olana da Lesbian deniyor. İşte bizim bu ada da 6. Yüzyılda Sappho adında bir kadın şair kadının güzelliği ve genç kızlara olan aşkını anlatan şiirler yaşarmış. Bizim bu Lesbian Sappho’dan 12 yüzyıl sonra Fransız şair Baudelaire Sappho’ya gönderme yaparak iki kadının aşkını anlatan şiirinde tanımlama yapmak için lesbian ifadesini kullanır ve böylece bir adanın memleketlisini tanımlamak için kelimenin anlamı sonrasında tamamiyle değişir.

Ben Neo Moni’nin batıya doğru yokuş aşağı giden yollarından Sakız’a geri döneyim ve yolun sonunda Elinda plajı bizi karşılasın. Güneydeki plajlar çıtayı o kadar yükseltti ki başka bir yerde süper diyeceğim Elinda plajına ancak “eh işte bir denize girilip çıkılır” payesi biçebiliyorum.  Sahil yolunu güney yönünde takip edince vardığımız Lithi limanı hem bir sonraki deniz molamız hem de yan yana sıralanmış küçük tavernaları ile öğle yemeği yerimiz oluyor. Musakka, dolma, feta peynirine yine bir Mythos eşlik ediyor. Gündüz zeytinyağlı, akşam balık menüsünden halen daha mutluyuz. Deniz mahsullerinden gına gelip telefonla otel odasına pizza sipariş etmemize ise henüz birkaç gün daha var.

Tüm bu köy, kasabaların yanında Chios’un merkezi kocaman bir şehir gibi kalıyor. Özellikle gece olduğunda kordonboyundaki tüm kafeler ana-baba günü. Bir de hafta sonu artık lig başlamış. Olimpiakos’un maçı var.  Tüm kafelerde maç açık. Olimpiakos maçı beş golle alıyor. Sahil boyunca birçok mağazada sakızdan yapılmış uzodan tut da sabuna kadar envai çeşit ürün var. Tüm bu mağazaları geri bıraktıktan sonra yemek için bir restorana oturuyoruz. Alüminyum zehirlenmesine ramak kalacak kadar balık yedikten sonra spagetti seçeneği bize çok cazip görünüyor. Restoranın sahibi ise bir Türk. Denizin karşı tarafından kaçmak için gelmiş burada ev alıp çalışma iznini almış ve bu restoranı açmış. Birçok Türk’ün yabancı dil bilmediğini göz önüne alırsak Türkiye’den direk geçilen adalarda Türk işletme olarak iyi iş yapılabilir. Keza girdiğimiz bir kozmetikçi de aynı şekilde Türkiye’den gelen bir kadına aitti. Bu iş benim aklıma yattı.

Balık ve deniz ürünlerinden gına gelip spagetti ve pizzaya sarılmamız adada ne kadar uzun süre kaldığımızın bir kanıtı esasında. Yine de adada o kadar çok güzel koy, gezilecek yer var ki hiç de sıkılmadık. Zaten karşı kıyıyla karşılaştırdığımızda harcadığımız para komik kalıyor. Daha önce de defalarca söylediğimi yine tekrarlayarak noktalıyorum: Yazın Yunanistan, kışın Bulgaristan dururken Bodrum, Çeşme, Uludağ’a gitmek finansal açıdan bence aptallık. Zira bu yaz da Yunanistan turumuz devam ediyor. Bu bayramda rota Taşöz. 

24.05.2017

FPL 16/17

Premierleague'de sezon sonu ererken geleneksel Ortakafagol.com Fantazi ligimiz de sona erdi. 19 takımın katılımıyla gerçekleşen ligde bu yıl istikrarlı bir şekilde takip eden sayısı ciddi artış sağladı ve 8 takım 2000 puan barajını aştı.

Bu çekişmeli ligin sonunda Cuma Ali Uçar bir yıl aradan sonra tekrar şampiyon olmakla kalmadı aynı zamanda Türkiye 6.'sı oldu, ve 4.5 milyon katılımcı arasında ilk 5.000'e girmeyi de başardı.

Kendisini bir kez daha tebrik ederken, 15 Temmuz'da yeni sezonun açılımı ile 2017/18 sezonuna merhaba diyeceğiz.