İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

27.11.2014

Dublin

Epeydir ekonomik dar boğazda olan İrlanda, belki de biraz daha fazla turist çekebilmek için 2012’den itibaren Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 23 ülkeye vize ayrıcalığı tanıdı. Saçma bir şekilde Schengen’i kabul etmeyen İrlanda’dan vize almak epey zahmetli bir süreç. İstanbul’daki fahri konsolosun vize verme yetkisi yok. Belgeler buradan toplanıyor, İrlanda’ya gönderiliyor, orada vize süreci işliyor ve sonra pasaport geri gönderiliyor. Ölme eşeğim ölme.

Bunun yerine 2012’de sağlanan ayrıcalıkla İngiltere vizeniz varsa, İngiltere’ye giriş yaptıktan sonra İrlanda’ya geçerseniz vize gerekmiyor. Daha önce anlattığım gibi yüksek ulaşım ücretleri burada da geçerli. Bu yüzden yine araba kiralayıp Belfast’tan Dublin’e gidiyoruz. Terör de bittiği için artık sınır falan yok. Güney İrlanda’ya geçtiğimizi anlamamızın tek yolu, trafik tabelaları: Birden bire milden km’ye geçip, İngilizce’nin yanında İrlandaca da ekleniyor.  

Dublin’e giderken yolun üzerinde Bru Na Boinne diye neolatik dönemden kalma bir toplu mezar şehri var. UNESCO koruması altındaki bu 5.000 yıllık merkeze çok gitmek istiyordum ancak ne yazık ki toplu mezarlar çok dar olduğu için günlük kısıtlı sayıda insan kabul ediyorlarmış. Bilet bulamadık, anca dışarıdan bakabildik.
Yaklaşık 900 yıl boyunca İngiliz işgali altında kalan İrlanda, Katolik olması sebebiyle fazlasıyla sıkıntı yaşamış ve ekonomik anlamda çok da gelişememiş bir ülke. Şöyle bir örnek vereyim, halen daha bir katoliğin Büyük Britanya kralı / kraliçesi olmasını engelleyen bir yasa mevcut.  900 yıl boyunca İngilizler, katoliklere mülk edinmeden tut da at sahibi olmaya kadar ya da kilise yapımında ahşap dışında malzeme kullanımına kadar herşeyi yasaklamışlar.  Ülke fazlasıyla yağışlı olduğu için tahıl yetişmiyor. Temel besin ihtiyacını yüzyıllar boyunca Amerika’dan getirilen patates karşılamış. Ne zaman ki 19. Yüzyılda serbest piyasa ekonomisi ile patatesin fiyatı serbest bırakılıyor, işte o zaman zaten fakir olan halkın üçte biri ya ölüyor ya da çareyi Amerika’ya göç etmekte buluyor.  Bahsettiğim rakam 2 milyon kişiye tekabül ediyor. 1922 yılındaki bağımsızlık savaşı sonrasında Katolik olan Güney İrlanda bağımsızlığını kazanıyor.

Gelelim Dublin’e. Ne yazık ki İrlanda’yı gezmek için yeterli vaktimiz yok. Kilkaney gibi orta çağ kasabalarını artık başka zamana kısmet deyip pas geçmek zorunda kalıyoruz. Açıkçası Dublin’de neyi görmek lazım diye bakıyorum bakıyorum ama pek birşey bulamıyorum. Turist infoya gidiyorum adam bana bir numaralı turist atraksiyonu olarak Guiness’in fabrikasına gitmemi öneriyor. Şehrin bir numaralı turistik merkezinin bira fabrikası olması sanırım yeteri kadar açıklayıcı olmuştur.
Şehrin merkezinde 1592’de kurulan Trinity College ve 1700lerde kurulan Bank of Ireland , değişik binaları ile hemen dikkat çekiyor. 800 yılında yazıldığı tahmin edilen ve günümüze kadar ulaşmış en eski kitaplardan biri olan “Book of Kellis” Trinity College’ın kütüphanesinde muhafaza ediliyor ve turistik açıdan çok fazla birşey vaat etmeyen şehir için görülebilecek sayılı şeylerden bir tanesi.

Buradan çıktıktan sonra Temple Bar’da mola veriyoruz. Yanına tourist info açılacak kadar turistik bir bar haline gelen Temple Bar, yine de gün içinde canlı İrlanda country müziği dinlemek istiyorsanız gitmeniz gereken yer. Zaten Rihanna dinlemek isterseniz onu İstanbul’daki publarda da dinleyebilirisiniz.

En son olarak yönümüzü Guiness’in fabrikasına çeviriyoruz. Önündeki turist otobüslerinin sayısı Sultanahmet Meydanı’ndakiler ile yarışır düzeyde. 1900’lerin başında şehrin en  büyük işveren kurumu olan Guiness, makineleşme ile otomasyona geçmiş olsa da halen daha şehrin en büyük sanayi kuruluşları arasında ilk sıralarda yer alıyor. Guiness Experience’ta ilk başlarda bira hakkında bilgiler aldıktan sonra esas keyifli kısma, 360 derece teras katında Dublin’e karşı kuş bakışı bira yudumlama kısmına geçiyoruz.

Bunun dışında meraklısı için Oscar Wilde’ın evi, James Joyce müzesi gibi edebiyat ile ilgili görülebilecek yerler var. Ama Dublin çok daha fazlasını vaad etmiyor. Dediğim gibi muhtemelen ülkenin Ankara’sına geldik oysa ki biz Efes’i, Truva’yı arıyorduk. 

26.11.2014

Kuzey İrlanda

Öncelikle Kuzey İrlanda’ya gitmeden önce buranın politik durumunu iyi anlamak lazım. Burası örneğin bir bask bölgesi gibi “işte halk İngiltere’den kopmak istiyor, bunun da terör örgütü IRA’dır” diye düşünüyorsanız, sınıfta kaldınız, oturun önce biraz tarih çalışalım.

İrlanda tarihini bir sonraki yazıda İrlanda’dayken daha detaylı anlatacağım o yüzden tarihte biraz ileri sarıyorum ve 1922’ye İrlanda’nın bağımsızlık savaşını kazanmasından sonraki anlaşma kısmına geliyorum.  İrlanda’daki herkes; İrlandalı, katolik ve bağımsızlık yanlısı değil. Protestan ve Kraliyetçiler de var. İşte İrlanda adası bağımsız olurken, çoğunluğun Protestan ve Kraliyetçi olduğu kuzeydeki 6 vilayet daha sonra gerekirse referandumla kendi kaderlerini tayin etme hakkını saklı tutacak şekilde Birleşik Krallığa bağlı kalıyorlar. Daha sonraları, 1960’larda Kuzey’deki katolikler ise protestanlar tarafından ayrımcılağa maruz kalıyorlar, iş bulamıyorlar vs. İşte bu şartlar altında IRA filizleniyor ve terör saldıları gerçekleştiriyorlar. Yoksa daha Belfast havalimanından çıkar çıkmaz geçtiğimiz irili ufaklı tüm köylerde elektirik direklerinde bir Birleşik Krallık, bir Kuzey İrlanda bayrağı dalgalandırarak, buradakiler açık ve net bir şekilde taraflarını belli ediyorlar.


Şehre gitmeden önce, yine atlıyoruz arabaya ve ülkenin en kuzeyine Giant Causeway’e ya da Türkçe’ye çevrilmiş haliyle Devler Kaldırımı’na gidiyoruz. Burası Kuzey İrlanda’nın tek UNESCO Dünya Mirası. Volkanik patlamalar sonucunda oluşmuş bu boyları 12 metreyi bulan kayalar gerçekten elle kesilmiş arnavut kaldırımları gibi duruyorlar. Buraya gidecek olan varsa ufak bir tüyo. Taşlara gitmek ücretsiz ama visitor center’a girmek 8 pound. Visitor center’da shop ve tuvalet dışında hiçbir şey yok. Lüzumsuz yere buraya para vermeyin.

Bir zamanlar Beyrut, Bağdat ve Bosna ile birlikte gidilmemesi gereken dört B’den biri olan Belfast görece yeni bir şehir. 1800’de 20.000 kişilik ufak bir köyken Sanayi Devrimi sonrası açılan tekstil atölyeleri ile birlikte şehrin nüfusu I. Dünya Savaşı öncesinde 400 bini buluyor. Hatta 1912’de Titanic bile  burada yapılmış. Şehrin liman kısmında bir Titanic Tour’u var ancak ben katılmadım, nasıl olur bilmiyorum. Şehir terör dolayısıyla anca yeni yeni turist çekmeye çalışıyor bu açıdan fiyatlar da Birleşik Krallık içinde görece çok daha ucuz.
Belediye binası şehrin merkezi sayılıyor. 1880 yılında Klasik rönesans stilinde inşa edilen binanın ön bahçesinde, dönemi hatırlatmak için olsa gerek kocaman bir Victoria heykeli endam ediyor. Belediye binasını diklemesine kesen yayalaştırılmış yol ise ana gezme caddesi diyebiliriz.

Belfast’ın haliyle en ilgi çeken tarafı siyasi tarihi. Bunun için yolumuzu Falls Road’a çeviriyoruz. Burası daha çok katoliklerin yaşadığı ve aynı zamanda IRA’nın siyasi kanadı Sinn-Fein’ın binasının bulunduğu cadde.  Cadde boyunca özgürlük üzerine boyanmış birçok duvar bulunuyor. Aynı zamanda buradaki çatışmalarda hayatını kaybedenler adına yapılmış bir anma bahçesi bulunuyor. Bunun yanı sıra modern zamanlı duvarlarda günümüz siyasi konjenktürüne uygun boyamalar var. Bunlar arasında Bask, Katalan, gibi etniklerin özgürlüklerine yönelik duvarların yanı sıra “Öcalan’a özgürlük” temalı bir boyama da bulunuyor.  Cadde şehrin biraz dışında kalıyor. En kolay geliş yolu dolmuş taksiler. Evet ilk defa bir Avrupa şehrinde dolmuş taksi görüyorum.

Bunun dışında turist guide’da şehrin görülecek yerleri arasında büyük bir kısım ayrılmış Crown Liquor Saloon akşam soluğu almanız gereken yerler arasında. 1885 yılında yapılan bu barın oturma alanları bölmelere ayrılmış. Kapitalist ekonomik şartlarda bu şekilde bir yer kaybına tahammül yokken demek ki 130 sene önce insanların gizliliğine çok daha fazla önem veriyorlarmış.

Yıllarca terör ile boğuşmuş bu 150 yıllık endüstri şehrinden turistik anlamda çok da fazla birşey beklememek lazım. Bir gün burası için yeterli olur. Benim gitmeye vaktim olmadı ama eğer yeterli vaktiniz olursa kuzeydeki Derry’e yolunuz düşebilir. Burası 70’lerde İngiliz askerlerinin pasif yürüyüş yapan katolikleri öldürükleri Kanlı Pazar’ın yaşandığı şehir. Bizim Gezi Park’ında yaşananların tıpatıp aynısının yaşandığı olaylar ile ilgili olarak aynı isimli 2002 yılı yapımı filmi izlemenizi öneririm.

21.11.2014

Edinburgh


Galler’in başkentinden sonra ertesi günün programında ise İskoçya’nın başketine, Edinburgh’a yolculuk var. Dediğim gibi ilginç bir şekilde uçakla Londra’dan Edinburgh’a gitmek hem daha kısa sürüyor hem de daha ucuz. İskoçya’ya geldiğimizde Glasgow’da İngiliz Milletler Topluluğu olimpiyatları yapılıyordu. Dünya Kupası bitmiş, daha ligler de başlamamışken gündemi bu meşgul ediyordu. Henüz o zaman çok da dikkat etmediğim bağımsızlık oylaması ile ilgili stickerlar ve posterlerde sağa sola yapıştırılmıştı.

Edinburgh esasında gezmesi çok basit bir şehir. Şehrin tepesindeki Edinburgh kalesi tüm güzelliği ile şehrin her yerinden görülebiliyor. Şehrin aşağısında ise bugün halen daha Kraliyet’in resmi konağı olan Holyroodhouse Saray’ı bulunuyor. İşte eski şehir de bu iki kompleksi birbirine bağlayan 1 millik arnavut kaldırımlı yolun iki yanından oluşuyor. Bath örneğinde olduğu gibi, burada da yolun ismi kendiliğinden gelişmiş. Kraliyet’in kaleden saraya gitiği bir mil uzunluğundaki yolun ismi de haliyle Royal Mile olmuş. 

Yolun iki yanındaki binalar da genelde 15 ve 16. Yüzyılda inşa edilmiş. Yukarıdan aşağıya yürürken büyük katedrallerden, reformist John Knox’un evine kadar en azından önünde bir durulup fotoğrafını çekmeye değecek epey bir bina var.

Binalar genel olarak birbirine bitişik yapıldığından “close” adı verilen  geçitler eski şehrin bir başka turistik etkinliğinin ana kaynağı. Real Mary Closes gibi korku turlarına katılırsanız öğreneceğiniz gibi şehrin zenginleri Royal Mile’ın iki yanındaki bu binalarda yaşarlarken, şehrin fakirleri bu binaların altındaki gün ışığının içeri girmediği bu bodrumlarda hayatlarını geçiriyorlarmış.

Tren yolunun hemen karşısındaki Primemark’tan Mango’ya kadar bütün mağazaların sıralandığı kısım ise Yeni Şehir. Şehir, Royal Mile’ın etrafına sığmaz olunca, 18. Yüzyılda şehri genişletme ihtiyacı doğmuş ve böylece bugün Eski Şehir ile birlikte UNESCO dünya mirası listesinde yer alan yeni şehir kurulmuş. Haliyle Yeni Şehir’in mimari planlaması çok daha düzenli, bloklar halinde yapılmış. Bu yakaya baktığınızda dikkatinizi çekecek sağ tarafta yer alan büyük görkemli bina Balmoral Oteli.

İskoçya deyince bir erkek için belki de en akla gelen konulardan birisi de viski. Viski’nin ana vatanı olan İskoçya’da temel olarak 4 tip Viski coğrafyası bulunuyor. Viski hakkında iyi bir bilgi almak ve bu viskileri tatmak için kalenin hemen aşağısında yer alan Scottish Whiskey Experience’a gitmenizi tavsiye ediyorum. Buraya gittikten sonra hala “Jack Daniel’s süper viski ya!” diyeni viski fıçısında boğarım. Buna para ödemek istemiyorsanız bile en azından mağazasına girerek çeşit çeşit viskileri bulabilirsiniz. Bu deneyimden sonra benim artık favorim Ardbeg. Çok yoğun bir tadı var. Duty Freelerde de bulunabiliyor. Meraklısı için viski chartını da ekliyorum.

Edinburgh’ta gezip görme esasında hiç ucuz değil. Esasında poundu yuvarlak hesap dört ile çarpmak gerektiği için hiçbir şekilde ucuz değil. Ama kaleye de gideyim, saraya da gireyim, viski de içeyim demek kafadan 60 pound harcamak demek. “Sanki hergün Edinburgh’a mı gidiyoruz, gelmişken herşeyi gezelim, görelim bari” mantığındaysanız eğer o zaman son bir yer daha anlatayım. Hem böylece “hem gezi yazısı yazıyosun, hem de hiçbişi anlatmıyosun” dememiş olursunuz.

Whiskey Experience’ın hemen karşısında Camera Obscura diye bir kule var. Victoria döneminde inşa edilen bu kulenin tepesindeki lensler ve aynalar kullanılarak yaratılan mekanizma sayesinde Edinburgh manzarası yuvarlak beyaz masaya yansıtılıyor. Bunun dışında ise görsel hileler kullanılarak yapılmış hologramlar ve optikler yer alıyor.

Bunun dışında meraklısı varsa Elephant House, “aha işte JK Rowling, Harry Potter’ı bu masada yazdı” diye bangır bangır pazarlamasını yapıyor. Güzel bir kale manzarası bulunan kafede bagel yiyebilirsiniz.

Daha önce Glasgow’a da gitmiştim. Edinburgh turistik bir şehir olması sebebiyle Glasgow’a göre çok daha pahalı. Örneğin Glasgow’da bir kahvaltı 3.5 pound iken Edinburgh’ta 5.5 pounda anca kahvaltı edebiliyorsunuz.


Dediğim gibi Edinburgh’ta geçirmeniz gereken süre, ne kadar gezilecek görülecek yerlere para harcamak istediğiniz ile alakalı. E tamam işte dışarıdan kaleyi, sarayı gördük yeter bu kadar derseniz bir günde yürüyerek şehri talan edebilirsiniz. Bizim daha vaktimiz var daha başka ne var derseniz, şehrin 10 km kadar dışına, deniz kenarına alalım sizi. Denizin ortasında Incholm diye ufak bir ada var. 12. Yüzyılda buraya bir manastır dikmişler. Arada sırada İngilizler bu manastırı talan etse de genel haliyle manastır ayakta kalmış durumda. Hatta düğünler için çok tercih edilen bir yer. İsterseniz buraya da gidebilirsiniz. Edinburgh’ta 2 gece kaldıktan sonra tekrar uçağa atlayıp Kuzey İrlanda’ya geçiyoruz. 

12.11.2014

Cardiff ve Civarı

İşimin yardımıyla bu yıl epey bir Kraliçe’nin elini öpmeye gittim. Genelde kısa süreli olan bu ziyaretlerimdeki notlarımı da daha önce paylaşmıştım. Altın vuruş için ise Ramazan Bayramı’nı bekledim. 9 güne yayılan bu uzun planda bu defa İngiltere dışına çıkıp, Galler, İskoçya, Kuzey ve Serbest İrlanda’yı gözüme kestirdim. Hazırsanız başlıyoruz.

Daha önce yazmış mıydım bilmiyorum, İngiltere’de herşey çok pahalı ama ulaşım epey bir pahalı. Easyjet’te uçak biletleri, trenden daha ucuz. Eğer 2 kişi ve daha kalabalıksanız araba kiralamak otobüs ile gezmekten çok daha ucuza geliyor. “Sağdan direksiyonu nasıl kullanacağım” demeyin, Türkiye’de uygulanan trafik kurallarında araba kullanmayı beceren kurallara uyulan bir ülkede geri geri bile araba sürebilir ve daha da önemlisi,  otobüs yerine araba kullanmayı tercih ederek  sadece varış noktasına odaklanmayıp, “hayat yolculuktur, varış değil” felsefesiyle yolun keyfini daha fazla çıkartabiliyorsunuz.

Bu doğrultuda ilk günün varış noktası Cardiff, Galler’di. Yolu biraz daha fazla uzatıp The Cotswolds adı verilen bir bölgenin içinden geçiyoruz. Burası işte İngiltere denilince akla gelen klasik koyunların otladığı, uçsuz bucaksız yeşilliklerin olduğu, arada birçok ortaçağ köyünü barındıran bir bölge. Daha sonra Bristol’ü Galler’e bağlayan köprüden geçip Cardiff’e doğru yol alıyoruz.
Çok detaylı araştırmasını yapmadım ama hem Galliler hem de İrlandalılar Keltlerin kuzenleri olduklarını iddia ediyorlar. Cardiff görece ufak bir şehir. Şehrin merkezinde zaten kale bulunuyor. Bir de yayalaştırılmış Queens caddesi. Kalenin hemen yukarısında Bute Park diye bir park var. Yakın zamanda yapılmış Millenium stadı da hemen kalenin yanı başında gayet şehrin göbeğine dikilmiş. Bu kadar merkezi bir yere stad yaptıklarına göre şehrin pek rant değeri yok anlaşılan. 

Daha önce okuduklarımdan Galler’in daha turistik taraflarının ülkenin kuzeyi olduğunu görmüştüm ama Cardiff’in bu kadar küçük olabileceğini düşünmemiştim. Şehrin merkezini bitirdikten sonra  bu defa yolumuzu merkezin biraz dışındaki St. Fagans’ta bulunan “Museum of Welsh Life”a çeviriyoruz. Burası ücretsiz bir açık hava müzesi gibi bir yer. Klasik eski Galler köy evlerini vs. burada yeniden canlandırmışlar.
En son olarak Cardiff Körfezi’ni ziyaret ediyoruz. Burası 20 yıl önce tamamen sanayiye teslim olmuşken, yapılan yenileme çalışmaları ile bugün daha çok panayırların olduğu, sahilde yelkenlilerin gezdiği tamamen dinlenme amaçlı bir yere çevrilmiş.

Böylelikle Cardiff’te bir günü tamamlayıp dönüşe geçiyoruz. Dönüş yolumuzun üzerinde tarihi bir Roma şehri, Bath var. Esasında şehre çok düz mantık isim verilmiş. Şehirde çıkan yer altı suları sonucunda Romalılar buraya bir hamam yapıp şehri kurmuşlar ve şehrin ismi de “Hamam” olarak kalmış. Bugün UNESCO koruması altındaki şehrin zaten gezip görülecek yerleri hep yanyana sıralanmış. En fazla 1-2 saat içinde Bath’ın görülmesi gereken yerlerini tamamlayıp, bir sonraki günkü Edinburgh uçağı için geri dönüyoruz. 

24.10.2014

Lamela'dan sezonun golü

Dün akşam, hatta ekim boyunca izlemeniz gereken bir gol varsa o da budur arkadaş. Belki de sezonun golü olacak.

17.10.2014

Kale bu tarafta!


Haber 2012'den kalma ama pekala geçen hafta da olabilirdi. Zamanında Kupa Galipleri Kupası'nı kazanmış, bugün 4. ligde bulunan FC. Magdeburg, 5 hafta boyunca gol atamıyor. Modern futbolda bunun sonucunda müşteri taraftar takımını yuhalarken Magdeburg taraftarı ise daha zekice bir çözüm buluyor: Tabela ile kalenin yerini göstermek.

Her ne kadar tabelalar işe yarasa ve Magdeburg 558 dakika sonra gol atsa da yine de Berliner'e 2-1 yenilmekten kurtulamıyor.

15.10.2014

Sırbistan - Arnavutluk: Kaçınılmaz son

Niyetim esasında Türkiye üzerine iki kelam etmekti amma velakin dün Sırbistan - Arnavutluk maçında yaşananlar hazır dumanı üzerindeyken üzerine konuşmaya değer. 

İki ülkenin durumu zaten son 20 yıldır Kosova sorunu sebebiyle gergin. İki ülkenin de ne kadar milliyetçi oldukları da malum. Hatta, Sırplar'ın milli maçlarda çıkan olaylar konusundaki sabıkası için 2010 yılında Cenova'da oynanan İtalya maçına bakabilirsiniz.

Bu şartlar altında oynanacak maça tabiki Arnavutlar alınmadı. İlk yarı genel olarak nasıl geçti bilmiyorum ama zaten önemli olan kısım 42. dakikadan sonra başladı. Uzaktan kumandalı bir uçak ile aşağıya Arnavut bayrağı ile kaplı bi Kosova haritası dalgalandırıldı. Türkiye'de üzerinde Yunanistan bayrağı dalgalandırılan bir Kıbrıs haritası dolaştırılsa ne tepki verilirse, aynısı da Sırbistan'da sergilendi. Sonrası ise anlatılmaz yaşanır cinsten. Özellikle eski Galatasaraylı kaptan Lorik Cana'nın tabure ile saldıran Sırp'ı yere yıkması. Sabah 4'te havalimanında takımı karşılayan Arnavutlar'ın Cana'yı alınlarından öpmesi. Olaylar için aşağıdaki videolar herşeyi özetliyor.


15.09.2014

Forma Üzerinden Siyaset

Haftanın önemli gündemlerinden birisi Perşembe yapılacak İskoçya bağımsızlık referandumu. Quebec yazımda da söylediğim gibi, bir Türk olarak bu oldukça hassas bir konu olduğu için olabildiğince haber niteliğinde yazmaya çalışıyorum.

Referanduma 3 gün kala itibariyle görünen; İskoçlar parayı, bağımsızlığa tercih edecekler ve oylamadan muhtemelen bağımsızlığa hayır yanıtı çıkacak.

Tam da bunun arifesinde, haftasonu La Liga'da Barcelona - Athletic Bilbao maçı vardı. Geçtiğimiz hafta Barcelona'da Katalınya Ulusal Günü kutlandı. Bunun hemen ardından oynanan maçta Barcelona klasik Bordo-Mavi forması yerine Katalunya bayrağı şeklindeki kırmızı-sarı  şeritli forma; Athletic Bilbao ise Kırmızı-Beyaz forması yerine Bask bayrağı renklerindeki yeşil-beyaz-kırmızı forma ile sahaya çıktı. 

Madrid basını tabiki bu duruma köpürdü ve bunun İskoçya tarzı bir referandum talebine dikkat çekmek olduğunu ve Barcelona'nın futbola siyaset karıştırıdığını iddia etti. 

Maçı ise Neymar'ın 78. dakikadan sonra attığı iki golle Barcelona 2-0 kazandı.

5.09.2014

Haka'ya Meydan Okuma

Sanırım sitedeki herkesi ragbiye merak saldırmaya kararlıyım.

Şimdi basketbolda Yeni Zelanda ile eşleşince tekrardan bir "ay bu Hakacılar ne şirinler. Geleneklerine sahip çıkıyorlar" tarzı laflar türemeye başladı. Her ne kadar biz yenilsek de Yeni Zelanda basketbolda çok da ciddiye alınan bir rakip olmadığı için, buradaki ciddiyet "işte şovlarını yaptılar, hadi biz şut idmanına devam edelim"den öteye gidemiyor.

Oysa ki karşındaki takım, o sporun en iyisi ise, hakayı "eheh hadi şimdi maça başlayabiliriz" diye değil, ciddi bir meydan okuma olarak görmen gerekiyor. İşte Galliler de tam olarak bunu yapıyorlar.

3.09.2014

Rugby Dünya Şampiyonası 2015 Reklamı

Spor organizasyonu tanıtımı üçüncü dünya ülkelerinde yapılan tesisler üzerinden gösterilir. Hoş biz onu bile beceremiyoruz, yapılan tesis erezyon yüzünden kullanılmaz hale geliyor.

Spor kültürü olan ülkelerde ise tanıtım, sporcusundan, hakemine; çim biçicisinden, taraftarına kadar oyunun içinde yer alan her kesimden insan ile yapılır.

Bizim bu alandaki reklam yaratıcılığımız, 15 yıldır birbirinden hiçbir farkı olmayan boğaza atlayan yüzücü, saat kulesinin üzerinden atlayan koşucudan ileriye gidemiyor.

Bu kopyala yapıştır senaryolar sponsorluk reklam filmlerinde de geçerli. Bu alanda bir tek Opet'in geçen yıl yaptığı reklamı ayrı bir yere koyuyorum. Bunun dışında kalan Garanti, Turkcell, THY, Vakıfbank reklamları, sporcuları The Avengers'tan çıkma süper kahramanlar gibi göstermekten başka bir şeyler üretemiyorlar. Zaten bunu yapanlar da muhtemelen Amerikan spor organizasyonları filmlerinden bu konsepti aşırmışlardır. Ancak Amerika'daki spora bakış açısı ile Avrupa'daki bakış açısı arasından siyah ile beyaz kadar fark var ve sporcuyu süper kahraman olarak göstermek bu kıtaya bence çok da uygun değil.

Haklarını verelim İngilizler ise bu işi çok iyi kotarıyorlar. Gelecek yıl İngiltere'de Dünya Rugby Şampiyonası var ve biletler 12 Eylül'de satışa çıkıyor. İşte bunu duyurmak için son derece başarılı bir reklam filmine imza atmışlar.

Toronto & Niagara Şelaleleri

Her ne kadar daha doğuyu, Kanada'nın ilk yerleşim alanları olan Halifax'ı da görmek istesem de buradan sonra bir 10-11 saatlik yolumuz olduğu için New Foundland'den "kısmetse başka sefere" diye vazgeçip, Fransızca konuşulan Qubec'ten sonra artık istikametimizi batıya çeviriyoruz.

Yaklaşık bir hafta kadar sürekli Fransızca konuştuktan sonra, Kyle'ın "tamam artık, İngilizce konuş" telkinleri ile karşılaşıyorum. Zira Quebec'ten çıktıktan sonra kimse Fransızca bilmiyor.

İstikametimiz Toronto'nun metropolitan nüfusu 5 milyon. Hatta Niagara Şelalelerine kadar kesintisiz devam eden  hilal şeklindeki yerleşimi göz önüne alırsak bölgenin nüfusu tüm Kanada nüfusu'nun dörtte biri olan 8 milyon'a ulaşıyor. Bu haliyle, bir İstanbullu olarak bile rahatlıkla söyleyebilirim ki çok ciddi trafik problemleri var. Bu yüzden şehir içine ulaşmak için en mantıklı yol, arabayı istasyonlarındaki devasa -ama buna rağmen tıklım tıklım dolu- otoparklara bırakıp trene atlamak.

Dünyanın en fazla yabancı ülkede doğmuş insanın yaşadığı şehir, ülkenin finans merkezi ve gökdelenleri ile Levent - Maslak hattının birkaç kat büyük halini andırıyor. Şehirde öyle tarih falan yok zaten. Belki de yapılacak en keyifli şey hayvanat bahçesine gitmek. Toronto hayvanat bahçesi dünyadaki sayılı bahçelerden birisi. Kutup ayısından, kanguruya; pandadan, zürafaya hatta türkçe karşılıkları olmayan birçok hayvana burada rastlayabilirsiniz. Şehir merkezindeki CN tower, Toronto'nun ikonik yapılarından belki de en önemlisi. Kulenin, dünya mimarlık tarihinde neden önemli bir yere sahip olduğunu ve şu an hiçbirini hatırlamadığım bilgileri kuleye çıkarken veriyorlar. Bu tip şehre panoromik 360 derece görüntü sağlayan kuleleri dünyanın bütün büyük şehirlerinde bulabilirsiniz. Buraya özgü bir deneyim sağlayan ise cam zeminli alan. Yerden birkaç yüz metre yükseklikte bu cam zemine çıkınca gözünüz ile orta kulağınız, beyine değişik sinyaller gönderip beyni aptala çevirince bir denge kaybı yaşıyorsunuz.
Bu deneyimin ardından esas daha ilgi çekici ve blogu biraz daha ilgilendiren kısma geçelim. Toronto'nun profesyonel spor takımları ve bunların oynadıkları arenalar aynı eğelence grubuna ait. Bu grubun bir de "the real sports bar" adında bir mekanı bulunuyor. Mekanın özelliği ise dünyanın en büyük televizyon ekranına sahip barı olması. Saat 15.30 da oturup Real Madrid - Juventus Şampiyonlar lLigi maçını bu dev ekranda seyrederken yandaki görece daha küçük ekranlarda ise diğer maçları izliyoruz.

Maçları bitirip demlendikten sonra soluğu Air Canada Center'da alıyoruz. Ne yazık daha sezon öncesi maçları oynanıyor ama yapacak bir şey yok. Buraya kadar gelmişken bu şansı tepemem. Zaten NBA normal sezonunun aldığı hali düşünürsek sezon öncesi ile sezon maçları arasında da pek fark bulunmuyor. Kadrosu ve rotasyonu şekillenmeyen Raptors'ın oyuncuları kendilerini göstermek için epey kasarken Grizzlies oyuncuları maçı iplemeyince daha dördüncü çeyrek başında 40 farkı görüyoruz.

Dedim ya yapacak pek fazla ilginç bir şey yok, ertesi gün soluğu şehrin merkezindeki butik bir bira evinde alıyoruz. Biranın nasıl hazırlandığını anlatan turu tamamladıktan sonra daha keyifli kısma, bara geçiyoruz. Daha 9 dakika önce şişelenmiş taze biralar ile demlenirken arka fonumuzda Swansea'nin UEFA kupası maçı var.
Kanada'ya en yakın NFL takımı olan Buffalo şansıma iki hafta deplasmanda oynayınca, Canada Football League'e tamah etmek zorunda kalıyorum. Biracıda, normal bir bara göre epey ucuza demlendikten sonra Kanada Futbolu maçına geçiyoruz. Bu spor başta NHL olmak üzere profesyonel basketbol ve beyzbol takımlarının da bulunduğu şehirde ikinci planda kalıyor. Stadın belki %30'u dolu. Olsun ben halimden memnunum. Tam önümde ponpon kızlar var, onların kıçlarını kesiyorum.
Bu Kanada turundaki son durağım ise Niagara Şelaleleri. Aynı zamanda ABD ile sınır görevi gören şelaleler, metreküp bazında dünyanın en fazla su akan şelaleleri. Şelalelerin Kanada tarafında kurulan kentin en büyük işlevi, ABD'den gelenlere kumarhane olarak hizmet vermek. Kumarhane ve korku evleri dışında yapılacak ve yapılması gereken tek şey ise bir tekneye atlayıp şelalelerin dibine girip, bu dev su kütlelerinden etkilenmek.
Böylelikle bu uzun ama çok keyifli tatilin sonuna geldim. Ne kadar uzun olursa olsun Kanada'da mesafeler çok uzak olduğu için belki coğrafi olarak küçük ama en önemli yerlerini tamamladım. Bir sonraki bu kadar uzun mesafeli turda, bu Ramazan Bayramı'ndaki Cardiff, Edinburgh, Belfast ve Dublin anılarını yazacağım.

2.09.2014

Quebec


Her ne kadar Montreal de Quebec eyaletinin içinde yer alsa da kozmopolit bir şehir olduğu için çift lisan konuş sayısı oldukça fazlaydı. Montreal’den ayrıldıktan sonra ise bölgenin kalanında ise İngilizce’de konuşabilen insan sayısı üçte bire kadar düşüyor.

Burada şu ayrımı yapmak lazım. Bu adamları ayrıştıran tek şek konuştukları dil. Ha zaten, Kanada ırkı diye birşey yok. Fransa’dan göçen Fransız asıllılar ile İngiltere’den göçen ya da ABD bağımsızlığını kazanınca Kraliyet’e bağlı olup ABD’den göçen İngiliz asıllılar oluşturuyor Kanada halkını. O yüzden konuyu Türkiye ile karşılaştırmak çok fuzuli olacaktır.
 
Yine de şehrin il sınırlarına girerken “Capitale Nationale – Ulusal Başkent” yazısı ile karşılaşmak oldukça değişik. Kyle bu konuda haklı olarak çok tepkili. Her eyaletin kendi parlementosu var. Diğer tüm eyaletlerde bunun ismi “eyalet parlamentosu” iken Quebec eyaleti kendisi “Ulusal Parlamento” sıfatını layık görmüş.

Tabi günün sonunda Kanadalılar en nihayetinde anca buz hokeyinde kavga eden bir millet. Bu durum bir kargaşa yaratmıyor. Onlarda da Quebec partisi meclisteki dört partiden birisi ve kendi azınlık haklarını korumaya çalışıyorlar.

Quebec 1608 yılında Fransızların yeni kıtada kurduğu ilk şehir. Kanadalıların deyimi ile şehir Kuzey Amerika’daki en Avrupa’ya benzeyen şehir. Tabi İstanbul’daki Antep kebapçısındaki kebap ne kadar Antep’teki kebaba benziyor ise Quebec de anca o kadar Avrupa’yı andırıyor. Yine de hakkını yemeyelim: Quebec, Kanada ve ABD’deki şehir duvarları olan tek şehir ve mimarisi gerçekten Kuzey Amerika’daki diğer şehirlerden çok daha farklı.

Yaklaşık 150 yıl Fransa idaresinde kalan şehir ciddi anlamda eski kıtaya kereste ve kürk ticareti sağlıyor. Ancak 1759’da şehrin hemen önündeki açık savaşta İngilizler yarım saatte Fransızları yenince Fransa’nın yeni kıtadaki toprakları gidiyor. Söylenen odur ki ekonomik anlamda Fransa’ya çok büyük darbe yaşatan bu olay 30 sene sonraki Fransız İhtilali’nin en önemli sebeplerinden biri oluyor.

UNESCO Dünya Mirası listesindeki eski şehir zaten şehrin görülmesi gereken tek yeri. Bugün oradaki binalar ya otele çevrilmiş ya da mağaza olmuşlar. Hepsi yürüme mesafesinde ufak bir şehir.  Ottawa yazısında bahsettiğim poutine’in ana memleketi esasında burası. Halen daha tamamını yemenizi tavsiye etmesem de bi tadına bakarsınız. Grand Allée adlı muhit gece kulüplerinin toplandığı yer. Gençlerin yoğun olduğu hareketli bir gece hayatı olsa da “ooo kesin gitmeniz lazım” diye methiyeler düzeceğim bir gece hayatı yok.


Böylelikle Quebec’i tamamlıyoruz ve gerisi geriye güney batıya doğru yolumuzu çeviriyoruz. İstikamet, ülkenin en kalabalık şehri Toronto.

29.08.2014

Ludogorets - Steaua Bükreş

Sen git 89'da golü bul, maçı uzatmalara götür. 118'de kalecin kırmızı kart görsün. Romen takımına karşı Romen stoperin penaltılarda kaleye geçsin. Önce ilk penaltıyı gole çevirsin, sonra 2 penaltı çıkartıp 33 bin nüfuslu kasabanın 6.000 kişilik stadyumu olan takımını Şampiyonlar Ligi'ne çıkartsın.

Hollywood filmi olsa, "hadi lan böyle abartı senaryo mu olur?" diyeceğin olaylar Ludogorets Razgrad ve Cosmin Moti ile gerçekleşti. Bu da maçın kısa özeti:

26.08.2014

Montreal

Ottawa yazısından sonra bu şekilde bir ara vermeyi planlamıyordum. Neyse ki bütün yazıları oturup tamamladım artık ara vermeden her gün bir yazı ile Kanada gezisini tamamlayacağım. Montreal ile devam ediyoruz.


Esasında bir adanın üzerinde yer alan Montreal, “Kraliyete ait dağ” anlamına gelen ismini , adada bulunan dağdan almış. Fransızlar tarafından kurulan şehir, 4 milyonluk nüfusu ile bugün Toronto’dan sonra ülkenin en büyük ikinci şehri. Son derece yüksek bir kültüre sahip olan kent aynı zamanda dünyanın en çok iki dil konuşan nüfusa sahip kenti.

Dağdan çektiğim yukarıdaki panoromik fotoğrafta da görülebileceği üzere, bir ada üzerine kurulup sınırılı bir alana sahip olmasıyla burası gökdelenlerin yükseldiği bir şehir. Dağ, şehre kuşbakışı bir manzara sağlamasının yanı sıra, büyük parkı ile de yürüyüş yapmak ya da koşmak isteyenlere güzel bir opsiyon sağlıyor.

Old Montreal, şehir Fransızlar tarafından kurulduğunda ilk yerleşimin ve ilk limanın kurulduğu mahalle. Şehrin ilk kuruluş amacı, Fransa’ya kereste ticareti yapılması. Haliyle, ticaretten elde edilen paranın korunması, özellikle korsan saldırılarına karşı korunması amacıyla, Kuzey Amerika’da ilk inşa edilen binalar arasında bankalar yer alıyor. İşte bu yanda gördüğünüz Yunan mimarisi esintileri taşıyan bina da halen daha aktif olarak faliyet gösteren bir banka. Önündeki heykel ise şehri kuran Fransız Maisonneuve’e ait.

Montreal çok önemli bir spor şehri. Herşeyin başında 1972 Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yaptılar. Tabi artık 40 yaşına gelen Olimpiyat Stadyumu artık aktif olarak kullanılmıyor. Ünlü meşale kulesi restauranta çevrilmiş. Olimpiyat Parkı’nda yer alan velodrome ise botanik bahçesine çevrilmiş. Bunu yanı sıra şehir Formula 1 Kanada Grand Prix’sine ev sahipliği yapıyor. Son olarak, şehrin buz hokeyi takımı Canadiens, NHL’in en fazla şampiyonluk kazanan takımı.

Açıkçası bunun dışında da şehirde pek anlatılacak bir şey yok. Belki de şehirde anlatacak bir hikayem ya da deneyimim olmadığı için bu kadar kısıtlı yazıyorum ama gerçekten de trip advisor’a göre şehirde yapılacak en iyi 17. şey bir hostel barındaki komedi şovunu izlemekse burada pek de fazla yapılacak bir şey olmadığı görüşüm doğrulanıyor.  


Yarın Qubec ile devam ediyoruz. Kyle ile buluşup Kanada’nın Fransız tarafını keşfe çıkacağız. 

15.08.2014

Geleneksel OrtaKafaGol Fantasy Premier League 2014-15

Yarın İngiltere Premierleague'de sezon açılıyor. Buna müteakip bilmemkaçıncı gelenksel OrtaKafaGol Fantasy Premier League sezonumuzda başlıyor.

Son şampiyon Cuma Ali ünvanını korumak, bizler ise yeni şampiyon olmak ama hepsinden önemlisi eğelenmek için takımlarımızı kuruyoruz. Şu anda ligimizde 12 kişi bulunuyor. Katılmak isteyenler join private league kısmına  2273-3590 kodunu girerek lige dahil olabilirler.

Bu gece takım kurmak için son gün. Katılan herkese başarılar.

15.07.2014

ESPN Dünya Kupası Bracket


1 aylık Dünya Kupası macerası pazar akşamı sona erip hepimiz gündelik hayatlarımıza geri dönerken, ESPN'de oynadığımız küçük oyunumuz da tamamlandı. Oyuna katılan 10 kişinin yarısı şampiyonu doğru tahmin ederken övünmek gibi olmasın ama, thebor ile birlikte diğer finalist Arjantin'i de doğru tahmin eden bendeniz, böylelikle şampiyon oldum :)

Katılan herkese teşekkürler. Bir ay sonra artık klasikleşen OrtaKafaGol fantasy premierleague'inde görüşmek üzere.


5.07.2014

Wimbledon


Kanada gezi notlarına bir ara verip güncel bir geziye geçiyorum. Beni tanıyan ya da şurada yazılarımı okuyan bilir: Hayatta en çok keyif aldığım iki şey spor ve gezmektir. Spor için gezmenin ise keyfine doyum olmaz. Hazır Atlasjet çalışanı olarak ücretsiz Londra'ya uçuyorken de bir haftasonu için Wimbledon'a gitmek kaçınılmaz oldu.

Ben de ilk haftanın cumartesi sabahı sanki Taksim'e gidiyor gibi atladım uçağa soluğu Londra'da aldım. Maç için bilet falan hak götüre. Zira ne 80 pounda satılan merkez kort, ne de 60 pounda satılan tesise giriş biletlerini internetten almak mümkündü. Ben de zaten gözüme sıraya girerek 20 pounda içeriye girmeyi gözüme kestirmiştim.

Havalimanından 1.5 saat süren tren ile Wimbledon'a vardığımda saat 14.30 olmuştu bile ve daha kötüsü bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Merkez kort dışındaki tüm kortlar açık saha olduğu için haliyle hiçbir maç da oynanmıyordu. Gökyüzü tamamen griydi ve yağmur durur mu, maçlar tekrar başlar mı, epey kuşkuluydum. Dahası dediğim gibi günübirlik sanki Taksim'e çıkıyormuş gibi evden çıkıp geldiğim için üzerimde bir şort - Tshirt ile gayet dımdızlaktım.

Yine de saatlerce yol yapıp buraya kadar geldikten sonra bu noktada pes edip geri dönecek halim yoktu. Haliyle, yapılması gerekeni yapıp paşalar gibi saat 15.00'te bilet kuyruğuna girdim. Neyse ki sırada bedava naylon yağmurluklar dağıttılar da ıslanmaktan kurtuldum. Yine de ne olursa olsun, yağmur altında ayakta saatlerce bekliyorum ve ne için beklediğimi de bilmiyorum ve sıra ilerlemiyordu. Yağmur durmayabilirdi, hakemler maçları oynaymayabilirlerdi, "içersi doldu, daha fazla almıyoruz" diyebilirlerdi. Bu noktada çokça kırılma anı yaşayıp pes etmeyi düşünsem de her seferinde kendime neden burada olduğumu anımsatıp sırada kaldım.

Arada bir gönüllü görevliler geliyor onlardan bilgi alıyoruz. Önümde iki Slovak, arkamda iki İtalyan, onlarında arkasında ise İspanyollar var. Gayet global bir şekilde bekliyoruz. Sıraya girerken bankalardaki gibi sıra numarası veriliyor. Böylelikle sıra atlama gibi bir durum söz konusu değil. En sonunda saat 5 gibi yağmur duruyor ve ufukta mavi gökyüzünü görüyoruz. Görevliler, hakemlerin hava durumunu takip edeceğini ve 17.45'te karar vereceklerini söylüyorlar ve en nihayetinde saat 18.00'de içeriye almaya başlıyorlar. Bu kadar geç girince de bilet fiyatları 10 pounda kadar düşüyor. Bu kadar uzun süre beklemenin bir karşılığı olmalı.

Bütün bu kadar uzun süre sırada bekleyip yaşadığım her türlü psikolojik sıkıntıyı içeri girip halen daha geleneksel bir şekilde elle yazılan ana tabloyu görünce unutuyorum. Ama tabi öte yandan fiziksel sıkıntılarım var. Öncelikle hava da saat itibariyle iyice serinlemeye başlıyor ve zaten saatlerce kafama yağmur yediğim için iyice üşüyorum. Resmi mağazadan 50 pounda kendime bir sweetshirt alıyorum. Bu sanırım takım elbise ve ayakkabı dışında herhangi bir kıyafete verdiğim en yüksek ücret. Ancak hasta olursam bunun daha fazlasını ödeyeceğim aşikar. O yüzden fazla düşünmüyorum. Ardından soluğu food court'ta alıyorum. Zira sabahtan beri sadece uçakta yediğim kahvaltı ve sırada yediğim bir dilim pizza ile duruyorum. Sırtım pek ve karnım tok olduktan sonra artık tenis ile ilgilenebilirim.

Turnuvanın yapıldığı All England Club şimdiye kadar hayatımda gördüğüm en güzel spor kompleksi. Toplam 19 kort var. Benim 10 poundluk bilet ile merkez, bir ve iki numaralı kortlar dışındaki tüm alanı gezebiliyorsunuz. Kortların nasıl dizildiğini zaten şu fotoğraftan görebilirsiniz. Kafamı sağa çeviriyorum Flipkens ile Kerber oynuyor, solumda ise Robredo ile Janowicz kapışıyor. Kortları bizim bulunduğumuz alandan bel yüksekliğinde bir branda var. Yani oyuncunun eli kaysa kafanıza 100 km hızla topu yememiz içten bile değil.

Birinci kortun hemen dışında piknik masalarının da olduğu büyük bir çimenlik alan var. Burada merkez ve birinci korttaki maçlar dev ekrandan yayınlanıyor. Biraz dolandıktan sonra bir pizza alıp buraya geldim. Ekranda Serena Williams - Alize Cornet maçı vardı. Sivri burnuyla benim pek sevimli bulduğum Cornet, mazlumun yanında olan seyircinin desteğini arkasına almıştı. Sanırım İngilizler'in kolay kolay bir daha bir Fransız'ı desteklediğini göremem.

Dediğim gibi merkez, birinci ve ikinci kortların biletleri ayrı satılıyor. Bu bilete sahip kişiler tesisi terkederlerse, onların biletleri 5 pounda tekrar satılıyor ve bu paralar hayır kurumuna bağışlanıyor. Hazır buraya kadar gelmişken bir de ana kortu göreyim diyerek soluğu Lisicki - Ivanovic maçında alıyorum. Ancak çevresi kapalı olduğu için karanlık burada daha erken hissediliyor ve maç kısa bir süre sonra ertesi güne erteleniyor.

Tekrar dışarıda daha ışık alan kortlardaki maçları seyretmeye koyuluyorum. Yerel saatle artık 21.30 olunca bütün bu yolculuk ve yağmur altında ayakta beklemenin yorgunluğuna dayanamayıp dönüş yoluna geçtim. Sonuç olarak bu 3 saat içinde elbette ki hiçbir maçı doğru düzgün seyredemedim ama zaten amacım da bu değildi. Öyle olsa hiç bu kadar zahmete girmeden evde paşalar gibi de izleyebilirdim. Önemli olan orada olma deneyimini yaşamaktı ve bu yaşadığım deneyimi ancak bu kadar tarif edebildim.

26.06.2014

Ottawa


Her ne kadar Kanada’nın 16. Yüzyıldan itibaren Avrupalılar tarafından istilası ile ilk yerleşim bölgeleri Nova Scotia – Yeni İskoçya – olsa da esas gelişme İngilizler tarafından Ontario’da, Fransızlar tarafından ise Quebec’de oluyor. Bu iki bölgenin de gelişen büyük şehirleri ise sırasıyla Toronto ve Montreal. İleride daha detaylı anlatacağım şekilde Kanada tamamen İngiltere himayesine geçiyor ve 1867’de Kraliçe Victoria’dan Kanada vilayeti için bir başkent seçmesi isteniyor. O da politik bir seçim yaparak iki bölgeyi de kızdırmamak adına, sınırlarının bir kısmı Quebec, bir kısmı Ontario’da kalan, sadece 12 yıllık bir şehir olan Ottawa’yı başkent seçiyor. Bir nevi Ankara’nın başkent olması ve gelişmesi gibi bir hikayeye sahip Ottawa da.

Şehrin ortasından geçen nehirle, şehir iki eyalete bölünüyor ve bu çok ciddi keskin bir ayrım. En basitinden şehrin bi tarafındaki tabelalar İngilizce, öteki yakasındakiler Fransızca. Hal böyle olunca Ottawa’da çalışmak için iki dili de bilmek gerekiyor. Örneğin, Kyle’ın kız kardeşi Fransızca bilmediği için iş bulmak adına Toronto’ya taşınmış. Sanmayın ki Kanada’da herkes iki lisan konuşuyor. Ottawa haricinde böyle bir gereksinim bulunmuyor ve iki dili konuşabilen insan sayısı belki ülkenin %10’unu bile oluşturmuyordur.  Gündelik hayattan örnek vermek gerekirse Ontario’da alkol kullanma yaşı 21 iken, nehrin öteki tarafında 18. Aynı şekilde Qubec’te alkolden alınan vergi oranı daha düşük olduğu için alkol daha ucuz.

Ottawa’da ilk ziyaret noktam Tarih Müzesi oluyor. Böylelikle gezmeye başlamadan önce Kanada tarihi hakkında ciddi bir oryantasyon alıyorum. Sonrasında şehrin turistik anlamdaki en görülmesi gereken alanı Parliment Hill’e gidiyoruz. Şehir, başkent ilan edildikten sonra bu Gotik tarzdaki parlamento inşa edilmiş. Şansıma, parlamentonun yeni yasama yılının başlangıcına denk geliyorum. Top atışları eşliğinde  törenler yapılıyor. Birkaç gün sonra ise parlamentodaki açık oturumlardan birine girip bir süre milletvekillerinin birbirlerine atışmalarını izliyoruz.

Meydanda aynı zamanda birçok anıt bulunuyor. Bunlardan en büyüğü meçhul asker anıtı. I. ve II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Kanadalı askerlere adanmış. Hemen yanında da daha küçük bir şekilde 1901 Güney Afrika Savaşı’nda hayatını kaybedenler için bir anıt bulunuyor. Kanadalıların kendilerine göre Dünya’nın öteki ucu olan Güney Afrika’da ne işi var derseniz, Kanada, İngiltere’den bağımsızlığını ancak 1930’larda kazanıyor. Yani I. Dünya Savaşı’nda bile İngiltere okyanusun öteki ucunda bir savaş verdiği için Kanadalılar asker gönderiyorlar.


Ottowa Nehiri ile Ontario gölünü birbirlerine bağlayan Rideau Kanalı, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Kanalda gezinti yapabileceğiniz tekneler mevcut ama biz kano yapmayı tercih ediyoruz. 15 Ekim’e kadar kano yapmak mümkün. Sonrasında zaten Kanada’ya kış geliyor. Olur da Şubat’ta Ottawa’da olursanız, kanal çoktan buz tutmuş olacak ve buz pateni festivaline denk geleceksiniz. Ben bu dönemi yakalayamadım tabi ama Kyle beni bir buz hokeyi sahasına götürerek elime hokey sopasını tutuşturdu. Böylece Kanada’nın milli sporunu yapmadan da ülkeden ayrılmadım.

Yiyecek içecek konusunda çok fazla değişik bir şey yok. Kanada’nın bayrağında da yer alan Akçaağaç’ın şurubu belki de buranın en özgün gıda maddesi. Genelde kreplerin, pankeklerin üzerine dökülüyor. Ayrıca Beavertails’te üzerine şeker dökülerek yenen kızarmış hamur  ile kızarmış patatesin üzerine eritilmiş peynir ve gravyard sosu dökülerek hazırlanan poutine, buranın son derece sağlıksız yemekleri.

Eski bir araba yarışçısının kurduğu Tim Horton, neredeyse her köşe başında görebileceğiniz buranın Simit Sarayı – Starbucks karışımı kahve zinciri. Nasıl ki İstanbul’da çoğu çalışan haftaiçi kahvaltılarını açma – poğaça ile geçiştiriyor ise burada da bu görevi bagel görüyor. Bir sabah Tim Horton’da 50 yaşlarındaki bir kadının “ya dün akşam senetors’ın maçı ne oldu?” diye sorması buradaki buz hokeyi tutkusunu anlatmak için güzel bir örnek. Zira, Kanadalılar için “yürümeden önce kaymasını öğrenirler” derler. Bunu daha iyi tecrübe etmek için Ottawa Senetors’ın maçının yolunu tutuyoruz. Neticede Senetors maçı kaybediyor ama ben halimden memnunum. Kyle’ı işlerini halletmesi için Ottawa’da bırakıp, Kuzeydoğu’ya Montreal’e doğru yola çıkıyorum.

25.06.2014

Faryd Mondragon: Dünya Kupası'nda forma giyen en yaşlı oyuncu

Bundan 7 sene önce artık yaşlandı deyip Galatasaray'dan gönderilirken, yönetim kaleyi Orkun ile Aykut'a emanet etmişti. Aradan geçen 7 senede o ikisine ne oldu bilmiyorum ama Mondragon'un hala Dünya Kupası'nda oynadığını biliyorum.

Dün,Yunanistan 90+2'de gelen penaltı ile tarihlerinde ilk defa üst tura çıktıkları dakikalarda, 84'te oyuna giren 43 yaşındaki Mondragon böylece Dünya Kupası'nda forma giyen en yaşlı oyuncu oldu bir de fiyakalı top çıkardı.

20.06.2014

Başlarken Kanada


2013 Kasım’ında bir haftalık Kurban Bayramı ile 4 günlük Cumhuriyet Bayramı'nın arasına sadece  5 günlük yıllık izin sıkıştırarak 18 gün tatil yapma fikrini ta geçen yıldan kafaya koymuştum. Bu Avrupa ile ziyan edilemeyecek kadar uzun bir süreydi ve mutlaka deniz aşırı bir yerlere gidilerek değerlendirilmeliydi. Fransa'daki ev arkadaşım Kyle, 2007'den bu yana 2 defa beni ziyaret etmişti ve artık iadeyi ziyaretin vakti gelmişti. Seyehate geçmeden, bileti almamın hikayesini anlatmam lazım. Zira eğer bu gezi yazılarıyla amaç gidilecek yerler hakkında bilgi vermekse bu da kanımca önemli bir bilgi.

Yaklaşık 4 senedir kullandığım Miles&Smiles kredi kartı, beni Stockholm, Toulouse ve Barcelona olmak üzere 3 kere bedava uçurmuş ancak mayıs 2012'deki puan değişikleri sonrası pek de işe yaramaz duruma gelmişti. Yine de beni Kanada'ya bedava uçuracak 50 bin puanı doldurmaya yakınken kartı kullanmaya devam ettim. 2013 Şubat’ında en nihayetinde 50 bin mili doldurur doldurmaz hemen THY'nin sitesine girdim ve 9 ay sonraki uçağa bile limitliden yer bulamayınca artık Garanti ile yollarımızı ayırmanın zamanı geldi.

İnternette biraz zaman geçirip diğer bankaların uçuş kartlarını inceledikten sonra Adios'ta karar kıldım. Muhtemlen Adios'un sosyal medya ekibi tarafından yürütülen donanımhaberdeki forumu takip edince tüm kampanyalardan haberdar olunuyor. Böylelikle martta aldığım Adios ile sadece kampanya takip ederek  8 ayda yaptığım 4-5 bin liralık market, giyim gündelik hayatın gerektirdiği alışverişler ile 2500 TL'lik uçak biletini tamamen bedavaya getirdim.

YKB'nin reklamını yapmayı bırakıp Kanada'ya geçelim. İsrail dönüşü, beni kötü bir sürpriz bekliyordu. Kanada konsolosluğu grevdeydi. Benim için tam bir karın ağrısına dönüşen vizem uçağımdan sadece bir gece önce elime ulaşarak bir Hollywood filmi klişesine dönüştü.

Böylelikle bir cumartesi öğleden sonrası toplam 14 saatlik bir uçuşla İstanbul - Toronto - Ottawa seferini yaptım. Toronto'ya yaptığım 10 saatlik uçuş şimdiye kadar ki en uzun uçuşumdu. 2 ana yemek 1 snack verilen Air Canada uçuşunda dikkatimi çeken ise hostesler oldu. Bizde bu meslek en fazla 40'ına kadar icap edilip biraz da çoluk çocuğa karışılması sebebiyle sonrasında yer hizmetlerine kayılırken, hem gidiş hem dönüş yolundaki kabin memurları 50'sini geçmiş 60'ına merdiven dayamış halen daha kıtalararası uçuyorlardı.

Rocky 1'i izeyip tamamladığım uçuşun ardından alışılagelmişin dışında bir uygulama ile karşılaştım Toronto'da: uluslararası uçuşun ardından, transit iç hat uçuşuna geçerken bavulunuzu teslim alıp tekrar veriyorsunuz. En nihayetinde akşam 21'de Ottawa'ya vararak 17 günlük uzun tatile başladım.

Tabi oranın saati ile 21 demek Türkiye saati ile 4 demek. Her ne kadar saate kendimi alıştırmak için uçak da bol bol uyumaya çalışsam da neticede bir yerde jetlag’e kurban gidiyorum. 4 saat diliminin ötesindeki uçuşlarda jetlag gayet normal ve pek de adam akıllı çözümü olmayan bir durum. Hatta yaş ilerledikçe daha da şiddetleniyormuş. 4 gün boyunca akşam 8’de esnemeye başlayıp zar zor 10’a kadar ayakta kalıp sonra sabahın 5’inde uyandım.

Kyle ile 17 günü planlarken elimize önce maç takvimini aldık. Programımızda elbette ki Kanada için olmazsa olmaz bir buz hokeyi maçı, hatta daha spesifik olarak Kyle’ın tuttuğu Ottawa Senetors maçı; her ne kadar sezon öncesi hazırlık maçları oynansa da bir Toronto Raptors maçı ve Amerikan futbolunun çakması Kanada futbolu vardı.

Maçları takvime yerleştirip hangi gün nerede olmam gerektiği belli olunca da program şekillenmiş oldu. Buna göre öncelikle başkent Ottawa ile başlayıp sonra yönümü kuzey doğuya çevirip Quebec City ve Montreal’e; sonra tam ters istikamete güney batıya gidip Niagara Şelaleleri ve Toronto’ya.

Kanada, dünyanın yüzölçümü açısından Rusya’dan sonra en büyük 2. ülkesi. Her ne kadar ülkenin kuzeyi önce ormanlar ardından da buzullarla kaplı olsa da ülkenin doğusundaki bu 5 şehri gezmek için bile toplamda 2500 km yol yapmamız gerekiyor. Ülkenin en doğusu, ortası batısı artık başka baharlara kalıyor.  Zira ülke o kadar büyük ki 6 farklı saat dilimi kullanılıyor ve Ottawa’dan Londra’ya gitmek, Vancouver’a gitmekten daha kısa ve ucuz. Haliyle “hazır buralara kadar gelmişken her yeri gezelim” diyebilmek için ciddi bir zamana ve bütçeye ihtiyaç var. 


17 günlük tatilin yazısı haliyle uzun olur. Girişi yaptıktan sonra yarın Ottawa ile başlıyoruz. 

18.06.2014

Topcast 18.6.2014

Ali Aktaş ile oturduk ilk maçlar sonrasında Dünya Kupası geyiği yaptık.

12.06.2014

Topcast - 10.6.2014

Dünya Kupası öncesi attık, tuttuk. Bunun ne kadarı tutar, turnuva sonrası bakarız.



21.05.2014

20.05.2014

ESPN Dünya Kupası Bracket


Dünya Kupası'nı oyunsuz geçirmeyelim istedik. Basit bir oyunumuz var. ESPN'de kimin gruplardan çıkacağını, sonrasında da çapraz eşleşmelerden kimin çıkacağını seçe seçe şampiyona kadar gidiyoruz. Tek yapmanız gereken buraya tıklayarak kaydolmak.

Herkese iyi şanslar.