İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

30.11.2006

Zirvedeki, Şanslı Üçlü

La Liga’nın on ikinci haftasını bu hafta sonu oynanan karşılaşmalarla geride bıraktık. Ligin zirvesindeki üçlü bu haftayı da kayıpsız kapatırken, bu üçlünün ardından gelen sekiz takımın tamamı puan kaybı yaşadı. Bu da zirvede üçlünün şimdilik yalnız kalmasına neden oldu.

Haftanın ilk maçında lider Barça, Villarreal’i konuk etti. Sezona hiç beklenmedik şekilde kötü giren Villarreal bu karşılaşmada da oldukça kötüydü. Aslında Gudjonhsen’in Cygan tarafından düşürüldü kararını veren hakemin bu pek de doğru olmayan kararı maçı Villarreal için bitirdi. Bu dakikaya kadar maç aslında Villarreal için hiç de kötü geçmiyordu. Sonuçta özellikle ikinci yarıda Barça oldukça rahat bir oyun sergiledi ve maçı da 4-0 kazandı. Maçın adamı hiç kuşkusuz İniesta idi. Bu aralar oldukça formda olan İniesta güzel futbolunu asist ve golle de süsledi. Tabi Ronaldinho’nun attığı enfes gole de değinmek lazım. Son zamanlarda böyle gollere pek sık rastlayamıyoruz. Mutlaka görün bu golü.

Villarreal ise sanırım devre arası transfer dönemini hareketli geçirecek. Şimdilik ilk yarıyı en az kayıpla bitirmeye çalışmaktan başka çareleri yok gibi.

Aynı akşam oynanan diğer karşılaşmada ise Atletico Madrid, Sociedad karşısında iki puan kaybederek Barça’nın sekiz puan gerisinde kalmış oldu. Atletico Uranga’nın ayağından maçın 24. dakikasında yediği golle 1-0 yenik duruma düşmüş, bu dakikadan sonra uyguladığı baskının sonucunu ise ancak 78. dakikasında 24 yaşındaki altyapıdan gelen Ansotegui’nin kendi kalesine attığı golle alabilmişti. Atletico karşısında Sociedad’ın en iyisi kuşkusuz Şilili kalecisi Bravo’ydu. Bravo bu sezon iyi maçlar çıkarıyor takımın bu kötü durumuna rağmen.

Atletico Madrid çok önemli iki puan kaybetmiş oldu böylece. Sociedad ise bu kazandığı bir puanla haftalar sonra son sıradan kurtulmuş oldu. Mamafih, 12. hafta sonunda da galibiyetsiz tek takım olma durumunu sürdürüyor.

Barcelona’nın ardından ligde ikinci sırada bulunan Sevilla, Bilbao deplasmanında 8. ve 14. dakikalarda bulduğu gollerle maçı erken çözmüş oldu. Bu dakikadan sonra maçı daha çok kendi yarı sahasında kabullenen Sevilla Aduriz’in golüyle kritik dakikalar yaşamış da olsa Fabiano’nun 90. dakikada attığı golle maçı 3-1’e getirdi ve maçı böylece bitirdi. Sevilla bu galibiyetle Barça’nın ardından ikinci sıradaki yerini korurken, Bilbao bu mağlubiyetle Osasuna’nın da farklı kazanması sonucunda ligde 18. sıraya gerilemiş oldu. Bu karşılaşmanın ardından teknik direktör Sarriugarte’nin görevine son verildi. Böylece Sociedad’ın ardından diğer Bask takımı olan Bilbao’da teknik direktör değişikliğine gitmiş oldu. Dani Alves geçen hafta olduğu gibi yine iyi bir performans ortaya koyarken, Fabiano da attığı iki golle Kanoute yokken de etkili olabileceğini gösterdi. Juande Ramos kadrosunu iyi bir şekilde kullanmaya devam ediyor.

Zirvenin üç numarası Real Madrid ise haftanın maçında Valencia deplasmanında 1-0 galip gelmeyi başardı. Bu maçla ilgili aslında hayli fazla söylenecek şey var. Öncelikle daha önce Guti ile ilgili yazı yazmış, yazılarımda Real Madrid’in şuan ki kadrosunun en önemli unsurlarından biri olduğunu belirtmiştim. Guti’siz Real Valencia karşısında hiçbir hücum girişiminde bulunamadı desek yeridir. Bir kez maçın 51. dakikasında sol taraftan etkili gelen Real Madrid, Raul’un şık golüyle öne geçti ve üstünlüğünü maç boyu korudu.

Asıl söyleyeceklerimiz Valencia ile ilgili. Son hafta yaşadıkları talihsizliklerden bir türlü kurtulamayan Valencia bu maçta da birçok gol pozisyonuna girmesine rağmen gol atmayı beceremedi. Maça daha atak başlamış olmasına rağmen David Villa’nın erken sakatlanmasıyla oyun kurgusunda değişikliğe giden Flores, Vicente’yi sol tarafa alıp Silva’yı, Villa’nın yerine koydu. Vicente zaman zaman sol kanadı etkili kullanmış olsa da Silva iyi başladığı maçın devamını Real savunması arasında gösteremedi.

Eleştirilerim elbette Flores’e olacak. Villa’nın çıkmasından sonra Morientes’i maç boyunca düşünmemiş olması ve Angulo’yu da ısrarla oyunda tutması eleştirilerin odak noktası. Morientes’i almayıp oyunda tuttuğu Angulo özellikle iki gol kaçırdı ki inanılmazdı. Aragones’in de ısrarla tercih ettiği Angulo bu kaçırdığı gollerle Flores’i de Valencia’yı da çok zor duruma düşürmüş oldu. Valencia bu kadar eksiğine rağmen, formsuz oyuncularına rağmen maçı kazanacak pozisyonları da bulmuş olmasına rağmen bu haftadan da puansız ayrılmış oldu.

Aslında çok beğendiğim ve gelecekte önemli işlere imza atmasını beklediğim Flores bu maçın kaybedilmesinin sorumlusudur diye düşünüyorum.

NTV’nin yayınladığı bir diğer karşılaşmada ise Celta ile Zaragoza 1-1 berabere kaldı. Zaragoza Diego Milito’nun erken golüyle öne geçmiş olmasına rağmen Zapater’in 14. dakikada oyundan atılmasıyla muhtemelen kazanacakları maçta 2 puan yitirmiş oldu. İlk yarının sonlarında etkili olan Celta müsait pozisyonlar bulmasına rağmen bunları değerlendirememişti. İkinci yarıda ise Zaragoza kalecisi Cesar Barça maçında olduğu gibi yine bir hatalı gol yedi ve takımını zor duruma düşürdü. Buna rağmen 10 kişilik Zaragoza 1-1den sonra gol fırsatları yakaladı ancak bunları değerlendiremedi. Celta 10 kişi kaldıktan sonra ise maç tamamen rölantiye döndü ve 1-1 sona erdi.

Haftanın en talihsiz takımı da Betis’di. Bu sezona kötü başlamış olmasına rağmen, iyi futbol oynayan ve şansız puanlar kaybeden Betis Pazar gecesi de çok şansızdı. 1-0 önde götürdüğü maçın 94. dakikasında Pandiani’nin golüne engel olamayarak iki puan daha kaybetmiş oldu. Ligin beraberlik takımı Espanyol da böylecek 94. dakikada da olsa yine haftayı bir puanla tamamlamış oldu.

Getafe ise sahasındaki ikinci puan kaybını Levante karşısında yaşamış oldu. Getafe bu maçta da gol yemeyerek sahasındaki gol yememe serisini bozmamış oldu.

Bu sezonun kötü takımlarından Osasuna ise deplasmanlarda bir türlü etkili olamayan Deportivo önünde 4-1 gibi farklı bir skorla kazanma başarısı gösterdi. Bu sezon belki de Osasuna ilk kez iyi bir performans gösterdi. Deportivo, Barcelona beraberliğinin ardından ligde oynadığı son üç maçta sadece bir puan alabildi.

Haftanın en gollü maçında son haftaların formda iki takımı karşılaştı. Yedi golün atıldığı maçta Racing Santander maç öncesi altıncı sırada bulunan, ligin yeni takımı Recreativo’yu 4-3 mağlup etti. Son iki haftaya kadar neredeyse bütün maçlarında bir ya da ikiden fazla gol olmayan Mallorca, Barça mağlubiyetinin ardından Gimnastic ile karşılaştı. 1-0 yenik duruma düştükleri maçta önce 2-1 öne geçen Mallorca, Nastic’in golüne maçın 90. dakikasında da bulduğu golle karşılık vererek maçı 3-2 kazandı. Nastic takımında da bu maçtan sonra teknik direktör Luis Cesar Sampedro’nun görevine son verildi.

La Liga’da haftanın takımına da bir göz atalım; Kalede Atl.Bilbao karşısında takımının galibiyetinde önemli rol oynayan Andres Palop(Sevilla), Defansta bu hafta tekrar göbekte oynayan ve yine iyi bir performans ortaya koyan Sergio Ramos(Real Madrid), bu sezon iyi bir performans ortaya koyan genç Arjantinli Garay(Santander), Celta’dan Sergio Fernandez ve Osasuna’dan da Josetxo diğer savunmacılar. Orta sahada ise Barcelona’dan İniesta hiç kuşkusuz haftanın en önemli portrelerinden biriydi. Mallorca’dan Jonas, Sevilla’dan Poulsen, Barça’dan Ronaldinho. Forvette ise Santander’den Zigic ve Osasuna’dan Soldado haftanın göze batan isimleri.

29.11.2006

Portekiz Futbolunda Son Durum

Portekiz, bu yıl Avrupa'ya altı takım gönderdi. Şampiyonlar Ligi'ne giden üçlüden Porto ve Sporting Lisbon direkt olarak gruplara kalırken, Benfica üçünü öneleme turunda Austria Wien'i eledi. Son maçlar öncesi takımların durumlarını inceleyelim.

B Grubu'nda İnter ve FC Bayern arasından çıkmaya çalışan Sporting Lisbon gruba iyi başlamıştı. Sonrasında iki Bayern Münih maçında alınan bir puan Lisbon ekibini zor durumda bıraktı. Kader maçında İnter ile deplasmanda karşılaştılar. Bu zorlu maçta da iyi bir oyun çıkarmalarına rağmen, Crespo'nun tek golüyle maçı kaybettiler ve yollarına Uefa Kupası'nda devam edecekler -tabi son maçta farklı mağlup olmazlarsa evlerinde Spartak Moskova'ya- .

Şimdi, Sporting'in bu kupadaki şansının ne olduğuna bakalım. Sporting Lisbon, Avrupa Kupaları'nda tecrübeli bir ekip. 4-1-4-1 düzeniyle oynuyorlar. Kalede milli takımdan tanıdığımız tecrübeli Ricardo var. Savunmada; Caneira,Anderson Polga gibi tecrübeli ve taktiksel disipline sahip oyuncular var. En büyük handikapları orta sahada üst düzey bir yıldıza sahip olmamaları. Rodrigo Tello, Pontus Farnerud ve Carlos Paredes tecrübeleriyle takımı sırtlamaya çalışıyorlar. Genç isim Joao Moutinho takımın en yaratıcı ismi. Forvette de takımın en iyisi olarak gösterebileceğimiz Brezilya Liedson var. (kendisi İnter maçında oynayamadı.) Sporting Lisbon'un bu kadro yapısıyla Uefa Kupası'nda sonuna kadar gitmesi zor gözüküyor ama unutmamak gerekir ki; tecrübeli isimlerin varlığı ve genç Moutinho ile Liedson'un potansiyelleri bu takımı tehlikeli bir ekip yapıyor.

Şampiyonlar Ligi F Grubu'nda Benfica var. Benfica'nın tur mücadelesi Manchester United ve Celtic ile. Geçen sezonun çeyrek finalisti Benfica, lige çok kötü başlayarak ilk üç maçta sadece bir puan alabildi. Son iki maçta aldıkları iki galibiyetle tur iddiasına sahip oldular. Benfica, grubun son maçında Manchester United'la deplasmanda karşılaşacak ve bu maçı kesinlikle kazanmaları gerekiyor. Geçen yılı hatırlayalım hemen. Bu iki takım arasında yine gruptan çıkma mücadelesi son maça kalmıştı ve son maç Benfica'da oynanacaktı. Maçı kazanan ekip Benfica oldu. Bu maç adeta geçen yılın rövanşı ve harika geçeceğini tahmin etmek zor da değil. Benfica'nın en büyük handikapı deplasmanlarda bu sezon kötü olması ve gol bile atamaması. Diğer taraftan, Manchester United ise içsahadaki iki maçını da üçer gol atarak kazandılar. Bu istatistik Manchester'ı favori gösterse de futbol sahada oynanır ve Benfica'nın sahaya çıkması muhtemel isimleri küçümsenecek isimler değil.

Benfica, 4-1-2-1-2 formatıyla oynuyor. Kalede Quim, savunmada tecrübeli isimler Ricardo Rocha ve Leo var. Orta alanda; klasik ön liberolar Katsouranis ile Petit var. Katsouranis'in mücadeleci futbolu ile Petit'in uzun şutları orta sahada üstünlüğü Benfica'ya geçirebilir her maçta. Benfica'nın ileri uç adamlarına söyleyecek fazla birşey yok zaten. Forvet arkasında Simao veya Karyaka oynayacaklar. İkisi de süratli ve iyi şut atan isimler. Kaptan Simao bu bölgede öncelikli tercih olacaktır. Forvet ikilisinde ise tecrübeli golcü Nuno Gomes ile potansiyelini hiçbir zaman ortaya koyamayan Fabrizio Miccoli var. Miccoli'nin Manchester deplasmanında veya bu sezon sonuna kadar oynanacak maçlarda patlama yapmasını bekliyorum.

Benfica'nın Sporting Lisbon'a göre çok daha iyi bir kadrosu var. Bu takımın Şampiyonlar Ligi'nde devam etme şansı var. Bu arenada devam etmeseler bile, Uefa Kupası'nda en az çeyrek final oynacaklarını düşünüyorum.

Geçelim Portekiz tarihinin en önemli futbol ekibi Porto'ya. Porto, 2004 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'ndan sonra başta Mourinho ve Deco gibi yıldızlar olmak üzere rüya takımını büyük ölçüde kaybetti. Bundan sonra, toparlanma sürecine giren ekip geçen yıl ligi şampiyon bitirdi ve Şampiyonlar Ligi'ne direkt katıldı. Grupta Arsenal, CSKA Moskova ve Hamburg ile eşleştiler. İlk bakışta; Arsenal'in zirvede kopacağı ve tur mücadelesinin CSKA ile Hamburg arasında geçeceği, Porto'nun belki Uefa Kupası'na kalabileceği düşünülüyordu. Grup başladıktan sonra işler değişti.

Gerçi, Porto kötü başladı, ilk iki maçta gol bile gelmedi. Hamburg da puan alamamıştı. Üçüncü maçlar geldiğinde artık CSKA'nın da Arsenal ile beraber tura yakın olduğu düşünülüyordu. CSKA, Arsenal maçlarından avantajlı çıkarken Porto Hamburg'u iki kere yendi ve tur için iddialı konuma geldi. Beşinci maç, en kritik maç oldu böylece. Evinde harika olan CSKA'nın fiyakasını Porto bozdu. Porto böylece son maçta ipleri eline alan takım oldu. Porto, son maçta evinde mağlup olsa dahi tur atlaması muhtemel.

Porto'nun oldukça genç bir kadrosu var -bu nedenle ilk maçlardaki kötü performansı garipsememek gerekir- . 4-3-3 formatıyla sahaya diziliyorlar. Kalede Helton var. Savunmanın sağında oynayan Bosingwa sanırım herkesin dikkatini çekmiştir. Pepe ile Ricardo Costa da savunmanın diğer yıldızları. Orta alanda yıldız isimler Paulo Assuncao, Lucho Gonzales ve Anderson var. Assuncao mücadeleyi seven bir önlibero. Lucho, hem mücadeleci bir oyuncu, hem de attığı üç golle takımı sırtlayan bir isim. 88'doğumlu Brezilyalı Anderson da geleceğin yıldızı. Yeteneklerini oynadığı her maçta sergiliyor. Forvette Quaresma, Lisandro Lopez ve Helder Postiga var. Sağ çizgide görev yapan Quaresma bir gol iki asistle ve oyun içi performansıyla kuşkusuz takımın yıldızı. İtalyan yıldız Lisandro Lopez'in üç golü var. Güçlü forvet Postiga'nın ise bir golü var. Porto'nun bu genç yıldızlarıyla evinde Arsenal'i yenmesinin muhtemel olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa elenmeleri büyük sürpriz olur. Elenseler dahi, Uefa Kupası'nda en az yarı final oynarlar. Üç dev arasında şu anda en iyi ekip Porto gözüküyor.

Portekiz'den bu yıl Uefa Kupası'na da üç takım katıldı. Bunlar da ; Braga, Nacional ve Vitoria Setubal idi. Bunlardan Vitoria Setubal, ilk turda Heerenveen'e ilk maçta kendi sahasında 3-0 kaybetti, deplasmandaki maç golsüz berabere bitti ve Setubal, gruplara kalamadı. Nacional ise Rapid Bükreş'le eşleşti ve iki maçta da rakibine mağlup oldu.

Portekiz'in bu turnuvada gruplara kalmayı başaran tek takımı Braga oldu. Braga, birinci turda İtalya'dan şike olayları sonrası buraya gelen Chievo'yu 2-0 ve 1-2 ile eledi. Braga, C Grubu'nda Sevilla, AZ Alkmaar, Grashoppers ve Slovan Liberec ile eşleşti. İlk maçta Hollanda deplasmanında kaybettiler, ikinci maçta evlerinde Slovan Liberec'i farklı mağlup ettiler. Braga'nın kura şansı var demek yanlış olmaz sanırım. Öyle ki, bu gece Sevilla deplasmanındalar. O maçı kaybetmeleri muhtemel, son maçta kendi sahalarında Grashoppers'i ağırlayacaklar. Tur için büyük ihtimalle rakipleri Grashoppers olacak. Kendi sahalarında bu rakibe kaybetmeleri uzak bir ihtimal olarak gözüküyor. Braga'nın gruptan sonra çok ileriye gidebileceğini söylemek biraz hayalcilik olur. Çok zayıf bir kadroları var eski PSG'li Hugo Leal dışında uluslararası tecrübeye sahip bir oyuncuya da sahip değiller.

Avrupa'da mücadele eden takımların şanslarını inceledikten sonra, bir de Portekiz Ligi'nin durumuna bakalım. Portekiz Ligi'ni, Türkiye Ligi'ne benzetmek yanlış olmaz sanırım. Türkiye'deki ''üç büyükler''in yerini orada Porto, Benfica ve Sporting Lisbon dolduruyor. Yakın geçmişte iddialı bir takım olan ama son yıllarda düşüşe geçen Boavista da Trabzonspor'a benziyor biraz. Braga'da bir nevi Gençlerbirliği gibi değerlendirilebilir. Tabi Türkiye'de bu yıl Vestel Manisa çıkış yapmıştı, orda da benzer bir çıkışı Leiria takımı yaptı. Portekiz Ligi'nin zirvesinde iki takım var şu anda: 25 puanlı Porto ile 23 puanlı Sporting Lisbon. En yakın takipçilerinin puanı 17. Porto'nun çok üst düzey performans sergilediğini söylemek yanlış olmaz.

Şu ana kadar oynanan 10 maçta 8 galibiyetleri var. Kaybettikleri tek maç Braga'ya kaybedilmiş, berabere biten maç ise Sporting Lisbon deplasmanında. Porto, bu iki maçta da gol atmayı başarmış, ayrıca Benfica'yı da yenmişler. Porto'nun bu kadar üst seviye performans gösterip arayı açamadığı tek takım Sporting Lisbon. Sporting Lisbon, ligdeki tek mağlubiyetini kendi sahasında Paços Ferreira'ya karşı aldı. Beira-Mar deplasmanında bir beraberlik aldılar. Üçüncü sıradaki Braga ve dördüncü sıradaki Leiria'nın 17 puanları var. Braga'nın burada olması sürpriz değil. Braga'nın Avrupa Kupaları'nda olduğu gibi ligde de deplasman sorunu var.

Deplasmanda şu ana kadar tek galibiyet alabilmişler, içeride ise Porto ve Benfica'yı devirmişler. Leiria takımı ise zirvede bulunmaya pek alışkın değil. Üç büyüklerin üçüne de mağlup olmuşlar ancak Braga'yı deplasmanda devirmeyi başarmışlar. Son dört maçta mağlubiyetleri yok. Bu ikilinin arkasında 16 puana sahip Benfica ile Nacional var. Benfica içsahada üstün performans gösterirken, deplasmanda zorlanıyor. Benfica'nın maç eksiği de var. Şampiyonluk yarışına baktığımızda Porto'nun güçlü kadrosuyla arayı daha da açacağını düşünüyorum. Sporting Lisbon'un tempoya ayak uyduramayacağını, diğer taraftan Benfica'nın çıkışa geçeceğini tahmin ediyorum. Kısacası, ligde ilk üçün değişmesi zor. Porto şampiyonluğa gider, Benfica ile Sporting ikincilik mücadelesi yapar gibi gözüküyor.

25.11.2006

Musalla Taşı

Serie A yazarı olarak başladığı ortakafagol.com da yeni bir köşe ile karşınızda olacak bu satırların gariban yazarı.Yönetim benden bıkana kadar da Serie A’yı benden okumaya devam edeceksiniz değerli okurlar. Bu köşemiz ise futbol tarihindeki efsanelerden tutunda futbol tarihinde hatırlanmak istenmeyen pek çok anının hatırlandığı köşe olacak. Yani bir nevi Nostalji yapacağız ah eski diyeceğiz.

1985 yılının sıcak bir mayıs ayında gelişmişti ilk işleyeceğimiz olaylar. Şimdiki Şampiyonlar Ligi’nin karşılığı olan Şampiyon Kulüpler Kupasında final oynanıyordu adres ise Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Heysel stadı idi.

Bir yanda o yılların efsanesi inanılmaz takımı Liverpool vardı. Kadrosunda enteresan işler yapan kaleci Grobbelar efsanevi oyuncu Dalglish ve inanılmaz golcü İan Rush gibi önemli oyuncuları bulunduran takım çeyrek finalde Austria Wien’i yarı finalde Yunan ekibi Panatinaikos’u rahatlıkla geçen takım finalde İtalyanların karşısına dikildi.

Liverpool’un rakibi ise o yıllarda fırtına gibi esip İtalya’da alınmadık kupa bırakmayan Juventus’tu. Bianconeriler o yıl çeyrek finalde Sparta Prag’ı kolaylıkla geçtikten sonra zorlu Bordeaux’u da zorlanarak geçmiş finalde Liverpool’a rakip olmuşlardı. O yıllarda da çok zengin bir kadroya sahip olan Juventus’ta da yıldızlar çoktu. Tabii ki içlerinden bir tanesi farklıydı o da Platini idi. T.D ise hepimizin hala tanıdığı Giovanni Trapattoni

Maç günü gelip çattığında saha dışında İngiliz ve İtalyan taraftarlar arasında çok şiddetli kavgalar yaşanmaktaydı. Özellikle alkolü fazla kaçıran İngiliz taraftarlar ortalığı birbirine katmaktaydılar. Öyle ki İngilizler Brüksel sokaklarında gördükleri her İtalyan’a saldırıp sokakları karıştırmıştı. Dışarıda bunlar olup biterken Belçika polisi olanlara önem vermemekte ve stad içi güvenliği fazla önemsememekteydi. Bu yüzden Futbol tarihinin en kanlı günlerinden biri oldu 29 Mayıs 1985 tarihi.

Taraftarlar stada girdikten sonra İngiliz holiganlar iki takım taraftarı arasında barikat olmaması sebebiyle İtalyanlara saldırmaya başladılar. İtalyanlarda karşılık vermeye çalışıyorlardı. Bu hengâme sırasında oluşan izdiham sırasında oradaki bir duvarın çökmesi facianın yaşanmasına sebep oldu. Duvarın da yıkılmasıyla beraber pek çoğu İtalyan olan pek çok taraftar can verdi.

Bu hengâme ve olaylardan pek fazla haberi olmayan oyuncuların sahaya çıkması ile maç başladı. Oyunculara söylenen şey ufak bir tartışma olduğu can kaybı olmadığı idi. Ama bazı oyuncular yine de oynamayı reddetse de UEFA mercilerin girişimleriyle maç başladı. Maçta pek tat tuz yoktu. İlk yarı golsüz geçti. İkinci yarının 11 maçın 56, dakikasında Juventuslu Boniek’in düşürülmesiyle kazanılan penaltıyı Platini gole çevirmiş maçı Juventus 1–0 kazanmıştır. Ancak penaltı pozisyonunda topun ceza sahası dışında olduğu görülse de Liverpoollu oyuncular tribündeki yaşanan hengâmenin utancı ile pozisyona itiraz edememiştir.

Maçtan sonra holigan İngilizlere cezayı UEFA değil kendi hükümetleri vermiştir. Futbol Federasyonunun kararıyla İngiliz kulüpleri 5’er yıl Avrupa müsabakalarına katılamamıştır. Bu ceza ana aktör Liverpool’a 6yıl olarak uygulanmıştır. Cezayı yeterli gören UEFA başka bir ceza verme gereği duymamıştır.

Bu maçtan sonra Heysel stadının bir kısmı yıkılıp yeniden yapılmış stadın ismi de King Baudouin olarak değiştirilmiştir. Stad da ölen 39 kişi holiganizmin şanssız kurbanlarının arasına katılmıştır. Ancak bu olay sonrası Avrupa kupaları organizasyonlarında başka büyük bir olay yaşanmamıştır. Akıllanmayan Britanyalılara tarih bir kez daha ders verecektir. Bu ders daha acı olacaktır. Bkz: Hillsborough Faciası

Maçın kadroları ile yazımı bitirmek istiyorum bu köşedeki bir dahaki yazım Hillsborough faciası.

Juventus T.D. Trapattoni
Tacconi, Favero, Cabrini, Brio, Scirea, Bonini, Platini, Tardelli ,
Briaschi (Prandelli), Rossi (Vignola) ,Boniek

Liverpool T.D: Fagan
Grobbelaar; Neal, Belgin, Lawrenson , (Gillespie) Hansen ,
Nicol, Dalglish, Whelan, Wark, Rush, Walsh (Johnson)

Maçın Hakemi İsviçreli Andre Diana

Bir dahaki yazıma kadar herkese saygı sevgi futbol

21.11.2006

Sen İlerleme, Vasatta Buluşuruz

Ligimiz başlayalı 14 hafta oldu. Eğer maçları takip edemeyen yalnızca ara sıra puan durumuna göz atan biriyseniz muhtemelen ligin çok çekişmeli, herkesin birbirini yenebildiği, kıran kırana bir mücadeleye sahne olduğunu düşünüyorsunuz. Hem haklısınız hem de haksız. Çünkü evet ligimizde herkes birbirini yenebiliyor, geçen sezonun şampiyonu tüm sezon boyunca kaybettiği kadar puanı nerdeyse şimdiden kaybetti ama bu işte bir terslik var. Yıllarca ligimizde büyüklerin aralarındaki maçların şampiyonu belirlediğinden şikayet ettikten sonra şimdi bunu da beğenmemek ayıp olmuyor mu denebilir. Ama öyle değil, perhizde de lahana turşusunda da problem var. Çünkü bizim kastettiğimiz ligdeki çekişmenin alt sıradaki takımların kalite olarak üsttekilere yakınlaşmasıyla oluşmasıydı, bu şekilde toptan rezalete ortak olunacağını bilseydik üç dilek hakkımızı başka türlü kullanırdık elbet.

İçinde bulunduğumuz durumda yine de ümit veren bir değişim var aslında. Şöyle ki, ben artık Anadolu takımlarının büyük takımlardan düzenli olarak puan alabilmesinin büyük ölçüde hatta sadece bir gerçeği fark etmelerinden kaynaklandığını düşünüyorum: Büyükleri yenebilirler. Bu kadar açık ve sade. Hiçbir takımın sadece forması diğerini yenmek için yeterli değildir ve bu ligin büyükleri olarak kabul edilen takımlar, yıllardır basit iç çekişmelerle kavrulduklarından, dünyanın geri kalanında neler olduğunu takip etmediklerinden, yönetim yanlışlarından ve kibirlerinden dolayı yerlerinde sayıyorlar. Ama herkes bu durumda değil. Çok basit bir örnek vermeme izin verin. Bu ülkede 2004 yılından beri yasal olarak bahis oynanıyor. Daha önce de internet siteleri vasıtasıyla oynanıyordu ama “iddia”yla beraber Türkiye’nin her yerinde insanlar bu sektöre merak saldı. Nasıl salmasın ki, gerekli tüm niteliklere sahibiz: 1- Hepimiz futbol profesörüyüz 2- Havadan para kazanmayı seviyoruz. Bu yüzden bu satırların yazarı dahil hepimiz hummalı bir tarama faaliyeti içine girdik. Hangi ligde hangi takım ne yapar, en çok berabere kalan takımlar hangileri, kim nereye transfer oldu kovalar olduk. Taşranın ücra köşelerinde Norveç 2. ligini merakla bekleyen var bu ülkede!

Tabi bu furya bunla kalmadı, arz talep mekanizmasının çarkları çalıştı ve özel kanallarımız bütün dünya liglerini evimize getirmeye başladılar. 90’lı yıllarda özel merak konusu olan Edirne ötesi futbol ekmek parası aracı oldu. Bu sayede isteyen herkes futbolun her seviyede oynananı takip edebilmeye başladı. Buna ligimizdeki futbolcular da dahil. Ve artık palavraya karnımız tok, dünya takımı edebiyatlarına bağışıklıyız çünkü o standartları kimseden öğrenmeye de ihtiyacımız yok çünkü kendi gözlerimizle şahit oluyoruz onlara. Küreselleşme, futbolun ticari hale gelmesi gibi bize soğuk gelen kavramlar hiç değilse bu işe yaradı; oyun sevgisi, taraftarlık kültürü gibi daha uzun vade gerektiren konularda pek yol alamadıysak da farkındalık düzeyi ciddi biçimde arttı. O yüzden yıllardır suni olarak yaratılan fark ortadan kalktı. Anadolu takımları da gerçekten korkmaları gereken takımlarla oynamadıklarını biliyorlar artık çünkü o tür takımlardaki ne tempo ne oyun anlayışı ne de oyuncu kalitesi büyük takımlarda mevcut. Ve bu yüzden ne Fenerbahçe’nin Denizli’de pozisyon bulamadan beraberlikle dönmesi sürpriz ne de Beşiktaş’ın Sivasspor’a evinde yenilmesi. İlla bir sürpriz aranacaksa bu 32 metreden kafa golü yemek ama anlaşıldığı kadarıyla bu konuda repertuarı geniş Runje bunlara da alıştıracak kısmetse hepimizi!

İstatistikte vasata yakınsamak diye bir olgu vardır. Rastgele bir değişkenin değerinin sonunda ait olduğu grubun ortalamasına yaklaşacağını söyler ki yaşadığımız da budur. Sahip oldukları maddi kaynaklar ve ayrıcalıklar sayesinde bu ligin büyükleri olarak kabul edilen takımların görevi bu ortalamayı yukarı çekmektir. Bunu yapamadıkları zaman bugünkü tablo ortaya çıkar, kendi aramızda debelenip dururuz. Mart ayı geldiğinde de kendimize asıl rakip görmemiz gereken takımları televizyondan seyrederiz; bize uyar, “iddia” sağolsun…

20.11.2006

Saat Gibi - Sepp Maier

Saat gibi: Sepp Maier

Peşin söyleyim, daha önceki yazılarımda alışık olduğunuz şekilde efsanevi maçlar ve kimsenin unutamadığı kurtarışlar, bu defa o kadar ağırlıklı olmayacak. Onun yerine, 1960 ve 70’lerin Batı Almanya’sında bir istikrar abidesi ve bir kalecinin ulaşabileceği her başarıyı kazanmış birisi var. Aslında Sepp Maier’i bu kadar büyük bir kaleci yapan biraz da bu istikrarı. Dile kolay, tam 422 maç üst üste Bayern Münih’in kalesini korumuş ki bu bugün bile Bundesliga rekoru. Eminim dünyanın geri kalan ülkelerinde de eşine benzerine kolay kolay rastlanamayacak bir başarı bu. Bir de şu açıdan bakalım: 1966’dan 1978’e kadar Bayern’in kalesinde sadece Sepp Maier vardı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, 28 Şubat 1944’te doğan Josef Dieter “Sepp” Maier, öncelikle cimnastikle ilgilenmiş ve hatta bir kaç minikler birinciliği bile kazanmış. Daha sonraki yıllarda esnekliğiyle meşhur olacak bir kaleci için ne güzel bir başlangıç..! 8 yaşında ise Münih’in küçük klüplerinden birisi olan TSV Haar’ın altyapısında futbola başlamış. Burası da oldukça ilginç; TSV’de oynayan küçük Josef, o zamanlar büyük bir golcü olma hevesindeki bir forvetmiş. Hatta 1958 yılında Bayern Münih genç takımına bile bir forvet olarak transfer olmuş. Ama aynı yıl içerisindeki bir maçta, takımın kalecisi sakatlanınca teknik direktör Rudi Weiss, Maier’den kaleye geçmesini istemiş ve geçiş o geçiş. İlk bir kaç maçını gol yemeden tamamlamayı başaramasa da, kurtardığı iki penaltının da dahil olduğu performansı sonraki yıllarda yazılacak muhteşem bir kariyerin ilk satırları olmuş. Düşünüyorum da sanki Maier’in kaleye geçişi önceden programlanmış ilahî bir olay; önce refleksleriyle beraber kendisinin en büyük özelliği olan esnekliğini sağlayan cimnastik sonra da forvet hattında oynadığı ve sonrası için en büyük düşmanları olacak golcülerin oyun mantalitesini öğrendiği yıllar... Sepp Maier’i büyük kaleci yapan diğer önemli özellikleri ise muhteşem sıçrama yeteneği ve topu kavramadaki başarısıdır.

Sonrasında Maier, Bayern’in genç takımının kalesini korurken 1960 yılında Avrupa gençler şampiyonasında ilk defa milli olur. Aslında 1964 yılında Olimpiyatlara da gitmek istemektedir, ancak 1963/64 sezonunda, Bayern Münih’in kalecisi Fritz Kosar sakatlanır ve takım yönetimi apar topar Maier’e profesyonel sözleşme imzalatarak kaleye geçirir. Kosar, 4 maç sonra yeniden kaleye dönecektir ama Maier artık profesyonel olduğu için Olimpiyatlara katılma hakkını kaybeder. Yine de fazla üzülecek zamanı yoktur çünkü Kosar bir kere formunu kaybetmiştir. Maier ise kendisini çoktan ispatlamıştır ve Bayern’in kalesine uzun yıllar için ambargo koymaya hazırdır.

Bugün bildiğimiz Bundesliga, 1963 yılında kurulmuştur ve Bayern sonrasında bu ligin en güçlü takımı olmasına rağmen 1964/65 yılına sezonuna kadar Bundesliga’ya yükselmeyi başaramamıştır. Bu sezonun başında Franz Beckenbauer ve Gerd Müller Bayern’e katılır ki bundan sonrası ise bir hanedanının başlangıcına işaret ediyor.

Birinci lige çıkan Bayern Münih’in kalesinde oynayan Sepp Maier, çok geçmeden milli takıma çağrılır ve büyük teknik adam Helmut Schön, onu ilk kez 4 Mayıs 1966’da Dublin’de İrlanda ile oynadıkları hazırlık maçında sahaya sürer. Maier, 1966 Dünya Kupası’nda Hans Tilkowski’nin yedeğidir ancak DK’dan sonra Schön, artık 32 yaşındaki Tilkowski’nin yerine Maier’i tercih etmeye başlayacaktır. Maier’in ikinci maçı 12 Ekim 1966’da Ankara’da bize karşıdır ve hazırlık maçını Batı Almanlar 2-0 kazanır. Maier, 1972 Avrupa Şampiyonası elemeleri sırasında Türk Milli Takımının karşısına iki kere daha çıkar. Köln’deki maç 1-1 biterken, Sepp Maier’e milli takımlar düzeyinde gol atabilen tek Türk futbolcusu bu maçın 15. dakikada Kâmuran Yavuz olur. İstanbul’daki rövanş ise 3-0 Batı Almanya’nı olacaktır.

Neyse konuyu dağıtmayalım çünkü daha Maier’in kazandığı kupalar falan var ki bunlar belki de şimdiye kadar yazdığım 3 kalecinin toplamından daha fazladır. Milli takımlar düzeyinde Sepp Maier, yukarıda bahsettiğimiz gibi 1966 yılında Dünya ikincisi olan takımın yedek kalecisidir. Batı Almanya 1970’de 3. olur, 1974’te ise o efsanevi maçtan sonra Hollanda’yı 2-1 yenerek Dünya Kupası’nı kazanmayı başarır. Maier’in çok efsanevi maçları olmadığını söylemiştim ama 1974’te, ikinci tur grubundan finale çıkacak takımı belirleyen maçta Polonya’ya karşı ortaya koyduğu oyun ve finalde Hollanda’ya sadece bir kez, o da maçın başındaki penaltıda mağlup olması Maier’in akılda kalan performansları arasındadır. Maier, Dünya Kupası’nda oynadığı 7 maçın 4’ünü gol yemeden tamamlamıştır. Batı Alman Milli Takımıyla ayrıca 1972 Avrupa Şampiyonası’nı kazanır, 76’da ise finalde Çekoslovaklara penaltılarla yenilirler. Sepp Maier, Batı Almanya adına kaleyi koruduğu 95 milli maçta 80 gol yer.

Bu yazıdaki ilk zaman makinesi jokerimizi 1974 DK finali ve öncesi için kullanıyoruz. Aslında bu maç, Maier’in bir anlamda Hollanda Milli Takımı’nın omurgasını oluşturan Ajax’la, hesabını kapattığı maç olmuştur. 1970’lerde Avrupa’da deyim yerindeyse ortalığı tozu dumana katan Ajax ve Bayern Münih’in arasında, kökleri 2. Dünya Savaşındaki Almanya-Hollanda meselelerine dayanan ciddi bir rekabet vardır. Hemen iki sene daha öncesine dönüyoruz; 1972 Ağustos’unda, iki takım arasında iki takımın Münih’te oynadığı bir hazırlık maçında Bayern, Ajax’ı fena benzetir: 5-0. Hatta Bayernli oyuncular sonrasında, çok iyi bir günlerinde olduklarını ve 5-0’dan sonra durmaya karar verdiklerini falan açıklayacaklardır. Bir kaç ay sonra 1972-73 Şampiyon Klüpler Kupası’nın Çeyrek Finali’nde bu iki takım Amsterdam’da karşı karşıya gelecektir. Bayern’li oyuncular, hâlen bir kaç ay öncesinde aldıkları skorun rahatlığını yaşarken, Ajax’lı oyuncuların gerilimi ve hırsı ise yüzlerinde okunmaktadır. İlk yarı Ajax’ın yoğun baskısı altında geçer, Bayern’in bir kaç kontratağı ise unutulmuştur bile. Devre arasında Almanların soyunma odasında bir rahatlık vardır, çoğunluk işin zor kısmının geçtiğini düşüyordu. Diğer tarafta ise Rinus Michels’in ardından göreve gelen Teknik Direktör Stefan Kovacs ise hiç konuşmadan içtiği sigarasının ardından “Baskıya devam, herşey yolunda” diyordu. Gerçekten de ikinci yarıda Kovacs’ın söylediği olur. Ajax’ın baskısı altında yorulan Bayern defansı önce 53. dakikada Aarie Hahn’ın golüne yenik düşer, sonra da 67. dakikada Gerrie Mühren’in 25 metreden savurduğu muhteşem voleye. Her iki golde de Maier’in büyük hataları vardır. Sonrasında Hahn, 70. dakikada bir kez daha Bayern filelerini havalandırır. 89’da Cruyff’un attığı son gol ise Bayern’in kabus gecesinin sonu olur: 4-0. “Hayatımda hiç bu kadar kötü hissetmemiştim, bir türlü kurtulamadığım bir kabusun içerisinde gibiydim” diyor Maier daha sonra, en sonunda bütün kariyerinin en kötü gecesi olarak tanımladığı gece giydiği bütün kalecilik malzemelerini, kaldığı otel odasının penceresinden, Amsterdam’ın o güzel kanallarından birisine fırlatır. Bir rivayete göreyse Maier, maçtan sonra eldivenlerini yakmıştır.
Her neyse efendim, işte 1974 Finali, Sepp Maier’in intikam günü olmuştur. Batı Almanya Teknik Direktörü Helmut Schön’e göre “kurtardığı yarım düzine gol, kurtarılamaz toplardır”. Ama Maier’in Hollandalılarla işi henüz bitmemiştir. Ajax, Cruyff’’un jübile maçı için Bayern Münih’i davet eder. “Onları parça pinçik edelim” der Sepp Maier maçtan önce. Ve öyle de yaparlar... Artık o efsanevi döneminin sonuna gelmiş olan Ajax, tam tersi bir şekilde hâlen esen Bayern fırtınasının önünde deyim yerindeyse darmadağın olur: 8-0.

Milli Takımlardan klüpler düzeyine güzel bir geçiş oldu bu. Sepp Maier ve Bayern Münih, 1970’lerin en muhteşem takımlarından birisi olur: Maier’in bir istikrar abidesi olarak Bayern’in kalesini koruduğu 13 yıl boyunca klüp, 3’ü üstüste 4 Bundesliga şampiyonluğu, 4 Batı Almanya Kupası, Üst üste 3 Şampiyon Klüpler Kupası (1974-76), 1 Kupa Galipleri Kupası ve 1 de Kıtalararası Kupa kazanır. Bu arada Sepp Maier, 1975, 77 ve 78’de Almanya’da yılın futbolcusu seçilir, yani Breitner, Beckenbauer, Muller ve son zamanlarda Rummenige gibi futbolcuların piyasada olduğu sırada. Bilmem anlatabildim mi..!?

Kayıtlara 1.83 boy ve 78 kg olarak geçen Sepp Maier aslında 40 yaşına kadar kalede durmak istemektedir ancak, Gordon Banks’inkine benzer bir olay onun kariyerini 1979 yılında sona erdirecektir. Geçirdiği araba kazası sonrası bir daha kaleye geçemez ancak, Sepp Maier’in karakteri onun hayata küsmesini engelleyecektir. 1986’dan bu yana hem Bayern Münih hem de Alman Milli Takımında kaleci antrenörlüğü yapmaktadır ve Kaiser kadar olmasa da hâlen Alman Futbolu için konuştu mu dinlenen isimlerden birisidir. Tabii burda, 2004 yılında Oliver Kahn’ı, Jens Lehmann’a tercih eden bir konuşması yüzünden, Klinsmann’ın isteği üzerine Alman Milli Takımı’ndaki sözleşmesinin feshedildiğini belirtmek gerekir.

Maier, saha dışında da çok renkli bir karaktere sahiptir: “Hayata her zaman pozitif baktım, için mutluluk ve mizah benim için en önemli iki şeydir” diyor. Yazımın bu son bölümünde bu karaktere değinmek istiyorum. O yıllar için son derece sıra dışı bir şekilde uzun şortlar giyen ve eline biraz büyük eldivenler seçen Maier, bu özelliğiyle kimileri tarafından “palyaço” olmakla suçlanmıştır. Genelde tercih ettiği siyah kaleci kazağı da bir başka alamet-i farikası olmuştur.
1974-75 sezonuna ait. Beckenbauer bir maçta kendi kalesine üst üste iki gol atmayı başarmıştır. Bir sonraki maçtan önce Bayern teknik direktörü Dettmar Cramer, soyunma odasındaki tahtaya hangi savunma oyuncusunun kimi adam-adama marke edeceğini yazmaktadır. Sepp Maier son derece sakin bir şekilde “Franz’ı kim alacak?” diye sorar.
1978 yılında ise Breitner ile birlikte başını çektiği bir olay ise ne Alman ne de Dünya futbol tarihinde eşine rastlanmamış bir şeydir. Özellikle oyuncular arasında sürtüşmeler nedeniyle kovulan Macar Teknik Direktör Gyula Lorant’ın yerine, o zamanıın efsanevi klüp başkanı Franz Neudecker’in getirmek istediği ismi beğenmeyen Bayernli oyuncular Paul Breitner ve Sepp Maier’in önderliğinde bir isyan başlatırlar ve bu isyan Neudecker’in yerine Willi Hoffman klüp başkanı olana kadar sürer. Alman Futbol Federasyonu hâliyle olaydan hiç memnun değildir ve Maier’e Milli Takım kapıları kısa bir süreliğine kapanacaktır. Ancak, kamuoyu baskısı bu ambargonun kısa sürmesine sebep olacak ve Jupp Derwall, 1979 yılında Maier’i yeniden Milli Takıma çağıracaktır.

Yazının sonunu zaman makinemize ikinci defa binerek bağlıyoruz. Tarih 15 Mayıs 1976, Münih Olimpiyat Stadı. Bayern, Vfl Bochum’u pek de iyi ağırlamamaktadır. Kırmızıların karşı kaledeki baskısı o kadar bunaltıcıdır ki, diğer tarafta Sepp Maier sıkıntıdan patlamaktadır. Tam bu sırada bir yaban ördeği, Bayern altı pasına konuverir ve badi paytak dolaşmaya başlar. Maier uygun bir anı bekler ve bir plonjona dalar. Iska geçmiştir, bir iki deneme daha yapar ama ördeğimiz top kadar kolay teslim olmayacaktır. Maier sonrasında maç hâlen devam ederken ördeği çimlerin dışına kadar kovalar. Bu olay sonrasındadir ki, “Anzing Kedisi”’nin yanı sıra Maier’e zaman zaman “ördek” lakabını da uygun bulanlar olmuştur.
Bu da böyle biter efendim... Bir daha ki yazıda Atlantik’in diğer yakasına geçelim diyorum ben. Uruguaylı Ladislao Mazurkiewicz ve Meksikalı Jose Antonio Carbajal huzurlarınızda olacak....

19.11.2006

Zirve Yarışı Kızıştı

Herkese merhabalar, Yunanistan’ı en son bıraktığımızda üçüncü hafta maçları oynanmıştı ve Olympiakos 3 maçta 3 galibiyet ile zirvedeydi onu bu senenin sürpriz olarak nitelendirebileceğim Ionikos takımı izliyordu, AEK, Xanthi, Iraklis ve PAOK takımları kötü başlamışlardı. Kalamaria puansız olarak son sıradaydı ve diğer takımlar herkesin tahmin edebildiği gibi orta sıralardaydı. Aradan tam 7 hafta geçti. Lider-hala-Olympiakos. 2. Pana, 3. AEK ve 4. PAOK, Kalamaria toparlanıp 13.sıraya yükseldi, sürpriz takımımız Ionikos 7 haftada sadece 1 puan alarak son derece kötü bir futbolla ligin dibindeki 3 takımdan biri, diğer ikisi geçen senenin UEFA kupasına katılan, bu sene de çıkış beklediğim takımlar olması gereken ama bir türlü çıkış yapamayan Xanthi ve Iraklis… İşte 7 haftalık özet sonrası önce lig tablosunu verelim ve daha sonra yazımıza başlayalım…

Team Pld W T L GS GA Pts

1. Olympiakos 10 8 0 2 17 4 24

2. Panathinaikos 10 7 1 2 15 9 22

3. AEK 10 6 3 1 19 6 21

4. PAOK 10 5 3 2 11 7 18

5. Aigaleo 10 4 4 2 9 10 16

6. Kerkira 10 4 3 3 8 6 15

7. Atromitos 10 3 4 3 13 11 13

8. Larisa 10 3 4 3 10 14 13

9. Ergotelis 10 3 2 5 9 11 11

10. OFI 10 2 5 3 11 13 11

11. Panionios 10 2 5 3 8 11 11

12. Aris 10 1 7 2 7 9 10

13. Kalamaria 10 2 3 5 7 13 9

14. Xanthi 10 2 3 5 6 9 9

15. Ionikos 10 2 2 6 7 14 8

16. Iraklis 10 0 3 7 7 16 3

Takım takım değerlendirmeye alalım ve son üç sıradaki Iraklis, Ionikos, Xanthi ile başlayalım. Geçen senenin UEFA kupasına katılan iki takımı Xanthi ve Iraklis bu sezon tam bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. 10 hafta sonunda dibe çökmüş durumdalar ve UEFA kupasından da ilk turda elendiler. Özellikle Iraklis bu sezon çok kötü defans yapıyor, ligin en çok gol yiyen takımı. Xanthi ise kadrosuna Zysis Vryzas gibi Yunanistan’ın gelmiş geçmiş en iyi forvetlerinden birini dahil etmesine karşın gol bulmakta çok zorlanıyorlar. Böyle giderse sezon sonuna kadar küme düşmeme mücadelesi için oynayacaklar… Ionikos’a gelirsek; ilk 3 haftada ki Ionikos nerede? Şimdiki Ionikos nerede? Tamamen değiştiler. 2. hafta Pana’yı mağlup etmişlerdi, şimdi ise 7 haftadır kazanamıyorlar. Bu senenin esrarengiz takımlarından Ionikos her an eskisi gibi galibiyet serilerine başlayabilir…

Bu sene lige çıkan üç ekipten beraberlikler takımı Aris 10 puan ile 12., Ergotelis 11 puan ile 9. ve Kerkyra 15 puanla 6. sırada. Tek galibiyetini Ionikos’tan alan ve kolay kolay bileği bükülmeyen Aris, 10 maçın yedisini berabere bitirdi. Kaybettiği takımlar OFI ve AEK. Aris’ten daha kötü futbol oynadığı halde 3 kez kazanan, tam 5 kez kaybeden ve 1 puanla Aris’in iki üstünde Ergotelis bulunuyor. Kerkyra ise henüz güçlü takımlarla maç yapmadı ve kötü takımlara yeniliyor, şu an belirsiz bir durumdalar, aldıkları 4 galibiyet sizi yanıltmasın ileride düşüşe geçeceklerini zannediyorum.

Kalamaria, Panionios, Larissa,OFI ve Atromitos orta sıralardaki takımlar. Bunlardan Atromitos UEFA kupasında Sevilla ile karşılaştı, İspanya’da 2-1 yenildi, zorladı fakat sahasında 4-0 ile teslim olup 1. turda elenen 3 takımdan bir diğeri oldu.

Gelelim ilk beşe; 5. sırada Aigaleo var. Kendilerinden güçsüz olanları devirdiler, PAOK ve Panathinaikos’u zorlayamadılar bile, kendilerine denk olan takımlarla da berabere kaldılar, tam bir orta sıra takımı Aigaleo ilerleyen haftalarda düşüşe geçebilir.

PAOK, Aigaleo’nun üstündeki takım. Deplasmanda Aigaleo’yu yenip üstlerine çıktılar. 2 yenilgileri var; biri Panathinaikos’a biri Olympiakos’a… AEK ile ise berabere kaldılar. Sağlam takım görünümü veriyorlar…

Başkent ekibi AEK ise tek mağlubiyetle 3. sırada bulunuyor. İlk 3 haftada berabere kalan takım diğer 7 haftada 6 galibiyet 1 mağlubiyet aldı. Pana’yı deplasmanda 2-1 yendiler ve tek yenilgilerini Olympiakos deplasmanında aldılar. Aradaki puan farkı düşmez ise ligin 2. yarısında bu iki ekiple çok önemli iki maça kendi sahalarında çıkacaklar, ligin en çok gol atan takımı AEK, bu sezon geçtiğimiz sezonlara oranla daha başarılı… Şampiyonlar Ligi’nde ise AEK, Lille’i 1-0 geçti ve puanını dörde yükseltti. Şu an 1 galibiyet 1 beraberlik 2 mağlubiyet ile 3. sırada ve ikincilik mücadelesi veriyor. İçeride Milan ve dışarıda Anderlecht maçları var. Anderlecht’ten 1 puan koparırlarsa UEFA’ya kalırlar, yenerlerse 2.tura çıkmaları içten bile değil.

Ve iki ezeli rakip Panathinaikos ve Olympiakos. Pana’dan başlayalım; ilk hafta 4-1 yendikleri maç hariç diğer kazandıkları 6 maçı da 1(yazıyla bir) farkla kazandılar. İyi bir görüntü çizmiyorlar ama izlediğim kadarıyla şans hep onların yanında, ya 80’den sonra atarlar ya hakem sayesinde kazanırlar, ya da imkansız bir gol atarlar(çok uzaklardan atılan goller) ama hep kazanıyorlar, Olympiakos’u bile kendi sahalarında 46’da Kostoulas’ın kendi kalesine attığı golle devirdiler ve Olympiakos’un başını alıp gitmesini bir nebze de olsa geciktirmeyi başardılar. UEFA Kupası’nda Zaporizhya’yı 2 maçta toplam 2-1 ile geçerek gruplara kaldılar. G grubunda Rapid Bükreş, Hapoel Tel Aviv, Mlada Boleslav ve PSG takımları ile birlikte bulunuyor. Tel-Aviv’i içeride 2-0, Boleslav’ı dışarıda 1-0 yendiler ve 6 puanla 1. sıradalar. Bu hafta içi Bay takım olan Pana’nın kalan iki maçı; içeride Rapid ve dışarıda PSG ile. Pana içeride Rapid’i de yenip bu gruptan çıkar

Son 10 senede 9 kez şampiyon olmuş, toplam da 33 şampiyonluğu elinde bulunduran Olympiakos’un bu senede şampiyon olamaması için hiçbir neden yok, deplasmanda ezeli rakiplerine yenilseler de bu hafta Kalamaria’ya 5-0 ile fark atıp aradaki puan farkını ikiye çıkardılar yine. Diğer yenilgilerini Atromitos’tan aldılar fakat Rivaldo önderliğinde harikulade bir takım olma özelliğini koruyorlar hala. Şampiyonlar Ligi’nde D grubunda 2 puanla 3. sıradalar ve 2.tur şansları neredeyse yok gibi. Son hafta Shakhtar ile evlerinde yapacakları maç onlar için kader maçı ve ben kazanıp Avrupa Arenası’na UEFA Kupası ile devam edebileceklerine inanıyorum…

(Dipnot: Bu sene oynanan Panathinaikos-Olympiakos derbisinde yine büyük olaylar çıkmış. 60’ın üstünde yaralı varmış…)

Son olarak Yunan milli takımına gelelim. Türkiye ile aynı grupta-C grubu- yer alan Yunan milli takımı şu ana kadar grupta 3 maç oynadı. Moldova’yı deplasmanda 1-0, Bosna-Hersek’i deplasmanda 4-0 ve Norveç’i kendi sahalarında 1-0 ile geçtiler. Grupta Türkiye ile 1.lik mücadelesi veriyorlar…

Yorumlarınızı bekliyorum,şimdilik bu kadar,sağlıcakla kalın…

16.11.2006

Din ve Futbol

Konu din olunca kalem oynatmak zorlaşır, tabular üstünüze gelir, tepenizde öbeklenen iki grup oluşa gelir; “Din elden gidiyor“cular, “yeşil sermaye buraya da girdi, şeriat geliyor, cumhuriyetimize sahip çıkalım” cılar. Bu yazı bu iki grubun niye oluştuğunu da açıklar nitelikte ama esas konusu “kul ile tanrı arasındaki inanışın”, beyaz topu iki direk arasından geçirme mantığına dayanan oyunu etkileyip etkilemediği.





Son söylememiz gerekeni ilk söyleyelim, cevap kesinlikle evet. Din bu oyunu etkiliyor.



İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik ve kitabı olmayan tüm dinler bu oyunu etkiliyor. Etkilemesi de gayet normal. Çünkü dinler aynı zamanda toplumsal hayatı da düzenler ve ilahi dinlere inananların sayısı ve ilahi dinlerin bazı ortak düzenlemeleri göz önüne alındığında toplumsal yaşamın büyük bir çoğunluğu dinlerin hükmü altındadır. Ayrıca din genel olarak uyulması zorunlu kurallar bütünüdür ve bu üç dinde de bir cennet-cehennem anlayışı benimsendiği için kuralların yaptırımı da vardır ve doğal olarak insanların toplumsal hayattaki hareketlerini de etkiler dinler.



Ne kadar inansanız veya inanmasanız da, ya da inanıp görevlerinizi yerine getirseniz veya getirmeseniz de hayatımızın önemli parçalarından biri din. Her şeyden önce yaşadığınız toplumun ya içindesinizdir, ya da dışında. Yani ya afyondan koklarsınız ya da koklamazsınız. Ama koklamazsanız dışarıda pek fazla ayık bulamayabilirsiniz. Toplumların afyonu benzetmesi Marx’ındır ve din içinde, futbol içinde kullanılabilir. Futbolun din ile benzeşmesinin sebeplerinden biri de kurallarının yaptırımları olmasındandır ve şöyle bir ince nokta vardır ki, ikisinin kurallarını da çiğnerseniz çok ciddi yaptırımı hemen görmezsiniz. Yani içki içerseniz gökten bir sopa kafanıza inmez veya penaltı için kendinizi attığınızda bu ilk vukuatınız ise çok bir tepki olmaz. Ama işin ucunda günahkâr olmak veya Nobre ile Arif olmakta var. Bu yüzdendir ki, el ile gol attığınızda sizi santraya değil de, hakemin yanına koşturan güç kıldan köprüye geldiğinizde ne yapacağınızı düşündüren güçtür.



Din adı ne olursa olsun futbolu etkiliyor. Bunu anlamak için herhangi bir futbolcunun sahaya çıkışını izlemek yeterli. Muhakkak kendi dininde ilahi gücün kendisine yardım etmesi dileğini ilahi güce o dinin belirlediği şartlar çerçevesinde bildirir. Ya çimlere sağ ayağı ile giriş yapar, ya istavroz çıkartır, ya da kendi dinince dua eder. Elleri yukarı açıp yukarıdan yardım istemek her üç dinde de vardır ve en basit yardım isteme ve şükür etme yoludur yeşil sahalarda rahatça uygulanabilen.



Çok çok büyük farklılıklar arz etmemekle beraber üç din bu oyunu bazen değişik şiddetlerde ve değişik şekilde etkiliyor.



İslamiyet diğer dinlerden daha fazla sosyal ve toplumsal hayata müdahaleci bir din. Diğer dinler çok fazla toplumsal hayata müdahale etmiyor ve bu yaşantıyı çok fazla meşgul etmiyor. Ama İslamiyet anayasa gibi değil de, tüzük ve yönetmelikler gibi etkileme yolunu seçmiş.



Doğal olarak da Müslüman ülkelerin ulusal takımlarında uzun süreli kamp dönemlerinde cuma günlerine idman koymama durumu veya takımdaki ikili üçlü gruplaşmaların secdeye alnınızı ne kadar koyduğunuz ile alakalı olması imkan dahilinde olan polemiklerdir, islamın hüküm sürdüğü topraklarda. Fakat ben Pazar günü sabahına maç konmamasını isteyen bir Avrupa takımı duymadım.



Yine geldik eski defterlere ve Hakan Şükür’e ama o yeşil sahalarda türbe yeşilinin en önemli simgesi ve bu konuda yazı yazıp ona dokunmamak olmaz. Japonya’da cumaya gidenler ve gitmeyenler ayrımı ve İlhan Mansız ile Yıldıray Baştürk’ün yeşil saha içindeki performansları ile değil inançlarının şiddetine göre forma şansı bulmaları Hakan’ın takımdaki etkisinden ve hayat görüşünden kaynaklandı.

Ayrıca ramazan ayında kulüplerin form grafiklerindeki değişimler bazı oyuncuların kulüp yasaklarına karşın ibadetinde diretmesi İslam dininin futbola etkilerinden bazıları.



Yani İslamiyet biraz daha zorlamacı bir din ve bu sebepledir ki bazen iyi Müslüman olmak, iyi insan olmanın önüne geçebiliyor. Diğer iki dinden farklı olarak şu noktada İslamiyet’in toplumsal hayata ve toplumsal hayatın ortasındaki objelere etkileri biraz daha fazla çünkü İslamiyet Rodin’in dediği gibi siyasal iktidarı da düzenleyen bir kurallar bütünü olarak doğmuştu. Yani kiliseden kaçıp ayaklanmak isteseniz devletten belki yardım görürsünüz ama camiden kaçmanın yaptırımı devlet eli ile Allah’a yakınlaşmak olabilir.



Dinlerin futbolu etkilemesi son derece normal karşılanmalı, Christmast günü maç oynanması normal bir durumken yani toplumsal hayatın akışı bazen inanışlarımızın seyrinin önüne geçebiliyorsa bu bazı dinlerin toplumsal hayata etkilerinin desibel farkındandır.



Futbolun çoğu nüansını etkiler dinler, örneğin sevinç gösterilerini. İslam dinine mensuplarda toplumsal hayatta normal bir olgu olmasına karşın öpmek suretiyle gol sevinci yaşamak çok popüler değildir. Hâlbuki toplumsal hayatta normal olmamasına rağmen Hıristiyanlar bunu sevinçlerinde kullanmaktadır. Ayrıca golü atanı ilahlaştırarak kutlamak da Müslüman oyuncularda çok görülen bir kutlama biçimi değildir. Şirk koşmak İslamiyet’te en büyük günahtır. Bu birazda her konuda ölçülü olmamızı, sofradan tok kalkmamızı öğütleyen dinimizin bir etkisi olabilir mi? Sevincimizi tam manası ile yaşayamamak ve bunu garip sinir gösterileri ile birilerine yansıtmak beklide bu bastırılmış duygunun etkisidir.



Bir başka altı çizilmesi gereken noktada dinlerin kullandığı simgelerdir. Hıristiyanlıkta İsa ve 12 havarisi varken, İslamiyet’te Hz. Muhammed tekdir ve ondan sonra gelenler durumu idare etmeye çalışmışlar fakat başarılı olamamışlardır. Bu toplumsal hayatta öndere ihtiyaç duyan ve devrim, ihtilal gibi kelimelere çok yabancı halkımızın niye böyle olduğunu açıklar mı? Açıklamaz ise şu cümleyle devam edelim. Hıristiyanlık karşıtları kilise tarafından hadım edilmiş fakat bu hadım edilenler tüp bebekler yardımı ile nesillerini devam ettirip kilisenin çanına karşı mücadeleye devam ederek ortaçağı sonlandırmışlardır. Yani “alkışı duymuş, ihaneti görmüş” bir topluluk. Bizde ise ayaklananların kellesi sokaklarda gezdirilmiş ya da toplumsal linç anlayışımız harekete geçmiş ve bizden farklı düşünenleri yakmak alışkanlık olmuştur. Daha da kötüsü o kelleler ve yakılan küller gömüldükleri topraktan yeni filizler doğurmamış ve meşru kılınan güç, otorite oluşmuştur. Bu yüzdendir ki, Müslüman ülke milli takımları daha koyun gibi yönetilen takımlardır, bireysel yaratıcılık azdır, sorumluluk dağıtılmaz. Otoriteye karşı boyun eğmek normal bir davranıştır haklı olsun veya olmasın, tahtı hak etsin veya etmesin, otorite otoritedir, kudretinden sual olunmaz. Diğer dinlerde ise birlik daha önemli ve işlevseldir. Kolektif futbol oynayan bir Müslüman takımı görmek zordur fakat bütün Müslüman takımların bir lideri vardır ve onun arkasında mücadeleden hiç korkmayan 10 savaşçı.



Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç o veya bu şekilde bütün dinlerin bu oyunu etkilediği. İslamiyet’te bunun dozajı biraz fazla. Toplumsal hayatın bütün nesneleri doğal bir süreç olarak dinlerden etkilenirler ve futbolda yaşadığımız devirde toplumsal hayatın en önemli nesnelerinden biri.



Futbola yeşil sermaye girdi veya Müslüman transfer edelim ramazanda takımdan sivrilip çıkıntı olmasın anlayışı biraz manasız. Peki ya bir görüş öne çıkar ve takımlarımızda kamusal alanın orta sahamı yoksa forvet arkası mı olduğu tartışmaları baş gösterirse ne olacak?

5.11.2006

Bir Takım Bu Kadar Mı Değişir?

Genellikle sizlere en azından bir büyük takımın yer aldığı maç analizleri yapıyordum fakat bu sefer bir değişiklik yapıp iki ortalama takımın maçını analiz etmeyi seçtim. Televizyonlarımızın programlarına göz attığımda Fulham- Everton maçını görünce bu maçı yazmaya karar verdim. Maçı izlerken enteresan bir olay da başıma geldi. Maçın 35. dakikası ve 42. dakikası arasındaki süreyi Kablolu TV’ den kaynaklanan bir sorun nedeniyle izleyemedim.

Maça başlarken Fulham şu on birle sahadaydı. Kalede Antti Niemi, sağ bek Rosenior, sol bek geçen sene Middlesbrough’ da izlediğimiz Fransız oyuncu Quedrue, stoperler son dönemde izlerken zevk aldığım Zat Knight ve Ian Pearce, sağ açık Odonkor’ a benzettiğim Routhledge, sol açık Portekiz Milli Takımı ile Dünya Kupası’ nda izlediğimiz Luis Boa Morte, ön liberolar Bocanegra ve Tomas Radzinski, forvet arkası maçtaki tek golü de atan Claus Jensen ve forvet John Mcbride. Everton ise kalede Tim Howard, sağ bek Phil Neville, sol bek Lescott, stoperler Joseph Yobo ve Andy Stubbs, sağ açık Simon Davies, sol açık Leon Osman, ön liberolar Carsley ve Arteta, forvet arkası şu an Avrupa’ nın en formda oyuncularından biri olan Tim Cahil ve forvet benim gol krallığındaki adayım Andrew Johnson ile sahadaydı.

İlk yarı boyunca sadece Everton’ ı izledik. Kanatlardan çok iyi geldiler Andrew Johnson paratoner görevini çok iyi yerine getirdi, Cahill araya toplar attı ancak bir türlü golü bulamadılar. Özellikle dikkatimi çeken Everton’ ın sağ bek ve sol bekleri sadece Lyon’ da gördüğüm şekilde bütün hücumlarda takımları tıkandığında bek oynamalarına rağmen oyunda kuruyorlar. Fulham ise kendi evinde oynamasına rağmen fazlasıyla mahkum oynadı. Hatta maçın bir bölümünde topla oynama yüzdeleri Everton % 79 Fulham % 21’ i gösteriyordu. Ancak bütün bu oyununa rağmen Everton bir gol bile bulamadığı için soyunma odasına biraz sıkıntılı gitti.

İkinci yarıya başlarken ben Everton’ ın bir forvet daha oyuna alıp maçı sürükleyip götüreceğini düşünürken aynı on birle sahaya çıktılar ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde Fulham inanılmaz bir şekilde değişmişti. İlk yarı Everton’ ın yaptığını bu devre Fulham yapmaya başladı. Sağdan soldan geldiler ortadan verkaçlarla savunmayı zorladılar. Bunları izlerken kafamda tek bir soru vardı. Bir takım bu kadar mı değişir? Bu değişim olurken teknik direktör Chris Coleman bir değişiklikte yapmamıştı Everton’ da da bir değişiklik yoktu. Somut olarak bakıldığında oyunda hiçbir değişiklik yoktu, sanırım Coleman soyunma odasında takımı ateşledi ve Claus Jensen’ in sol kanattan sağ ayağının içiyle vurduğu top savunmaya çarpıp ağlara kavuşunca takımı galibiyete inandı. Golün olduğu 65. dakikadan itibaren Fulham iyi savunma yaptı ve maçı kazandı.

Bu maçta dikkatimi çeken oyuncuyu belirtmek gerekirse Fulham takımının sağ açığı Routeledge’ ı fazlasıyla beğendim. Çok hızlı bir oyuncu adam eksiltebiliyor iyi orta yapıyor ve iyi çapraz koşular yaparak savunmanın dengesini bozabiliyor. Odonkor’ a fazlasıyla benzeyen bu oyuncu Avrupa’ da hatırı sayılır bir takıma gidebilir. Hatta onu Şampiyonlar Ligi’ nde bile izleyebiliriz.

Bir yazının daha sonuna geldik herkesin sıkıcı olmayan maçlar izlemesini dilerim…