İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

29.07.2010

Dipteyim Sondayım ama ben Kondüsyondaydım !!

Şimdiye kadar pekçok kez altyapı olarak, taktiksel olarak, mental olarak Avrupalılara göre gerilerde olduğumuz yazılıp çizildi, bunun analizini yeniden gündeme getirip laf kalabalığı yapmaya gerek yok. Bu seferki konu daha basit, modern futbolun ihtiyaçları ile en çok alakalı olanı : "Fizik Güç ".

Über spor gazetelerimiz yaz sezonunda her gün bir kuple yazarlar, futbolculara ne kadar yükleme yapıldığı ile ilgili. Ama senelerdir görüyoruz ki bu yüklemeler ya abartılıyor, ya alınan oyuncular fiziki açıdan zayıf, ya da ortalama futbolcu maaşları 1.5-2m € arasında değişen 3 büyüklerimiz orta sınıf olarak değerlendirelebilecek rakiplerini ciddiye almadığı için hemen hemen her ön elemede rakipleri tarafından ciddi derecede domine edilebiliyorlar.

Ertuğrul Sağlam'lı Beşiktaş'ın Metalist Kharkiv gibi ne olduğu belirsiz bir takımı İstanbul'da zar zor yendiği maçı çok net hatırlıyorum. Adamlar bize top göstermemiş olmalarına rağmen şanssız bir yenilgi almışlar acısını 2. maçta fena çıkarmışlardı. Serdar, Cisse, Delgado ve Tello'dan oluşan orta sahanın gösterdiği zaafiyet turun kırılma noktasıydı. Zira gerekli sertliği sağlamalarını geçtim, rakibin 2 forvetinin katettiği mesafeyi toplamda katetmeyen statik orta sahanın bir takıma ne kadar zarar verebileceğinin net dersidir o karşılaşma.

Ve dün bir kez daha benzeri bir tablo vardı karşımızda. Aykut Kocaman'ın Ertuğrul'a göre daha fazla bahanesi vardı belki, sezonun ilk maçıydı, kadro eksikti, taktik oturmamıştı vs. ama fiziksel açıdan bu kadar kırılgan olunması, statik orta saha, Fenerbahçe'yi o kadar aciz durumlara düşürdü ki yeni bir faciadan ucuz kurtuldu Sarı-Lacivertliler.

Burda devreye Avrupalının profesyonel futbol deyince ne anladığı giriyor. Bu işten para kazanan bir adamdan ne beklersiniz: Az biraz halı sahadaki arkadaşlardan daha teknik olsun, duracağı yeri bilsin, taktik disiplini ve konsantrasyonu ortalama olsun diye sıralarsınız ama en önemlisi koşsun dersiniz. Adamların diğer mevzularda bize olan üstünklükleri tartışılır ama en azından futbolun basit gereğini yerine getiriyorlar, 90 dakika koşuyorlar. Kaybederlerse teknik yetersizlikten, şanssızlıktan kaybediyorlar.

Şöyle bir örnekle açıklayayım FB teknik kapasite olarak 10 üzerinden 7 lik bir takımsa, YB 10 üzerinden 3 civarlarında fakat vasat bir takımda bile 10 üzerinden 6.5 olması gereken fiziki kapasite FB'de 3-4 seviyesine düşünce, 8 lik' bir fizik güçle mücadele eden YB aradaki teknik farkı kapatıp bir adım öne bile çıkabiliyor.

Futbolda kazalar olabilir. Yarın Liverpool veya Milan gibi takımlar da Young Boys gibi takımlara kaybedebilir ama hiç bir zaman fizik olarak bu kadar ezileceklerini düşünmüyorum. En azından aradaki kalite farkının kapanamasına izin vermeyeceklerdir.

Bu bağlamda çözüm ne olur, açıkçası kestirmek güç ama en basit yöntem 2.5 m € maaş verip teknik kapasitesi yüksek diye kadroya aldığınız fizik olarak zayıf adamlarla kadroları şişirmekten vazgeçmek olacaktır. Fizik olarak bu sporun gereklerini yerine getiremeyenler ve potansiyeli olup da getirmeyenlere bir an önce yol vermemiz gerekli. 1,60'lık Messi'nin 4 tekmeden sonra yıkılmadığı bir ortamda omuz omuza mücadelede bile yere devrilen, rakip orta saha oyuncularına ceza sahasına girene kadar eskort görevi yapan, hemen hemen hiç bir hava topuna müdahale edemeyen, defansın önünde 20 metre sağa-sola koşmayı ön liberoluk olarak gören statik oyuncular yerine, 90 dakika mücadele eden, teknik kalitenizi ortaya koymanıza yardımcı olacak fiziksel açıdan kuvvetli ve koşan oyuncular takımlara kazandırılmalı.

23.07.2010

Hepimiz Fatih Tekke’ye karşıyız!


Böyle bir başlığı seçmemin nedeni gerçekten karşı olmadığımı en iyi ve etkili yoldan anlatmak istemem. Fatih Tekke ve buna benzer isimlerin lehinde bir şeyler yazdınız mı, gerici, yerel, milliyetçi ve yukarı yerli bir algı yaratıyorsunuz. Bence hiç mahsuru yok, isteyen istediğini düşünebilir. Ancak bu ismin sembolik bir değeri vardır, onun için üzerinde durulmalıdır. Fatih Tekke’yi istemeyenler, bunun haklı gerekçesini halka anlatana kadar üzerinde durulması gereken bir konudur.

Aslında istemeyenler demeyelim, istemeyenler de aslında onun gibi biri olsun diyorlar. Yani, ‘Fatih Tekke gibi olsun ama Fatih Tekke olmasın’ diyorlar.

Trabzon kamuoyu da, amatörce bir bakış açısıyla, ‘Eğer bir oyuncu gitmişse bir daha gelmesin’ diye düşünüyor.

O halde;

Bir başkan giderse bir daha gelmesin!

Eski yöneticiler bir daha gelmesin!

Bir teknik adam giderse bir daha gelmesin!

Şimdiki yönetim kurulundan pek çok isim daha 1990’lı yıllarda hayatımıza girmiş. Fatih Tekke 10’lu yaşlarındayken, başkanlık, yöneticilik yapanlar şimdilerde de aktif yöneticiler. En başta sayın başkan Sadri Şener.

Şener, burada diye Trabzonspor huzurevi mi olmuş oluyor ya da sayın Hayrettin Hacısalihoğlu’nun olması Trabzonspor’u huzurevine mi döndürüyor?

Ha keza Suat hoca, Özkan Sümer, Ali Kemal Denizci…

Şenol Güneş’e ne demeli. Git dediler gitti, gel dediler geldi. 4 kere gitti, 5 kere geldi. ‘Giden oyuncuysa gelmesin’ mantığı bunun için yanlış. Roma taraftarı Totti için Roma’yı yakar. Hatta ‘Roma satılır Totti satılamaz’ anlamına gelen bir sloganları da var. Bazı kulüpler tıpkı logoları ve renkleri gibi sembol isimlerini böyle sahipleniyorlar işte.

Bizdeki sorun derin. Trabzon’un batısından, doğusundan, Gümüşhane’den olmak da sorun. Mümkünse merkezde ya da Meydan’a yakın bir yerlerde doğacaksın. Trabzon’da kimin adamı olduğun daha da önemli. Yetenek daha sonra gelir.

Geçmişte hep yalanlarla Trabzon insanını, taraftarlarını kandırdılar. Bir dönem Hami ile Ünal arasında gruplaşma var deyip, suni gündemler çıkardılar. Aynı şeyi Ünal ve Soner için de dediler. Hepsinin ne kadar iyi dost olduğunu daha sonra öğrendik. Meğer senelerce gruplaşma, cepheleşme var diye bizi kandırmışlar. Şimdi aynı şeyler Fatih Tekke için söyleniyor. Gruplaşmaymış, özel hayatı böyleymiş, şuymuş, buymuş. Bunların hepsi yalan ve bu yalanlara artık kimse inanmıyor. Öyle olsa Şenol Güneş Fatih Tekke’yi istediğini açıklar mıydı?

Özkan Sümer’in yeniden yapılandırdığı, 2002 ile 2005 arasında iki kez şampiyonluktan olan Türkiye kupalarını kazanan kadroda o da vardı. Gruplaşmadan dolayı mı Fenerbahçe stadında Trabzonspor’un kellesi alındı? Kellesi alınırken olmayan lobilerimiz neredeydi? Lobimiz var diye ortalıkta dolaşıp, başka kulüplerin değirmenine su taşıyanlar, şimdi nerelerdeler?

Onun için Fatih Tekke’yi istemeyenler bir kez daha düşünmeliler. Teofilo ile lig beşincisi olacağımıza Tekke ile altıncı olalım diyebilmeliler. Bu düşünce kimseyi, milliyetçi, şovenist ve yukarı yerli yapmaz.

Zamanı geri saralım, otuz yıl önce hayatımızda Şenol Güneş vardı, Ali Kemal Denizci vardı, daha da öncesinde Faruk Özak, Hüseyin Tok. Güneş’in, Özak’ın, Tok’un, Denizci’nin nasıl sembolik bir anlamı varsa Tekke’nin de öyle var.

En eski semboller, Trabzon futbolunun İstanbul’daki ilk temsilcileri, bugün hayatta olmayan Taka Naci, Zekeriya Bali, Salim Şatıroğlu. Yaşasalardı da, onları arkamızda İstanbul’dan Trabzon’a götürsek diyesim geliyor. Semboller arma gibidir, üniforma gibidir. Bunların ne anlama geldiğini bilmek gerek.

22.07.2010

Misafirperver Vikingler :)


İlk maç öncesi İstanbul'da iyi ağırlanmış olacaklar ki resmi sitelerinden bir google translete çevirisiyle de olsa Beşiktaş'a Türkçe olarak hoşgeldiniz demeyi ihmal etmemişler :)

21.07.2010

Kim Gitsin?

Geçenlerde Milliyet gazetesinde Bjk'nın yabancı kontenjanında yer açabilmesi için hangi yabancıyı göndermesi gerektiğine dair bir anket yer alıyordu. Fink ve Zapo 29 bin civarı oyla ilk 2 sırada yer alan isimlerdi o anket sonuçlarına göre. Biz de bu başlık bağlamında kendi fikirlerimizi ortaya koyabiliriz. Tek tek oyuncu bazındaki görüşlerimi sizlerle paylaşarak anketi başlatıyorum :)

Tomas Zapotocny : Geçtiğimiz sezon kiralık olarak gittiği Bursaspor'da şampiyonluk yaşadı. 24 maçta forma giyip takıma önemli katkılar verdi. 2 senedir Türkiye'de ve uyum sorunu yok. Yaş olarak bir stoper için en verimli döneminde +2+2 kontanjanından takımda bulundurulması faydalı olabilecek bir isim. Kademe ve pozisyon almada Ferrari'ye göre zayıf olsa da hücumda da diğer stoperlere göre çok daha etkili ki bu da Schuster'in stoperlerden beklediği bir özellik. Benim tercihim kalmasının faydalı olacağı yönünde. Kalmalı.

Tomas Sivok : Vatandaşına neden tercih edildiğini bir türlü anlayamadığım bir oyuncu.Sıkça adam kaçırıyor,pozisyon almada başarılı değil ve diğer stoperlerden hızlı olduğunu söylemek zor. Kadrodaki overrated oyunculardan biri olduğunu düşünüyorum. Tek avantajı aynı zamanda ön liberoda oynayabiliyor oluşu ve belli bir uyum yakalamış olması olsa da eldeki 4 stoper içinde en zayıf halka olduğunu düşünüyorum. İyi bir teklif gelirse kesinlikle satılmalı. Gitmeli.

Matteo Ferrari : Geçtiğimiz sezonun ilk yarısındaki performansıyla kadronun ve taraftaların değişmezleri arasına giren Ferrari, orta sahanın çökmesiyle başlayan defansif zaafiyete üstüste yaptığı bireysel hatalarla dikkat çekti. Açıkçası takım savunmasının üst düzey olduğu zamanlarda etkili olup, en çok ihtiyaç duyulan anlarda aksamaya başlaması şüphe uyandırıyor. Vikingur maçı ölçü olmasa da Schuster'in orta sahaya kadar çıkan defansif çizgisinde ağırlığı ile sıkıntı yaratabilir. Yine de eldeki stoperler içinde kesinlikle en tecrübeli ve markaj konusunda en iyi isim. Bununla birlikte vazgeçilmez olduğunu düşünmüyorum. Nötr.

Michael Fink : Kesinlikle yeri doldurulmadan gönderilmemesi gereken bir oyuncu . Beşiktaş'ın bariz bir şekilde geçen sezon GS'nin düştüğü hataya düştüğü ortada.Takımı hücumcu oyuncularla doldurup orta sahayı rakibe teslim etmek sezonun başlamadan bitmesi anlamına gelir. Ne Uğur İnceman ne de Necip, Fink'in Bjk'ya verdiği katkıyı verebilecek durumda değiller. Koca sezonu aman Ernst ceza almasın aman sakatlanmasın diye geçirmek pek mantıklı gelmiyor bana. eçtiğimiz yıl kendisinden beklenenler doğrultusunda iyi bir performans çizdiğine inandığım Fink +2+2 kontenjanında en sorunsuz ve maliyeti düşük adam olarak takımda kalmalı zira yerini doldurabilecek yerli bir ön libero transferi pek düşünülmüyor gibi. Fink gittiği takdirde sezonun ilerleyen bölümlerinde oldukça sıkıntı çekeceğimizi düşünüyorum. Kalmalı.

Matias Delgado : 1 seneyi aşkın bir süredir forma giymeyen Delgado kesinlikle listenin 1 numarası olmalı. Schuster tarafından FM tabiriyle Deep Lying Playmaker olarak Pirlo benzeri bir göreve soyundurulacağını Vikingur maçında gözlemledik. Arjantinli kesinlikle bu pozisyon için doğru bir oyuncu değil.Topsuz oyunda çok zayıf olması,teknik bir oyuncuya göre çok abartılı olan pas hatası yüzdesi ,istikrarsız futbolu ve maliyeti göz önüne alındığında Delgado'nun 10 kişilik kontenjanda yer bulmasının israf olacağı ortada. Gitmeli.

Rodrigo Tabata : Delgado için yazdıklarımın büyük çoğunluğu Brezilyalı için de geçerli olsa da gerek egosunun daha törpülenmiş olması gerekse topsuz oyunda Delgado'ya oranla daha aktif olması onu da +2+2 kontenjanı için ideal bir oyuncu yapıyor. Kalmalı.

Fabian Ernst : Alman futbolcunun geçtiğimiz sezonki performansı, şampiyonlukta büyük pay sahibi olduğu 08/09 sezonuna oranla düşmüş gibi görünüyor. Buna rağmen kadrodaki alternatifsizliği, taraftarla arasındaki bağ, Schuster ile aynı dili konuşuyor oluşu, tecrübesi ile Quaresma'dan sonra takımdan gidecek en son yabancı olduğu ortada. Kalmalı.

Roberto Hilbert : Bu oyuncuyu hiç izlemedim ve hakkında internette gördüğüm videolar ve okuduğum yorumlar dışında bir bilgim yok. Schuster'in isteği ile alındığı söyleniyor.Sağ bek ve sağ açıkta forma giyebilen bir isim. Takımın sağ bekte büyük bir problemi var ve eğer bu bölge için düşünülüyorsa faydalı olabilir. Sağ açıkta Nihat, Q7 ve Tabata'nın da forma bulabileceğini düşünürsek bu pozisyon için lüks olduğunu söyleyebiliriz. Tercihen sağ bek bölgesi için defansif yönü de aynı oranda etkili olan bir oyuncu alınmasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim zira kanatlar ve gelirse Guti takıma yeteri kadar pozisyon zenginliği sağlayabilecektir. Görmeden yorumda bulunmak pek mantıklı olmasa da gerek yedek oturmayı sorun edebilecek olması gerek pozisyon itibariyle alternatifinin bol olması ile ihtiyaç olduğunu düşünümüyorum. Gitmeli.

Filip Holosko : Geçtiğimiz sezon sakatlığının ardından bir türlü toparlanamayan Holosko değerli bir oyuncu olsa da eldeki parçalara bakıldığında 2. planda kalacak gibi görünüyor. 2. forvet olarak gösterdiği başarıyı sağ kanatta tekrar edebildiğini söylemek zor. Formda bir Nihat karşısında forma bulması kolay değil. Karlı bir transferde kullanılcaksa gönderilebilir fakat sadece kontenjan boşaltmak uğruna cuzi miktarlara elden çıkarılmaması gerek zira hem çalışkan hem de taraftarların sevdiği bir isim ve formda olduğunda neler yapabileceğini biliyoruz. Nötr.

Bobo : Alternatifinin Nobre olduğunu düşünürsek yeni bir forvet alınmadığı takdirde kalması gerek. Oynadıkça açılan bir futbolcu Bobo. Hem hava toplarında hem de yerden etkili bir isim. 4-5 hafta sabredildiği takdirde bu sezon çok önemli katkı vereceğini düşünüyorum. Bence şu anda ülke sınırları içerisindeki en iyi santrafor. Kalmalı.

Benim düşüncem Sivok, Hilbert ve Delgado'nun gönderilip bir sağ bek ve bir forvet oyuncusu ile yabancı kontenjanın kapatılması yönünde bu bağlamda ideal 11'in

Rüştü - sağbek - Toraman -Ferrari/Zapo - İsmail ---- Ernst-Fink ---- Guti-Q7-Nihat ----Bobo

şeklinde oluşması gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte büyük ihtimal ile Fink ve Zapo takımdan ayrılacak. Erhan Güven gibi bir kalas sağ bek olarak forma giyecek, Sivok yine birçok maçta adam kaçırmaya devam edecek, Ernst'in ceza aldığı maçlarda defansif olarak büyük sıkıntı yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor...

20.07.2010

Brezilya Ne Oynadı

Geliyor, geliyor Liverpool geliyor

Son yapılan Joe Cole transferiyle beraber bence çok güçlü bir 11' e sahip oldular

Reina
Johnson-Carragher-Agger-Insua
Cole-Gerrard-Mascherano-Jovanovic
Torres-Kuyt

Sol bek ve defansa takviye lazım muhtemelen. Gerçi Skrtel ve Kyrgiakos var ama yine de Agger'den daha iyisini bulmaları lazım. Carragher'ın da yaşı geçiyo zaten, belki Cahill olabilir. Sol bek ihtiyacı çok bariz zaten ama bu kadroyla gidilse dahi Fulham'da bile çok az gol yediren Hodgson, Liverpool'da da defansif anlamda başarılı olacaktır bence.

Forvete N'gog'un yanına iyi bir yedek forvet de bulmaları lazım ve onu da halledebilirlerse Liverpool deyim yerindeyse "taş gibi" bi takım olacaktır.

Yedeklerdeyse Skrtel, Maxi Rodriguez, Aquilani, Babel, Riera, Lucas ve N'gog gibi kalbur üstü oyuncular var. Hodgson'ın bir artısı da ManU'daki gibi Ronaldo ve Rooney gibi egolarla uğraşmak zorunda kalmayacak olması. Kaldı ki Cole'la birlikte takımdaki İngiliz sayısı da arttı (Carragher, Gerrard, Cole ve Johnson). Eğer sezonun başında erkenden bir uyum yakalarlarsa şampiyonluğun en güçlü adayı bence Liverpool olur.

19.07.2010

Süper Olmuş!


Family Guy'dan Stewie ve Mesut Özil... Özellikle gözlerin benzerliği bitiriyor. Nasıl da akıl edemedik?

18.07.2010

Faithless

Rihanna ve Efes one love'dan sonra sezonun üçüncü konseri, Maçka Küçükçiftlik'deki ilk konserimdi. Mümkünse Kuruçeşme rezaletinden sonra artk İstanbul konserleri burada yapılsın. Taksim'de demlendikten sonra salıyosun aşağıya hop konserdesin. Ses sistemi de gayet tatmin ediciydi.

Olmeca konserin ana sponsoruydu. Girişte herkese birer beleş tekila shot verdiler. Üzerini ben tamamladım, konser gayet tadında geçti.

Seyirci de gayet iyidi. En azından "hacı konser varmış gidelim bari" seyircisi değillerdi, bilinmesi ve eşlik edilmesi gereken şarkıları herkes biliyordu, herkes eşlik etti.

Maxi Jazz gayet başarılıydı. Seyirci ile iletişimi kurdu, çoşturdu, kudurttu. Konser bittiğinde, halı saha maçından daha fazla terlemiştim.

Kısacası keyifli ve ödediğim paranın hakkını veren bir konser oldu.

Volkan Fotoshop

  Bobiler'de gördüm. Fener'li arkadaslar alinmasin. Niyetimiz kesinlikle kimseye tas atmak degil. Fakat olayin arkasinda ciddi bir emek var ve bunu gercekten takdir etmek lazim:)

Link'e tiklayin ve Volkan'in ikonlasmasina tanik olun.

15.07.2010

Ve Guti Beşiktaş'ta

Öncelikle hayırlı olsun demek lazım. Çok klas bi topçu izleyeceğiz gelecek sene, bu yüzden hakikaten heyecanlıyım. Alex kıvamında bi oyuncu ve önünde Bobo'yla beraber çok iş yaptırır Beşiktaş'a. Yalnız, bu tür transferler yapmak yerine ben her zaman takımın kendi yıldızlarını çıkarmasından yanayım. Tamam, bu tür transferler diğer kaliteli oyuncuların gelmesinin de önünü açıyor ama başarıya veya ülke futboluna kattığı bişey yok ne yazık ki. Carlos geldiğinde hiç mi yoktu genç bi sol bek Fener'de. Ki hatırlıyorum Carlos giderken şimdi adını hatırlayamadığım bi çocuk için çok yetenekli bi sol bek, onunla ilgilenin demişti ama biz gittik Dos Santos'u aldık. (Örnek: Hagi-Emre)

Niye biz Arsenal ve özellikle Manu gibi daha parlamadan almıyoruz genç oyuncuları ve 3-4 sene kulüpte pişirip oynatmıyoruz? Yine 19 yaşında Brezilya'dan genç Mateus alınmıştı, Bursa'ya kiralık verildi ve sonrası malum. Şimdi 6+2+2 gibi bişey çıktı, Beşiktaş'ta 13 yabancı var ve hiçbiri 25 yaş altı değil.

14.07.2010

Şampiyon İspanya!

Öncelikle üçüncülük/dördüncülük maçına değinmek istiyorum biraz. Genel basında bu maça fazla ilgi gösterilmiyor gibi bir düşünce oluştu son yıllarda. Öyle bir şey yok, bu maçı da kazanmak için çıkıyor oynayan takımlar. Kendilerine tarihte önemli bir yer ayırmak için, bronz madalya kazanmak için. Uruguay gibi 3 defans yapan ve 3 forvetle oynayan, Almanya gibi de turnuvanın en golcü takımı karşı karşıya gelince, ortaya bol gollü ve zevkli, çekişmeli bir karşılaşma çıkması kaçınılmazdı. Almanya'da Klose'nin turnuva tarihinin gol kralı olması, en az maçı kazanmaları kadar önemliymiş ama grip yüzünden oynayamadı Klose. Bir kaç as oyuncu daha yedek kaldı ve Aogo, Jansen gibi isimler ilk 11'de şans buldu. Schweinsteiger, 2006'daki üçüncülük/dördüncülük maçına uzaktan şutlarıyla damga vurmuştu. Yine uzaktan çok sert bir şut çıkardı ve dönen topu Müller tamamlayarak takımını 1-0 öne geçirdi. Daha sonra kendisinden beklenmeyen bir hata yaptı Bastian. Kontratakta Cavani ile eşitliği yakaladı Uruguay. Turnuvanın yıldızlarından Forlan, harika bir gol attı 2. yarı başlarında. Sonra Muslera'nın 2 hatası ve Jansen ile Khedira ile 2 kafa golü. Muslera turnuvanın iyi kalecilerindendi ama bu maçta 3 golde de hatası var bence. Son dakikada Forlan'ın frikiği direkten döndü. Gol olmasını çok istedim açıkçası, Forlan'a bu oyunla gol krallığı yakışırdı. Almanya, 2006'dan sonra üst üste 2. kez 3. oldu. Uruguay ise uzun süre sora ilk 4 içinde bitirdi.

Maç öncesi ritüellerini izleyemedim. Jimmy Jump abimiz söylediği gibi sahaya girmiş. Kupaya da şapka takmaya çalışmış ama engellenmiş tabii yaka paça. Güzel adam vesselam, ekşi'de bir yorum var bu adamla ilgili; adam tek başına inci sözlük, eheh. Çoğu atlayışında da üzerinde mesaj veren bir tişört oluyor. Bunda da ırkçılığa karşı olduğunu belirten bir tişörtle atlamış. Sırada ne var Jimmy Başkan?

Açıkçası son yıllarda bu tip ülke organizasyonlarında en zevk aldığım final oldu. Bunda büyük pay, iki taraftan birinin kazanmasını deliler gibi istememdi şüphesiz ama Hollanda'yı tutmasam bile büyük zevk alırdım sanırım. Böyle farklı sistemleri olan takımların mücadelesi her zaman zevkli olmuştur. 120 dakikalık maç da beklenen gibi geçti zaten. İspanya orta sahaya, topa hakim olmaya çalıştı. Hollanda ise "Savunma hücumdan başlar" taktiğiyle 10 oyuncuyla pres yaptı, top yaptırmadı. Açıkçası 90 dakika içerisinde istediğini alanın Hollanda olduğunu düşünüyorum. İspanya'nın tek net pozisyonu duran toptan Ramos'un kafasıydı ilk yarıda. Stekelenburg iyi çıkardı. Bunun dışında iki takım adına da net pozisyon diyebileceğimiz bir pozisyon varsa o da futbol dışı De Jong'un hareketiydi. Howard Webb net kırmızı kartı es geçti. İspanya'yı sadece saha içi hareketlerle bozamıyorsunuz. Futbol dışı hareketlere de sıklıkla başvurdu Portakallar. Sertlikle de sindirdiler açıkçası. 2. yarı da tıpkı ilk yarı gibiydi. Topa sahip olmaya çalışan ama olamayan İspanya ve onun oyununu bozup kontralardan ya da duran toplardan gol arayan Hollanda. Bu yarıda ilk yarıdan farklı olarak gol pozisyonları vardı. Sneijder'in harika pasında Robben'in çok net pozisyonu kaçırması, daha sonra Navas'ın girişiyle İspanya'nın hareketlenmesi ve yine aynı oyuncunun ortasında Villa'nın müsait pozisyonunda kale önündeki şutunu Heitinga'nın kesmesi. Ve son dakikalarda İspanya yüklenirken bir kontratak, Robben'in muazzam hızıyla iki defans oyuncusunun gerisinden gelip topla beraber önüne geçmesi, ki birisi de Puyol, ama kaleci Casillas'ı yine geçememesi...

İspanya topu koşturduğu için fazla yorulmadı. Hollanda ise tüm adamlarıyla maç boyu pres yaptı, inanılmaz bir efor sarfetti. Bir de kenardan giren adamlar İspanya'nın kenarı kadar etkili değil. Sergen gibi konuşuyor olacağım ama bir Van der Vaart'ın, bir Fabregas'a, bir Torres'e göre oyunu değiştirebilme etkisi çok daha az. Fabregas'ın girişiyle İspanya iyice ayağa kalktı ve yorulan Hollanda'ya karşı 90 dakikada koyamadığı ağırlığı koydu uzatma dakikalarında. Fabregas ile karşı karşıya pozisyon bulup kaçırdılar. 110. dakikada Heitinga'nın atılmasıyla 10 kişi kaldı Hollanda. Çok daha önceden 10 kişi kalması gerekiyordu tabii. Yorgunluğun üstüne, 10 kişi kalınca, İspanya'da saldırmaya devam edince açık verdi turuncu defans. Iniesta da affetmedi. İspanya şampiyon olurken Hollanda ile beraber ben de yıkılmıştım televizyon karşısında. Kim bu kadar dramatik bir final olacağını tahmin ederdi ki?

Burada izin verirseniz Howard Webb'e bir parantez açmak istiyorum. Kendisini severim açıkçası, pozisyonları kesmeyen, oyunu zırt pırt durdurmayan hakemler her zaman tercihimdir. Webb de onlardan biri. Şöyle bir özelliği var Webb'in. İstikrarlı iyi performans gösterir ama 10 maçından 1'ini çok kötü yönetir. Çok çok kötü. Kişisel bir gözlem bu. Dünya Kupası Finali'de kötü zamanına denk geldi. Ama çok çok kötü. Oyunu sürekli kesti, pozisyonları devam ettirmedi. Zırt pırt düdük çaldı, avantaja bırakmadı. De Jong'un kırmızı kart görmesi gerekiyordu. Hollanda'nın yediği golden önce, Sneijder'in serbest vuruşunda top çok net yön değiştirdi baraja çarparak. Korneri göremedi. Kimse konuşmadı ama Elia'nın da iki kişinin arasına girip çıkamadığı pozisyon var. Gol de orada kaptırılan topun devamında geldi. Bir de şey var. 1-0'dan sonra resmen acıdı Robben'e. Acımak nedir ya? Düdükten sonra topa vurduysa sarı kartını gösterip, 2. sarıdan atacaksın adamı. Sınıfta kaldı Webb. Karizmayı çizdirdi...

İyisiyle kötüsüyle bir Dünya Kupası geride kaldı. Ben çok beğendim açıkçası. Her Dünya Kupası bir öncekinden zevkli oluyor. 2014'te bundan iyi olacaktır. Vuvuzela, Ahtapot Paul, Larissa Riquelme, Sara Carbonero, Mick Jagger, Jabulani gibi şeyler ileride hep aklımızda kalacak. Saha içindeyse, olumlu futbol oynayan Şili, dev takımları ezen Almanya, Forlan'ın Uruguay'ı, Gyan'ın Gana'sı, ev sahibi Güney Afrika, rezil Fransa, gruptan çıkamayan son şampiyon İtalya, turnuvanın tek yenilgisiz takımı Yeni Zelanda, Bert van Marwijk'in değişik Hollanda'sı ve tabii ki Şampiyon İspanya ilk akla gelen takımlar olacak. Altın Top ödülü Forlan'ın, Altın Ayakkabı ve En iyi Genç Oyuncu ödülü Müller'in, En iyi Eldiven ödülü ise Casillas'ın oldu. 4 gol kralı var turnuvanın; 5'er golle Forlan, Müller, Sneijder ve Villa. Son olarak kendi en iyi 11'imi yapıp bitireyim yazıyı;

Casillas, Ramos-Puyol-Van Bronckhorst, Xavi-Iniesta-Sneijder-Schweinsteiger, Müller-Villa-Forlan

Kaptan Çıplak!


İspanya'nın şampiyonluk videolarından devam edelim. Puyol'un geç kalıp Kraliçe'yi havluyla selamlaması kadar, tüm ekibin kraliçeye çaktırmadan ortadaki çorapları yok etmeye çalışmaları ayrı bir komik.

Dünya Kupası Fantasy Sonuçları

Kanımca gayet keyifli bir fantasy futbolu Dünya Kupası'nda geride bıraktık. Tüm takımları kutlarım. İlk üçü oluşturan Jimnastik, Arkhe7 ve delorean61 bana adreslerini gönderirlerse hediyelerini postalayabilirim.

13.07.2010

Arjantin Ne Oynadı

Veya Arjantin ne oynamadı?..

77 lisanda 777 kere yazılıp söyleneni bir kez daha tekrar edelim: Maradona sezonun en formda isimlerinden bir kısmını kadroya almadı, aldıklarının bir kısmını oynatmadı, oynattıklarının da pozisyonlarını değiştirdi.

Garip bir şekilde bu eleştiri yapılırken ismi zikredilen adamların hepsi Inter kadrosunda: Cambiasso, Zanetti, Milito, Samuel... Bahsi geçen takım son Avrupa Şampiyonu ve bahsi geçen oyuncular bu takımın en etkin isimleri. Bunun tesadüf olmadığına dair pek bir haber de çıkmadı bildiğim kadarıyla bir yerlerde. Türkiye'de olsa adamı çiğ çiğ yerler.

Belli ki Maradona kafasında biraz demode de olsa bir şablonla gelmiş kupaya: Defansı bir kenara bırakıyorum, zira oyunun içerisinde yoklar, A planı defansif bütün atraksiyonlar Mascherano'ya endeksli, kanattan devşirme iç orta sahalar Maxi ve Di Maria oyuna genişlik kazandıracak, Messi ve Tevez gezerek rakibin dengesini bozacak, Higuain de arada ayağına düşeni atacak; B planı da A planında olmayan; top tutan, taşıyan, oyun kuran orta saha misyonunun Veron'a devredilmesi. Bu kadar; başka bir şey yok.

Genelde sahaya bu şekilde absürd yayılan takımların defansif zaafiyetleri öne çıkarılır; "topu kim kazanacak" falan denir. Ama bu Arjantin için Maradona motivasyonu ve Mascherano'nun altı önlibero gücünde top kazanma becerisi sayesinde, vasat altı addedilmesini sağlayacak kadar büyük bir sorun olmazdı, olmadı da. Bence sorun daha çok ofans hattındaydı. Kağıt üzerinde Messi ve Tevez ortaya dönük oynarken Maxi ve Di Maria kanatlara açılıyor, rakibi de şaşırtıyorlardı. Ama taktik tahtasında top yoktu ve sahadaki de bu adamların ayağına istenildiği gibi gelmiyordu bir türlü.

Veron artık 35 yaşına geldiğinden mi, yoksa grup maçlarındaki tatlı galibiyetler yüzünden mi bilinmez, Maradona B planının çok fazla üzerinde durmadı.

Aslında Arjantin sahaya 12 kişi çıkabilse, yani A ve B planlarını bir araya getirebilse bir sorun yok; ivme kazandıkları taktirde turnuvanın en iyileri İspanya ve Almanya'yı üst üste koyup yenebilirlerdi. Rakipler 4+2 kişiyle, hatta bazen 4+3 kişiyle geriye yaslandığında da bir sorun çıkmadı; grup maçlarını bu sayede kolay geçtiler. Ama Almanya gibi oyunun her bölgesinde aktif bir rakip karşısında hayal kırıklığı bile olamadılar doğal olarak.

Casillas'ın Öpücüğü



Cuma Ali ile delorean'ın tepkisini halen daha anlayabilmiş değilim. Benim gördüğüm maçın başından itibaren Hollandalılar, İspanolları kasap gibi doğradılar. Robben'in net pozisyonları vardı ancak galibiyeti hakeden kazandı. Futbolun adaleti kanımca yerini buldu.

Beşiktaş sağolsun, yeni sezonu sadece 4 gün sonra açıyoruz.

Dip not (zaytung'dan alıntıdır): Gaziantepspor'un yeni transferi Sosa, Beşiktaş camiasında heyecan yarattı...

12.07.2010

Olmadı be İspanya

Kupayı aldılar, süper oynadılar tamam ama ben bu kadar hileci oyuncuyu içinde barındıran başka bi takım hatırlamıyorum. Busquets, Iniesta ve Villa başta olmak üzere her faulde yerde kalıp inim inim inleyen, faul veya sarı kart gösterilince hemen kalkan bu oyuncular soğuttu beni İspanya'dan.

Dipnot: Vur dedik, öldürdün be De Jong!!!

9.07.2010

Kupada yarı final maçları!

Uruguay 2-3 Hollanda

Diğer ayağa göre nispeten daha zayıf bir ayak bu. Hollanda, Slovakya, Brezilya, Şili, Uruguay, Gana, ABD, Güney Kore takımları vardı. Şampiyonluk adayı diyebileceğimiz 2 takım, underdog olan 1 takım var. Bu 2 şampiyonluk adayı da çeyrek finalde birbirleriyle karşılaştı zaten. Dolayısıyla "Hollanda balıyla çıkıyor finale!" söylemleri gırla. Tabii ki böyle bir şey yok. Her Hollanda yazısında söylüyoruz bunu, bu adamlar oyun karakterlerini değiştirdi. Kontrol futbolundan ziyade, hırslılar da artık. Brezilya maçını adım adım çevirdiler, Brezilya orta sahasını sindire sindire. Yeniden izlerseniz göreceksiniz. Başrolde de Dirk Kuyt var. Enfes bir turnuva geçiriyor. Bir de şöyle bir şey var. Arjantin ya da İngiltere bir Brezilya değil. Brezilya'yı, şu Brezilya'yı yenmek her babayiğidin harcı değil. Hollanda hakkıyla çıkmıştır finale.

İki takımın da eksikleri vardı. Uruguay'da Fucile ve Suarez kart cezalısıydı. Sakat kaptan Lugano'nun yerine de Gargano oynadı. Hollanda'da ise sağ bek Van der Wiel ve orta sahada De Jong kart cezalısıydı, yerlerine Boulahrouz ve De Zeeuw görev aldı. Dünya Kupası'nda yarı final maçına defans dörtlüsünün üçü Boulahrouz, Mathijsen ve Heitinga olan oyuncularla çıktı Hollanda. Ölüm gibi ama yapacak bir şey yok pek tabii. 90 dakikası temposuz bir maç izledik ama 5 gol oldu maçta. 3'ü ceza sahası dışında atılan gollerle. Sadece oyuncu kalitesi belirledi farkı desek ne kadar yanlış olur? Hollanda 60-75 arası hariç yüklenmedi bile. 60-75 arasında kurdukları ezici üstünlük ise maçı kazanmalarına yetti. İlk gol Gio'dan. Kariyerinin sondan bir önceki maçında harika bir gol attı Van Bronckhorst. Golden önce Van Bommel faulü var, onu atlamayalım. Uruguay ise Forlan ile buldu golü. Golde Jabulani'nin de payı büyük. 2. yarı Hollanda baskısına dayanamadı Uruguay. Hollanda adına 2-1'den önce yakalanan çok ciddi bir atak var. Önce Van Persie, geçmişten bir örnek sundu bizlere. Sonra çıkardığı pasta Van der Vaart'ın vuruşu kaleciden döndü, dönen topta Robben'in pas atması gerekirken dağlara taşlara vuruşunu izledik. Bir kaç dakika sonra Sneijder'in golü geldi zaten. Hafif ofsayt kokuyor tabii. Kuyt'ın ortasına Robben kafasını soktu. Lugano'nun yokluğu hissedildi her ne kadar Ömer Üründül, Gargano-Godin ikilisini başarılı bulsa da. Son dakikada gelen Uruguay golü ve ardındaki 2-3 dakikalık baskı sonuç getirmedi. Oscar Tabarez, Forlan'ı erken oyundan aldığına pişman olmuştur orada. Finale çıkan ilk takım Hollanda oldu.

Öncelikle Forlan'a bir parantez açmak gerek. Hani bitmedi 1 maç daha var belki ama turnuvanın yıldız isimlerinden biri oldu. Kariyerinin sonbaharında belki de en iyi sezonunu geçirdi Atletico Madrid ve Uruguay ile. O çok büyük bir yıldız, saygı duyulacak bir oyuncu. Benim takımımda olsa tapardım sanırım. Kaptan Gio! 35 yaşında, 105. milli maçı. Final maçı, onun futbol hayatındaki son maç olacak ve bu adam son maçından önce müthiş bir gol atıyor. Sanırım herkes yaşamak ister bu duyguyu. Attığı gol, Hagi golü. Bir de gol çıkardı kaleden ve hem atarak, hem çıkararak bizlere Pierre Van Hooijdonk'u da hatırlattı. Sonra Sneijder'e gelelim. Robben'in de sakat başlamasıyla ve ilk 2.5 maçı kaçırmasıyla Hollanda adına turnuvanın yıldızı oldu. Sadece yıldız olmakla kalmayıp gol krallığında da başa oynuyor. Umarım şampiyon Hollanda, gol kralı Sneijder olur. Ahtapot Paul İspanya demiş ama onun finallerdeki başarı oranının %0 olduğunu biliyoruz, heh heh.

Almanya 0-1 İspanya

Eğer Almanya, 2. turda İngiltere'yi 4-1, çeyrek finalde Arjantin'i 4-0 yendikten sonra önce yarı finalde İspanya'yı, sonra da finalde karşısına gelecek rakibi geçseydi, yani bütün bu favorileri yenip kupayı alsaydı, Dünya Kupaları tarihinin en iyi takımlarından biri olurdu herhalde. Böyle bir şey gerçekten çok zor, çok da kolay değil. Almanya iki maçta 4 atarak bunu bize kolaymış gibi gösterdi ama gerçekten büyük bir saygıyı hak ediyorlar. Ancak olayı abartıp "Almanya, İspanya'ya da 4 atar, yoluna bakar" diyenler de oldu tabii. Farklı bir anlayış. İspanya'nın ne İngiltere gibi organizasyondan bi' haber, ne de Arjantin gibi orta sahasız, defanssız bir takım olmadığını hepimiz biliyoruz. İstediklerinde dünyanın en iyisi olacaklarını da. Şu Almanya'yı yenecek tek takım İspanya demiştim maçtan önce, yine de İspanya'yı sevmem, Almanya çıksın istiyordum Hollanda karşısına. Düşündüğüm değil, beklediğim oldu.

Müller'in yerine Trochowski ile başladı Löw. Öte yandan Del Bosque ise çok doğru bir hamleyle Torres'i yedek başlattı. Torres'i ilk 11 başlatmanın tek olumlu yanı vardı İspanya adına, o da Villa'nın solda oynayacak olması ve Lahm'ın dolayısıyla hücuma her zamankinden az katkı vermesi. Öbür türlü Torres'in yedek başlaması "kabul edilebilir"den ziyade "gerekli"ydi bana göre, zaten Iniesta çıkarmadı Lahm'ı maç boyunca. Pedro-Iniesta-Xavi-Busquets-Xabi orta sahası inanılmaz motive başladılar. Sanki turnuva başından beri bu maçı bekliyorlarmış gibi oynadılar ve ilk yarım saatte Almanya orta sahasına inanılmaz üstünlük kurdular. Almanya orta sahası dağıldı, hücum ile defansın arası açıldı, Klose, Mesut gibi adamlar top alamadı ve İspanya defansı arasında kayboldu. Almanya, İspanya orta sahasını bozmakta zorlandı. Bozdukları nadir anlarda ise kontratağa çıkamadılar aradaki mesafe yüzünden. Ancak iyi yaptıkları bir şey varsa o da savunmalarıydı. İyi bir savunma hattı kurdular ve İspanya delemedi bu hattı. Orta sahada topa hakimlerdi ama topu 3. bölgeye taşıyamadılar ve uzaktan şutlarla yetindiler. 2. yarı başında ise bu uzaktan şutları sıklaştırdılar ve Neuer'i yoklamaya başladılar. 5 dakika içinde her iki taraftan da net gol pozisyonları geldi. Önce İspanya Iniesta'yı sıfıra kaçırdı ama çok sert bir orta açtı Iniesta yakın mesafeden. Sonra da Almanya maçtaki tek net pozisyonunu buldu, Trochowski'nin yerine giren Kroos ile Podolski'nin ortasında. 73'te Xavi'nin ortasına Puyol inanılmaz yükseldi ve takımını 1-0 öne geçirdi. Sonra Boateng'in yerine giren Jansen'in bindirmeleri ve "Neden turnuva başından beri Jansen yerine Boateng?" sorusu. Pedro'nun Torres'e vermeyerek harcadığı net gol pozisyonu ve Almanya'nın umutsuz çırpınışları. İspanya finale çıkarak Hollanda'nın rakibi oldu.

Bir üstte Gio'yu Hagi'ye ve Hooijdonk'a benzetmiştik. Bugünkü benzetmelerimiz ise Puyol ve Pedro'ya. Puyol, 2-6'lık Real Madrid-Barcelona maçında attığı kafa golünün neredeyse aynısını attı. Topa yükseliş, vuruş, topun ağlara gidişi. Kendisi de maçtan sonra böyle bir açıklama yapmış sanırım zaten. Pedro ise 1-0'dan sonra çok net bir pozisyonu eline yüzüne bulaştırarak "Özel Batuhan Ödülü"nü hak etti. Batuhan'ın bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçındaki pozisyonunu hatırlıyorum, kaleciyi geçtikten sonra sanırım, boştaki arkadaşı yerine kaleye vurmayı tercih etmiş, yavaş giden topu defans uzaklaştırmıştı. Pedro'da, Torres'e pas vermeyerek günün Batuhan'ı oldu. Onun dışında şöyle de ilginç bir enstantane var: Yüzbaşı Schweinsteiger!

New Big 3

Miami Heat büyük bir başarıya imza atarak olabilecek en iyi çağlarında dünyanın mevkilderindeki en iyi 2-3 oyuncusu arasına girebilecek adamlardan yeni bir Big 3 efsanesi yaratma yolunda ilk adımı attı. Wade-Bosh-James ekseninde Amerika'yı olimpiyatlarda temsil edebilecek bir takıma sahip oldular. Kobe ve Phil'i hafakanlar basmaya başlamıştır tahminimce :)

Açıkçası LeBron büyük egosunu torpüleyerek herkesi şaşırttı, zira LeBron ve diğerleri şeklinde kurgulanacak takımlar yerine yıldızlardan biri olarak yüzük kovalamayı tercih etmesi şimdiye kadar gösterdiği karakterine pek uyum sağlamıyor gibi.

Bakalım bir önceki efsane Kelt 3'lüsü gibi ilk yıllarında bir yüzük alabilecekler mi?

8.07.2010

Panini Çıkartma Albümü

Blog takipçisi, yazarı herkese sesleniyorum, artıkları değiş-tokuş edebileceğimiz bir sistem kurma şansımız nedir? Yok mu çıkartmacılar?

Löw-Maradona ve Milli Takım Antrenörlüğü

İlk olarak İlker'in Almanya - İspanya maçı hikayesine bir düzeltme: ben Schweinsteiger'i sağ açığa kaydıracağını düşünmüyordum Löw'ün, Trochowski'den önce de Cacau'yu Müller'in yerine koyar diye düşünmüştüm:) Bu işin ayrıntısı ancak;

Löw'ün milli takım antrenörlüğü üzerine birkaç şey. Bana göre Löw'ün stratejisi milli takım antrenörlüğü için doğru yol. Temel bir prensibi var gibi gözüküyor, oyuncular kulüplerinde sezon boyu hangi pozisyonda oynadıysa onu devam ettirmeye çalışıyor. Schweinsteiger bu yıl genelde ortada oynadı Bayern'de, Lahm da sağ beke kaydı. 2006 Dünya Kupasında bu iki oyuncu sırasıyla sağ kanat ve sol bek oynuyorlardı mesela. Bu turnuvada sezon boyu oynadıkları mevkide çok iyi performans vermiş olmalarını değerlendirip ona göre stratejisini belirledi.



Bir yandan kulüp performanslarına/pozisyonlarına dogmatik bir bağlılığı yok Löw'ün. Podolski ve Klose, yıllardır bu formayla, milli takım statüsündeki maçlarda iyi performans veriyorlar anlaştıkları da ortada. Kulüp performanslarına aldırmaması gerektiği yeri de iyi seçmiş yani.

Sanıyorum Löw'ün bu hamlelerinde milli takım antrenörü olmanın iki kutbu belirgin bir şekilde ortada; bir yandan sezon boyu devam eden, kulüplerdeki performans-mevki kombinasyonlarını milii takıma entegre etmek; bir yandan ayrı bir takım olarak milli takımı, ayrı tempoda-futbol tarzında maçlar olarak turnuva maçlarını düşünmek.

Turnuvanın iyi antrenörlerinden biri Joachim Löw'dü. Buna karşılık Maradona'ya bakalım. Cambiasso, Gago, Zanetti gibi oyuncuları düşünmemesini bir kenara bırakabiliriz, iyi oyuncuları dışarıda bırakıp doğru taktik hamleler yapan antrenörler de olmuştur. Ancak stoperler ve Mascherano dışında tüm oyuncular tamamen yabancı oldukları pozisyonlarda oynuyorlar. Turnuvanın bazı maçlarında Tevez'i bazı maçlarında Higuain'i sağ kanatta karşı takımın sol bekini karşılamaya çalışırken gördük. Messi aldığı topların neredeyse tamamını orta saha yuvarlağı içinde aldı. Hücum futbolu ve mahalle futbolu aynı şey değil.

Bahisçiler Buyrun Er Meydanına!

Ahtapot Paul'ü tanıtmama gerek yok... İçerideyseniz diye hatırlatayım dedim: Dün Almanya'nın İspanya'ya yenileceğini de bilmiş. Eleman henüz firesiz gidiyor.

Almanya - İspanya: Şampiyonlar Ligi Tadında

Bütün bir kupayı Can Evrenle hiç maç seyredemeden geçirdikten sonra ilk ve muhtemelen son maçımız için dün akşam Can'la İmam Adnan sokaktaydık. Her bir kafe dışarıya LCDleri yerleştirmiş, sokakta toplam 7 tane televizyon vardı.

Hem İngiltere maçında, hem de Arjantin maçında Almanya'nın beni yanıltmadan dörder dörder atarak turu geçmesinden sonra yine beklentim, panzerlerin kimseyi tatmin etmeyen İspanya'yı da geçmesiydi.

Bir tarafın sırf Bundesliga, öteki tarafın da sırf La Liga'dan oluşan bir kadroyla sahaya çıkması neticesinde, Şampiyonlar Ligi kalitesinde bir maç izledik. Del Bosque, Torres'in yerine Pedro'yu oynatarak sahadaki Barcelonalıların sayısını artırıp, orta sahadaki top çevirme ve böylece rakibi yorma yoluna gitti ki oldukça başarılı oldu.

Maç öncesinde Can'la, Müller'in yerine kimin oynayacağını düşünüyorduk. Trochowski ismini bildik ancak, onun göbekte oynayıp Schweinsteiger'in sağda oynamasını bekliyorduk. Bu durum olmayınca, Almanya'nın sağ kanadı Kroos girene kadar işlemedi. Schweinsteiger de o İspanya'nın pas trafiği arasında kendini kaybetti. Hücuma çıkamadı. Mesut ileride yanlız kalınca da Busquets ile Xabi Alonso'nun arasında kayboldu ve Almanya hiçbir şey üretemedi.

Esasında İspanya tarafında da her ne kadar topa sahip olma oranı yüksek olsa da oyun orta sahanın ilerisine kolay taşınamadı. Sürekli dikine oynama çabaları hep Almanya kademesine takıldı. Sonuç olarak ortaya temposu yüksek, ancak pozisyonun fazla olmadığı bir maç çıktı.

2006 Dünya Kupası'ndaki gollerin %35'i duran toplardan gelmiş. Bunun neticesinde iki takım da çok az faulle, rakibe çok az duran top imkanı vermeye çalıştı. Yine de gol duran toptan geldi. Sonuçta öyle ya da böyle turnuvanın en büyük favorisi İspanya hiç çaktırmadan finale geldi.

Dip not: Yakındakiler biliyor, iş değiştirdim. En azından bir süre eski ofisimdeki kadar rahat değilim, sürekli yazamıyorum. Şu postu yazabilmek için sabah 7'de uyandım. Benim tarafımdan postların seyrekleşmesinin sebebi budur.

6.07.2010

Kupada çeyrek final maçları!

Hollanda 2-1 Brezilya

Brezilya ile Hollanda karşılaşınca ortaya zevksiz, heyecansız bir maç çıkması mümkün mü? Ben 4 yaşındayken Dallas'ta çeyrek final oynamış iki takım. İlk yarısı 0-0 biten maç, 2. yarıda atılan 5 gol ile birlikte Dünya Kupaları tarihinin en heyecanlı, en bir müthiş karşılaşmalarından biri olmuş. Brezilya 2-0 öne geçmiş, 2. golden 1 dakika sonra Bergkamp, 9 dakika sonra da Winter'ın golleriyle Hollanda 2-2 yapmış ancak son sözü yine Brezilya söylemiş 81'de Branco ile. 1998'de de hafif anımsadığım yarı final karşılaşması. 1-1 bitmesine rağmen 90 dakikası, inanılmaz zevkli bir karşılaşma izlemiştik. Marsilya, Velodrome'da 46. dakikada Ronaldo ile 1-0 öne geçmiş sambacılar, 87'de Kluivert ile 1-1'i yakalayıp maçı uzatmış portakallar. 120 dakikada eşitlik bozulmayınca, tabii o zamanlar altın gol vardı, 30 dakika boyunca gol olmayınca maç uzadı ve penaltılarda 4-2 Brezilya kazandı.

Bu sene bu iki maçın rövanşını almak için çıktı sahaya Hollanda şüphesiz. Brezilya harika başladı maça. Hollanda turnuvadaki en kötü oyununu oynarken, Brezilya da en iyi oyununu oynuyordu. Felipe Melo'nun orta sahadan verdiği pası Robinho, vuruşuyla asiste çevirdi ve henüz 10. dakikada 1-0 öne geçti Brezilya. Defansıyla kazanıyor maçları demiştik daha önceki bir yazımızda Brezilya için, bu maç Hollanda'yı bozdukları gibi hücumda da çok iyiydiler. Robinho-Kaka-Fabiano üçgeni iyi işler yapıyordu ileride. Kaka ile 2. gole de çok yaklaştılar ama Stekelenburg engeline takıldılar. Açıkçası bu oyun 2. golle süslense Hollanda için maç sonu herşey çok kötü olabilirdi ama devreye sadece 1-0 geride girdi portakallar ve eminim buna şükretmişlerdir. Hollanda adına gol gelecekse ya bir karambol golü ya da bir duran top golü olacaktı, Robben bile etkisizleştirilmişti çoğalan Brezilya defansı tarafından. 53. dakikada Sneijder'in sağ taraftan içeri doğru kestiği topa Julio Cesar yumruğuyla, Felipe Melo'da kafasıyla çıktı. Bizlere Volkan-Edu anlaşmazlığından bir kesit sundular ve Melo'nun kafasını yalayan top ağlarla buluştu. Mucize gerçekleşmişti ve Hollanda'yı ayağa kaldıracak şans golü gelmişti. Bu dakikadan sonra zaten maç boyu çok sert oynayan Brezilya'da sinirler gerildi ve sertlik, çirkefliğe dönüşmeye başladı. Üstüne Robben-Kuyt-Sneijder üçlemeli bir korner organizasyonundan yenilen 2. gol de gelince iyice kayış koptu ve biz Michel Bastos beklerken patlayan isim Melo oldu. Brezilya 10 kişi kaldıktan sonra son 10 dakikada 3. golü atamayan Hollanda'ya ayıp. Çok lakayt oynandı son 10 dakika ama yine de yarı finale çıkan Hollanda oldu rövanşı alarak.

Not: FIFA önce ilk golü Felipe Melo kendi kalesine olarak belirtmişti. 1 gün sonra değiştirip Sneijder'e verdiler ama kendi oyunları Fantasy'ye yansımadı bu. Sen haksızsın FIFA. Yakışmadı...

Uruguay 5-3 Gana (Penaltılar)

Afrika'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nda az kalsın hiçbir Afrika takımı bir üst turu göremeyecekti. Yine Afrika takımlarının en kötü olduğu Dünya Kupaları'ndan biri bu oynanan ama eğer Gana da olmasaydı resmen rezalet bir performans olacaktı Afrika adına. Fakat o Gana önce ABD'yi yenerek çeyrek finale çıktı ve sonra da az kalsın Uruguay'ı eleyerek son 4'e kalan ilk Afrika takımı olacaktı. Gyan 120. dakikada kazanılan penaltıyı gole çevirseydi.

İlk 25 dakika Uruguay'ın kontrolünde geçti maç. Çok gol pozisyonu yakalayamasa da Uruguay topa hakim olan taraftı. Suarez ile bir gol kaçırdılar, Kingson başrolde. 25. dakikadan itibaren Gana orta sahası, Uruguay'ın olmayan orta sahasına üstünlük kurmayı başardı ve devre sonuna kadar Vorsah ile, Boateng ile, Gyan ile bir sürü fırsattan yararlanamadılar. Özellikle Prince Boateng'in volesi girseydi jeneriklik bir gol olurdu. Jeneriklik diyemeyiz belki ama çok uzaktan ve çok güzel bir gol izledik 45+2'de cezalı Ayew'in yerine oynayan Muntari'den. Gana ilk yarıdaki oyununun karşılığını olabilecek en güzel şekilde almıştı devreye girerken attığı bu golle. Ancak 2. yarı yine Uruguay başladı oynamaya. İlk yarıda yere çok sert ve ters düşen, bir ara bilincini yitirerek hepimizi korkutan Fucile'nin sol çaprazda topu çekişi ve yere düşürülüşüyle kazanılan serbest atışı Forlan direk kaleye vurdu ve müthiş bir gol daha izledik. Gollerde Jabulani'nin etkisi var mı, yok mu tartışılır. Daha sonra yine Gana üstünlüğünde oynandı maç. 90 dakika bu skorla bitti, uzatmalarda da Gana hep daha çok isteyen taraftı. Uruguay ise beraberliğe razıymış gibiydi. 120. dakikada boş kaleye giden topu Suarez eliyle kesti ve penaltı+kırmızı kart! Gyan, kara kıtanın kaderini belirleyecek penaltıyı kullanacak isimdi ama kara kıtanın bahtını değiştiremedi. Üst direkten aut! 120 dakika bu skorla sona erdi ve penaltı vuruşlarına geçildi.

Aklıma Hırvatistan-Türkiye maçı geldi Euro 2008'deki. 90 dakikası 0-0 bitmişti ve 119. dakikada yediğimiz gol ile 1-0 geriye düşmüştük. Sonra 121. dakikada attığımız golle beraberliği sağlayıp maçı da penaltılara taşımıştık. Moral avantajı bizdeydi ve Hırvatistan'ın kaçırdığı penaltılarla turu geçen biz olmuştuk. Burada da moral avantajı kesinlikle Uruguay'daydı. Forlan, Victorino ve ilk yarıda sakatlanan kaptan Lugano'nun yerine giren Scotti ile ilk 3 penaltıyı gole çevirdiler. Gana da ise bir kaç dakika önce kader penaltısını kaçıran Gyan geldi topun başına, yine üste vurdu ve bu sefer doksana astı. Ne soğukkanlılık ama! Sonra Appiah gole çevirdi penaltıyı. Kaptan Mensah ise, görüp görebileceğim en kötü penaltılardan birini kullandı. Uruguay'da Pereira topu havalara dikerek Gana'ya bir şans daha verdi ama Muslera, Adiyiah'ın kullandığı penaltıyı da kurtarınca iş Abreu'ya kaldı. Panenka ve Uruguay yarı finalde! Suarez etik açıdan yanlış olsa da kesinlikle ülkesi adına en doğru şeyi yaptı. Yarı finalde oynayamayacak belki ama elleri işe yaradı ve ülkesi yarı finalde. Tabii çoğu ahlak bekçisinden eleştiri alırken o pozisyonda elleriyle topu engellemek isteyen ama ıska geçen Fucile'nin unutulması da ilginç.

Arjantin 0-4 Almanya

Şampiyonluk favorisi olan takımların grup maçlarından birini kaybederek çıkmaları bence onların lehine olur. Aslında şimdi düşündüm de bazen dağılabilirsiniz psikolojik olarak ama eğer Almanya gibi sinirleri güçlü oyunculardan kurulu bir takımsanız bu sizi daha da hırslandırır, konsantrasyonunuzu daha da arttırır. Sırbistan'a 1-0 kaybettikten sonra, 3. maç olan Gana maçında çıkamama korkusu bile yaşadı Almanlar. Çıktıklarında ise İngiltere'yi 4'lediler ve Arjantin'i. Maradona'nın takımı çok rahat geldi buraya. 4 maçta 4 galibiyet. Kalede ve defansta sorunun büyük olduğu apaçık ortadaydı, hücuma dönük orta sahalar yüzünden forvet kısmı ağzına kadar doluydu ve orta sahada kalmıyordu ortada. Ancak Arjantin, Güney Kore'ye 4, Meksika'ya 3 falan atınca bu sorunlar tespit edilemedi. Rakip Almanya olunca sonuç hazin oluyor tabii.

Maradona'nın zamanında bir basın toplantısında tanımadığı Müller'den geldi gol 3. dakikada. Almanya'nın altın çocuğu, Mesut ile beraber turnuvaya damga vurmuş Müller, Schweinsteiger'in kullandığı serbest vuruşa kafasını sokarak 1-0 öne geçirdi ülkesini. Takip eden 15 dakika boyunca da boğdu Almanya, Arjantin'i. Gol olabilecek 3-4 pozisyon daha var en az. Higuain-Messi-Tevez forvet üçlüsü, orta sahada pres yapmayan hücumcu Maxi ve Di Maria, defansa dönük tek isim ise Mascherano. Defans zaten kötü. Forvet pres yapmıyor, bütün iş Mascherano'ya biniyor. O da Almanya karşısında bir yere kadar. Veron'u kenarda unutarak büyük hata yaptı Maradona. Di Maria kayboldu ilk yarıda. Nötr bile değil, negatif katkı verdi takımına. Hollanda-Brezilya maçına benzer bir ilk yarı izledik ama Arjantin'in Hollanda gibi dönmesi çok düşük bir ihtimaldi, dönemediler de zaten. Di Maria 2. yarı kıpırdadı kıpırdamasına ama Almanya'nın defansı da kuvvetli. Messi'yi boğdular adeta, kayboldu Barcelona'nın yıldızı. Kontrataklarla da 3 gol daha buldu Almanlar. Podolski-Klose, Schweinsteiger-Friedrich ve Mesut-Klose. Otamendi futboldan soğumuştur sanırım. Klose attığı 2 golle Dünya Kupaları'ndaki gol sayısını 14'e yükseltti ve Gerd Müller ile eşitledi. 1 gol daha atarsa Ronaldo ile 1.liği paylaşacak.

Diego Armando Maradona, Arjantin'de bir ilah. Arjantin'i 20 bini aşkın kişi karşılamış Buenos Aires'te. Yo, yumurtalarla değil çiçeklerle. Tek sebebi Maradona. Bülen Timurlenk iyi yazmış; "Çünkü Maradona, mükemmel olmayan adamların en mükemmeli...". Almanya yarı finale çıktı çıkmasına ama çok önemli bir adamını kaybetti: Müller! Özbek Ravshan Irmatov çok iyi bir maç yönetti ama tek bir hata yaptı, o hata da Almanlar'ı yaktı. Müller'in sarı kart gördüğü, elle oynadığı pozisyona sarı kart vermek bence de ağır bir karardı. Üstelik ondan bir kaç dakika önce Arjantin'li -sanırım- Heinze'nin elle oynadığı pozisyon net sarı kart olması gerekirken, Irmatov pozisyonu es geçmişti.

Paraguay 0-1 İspanya

Ne demiştik? Şampiyonluk favorisi olan takımlara grup maçlarında 1 mağlubiyet iyi gelir bazen. Hele de İspanya gibi son Avrupa Şampiyonu'ysanız ve şampiyonluğun -bana göre- 1 numaralı favorisiyseniz ilk maçta yediğiniz darbe, sabah uykudan yüzünüze su fırlatılarak uyandırır sizi. İspanya'nın, İsviçre'ye 1-0 kaybettiği maçtan sonra Avrupa Şampiyonu İspanya gibi oynayıp kazandığını söyleyemeyiz, Portekiz maçı hariç isimleriyle kazandılar zaten maçları. Kasmadan demek istiyorum, yanlış anlamayın. Ama bu da bir şeydir, sonuçta form tuttular artık. Tek formsuz isim Torres gözüküyor şimdilik. Paraguay ise hiç yenilmedi buraya gelirken, ama penaltılarla geçtikleri Japonya maçını da sayarsak 4 maçta 3 beraberlik aldılar. İspanya maçını da uzatacaklardı, 9-10 dakika daha dayanabilselerdi...

Çeyrek finallerin en favorisi belli maçı olarak görülüyordu otoritelerce. Fark olmasa da ben de İspanya'nın rahat kazanmasını bekliyordum. Ancak ilk 10 dakika, bize maçın nasıl geçeceğini gösterdi. Paraguay takımı da çok iyi kapandı İsviçre gibi, İspanya karşısında. Üstelik İsviçre'den bir farkları vardı, hızlı ayaklarıyla hücuma da çıkıyorlardı ara sıra. Bunlardan birinde Valdez ile golü de buldular. Yalçın Çetin-Muhsin Ertuğral ikilisi "kesinlikle ofsayt değil" dediler pozisyona, haksızlardı ama. Evet Valdez ofsayt değildi, elle de oynamamıştı ama ofsayt olan Cardozo'ydu. Aktif değildi belki ama gelen topa sıçramış ve defansın dengesini bozmuştu. Cardozo hareketlenmese öne geçecekti Paraguay. İspanya'nın ise Xavi'nin şutundan başka pozisyon yok koca 45 dakikada. 2. yarı, ilk yarının devamı gibiydi. Ta ki 59. dakikaya kadar. Pique'nin kendi klasına yakışmayan hareketini Carlos Batres iyi gördü. İtalya-Yeni Zelanda maçında da buna benzer bir pozisyonda penaltı çalmıştı zaten. Cardozo penaltıyı gole çeviremedi. Aziz Iker çok iyi sezdi topun nereye gideceğini. Oyunu başlattı hemen, bir dakika sonra bir penaltı daha. Bu sefer karşı kalede David Villa yerde. Yaklaşık 23-24 saat önce büyük bir kader anı yaşamıştık. 1 gün sonra yine bir kader anı, yine maksimum adrenalin. Xabi Alonso golü attı ama Carlos Batres penaltıyı tekrarlattı. Tekrarında ise Paraguay kalecisi Villar başarılı bu kez. Dönen topta Fabregas'a bir de penaltı yaptı Villar ama ya Batres görmedi, ya da 3 dakika içinde 3. penaltıyı çalmak zor geldi, bilinmez. 3 penaltı sonrası maç yine 0-0 devam ederken kilidi Iniesta açtı. Güzel çalımlarla ceza sahasına girip Pedro'yu gördü, Pedro'nun vuruşu direkten dönüp Villa'nın ayağına geldi. Villa'nın şutu da önce sağ direğe, sonra sol direğe çarptı ve içeri girdi. 90'da Paraguay çok net bir pozisyondan yararlanamadı ve yarı finale çıkan takım İspanya oldu.

İspanya çok iyi bir jenerasyon yakaladı ve Euro 2008'den sonra 2010 Dünya Kupası'nı da almak istiyorlar. Kupada 2. kez yarı finale çıktılar ancak karşılarında çok güçlü bir rakip var. Bu kupada 14. kez yarı finale çıkan Almanya. Müller yok belki, evet ama İspanya'da da Torres yok diyebiliriz, heh heh. Gerçi Torres çıktığı zaman kendini buluyor adamlar, Torres'siz başlayabilirler maça, ki ben öyle yapardım. Paraguaylılar gözyaşlarını tutamadılar maçtan sonra, Larissa Riquelme Paraguay şampiyon olsaydı soyunacaktı. Biz de gözyaşlarımızı tutamadık.

5.07.2010

Çeyrek Finaller

Hollanda - Brezilya

Gazetelerden bloglara, 1001 yerde tüm teferruatıyla yazıldığı için yeniden üstünden geçmeye gerek yok; total futbol yerini sağlam defansa bıraktı vs. vs.. Yalnız altının çizilmesi gerek; Hollanda defansı müthiş kendine güvenli ve cesur. Galip durumdayken ve rakip 3-4 kişiyle pres yaparken dahi geriden bekleri çizgi halinde tutarak değil, yelpaze gibi açılarak top çıkarıyorlar.

Brezilya'nın 2. golü yedikten sonra, bırakın baskı kurmayı, rakibin üstüne gidecek koordinasyonu yoktu; bu türden takımı ilgilendiren meziyetleri kupaya gelirken evde bırakmışlardı zira. "ama 10 kişiydiler" diyeceklere peşinen Brezilyalılar'ın 1
-1' den sonra, kırmızı karta kadar geçen 20 dakikalık sürede ne yaptıklarını sorarım. Mevcut çerçevede Brezilya için, grubu mağlubiyetsiz tamamlamak, ikinci turda Şili gibi etkin futbol oynayan bir takımı 3-0 yenmek ve çeyrek finalde Hollanda gibi güçlü bir ekol takımına 2-1 yenilerek elenmek başarı sayılmalı. An itibariyle eski teknik direktör sıfatına sahip Dunga için, kadroyu açıkladıktan sonrasına dair yapılan her eleştiri abartılı olur; şu takımı Mourinho'nun eline verseniz buraya kadar bile gelemezdi.

Ne demiş ünlü Türk düşünürü Hıncal Uluç?
"ben demiştim demeyi sevmem ama ben demiştim"... demeyi sevmem ama ben demiştim.

Uruguay - Gana

Grup maçları tamamlanması ve eleminasyon fikstürünün belli olmasıyla birlikte bir anda herkesin plasesi haline gelen Uuruguay, Gana'ya karşı beklenilenden çok daha fazla zorlandı. Gana için hayli trajik bir mağlubiyet oldu bu; son saniyelerde penaltı kaçır ve penaltılarla turu kaybet. Afrika takımları genelde çeyrek finalden öteye gidemez; garip bir şekilde bu noktada pilleri biter. Skordan değil, futboldan bahsediyorum; son maçında, ilk maçındaki gibi oynayarak elenen bir Afrika takımı ben görmedim. Gana her açıdan bu geleneği aşacaktı ki, ilahlar müsade etmedi.

Alakasız bir ek not gireyim; Forlan da herhalde Fantasy Football'ın en fazla defansif bonus kazanan forvetidir. Zaten çok kuvvetli bir orta sahası olmayan Uruguay'ın sahaya Cavani - Surarez - Forlan triosuyla çıkmasının kaçınılmaz neticesi.

Uruguay yarı finalde ilk ciddi maçına çıkacak. Muhtemelen baskı yiyecek ve kupa boyunca belki de bunu en az yapan takıma karşı bireysel hata kovalayacaklar. İşleri cidden çok zor.

Arjantin - Almanya

Gönüllerin şampiyonu Diego amcanın Arjantin'i taş gibi Almanya'ya tosladı. Ben zaten çok umutlu değildim; buraya gelene kadar futbol mutbol da oynamadıkları için çok üzüldüm de diyemem. Ha, Maradona'nın kupayı alması (dikkat edin, Arjantin'in değil, Maradona'nın) bizim nesle şampiyonluk turu dahi attırırdı ama olmadı, ne yapalım. 4 sene sonra, sanmıyorum ama, hala Arjantin'in başındaysa böyle kelepir bir kupa bulabilir mi acaba?

Şimdiki teknik direktörlerin ikisi de o zaman sahada olsa bir nebze anlarım ama şu çeyrek final maçını 20 sene önceki kupa finalinin rövanşı haline getiren zihniyetin hayal gücüne de hayran olmamak elde değil.

Messi ne oynadı? Açıkçası hiç bir şey. Hayır, Almanya maçından değil, kupadan bahsediyorum. Barcelona gibi makine intizamında futbol oynayan, Ferrari, Lamborghini ayarında bir takımın yanında Arjantin gazla çalışan traktör gibi. Bu da herhalde sistemin önemini tarifi gereksiz kılan bir unsur.

Sistem demişken; Löw'ün takımı ısrarla top kullanma becerisi ve oyun zekası yüksek adamlardan kurma çabası (Kuranyi'yi tüm kamuoyu baskısına rağmen takıma almayışı, defansif orta saha pozisyonuna, kadroya aldığı neredeyse her adam sakatlanmasına rağmen yeni bir isim eklemeyişi) bize belki de tarihin en pozitif futbol oynayan Almanya'sını izletiyor. Hiç bir şart altında baskı kabul etmeyen oyun yapıları, hiç bir şart altında baskı kuramayan Arjantin'i kolay geçmelerini sağladı. Şimdi karşılarında her şart altında baskı kurabilen bir İspanya olacak.

Sanırım bahsetmenin tam da zamanı; grup sıralamaları kesinleştikten sonra finale giden yolun şimdi Almanya ile İspanya'yı karşılaştıracak tarafı oldukça büyük maçlara gebe oldu. Almanya önce İngiltere ile oynadı, sonra Arjantin ile, şimdi de İspanya ile oynayacak. İspanya keza Portekiz ile oynadı, şimdi Almanya'nın karşısında. Yolun öbür tarafında ise dişe dokunur tek maç Hollanda Brezilya maçıydı, ki onu da takımlardan biri Brezilya olduğu için ben nimetten saymıyorum.

İspanya - Paraguay

İspanya, Torres'in ilk 11'de başlamadığı, dolayısıyla orta sahasının daha kalabalık olduğu ilk maçta açıkçası topa ve sahada oynanan oyuna daha hakimdi. Bu bir Torres eleştirisi değil tabii, sahaya iki üst düzey forvetle çıktığınızda ikisinin birden sistemin anahtarı olması ihtimali çok düşük, en azından biri ister-istemez Papin'leşiyor (Papin'leşmek veya 1'e karşı 11: Topu al, eksenin etrafında dön, rakip kaleye doğru topu kaybedene kadar gitmeye çalış). Bu da İspanya gibi oyun karakteri topu ve rakibi dolandırmak üzerine kurulu bir takım için fren demek. Ama öbür tarafta da şu var; İspanya, ironik bir şekilde Barcelona'nın milli versiyonu (Bkz. Katalanizm) ve evvelki sezon Chelsea, geride bıraktığımız sezon Inter, kupada da İsviçre bu sistemin nasıl kilitleneceğini çok açık ve net bir şekilde ortaya koydular. Teknik direktörlere düşen de yeni açılımlar denemek oluyor; örneklemimiz Del Bosque de kanatları iptal ediyor, sakatlıktan yeni çıkmış ve formsuz olmasına, sistemi bozmasına rağmen Torres'i sahaya sürüyor. Yapmasa belki de bu kupayla birlikte, evvelinde asrın sistemi olarak lanse edilen bir ekolün çöktüğü ilan edilmeye başlanacaktı. Bizim basın mesela, bir taraftan Chelsea'ye rekor ücretle transfer oluşunun haftasında Shevchenko'yu kiralık olarak Fenerbahçe'ye getirir ama öbür taraftan da böyle şeyleri sever.

Paraguay, fikstürün çeyrek finale kadar kolay, çeyrek final itibariyle zor tarafındaydı ve oynadıkları ortalama futbolla İtalya, Slovakya, Yeni Zelanda, Japonya çizgisi, atıyorum, Güney Kore, Gana vs. şeklinde devam edebilseydi belki de 6 ay daha kupadan elenmezlerdi. Ama onlar için buradan ötesi başka bir dünyaydı.

2.07.2010

Trabzonspor'un Biten Ekolü

Okuyacaklarınızı klasik eleştiri olarak algılamayın. Bir durumun meali deyin, ne derseniz deyin ama körü körüne eleştirdi demeyin.


Dışarıdan bakanlar için Trabzonlular akıllı insanlar, işini bilen insanlar. İçerde ise maalesef bunun esamesi okunmuyor.


Akıllı işini bilen insanların herkese faydası var ama iş spor yönetimine gelince maalesef bu kadar sene bu kadar üst üste hata yapmak özel eğitim ister. Kabiliyet ister.


Trabzon yerel medyası, Trabzon’un dinamikleri, senelerdir bu hataların kaynağını arıyor, sorumlu buluyor, yönetimler geliyor, gidiyor, yığınla futbolcunun yolu Trabzon’a düşüyor, maçın ilk yarısına kaptan çıkan ikinci yarı kadro dışı kalıyor vesaire.


İnsanın aklı bazen bazı şeyleri alamıyor. Bir plan dahilinde yapılsa, 25 senede Trabzonspor’u yerin dibine batıracağız deseniz, bu kadar sistematik bir yokoluş olmazdı herhalde.

Sözünü ettiğim konu transferin de ötesinde.


Ne olacak Pantelic gelse, ne olacak Ronaldinho gelse..!


İşin muhasebe kısmında hiç değilim ama olacağı şu, gelen ünlüler bu işten para kazanacak biz de olağanüstü kongrelerle bir deneme daha yapacağız.


Pfaff gelmedi mi? Camphell gelmedi mi? Şota yok muydu? Ünlü Marcelinho gelmedi mi?

Onun için ünlü bir golcü alacağız, Türkiye’yi sallayacağız demek, tribüne yumruk şov yaptırır, biraz da gol attırır. Ötesi bir sene sonra biz yine aynı şeyleri konuşur oluruz?


Medyası, eski yöneticisi, yeni yetmesi, ileri geleni, yani biz Trabzonlular, başarısız transfer örneklerinden, başarısız yönetim biçimlerine kadar bir dizi yanlışı eleştire eleştire maymun olduk. Taraftar forumlarda çıldırıyor, en basitinden formanın dikişine bile sayfalarca eleştiri yazılıyor.


Trabzonspor, gelenekleri olan, ekolü olan bir spor okuluydu. Süleyman Rıza Kuğu diye bir adam çıktı, futbol kitabı yazdı. Hala onu söylüyor, onu okuyoruz. 1924 Paris olimpiyatlarına sporcu gönderen kent. Ben hayatta değilken, babam da askere henüz gitmemişken, amatör İdmanocağı, profesyonel Beşiktaş’ı kupadan eledi. Süper lig şampiyonlukları, Avrupa maçlarındaki asaletli futbol. Keşke Trabzonspor, bu başarılarının üzerine yenilerini koysa ve bize bunları yazdırmasa.


Altyapısından başlayan, daha sonra üst yapıda şampiyonluklarla taçlanan o yıllar ekol yıllarıydı. O futbol geleneğinin oluştuğu yıllardan sonra gelen herkesin ekolün yerle bir olmasında payı var. İsmi ne olursa olsun. Müdahil olmayanların da. Adamına göre konuşanların da bu yokoluşta payı var.


Bugün Trabzon futbolu ve Trabzonspor, kendi futbol ekolünü, geçici transferlerle, amatör yöneticilerinin acemilikleriyle, yanlış teknik adam ve transfer taarruzlarıyla tarihe gömdü. Hani neyi kutlayalım dediğiniz var ya işte bunu kutlayabilirsiniz. Ekolümüzün tarihte bir anı olmasının 25.yılı. Her neyse işte, siz 26 deyin, ne derseniz deyin.!


Trabzonspor yeniden kendi ekolünü üretebilir mi? Küllerinden doğabilir mi?


Olabilir…


Bunu Şenol Güneş yapabilir.


Yalnız, futbol ekolünün ne anlama geldiğini bilmeyen yöneticilerle ve yönetememe becerisiyle olmaz. Ronaldinho’nuz olsa da olmaz. Bu başka bir şey. Yıkanma, arınma, eski günahlarınıza tevbe etmeden zaten hiç olmaz.


Sadece Ahmet Suat Özyazıcı’nın futbol danışmanı, sadece Ali Kemal Denizci’nin teknik danışman olmasıyla da. Hem bu insanlara görev veriyorsanız, dibine kadar da yetki verecekseniz. Kırıp dökmeleri gerekiyorsa kırıp dökecekler, yıkıp yapmaları gerekiyorsa yıkıp yapacaklar. ‘Bak Ali Kemal de kulüpte’ dedirtmek iş değil, çözüm değil.


Başarı hikayesi dendi mi aklıma Trabzonspor gelir. Ne vardı o hikayede?

Anadolu’dan tek şampiyondu, artık değil. Bursa geldi.


Avrupa kupalarında Barcelona’yı, Liverpool’u yenmişti Trabzonspor. Galasatasaray’ın UEFA kupasından, Fenerbahçe’nin ŞL’de çeyrek finalinden sonra bunları mı söyleyeceksiniz?


Trabzon’da yarı sahayı geçmek ve korner atmak, deplasman takımı için o günün kazanımıydı. Şimdilerde Trabzonsporlu oyuncuların yenilmedik demesi alkışlanıyor.


Artık Trabzon futbolu ve Trabzonspor, ülke futboluna yeni bir alternatif sunmuyor. Yeni bir oyuncu da. Milli takıma bile 1995’de A takıma yükselen FatihTekke alınsın istiyoruz. Yok, kimi önereceksin? Umut gitsin Fatih gelsin istiyoruz. Takımın yıldızı Trabzonlu değil. En basitinden çokça övündükleri altyapılarından bir sağ bek bile çıkmıyor.


Trabzonsporluluk her zaman bir duruş bir güzelleme. Ama geri dönmesi gereken bir güzelleme. Kendini var etmesi gereken, başka bir biçimde üretmesi gereken bir güzelleme. Sadece bu kadar.


Onun için bonservisi neyse verilsin, yabancı oyuncu yerine yabancı ekol alınsın. Daha gerçekçi, daha marjinal ve daha etkili. Denersek, görürsünüz…