İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

25.11.2017

Èze'den Menton'a


“Trenle gitme, trenin gittiği yerde bir şey yok, otobüse bin” demişti benim Paris’ten göç eden şoför. Èze köyü tepenin üzerine kurulmuşken, tepenin aşağısındaki deniz kıyısındaki yerleşim yerine ise Èze-sur-mer ismini vermişler yani “denizdeki Èze”. Karmaşıklığa yol açacak başka isim bulamamışlar mı ki? Buralarda iğne atsan düşmeyecek mevsimde tren istasyonundan yukarıya ring otobüs seferleri varmış ama Kasım’da bu köye çıkmanın tek yolu Nice’den saatte bir defa kalkan 82 numaralı otobüs.

Bir kayanın üzerine kondurulmuş tek bir giriş çıkış kapısı olan bu orta çağ köyüne “Kartal Yuvası” denmesi gayet normal. Bu haliyle bana biraz San Marino’yu hatırlatıyor. Ancak bir farkla: San Marino bu coğrafi konumu sayesinde yüzyıllar boyunca savunup bağımsızlığını korumayı başarmışken; Èze, Barbaros Hayrettin’in Akdeniz’de cirit attığı yıllarda Türk gemilerine yenik düşmüş ve 1543 yılında Fransızlar adına işgal edilmiş.

1388’de bugünkü haliyle inşa edilen Èze’in 650 yıllık taş binaları artık incik boncuk vs. satılan butikler olarak işlev görüyor. Bir de iki michelin yıldızlı, bir espresso’nun 6.5, bir ana yemeğin 80-90 avro olduğu bir restorana ev sahipliği yapıyor. Kilisenin hemen yanında küçük bir mezarlık var. İsimler yine Nice’den aşina olduğum üzere Basso, Perrotto gibi İtalyan kökenli isimler.

Nietzche olmasa belki de Èze bugün Fransa’daki yüzlerce isimsiz ortaçağ köyünden biri olarak kalacaktı. Dağa çekilip kendini dinleyen Zerdüşt’ün hikayesinin bir kısmını burada yazmış Nietzche. Bugün artık Nietche’nin isminin verildiği 420 metre rakımlı köyden aşağı plaja inen dik patikanın “Böyle Buyurdu Zerdüşt”e esin kaynağı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Zaten aşağı inmesi bile 50 dakikamı alan patikada gide gele eminim Nietzche’nin düşünmek için epey vakti olmuştur. Hiç ses çıkmayan insanın baya kendini dinlediği yolda ters istikametten gelen en aşağı 10 kişi ile karşılaşıyorum. İstisnasız her biri bu yabancıya selam veriyor. Bu esasında bu ıssız dağa has bir durum yoksa şehre kasabaya indiğimde öyle bir durum söz konusu değil. Patikanın sonuna geldiğimde 3 Amerikalı ile karşılaşıyorum. Daha henüz yola başlamamışlar, içleri kıpır kıpır. Bana köyü ve yolu soruyorlar. Aşağıdan baktığımda köy gözükmüyor bile. “Size sadece iyi şanslar dilerim” deyip Èze defterini kapatıyorum.



Bizim 500T misali Cote D’Azur’ü Nice’ten başlayıp boydan boya sahil şeridinden geçen 100 numaralı otobüs ile son durağa, İtalya sınırındaki Menton’a ulaşıyorum. Yaklaşık 500 sene boyunca Monaco Prensliği’ne bağlı olan bu şehir 1848’de limon ihracatına konulan vergiler sebebiyle prenslikten bağımsızlığını ilan ediyor. 12 yıl sonra meşruluğu tartışılan bir plebisit ile Fransa’ya dahil ediliyor. Ancak sarı badanalı yeşil panjurlu taş binalarıyla son derece İtalyan görünüyor. Şirin bir eski şehri var Menton’un. Bir cadde boyunca uzanan ardı ardına kafelerde bir canlılık var. Yemek yediğim yere sınırı soruyorum. “Denizi takip et, 15 dakika sonra sınırdasın” diyor restoran sahibi. Açıkçası Holanda - Almanya sınırındaki gibi sadece bir tabela bekliyordum.

Gel gör ki polis ve askerlerin kontrol yapmasa da bekledikleri bir sınır mevcut. İtalya’ya geçer geçmez hemen 20 - 30 metre ileride bir tekel bayi var. Fransız plakalı bir çok araba sınırı geçiyor ve tekelin önüne çekip alışverişini yapıp sonra tekrar Fransa’ya dönüyor. Ellerinde kocaman bir Pernod Ricard kolisi olan, aksanından Britanyalı olduğunu düşündüğüm bir kadına bu kadar çok fark var mı diye soruyorum. Sigarada ve ağır alkolde çok farkettiğini söylüyor. Araştırmacı gazeteci olarak hemen fiyat araştırmasına giriyorum. 1 lt. J&B İtalya’da 16,90€, Monaco’da markette 28,82€, Nice havalimanında AB içi duty free’de 31€. Gerçekten de bırak Menton’da yaşamayı, 30km ötedeki Nice’te yaşasan bile bu fiyatlara değer.


Gün artık yavaş yavaş batmaya başlarken son bir Monaco’ya uğramanın ve maça gitmenin vakti geliyor.

16.11.2017

Nice: Kış Güneşi

“Büyük şehirde yaşanmaz, çok trafik var. O yüzden 10 sene önce Paris’ten buraya taşındım.diyor beni otele götüren 55 yaşlarındaki aracın şoförü. Burada keyfim yerinde, bütün yaz her sabah önce denize girip öyle işe çıkıyorum” diye devam ediyor. Amerika, İspanya, Türkiye, Fransa fark etmiyor, herkes bir şekilde bu insanı içine çekip yutan, gürültülü keşmekeş gri ve mutsuz büyük şehir hayatından bir an önce kaçmaya çalışıyor. 316 gün güneşli havasıyla Cote d’Azur bölgesi de Fransa’da bu işlevi görüyor.

Hava limanından Nice şehir merkezine doğru 19. yüzyılın başlarında burada yaşayan İngiliz aristokrasisinin yaptırdığı ve “Promenade des Anglais” adını da bu şekilde aldığı kordon boyunda ilerliyoruz. Bu hikayeden de çıkartılabileceği gibi iki yüzyıl önce de insanlar ılıman mevsimlerde yaşamak için güneye akın etmişler, Matisse gibi ressamlar Nietzche gibi filozoflar hayatlarını burada geçirmişler. Kordon boyunda koşan gençler olsa da büyük çoğunluk emekliliğini geçirenler. 1970’den bu yana yaklaşık 50 senedir bunca göç almasına rağmen nüfusun pek de değişmemesinin sebebi bu. Yerel halk yaşlı, doğum oranı düşük, her ne kadar dışarıdan göç gelse de, yerlisi de öteki dünyaya göçüyor.

İşte bak kamyon buradan yürüyüş yoluna çıktı, 4 km boyunca önüne geleni ezdi” diyor şöför cuma akşam trafiğinde takılmış bekleyip, geçtiğimiz yılın temmuzunda 86 kişinin ölümüne yol açan terör saldırısını anlatırken. Bir daha araç kaldırıma çıkmasın diye yol ile arasına beton bloklar dikmişler. Oraya saldırmazlar da başka yere saldırırlar ne olacak.

Kasıma geldik ama hava hala gündüz vakti 19 derece ve tshirt ile dolaşılacak kıvamda. Pazar sabahı kordon boyuna atılmış sandalyelerde bu sonbahar güneşinin tadını çıkartırken sahilde mayolarıyla uzanmış birkaç kişi de var. İşte tam bu sırada hemen önümüzde denizden gelen yardım çığlığı kulaklarımızı tırmalıyor. Kıyının sadece birkaç metre uzağında bir kişi belli ki kaslarını hareket ettiremiyor ancak bilinci açık bir şekilde yardım diye bağırıyor. Sahildeki mayolu kişilerin hiç biri adamı kurtarmak için hareketlenmiyor. Kordon boyundan birkaç kişi ilk yardımı arayıp haber veriyor ama adam orada gözümüzün önünde boğuluyor yahu. Bir an için ben atlayıp adamı kurtarmayı düşündüm. En nihayetinde gözümün önünde boğulan bir kişiye nasıl kayıtsız kalabilirim ki? Ancak orasının Türkiye olmadığını, adamı kurtarmaya çalışırken adamın başına bir şey gelirse kimse benim iyi niyetime bakmayıp ciddi şekilde cezalandırılacağımı hatırlıyorum. Fügen Gülertekin’in hikayesini okuyan herkes böyle bir iyi niyet göstergesinin yapılmaması gerektiğini bilir. Neyse ki ilk yardım sadece dört dakikada geliyor ama paşaların hiçbir acelesi yok. Arabayı güzelce park etmeye, bagaj kapısını kapatmaya, aracı kilitlemek ile uğraşıyorlar, bu sırada adam yardım diye bağırmaya devam ediyor. İlk yardım ekibi denize girdiği anda bir sahil güvenlik teknesi de olay mahaline yaklaşıyor ve ilk yardımla birlikte adamı alarak gözden uzaklaşıyorlar.
Tam o sırada iki Alman turist beni buranın yerlisi sanıp kamyon terör saldırısının burada olup olmadığını sordular. Yol tarifi sorulduğunda bilmese de anlatan Türk misali ben de hiç bozuntuya vermeden şoför bana ne anlattıysa ben de aynen şakıdım. Sonra bana bilmediğim yerden soru geldi: Bir anıt var mı? Olsaydı eminim ki şoför bana gösterirdi deyip çat diye yoku yapıştırdım.

Arada boğulanları saymazsak bu metropolitan nüfusu 1 milyon olan şehrin merkezinde Kasım’da hayat kuşları besleyen amca kadar sakin. Tam da Bodrum nasıl oluyorsa işte öyle. Yine de bahsettiğim şehir Fransa’nın en büyük 5. şehri ve üniversite gençliği bir paralel sokaktaki Cours de Saleya’yı cıvıl cıvıl ayakta tutmaya yetiyor. Herbiri yan komşusundan daha orijinal Nice spesiyallerini sattığını iddia eden ardı ardına kafeleriyle Cours de Saleya sahil tarafından eski şehrin başlangıç noktası ve kendimi sarı badanalı yeşil panjurlarıyla dar sokakların arasına dalıyorum. İtalyan sahil kentlerini andıran bu tasvir yersiz değil zira Nice’in 1860’a kadar Fransızlar ile hiçbir bağı yok. Yunanlar tarafından kurulup zafer tanrıçası Nike’den ismini alan şehir 400 yıl boyunca başkenti Torino olan Savoie Dükalığı’nın bir toprağı iken 1860 yılında Fransızlar tarafından ilhak edilmiş. Niçard denilen yerel lehçenin kökeni zaten Fransızca ile aynı bile değil. Gel zaman git zaman bu 150 yılda Fransız kültürü çok sağlam empoze edildiği için yerel lehçe ancak kendine eski şehrin sokak tabelalarında ve bazı yerel televizyon kanallarının haberlerinde yer bulabiliyor. Yani şimdilik ortada bir Katalan ayaklanması gibi özerklik vb. isteyen bir halk yok. Hepsi artık tamamen Fransız olmuş durumdalar.

Bir sonraki durak için 82 numaralı otobüse atlayıp Èze köyüne doğru yola çıkıyorum.