İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

31.12.2007

Kambersiz Düğün

Hollanda takımlarının Avrupa kupaları performanslarını görünce ne olacak bu Hollanda futbolunun hali diye dertlenen Hollandalı var mıdır bilmem ama ben, bünyeyi rakı ile terbiye eden bir ırkın ahfadı olarak, “Ne olacak bu memleketin hali?”, efendim “Ne olacak bu aslan sosyal demokratların hali?” gibi her Türk’ün doğuştan çözüm önerileri ile geldiği konulara bir yenisini eklemek ve “Ne olacak bu Hollanda futbolunun hali?” diye sormak istiyorum. "Hollanda gibi tüm dünyada saygı gören bir milli takıma, Avrupa kupalarından koleksiyon yapmış kulüp takımlarına sahip bir futbol geleneği için sorulacak soru mudur bu?" demeyin. (Bu soru benim Ahmet Çakarlaşmaya başladığımı göstermiyorsa…) Avrupa Şampiyonası finallerinde düştüğü o vahşi grupta (Fransa,İtalya,Romanya) Hollanda milli takımı ne yapar bilemem ama kulüp takımlarında bu ara işler hiç de iyi gitmiyor. İşler hiç de iyi gitmiyor derken aldığım ölçüt bizim genel geçer kabul gören “Bu sene fena değiliz” ölçütü değil elbette. Her şeyi kendi dengiyle kıyaslamakta fayda var. O zaman Hollanda takımlarının Avrupa kupaları geleneği bağlamında değerlendirme yapmak boynumuzun borcudur. Tek tek takımlar bazında bir durum değerlendirme yapalım bakalım :

PSV :Bir önceki sezonu bir futbol mucizesinin gerçekleşmesiyle şampiyon olarak tamamlayan ve doğrudan Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı elde eden PSV bu şansını pek iyi değerlendiremedi. Bilindiği üzere Inter, CSKA Moskova ve Fenerbahçe ile aynı grupta yer alan PSV, 6 maç sonunda 2 galibiyet (ki iki galibiyetini de CSKA’yı yani grup sonuncusunu yenerek elde etti) ve 1 beraberlik alarak 7 puan topladı. Biraz da CSKA’nın beklenenden daha kötü bir performans sergilemesinin yardımıyla Avrupa defterini tamamen kapatmayarak UEFA Kupasının yolunu tuttu. PSV’nin UEFA Kupasındaki rakibi ise Galatasaray ile aynı gruptan çıkmayı başaran Helsingborg. Yıllardır Şampiyonlar Ligi’ne düzenli olarak katılan ve Hollanda futboluna özgü o oyuncu sirkülasyonuna rağmen gruptan çıkan, hatta yarı final ve ikbal gören PSV için bir seviye aşağıda mücadele etmek çok da büyük bir başarı olmasa gerek. Tabi onların da bir mazereti var : PSV, henüz Şampiyonlar Ligi’ne havlu atmadığı bir dönemde teknik direktörünü kaybetti. Çocukluğumda, topa her sert vuran futbolcunun kıyaslandığı adam olan Koeman, daha göz önünde bir ligde mücadele etmeyi tercih ederek Valencia’ya transfer oldu. Yıldırımlar saçan sarı kafanın yerini şu sıralar -emanetçi kabilinden- dolduran isim ise Jan Wouters . (Jan Wouters, 1986’da Ajax’ın Kupa Galipleri Kupası’nı kazanan ekibinde yer aldı.) Teknik direktörlük koltuğunun asıl sahibi ise sezon sonunda görevi devralacak olan Hamburg takımının hocası Huub Stevens. Sezon ortasında yaşanan teknik direktör sorunu bir yana bir zamanlar Ronaldo, Romario, Ruud Van Nistelrooy ve Kezman gibi gol makinelerini istihdam eden PSV golcü sorununa da bir çözüm bulmuş gözükmüyor. Sene başında kaybedilen Kone’nin yeri doldurulamadı kanımca. Şampiyonlar Ligi grup maçlarında sadece 3 gol atmış olmaları bu durumun en açık göstergesi.

AJAX :Önceki sezon kaderin bir oyunu sonucu sadece 1 gol averajla 2.olan Ajax, Şampiyonlar Ligi play-offunda (Burada ve yazının devamında kastedilen play-off, Hollanda Ligi’nde normal sezondan sonra Avrupa kupalarına katılacak takımları belirlemek için oynanan play-offtur.) işi şansa bırakmadı ve 4 maçta 8 gol atarak Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı elde eden ikinci takım oldu. Ne var ki 3. ön eleme turunda karşılaştığı Slavia Prag takımına iki maçta da mağlup olunca tüm bu çaba sonuçsuz kaldı. Şampiyonlar Ligi’nin kapısından dönen Ajax’ın kapısından döndüğü tek organizasyon bununla sınırlı kalmadı. UEFA Kupası 1.turunda deplasmanda 1-0 kazandığı ilk maçın ardından evindeki maçın normal süresini aynı skorla yenik kapatınca maç uzatmalara gitti. Uzatmanın başlarında ardı ardına gelen Zagrep golleri dönülmez akşamın ufku oldu. Sonradan gelen iki Ajax golü sadece skoru eşitledi. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti bile. Wesley Sneijder’i, Babel’i- affedersiniz eşek yükü paraya- satmanın, Perez’i PSV ‘ye kaptırmanın bir bedeli olmalıydı elbette. O zaman Ajax taraftarı için Sezen Aksu’dan geliyor; “Herşeyin bedeli var, güzelliğinin de...Bir gün gelir ödenir.”

AZ ALKMAAR :Alkmaar sokaklarında bir Hollandalı’yı çevirip “yüzüp yüzüp kuyruğuna getirmek” ,”arifeyi gösterip bayramı göstermemek” gibi Türkçe’ye özgü deyimlerin ve bilimum atasözlerinin anlamını sorduğumuzda cevap verebilecek birileri çıkacaktır sanırım. Yazının başından beri ikide bir topu atıp durduğum o “futbol mucizesinin” olumsuz kahramanı AZ çünkü. Ligi PSV’ye kaptıran, Şampiyonlar Ligi play-offunda da Ajax’ı geçemeyen AZ için Avrupa’ya çıkan tek yol UEFA kupasıydı. UEFA kupası 1.turunda ismi bir grup zıpır üniversitelinin kurduğu rock gruplarına benzeyen Portekiz takımı Paços de Ferreira ‘yı toplamda attığı 1 gol ile geçen AZ gruplara kalmayı başardı. Grup aşamasında ise işler pek iyi gitmedi. İlk maçında deplasmanda bizim için artık Fatih Tekke’nin takımı olan Zenit’e 1-0, Nurnberg’e 2-1 kaybeden AZ evinde kıstırdığı Larissa’yı 1-0 mağlup etti. Belki en güçlü olduğu yerde yani evinde darbeyi yemese bu kısır sonuçlarla gruptan çıkmayı başarabilecek kara bahtlı takım, son maçta Everton’a 3-2 kaybedince bu yalnızca evlerindeki 32 maçlık yenilmezliğin değil gruptan çıkma umutlarının da sonu oldu. Bu arada belki de Avrupa’dan elenmek Alkmaar için iyi olmuş olabilir. Çünkü geçen sene şampiyonluk tahtını son nefeste kaptıran Alkmaar şu anda ligde 10.sırada.

TWENTE :2006-2007 sezonunu az yukarıdaki üçlünün arkasında 4.bitiren Twente böylelikle Şampiyonlar Ligi hayaline tutunmayı başardı başarmasına ama AZ engeline takılınca tutundukları tek şey bu hayal oldu. “Şampiyonlar Ligi olmadıysa bunun UEFA’sı var” diyen Twente taraftarının bu iyimserliği bir işe yaradı mı peki? Maalesef… Develer tellal, pireler berber, Aydınspor 1.Lig takımı iken Kuşadası’na kamp yapmaya gelen, bu arada Aydınspor ile bir hazırlık maçı yapan (Yendiydik biz bunları, ehe) Twente’ye o zamandan kalan bir sempatim vardır. Ama ne benim sempatim ne taraftarın iyimserliği bir işe yaradı ve Twente ilk turda Getafe’ye takılıp gruplara kalamadı.

HEERENVEEN :Sezon sonunda oynanan play-offlara kadar teorik olarak Şampiyonlar Ligi şansı olan bir başka Hollanda takımı olan Heerenveen’di. Di’li geçmiş zamanda yazıyorum çünkü Heerenveen Şampiyonlar Ligi’nde boy gösterme şansını daha Hollanda hududunu geçemeden Ajax karşısında yitirdi ve rotayı UEFA Kupası’na çevirdi.UEFA Kupası’na 1.turdan katılan ismi yazılması zor Hollanda takımı bu yazıda birkaç kez ismi geçen Helsingborg’la eşleşti. İlk maçta evinde 5-3’lük fiyakalı bir galibiyet alan ismi lazım değil, deplasmanda daha fiyakalı 5-1’lik bir yenilgi alınca kupaya havlu atmış oldu.

GRONİNGEN :Ligi 8.bitirip UEFA play-offunda Feyenoord ve Utrecht’i eleyerek UEFA kupasına katılmaya hak kazanan Groningen’in durumu da Twente’den pek farklı değildi. Gerçi Groningen’in karşısında çok daha dişli bir ekip; Fiorentina vardı. Şansını sonuna kadar zorlayan Groningen postu pahalıya sattı. 1-1 biten iki maçın ve uzatmaların ardından gidilen penaltılarda rakibine 4-3 yenilince yolun sonuna gelmiş oldu ve bir Hollanda takımı daha grupları göremeden Avrupa’ya veda etti.

UTRECHT :Hollanda’nın bu sezon İnter-Toto Kupasındaki temsilcisi Utrech’ti. Dikkat ettiyseniz karşımıza yine geçmiş zaman eki çıktı. Çünkü Utrecht’te deplasmanda 0-0 berabere kaldığı Hammarby takımıyla evinde 1-1 beraber kalınca deplasmanda atılan golün gollerin anası olması kuralına boyun eğdi ve 3.turdan daha ilerisini göremedi.

Evet, durum böyleyken böyle… Nasıl, dertlenmekte haklıymışım değil mi? Eredivisie’den yola çıkıp da halen yolda olan yalnızca bir takım var. O da Şampiyonlar Ligi’nden UEFA’ya yatay geçiş yapan PSV. Peki Şampiyonlar Ligi’nde izleme şansı bulduğumuz PSV, UEFA’da ne yapar? Tottenham, Bayern Münih, Atletico Madrid, Villarreal, (hadi dostlar kızmasın) Galatasaray gibi takımların arasından sıyrılabilir mi? Hanım, koş rakımı getir!

26.12.2007

Sevilla ile Oynamak

Birkaç gün önce şampiyonlar liginde 2. tur kuraları çekildi. Fenerbahçe’nin payına da Sevilla düştü. Şu günlerde sıklıkla Sevilla ile ilgili değerlendirmeler yapılmakta, kimileri kuranın oldukça iyi olduğundan, kimileri ise Sevilla’nın çok güçlü bir takım olduğundan bahsetmekte. Ben de bu vesileyle, iki yıl önce analizini yaptığım Sevilla’dan tekrar bahsetmek istiyorum.



Sevilla’dan bahsetmeden önce Şampiyonlar Ligi kurasıyla ilgili birkaç şey söylemenin yerinde olduğu düşüncesindeyim. Sezon başından beri Avrupa’da ummadığım kadar iyi oynayan ve gruptan çıkarak önemli bir başarı gösteren Fenerbahçe’yi kutlamak isterim. Elde edilen başarı son derece mühim. Son 16 takım arasına kalmayı asla hafife almamak gerek. İtalyan, İspanyol ve İngilizlerin 4’er takımla yer aldığı, Lyon, PSV gibi takımların önemli başarılar elde ettiği bu organizasyonda 16 takım arasına kalmak kuşkusuz önemli bir başarı. Kura çekiminde Fenerbahçe’yi bekleyen 7 takımdan Üçü İspanyol, ikisi İngiliz, biri İtalyan diğeri ise Portekiz takımıydı. Çok basit bir mantıkla bile çekilecek en iyi kuranın Portekiz takımı olacağını düşünmek sanırım yanlış olmaz. Porto da oldukça iyi bir takım olmasına karşın Fenerbahçe’nin tur şansının en fazla olacağı kura elbette bu kura olurdu.



Porto dışındaki altı takımı birbirinden Fenerbahçe açısından çok ayırmamak gerekir. Bu altı takımdan hangisi çıksa Fenerbahçe’nin şansı oldukça az olarak değerlendirilmeliydi. Sevilla’nın Türk Kamuoyu açısından bir farkı vardı. Bu fark da Sevilla isminin henüz Barça, Real, Milan, Manc.Utd., Chelsea seviyesinde olmamasıydı. Zaten kura sonrası yapılan yorumların esasını da bu teşkil etmekte.



Bundan iki-üç yıl önce Sevilla’da yaşanan değişim kimilerinin dikkatini çekmişti. Bu değişimin parlak sonuçlar vereceğine o günlerde inananlardandım. Ne var ki Sevilla beklenenden çok daha hızlı bir yerlere geldi ve son iki yıla Avrupa’da damgasını vurdu. İki sezonda, 2 UEFA, 1 İspanya Kral Kupası, 1 İspanya Süper Kupası ve 1 tane de Avrupa Süper Kupası. Ligde geçen yıl son haftaya kadar Şampiyonluk mücadelesini kattığımızda, yaşananların muazzam olduğunu kabul etmemiz gerekir.



Sevilla’yı analiz ederken, Fenerbahçe’ye değinerek bunu yapmayı uygun görüyorum. Geçen iki muhteşem yılın ardından Sevilla, bu sezona İspanya Süper Kupasında Real Madrid’i iki maçta da çok rahat yenerek başlamıştı. Ardından ise Getafe maçında Puerta’nın hayatını kaybetmesiyle büyük bir şok yaşayan Endülüs takımı, bu olaydan üç gün sonra oynadığı Süper Kupa Finalini Milan’a kaybetti. Ş.ligine de Arsenal mağlubiyetiyle başlayan Sevilla, ligde istikrarsız bir grafik ortaya koydu. Juande Ramos’un Tottenham’a gitmesi takımda çok fazla değişikliğe neden olmadı. B takımın teknik direktörü Manuel Jimenez getirildi.



Sıkıntılı günleri atlatan Sevilla, ş.liginde altı maçın beşini kazanıp, ligde de son haftalarda hem iyi futbol oynayıp, hem de iyi sonuçlar almaya başladı. Muhtemelen, Şubat ayına gelindiğinde ligde de durumunu toparlamış olacaklardır.



Sevilla’nın Fenerbahçe oranla önemli bir avantaja sahip olduğu kaleci mevkisi şu an için soru işareti. Sevilla’nın son iki yıldaki başarılarının mimarlarından Palop sakat ve Fenerbahçe’ye karşı da muhtemelen oynayamayacak. Bu önemli bir şans. Kalenin şimdiki sahibi De Sanctis ise sezon başında Udinese’den transfer edildi. 30 yaşındaki kaleci Palop’u mutlak suretle aratacaktır diye düşünüyorum.



Sevilla klasik 4-4-2 sistemini sahada uygulayan bir takım. Bu sistemin doğal bir gereği olarak da kanatları oldukça aktif bir biçimde kullanıyorlar. Sevilla’da savunmanın sağında büyük takımların transfer gözdesi olan Dani Alves yer alıyor. Dani Alves’in hemen önünde de Jesus Navas oynuyor. Bu ikili Sevilla’nın rakiplere büyük üstünlük kurmasında çok önemli bir etken. İki oyuncu da çok hızlı ve teknik kapasiteleri hayli iyi. Fenerbahçe’nin burada bir şansı var. Sevilla’nın çok iyi olduğu sağ kanadının karşısında Carlos-Vederson ikilisi de Fenerbahçe’nin oldukça iyi olduğu bir yer. Alman Hinkel ise Dani Alves’in yedeği. Sevilla’nın sol kanadı sağ kanadı kadar olmasa da oldukça iyi. Dragutinovic ya da genç Crespo bu alanın savunucuları, genç yıldızlardan Diego Capel bu sezon sol kanadın hücumcusu olarak kendine forma ansı buldu. Brezilyalı Adriano da sakatlıklarla başı sık sık derde girse de çok önemli bir yetenek. Gökhan Gönül’e eğer gereken yardım getirilmez ise Capel ya da Adriano karşısında işi kolay olmaz. Dragutinovic ya da Crespo yerine Adriano da çekilerek Adriano-Capel ikilisi de Gökhan’ın karşısında olabilir.



Sevilla takımı hücumu çok fazla düşünen bir ekip, bu nedenle savunmaları zaman zaman arızaya da uğramıyor değil. Savunma göbeğinde yaşadıkları sakatlıklar da bu sıkıntıyı daha da artırıyor. Sezon başından beri Javi Navarro, Escude, Fazio, Boulahrouz gibi isimler sakatlıklar nedeniyle başı ağrıyan isimlerdi. Kolombiyalı Mosquera’yı da ilave ettiğimizde savunma göbeğinde oynayacak oyuncular oldukça kaliteli isimler. Escude Fransız, Navarro İspanyol Milli takımına kadar yükseldiler geçen yıl ki formlarıyla. 20 yaşındaki Arjantinli Fazio’da uzun yıllar Arjantin savunmasında yer alacak, önemli bir yetenek. 1.95’lik fiziğiyle geçmişte kısa olan Sevilla savunması için önemli. Tek santraforlu Fenerbahçe’nin bu savunma göbeğini aşması Chelsea ya da Manc.Utd. savunmasına görece kolay da olsa, bu yine de uğraş verici bir iş.



Sevilla orta sahasının sağından ve solundan bahsettim. Ortadaki ikili tercihi bu sezon genellikle Keita ve Poulsen. Savunma yönü çok güçlü olan bu ikilinin Aurello-Selçuk(Deniz) ikilisine oranla hücumdaki etkinlikleri daha fazla olacaktır. Maresca, Marti, Renato orta sahadaki diğer alternatifler. Sağ kanatta Alfaro, sol kanatta ise Duda ise orta sahadaki diğer isimleri. Brezilyalı Renato ikinci forvet olarak da kullanılabilen bir isim. Orta sahada görev verildiği zaman Sevilla’nın hücum gücü artarken, savunma anlamında daha fazla sorun yaşıyorlar.



Sevilla, takımının en zengin olduğu yer ise hücum bölgesi. Beş tane çok önemli forvete sahipler. Kanoute-Fabiano ikilisi form durumları itibariyle ilk tercih edilen isimler. Fizik güçleri çok fazla olan bu ikili Edu-Lugano için çok büyük bir tehlike. Özellikle Kanoute’yi durdurmak çok zor. PSV’den gelen Kone takıma uyum sürecini atlatmış görünüyor ve takıma katkı vermeye başladı. Kadroda daha az şans buluyor olsalar da Kerzhakov ve Chevanton çok hızlı ve gol vuruşu iyi olan isimler.



Sevilla kadrosu önemli yıldızları barındırıyor da olsa tam anlamıyla “takım” diyebileceğimiz bir ekip. Oturmuş kadrosuna ilave ettikleri oyuncular belli bir kıstasa göre ve özenle seçiliyor. Altyapıdan gelen Capel, Crespo, Navas, Alfaro, Fazio gibi isimler de takım stratejisini özümsemiş ve takım kimyasına kolaylıkla uyum sağlıyorlar. Sevilla, özellikle Ramon Sanchez Pizjuan’da oynadıkları karşılaşmalarda son derece baskılı oynayan bir takım. Sevilla’nın bu sezon evinde Real Madrid, Arsenal ve Valencia karşısındaki mükemmel oyunlarını düşündüğümüzde, müthiş zor bir deplasmanın Fenerbahçe’yi beklediğini söylemeliyiz.



Sevilla’nın bu sezon yakaladığı istatistiklere baktığımızda Ş.liginde eleme maçlarıyla birlikte Avrupa’da bu sezon oynadıkları 8 maçta 7 galibiyet alıp 20 gol attılar ve sadece gruptaki ilk maçlarında Arsenal’e kaybettiler. İnişli-çıkışlı bir grafik çizdikleri ligde ise son haftalarda artan performanslarıyla 7 galibiyet, 2 beraberlik ve 8 yenilgi alarak 23 puan topladılar. 32 gol atıp, 23 gol yemeleri hem golcü bir takım olduklarının hem de savunma problemleri yaşadıklarının iyi bir örneği. Keza 20 gol attıkları ş.liginde de 8 gol yediler.



Türk Kamuoyu, Fenerbahçe yönetimi, teknik heyet ve futbolcular Sevilla kurasını oldukça iyi karşıladılar. Bu kağıt üzerinde iyi bir kura olarak görülebilir kuşkusuz. Ne var ki, daha evvel de belirttiğim gibi bu kuranın bazı avantajlarının yanında önemli dezavantajları da var. Çok deneyimli oluşları ve özgüvenleri, takım oyununu belki de Avrupa’da en iyi oynayan takım olmaları, mükemmel hücum güçleri, oyun disiplinine verdikleri önemi dezavantajlar arasında sayabiliriz. Savunmada yaşadıkları sıkıntılar, Palop’un oynamama ihtimalinin yüksekliği, Dani Alves’in geçen sezonu aratır oluşu, Sevilla isminin görece diğer takımlara oranla Fenerbahçe cephesinde yaptığı olumlu hava, Fenerbahçe için sayılabilecek avantajlar olabilir.



Önümüzde uzun bir zaman var. O günlerde her iki takımı yeniden değerlendirmek gerekir. Sevilla’nın şampiyonlar liginde bu yıl olmasa bile önümüzdeki yıllarda finale kadar gitmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. Sevilla finale giderse, Fenerbahçe’de bu yılsonunda buruk bir sevinç yaşayabilir.

23.12.2007

Futbol Tarihinden Eğlenceli Notlar - 5

Uzun süredir yazmıyorduk. Nerede kalmıştık

Sanırım en son Trapattoni’nin İch habe Fertig muhabbetinde kalmıştık. Madem Çizmeden gidiyoruz devam edelim.

Geçtiğimiz gün oynanan Milan - Celtic maçında attığı golle Gerd Müller’e ait UEFA organizasyonlarında en çok gol atma rekorunu kıran Filippo Inzaghi futbolun gördüğü enteresan isimlerden biridir. Ne çok iyi çalım atar ne çok sert şut atar ne çok iyi pas verir ne çok hızlıdır ve de çok güçlüdür. Aşırı teknik bir oyuncu da değildir. Yani bugünün futbolunda değerli olan pek çok şeyin en iyilerinden biri değildir. Peki neden hep zirvelerdedir?

Birincisi oyunu çok iyi okur ofsayt pozisyonlarına dikkat eder. İkincisi dikkatlidir ve zekidir. Üçüncüsü biraz da şanslıdır. Her neyse onun özelliklerini tartışmayacağız ben sadece onun ile ilgili birkaç enteresan not düşmek istiyorum.

Satırlarımıza daha önce konuk ettiğimiz Alex Ferguson’un kendisi hakkında söylediği o güzel sözü size aktarmak isterim. “Onu annesi ofsayt çizgisinde doğurmuş.”

Doğru mudur doğrudur. Kendisi çok ofsaytta kalan bir oyuncudur ancak çoğu zaman izlenirken ofsayt denilen pozisyonlarda ofsayt denen meretten esrarengiz bir biçimde kurtulduğu gözükür artık adımını geriye mi atar sıçrar mı ne yapar bilinmez.

Birde kendisi hakkında efsane Sarı fare Johann Cruyff’un şöyle özlü bir sözü vardır. “Kendisi aslında futbol oynamıyor, sadece hep doğru yerde duruyor.” Aslında bir nevi doğru çünkü Superpippo (ki en çok kullanılan lakabıdır) her zaman olmadık yerlerde durarak olmadık gollere imzasını isteyerek (Bkz:2 yıl önceki Milan Lyon maçı) veya istemeyerek(En son oynanan CL finali) atmıştır ve böyle Gerd Müller’in rekorunu kırmıştır.

İşin ilginç kısmı Gerd Müller de Filippo Inzaghi tipinde bedavacı olarak nitelendirilebilecek bir futbolcudur.

Alex Ferguson demişken kendisinin sarf ettiği diğer bir güzel sözü size aktarmak isterim. ”İstatistikler mini etek gibidir, pek çok şeyi gösterirler ama asıl önemli olanı saklarlar”. Büyük usta kesinlikle bu işi biliyor.

Bu arada yeni olan bir olaydan sizleri haberdar etmek isterim. İngiltere’de bir grup hırsız ellerine Liverpool fikstürü alarak soygunlara başlamışlar. Liverpool her ne zaman ülke dışında bir deplasmana giderse hırsızlar takım oyuncularından birinin evine girerek ne var ne yoksa götürüyor. Götürülenler arasında Dudek’in 2005 Şampiyonlar Ligi madalya’sı Reina’nın Porsche markalı otomobili de bulunuyor. Bu serinin en son kurbanı da kaptan Steven Gerrard olmuş. Yani anlayacağınız Liverpool’lular asla yalnız yürümüyor hırsızlar bile onları takip ediyor.

Bir dahaki arayı kısa tutacağıma söz verirken Gelecek yazımda Ülkemiz futbolundan “Lineker’i gören var mı?” olayını anlatacağım. İngiltere deki Wenger, Mourinho ve Alex Ferguson’un mahalle karısı kalitesindeki atışmaları da yazımızda yer bulacak.

21.12.2007

İlk Tur Sonrası

Değerli okuyucular,

Ben terbiyesiz bir insan olsaydım bu yazıyı yazmazdım. Öte yandan, bu yazıyı yazarak ''Bakın ben ne kadar dürüstüm, dediklerim çıkmasa da bunu söylerim!'' demek de istemiyorum. Şampiyonlar Ligi ilk tur maçlarının ardından, sezon başında yazdığım yazıdan da alıntılar yaparak bir değerlendirme yapalım...

A Grubu'ndan başlayalım: Liverpool, Porto, Marsilya ve Beşiktaş vardı. Tahminim; Liverpool-Porto-Beşiktaş-Marsilya sıralamasıyla bitmesi idi. Grupta ilginç sonuçlar alındı. İlk üç maçını kaybeden Liverpool, kalan maçlarını alarak çıktı. Turu ilk maçta kaybeden Beşiktaş, son maçta bir hayale tutundu ama olmadı. Porto sadece bir maç kaybedip grubu lider bitirdi. Oynadıkları futbolla da turnuvanın en iyi takımlarından biri oldular. Grubun beklentileri en çok değiştiren takımı ise Marsilya oldu. Liverpool'u deplasmanda, Beşiktaş'ı içerde devirerek UEFA biletini kaptılar.

B Grubu, beni şaşırtan gruplardan biri oldu. Chelsea ve Valencia tur atlar, Schalke UEFA'ya kalır diye düşünürken; Rosenborg müthiş bir çıkış yaptı. Valencia'yı iki kez yenerek tur şanslarını bitirdiler. Chelsea hiç kaybetmeden lider olurken, Rosenborg son maçta Schalke'ye kaybetmese tur atlayacaktı. Schalke 04 grubu ikinci bitirdi.

C Grubu da ilgi çekici skorlara sahne oldu. Real Madrid'in beş maçı çok gollü oldu ve sadece bir maç kaybederek turu geçtiler. Lazio ise tek maç kazandı. Geriye kalan takımlardan Olympiakos, Werder Bremen'i iki kez yenmeyi başardı ve turu geçti. Olympiakos, gerçekten ilk turun en büyük sürprizi oldu. Werder Bremen'i UEFA Kupası'na gönderip ilk turu liderle aynı puanda bitirdiler.

D Grubu'nda son şampiyon Milan'ın zorlanması zor gözüküyordu, öyle oldu. Ligde zorlanan Milan, tek mağlubiyetle gruptan çıktı. İkincilik mücadelesi beklendiği gibi son maça kaldı. Kendi sahasındaki üç maçı kazanıp, dışarıdaki üç maçını kaybeden Celtic, son maçta Shakthar Donetsk'in Benfica'ya kendi sahasında mağlup olmasıyla turu geçti. Benfica ise UEFA Kupası'na kaldı.

E Grubu'nda da Barcelona rahat lider oldu. Lyon kötü başladı, Rangers iyi başladı, Stuttgart berbat başladı. Stuttgart tek galibiyetle kapatırken, Lyon son maçta içeride kaybettiği Rangers'ı deplasmanda yenerek -ne tesadüf aynı skor: 3-0 - turu geçti.

F Grubu'nda ilk turun en başarılı takımı Manchester United vardı. 5 galibiyet, 1 beraberlik alan Manchester United lider bitirdi. Roma, Sporting Lisbon'un müthiş şanssızlıkları sayesinde tur biletini alırken; turu geçmeye çok yaklaşan ama şanssızlıklara kaybeden Sporting, Dinamo Kiev'in önünde rahat bir üçüncülük kazandı. İlk turun en başarılı takımının bulunduğu gruptan ayrıca ilk turun en başarısız takımı da çıktı: Hiç puan alamayan Dinamo Kiev.

G Grubu'nda ilk maçını kaybedip, kalan beş maçını kazanan Inter vardı. Inter'i temsilcimiz Fenerbahçe takip etti. PSV, CSKA Moskova'yı deplasmanda yenerek UEFA biletini aldı.

H Grubu'nu lider bitiren ekip Inter gibi bir başarı sağlayan Sevilla oldu. Arsenal ikinci oldu. Slavia Prag UEFA biletini kaptı.

Beni şaşırtan sonuçlara bakalım: A Grubu'nda Beşiktaş'ın UEFA'ya gitmesini beklerdim, olmadı. B Grubu'nda Chelsea'nin arkasında Valencia-Schalke-Rosenborg oluşmasını beklerdim Valencia en sona gitti. C Grubu'nda Olympiakos'un sıfır çekmesini bekliyordum, ikinci oldular. D Grubu'nda Shakthar Donetsk son maçta turu kaybetti. G Grubu'ndan Fenerbahçe çıktı.

İlk tur sonundaki istatistiklere bakalım: En başarılı takım Manchester United. İkinci turda en fazla takımla temsil edilecek olan ülke dört takımı da tur atlayan İngiltere. İngiltere'yi üçer takımlı İtalya ve İspanya takip ediyor. Kalan altı takımın ülkeleri ise; Portekiz, Türkiye, İskoçya, Almanya, Yunanistan ve Fransa. En golcü oyuncular 5'er gollü Zlatan Ibrahimoviç ve Cristiano Ronaldo. En fazla asist yapanlar 4'er asistle Olympiakos'lu Pregrad Djordjevic ve Milan'lı Andrea Pirlo. En çok gol atan takım Liverpool, 18 gol atmış. 8 tanesinin bir maçta olduğunu hatırlatalım. Valencia ise sadece iki gol atmayı başarmış. En çok gol yiyen takım 19 ile Dinamo Kiev. En az gol yiyen 2 ile Chelsea.

Tekrar yazalım tur atlayan ekipleri:

Lider olanlar: Porto, Chelsea, Real Madrid, Milan, Barcelona, ManUtd, Inter ve Sevilla

İkinci olanlar: Liverpool, Schalke, Olympiakos, Celtic, Lyon, Roma, Fenerbahçe ve Arsenal

Görüldüğü gibi; seribaşı ekiplerden altısı gruplarını lider bitirirken; son torbadan gelip tur atlayan sadece iki ekip (Olympiakos ve Fenerbahçe) var.

Yaranamayanlar

Futbol dünyasında klişedir bu bazı kişiler ne kadar başarılar elde etseler de yaranamazlar. Bu yazımızda da bu tip insanlardan aklımıza gelen birkaçını sizlere aktaralım.

1-)Frank Rijkaard-Barcelona:

Ülkemizde genel olarak Rüştü yerine Victor Valdez’e şans verdiği için sevilmeyen İspanya’da da her mağlubiyetin ardından adına teneke çalınan Rijkaard harika futbolculuğunun yanına bir de iyi bir teknik adamlık kariyeri eklemektedir aslında. Tamam bazı konularda eksikliği yanlışlığı vardır biraz şansı da vardır aslında iyi oyuncularla çalışmak ve başında Cruyff olması gibi ama nedense bir türlü yaranamamıştır hep kötü antrenör hep yetersiz bir çalıştırıcı olarak görülür.

2-)Sven Goran Eriksson-İngiltere Milli Takımı:

Çok şaşalı kulüp kariyerinden sonra bir anda İngiltere Milli takımının başına geçer Sven Goran ve bu takımı 2 kez dünya kupası finallerine bir kez de Avrupa Kupasına götürür bu turnuvaların tümünde gruplardan çıkar ve eleme turlarında sürekli mağlup olur. Ancak bu üç mağlubiyetin ikisini penaltılarla yaşarken birinde de o zaman yeni parlayan Ronaldinho’nun dengesiz şutuna Seaman’ın daha dengesiz bir çıkışla karşılık vermesi sonucu alır. Bazı gazetecilerinde oyununa kurban giden Sven Goran Eriksson görevi bırakır. Kendisine yapmadığını bırakan İngilizler de belalarını ne idüğü belirsiz McClaren ile bulurlar. Sven ne kadar bu süre zarfından İngiltere’ye kupa kazandıramasa da çok başarısız sayılmamalıdır bence.

3-)Hector Raul Cuper-Inter,Valencia,Mallorca:

Kendisinin asıl problemi dünyanın en bahtsız insanlarından biri olmasıdır bana göre. Aşırı defansif bir taktik uygulaması oyun disiplinine önem vermesi onun temel özellikleridir. Ancak finaller de kaybetme huyu onu bir efsane olmaktan uzaklaştırmıştır. Kim bilir belki finalleri kazansaydı dünyanın en büyük T. D olacaktı. Mallorca ile UEFA finalini Lazio’ya Copa Del Rey finalini Barcelona’ya. Valencia da CL finalini Real ve Bayern’e kaybetmesi,bir ara İtalya’ya gidip Inter ile son maçta Scudetto’yu Lazio’ya kaybederek Juventus’a hediye etmesi ve sonra CL’ de yarı finalde ezeli ebedi düşmanı Milan’a kaybetmesi kendisi için düşüşün başlangıcı olmuştur sonra da Cuper bir daha hangi dalı tuttuysa kurutmuştur. Herkes kendisinin son dakikada kaybettiği kupaları sayarken finale gelirken elde ettiği başarılar hep bir kalemde silinmiştir.

4-)Carlo Ancelotti-Milan:

Rüştü Valdez olayının bir değişiğine aktör olması sebebiyle ülkemizde negatif görüş toplayan Ancelotti de yaranamayalar grubunun ilk sıralarında ne yazık ki. Herkes onu 3-0 dan verdiği CL kupasıyla bir türlü Serie A’da başarılı olamamasıyla ve genç oyuncuları kullanmamsıyla eleştirir durur. Ama hiç kimse kendisinin sahip olduğu 2 CL kupasından dede olmuş kadroyla son beş yılda Şampiyonlar Liginde 3 final 1 yarıfinal 2 kupa yapmasından bahsetmez. Arada almış olduğu bir İtalya Ligi zaferi ise zaten unutulmuştur. Kendisi her zaman başarısız bir antrenör olarak görülür. Sadece biz de değil tüm dünyada.

Yaranamayanlar isimli yazımızda başarılı olup ta bir türlü istediği saygıyı göremeyen antrenörlerden bahsettik. Bir dahaki yazımda hakkettiği değerin fazlasını görenlerden bahsedeceğim.

Fenerbahçe ve Şampiyonlar Ligi Macerası

Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi macerasını bugüne kadar gelinen noktada ele almak faydalı olur diye düşünüyorum. Geçen sezon Turkcell Süper Ligi şampiyon olarak bitiren Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi'ne üçüncü ön eleme turundan itibaren katılmaya hak kazandı ve bu turda eşleştiği Belçika'nın Anderlecht takımını iki maçta da yenerek Lig'e girmeye hak kazandı.

Şampiyonlar Ligi'ne dördüncü torbadan katılan Fenerbahçe; ne olursa olsun, zor bir kura çekerek ayrılacaktı. Seribaşı Inter bir kenara; PSV ve CSKA Moskova da Avrupa'nın güçlü ekiplerindendi ve Fenerbahçe'nin bu takımlardan en fazla birini geçebileceğini düşünüyorduk. Fenerbahçe gruba iyi başladı ve ilk maçta kendi sahasında seribaşı Inter'i yendi. Diğer tarafta ise PSV, CSKA ile berabere kaldı ve bu, Fenerbahçe için iyi haberdi. İkinci maçta deplasmanda CSKA Moskova ile karşılaşan Fenerbahçe, geriye düştüğü maçta bir puanı kurtardı ve bir puandan öte CSKA'nın iki puan kaybetmesiyle tur yolunda önemli bir avantaj sağlamış oldu. PSV'yle oynanan iki maçta mağlup olmayan Fenerbahçe, çok rahatlamış oldu. Inter'e yenilmeleri sadece birinciliğin kaybedilmesine neden oldu.

Fenerbahçe'nin ilk turdaki istatistiklerine objektif olarak bakalım: Fenerbahçe, oynadığı altı maçın yarısını kazanmayı başarmış. Bu üç galibiyet de Kadıköy'de kazanılmış. Şampiyonlar Ligi'nde bu istatistiği sağlayan diğer takımlar ise Real Madrid, Milan, Celtic, Barcelona, Manchester United, Inter, Sevilla ve Arsenal. Görülüyor ki, Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde oynamanın gerektirdiği en önemli kriterlerden birini yerine getirmiş ve kendi sahasında rakiplerine karşı müthiş bir üstünlük sağlamış. Fenerbahçe'nin bir diğer başarısı tur yolundaki rakipleri CSKA Moskova ve PSV'yle dışarıda berabere kalması. PSV'ye kaybedilmiş olsa idi son maç öncesi geriye düşülecekti ve tur riskte olacaktı. (Dört puan farkla bitmesi sizi yanıltmasın)

Fenerbahçe'nin tur atlamasıyla ilgili medyamızda en fazla bahsedilen konu ''Gruplarda en fazla puan toplayan takım olması ve Galatasaray'ı geçmesi'' Bu noktada medyamıza kibarca ''Hadi ordan'' diyorum. Fenerbahçe'nin grubunda 11 puan toplamış olması, elbette ki iyi bir sonuçtur. Ama; tek anlamı Galatasaray'ı geçmiş olmak mıdır? Bu konudan bahsedenlerin çoğu Galatasaray'ın hangi yılda, ne kadar puan elde ettiğini bile bilmemektedir. Ben hatırlatayım; Galatasaray Şampiyonlar Ligi gruplarını iki kez 10 puanlı bitirmiştir. Bunların birincisi; 2000/01 sezonunda olmuştur. Malum; Şampiyonlar Ligi o yıllarda ikinci turda da gruplarla oynanmaktaydı. Galatasaray; B Grubu'nda Deportivo, Milan ve PSG'nin olduğu grupta 10 puan toplamıştır. İkincisi ise bir sezon sonra ilk tur grubunda alınmıştır. O grupta ise Nantes, PSV ve Lazio vardı. Sonuçta; Fenerbahçe'nin 11 puan toplaması Galatasaray'ı küçük düşürecek bir olay değildir. Her sonuç, o dönemki dinamiklere bağlı olarak değerlendirilmek zorundadır.

Bu yılki puan tablosu sonuçlarına bakıyoruz: 11 puan esasen ortalamanın altında kalmaktadır. Öyle ki, yedi takım 11 puanın üstünde puanlara sahiptir. Beş takım 11 puana sahip, dört takım ise altında. Yine de, bütün sonuçlar grupların içinde değerlendirilmelidir ve bu nedenle bu konu üzerine konuşmak yanlış olacaktır.

Fenerbahçe'yi yazdıktan sonra; gelelim muhtemel rakiplerine...

Yıllardır dediğimiz gibi, Şampiyonlar Ligi'nde bu turdan sonra kolay rakip olmaz. Hele hele siz grubunuzu ikinci bitirmişseniz, işiniz iki kat değil, beş on kat kadar daha zor olacaktır. Fenerbahçe'nin muhtemel yedi rakibi var: Porto, Chelsea, Real Madrid, Milan, Barcelona, Manchester United ve Sevilla.

İlk bakışta Porto ve Sevilla diğerlerinden daha iyi tercihler olarak duruyorlar. Lakin, ben öyle düşünmüyorum. Özellikle kendi sahasında çok iyi oynayan Porto, son derece teknik ve tecrübeli futbolculara sahip. Porto'nun dezavantajı ise ligde arayı açmış olması ve Şubat döneminde rehavete kapılacak durumda olmasıdır. Porto, son iki sezonda kendi sahasında hiç maç kaybetmedi ve ikinci maçı kendi sahalarında oynamaları da onları birkaç adım öne getiriyor. 2003 UEFA Kupası, 2004 Şampiyonlar Ligi şampiyonluklarını kazanan Porto, bu başarılardan dört sene sonra tamamen yenilendi ve başarıya aç oyunculardan kurulu bir kadroya sahipler. Geçen sezon Chelsea'ye çarpıp elenen Porto, ikinci turda Fenerbahçe'yle eşleşmesi durumunda kolayca tur atlayabilir.

Gelelim Sevilla'ya. Son iki sezonun UEFA Kupası şampiyonu olan Sevilla'nın bu sezon ligde kötü durumda olması kimseyi şaşırtmasın. Sezon başında sol kanat oyuncusu Mariano Puerta'nın kalp krizi geçirip hayatını kaybetmesinden sonra büyük travma geçiren Sevilla, bu olaydan sonra daha da bir kenetlendi ve takımın en önemli futbolcusu Dani Alves ayrılmaktan vazgeçti. Teknik direktör Juande Ramos'un Tottenham'a kaçmasından sonra göreve gelen Manuel Jimenez döneminde de hiçbir şey değişmedi. Arka arkaya beş maç kazanan ve kendi sahasındaki maçları da bol gollü geçiren Sevilla, özellikle hücum hattıyla korku salıyor. Freddie Kanoute-Luis Fabiano-Alex Kerzhakov-Arouna Kone; bu dörtlüye Dani Alves'in de formda olduğu bir maçı eklersek Sevilla çok tehlikeli bir rakip haline geliyor.

Geriye kalan beş takıma bakıyoruz: Bu takımlardan Barcelona gerçekten çok güçlü, yarı finalden önce veda etmelerini beklemek hayal olur. Milan ligde kötü gitse de çok tecrübeli ve rüya orta sahaya sahipler. Manchester United da mükemmele yakın bir kadroya sahip, grupların da en başarılısı. Chelsea az atıp, az yiyor; son dört yılın üçünde yarı finalden döndüler ve Abramovich'in tek isteği artık Şampiyonlar Ligi'nin kazanılması. Son olarak Real Madrid kalıyor. Bence, bu takımlar arasındaki en zayıfı. Real Madrid'in hiç öyle müthiş bir takım olduğunu düşünmüyorum. Geçen sezon lig şampiyonluğunu neredeyse kaybedeceklerdi. Capello'yu kovarak tarihe geçecek bir hata yaptılar. Kendi sahalarındaki Olympiakos maçını izleyen varsa, neden bahsettiğimi bilecektir. Kendi liginde arayı açan Real Madrid, bu puanların çoğunu da ya geriden gelip kazandı, ya da maçların son yarım saatinde aldı.

Yedi potansiyel rakibin hepsi tehlikeli ve çok güçlü. Bir seçim yapmak gerekirse; Sevilla ile Real Madrid'den birinin gelmesini isterim. Sevilla gelmesi halinde Roberto Carlos'un Dani Alves'i kilitlemesi beklenmeli ve hücum hattı beslenmemeli. Real Madrid gelirse ise orta saha kilitlenmeli, topun Raul'e gelmesi engellenmeli. İyi bir strateji olması durumunda bu tur geçilebilir, hayal değil ama çok zor, unutmamalı...

Portekiz Ligi'nde Son Durum (Aralık 2007)

Ders programımın yoğunluğu dolayısıyla Portekiz Ligi hakkında fazla yazı yazamazken, Aralık ayının ilk haftasını geçtiğimizde ligde yazmaya değer pek bir olayın olmadığını da görüyoruz. Lafı uzatmadan, ligin zirvesinden başlayalım...

Son beş sezonun dördünü zirvede bitiren ve son iki sezonda şampiyon olan Porto, bu sezon hiç olmadığı kadar rahat bir şekilde ilerliyor. Geçen sezonu şampiyon bitiren ve Şampiyonlar Ligi'ne ikinci turda veda eden Porto, transfer döneminde genç savunmacı Pepe'yi Real Madrid'e, geleceğin en büyük yıldızı orta saha futbolcusu Anderson'u ise Manchester United'a satmıştı. Yerlerine yine gelecek vaad eden futbolcular transfer edildi. Bu hamlelerle Porto'nun sezona istikrarsız başlamasını bekleyebilirdik. Ama, hiç de öyle olmadı. Jesualdo Ferreira'nın yönetiminde sezona çok flaş bir giriş yaptı Porto. Şampiyonlar Ligi'nde Beşiktaş'ın bulunduğu grupta ilk dört maçta mağlup olmayan Porto, ligde de önüne gelen herkesi yendi ve rakiplerinin formsuzluğundan da faydalanarak arayı açtı. 12'şer maç sonunda en yakın rakibinin yedi puan önünde lider olan Porto, Şampiyonlar Ligi'nde gruptan lider çıktı. Savunmada Bosingwa, en istikrarlı isimlerden. Lucho Gonzalez bildiğiniz gibi, Ricardo Quaresma da her maç daha iyi oynuyor ve Euro2008'de patlamasını bekliyoruz. Forvette formayı ise Adriano kaptı. Forvete dönük oynayan Faslı Tarik Sektiou ise çıkış yapan bir diğer isim. Yeni transferlerden en fazla forma giyeni Arjantinli '85 doğumlu Mario Bolatti. Orta sahada geriye dönük oynayan Bolatti, 1.90'luk boyuyla fiziksel avantaja sahip. Forvet Mariano Gonzalez altı maçta forma giyerken, Ernesto Farias beklediğimiz patlamayı yapamadı...

Ligin ikinci sırasında Benfica var. Birçok önemli oyuncusunu kaybeden Benfica, sezona istikrarsız bir giriş yaptı. Ekim ayında çıkışa geçen ve arka arkaya beş maç kazanan Benfica, lider Porto'yu yakalamaya yaklaşmıştı ki; kendi sahalarında Porto'ya 1-0 kaybettiler. Ligin en çok gol atan takımı olan Benfica'da genç Paraguaylı forvet Oscar Cardozo çok iyi uyum sağladı. Şampiyonlar Ligi'nde takımının beş golünün üçüne imza atan Cardozo, Benfica'nın grubu üçüncü bitirip UEFA Kupası'na kalmasında çok etkili oldu. Önünde kısmen kolay bir fikstür olan Benfica, bu dönemde fazla puan kaybetmezse ve Porto da puanlar kaybederse sezon sonuna doğru heyecanlı bir yarış izleyebiliriz.

Ligin üçüncü sırasında sürpriz bir takım; Vitoria Guimaraes var. Sporting Lisbon son derece formsuz ve dördüncü sırada; son yıllarda üç büyükleri zorlayan tek takım olan Braga da formsuz ve şu anda altıncı sıradalar. Bu iki takımın formsuzluğundan faydalanan geçen sezonu ikinci ligde geçiren Vitoria Guimaraes oldu. Orta alanda Cezayirli Kamel Ghilas'ın önderliğinde yapılanan takımın en büyük yıldızları kanat oyuncusu Joao Fajardo, forvet Alan ve forvet Mrdakovic. Guimaraes, liderin on puan gerisinde.

Geçen sezonun ikincisi Sporting Lisbon, maçların yarısını bile kazanamamış durumda ve liderin tam on iki puan gerisinde dördüncü sırada. Şampiyonlar Ligi'nde Manchester United, Roma ve Dinamo Kiev'in bulunduğu grupta olan Sporting, aslında biraz şanslı olsa Roma'yı geçip ikinci olacaktı. Roma karşısında çok şanssız bir maç geçirip beraberliğe razı oldular, Manchester deplasmanında 1-0 öne geçmelerine rağmen kaybettiler. Yine de, Dinamo Kiev'i geçip UEFA Kupası'na kaldılar. Ligde son üç maçta sadece iki puan alabilen Sporting'in zirveye ortak olması zor görünüyor.

Beşinci sırada sadece bir maç kaybeden Vitoria Setubal var. Altıncı sırada ise Braga var. Bayern Münih, Bolton, Aris ve Kızılyıldız'ın bulunduğu UEFA Kupası grubunda mücadele eden Braga, üç maçından da 1-1'lik skorlarla ayrıldı. Son maçında Kızılyıldız'ı konuk edecek olan Braga kazanmak zorunda ama galibiyet halinde bile elenebilirler. Ligde son üç maçta yedi puan alan Braga, Setubal'ın performansına bağlı olarak Sporting Lisbon'la üçüncülük yarışına tutunabilir.

Yedinci Maritimo, sekizinci ise Belenenses. On iki maçta bir galibiyet alan Boavista, son yıllardaki manzarayı tekrarlıyor, düşme hattının bir puan üstündeler. Academica ve Leiria ise son iki sıradalar.

Görüşmek üzere...

16.12.2007

Daha da Kötü

Sevgili ortakafagol okurları tekrar merhaba. Avrupa’da sezon ortaları ve bazı liglerde devre araları yaklaşırken aynı şey Belçika Ligi içinde geçerli. En son yazımda Belçika futbolunun sürekli kötüye gittiğini size söylemiştim. Geçen arada ne oldu derseniz cevap daha da kötü. Ayrıca arada geçen zamanda Fenerbahçe Anderlecht’i eledi ve Belçika ulusal takımı 2010 Dünya Kupası elemelerinde milli takımımızla eşleşti. Anderlecht temsilcimiz karşısında varlık bile gösteremedi ve ulusal takımlarının da bizim karşımızda dişe dokunur bir performans göstermesini beklemiyorum. İlk olarak milli takımla başlayalım.

Hala mı Yeniden Yapılanma?

Federasyonumuz Ersun Yanal’ı milli takım teknik sorumluluğuna getirdiğinde ulusal takımımız, ilk olarak Belçika milli takımı ile hazırlık maçı yapıp sahadan galibiyetle ayrılmıştı. İşte Belçika milli takımının şu anki iskeletini ilk olarak o zaman izleme fırsatı bulmuştum. Arada birkaç oyuncu değişse de 8-9 kişilik kemik kadro o maçta boy göstermişti. İşte o maçta, uzun süredir süregelen başarısızlıklardan sonra Belçika takımı yeniden yapılanmanın ilk adımını atmıştı. Bunu yaparken çok umutluydular ve ileriki yıllarda başarılı olacaklarına fazlasıyla inanıyorlardı. Bugünkü sonuç mu? Hala yeniden yapılanmaya çalışıyorlar. Liglerinin kalitesi çok düşük. Avrupa’ da oynayan oyuncularının çoğu savunma ağırlıklı ama bu onları çok ileri götüremiyor. Çünkü çok iyi bir kalecileri ve takım savunmaları yok. Bu kadar yokluğun arasında da o iyi savunma arada kaybolup gidiyor. İleri uçta da AZ’ de oynayan Dembele dikkatimi çeken oyuncu. Sonuç olarak milli takım Bosna’ ya da üstünlük sağlarsa en azından 2. sırada yerini alır.

Dönelim Lige

Ligin üst sırasında Brugge ve Liege dışında sürpriz yok. Club Brugge 34 puanla liderken onları Standard Liege takip ediyor. Bu iki takım burun buruna sezon sonuna gidecek gibi görünüyor. Hangisi şampiyonluğu kapar derseniz uzun yıllardır buna aç olan ve geçen sene kötü performans gösteren Brugge bir adım önde görünüyor.

Ligin geride kalan 15 haftasındaki en büyük sürpriz ise Anderlecht. Sezon başında Fenerbahçe karşısında da çok iyi performans gösteremeyen buna ligde de devam ediyor. 15 haftada sadece 24 puan topladılar. Ön elemede elendikleri için kaldıkları Uefa Kupası’nda da gruplardın 3. sıradalar ve son maçta Getafe’ye mağlup olup Hapoel Tel Aviv’ de kendi sahasında Aalborg’u yenerse oradan da elenecekler. Tam anlamıyla kabus bir sezon geçiriyorlar. Taktik açıdan tek planları Tchite’ ye aradan toplar ve Frutos’a kanat ortaları. Geriye kalan bütün hücum zenginlikleri sanki onlar için yaratılmamış.

Dikkat Çeken Oyuncular

Ligin diğer bölümü üstteki takımlar dışında her zaman olduğu gibi duruyor. Gelelim her yazımda klasikleşen dikkatimi çeken oyuncu bölümüne. İki Fenerbahçe maçında özellikle izlediğim Lucas Biglia Avrupa’da ön libero açısından bu sene en çok gözüme batan oyuncu. Özellikle Polak ile çok iyi bir ikili oluşturuyorlar ve Tchite’ ye iyi toplar atıyorlar. Tchite’nin genel beceriksizlikleri nedeniyle de bir çok pasları heba oluyor ve takım hücum kısırlığı çekiyor. Ama tek olarak Biglia’ ya bakarsak önemli Avrupa liglerinde onu yakın zamanda görebilirsiniz. Siz de bir Anderlecht maçı yakalarsanız 5 numaralı sarışın oyuncuya dikkat edin.

Evet sevgili okurlar bir yazının daha sonuna geldik. Bol gollü günler. Sağlıcakla kalın…

4.12.2007

Portekiz Ateşi: Cristiano Ronaldo (Yeni Versiyon)

Kendisi için efsanevi futbolcu George Best’in “Şimdiye kadar yeni George Best olarak tanıtılan bir sürü futbolcu oldu ancak sadece O’nun bana benzetilmesini bir iltifat olarak kabul ettim.” dediği Portekiz ateşi Cristiano Ronaldo, üç maçlık kırmızı kart cezasının ardından, geçen sene adeta alev alev yaktığı Premiership’e geri döndü. Bakalım asi çocuk için her şey çok daha güzel olabilecek mi?

Cristiano Ronaldo dos Santos Aveiro, 5 Şubat 1985'te, Portekiz'e bağlı Madeira adasında Funchal'da dünyaya geldi. “Ronaldo” sanılanın aksine, Portekiz’de yaygın bir isim değil. Cristiano’nun bu isme sahip olmasının tek sebebi, babasının büyük bir Ronald Reagon hayranı olması.

Henüz 3 yaşındayken top peşinde koşturan Ronaldo’nun futbola ilgisi ve kabiliyeti, bir futbol kulübünde çalışan babasının gözünden kaçmamış ve Ronaldo 8 yaşındayken, O’nu, çalıştığı kulüp olan Andorinha’nın minikler takımına sokmuş. 10 yaşına geldiğinde Madeira adasında ünlenmeye başlayan Ronaldo’ya, adanın iki önemli takımı Marítimo ve Nacional talip olmuş. Nacional’e oranla daha büyük bir kulüp olan Marítimo’nun, Andorinha’nın menajeriyle yapılacak çok önemli bir toplantıyı kaçırması üzerine, Ronaldo’nun yeni takımı Nacional olarak belirlenmiş.

Nacional’de oynarken Sporting Lisbon’un üç günlük deneme antrenmanlarına katılan Ronaldo, üç günün sonunda açıklanmayan bir miktar karşılığında Sporting’le anlaştı ve Eylül 2002'de A takımındaki ilk maçına çıktı. Bu dönemde hem kulübünde oynadığı, hem de özellikle UEFA 17 yaş altı turnuvası kapsamında Portekiz milli takımında oynadığı futbolla gerçekten göz dolduruyordu. 16 yaşındayken dönemin Liverpool menajeri Gérard Houllier tarafından takıma katılması istenen Ronaldo, sonradan çok genç ve tecrübesiz bulunduğu için transfer edilmedi.

Sporting Lisbon'un yeni stadyumunun açılması şerefine Manchester United'la düzenlenen dostluk maçı ise, Ronaldo için bir dönüm noktası oldu. 2003 Haziran'ında oynanan bu maçta her iki kanatta da gösterdiği üstün performans sayesinde Manchester'lı oyuncuların ve yöneticilerin dikkatini çekmeyi başardı. Genç yetenekleri keşfetmekte adeta bir usta olan Sir Alex Ferguson, genelde keşfettiği bu yetenekleri takımına katmadan önce bir süre bekler ancak kendisinden önce Newcastle'ın Ronaldo'ya talip olması, huysuz İskoç'un adımlarını hızlandırmasını sağladı ve Eylül 2003'te Cristiano Ronaldo, 12 milyon pound karşılığında kendisini Manchester United'lı yapan imzayı attı.

Old Trafford’da 7 numaralı formasıyla çıktığı ilk maçta, Bolton’a karşı oynadığı futbol ve takıma kazandırdığı bir penaltı sayesinde, United’lı seyircilerin büyük sempatisini kazandı. Bu etkileyici başlangıca rağmen Ronaldo, United’daki ilk sezonunda kendisinden bekleneni bir türlü veremedi.

2004 yazında düzenlenen Avrupa Şampiyonasında Portekiz’in finale kadar yükselmesi ise, genç Ronaldo’nun seyirciler tarafından daha iyi tanınmasını sağladı. Ancak bu şampiyonada, İngiltere’nin en büyük star adaylarından biri olan Wayne Rooney’nin varlığı ve ileride oynadığı etkileyici futbol, Portekizli genç futbolcunun geri planda kalmasına neden oldu. Her şeye rağmen, izleyenleri eğlendiren futbolu ile kumaşının iyi olduğunu gösterdi.

2005-06 sezonunda 47 maçta attığı 12 gol ve yaptığı 7 asistle nispeten daha istikrarlı bir form tutturan Ronaldo ile ilgili bu sezondan akıllarda kalan, Manchester United ve Benfica’yı karşı karşıya getiren bir Şampiyonlar Ligi maçının sonlarına doğru oyundan alınan ünlü futbolcunun, kendisini ıslıklarla saha kenarına yollayan Benfica’lı taraftarları gayet anlamlı(!) bir el hareketiyle selamlaması oldu.

2006 Dünya Kupası ise genç futbolcu için adeta kendi kendini karalama kampanyası gibi geçti. İyi futbol oynamasına rağmen, maçlarda anlamsız yere kendini yere atarak hakemi aldatmaya çalışması, rakibini provoke etmesi ve İngiltere maçında Wayne Rooney’nin kırmızı kart görmesi için hakem üzerinde kurduğu baskı, özellikle İngiliz taraftarları çileden çıkarmıştı. Çoğu kişi Rooney olayından sonra, Ronaldo’nun United’da forma giymesinin imkânsızlaştığını söylüyordu. İngilizler’in öfkesi o boyuta gelmişti ki, The Sun gazetesi Ronaldo’nun resmini dart tahtasına koyarak kapak yapmıştı. Ronaldo da gazetecilere bu koşullar altında United’da oynamasının zorlaştığını söylüyor ve İspanyol gazetesi Marca’ya yaptığı açıklamada “Real Madrid’de oynamak isterim” diye ekliyordu.

Bunun üzerine, Ronaldo için “20 yıl boyunca bu takıma harika oyuncular geldi ama O, aralarındaki en iyilerden” diyen Alex Ferguson, yardımcısı Carlos Queiroz’u Portekiz’e, Ronaldo’yla görüşmeye yolladı ve yardımcısına hem kendisinin hem de Rooney’nin, Ronaldo’nun takımda kalmasını arzu ettiklerini söylettirdi. United’da kalmayı kabul eden Ronaldo, olaydan yaklaşık 9 ay sonra Real Madrid’in 80 milyon euro’luk teklifini reddetti ve haftalık 120 bin pound karşılığında, United’la olan sözleşmesini 2012 yılına kadar uzattı.

Ünlü futbolcunun Rooney olayıyla ve United’da kalmasıyla ilgili görüşleri ise şöyle: “Kendi adıma en doğru takımda olduğuma inanıyorum. Burada çok mutluyum ve bu takımla büyük zaferler kazanmak istiyorum. Kısa kariyerime United’daki herkesin katkısı büyük. Buraya geldiğimde henüz 18 yaşındaydım. Geldiğim günden beri büyük gelişme kaydettim ve gelişmeye devam edebilirim. Bunu da burada başarabileceğime inandığım için United’da kalmayı tercih ettim. 2006 Dünya Kupası’na gelirsek… Gerçekten zor bir dönemdi. Ancak bu olay, bazı şeyleri öğrenmemi sağladı ve ne kadar gençken öğrenirseniz o kadar iyidir. İngiltere’ye döndüğümde her şeyin zor olacağını biliyordum fakat kendi kendime ‘Buna hazırım’ dedim ve sadece en iyisini yapmak istedim. Taraftarın desteğini yeniden kazanmak gerçekten zordu ama futbolumla gönüllerini almayı başardım. United taraftarının arkanızda olduğunu hissetmek kadar özel bir duygu yok; zaten bu yüzden en iyiler.”

Cristiano Ronaldo’nun da dediği gibi geçtiğimiz sezon oynadığı futbol, taraftarın gönlünü almayacak gibi değildi. 53 maçta attığı 23 gol ve yaptığı 20 asistle, Ruud van Nistelrooy’un yokluğunu hissettirmeyen Ronaldo, çok iyi bir sezon geçirdi ve dünya genelinde birçok ödül kazandı. Bireysel olarak kazandığı ödüllerin kendisini mutlu ettiğini çünkü bu şekilde saha içinde takımı adına yaptıklarının insanları memnun ettiğini görebildiğini söyleyen Ronaldo, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bireysel olarak ödül almak çok güzel ancak bu ödüller, kesinlikle takım arkadaşlarımla paylaştığım ödüller kadar özel ve anlamlı değiller.”

Cristiano Ronaldo, İngiltere’ye adım attığı ilk günden beri sadece spor gazetecilerine değil, magazin gazetecilerine de malzeme olmaya devam ediyor. Ekim 2005’te bir kadına tecavüzde bulunduğu iddiasıyla ilgili, Manchester'da bir polis karakoluna kendi rızasıyla ifade vermeye giden ve polislerce tutuklanarak sorguya alındıktan sonra kefaletle serbest bırakılan genç futbolcunun son vukuatı da geçtiğimiz Ağustos ayında oldu. The Sun gazetesi’nin haberine göre Cristiano Ronaldo, sezonun ilk galibiyetini aldıkları Tottenham maçının ardından takım arkadaşı Anderson ve diğer birkaç tanıdığı ile birlikte evinde grup seks âlemi yaptı. Bu haberin çıkmasının ardından Manchester United yöneticileri tarafından sorguya alınan Ronaldo’ya, Alex Ferguson hiçbir ceza vermedi.

Bu magazinsel olayın dışında, 2007-08 sezonun ikinci maçı olan Portsmouth karşılaşmasında kırmızı kart görerek United’lı taraftarların morallerini bozan Cristiano Ronaldo, üç maç cezasının ardından, Şampiyonlar Ligi’nde ve Premiership’te attığı gollerle hâlâ formda olduğunu gösterdi. Ronaldo, şu ana kadar çıktığı 9 lig maçında attığı 4 golle, takımın en golcü ismi.

“Futbolu sadece sevdiğim için oynamıyorum. Futbol oynuyorum çünkü kazanmak ve en iyisi olmak istiyorum. Şampiyonlar Ligi’ni, Avrupa Kupası’nı ve Dünya Kupası’nı kazanmak en büyük arzum. Futbol kariyerimi noktaladığımda geçmişe bakıp ‘Gerçekten iyi bir iş çıkarmışım’ diyebilmeliyim.” diyen Cristiano Ronaldo, umarım magazin yollarında yorulduğu kadar, yeşil sahalarda da yorulmaya ve eğlendiren oyununu biz futbolseverlere izletmeye daha uzun yıllar devam eder.

Futbol Extra dergisi 2007/11 Sayı: 32'de yayınlanmıştır.

29.11.2007

Türk usulü başarı

Galatasaray’ın UEFA ve Süper Kupa başarılarından sonra yakın zamanda yeni bir futbol zaferi beklemiyorduk. Derken, Şenol Güneş yönetimindeki Milli Takım, dünya üçüncüsü oldu. Kurayla Dünya Kupası’na gidilen dönemlerden, dünya üçüncülüğüne…



Biz, yani taraftarlara kala kala bu işin sevinci ve gururu kalır. Prim, araba, tatil beklentimiz de yok, böyle bir imkan da.. Sadece sevinmek yeterdi bize… Avazımız çıktığı kadar sevinemedik maalesef…



Dünya üçüncülüğünü sağ-sol kavgasına dönüştürenler yüzünden. Garip günlerdi o günler… Avrupalı takımlarla oynamamışız, dünya üçüncüsü olsak da dünyanın en iyi üçüncü takımı olduğumuz anlamına gelmezmiş, falanlar, filanlar…



Aradan geçti, 5 sene… Beş sene önce dünya üçüncülüğünü sırf saçlarını yana tarayan adamdan dolayı es geçenler, Norveç ve Bosna Hersek maçlarından sonraki halimizi, ‘büyük başarı, Titre Avrupa Türkler geliyor’ manşetleriyle önümüze koymaya çalışıyorlar. Ama yemezler…



Biz bunu hak etmiyoruz işte…



Bize başarı diye yutturulanlardan bıktık artık. Böyle bir gruptan son anda son maçta çıkmayı, başarı olarak kabul etmiyoruz. Başarı, 2000’deki UEFA Kupasıdır.Başarı, 2002’deki Dünya üçüncülüğüdür.



Eğer böylesi bir gruptan finallere kalmak başarı ise ve kırk gün kırk gece kutlanacaksa, sekiz sene önce en büyük futbol zaferlerinden birini, altı sene önce de bir başkasını yaşatanları hala omuzlarda taşıyor olmamız lazım.



Çok yakın geçmişte yaşadıklarımızı unutmuşuz gibi, Euro 2008 finallerine kalmayı başarı sayan bu temcit pilavı artık fazla gelmeye başladı. Böyle alalede sonuçları milletin önüne başarı diye koyarsanız, bu millet ilelebet o aşağılık psikolojisinden kurtulmaz. Norveç’i, Bosna Hersek’i yenmeyi marifet diye anlatırsanız, bu ülke futbolu ancak bu ülkelerdeki futbol kadar ilerler… Başarı mı? Yunanistan’ın Avrupa Şampiyonu olması… Başarı mı, Hırvatistan’ın İngiltere’de İngiltere’yi yenmesi ve EURO 2008’in dışına itmesi.



Yani dört büyüklerden birinin küme düşmesi nasıl bir halse, öyle bir hal… Var mı ötesi.? Ders budur. Futbol dersi budur…



Farkında mısınız değil misiniz bilmiyorum ama değilseniz ben bir hatırlatmada daha bulunayım: Türk futbolu, 2000’lerden önce sevindiği şeylere sevinmeye başladı. Sanki bazı şeyleri ilk kez yaşıyormuşuz gibi.



Sanki Norveç yenilmez armada… Sanki Bosna-Hersek, futbolda ekol…



Allah, fakire eşeğini kaybettirir sonra da buldurur. Sevinsin garip diye… Tam bu hal üzereyiz.



Bunu hak etmiyoruz?



Dünya Kupası’nda üçüncülük derecesi olan bir Türkiye Avrupa Futbol Şampiyonası’nda nasıl bir hedef koyacak merak ediyoruz… Gruptan çıkmayı başarı, İtalya’ya, Fransa’yı mağlup etmeyi olay haline getirmeyiz diye umuyorum…



Başarının anlamının kişilere göre değişmediği, biraz İtalyanca bilmeyle, saçlarını arkaya taramayla ve ders vermeyle, Dünya üçüncüsü olmak arasındaki o derin farkı görürüz diye bekliyorum…



Haa unutmadan Yunanistan son Avrupa şampiyonudur. Daha ne diyeyim?

27.11.2007

Euro 2008 Elemeleri Bitti

İsviçre ve Avusturya'nın ortaklaşa düzenleyeceği Euro2008 turnuvasının elemeleri bitti. 16 Ağustos 2006'da başlayan elemeler, 24 Kasım 2007 gecesi oynanacak Sırbistan-Kazakistan maçıyla sona erecek ve ev sahibi iki takımın yanında elemeler katılacak olan on dört takım belirlenmiş oldu. Bu yazıda gruplara tekrardan bakmaya ve göze çarpanlara bakmaya çalışacağız...

A Grubu'ndan başlayalım. Sekiz takımın bulunduğu tek gruptu A Grubu. 2006 Dünya Kupası'nın dördüncüsü Portekiz'in yanında, gruplarda elenen iki takım Polonya ve Sırbistan, onların yanında Avrupa'nın önemli takımlarından Belçika ve yükseliş trendinde olan Finlandiya. Kazakistan, Ermenistan ve Azerbaycan da grubun ''etkisiz elemanları'' olarak yer aldılar. Gruba iyi başlayan Finlandiya oldu. Diğer tarafta ise favori Portekiz kötü başladı. Polonya istikrarlı giderken, Belçika da beşinciliğe doğru yol almaya başladı. Portekiz elemelerin ikinci yarısında ağırlığını koydu ve toplamda sadece bir maç kaybederek ikinciliğe çıktı. Polonya da istikrarlı bir çizgide ilerleyerek grubu zirvede bitirdi. Finlandiya son beş maçında bir galibiyet alabildi ve üçüncü bitirdi. Yeniden yapılanan takımlardan Sırbistan dördüncü, Belçika beşinci bitirdi. Bu gruptan gelen en tehlikeli takım Portekiz gibi gözüküyor. Yaş ortalaması düşük olan Polonya, büyük turnuvalarda son dönemlerde başarılı olamıyor ve bir yenisine daha tanık olabiliriz. Diğer tarafta ise son Avrupa Şampiyonası finalisti ve Dünya Kupası yarı finalisti Portekiz var. Savunmada Ricardo Carvalho-Andrade-Fernando Meira üçlüsüne sahipler. Ortada Maniche-Costinha, hücuma doğru Cristiano Ronaldo-Deco-Quaresma-Simao fantastik hücum gücüne sahipler. İleride Postiga veya Nuno Gomes oynayacak. '86 doğumlu Miguel Veloso-Joao Moutinho-Nani üçlüsü de arkadan geliyorlar. Kısacası, Portekiz'in önümüzdeki şampiyonada ileriye doğru bir adım daha atması hiç de zor görünmüyor. Lider Polonya'nın kadrosunda ise pek bir değişiklik yok Dünya Kupası kadrosundan. Hücumda Zurawski-Raziak, orta alanda Smolarek-Krzynowek isimleri göze çarpıyorlar...

B Grubu'nda heyecan son maçlar öncesinde bitti. Dünya Kupası'nda çeyrek final oynayan altı Avrupa takımından üçü bu grupta buluştular: İtalya, Fransa ve Ukrayna. Zidane sonrası Fransa elemelere iyi başladı ve iyi devam etti. Ukrayna ise bir türlü istikrarı sağlayamadı. Gruptaki ikincilik mücadelesi İskoçya ile İtalya arasında geçti. Dünya Şampiyonluğu sonrası fazlaca rehavete kapılan İtalya, karşısında fazlaca istekli bir İskoçya buldu. Son iki maça kadar iki mağlubiyetle avantajlı olarak giden İskoçya, önce Gürcistan deplasmanında kaybetti ve avantajı İtalya'ya bıraktı. Final niteliğindeki maçta kendi evlerinde İtalya'ya son dakika golüyle yenildiler -ki beraberlik de işlerine gelmiyordu-. Dünya Şampiyonu İtalya, turnuvaya Dünya Şampiyonu yıldızlarının yanına gençleri de ekleyerek gidiyor. Cannavaro'nun yanında Grosso, Oddo, Zambrotta'ya sahipler, Juventus'lu Chiellini'nin performansı da umut veriyor. Orta alanda Pirlo-Gattuso ikilisinin yanında Perrota, De Rossi ve Camoranesi de eklenebilirler. Hücumda ise Iaquinta, Gilardino, Del Piero, Rosina, Luca Toni son derece etkili silahlar.... Fransa cephesine bakıyoruz. Savunmada; Evra, Gallas, Abidal'in yanına Mexes ve Sagnol gibi önemli isimler eklenebilir. Orta alanda; Patrick Vieira'ya sahipler. Arsenal'li Flamini tam bir görev adamı. İleriye dönük olarak kendilerini çok geliştiren Samri Nasri ve Hatem Ben Arfa var. Franck Ribery ve Florent Malouda da unutulmamalılar. Forvette ise dünyanın bir numarası Thierry Henry'nin yanında David Trezeguet, Nicolas Anelka ve Karim Benzema gibi alternatifler mevcut...

Milli Takımımız'ın da yer aldığı C Grubu'na gelelim. Elemelerin en vasat grubuydu dersek abartı olmaz herhalde. Son şampiyon Yunanistan, Türkiye ve Norveç'in ilk iki için yarıştığı grupta Bosna'nın dördüncü, Macaristan'ın beşinci, Moldova ve Malta'nın da sona yuvarlanacakları baştan belliydi. 12 maçta 10 gol yiyen Yunanistan, rakiplerinin son derece vasat olmasından faydalanarak rahat bir şekilde zirveye çıktı. Elemelere iyi başlayan ancak Malta, Moldova ve Bosna deplasmanlarından iki puan çıkarmayı başarabilen Türkiye, kendini bir anda üçüncülükte buldu. Yunanistan-Türkiye maçları dışında sadece bir maç kaybeden Norveç, final niteliğinde olan maç öncesi Türkiye'ye karşı büyük avantajla çıktı karşılaşmaya. Öne de geçmelerine rağmen kaybettiler ve ikincilik de Türkiye'nin oldu. Finallere giden Yunanistan-Türkiye ikilisinde başarı beklemek bence çok zor. İkinci Türkiye, böylesine vasat bir gruptan çıkmayı son anda başardı ve gelecek için de hiçbirşey vaad etmiyor. Yunanistan'ın ise kadro derinliği yok ve şampiyon kadrodan sadece iki kişi değişmiş durumda. Futbolda değişim olmadan gelişim olması epeyce zor. Önemli hücum silahları Georgios Samaras, Angelos Charisteas, Theofanis Gekas ve Amanatidis. Savunmada ve orta alandaki silahları ise sertlikten başka birşey değil. Stelios, Karagounis, Katsouranis, Basinas'lı orta alan hiç iç açıcı değil... Türkiye'nin ise savaşçı gözüken bir kadrosu var ama bir türlü istikrarı sağlayamıyor. En önemli isimler yurtdışında kariyer yapan futbolcular: Hamit Altıntop, Yıldıray Baştürk, Nihat Kahveci, Halil Altıntop, Emre Belözoğlu. Bu futbolcuların performanslarını sergileyememeleri durumunda bir B planı yok...

D Grubu'ndan çıkanlar hiç de sürpriz olmayan bir şekilde Çek Cumhuriyeti ve Almanya. İrlanda başlarda biraz zorlasa da açık ara kaybetti. Slovakya, Galler ve Kıbrıs Rum Kesimi de sıralandılar. San Marino da sıfır çeken üç takımdan biri oldu. (Andorra, San Marino ve Faroe Adaları) Finalleri garantileyen ilk takım olan Löw'ün Almanya'sı turnuvanın favorilerinden biri olarak gözüküyor. Dünya üçüncüsü takımın savunması aynen duruyor. Serdar Taşçı gibi iyi bir yedeğe de sahipler. Orta alanda Bastian Schwensteiger, Tim Borowski, Hitzlberger, Khedira, Hilbert, Kehl son derece derin bir kadroya sahipler. Hücumda ise Miro Klose'nin yanında Lukas Podolski, Mario Gomez, Kevin Kuranyi alternatiflerine sahipler. Son derece geniş bir kadrosu olan Almanya da turnuvada en azından yarı final oynayabilir gibi gözülüyor... Yeniden çıkışa geçmeye çalışan Çek Cumhuriyeti'nin kadrosuna göz atalım: '80 doğumlu David Rozehnal ve Zdenek Grygera'nın parladığı savunma hatları var. Hücuma dönük olarak Jaroslav Plasil ve Tomas Rosicky isimlerine sahipler. Forvette ise muhteşem ikili Jan Koller ve Milan Baros varlar. Hepsinden önemlisi, Çek Cumhuriyeti her zamanki gibi çok savaşçı bir takıma sahip. 12 maçta sadece 5 gol yiyen üç takımdan biriler (Fransa, Hollanda ve Çek Cumhuriyeti) ve bunların içinde en fazla gol atan takım (27) durumundalar...

E Grubu, elemelerin en çekişmeli grubuydu. Son üç büyük turnuvaya ilk turda veda eden Hırvatistan, son dönemin sürekli hayal kırıklığı İngiltere, Guus Hiddink'i takımın başına getiren umutlu Rusya ve patlamaya hazır İsrail ilk dörde girmeye aday takımlardı. Gruba iyi başlayan ve son maçlar öncesinde yerini garantileyen Hırvatistan oldu. Elemelere kötü başlayan İngiltere, iyi başlayanlar ise Rusya ve İsrail idiler. İsrail'in nefesi yetmedi ve aradan çekildiler. Son iki maça girilirken Rusya ile İngiltere arasında müthiş bir çekişme vardı. Rusya, İsrail'e kaybedince avantaj İngiltere'ye geçti. İngiltere ise hakemlerin müthiş katkısına rağmen Hırvatistan'a içeride mağlup olmayı başardı ve eline geçen fırsatı adeta zorla Rusya'ya verdi. İngiltere finallere gidemediği için kendinden başka kimseyi suçlayamaz. Grubu rahat lider bitiren Hırvatistan'ın kadrosuna bakalım: Tecrübeli bir savunma hattına ve Manchester City'nin genç sağ beki Corluka'ya sahipler. Orta alanda Bremen'li Vranjes, Betis'li Babic varlar. Hücuma dönük olarak ise Portsmouth'un parlayan yıldızı Nico Kranjcar ve Schalke'nin müthiş genci '88 doğumlu Ivan Rakitic kadroda. Forvette üç müthiş isim; Ivica Olic, Mladen Petric ve Arsenal'li Eduardo da Silva. Hırvatistan'ın bu genç takımıyla finallerde çeyrek finalden öteye gidebileceğini sanmıyorum, açıkçası. Ancak; '98 Dünya Kupası'ndaki gibi harika bir Hırvatistan geliyor ve bu harika bir haber... Rusya'da ise forvetler dışında pek göze batan bir isim yok. Sevilla'lı Alex Kerzhakov ve Lokomotiv Moscow'lı Dmitri Sychev turnuvada parlamaya adaylar. Teknik direktör Guus Hiddink faktörünü de unutmamak gerekir. Rusya, teknik kapasitesi sınırlı olsa da sonuna kadar savaşan bir takım ve finallerde de pes etmeyecekleri kesin...

F Grubu'ndan finallere giden takımlar İspanya ve İsveç. Elemelere iyi başlayan Kuzey İrlanda'nın nefesi ikinci bölüme yetmedi. Danimarka da içeride İspanya'ya mağlup olarak havlu attı. İspanya ve İsveç her zaman olduğu gibi elemelerde başarılı oldular. Şimdiki soru; her zaman olduğu gibi finallerde başarısız mı olacaklar? İsveç, son üç turnuvada sadece gruplardan çıkmayı başardı. İspanya da favori olarak gittiği turnuvalardan çeyrek finalin ötesini göremeden ayrıldı. Lider bitiren İspanya'nın kadrosuna bakalım: Savunmada tecrübeli Carles Puyol'un yanında Sergio Ramos ve Raul Albiol gibi iki kaliteli gence sahipler. Orta alanda Xavi-Iniesta ikilisinin yanında Cesc Fabregas ve David Silva parlayan iki genç. Hücumda David Villa, Fernando Torres ve Jose Antonio Reyes var. İspanya hiç fena bir kadroya sahip değil ve yarı final favorilerinden gözüküyor.... İsveç'in de pek değişik bir kadrosu yok. Zlatan Ibrahimoviç liderliğinde Freddie Ljungberg ve Kim Kallström gibi önemli isimlere sahipler. Defalarca söylediğim gibi, Ibrahimoviç'in liderlik ettiği bir takımın yukarılara gitmesi, ancak rakiplerin katkısına bağlıdır. 2004'teki gibi bir turnuva olursa İsveç'in şansı olabilir...

Son grupta da ilk iki için mücadele eden üç takım oldu: Hollanda, Romanya ve Bulgaristan. Hollanda ve Romanya ilk ikide yer almayı başardılar. Hollanda'nın savunmasını gençlere emanet ettiğini görüyoruz. Orta alanda Seedorf, Robben, van Bronckhorst gibi tecrübeli ve kaliteli isimlere sahipler. Forvette ise Ruud van Nistelrooy'un partneri olmaya aday isimler Ryan Babel, Dirk Kuyt, Klaas-Jan Huntelaar ve Vennegoor of Hesselink. Geçmiştekişlerin aksine genç ve istekli olan Hollanda takımı yarı finale gidebilir... Lider bitiren Romanya, Fiorentina'lı Adrian Mutu'nun etrafında kurulan ve son derece savaşçı olan bir takım. '90ların Romanyası hala bir adım ötede...

Son olarak da kur'alar öncesi açıklanan torbaları belirtelim: 1.torbada evsahipleri İsviçre ve Avusturya'nın yanı sıra Hollanda ve son şampiyon Yunanistan var. İkinci torbada İtalya, İsveç, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan; üçüncü torbada Portekiz, Almanya, Romanya ve İspanya; son torbada ise Türkiye, Rusya, Polonya ve Fransa. Bu torbalar neye göre seçildi, merak ediyorum. İlk torbadaki takımlardan Hollanda dışındakiler FIFA sıralamasında ilk 10 içinde yer almıyorlar. Dünya sıralamasında 5.,6. ve 8. olan Almanya, İspanya ve Portekiz üçüncü torbadalar. Dünya dördüncüsü, son Dünya finalisti, '98 Dünya ve 2000 Avrupa şampiyonu Fransa da son torbadan giriyor.

Son söz olarak şahsi fikrimi de söyliyeyim: Favorim Portekiz. Gönlüm de Portekiz'den yana. Umarım İspanya'yla final oynarlar. İtalya yarı finale kalırsa sürpriz olur. Bu turnuvayla beraber yükselen takımların değişmesini bekliyorum. İtalya, Fransa, Hollanda ve İngiltere(ki zaten yok) gidecek ve yerlerine Portekiz, İspanya, Almanya ve hatta Hırvatistan parlayan takımlar olacaklar gibi gözüküyor...