İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

31.12.2010

Babalar ve Oğullar

Hazır şu aralar Melih ve Ahmet Gökçek yorumları çok gündemdeyken, böyle bir baba, oğul haberi de Alex ve Darren Ferguson'dan geldi.

Nasıl ki her futbolcu babanın, oğlu iyi futbolcu olmuyorsa; her iyi menajerin oğlu da iyi menajer olmuyor. Sir'ün oğlu Darren da takımı Preston'ın Championship'in son sırasına demirlemesiyle işinden oldu.

Bunun üzerine babası ne yaptı? Gitti, sezon başında oğluna verdiği kiralık 3 genci (King, de Laet ve James) geri çağırdı.

30.12.2010

HANGİ A.INA KOYDUĞUM KÜFRETTİ LAN!


Sporda şiddet önledik önleyeceğiz derken hiçbir şeyi önleyememiş olmanın siniriyle tribün olaylarını engellemek için mecliste harekete geçti.Cezalar düzenlenince işlerin düzeleceği düşüncesinde olanlar kanun çıktıktan sonra "uygulanmıyor polis ilgilenmiyor" diyecek bir iki işlem yapılınca "polis yakalıyor mahkeme salıyor" diyecek böyle müzmin muhalifliklerine devam edecekler. Bunlara alışkınız da karşı tarafta olna bazı yazarlara takıldım. "Hani" siz konuşamayan Mehmet Demirkol vay efendim küfür eden adama 6 ay hapis cezası olur mu diye çıkıştı geçenlerde. Şimdi şöyle bakalım. Yolda yürüken birine küfür etseniz zaten cezası 3 ay hapis, allahını kitabını dediniz mesela haşırt 1 sene vs vs. Peki sövdü diye içeri giren var mı. Yok. niye. E kardeşim bir küfüre hapishane olur mu. Para cezası var ertelemesi var var da var. Stadyumda edersen 6 ay olsun denmiş. Şimdi bakınca zaten küfür etmenin cezası böyleymiş şiddet önlensin diye de biraz caydırıcı bi miktar önerilmiş. Mehmet Demirkol havadan havadan konuşuyor yok hapishanelerde yer kalmazmış olur muymuş .Lan sen bi sus sanane cezanın miktarından bilmem neden. Nerede gördün küfür eden adamı hemen paketleyip hapse tıktıklarını (başbakan falan başka onu karıştırmayın şimdi). Adam maça gelmiş çocuğu ölen futbolcunun ölmüş çocuğuna küfür ediyor. E alsın işte ceza da para cezası bilmem ne ödesin yaptığının karşılığını bulsun. Stadyumların küfür edilmek için inşa edilmiş yerler olduğunu düşündüm hep. Ama son yıllarda büyüdüğümüzden midir nedir. Çok ağır küfür ediyorlar futbolculara eskiden bu kadar insanlık dışına çıkılmamıştı. Bunlarda uygulanabilecekse ceza alsın kardeşim hemen ya olmaz denge bozulur diye karşı çıkmanın anlamı ne. Buradan açıklıyorum eğer küfür edenlere ceza verilmesin görüşü üstün çıkarsan 19 mayıs satdına gidip mehmet demirkol'a küfür edeceğim. Soran olursa da e maçtayız amuğa goyum küfür etmeyelim mi diyeceğim. Günlük hayatta küfürlü konuşan küfürü de çok seven birisiyim ama sırf diğer takımın formasını giydi diye de açıkçası usturuplu düzgün küfür etse kızmayacağımız halde insanlık dışı sözler söyleyenleri de ancak küfrü yasaklayınca engelleyebileceğiz. Spor bu yav. Hayvanlaşmanın anlamı yok. Mal gibi topa vurdu belki adam doğru ayağını s.kiyim demek varken ölen çocuğunu .. demenin oha arkadaş artık. Maça gidemez oldum amk.

19.12.2010

Ex'ten Next olur mu?

Hidayet'in Magic'e dönmesi iki sevgilinin yeniden birlikte olmasından farksız. Magic sonrası, haklı olarak kariyerinin son kontratını yapan biri olarak parayı tercih ettiğinden beri Hidayet'in performansı hakkında boşuna yorum yapmayalım. En son olarak Phoenix'ten biri onun için "Sanki emekli olmuş gibi oynuyor" demişti.

Orlando tarafında ise 25 sayı 12 asist 5 ribaund ile Celtics 7. maçı kazandıran, sonraki turda takımın en yükseği 6.7 asist ortalaması ile Cavs'ı eleyen, final serisinde de 18 sayı ortalaması ile takımın yine en yükseği olmuş oyuncuya kavuşmanın sevinci var. Ki bu sevinç, edebiyat kasmak için yazdığım bir laf değil.

İşin kanımca en önemli tarafı "bu takımdan cacık olmayacak" demeye başlayan Howard'ı mutlu tutmak. Kankasını getirmek de bunun önemli bir parçası. O da zaten "Hedo, bizim Mr. 4th quarter'ımızdı" diyerek gerekeni yapmış.

Hidayet için sorulan soru tabi ki, "Hidayet, 2 sezondur yanlış sistemin kurbanı mı?" Yazın, Dünya Şampiyonası'ndaki performansını gördükten sonra buna yüksek oranda evet diyebiliyorum. Zira kafamızdaki Hidayet imajı yıllardır, "canı isterse oynar" değil mi? Geçen yıl, New York maçındaki oyunundan sonra yorumcunun "bugün ne değişti?" sorusuna "ball" diye yanıt veren de o. Stan Van Gundy, Jameer Nelson, Dwight Howard ile yıllardır oynadıktan sonra artık Hidayet'in "kan uyuşmazlığı var" gibi bahaneler uydurma şansı kalmadı.

Burası artık Hidayet'in son durağı. Orlando ahalisi "Welcome Home, Hedo" başlıklarıyla Hidayet'i karşıladğı bir ortamda, Hidayet'in burada da tutunamaması, Hidayet'in bittiğinin resmi göstergesi olacaktır.

O zaman da artık arada youtube açıp aşağıdaki gibi videolarla NBA'de kariyer yapmış ilk Türk'ü yadetmekten başka şansımız kalmayacak.

18.12.2010

Ayın Golleri

World Soccer her ay en güzel 5 golü seçiyor. Goller biraz eski. Genelde ekimden kalma ama olsun halen daha Maradona'nın 1986'da attığı golü dönüp dönüp izlemiyor muyuz?


17.12.2010

Ah Wenger Vah Wenger


Şampiyonlar Liginde 2. tur eşleşmeleri belli oldu ve dikkatleri çeken en önemli 2 eşleşme; geçen sezonun finalistleri Inter ve Bayern'in henüz 2. turda karşılaşacak olmaları ve tabi ki 2010 sezonunun en keyifli eleme turlarından birinde 2 maçta bize 9 gol izleten Barcelona ve Arsenal'in eşleşmeleriydi.


Yılın en iyi performans ödüllerinin dağıtıldığı bu günlerde bir ödül de talihsizlik dalında Wenger'e verilse iyi olmaz mı? Fotoğrafta Arsene Wenger kaybedilen Braga maçından sonra bugünleri sezmiş görünüyor :)

16.12.2010

Geçmiş Zaman Olur Ki #2

Bundan tam 18 sene evvel; 16 Aralık 1992 Çarşamba.

A milli futbol takımımız, 1994 ABD Dünya Kupası elemelerindeki 4. maçında, Rijkaard, Gullit, Van Basten (Van Basten oynamıyor bu maçta) iskeletli efsane kadrosuyla Hollanda' yı ağırlıyor. İlk üç maçımızda Polonya deplasmanından mağlup dönmüş, içeride San Marino' yu yenmiş ve deplasmanda İngiltere' den standart tarifeyle 4 yemişiz. Teknik direktörümüz, bir sene kadar sonra içerideki İngiltere maçının ardından görevi devredecek olan Sepp Piontek.

İlk 60 dakika Hollanda' yı iyi kilitliyoruz. Lakin, üzerimize baskı kurmayan rakiplerden uçuk savunma hatalarıyla gol yeme alışkanlığımız tarihle yarışıyor, malum; 2 dakikada, sonradan İstanbulspor forması giyecek Van Vossen ve Gullit ile iki gol buluyor Hollanda. Biz de 2 dakika sonra, seyirci ısrarıyla devre sonrası oyuna alınan Feyyaz ile cevap veriyoruz rakibe ama yetmiyor. Sonlara doğru Van Vossen bir gol daha atıyor ve 3 -1 yeniliyoruz.

Kalan maçlarında pek varlık gösteremeyen milliler (ilk maçta tarihinin ilk golünü bize atan San Marino, ikinci maçta tarihinin ilk puanını yine bizden aldı), son iki maç için takımın başına gelen Fatih Terim ile geç bir atak yaptı: İç sahada Polonya ve grup lideri Norveç' i yendik ama bu bizi 6 takımlı grubun 5. sırasında kalmaktan kurtaramadı.

Yanda, maçın ertesi günü Milliyet gazetesinde Ömer Üründül' ün yazdığı maç yazısını görebilirsiniz (üzerine tıklarsanız daha net okunabilir hale gelecek): Özellikle ikinci paragrafın giriş ve çıkış cümleleri, yazının kalanının okunmasına ciddi derecede engel; ben şahsen hayli zorlandım.
"Bloklar arasındaki olumlu bağlantı ile sahayı iyi parsellememiz rakibe organize ataklar geliştirme ve tempoyu istediği şekilde ayarlama imkanı vermedi. (...) Bülent ile Van Vossen' e, Ogün ile Gullit' e adam adama markajlı bir alan savunması uyguladık. (...) Bu durumda Hollanda' nın defans - orta saha bağlantısı olumsuz yönde etkilendi. Biz de bundan faydalanarak hücum girişimlerimize ağırlık verme fırsatı bulduk."
Maçın tarihi ile ilgili somut verilerin üstünü karalasak, yazının dün akşam oynanan bir maç ile ilgili bugün yayımlanan bir yazı olduğunu "benim" diyen sporsevere kolaylıkla yutturabiliriz. Üslup aynı, futbola bakış aynı, kullanılan klişeler aynı, hatalar ("adam adama markajlı bir alan savunması") aynı.

Son 20 senede futbolda tarifi imkansız değişiklikler var ama Ömer Üründül bize hâlâ aynı maçı anlatıyor.

Yeni Başlayanlar İçin Muhasebe #2: Borcu Alacağa Çevirmek

Galatasaray' ın, Elano' nun Santos' a transferindeki cinliğine şurada değinmiştik.

Yeni ve müthiş bir muhasebecilik örneği de, göreve seçildiği kongre mahkeme kararıyla iptal edilen ve yeniden yapılması gerekecek kongrede aday olmayacağını açıklayan Ankaragücü başkanı Ahmet Gökçek' den geldi dün:


"Ahmet Gökçek ayrıca göreve gelecek yeni yönetimin futbolculara 14 milyon TL, kendilerine de 36 milyon TL ödeme yapmak zorunda olduğunu sözlerine ekledi."

Açıklamanın tam metninin içerdiği enfes demagojik öğelere sonra değiniriz; lakin burada tam anlaşılamayan bir şey var: Kendi dönemlerinde yapılan yatırımı temsil eden 36 milyon düşen yönetimin alacağı, pek güzel, peki futbolculara ödenmesi gereken meblağı temsil eden 14 milyon kimin borcu? Yeni gelecek yönetim, mantık ve matematik icabı 36 - 14 = 22 milyonu eski yönetime, 14 milyonu da haliyle futbolculara olmak üzere toplam 36 milyon borçla işe başlaması gerekirken, neden 36 + 14 = 50 milyon tutarında bir külfetin altına giriyor? Böyle olunca adamlar 14 milyonu hem alacağın sahibi futbolculara, hem de borcun sahibi eski yönetime ödemiş olmuyorlar mı?

Herhalde bakılan açıya göre muhasebe ilmi, "olağan borç" diye bir kalem icad ediyor bu noktada; Ahmet ya da Mehmet, görevde her kim olursa olsun gider kalemine yine yazılacak olan bu borç, Ahmet ya da Mehmet, artık görevdeki her kimse onu bağlamıyor.

Tek kelimeyle muazzam.

14.12.2010

Dejavu


  • Portekiz Milli takımında 2 si düzenli 1'i arasıra olmak üzere oynayan 3 önemli futbolcu. 3'ü de takımın gerçekten ihtiyaç duyduğu mevkilere transfer edildiler ve taraftarın sevgilisi Q7 ile yakın arkadaşlar. Mümkün olduğunca kolay adepte olabilecek durumdalar. Ama bu adamların Bjk forması giymesi sanki dejavu dedirtiyor birçoklarımıza.

  • Biz bu filmi görmüştük diyenler çoğunlukta. Keita, Baros, Kewell, Elano, Arda'lı kadrosu Rijkaard'lı Neeskens'li kenar yönetimi ile tarihinin en iyi ekibini kurmuştu GS. Sezon harika başlamış, hücum futbolundan güzel örnekler sergileyen takım gelene gidene 3-5 atıyordu, herşey toz pembe olmuştu. Ne olduysa 9. haftadan sonra oldu. Yıldızlar tek tek sakatlanmaya başladı puan kayıpları üstüste geldi derken devre arasında 2 flaş isim daha kadroya eklendi: Jo ve Dos Santos. Filmin devamı ortada. Değişen aktörler, değişmeyen skorlar, önlenemez düşüş.

  • 1 sene arayla aynı yoldan ilerleyen bir Beşiktaş. Sezon başında tarihinin en iyi kadrosu kuruldu iddiası, 2 süper yıldız, parlak bir antrenör, ilk yarının ortalarına kadar iyi bir performans, sonra sakatlıklar derken puan kayıpları vs. vs.. Şimdi Bjk devre arasına ezeli rakibinin yanlış yolunda ilerlemeye devam ederek giriyor. Yapılan transferler daha şaşaalı ve daha fazla takımın ihtiyaçlarına yönelik ve gerçekten etki yapma ihtimalleri GS'deki meslektaşlarına göre daha fazla isimler.

  • Peki Avrupa Ligi'nde oynayamayacak oluşları nasıl bir tablo yaratıyor. Beşiktaş yönetiminin bu transferlerdeki en büyük amacının kulübü CL'ye sokmak olduğu ortada. Uefa 'da istenilen noktaya çoktan gelindi gibi görünüyor. Bunun için masraftan kaçmadılar ama ya tutmazsa? Bu adamların parası ödenemez ise? Elimizdeki yabancıları da yok pahasına elden çıkardıktan sonra gelecekteki alacaklarına karşılık bonservisleri eline verilerek bu arkadaşlar da kaçırılırsa? Bu karanlık tabloda kopacak kelle çok ama olur da başarı gelirse Yıldırım'dan kralı yok. Bu da iyi mi kötü mü onu zaman gösterecek. Ama ben de dahil pek çok BJK'lı dışarıdan mutlu olsa da içten içe artık daha sıkıntılı, daha umutsuz ..

12.12.2010

Bir Koltuk da Bana Getirin

Soğuk bir kış gününde evde oturmama rağmen çok da ilgimi çeken bir maç değildi. Lig TV'yi son 15 dakikada açtım, sırf taraftarların çaresizliğini ve küfürlerini dinleyip neşeleneyim diye. Geç kalmışım. Muhtemelen o küfürler daha 30. dakika dolmadan başlamış, soğuğun da etkisiyle artık tribünlerin son 15 dakikada küfredecek hali kalmamıştı.

Galatasaray bu durumlara düşmeyi hak ettiği için daha çok seviniyorum. Servet gibiler maçı sabote edip, Şampiyonlar Ligi'ni kazanmış adama "bu adam hoca değil" deyip kovarak atılabilecek tek kurşunu da atıp, takkeyi düşürdükten sonra kelin görünmesi ile artık yapacak bir şey kalmadı ve bu çaresizliği izlemekten büyük bir haz duyuyorum.

Shabani Nonda gönderildiğinden beri takımın ikinci bir forveti yokken, halen daha son dakikaya kadar Misimoviç'in peşinden koşup, adamın 2 ayda kadro dışı bırakılmasını izlemekten, Elano gönderilirken, internet sitesinde bilanço tablosunu döküp, "bak adama bu kadar para ödemekten kurtulduk, esasında kardayız" gibi aciz açıklamalar yapılmasından, sırf beleş diye, Beşiktaş'a hiçbir katkısı olmamış Serdar Özkan, Gökhan Zan gibi adamların takıma toplanıp, sonra bir dakika bile oynamamalarından büyük haz alıyorum.

Her şeye rağmen rüzgar tersine de dönebilir. Daha yeni stadın açılmasının vereceği sunni gündem var. Elde kupa var. Kupa bir şekilde alınıp, fenerle "eheh 20 bilmem kaç yıl oldu hala kupa alamadınız" diye dalga geçmeye devam da edilebilir. Keşke böyle olsa da Galatasaray'ın sorunları, hasır altına süpürülmeye devam etse.

Yazılanlara göre millet hatıra diye Ali Sami Yen'in koltuklarını söküp götürmüş. Şekerspor maçında insanlar nerede oturacak merak ediyorum. Sırf bir maç için o kadar koltuk monte edilir mi stada? Hazır koparmışken bir koltuk da bana getirseydiniz.

11.12.2010

Ve Bitti


Artık sağdaki ve hatta soldaki de tarihin tozlu yapraklarından hoş birer hatıra.

111 yıllık tarihinin 108 yılı boyunca tüm maçlarına forma reklamı olmadan çıkan, son 3 yıldır da karşılığında para ödeyerek UNICEF logosu taşıyan Barcelona, dün Qatar Foundation ile seneliği 30 milyon Avrupa Birliği dinarı karşılığı, içinde bulunduğumuz sezonun ikinci yarısından itibaren geçerli olmak üzere 5,5 sezonluk bir forma reklamı anlaşması imzaladı.

Barındırdığı tüm yerel motiflere rağmen endüstriyel futbol iklimine iliklerine kadar girmiş olan Barcelona' nın 9 haneli rakamlara ulaşan borcu ve geçen yıl zarar açıklamış olması bu neticenin şüphesiz önemli etkenleri.

Bu rakam, ayrıca futbol tarihinin bu alanda yeni zirvesi; Deutsche Telekom' dan senelik 25 milyon indiren Bayern Münih, bu anlaşmayla ikinci sıraya kaydı.

Şimdi Neredeler #1


Levent abim kendi bloğunda yad etmiş; Maradona' nın 86 Dünya Kupası çeyrek finalinde İngiltere' ye attığı o meşhur golü. Ben de bu vesileyle, uzundur planladığım "Şimdi Neredeler" serisine bu güzel hatırlatma ile başlayayım.

Maradona' nın o maçta ipe dizdiği 6 İngiliz futbolcu şimdi neredeler, ne yapıyorlar?

Peter Reid: Şu anda 54 yaşında ve geçen sezon Championship' ten League 1' e düşen Polymouth Argyle' ın menejeri, ki bu takım, listenin sonunda zikredeceğimiz Peter Shilton' un da bir dönem oyuncu-menejer olarak görev yaptığı bir takım. Polymouth, 18 maç sonunda 24 takımlı ligde 17. sırada.

Peter Beardsley: 49 yaşında ve Newcastle United' ın yedek takımını çalıştırıyor. Geçtiğimiz hafta, Chris Hughton' un kovulmasının ardından 3 günlüğüne takımın geçici menejerliğini üstlendi; Newcastle bu sürede herhangi bir maç oynamadı.

Terry Butcher: Şu anda 51 yaşında ve iki sezondur İskoç ekibi Inverness C.T.' ın menejeri. Takımı geçen sezon düşmüş olarak devraldı ve League 1' da şampiyon yaptı. 15 hafta sonunda, 12 takım arasında 4. sıradalar.

Terry Fenwick: Adaşı Butcher ile aynı yaşta ve San Juan Jabloteh takımının başında, 2002' deki başlangıcından beridir Trinidad & Tobago liginde; takımı, ligin önemli takımlarından ama şu aralar orta sıra mücadelesi veriyor.

Gary Stevens: 47 yaşındaki Stevens, bu 6 kişi içerisinde kendine futbol ile doğrudan ilişkili bir kariyer çizmeyen yegane isim. 1998' de futbolu bıraktıktan sonra fizyoterapi eğitimi aldı ve şu anda isminin başındaki Dr. ünvanıyla ABD' de bir hastanede görev yapıyor.

Peter Shilton: 61 yaşında şu an. Emekliliğin tadını çıkarıyordur herhalde, ne yapsın? Yaklaşık 15 senedir futbol namına aktif bir görev almışlığı yok; ara ara TV yorumculuğu, sunuculuğu gibi işler yaptı en fazla.

9.12.2010

Dedication

Geçmiş Zaman Olur Ki #1

Bundan tam 12 sene evvel; 9 Aralık 1998 Çarşamba.

Galatasaray, 1998-99 Şampiyonlar Ligi B Grubu son maçında, şu puan tablosu ile Athletic Bilbao deplasmanına çıkıyor:
Öbür tarafta Juventus Rosenborg' u konuk edecek. Galatasaray iddiasız Bilbao karşısında kazanırsa diğer maçta çok acayip şeyler vuku bulmadığı taktirde, beraberlik koparırsa da diğer maçın Juventus galibiyeti yahut beraberlikle sonuçlanması halinde Şampiyonlar Ligi tarihinde ilk kez çeyrek finale yükselecek (Yazar burada Şampiyon Kulüpler Kupası' nı hesaba katmıyor).

Juventus, iki açıdan grubun nefret odağı: birincisi, tabloda da görülebildiği üzere bu noktaya 5 beraberlikle gelmiş olmaları; hem de o efsane kadrolarıyla ya gol atıp yatmaya çalışıyorlar yahut gol yiyince haldır huldur bir futbolla bir şekilde atıyorlar... İkincisi siyasi bir mesele; Suriye' den kaçan Abdullah Öcalan' ı bir müddet misafir eden İtalya' ya ağır bir tepki var memlekette, ahali kayışı koparmış çizme falan yakıyor ve Juventus da bu ortamdan istifadeyle İstanbul deplasmanına gelmemek için binbir dolap çevirerek maçın ertelenmesine sebep olmuş.

Galatasaray' da küçük ve büyük Hakan, Ergün, Tugay gibi eksikler var; Bilbao' da Alkiza, Urzaiz gibi as oyuncular kulübede.

Oyunu rölantide tutmaya çalışan Bilbao, ilk yarının sonlarına doğru Fatih Akyel' in ayağına dolanan topu kapan Guererro ile bir gol bulup öne geçiyor. İkinci yarı, içerideki Juventus maçında olduğu gibi artan Galatasaray baskısı bir türlü değil gol, pozisyonlara dönüşemiyor; son dakikada o zaman henüz 21 yaşında olan Burak Akdiş' in altıpastan auta vurduğu bir kafa şutu var, başka da bir şey yok. O son dakika şutu kaçmasa, İtalyanlar' a ağzının payını vermiş olma rahatlığıyla bugün dahi hayırla yad edeceğimiz akşam kötü bitiyor nitekim; diğer maçta Rosenborg' u 2-0 ile geçen Juventus çeyrek finale yükseliyor.
Maç sonu oluşan puan tablosu da pek ilginç. 8 puanlı Juventus, Galatasaray ve Rosenborg averajlarına göre sıralanmış:
Maçtan bir hafta kadar sonra bizim basın cirmi kadar bir yaygara kopardı: UEFA o sezon itibariyle ikili averaj uygulaması başlatmış ve üç takımın aynı puanda olduğu bu örnekte de üç takımı kapsayan bir değerlendirmeyi, yani adı konmamış bir metodu, üçlü averajı nazara almıştı (bu değerlendirme sonunda da Juventus' un 6, Galatasaray' ın 5, Rosenborg' un ise 4 puanı oluyordu); bu haksızlıktı ve talimatnamelerde adı geçmeyen üçlü averajın uygulanmaması gerekiyordu, yerine Galatasaray' ı çeyrek finale taşıyacak, sözgelimi çapraz ikili averaj değerlendirmeleri falan yapılmalıydı. Ama UEFA yemedi tabii bunu.

8.12.2010

4-6-0

Yeni trend bu. Hele ki Barcelona' ya atfediliyor bu formasyon bugün... Tamam, bitmiştir.

Üçüncü senesinde ikinci ciddi rötuşunu yapan ve Ibrahimovic' in elden çıkarılmasıyla Rijkaard' dan kalma santrforlu 4-3-3 formasyonunu tamamiyle terkeden Guardiola' nın yeni sistemi bu. Diyorlar... Ben şahsen Barcelona' yı izlerken başka şeylere kanalize olduğum için pek bilemiyorum.

Farazi isimlendirmesi de sanırım şöyle oluyor: Busquets, Xavi ve Iniesta' dan müteşekkil iç orta saha, Villa ve Pedro forvetten bozma açıklar, Messi de serbest.


Bu tabii ben dinozorunuzu 15 sene kadar evvele zıplattı. Şöyle ki: Simeone, Redondo ve Balbo' dan müteşekkil iç orta saha, Batistuta ve Caniggia forvetten bozma açıklar, Maradona da serbest.


Arjantin' in, nihayetinde gruptan çıkamayarak elendiği 1994 Dünya Kupası' nın ilk iki maçındaki formasyonu olur bu. Bu iki maçı domine eden bu takım (Yunanistan 4-0, Nijerya 2-1), Nijerya maçı sonrası Maradona' da doping tespit edilmesiyle dağıldı, son maçta Bulgaristan' a yenildi (0-2) ve grubun üçüncü sırasında kalarak evine döndü.

Futbol, elbet bugünkü kadar hızlı oynanmıyordu ama o Arjantin de bu Barcelona gibi kendi yarı sahasında kaptığı topu, dönemin şartları dahilinde oldukça hızlı bir şekilde 6 kişiyle beraber rakip kale önüne indirebiliyordu. Akıllara daha çok müteakip gol sevinciyle kazınmış olsa da, Maradona' nın Yunanistan' a attığı şu gol, bunun tipik bir örneğidir.

Demem o ki; 4-6-0 formasyonunun mazisi, en azından 1994' e uzanır. Daha eskiye dair malumat için bir kutu şeker ile Levent amcamızın yahut Emre dayımızın kapısını çalabiliriz.

5.12.2010

Fenerbahçe - Karabük

* Buca maçını pas geçtikten sonra 1 aydır ilk maçımdı. Stada girerken İstkilal Marşı okunuyordu. İyice gevşek bir adam oldum.

* Goller erken gelmese çok sıkıntı çekerdik. Niang'ın performansı çok düşüktü. Ne ilerideyken, ne de sola alınınca pek bir şey yapamadı. Bir 10 dakika önce aynı değişiklik yapılmalıydı.

* Sanırım ilk Daum döneminden bu yana Fenerbahçe'nin oyun içersinde sahada dizilimsel bir değişikliğe gittiğini gördüm. İkinci yarının hemen başında Karabük'ün orta sahasındaki baskısına karşılık Selçuk'u çapa olarak oyuna alıp, son haftalarda götü sıkışınca oynamaya başlayan Cristian ile Emre'nin daha önde basabilmesini sağlamak, maçın dönüm noktası oldu.

* Semih'in kaçırdığı pozisyonu tasvir etmek çok zor. O pozisyon 100 defa gelse 100'ünü de Türkiye'den gol yapacak iki adam söyle deseler, biri Baros diğeri Semih olurdu. Vuruş anında öyle bir isteksizlik vardı ki! Genç Semih 27 yaşına geldi. Artık gitse de bir rahat etse bu adam.

* Emenike acayip bir adam. Yobo gibi bir yarmayı bilep basıp takır takır geçiyor. Adam bildiğin Drogba'nın, Türkiye ligi seviyesi karşılığı.

* Santos ile ne yapılacağı konusunda umarım Aykut'un devre arası bir planı vardır. Ya adamı kazansın, ya da faydası olmayacağına kanaat getirdiyse satsın, yerine adam gibi bir sol bek alsın. Zira Caner sol bek değil, bas bas bağırıyor. Her seferinde rakibine geçiliyor. Hoş bence Caner büyük takım topçusu da değil.

4.12.2010

Yazıcı niye özür diliyor?

* Sabah NTVspor'u açtım ve İbrahim Yazıcı'nın "Avrupa'da aldığımız sonuçlardan dolayı Bursa ve Türkiye'den özür diliyoruz" açıklamasını gördüm. Neden özür dilediğini anlamadım, aynen Valencia maçından Ertuğrul Sağlam ile yolların ayrılması konusunun dillendirilmesini anlayamadığım gibi.

Sanki her sene Avrupa'da ülke olarak çok başarılıyız da Avrupa'da alınan sonuçlar sonrasında bir takımı tarihinde ilk defa şampiyon yapan, bu yıl da ligde ikinci giderken sorgulanıyor. Bu ülke daha önce de bir temsilcisinin Şampiyonlar Ligi'nde 0 puan aldığını, başkasının Leeds'den 6 yediğini, ötekisinin evinde Chelsea'den 5 yediğini görmüşken, bu sezon 3 takımı daha ağustosta Avrupa'dan elenmişken daha hala neden özür dileniyor ki?

* Dünya Kupası, Olimpiyat gibi etkinliklerin evsahipliği seçimi 15 - 20 kişinin oyu ile belirlendiği sürece her zaman rüşvet konuşmaları olacaktır. Wikileaks bunların da belgesini bulsun, yayınlasın. Pazarlamaya o kadar para harcayana kadar her bir üyeye 1 milyon dolar ver, 15 milyon dolara işi bitir. Neden 2018 ile 2022'nin seçimleri bir arada yapıldı, bu konuda herhangi bir açıklama yok. Komplo teorisi; Sepp Blatter'in koltuğunun sallandığının, 4 sene sonra burada olup olmayacağının belirsizliğiyle "ikisinin de stad yapımı ve altyapı konularını bağlayayım gider ayak" anlayışı olduğu yönünde.

Polyanacılık yapacak olursak Güney Afrika ve Ukrayna örneklerinde gördüğümüz üzere 8 yılın tüm altyapıyı tamamlamaya yetmediği, futbol ülkesi olmayan bu ülkelere daha fazla zaman vermek amacının güdüldüğünü de düşünebiliriz. Katar'ın çok büyük iki avantajı vardı.

1. FİFA'nın bu organizasyondan en büyük ekmeği TV yayın haklarından yiyor. 2010 Dünya Kupası yayınlarından toplam 4 milyar dolar aldılar ve tabiki ekmeğin en büyük payı Avrupa. Avustralya başta olmak üzere Katar hariç diğer tüm ülkelerin saatleri Avrupa ile fazlasıyla ters ve primetime yayın olmadan bu kadar paralar kazanamazsın.

2. Japonya ve Kore daha 8 yıl önce Dünya Kupası organize ettiler. ABD'nin de 16 yıl önce yaptığını unutmayalım.

* Çarşamba, Sinan Erdem'deydim. Yıllardır, Ataköy'de yaşayan biri olarak; Saraçoğlu, Caferağa, Burhan Felek'e gitmeyi bir nevi deplasmana gitmek gibi tecrübe edinen biri olarak evime 10 dakika yürüme mesafesindeki salona gitmek büyük rahatlık. Yıllardır Tanjevic'in dışardan şut atmaya dayalı hücum sisteminden sonra, sürekli içeriden oynamaya çalışan, köpek gibi savunma yapan bir takım izlemek inanılmaz bir keyif. Gerçi galibiyetsiz Cibona bir ölçü değil, haftaya Barcelona maçı var. Sonra zaten Top16 ile esas mücadele başlayacak.

* Dominos'ta işlerim çok yoğun, Barça maçına 1 haftadır birşeyler karalayacak vakit bulamadım. Dominos'tan alışveriş yapacaksanız, (ki yapın zaten :) kendi internet sitesini kullanın, yemeksepetini değil. Bana destek olun :) Barça maçının 8. dakikası falandı:

Babam: Ben daha Mesut'un ismini duymadım.
Ben: Ben daha herhangi bir Real Madridlinin ismini duymadım.
Babam: Niye? Casillas ve Pepe! Yetmez mi?

Ne kadar içinde İtalyan olmasa da bir İtalyan takımıyla savunma yapmakla, Real Madrid'den aynı savunma performansını beklemek hiç bağdaşmayan iki konuydu. Nitekim Mourinho da, Khedira ile Alonso'nun yanına Lass'ı koymak yerine, savunmadan tek anladıkları topun arkasında durmak olan dört oyuncuyla çıkarak, "ben kendi topumu oynarım" dedi, ama onu oynayacak top olmayınca bu kumar tutmadı.

Kapanışı İspanyol televizyonun yaptığı bir çalışma ile yapalım:

3.12.2010

2018 ve 2022 Dünya Kupaları



Hakları mıydı değil miydi bilemem ama merak ettiğim bir konu var:

Bu seçimlerde delegelerin şahsi hesaplarına kaçar milyoncuk yatırıldı, kim kaç oyu neye karşılık satın aldı acaba?

Bir de şu Blatter ne zaman defolacak? Herif tam sinsi

Hislerime Tercüman

2.12.2010

4-Peat Oldu Yiğen


Hayırdır üstüste 4. maçı da vermişiz...


Kobe ne zaman fazla şut kullanmaya başlıyor, bizim takım tepetaklak gidiyor anacığım...


Daha Bynum oğlan ne zaman gelecek belli değilken, Pau'nun artık yürüyecek hali kalmamışken, Kobe panyaları döverken gidiş nereye, çözemedim?


2007 yılından beri ilk defa 4 maç kaybettiğimizi hatırlatır, camiaya güzel günler dilerim.

1.12.2010

Şeytanın Avukatı

Son dönemde adının hakkını veriyor El Clasico ve iyiden iyiye bir Barcelona klasiği olarak değerini kaybedecek gibi. Gelmiş geçmiş en büyük 3 teknik direktör arasına gözüm kapalı adını yazacağım Jose Mourinho bile bu makus talihi değiştiremedi. Bu noktada maçın analizini yapacak değilim, zaten çeşit çeşit blogda bu yapılmış ve aslına bakarsanız maç içerisinde analizi yapılabilecek bir durum zaten hiç olmadı. Benim derdim Mourinho'ya olan acaip nefretle ilgili. Bu sebeple Cl'deki Barca-Inter maçının ardından yaptığım gibi onun avukatlığına devam edeceğim.

Adam kazanıyor kızıyorsunuz, kaybediyor kızıyorsunuz, ne yapacak mesleği mi bıraksın? Efenim kendisi bu sefer de Mosmourinho olmuş, rakibine saygı göstermediği için hakettiğini bulmuş, sportmenliğe kin derecesinde düşmanmış, kendisinden daha zayıf gördüğü rakipleri aşşağılamaktan zevk alıyormuş, egosu tavan yapmışmış.

Şimdi 5 yemiş Mourinho suratını görmek benim gibi bir fanboy için bile oldukça ilginç bir deneyim. Zira 3-0'a kadar hala Mourinho'nun birşeyler planlıyor olabileceğine inanmış kadar benimsedim bu adamın futbol fikrini ve tarzını ama 5-0'dan sonra o surattaki ifadeyi bir daha hiç görmeyeceğimize eminim, nitekim hırsını keşke bir sonraki maç yarın olsa diyerek ortaya koymuş bir adam.

Rakibe saygı göstermedi, Nou Camp'da kazanınca hopladı zıpladı deniyor. Arkadaş saygı duymadığın bir rakibi yendiğin için hoplayıp zıplar mı insan Allah aşkına? Mersin İdman Yurdu'nu yendi değil mi herif orda? Böyle mantıksız bir itham olabilir mi?

Kendisinden zayıf gördüklerini aşağılamaktan haz duyuyormuş. Arsene Wenger mesela kendisinden zayıf bir adam kesinlikle ve "neden 5 yıldır kupa kazanamadıklarını taraftarlara açıklaması gerekiyor" diyerek çok fena aşşağıladı kendisini. Yine kendisinden çok zayıf bir karakter olan Capello'ya "Futbolculara sadece bağırarak etki edemezsiniz, hele ki İngiltere'deki gibi birbirinden büyük egoya sahip oyuncular varken, onlarla tek tek ilgilenmelisiniz. Burda Real tesislerinde bile hala ondan korkan insanlar var" diyerek Don Fabio'yu yerin dibine sokmuş?

Yani forumlarda, sözlüklerde bloglarda Fm'de Kartalsporla CL şampiyonu oldum diye yaşadığınız ego patlamalarını bilmesek zannedeceğiz ki çok mülayim insanlarsınız. Adam 10 senelik teknik adamlık kariyerinde 17 tane kupa kazanmış, 2 defa alabileceği ne kadar kupa varsa almış bir adam egeo yapmasın, Kasımpaşa'ya Barcelona gibi top oynatıyorum deyip gelenden gidenden 5 yiyen Yılmaz Vural yapsın egoyu değil mi?

Haydi anlık duygularla konuşan ergen Katalanları anlıyorum da, spor yazarlarının bu seviyede bu adama düşman olmalarını kabul etmem mümkün değil. Özellikle Dağhan Irak isimli akadaşın kendisine sataşırken yaşadığı hazzı kınıyorum, destur demeden Jose Reyiz'in adını ağzına alanı MHP 40. yılında 40 defa kırbaçlar :)

Yeni Başlayanlar İçin Muhasebe #1: Zarardan Kar


Fıkra malumunuz:
Bir şirketin muhasebe departmanına 3 kişi iş için başvurmuş, üçüne de aynı soruyu sormuşlar; "iki kere iki kaç eder". Verilen cevaplara göre ilk ikisini eleyip üçüncüsünü işe almışlar. Mülakat çıkışı başvuranlara verdikleri cevap sorulduğunda, elenen iki kişi "dört" cevabını verdiklerini söylemişler. İşe alınanın verdiği cevap ise bomba; "kaç etmesini istiyorsunuz efendim".

Yukarıdaki resim, Galatasaray'ın resmi internet sitesinin Elano Blumer'in Santos'a transferine dair haberi. Elbette haklılar; şirketin cari ve gelecek yıllara ait gider kalemlerinde toplam 9 milyon küsür euro azalma var. Fakat haberin sunumu o kadar latif ki, ben şimdi Galatasaray taraftarı olsam, bu rakamın üstüne Santos'tan alınan 2,9 milyon euro bonservisi de ekler; 7 milyon euroya alınan Elano'nun yuvarlak hesap 12 milyon euroya elden çıkarılarak bu işten çok güzel para indirildiğini pekala yutardım.

30.11.2010

Seneye görüşelim


Demek ki neymiş yiğen, Special One falan dinlemez, bu Barcelona her takımı ters düz edermiş..
Bu nasıl bir takım ki Real Madrid gibi bir takıma ilk yarıda top aldırmadılar be. Bu nasıl bir düzen, tek taraflı oyun tarzıdır...
Anlaşılan Mourinho'nun en az 1 seneye daha ihtiyacı var, taşları tam oturtmaya.

29.11.2010

Kimin Hatası?

Guti bey bu hareketi sanırım Hagi'ye gönderiyor, saygıları ile birlikte..
Ben Cana'nın stoperde Servet'den daha iyi bir tarafını göremiyorum, biri de bana anlatsın karşılaştırmalı yahu..
Barış-Servet değişikliğinin sonucunda Guti'nin serbest oynamaya teşvik(!) edilmesi, maçın kadroları açıklanırken Beşiktaş'ın gerçek tek hücumcusunun Holosko olduğunu gördükten sonra o bölgeye stoperden devşirme sağ bek koyulması bile Hagi'nin daha çok ekmek yemesi gerektiğini, ancak o ekmeğin Türkiye'de olmaması gerektiği giderek belirginleştiriyor...
Maçı kesinlikle Beşiktaş kazanmadı. Çünkü Beşiktaş dün çok ama çok kötü bir top oynadı. Yazık, çok üzülüyorum. Maçın skoru kesinlikle bu olmamalı idi.
Bakmayın etrafta Beişktaş'ı övecek çok adam olacaktır, ama maalesef gerçek bu değil. Ne kadar teknik direktörü eleştirsek de GS'nın iki topu kaleye girseydi herkes Hagi'i övecekti, bunu da biliyorum.
Ersan'ın daha pişmesi gerekiyormuş, büyük maçlarda belli oluyor tabii bu durum.
Cenk'in, zaman geçirmek için yere yatma bahanesi ile koluna çarpan topun kaleye girmesi de umarım herkese ders olur...
Tabata'nın bu takımdaki işi nedir, birisi bana anlatsın...
Aurelio'u çok beğendim, sanki 3. stoper gibi oynadı.
Bak yine sinirlendim, sen Baros'u oyuna alırken bu adama top atabilecek takımdaki 2 kişiden birisi olan Elano'yu neden taça attın ki?
Neill'e saygılar, Nobre'nin kartını engellemek istemesi çok hoş bir davranış idi... Ama sanırım Nobre'ye daha önceki pozisyonlardan pusuyu kuran hakem affetmedi...
Guti neden penaltı atıyor ki?

24.11.2010

Akatlar'a Nasıl Gidiyoruz Abi?

Bir Fenerbahçeli için futbolda Trabzonspor deplasmanına gitmek hacılık ise, basketbolda bunun karşılığı Beşiktaş deplasmanına gitmektir. Özellikle Akatlar'dan beri. Hepimizin bildiği gibi, Türkiye'de basketbolda deplasman tribününe izin yok. O yüzden biz de deplasmana gittiğimizde sus pus maçımızı izliyoruz. Yeri geldiğinde rakip olduğumuzu çaktırmamak için alkışlara eşlik ediyoruz, rakibin basketlerine sevinir gibi yapıyoruz falan. Böyle yazdığımda çok sıkıcı bir aktivite gibi gözükse de bu aslında çok zevkli bir şeymiş, ben bunu pazar günü anladım. Evet efendim, bu satırları yazan Fenerbahçeli, Akatlar'a giderek hacı oldu geçtiğimiz haftasonu. Galibiyeti de Beşiktaş'ın kalbinden söküp çıkararak eve döndük...

Gerek Iverson'ın ülkeye gelişi, gerek artık Akatlar'ı görmem gerektiği hissine kapılmam ve en çok da Beşiktaş'ın bizimle oynaması beni bu maça gitmeye iten faktörler. Çağrı isimli, Beşiktaşlı arkadaşımla bu maça ailelerimizin ortak girdiği dananın kesiminde karar verdik. Hemen ertesi gün İstanbul'a akraba ziyaretine giderken, Kanyon Biletix'ten aldım 40 TL'lik biletleri. En ucuz biletler 30 TL'ydi ve onlar bitmişti, biz de 40 TL'lik biletlerden aldık. Salona girdiğimizde ise gördüğümüz görüntü şoka uğramamıza yetti. Futbolda bileti alırsın ve tribüne girip istediğin yere oturursun. Ama basketbolda genelde böyle değildir bu, özellikle de küçük salonlarda. Biletimizde yazan yere oturmak istedik başta ama imkansız. Maçtan 25 dakika önce salona girmemizin çok yanlış bir karar olduğunu farkettik çünkü 3.500 kişilik salonda yaklaşık 5.000 kişi vardı. Hani erkenden gelsek ve 150 TL'lik yer olan bench arkasına otursak kimse bir şey demeyecek gibi bir ortam. Herkes her yerde. Biz de biletimizle hiç alakalı olmayan bir yere sıkıştık. Protokol karşısı, 2. kat...

Gelin maçtan 3 saat öncesine dönelim. Kadıköy'de Beşiktaş vapurunu bekliyoruz. İlk olarak Beşiktaş formalı bir çocuk gördük ve yanındaki ürünsüz diğer çocuk yanımıza gelip (Çağrı'da Beşiktaş atkısı vardı) "Usta ben Galatasaraylıyım da, bu Akatlar'a nasıl gidiyoruz?" dedi. Çağrı'nın ilk söylediği ise "Arkadaş da Fenerbahçeli." oldu. Neden öyle dedin Çağrı, neden? Ben ki, fişlenmemek için aldığımdan beri sadece 1 kez çıkardığım Fenerbahçe bilekliğimi (1 yıl oldu aldığım ve çıkardığım tek gün yine bir Beşiktaş maçına gittiğim gündü, geçen sene İnönü, Beşiktaş-Sivasspor) çıkarmıştım sabah evden çıkarken. Ondan sonra "Biz de bilmiyoruz vallahi." geldi. Beşiktaş'a geçtik, herkes birbirine Akatlar'ın nerede olduğunu soruyor. Iverson'dan önce kimse gitmiyordu ki Akatlar'a. Bunun somut kanıtını Beşiktaş'ta buram buram hissediyor, hatta canlı tanık olarak görüyordunuz. Bundan önceki 3 yıl, seyirci ortalaması 50 falandı Akatlar'ın.

Burada bir parantez açalım ve Beşiktaş'ta durakta Akmerkez'e giden bir otobüs beklerken yaşadıklarımızı anlatalım. Hani böyle maça giderken görülen kirli sakallı, şişman ve uzun boylu abiler tehlikeli gelir ya hep size. Hele de muhabbete girersiniz ve karşıdakinden "Benim biletim yok." sesini duyarsınız. İyice tırsıp uzaklaşmak istersiniz oradan. Öyle bir abi bize salona nasıl gideceğimizi sordu. Yok yok, gülmekten anlatamıyorum ben, aynen diyalogları yazayım.

Abi: Selam gençler, ya benim biletim yok. Salona nasıl gidiyoruz?
Çağrı: Abi biz de bilmiyoruz, sora sora gideceğiz işte?
A: Ya ben aslında Beşiktaşlı değilim ama Iverson gelmiş, görelim dedik. Galatasaraylı'yım ben, Fenerbahçe düşmanıyım. Zaten bizim tribünün %80'i Beşiktaşlı'dır.
Biz: Eheheh, meheheh.
A: Nerelisiniz siz?
Ç: Kocaeli abi.
A: Kocaelililer sağlam tribün yapar. Bir besteleri var; "Körfez'im, işte bak, Hodri Meydan her zamanki yerinde". (Bu arada doğrusu; "Körfez'im, bak işte, Hodri Meydan her zamanki yerinde" olacak.)
Ç: Evet abi.
A: Hmm, grupta lider biziz ama.
(Çağrı burada abinin Elazığlı olduğunu anlıyor. TFF 2. Lig Kırmızı Grup'ta Elazığspor 1. sırada. Bense hiç sevmem Kocaelispor'u laf arasında.)
Ç: Haftaya bize geliyorsunuz abi.
(Ben nezaketen araya girip "Gel ağırlayalım abi." dedim burada, eheh.)
A: Ben de Elazığ'da olacağım, tüh.
Biz: Tüh.
Biz: Neyse abi biz kaçalım.
A: Haydi görüşmek üzere.

Sonra bindiğimiz otobüste gördük abiyi. Sonra maçtan sonra tekrar Beşiktaş'a döndük ve semtte gördük. Beşiktaş'ta yemek falan yedik. 1 saat geçirdik. Vapurla karşıya geçtik. Kadıköy'de yürürken bakkalın içinde yine aynı abiyi gördük. Şaka gibiydi. Yaşamanız lazım.

Biraz da salondan bahsederek bitireyim. Akatlar çok güzel bir salon. Küçük salonları her zaman sevmişimdir. Sırf bu yüzden Fenerbahçe Kadın Basketbol takımının Ataşehir'deki salon bitince Caferağa'dan ayrılmasını istemiyorum. Akatlar'daki atmosfer muazzam. Çok gürültülü bir maç yaşadık. Rakibi çok iyi baskı altına alıyorlar. Rakip çok kaliteli olduğu için bu baskıya bu sonuç anca. Üstelik Fenerbahçe'nin çok nadir galibiyetle çıktığı bir deplasmandır Akatlar. Iverson'a ilgi büyüktü. İlginin büyük olduğu kadar, Iverson'ın basketbol oynama niyeti düşüktü. Oynamadı demeyelim de oynayamadı diyelim. Ömer Onan çok iyi kilitledi onu, ondan ziyade uzun bir süre sonra yeni yeni basketbol oynuyor. Dolayısıyla form durumu, kondisyonu falan çok alt seviyede. Zamanla iyileşecektir Ivy. Ancak Beşiktaş taraftarının her maçı böyle doldurması gerek takımlarının başarılı olabilmesi için. Kötü bir kadronuz da olsa şu seyirci önünde maç kaybetmeniz çok zor gerçekten. Ancak seyirci de haddini bilecek ve 40 dakika boyunca rakibe küfretmeyecek. Bu bir derbi nihayetinde ve küfrü tabii ki anlarım. Bütün Beşiktaş seyircisine de mal etmiyorum bu olayı. Sadece protokol karşısındaki tribüne göre sağ pota arkasında kalan az sayıda Beşiktaş taraftarının amacı tamamen olay çıkartmaktı. Tamamen kendi egolarını tatmin ettiler. Basketboldan zerre anlamadıklarına ve işlerinin güçlerinin Fenerbahçe ile olduklarına eminim. Her tribünde var böyle azınlık ve açıkçası spor, onlar olmadan çok daha güzel.

İmkanı olan her basketbolsever Akatlar'ı görmeli.Maç girişinde arama yapılmasa da (Evet bozuk parayla girdim içeri.), herkes istediği her yere oturabilse de, maç çıkışında orta çıkıştaki kapıların açılmaması dolayısıyla turnikelerden geçtikten sonra geri dönemeyip, kapıların da kilitli olmasından dolayı bir 8-9 kişi, küçücük bölgede bir 10 dakika hapis kalsak da (2 de yabancı vardı yanımızda, hayır yabancılar ülkesine gidip ülkemizi kötüleyecekler geyiğine girmeyeceğim) Akatlar güzel salon. Ama her maç böyle dolduğunda güzel, 10 kişiyle değil...

Sen Kraldın be Abi


Herkes bir Bohemian veyahut Show Must Go On ile hatırlar ama bence bu adamı anlatan şarkı şudur:

http://fizy.com/#s/1lv0ff

Klibi için de :

http://www.youtube.com/watch?v=gjrQjA9DFEo&feature=related

22.11.2010

İngiltere

İstanbul'da hava 21, Bodrum'da 33 derece iken hangi akıl mantıkla 3 derecelik Londra'ya gittim bilmiyorum ama futbol açısından beklediğimden de fazlasını aldım. Daha geldiğimin ilk tam günü arkadaşlarımın aldığı biletlerden birinin açığa çıkmasıyla kendimi Wembley'de İngiltere - Fransa maçında buldum. Gönül isterdi ki ertesi gün sarhoş olduğumda fotoğraf makinemi kaybetmeyip, Reuters'den aldığım fotoğraf yerine kendi fotoğraflarımı koyayım ama bununla idare edeceğiz.

Stada gitmek metroyla 1 saatimizi falan aldı. Wembley'in devasalığını anlatmak için sanırım şunu söylemek yeterli olacaktır: Stadın içinde yürüyen merdiven var! 85 bin kişilik stad tamamen doluydu. Bu haliyle stad gayet keyifliydi ancak 75. dakikada skorun 2-0 olmasıyla insanlar yavaş yavaş çıkmaya başladılar ve Crouch'un golü geldiğinde stadın yarısı boşalmıştı ve kırmızı koltukları görmek pek de keyifli olmadı.

Capello, hiç ismini duymadığım oyunculara yer verdi. Maç sonrasında da, "her zaman bana 'gençlere şans ver' diyordunuz, şimdi de gelip skoru soruyorsunuz" dedi. Eyvallah da Arsenal'in yedek sağ bekini ilk 11 çıkarmanın, ikinci lig topçusunu oynatmanın mantığı nedir ki?

Fransa tarafında Gourcuff - Nasri ikilisi orta sahayı domine ettiler, çok iyi top çevirdiler. Maçın anahtarı da bu oldu. Staddan dönüş sıkıntılıydı. 85 bin kişi tek bir metro istasyonu ile evlerine dönmeye çalışınca, metroya ancak maçın bitiminden 1 saat sonra binebildim.

Cumartesi günü bir başka büyük deneyim vardı. Arsenal - Tottenham derbisinde 3D pubdaydım. Bu sene sürekli comebackler yapan Tottenham 2-0'dan maçı çevirip 17 yıl sonra Highbury/Emirates'de kazandı.

Sky, 3D için ayrı kameralar haliyle ayrı prodüksiyon kullanıyor. Pilot çekimde fazla birşey anlaşılmasa da zemin çekimleri inanılmaz. Zaten o yüzden sürekli zemin çekimi kullandılar. Avatar'ı maç olarak izlediğinizi düşünün. Barın çoğunluğu Tottenhamlıydı. 12.45'de Guiness eşliğinde keyifli oldu. Bale insan değil. 14.45'de maç bitti, maç keyfimizi aldık, şehrin diğer eğlencelerinin keyfini çıkardık. Güzel oldu

20.11.2010

Fatura

Genlerimize işlemiş bir geleneğimiz var millet olarak; durum kötüye gidiyorsa kelle alınır. Bunu bilmeyen yok. Peki yine düzelmiyorsa işler?.. Cevap basit; bir başka kelle daha alınır.

Galatasaray'da bir türlü sağlanamayan randımanın sorumlusu olarak teknik direktör Frank Rijkaard'ın ipi çekildi. Yerine gelen Gheorghe Hagi ile ilk iki hafta sonunda suratlara tam bir sırıtma yerleşmek üzereydi ki, arka arkaya gelen iki mağlubiyet takımda esasen pek bir şeyin değişmediği intibaını kuvvetlendirdi. Yeni bir (takım) kelle(ler) daha lazımdı; Hagi neşteri eline alacak, kangreni kesecek ve -elbette- 2000 ruhunu diriltecekti.

Sonuç: Fatura 2,5 aydır bir türlü istenilen performansı veremeyen 8,5 milyon yöroluk Zvjezdan Misimovic'e kesildi. Belki 2,5 senedir bir halt oynamayan bir kısım zevata niyeyse hala ilişebilen yok.

Senaryo çok tanıdık: Misimovic koşmuyordu, çaba harcamıyordu, azmi yoktu, takım ruhuna (2000 ruhu mu bu acaba) aykırı hareket ediyordu vs.. Artık alışkanlık haline gelmiş olsa gerek ki Misimovic hadisesinde, Felipe, Sasa Ilic, Hakan Yakın, Lincoln gibi isimlere uygulanan prosedürün; basına malzeme edilme, takım içinde dışlanma, pas verilmeme, anlamsız dakikalarda oyundan alınma, teknik direktör tarafından alenen fırçalanma merhaleleri atlandı.

Ve olumlu bir gelişme: Sanıyorum Galatasaray yönetimi Misimovic'i kendilerine "mental açıdan çok kuvvetli", "ne yaparsanız yapın sorun çıkarmaz, her muameleye boyun eğer", "çok koşar, pres yapar, 90 dakika sahada basmadık yer bırakmaz", "sağ çizgiden yaptığı ortaya sol açıktan yetişip vole patlatır" diyerek pazarlayan menejerle bundan sonra çalışmayacak.

16.11.2010

Neslihan Darnel

Neslihan'ın yaptığını anlatmak için şöyle bir örnek vereyim: İki Dünya Kupası'nda üstüste Semih'in gol kralı olduğunu düşünün. İşte Neslihan bunu yaptı. Twitter'da Alex hakkını vermiş, "Avatar bilimkurgu değil, esas bilimkurgu Neslihan" mealinde birşeyler yazmış.

İlk dördün içersinde 4 büyüklerin olmadığı bir lig fazlasıyla rekabetçi olsa da bir türlü henüz bu sezon futbol havasına giremedim. Bunda gittiğim Fener maçlarında sadece bir galibiyet almamızın da etkisi vardır sanırım. Birkaç saat sonra İngiltere'ye uçuyorum. Kalacağım 5 günde planlarım arasında 3D pub'da İngiltere - Fransa maçını izlemek, Wembley'i tavaf etmek ve QPR'ın haftasonu maçına gitmek var. O zaman işte futbol iştahım yeniden kabarır sanırım.

Şimdilik basketbol ve voleybol bana yetiyor. Fener Euroleague'de dörtte dört gidiyor ve Avrupa maçları evime 5 dakika mesafede oynanıyor. Kadınlarda Diana Taurasi önderliğinde takım son sürat gidiyor. Kadınlar voleybolda bu sene geçen seneden belki daha bile iyiyiz.

Sabah TRT'de Fener'in erkekler voleybol maçı vardı. Pek yavan geldi. Sanırım bizim memlekette kadınlarınkinden daha az erkeklere ilgi gösterilen yegane spor voleyboldur.

İngiltere anılarıyla gelecek hafta görüşürüz.

15.11.2010

2000 Sendromu


Sanırım hala 2000 sendromundan muzdarip bu takım.

Fatih Terim direktörlüğünde gelen UEFA Kupası ve arkasından Mircea Lucescu ile nispeten devam eden "Avrupa'da başarı" ivmesi var takımın. Pek güzel.

Ondan sonra gelen teknik direktörler, Demokles'in Kılıcı misali hep bu gölgenin altında ezilip gittiler. Yönetim-Basın-Taraftar triosu takımın başına geçen her hocadan ligin tozunu atmasını yahut Avrupa'da karşılaştığı rakipleri tesbih gibi dizerek kupa kaldırmasını bekledi. Bu şekilde edinilmiş bir alışkanlık ben hayatımda görmedim arkadaş. Demokles bile dönüp kendi kılıcının altına oturamadı yahu! Böyle giderse Aziz Yıldırım o meşhur "tesadüf" vecizesiyle tarihe malolacak.

2002'den sonra takımı çalıştıran hocalara bakıyorsun: (yeniden) Fatih Terim, Gheorghe Hagi, Eric Gerets, Karl-Heinz Feldkamp, (Cevat Güler'i atlıyorum) Michael Skibbe, Bülent Korkmaz, Frank Rijkaard, (yeniden) Gheorghe Hagi... Hepsinin takıma geliş ve takımdan gidiş hikayeleri aynı; hepsi 2000 ruhunu diriltmeye geldi ve hepsi 2000 ruhunu diriltemediği için ya kovuldu, ya da baskıdan bunalıp istifa etti.

Şimdi, bir ay kadar evvel yeniden 2000 ruhunu diriltmeye gelen Gheorghe Hagi var takımın başında ve ilk iki maçın ardından "aha diriliyor" denilen o ruh, dördüncü maçın sonunda yine iki seksen uzanmış anlaşılan; ki mızıklanmalar başlamış.


Onun yerine ne oluyor?

Yönetim Kurulu olağanüstü toplanmış bugün. Muhtemelen "hocamızın arkasındayız" mesajı verecekler birazdan.

11.11.2010

Blog Dünyası


Takip ettiğim bloglar ile ilgili uzun zamandır kısa notlar yazmak istiyordum,bugüne kısmetmiş:

-Aceto Balsamico: Blog dünyasına kick-start vermesi ile zaten duruşu ayrı bir yerde. Son zamanlarda İtalya ağırlıklı yazıyor.
-Flying Dutchman: Sadece Benelüks tarafından haber verdiğini zannedenler çok yanılıyor. Ama 2010-2011 sezonunda, ekipten beklenen hızlı atakları göremiyoruz, biraz boşvermişlik mi var acaba?
-Noat Samisa: Bu blogun, detaylı maç analizleri çok başarılı. İnsanın maç izlerken aklının köşesinden geçenleri, onun yazıya dökebilmesi ve cesur fikirleri de ortaya atabilmesini çok takdir ediyorum.
-Borges: Alman futbolunun tescilli blogu. Şaka bir yana bu ligde öğrenmek istediğinizden çok daha fazlası burada her daim mevcut, eski hızını da koruyor üstelik. Bayern efsanelerine ise çok düşkün...
-Pennearabiata: Eski tadı yok maalesef. Bu sezona yavaş başlayanlardan.
-Griffin Bulvarı: Basketbol ağırlıklı olmasına rağmen her türlü spor alanında güzel enstantaneler yakalayan bir blog daha. Nedense bu tür blogları daha çok tutuyorum.
-Salsa Basket: Türkiye ligi ve Euroleague için biçilmiş kaftan. Ama blogun arka planını değiştirseler daha rahat okunacak..
-Konyalı Portlandlilar: NBA ile ilgili çok ama çok başarılı bir blog idi .Ancak NBA'in bu sezon açılışından sonra sanki analizler azaldı gibi. Ben kendilerini takibe devam ediyorum, ama Allah aşkına verdiğiniz bahislerden bazıları da tutsun yahu...
-Çağlar Yıldız: Son zamanlarda yakaladığım bir blog. Her türlü güzel konuya da temas eden (!!!!!) bir blog. Aslında biraz daha life style tarzı blogu gibi...

Favori listemde bulunanlar bu şekilde.Umarım bizim blogumuz da ileride başkalarının favorilerinde yerini alır...

Yeterince Kasap Yok Mu?


FB'nin ara transferde ilgilendiğini duyar duymaz tepkimi koymak istedim. Sadece yukarıdaki kasıtlı hareketi bile, FB gibi büyük bir kulübün bu futbolcu kılığındaki kasabı transfer etmemesi için yeterli olmalıdır.
Ön liberoların oyunu diğer mevkiideki oyunculara göre sert oynamaları kabul edilebilir, ama sadece yukarıdaki değil tüm kariyeri boyunca yaptğı aşırı sert müdahaleler (Xabi alonso'yu da unutmayalım) ile namı yürümüş bu oyuncu, Türk futbolu için de yarardan çok zarar getirecektir.

Adamın lakabı bile "Kung-fu" yahu....

9.11.2010

Organizasyon Yeteneği


NBA tarihinde MVP olmuş bir oyuncu ilk defa yurt dışında oynuyor. Bu bile transferin büyüklüğünün kanıtıdır da şu fotoğrafı verdirecek kadar de-organizasyonsuzluk da bize özgü.

Bunları Iverson'ın imza töreninin hemen akabinde yazıyorum. NBA tarihinin en çok sayı atmış 17. oyuncusunun sözlerini tam olarak çevirecek bir çevirmen bile getirmekten aciz bu yönetim organizasyon adı altında ne yaptı? Iverson'ı 3 tane çocukla ikiye iki maç yaptırdı. Yok artık lebron ceyms!

*Allen Iverson kılığında yurda sahte Rolex sokmaya çalışan Nijeryalı kaçakçı, Atatürk Havalimanı'nda yakayı eleverdi...(zaytung)

8.11.2010

72 galibiyet mi?


Eğer Phil abi bu ikiliyi, Bynum için bozmazsa bence ulaşılmayacak bir hedef değil.
Sakatlıklar, teknik fauller sonucu alınacak cezalar derken full line-up ile oynayamacak zamanlar olacak tabii ki, ama Kobe'nin 24 dk oynadığı maçta, Batı'da kendilerini en çok rahatsız edebilecek 2-3 takımdan biri olan Portland'ı 25 sayı fark ile yenerken 7 kişinin çift haneli sayılara çıkması, Pau'nun triple-double'ı (geçen maçta da Kobe triple-double yapmıştı) önemsiz ama takımın ofansif anlamda bu kadar rahat oynaması çok rahatsız edici..
Phil Jackson ise bu hedefin pek de mümkün olmayacağını belirtirken; 90'lı yıllardaki Chicago'nun şu anki Lakers'dan daha iyi defans yapan bir takım olduğunu vurgulamış...
2010 final serisinde ev sahibi avantajı sayesinde yüzüğe ulaşan takım için bu sene de sanırım hedef normal sezonun en iyi galibiyet kazanma yüzdesini perçinlemek olacak..
Şimdilik bu sene daha kolay bir fikstürün de yardımı ile 7-0'a geldiler, bunun da devamı gelecek gibi görünüyor. Bu sene daha da kaliteli olan benchlerinin yardımı ile daha rahatlar. Sonuçta Blake, Brown, Barnes, Ratliff ve sonrasında gelecek olan Odom, şu anda Doğu'da ilk 8 'e oynar...
Üç eksikleri var, belirtmek gerekir sanırım. Alan savunmasına karşı pek rahat değiller, çünkü seyrettiğim maçlarda daha çok içeriden oynamayı tercih ediyorlar. İkinci konu defansif ribauntlarda sıkıntı yaşanıyor. Üçüncüsü ise biraz fazla top kaybı yapıyor Lakers, ancak şu an ofansif anlamda çok kuvvetli olduklarından bu pek göze batmıyor.
Bir istatistik ile kapatayım:
Odom-16 sayı 11 ribaunt, 3.5 asist, % 60 şut ortalaması, %70 üç sayı ortalaması...
Pil ne zaman bitecek Odom usta?

Şimdi Yorumlar

-Galatasaray teknik direktörünü suçlamak yersiz. Kadro kalitesi bu kadar...
-Servet oyunu ciddiye alsa acaba Trabzon galip gelebilir miydi? Hiç zannetmiyorum
-Şu bir gerçek ki Hagi takımı, Lucescu ve M.Denizli tarzında defansa yatkın oynatıyor. Ne yapsın ancak kontraatak ile gol bulabileceğini görmüş adam..
-Arda, Baros ve Kewell sağlıklı oynadığı sürece bu taktik devam etmek zorunda.
-Servet'in acilen takım ile ilşkisi kesilmeli, belli ki olmuyor...
-Beşiktaş'ın Porto maçını yorumlarken Holosko'yu pas geçmişim...
-Bugün beşitaş Kasımpaşa'yı yenemeyecek gibi geliyor, umarım gelip geçici bir buhran anında yazıyorumdur...
-Fenerbahçe, ciddi rakiplere karşı böyle etkili oldu mu ligde tutulmaz gibi...
-Bursa için şunu diliyorum: Tüm yabancılarını göndersinler..
-Torres için Chelsea'nin kabusu diyebilir miyiz. Chucky Torres
-Edgar Davids kramponları tekrar asmış.. Yeter artık be abi kaç oldu bu emeklilik işi...
-PSG Marsilya maçını seyrettim, dişe diş bir maçtı. Mevlüt yine çaktı golünü...
-Bu arada Kezman'ın da kontratı fesih edilmiş durumda...

6.11.2010

Yorumsuz

Kasti dirsek atan, yumruk atan, suratına top atan çok kavga gördüm ama böylesine tek taraflı bir sportmenlik dışı tekmeye, American History X'den bu yana ilk defa şahit oluyorum. Yuh!


Remember, Remember, The Sixth of November

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, ben 12 yaşındayken mahalledeki bütün Fenerbahçeli ve Galatasaraylı arkadaşlarım zilimize basmış, beni kahvede maç izlemeye çağırmıştı. Babam olmadan kahvede izleyeceğim ilk maç olacaktı. Bütün mahalle gidiyordu maça resmen. Benden küçükler de vardı aralarında. Babam izin vermedi.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, Galatasaray maçı başladığında annem, 7 yaşındaki kardeşimle komşudaydı. Ben babamla oturma odasında televizyon izliyordum. İlk yarı bittiğinde TRT'nin teletext'ine bakmıştık. 2-0 önde kapamıştık devreyi. Babam şaşırmıştı, "Hayret yeniyoruz, hem de 2-0. 2. yarı atarlar, berabere biter." demişti. Hep karamsardı zaten babam, ya da kendince totem yapıyordu.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, 2. yarı babamın adrenalinin yükselmesiyle 10 dakikada bir teletext'e bakar olmuştuk. Skor sürekli artıyordu. 3, 4, 5, 6. "Olamaz" dedi babam, "Böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyorum. Teletext bozulmuştur." dedi. Der demez silahlar patladı. Olmuştu, ezeli rakiplerden biri diğerine 6 tane atmıştı ve ben o tarihi maçı canlı izleyememiştim.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, Çağla Şikel, Şenol İpek'e "Tostumu yedim, odamda bekliyorum" diye bir sms yollamıştı. Moda olmuştu o sms. Galatasaray taraftarı, derbi öncesi son maçlarında "Tostunuzu yiyin, 6 Kasım'da geliyoruz." pankartı açmışlardı. 6 Kasım'da golleri Tuncay, Ortega, Serhat(2), Ceyhun ve Ümit Özat attılar. Bir sonraki maç Fenerbahçe tribünlerinde açılan pankart; "Tuncay Ortega SerhaT Ceyhun Umit, anladın sen onu anladın!" idi.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, 1 gün sonra en akılda kalan gazete manşetleri "Tarih yazar Fener bozar", "6 Kasım 6 Gol", "Acımasız Fener", Fener rütbe söktü", "Tarih bunu da yazar, 6-0!", "Fener 6 attı, üstü kaldı", "Kadıköy Tarih Dersanesi", "Kadıköy'de iftar vakti", "Derbikatör Lorant" ve "Fener yarım düzine attı"ydı.

Bugün 6 Kasım 2010. Unutma, unutturma.

5.11.2010

Dayanamıyorum Artık


Dayanamıyorum artık, içimde tutmayacağım
Bu totemin dönmeye devam etmesinin ya da düşmesinin bir önemi yok
Totem karısına ait, adamın rüyasına bir etkisi yok
Oh beeeeee, şimdi soğuk bir bira içmek lazım...

V for ??



Haaaa Kasım ayının 5'i geldi ya hatırladım ben seni...


Zamansızlığını, görselliğini ve oyunculuklarını beğendiğim bir film olmasına rağmen, bu filmin tam ne anlattığını anlayamadım bugüne kadar...

V gibi dövüş sanatlarında Neo kadar ilerleyip, başbakanları harcayıp parlamentoyu mu patlatalım, yoksa wingmen'imizi eğitmek için hapishaneye kapatıp işkence mi edelim?

Ersan ve Dadaşlar


Ersan dünkü maça damgasını vurmuştur, kim ne derse desin. Porto gibi uzun yıllardır belli bir standartta oynayan takım karşısında yaptığı yerinde müdaleler ile göz doldurdu. Bir pozisyonda ayağından kaçırsa da Necip ile beraber omurga oluşturma ihtimali çok büyük.
2000 Galatasaray'ını düşününce Cenk-Ersan-Necip-Bobo omurgası çok güzel bir düşünce...
Maça gelince :
- Beşiktaş'ı uzun zamandır bu kadar istekle oynadığı bir 2. yarı görmedim. Nihat'ın golü çok güzeldi, umarım onu ateşleyebilir. Maalesef ki takımın oynadığı sistem ona uygun değil, sanırım sezon sonu ayrılacaktır..
- Bobo'nun topu alıp 2 oyuncuyu ekarte edip 40 metreden vurması çok ama çok şıktı...
- Helton'un maliyeti ne kadardır acaba?GS'ın son 5 yılda kalecilere verdiği parayı toplasak acaba yanına bile yaklaşır mı acaba?
- Tabata'nın bu takıma artık yük olduğu aşikar.
- Q7 gelince takım daha da rahat akacak gibi geliyor bana...
- İbrahim kalp krizi geçirecek diye çok korkuyorum

4.11.2010

Vukuundan Beter



Hocam seni takım elbise ile değil de eşofman takımı ile anmak isterdik...

Eğer iddialar doğru ise sana yakışmadı....

3.11.2010

Rüzgarın Oğlu


Adam 2 maçta, dünyanın en iyi sağ beki olarak gösterilen Maicon'a karşı 3 gol 3 asist yaptı...
Tottenham ne kadar dayanabilir bu adamı satmadan, bilemiyorum.
Umarım modern futbolda hızlı ayaklara sahip kalitelere futbolcuların çektiği uzun sakatlıklar ile karşılaşmaz.

1.11.2010

Topun Ağzı


Üstad, Rizespor ve Antalyaspor'dan sonra üçüncü uzun soluklu projesinde de, istikrar kavramının öne çıktığı/çıkması gereken noktadan hüsrana doğru bir serbest düşüş yaşıyor.

Birincisi bir anlık gaflet, ikincisi kademeli bir iniş ile sonlanmıştı. Şimdi üçüncüsü, Vural'ın hafızalara nakşolunmuş o meşhur sekansına benzer bir yuvarlanış şeklinde vuku buluyor adeta.

Geçen sezon, öyle müthiş bir performans gösteremese de, zaman zaman oldukça yükselen bir ivme, büyüklerden koparılan puanlar ve gelecek vaadeden futbolu ile dikkat çeken Kasımpaşa; bu sezonun ilk 10 haftası itibariyle semere namına sadece iki beraberlik alabilirken, 7 golle ligin en az gol atan 3 takımından biri ve kalesinde gördüğü 28 golle ligin en fazla gol yiyen takımı.

Atılan-yenilen gol istatistikleri, taktik tahtası ile yeşil saha arasındaki uygulama farkı azaldıkça maç kazanan, arttıkça hüsran yaşayabilen Vural için çok önemli veriler değil elbet. Ama 10 maçta "hiç" galibiyet, kariyerini "maç planı" üzerine bina etmiş Vural için kabus tabirini şükür kılacak bir netice.

İstikrar alerjisinden muzdarip Vural'ı haftaya Beşiktaş sınavı bekliyor. Bir şekilde atlatabilirse arkasından gelecek Sivasspor, Gençlerbirliği ve Konyaspor triosu kağıt üzerinde kolay, ama aynı kağıdın dibine Vural'ın geçmişi not düşülecek olursa sırat köprüsü.

And the Oscar goes to..

Keita from Sivasspor..

Daha Çok Hata Yapacak


- Bu çocuk daha çok hata yapacak, ama hatasını kapatmak için daha da çok çalışacak. Çok iyi bir yolda Necip..
- Ah be Schuster abi, nedir şu Rüştü, Tabata ve Nihat ısrarın ben anlayamadım ki.
- İbrahim kariyeri boyunca en iyi ortasını yaptı. Çok güzel bir goldü.
- Necip'in golüne, oturduğu yerden attı desek olur...
- Takım savunmamız maalesef felaket. Şans Beşiktaş'tan yana ki son pozisyon gol olsa bu hafta Schuster'in koltuğunu tartışıyor olurduk...
- Hilbert'in pasif oynadığında sağ kanadın işlemediği artık aşikar...
- Ersan takıma ısınıyor gibi, ama aradığımız hızlı stoper o mu tartışılır...
- Sürekli yazıyorum, sürekli yazacağım: Bir sağ açık/sağ bek ile beraber hızlı bir stoper alınması elzemdir takım için...

31.10.2010

Semih'in Celtics'e Katkısı



Madem Youtube resmi olarak açıldı, hemen bir video ile bunu kutlayalım. Sezon başladığından beri henüz eşofmanlarını çıkarmak nasip olmayan Semih Erden'in takım içindeki görevi anlaşılan, itilip kakılarak takım arkadaşlarını motive etmek.

27.10.2010

Barcelona olmadan adam çarpmaya kalkmak ...


Bu ay Bjk dergisinde Schuster'in röportajı vardı ve kendine oldukça güvenen bir adam profili çiziyordu Alman Teknik Direktör ama gördük ki " keyifli seyirler" diyerek bize sunduğu sistem bir anda ters dönen şemsiye gibi sürekli geri gitmeye başladı. Bu bağlamda şablonu tartışacaksak baştan tartışmamız lazım. Daha önce de dedim Guti'li, Quaresma'lı 4-3-3'ün verimliliği rakiplerin de direnememesi ve Q7'nin aşırı istekli oyunuyla bizi bir yerlere getirdi, gözümüzü boyadı.


Eğer Barca tarzı bir oyun oynamak istiyorsak, ki benim gözlemlerim o yönde, Noat'ın son Barca yazısında açıkça belirtilen bazı niteliklere sahip olmak gerekiyor.


1.cisi Attacking Full back olayı zaten kısıtlı ülkemizde ve bunun belki de en önemli temsilcisi olmasını beklediğim İsmail'e ne hikmetse kimse güvenmiyor. Her gelen çocuğu oturtup günü kurtarma peşinde artık bu İbrahim ne yapıyorsa antrenmanlarda. Neyse sonuç itibariyle zaten sistemin ana gereksiniminden yoksunuz biz. Beklerimiz kötü. Oyuna genişlik katıyorlar ama bitiremiyorlar. Zaten bir maçta kaç orta fırsatı bulabilirsiniz ki? Biz buluyoruz ama isabet oranımız çok düşük. Buraya bir eksi ile başladık.


2.si 2 stoperden en az birinin Libero özellikleri ya da commending Center Back denen tarzda olmaları gerekiyor. Buna uygun elimizdeki tek stoper Ferrari'nin adam kovalamaktan artık kasları tutmuyor. Zaten yavaş ve set savunma adamı rolü ona daha uygun. Dolayısıyla iki tane düz stoperle oynayınca takımın açıkları daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Burdan da hanemize bir eksi yazıyoruz.


Geldik orta sahaya. Kesinlikle en güçlü olduğumuz bölge zira Necip, Onur ve Ernst oyunu 2 yönlü oynayabilirken sadece savunmada Fink+Aurelio ve sadece hücumda Guti+Yusuf gereken derinliği sağlayabilirler. Şimdi Barca şablonuna baktığımızda Sergi Busquets'in dikine yer değiştirip hücuma destek verebildiğini hatta zaman zaman şık asistler yaptığını gerektiğinde savunmayı 3 lediğini görüyoruz. Bizde bu profile uygun adam aslında Aurelio ama yaşı ve sakatlık geçmişi itibariyle hücum yönünde beklenenden uzak, doğru olan burda Ernst'i kullanıp onun hücum ve top kullanma özelliklerinden faydalanmak gibi. Xavi'nin rolünü zaten Guti üstlenmeye çalışıyor. Pozisyon alma ve parselasyon konusunda takımdan 15 gömlek üstün olması ile az koşarak bazı şeyleri yapabiliyor. Gelelim Iniesta rolüne burda ki zaaf zaten sistemin işlerliğinin 2 kilit noktasından biri. Burda bir türlü istikrarı sağlayamadığımız ortada. Antalya maçında 2 asist yapan o süreçte neredeyse her maç araya bir top atan Ernst'in 4 maçlık yenilgi periyodunda kreatif olarak ortaya hiçbirşey koyamadığını görüyoruz. Sonuç orta sahada sağa sola yapılan 3 pastan sonra stoperlerden birinin yaldır yaldır hücuma çıkması yada topu saçma sapan biryere şişirmesi oluyor. Sezon başındaki savım aynen geçerli "Bjk Guti-Ernst ve Necip'in sağlıklı olarak oynadığı hiçbir maçı kaybetmez". Zira Barca sistemine en uygun orta 3lümüz bu ekip. Eğer bu arkadaşlar oynayacaksa buraya bir artı vermek gerek.


Sol kanatta sorunumuz yok Q7 oraya gerekli işlerliği kazandırıyor ama sağ kanatta aynı şeyi söylemek zor. Schuster çok denedi Holosko, Nihat, Tabata, Hilbert hatta Nobre'yi bile denedi ama olmuyor. O zaman sağ bek ve stoperin ardından yapılacak 3. transfer bu noktaya olmalı ve burdaki şişkinlik derhal azaltılıp yabancı sıkıntısı sona erdirilmeli. Bu durumda yarım işlerlikten buraya bir yarım artı veriyoruzki Q7 olmadığında çifte eksi yazabiliriz.


Forvette zaten 2 alternatif var Bobo ve Tekke. Tekke düzeldiğinde iyi bir alternatif olabileceğini gösterdi. Bobo zaten gol krallığında iyi gidiyor. Buraya bir artı verebiliriz.


Kale için zaten boş kale gibi oynuyoruz zira son haftaların dalga konusu Gökhan Gönül bizim kalecilerden daha çok top çıkartıyor çizgiden... Koskoca bir eksi verdik(Cenk varsa yarım artı olabilir).


Sonuç itibariye bu sistemde 2 artı olarak saydığım orta saha ve sol açık sezon başından bu yana sadece 1-2 maç beraber oynadı yanlış hatırlamıyorsam ve sistem gayet iyi işledi zira kötü beklerimiz orta yapmak durumunda kalmadıkları için idare eder oyunları ana şablona gölge etmedi. Bu noktada doğru işleyen 2 yerimiz eksik olunca zaten çökmemiz normal zira zaten en iyi durumumuzda bile eksiler artılar kapsamında maça fark yaratamadan başlıyoruz.Bu çapta zekaya sahip adamlara 2 tane sistem öğretmek de kolay değildir bence.


O bakımdan devre arasına kadar Avrupa'dan elenmeden ve ligde arayı fazla açmadan devem edip ardından artık sponsorla mı olur takasla mı olur bilemiyorum bir sağ bek, bir stoper, bir sağ açık ve iyi bir kondüsyoner alarak yolumuza devam etmeliyiz :)

25.10.2010

Utandır beni be Sabri


- Hatırladınız mı maçın 50-60. dk'ları arasında Sabri açık bir alan buldu. Biz maçı izleyen 15 kişi, aynı anda Sabri'nin kararsızlığını ekrandan bile yakaladık. Sonra abi ne yaptı topu açığa verip ileri taşımak yerine kaleye abandı, top taça doğru kavis alarak auta gitti (bu da ne demekse).
Yahu sen 10 yıla yakın bu takımda oynamış, belli bir altyapıyı zaten default almış olan bir futbolcusun, ne zaman olgunlaşacaksın be kardeş?
- Maç sıkı bir mücadelede geçti ama heyecanlı olduğunu çok söyleyemeyeceğim. Gökhan'ın her zamanki pozisyon almadaki becerisi kendini, çizgiden çıkardığı topta da gösterdi. Yobo Bilica'dan iyi ama, o kadar da iyi değil bence, abartılıyor (şu ana kadarki performansı için konuşuyorum). Alex ise bugüne kadarki en pasif derbisini oynadı sanırım.
- Dia o pozisyonda düşse penaltı çalınırdı gibi geliyor bana.
- Misimovic maalesef olmayacak, Elano da sağ kanatta adam geçmeden Rıza ortalarını (ki Rıza o ortaları tam hedefe atardı) kesecek, Cana da bu yılın sonunda takımdan kovulacak gibi görünüyor.
-Enteresan Pino beni şaşırttı, biraz daha önde buluşabilseydi top ile, bence golünü atabilirdi..
- GS, Baros'u aradı desek yanılmayız...
- Servet'ten korktum ben maçta. Bence maskeyi sağlık ekibinden değil de dericiden almış sanırım... Yüzüne tam oturmuyordu gibi geldi bana (özellikle kafa arkası bölümü)...

23.10.2010

Rakibe Saygı Duymak ve Hüsranı Beklerken

Geçtiğimiz sene Ortakafagol oluşumu blog olduğunda, benim yazdığım ilk yazı bir derbi yazısıydı yanlış hatırlamıyorsam. Ligin sonlarına doğru, Ali Sami Yen'de Galatasaray'ı 1-0 yendiğimiz derbinin yazısı. Şöyle demişim o yazının son paragrafında; "Derbi nedir? Derbi, iki takımın da 11'er kişiyle sahaya çıktığı, 90 dakika mücadele ettiği, Papazın Çayırı, Union, Dolmabahçe, İnönü, Ali Sami Yen, Şükrü Saracoğlu ve hatta Seyrantepe farketmeksizin nerede oynanırsa oynansın, Çubuklu'nun kazanacağı bir mücadeledir diye bitireyim, bu da masum bir gönderme olsun, eheh." Elbette bu gerçekten masum bir gönderme. Tabii ki Galatasaray'a hiç bir zaman yenilmeyeceğiz gibi bir iddiam yok, aksine 2 yıl önce kısa hayatımdaki ilk ve tek stattan izlediğim Galatasaray maçı için evden çıkarken, Fenerbahçe'li bir arkadaşımla şu muhabet geçmişti aramızda;

Ben: Şimdi ben maça gidiyorum ya, kesin yenemeyiz.
O: Rahat ol oğlum, Galatasaray bu, Kadıköy'de kesin yeneriz.
Ben: Ne alaka lan, sanki sonsuza kadar yenilmeyeceğiz.
O: Sonsuzu bilmem de, önümüzdeki 2-3 yılda berabere bile kalmayacağımız kesin.
Ben: E iyi bakalım.

Bir de, şimdi nefret ettiğim iddaa'yı, o zamanlar çatır çatır oynardım. Her gün 1-2 kupon yapardım sektirmeden. Genelde derbilerde rakibe oynardım totem olsun diye. Bir de egoist bir düşüncem vardı, takımım kazanamazsa ben para kazanayım. Ama o gün, öyle motive olmuştuk ki biz, 6 maçlık kuponumda Fenerbahçe'ye de vermiştim. Zaten İddaa açılalı ilk defa bir derbide, bir taraf en düşük oranı almıştı, 1.60. Neyse, gerisini biliyorsunuz. 11 Türk ile sahaya çıkan Galatasaray, bize dar etti Kadıköy'ü. 0-0 bitti maç. İddaa'da tek maçtan yattı. Rövanşında 8 kişi kalmıştık, son dakikada yemiş ve 2-1 yenilerek elenmiştik. Nerede "derbilerde favoriler kaybeder ama Fenerbahçe favoriyse işler değişir" sözü?

Şimdi bir derbi oynanacak yarın. Sanırsın Galatasaray ile değil, Tarsus İdman Yurdu ile oynayacak Fenerbahçe. Tarsus'lu taraftarlar alınmasın, Fenerbahçe'li, yüzdesi hiç de düşük olmayan bir kesime göre maç %100 bizim hatta 5-0'dan sonra 6'yı atmalı mıyız, atmamalı mıyız o tartışılıyor. Evet gerçekten, ciddi ciddi bir forumda tartışılıyormuş bu bir arkadaşımın dediğine göre. Bakmadım ama muhtemelen de antu'dur. Facebook'ta herkes profil resmini "Cimbom'a koymaya az kaldı" yapmış, en yakın arkadaşlarımdan biri "yarın puan kaybetmemiz için bir neden söyle?" diyor bana. Herkes hazır yani, yarın maç başlayacak, ilk 10 dakikada 2 tane sallayacağız, sonra rölantide götürdüğümüz oyunda "canımız isterse" 6'ya kadar gelip "kulak çınlatacağız". Aksi düşünülemez, en kötü 3-0 olur, bizim olur.

Haydi taraftarı bir nebze anladık. Anlamadık da, anladık diyelim. Yönetime ne demeli? Çok değil, 4 yıl önce Denizli deplasmanına önde girmiş bir takım Fenerbahçe, son haftada. Galatasaray sahasında Kayseri'yi 3-0 yenerken, biz Denizli'de 1-1 berabere kaldık ve ellerimizle şampiyonluğu verdik. Üzerinden 4 sene geçti, lider girdiğimiz son hafta Trabzon'u ağırladık, Bursaspor evinde Beşiktaş'ı yenerken biz yine 1-1 berabere kaldık ve şampiyonluğu ellerimizle verdik. 28 yıldır Türkiye Kupası'nı alamıyoruz ve son 10 senede sanırım 4 final oynadık, 5 de olabilir bakamayacağım şimdi. Hepsini de kaybettik ve öyle bir psikoloji oluştu ki, sanırsın hiç bir zaman kazanamayacağız. Neden anlattım bunları? Hepsinin de bir ortak noktası var. Hepsinde de maçlar başlamadan önce Fenerbahçe kurumu öyle bir abartıyor ki olayları, maçlar başlamadan şenlik gününe dönüşüyor ortam. Özellikle geçen seneki Trabzonspor maçı, Kadıköy'ün her tarafında sarı lacivert konfetiler, balonlar hazırlanmış. Bağdat Caddesi süslenmiş. Resmi siteyi açıyorsunuz maçtan önce, şampiyon olmuşuz gibi resimler, yazılar çıkıyor. Bunların hepsi taraftarın da, futbolcuların da bilinçaltına yerleşiyor. O "asla kaybetmeyiz, havada karada alırız" bilinci. Sonra ne oluyor? Acı gerçek, 90 dakika sonra ortaya çıkıyor. Kazanamayınca önünde televizyonla Bursa maçını izleyen stad anonsçusu bile şaşırıyor, ne dediğini bilemiyor. 70. dakikada Fenerbahçe Marşı çalıyor, 90. dakikada Bilica, Lugano maç bitsin de şampiyonluğumuzu kutlayalım diye zaman geçiriyor. Fenerbahçe taraftarı kafayı yemekten ne yaptığını bilmiyor ve kutsalını yakıyor, mabedim dediği yeri yakıyor ya adam, yakıyor. Var mı böyle bir şey?

Fenerbahçe yönetimi bütün bu olaylardan hiç ders almamış olacak ki, hafta başında "6-0 Dejavu" tişörtleri çıkarttı Fenerium'dan. Mantık şu; hazır biz bu kadar iyiyiz, Galatasaray kötü, 10 yıldır yeniyoruz, taraftar zaten gaz, biz 1 desek onlar 1000! diyor. Çıkaralım tişörtleri de paramıza para katalım. Hiç Fenerbahçe onuruymuş, duruşuymuş, rakibe saygıymış kimsenin umrunda değil. Heh, bravo size. Afferin, devam edin böyle. Yarın da stadı şenlik yerine çevirin yine. Taraftarı iyice havaya sokun, galibiyete şartlandırın. Hayır en büyük korkum da şu, taraftar böyle galibiyete şartlanınca, gerçekten yenilmeyeceğiz sanıyor. Yani adamlar ciddi ciddi yarın Galatasaray'a yenilmeyeceğimizi iddia edebiliyor. Yenilirsek ne olur? Ne olur söyleyeyim, o stat 2. kez yanar. Vallahi de billahi de yanar. Galatasaray'ın 4 puan önündeyiz, yenilirsek de önünde tamamlayacağız haftayı ama ne olacak? 10 yıldır kazandığımız takıma karşı ilk yenilen teknik direktör Aykut Kocaman oldu olacak ve vurun Aykut Kocaman'a. Öyle bir atmosfer oluşacak ki, 3 haftadır çok iyi gittiğimiz halde, sistem oturduğu halde, şampiyonluğun önemli adaylarından biri olduğumuz halde bir anda moraller bozulacak, takımın üstünde baskı olacak ve Galatasaray'ın, Galatasaray'lının şu günlerde bile yaşadığı kötü durumdan daha kötüsü bizi bekliyor olacak. Evet bir maçta, bu taraftar ve yönetim yüzünden her şey değişebilir.

Bakın daha maçtan 2 gün önce konvoy yapan, 1 gün önce de Galatasaray adına kına gecesi düzenleyenlerden bahsetmedim bile. Üstelik şöyle bir durum var, bu adamlar teknik direktör değiştirdi. Hagi, yenilgiye her zaman baş kaldıran bir isimdir. Galatasaray'ın lideridir. Rijkaard takımın başındayken oyuncular bilerek oynamıyordu diye bir iddia atıldı ortaya, doğruysa eğer bu maçta aynı oyuncular ekstra çaba sarfedecektir. Galatasaray burada 1 puan alırsa, neredeyse sezon başından bu maça kadar tüm yaşananları unutabilirler. Bu şartlar altında sahaya çıkacaklar ve "kesin yeneriz" öyle mi? İyi madem, tutmayayım ben sizi, sevinmeye başlayın.

Tam da bu yazıyı yazarken, bir arkadaşım msn'den şöyle dedi; "Yenilme falan ihtimali benim için sona ermiştir. Kewell yok, Baros yok, Ufuk yok, Arda yok. Kadromuz mükemmel, seyircimiz mükemmel. Psikolojik avantajımız var. Banko alacağız, alamazsak sorun var." Bir de dün bir kafe açılışına katılmış bizimkiler, Galatasaray'lı bir taraftar Gökhan Gönül'ün yanına gidip, "Ne olur yarın bize çok fark atmayın" demiş. Ha bir de, İddaa 1.50 veriyor bu sefer, kendi rekorunu kırdı adamlar. İşte bu nedenlerden dolayı sen yılların en zor derbisi bizi bekliyor diyorum Fenerbahçe adına. Galiba da yenemeyeceğiz...