İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

31.05.2010

Jose'nin Madrid'e İstedikleri






Guardian'ın haberine göre
, Jose; Gerrard, Lampard ve Ashley Cole'u Madrid'e getirmek istediği söylentilerini yalanlamamış, kabul etmiş. Bakalım Real Madrid bu üç İngiliz için ne kadar büyük meblağlar sunacak.

30.05.2010

2010 Türkiye GP

Bundan 3-5 sene öncesine kadar Formula1'i deli gibi takip eder, pazar günlerimi ekran karşısında geçirirdim. Etrafımdaki sosyal çevre de benim gibi gerek Hakinen-Schumacher çekişmesi gerekse de NTV'de Okay Karacan-Murat Kosova anlatımı sayesinde bu işe büyük bir ilgi beslerdi.

Sonrası klasik hikaye. NTV, markanın değerini artırdı. Yayın hakları daha yüksek fiyatlara Doğan grubuna geçti. Markanın ağzına sıçtılar. Ben ve benim çevremdeki insanların F1'e ilgisi bitti.

Açıkça söylemek gerekirse bu sene herhangi bir yarışı izlemedim. Pilotlar kimler, hangi takımda yarışırlar hiçbir fikrim yoktu. İlgimin daha yüksek olduğu dönemlerde İstanbul GP'sine o dönemler öğrenci olan benim için yüksek gelen bilet fiyatları yüzünden gitmemiştim. Çok spontane bir şekilde, "ya bu pistin sözleşmesi seneye bitiyor, muhtemelen ilgisizlik yüzünden yenilemezler, hazır şansımız varken gidip bi görelim bari" gazıyla cumartesi öğleden sonra açık alana bilet aldık yarışa. Zira bilet fiyatlarını hissedilebilir ölçüde indirmişler.

Bu kadar spontane bir şekilde alınca, imza günü varmış, en güzel şuradan izlenirmiş, şurada konser varmış gibi konuları es geçip sadece yanıma şemsiye ve şapka alıp sandalet, şort bir vaziyette "aa buranın otoparkı boşmuş" diyerek daldık. Şansımıza pistin güzel bir bölümü çıktı. Bulunduğumuz yerde Bulgar - Rus - Yunan güruh hakimdi. Diğer tribünlerde İspanyol - Alman varmış. Biz ucuzcu tribündeydik, ucuz memleketin turistleri vardı.

Şu yarışa iki şekilde gidilebilir. Ya yarışı izleyeceksin, o zaman da ne olduğunu anlamak için parayı bayılıp start-finiş düzlüğünü gören bir yerden yarışı izleyeceksin. Ya da açık alanda izleyeceksen pikniğe gelir gibi şezlong, plaj şemsiyesi, ev yapımı sandöviç, bir buzluk dolusu bira ile gelip keyif yapacaksın. Zira bizim izlediğimiz yerde bi bakıyorsun Webber - Vettel ilk iki sıradayken, bi sonraki tur adamlar etrafta yoklar. Ne olduğunu anca eve gidince öğrendim.

Bir de tabi gitmeden önce en azından 2 GP seyredeceksin ki kimin kim olduğunu anlayasın. İtiraf etmek gerekir ki yarış bitene kadar Button'ı, Schumacher sanıyordum. McLaren ile Mercedes hangi ara ayrıldılar ki, ben en son bıraktığımda bunların ikisi aynı şeydi.

Bursaspor, Avrupa derken...

https://www.goal.com/en/news/3171/goalcom-season-awards-2009-10/2010/05/26/1941596/goalcom-end-of-season-awards-2009-10

Goal.com, yılın en iyilieri değerlendirmesinde Bursapor'a da yer vermiş. Twente'den daha iyi. Bu ikisinin üzerine Radikal gazetesinde Joost Lagendijk bir yazı yazmıştı, aha aşağıda link'i. Sonra da benim cevabım, mail attım ama cevaplanmadı:)

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&Date=19.05.2010&ArticleID=997552


Sayın Lagendjik,

Sormak istediğim soru şu; tanık olduğumuz bu şaşırtıcı olaya yaklaşımınız nasıl bir ufku kapatıyor, hangi soruları imkansız kılıyor? İddianıza göre böyle bir performance tekerrür edemeyeceğinden, sönümlenmeye mahkum. Varolan eşitsizlik şartları altında bu performansın tekrarlanmasının zor olduğuna katılıyorum. Hem bölgesel-stratejik nedenler hem de bu bölgesel-stratejik nedenlerin desteklediği ekonomik süreçler, bu olayı bir "mucize" olarak tanımlıyor olmamızı açıklıyor zaten. Ancak baştan itibaren sormamız gereken sorular bunlar değil mi? Sorulması gerekenler bu eşitsizliklere değinmemeli mi? Bu eşitsizlilkleri dengeleyecek çözümler, tartışmak yerine neden bu olayı trajik bir hikaye olarak sunalım ki? Hele ki henüz hikayenin sonuna şahit olmamışken. Örneğin Fransız futbolu'nu ve futbol etrafında yaratılan zenginliğin katılımcı kulüplere eşitlik ilkeleri çerçevesinde dağıtıldığı bir sistemi düşünebiliriz. Trajik bir hikaye anlatmak yerine, bu ve benzeri imkanları konuşamaz mıyız? Sıkı bir futbol seyircisi olarak, beni esas üzen şey Türkiye'de oynanan futbolun seviyesi. Bunun sebepleri futbol alanı içerisindeki eşitsizliklerde aranmalı. Aynı argümanı Hollanda Eredivise'ye de uygulayabiliriz sanırım. Beş yıl önce uygulamaya geçen, ve yaratılan değeri üç büyük takım dışındaki takımlara daha yüksek oranda dağıtan sistem, bugünkü başarının ve son yıllarda yükselen futbol kalitesinin en önemli sebeplerinden biridir. Neden bu yaklaşımı daha da ileri götürmeyelim? Bu makalenin bu gazetede yayınlanması beni hayalkırıklığına uğrattı. Eşitsizlikleri üreten koşulların eleştirisini yapmak yerine, bu başarıyı imkansız olarak tanımlamakta ısrar ediyor ve olayı kaçınılamaz bir sona doğru giden trajik bir anlatının içine yerleştiriyorsunuz. Bir Bursaspor destekçisi olarak ama daha da önce bir futbolsever olarak, bu yaklaşımı kabul edemiyorum ve muhafazakar bir yaklaşım olarak lanetliyorum. Belki de benim önerdiğim yaklaşım (eşitsizlikleri trajik hikayeler olarak sunmak yerine, onları üreten koşulların eleştirisini yapmak) futbol sahasının sınırları içerisinde kalmayıp toplumsal yaşamın tüm alanlarına yayıldığında birçok diğer soruna da cevap bulunabilir.

Teşekkürler,
Can Evren

Maksat Polemik Olsun

Oyuncular için son derece angarya olan bu kampı açıkçası hiç takip etmemiştim. İlk defa dün akşamki maçı izledim. İlk yarı her derinlemesine topta pozisyon bulduk, ikinci yarı -klişe gazeteci tabiri- frene basmayı geçtik, direk motoru kapattık.

Maç sonu Arda, röportajda "E bizim bir amacımız yok, ABD kendi seyircisi önünde oynuyor, Dünya Kupası'na gidecek, bizse tatile çıkacağız" mealinde birşeyler söyledi.

Daha dün sabah yabancı bir blogda okudum. ABD, bir önceki hazırlık maçında Çeklere 4-2 yenilirken, maçı yayınlayan aynı zamanda Dünya Kupası'nı da yayınlayacak olan ESPN, takımın bu durumu karşısında Dünya Kupası'nı izleyeceklerin sayısının düşeceğinden tırsıp habire "bu maçın skorunun önemi yok. Zaten ABD en güçlü kadrosu ile sahaya çıkmadı" mealinde açıklamalar yapmak zorunda kalmış. Allahın yankileri kaybediyoruz diye izlemeyeceklerse hiç izlemesinler zaten. Otursunlar beyzbol izlesinler.

Hadi madem memleket olarak spordan ziyade içindeki polemiği seviyoruz, Bursa'nın şampiyonluğundan ziyade şikeleri, teşvik primlerini konuşuyoruz alın size polemik konusu. İster misiniz maçın devre arasında ESPN yöneticileri bizim soyunma odasını bassın, "abi ekmeğimizle oynuyosunuz, ABD bu maçı da kaybederse kimse Dünya Kupası'nı izlemez, batarız. Gelin siz yenilin, takımın kamp masrafları neyse biz ödeyelim" desin.



29.05.2010

Erdoğan'a mektup yazdı

http://haber.gazetevatan.com/erdogana-mektup-yazdi/308263/1/Gundem

"Sezon başında Ankaragücü'ne büyük umutlarla getirilen İngiliz golcü Darius Vassell'in, kulübü ile yaşadığı sıkıntılarla ilgili Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a mektup yazdığı ortaya çıktı."

Acaba mektubuna Recep Bey diye mi başlamış?

Viyana Kongresi


Kutsal Roma İmparatorluğu'nun parçalanmasının ardından Avrupa'nın sınırlarının yeniden çizilmesi savaş alanında değil, 1815'te Viyana Kongresi ile masa başında olmuştu. Görünen o ki bunun bir benzeri de NBA'de olacak.

Bildiğiniz üzere bu sezon NBA'de çok baba oyuncuların sözleşmesi sona eriyor. Bir yandan konferans finalleri devam ederken, şezlongu atan oyuncular yeni sözleşmeleri konuşmaya başlamışlar. ESPN'in haberine göre geçtiğimiz yıl Pekin olimpiyatları kadrosunda yer alıp kankalaşan üç isim Wade, LeBron ve Joe Johnson bir araya gelip gelecek sene ne yapacaklarını tartışacaklarmış. Bosh'un da bu üçlüye katılması bekleniyormuş.

Miami gibi New York gibi iki tane maksimum kontrat önerebilecek takımlar var ve anlaşılan oyuncular ortak karar verip NBA'in geleceğini yeniden çizecekler.

R.Carlos'un savunma becerileri!

Esasında şu videoyu en güzel Dünya Kupası gol sevinçleri bölümüne koymuşlar ama benim videoda dikkatimi başka birşey çekti.

Malum Roberto Carlos şu oyunun gördüğü en iyi sol beklerden biri olarak kabul edilir. Yine de Roberto'nun savunmada ne kadar iyi olduğunu, ne kadar başarılı (!) ters kademeye girdiğini bir Fenerbahçeli olarak birinci dereceden gördüm. Brezilya'nın 2006 Dünya Kupası'nda Fransa'ya yenilmesindeki en büyük paylardan birisi Roberto'nun Henry'nin golünde onu takip etmemesidir.

Aynı şekilde 1998'den kalma videoda da Roberto savunmada harikalar yaratıyor. O zamanlar yaş ufak tabi. O gol nası bir tartışmaya yol açtı bilmiyorum ama şayet şu hareket 2000lerin futbol anlayışında yapılsaydı kale direğine darağacı kurulur Roberto oradan sallandırılırdı.

27.05.2010

Arda - Servet - Topal

Aşağıdaki iletiyi ntvspor.net'in haberinden aldım.

"Bu arada İngiltere'de bir bahis sitesi Arda Turan'ın gelecek sezon hangi takımda oynayacağı yönünde bir bahis açtı. Liverpool, Tottenham ve Arsenal'in yer aldığı bahiste en düşük oran Liverpool'a verilmiş durumda.."

İki sezondur doğru dürüst oynamayan Mehmet Topal Valencia'ya gitti. Arda için bahsedilen en kötü takım Tottenham. Servet geçtiğimiz sene Marsilya'nın kapısından döndü. Galatasaray kadrosundaki diğer yerli oyuncular da az değerli değil kesinlikle.

Muhtemelen gelecek sezon bu üç oyuncu Galatasaray kadrosunda olmayacak. Galatasaray bu yerli oyuncu kadrosunun ne kadar hakkını verdi? Daha ziyade bu oyuncuların değerini ne kadar bildi? Yönetime, teknik kadroya hatta taraftara yöneltmek isterdim bu soruyu..

26.05.2010

Apaçi Ayini!

Amerika'daki hazırlık maçlarını bir kenara bırakırsak futbol için bi 15 gün daha beklemek zorundayız. Peki o zamana kadar siteyi boş mu bırakacağız...haydi gençlik hoppa hoppaa


Apaçilik de evrenseldir!

Trabzonspor ve İstanbul saltanatı


Soru şu; Trabzonspor’un yirmi altı sezondur başaramadığını Bursaspor nasıl iki sezonda başardı? Trabzonspor neden yirmi altı sezondur başaramıyor?


Hiçbir şey Anadolu’dan bir şampiyon çıkması kadar Trabzonspor’u kendine getirmemeli! Kupa mayhoşluğu ile sarhoş olmak değil, devrim gibi kararlar alma zamanı.


Büyük olmak, büyük kalmak’ gibi klişe cümleleri duymak değil iş. ‘Yirmi altı sene şampiyon olamadık ama büyük kalmayı becerdik’ düşüncesi de para etmiyor.


Dünyanın gerçekten büyük kulüpleri, çok uzun ara verseler de kendi liglerinde ve Şampiyonlar Liginde en üst başarılarla yeniden karşımıza çıkıyorlar.


Trabzonspor kendini yeniden nasıl üretiyor? ‘Biz büyüğüz, biz büyüğüz’ diyerek!

Biz büyüğüz, biz Trabzon’uz, biz ağayız, paşayız’la değil, sonuçlarla bu işin hakkını vermenin zamanı çoktan geçti.


İstanbul’dan başkanı, paralı başkanı, masayı yumruğuyla kıran başkanı, yabancı transferini, yerlinin yerlisini, altyapıyı, izleme komitesini ve daha pek çok şeyi tartıştı Trabzonspor camiası. Bilmem kim yönetim kurulu üyesi, basın sözcüsü, futbol şube sorumlusunu tanıdı. Özkan Sümer’i sevmeyenler, Ahmet Suat Özyazıcı’yı sevenler gibi, Ocaklılar, Güçlüler, Arafilboylular, Sotkalılar gibi gereksiz konularda taraf olmayı marifet sayan bir anlayış türedi.


Kendi kendileriyle kavga edip kendi düşmanlarını kendi içlerinden çıkardılar. Şenol Güneş’i önce kovaladılar, sonra hiçbir şey olmamış gibi geri çağırdılar.


İçlerinden çıkan başarı hikayelerine tahammül edemediler. Yetenekli ya da yeteneksiz, bir yerden sonra kendi çocuklarını ötekileştirdiler. Trabzonspor’da Trabzonlu futbolcu olmak, yukarı yerli olmak anlamına geldi.

‘Hüseyin’i tanırım, babası Araklı’da balıkçıdır’, Fatih’le ben aynı mahallenin çocuğuyuz, onu biz aramıza alırdık da top oynatırdık’ ile başlayan ve sonunda ‘Biz bunları biliyoruz, ne yaptı Trabzon’a ile biten cümleler.


Yabancılar şehirli, Meydanlı, yerliler yukarı yerli! Bir yukarı yerli bu sene Bursa ile şampiyon, diğerleri Rusya’da zaten şampiyon. El üstünde, dimdik!


Ve tribünler. Trabzonspor tribünleri..

Şeref tribününde, localarda, maratonda, deniz tarafında ve tüm Avni Aker’de ‘Trabzonspor bugün yenilse de bunlar başarılı olmasa’ diye düşünen arıza bir taraf olma anlayışı. Sonra kendi iktidarları için bu insanları İstanbul düşmanlığı ile oyalayanlar. Trabzonsporlu olmanın anlamını Fener düşmanlığına sıkıştıranlar! Trabzonspor’u ‘Mehmet Ali Yılmaz Tesisleri, Havaalanı Altı Trabzon’ adresinden ibaret sananlar. Küçük olsun, büyümesin, aman elimizden kaçmasın, aman biz yönetelim, aman ben, yaman ben’ düşünenler.


Bir zamanlar bir Trabzonspor modeli vardı. Anadolu o modelin peşine düştü. Bu o model değil. Belki bundan sonra bir Bursa modeli çıkar. Trabzon o modeli takip eder. Anadolu’dan bir şampiyon daha çıktı. Bursaspor’a güç veren Trabzonspor’un daha önceki şampiyonluğu oldu. Anadolu da Bursa’nın son şampiyonluğundan güç alacak.


Sonunu yine tribünden bağlayalım ve şimdilik noktayı koyalım. Çok uzun süredir Avni Aker’de görmediğim bir pankartla:


“İstanbul saltanatını 6 kez yıktık yine yıkacağız.”

23.05.2010

Jose Jr.

Maç bitip herkes çoluğunu çocuğunu yanına aldı.Mourinho’nun sırtındaki genç oğlanın formasında da başlıktaki isim yazıyordu Jose Jr. Egoizm’in bu kadarı.Artık bu yılda CL aldı ya gelecek sezon kendisini İsa ile bir tutabilir.

Neyse maçın yorumuna gelelim.Tahminkolik’te de belirtiğim gibi maçın düğümünü Bayern stoperleri çözdü.İki pozisyonda da Milito’yu durduramadılar Rocky’de golünü yazdı.Sanırım kaleye iki şutu vardı.İkisi de gol oldu.Çünkü şu belliydi; Bayern’in Inter’e gol atması gayet zordu ve kupa alabilmek için gol yememeleri lazım geliyordu ancak yediler.

İlk yarıda da ikinci yarıda da görüldü ki Bayern santraforları ileride kalabalık yaratmaktan başka bir işe yaramadı.Ne Olic ne Klose ne de Mario Gomez Inter karşısında çok etkisiz kaldılar.Robben tek başına savaştı ancak ilk yarının sonlarından itibaren gelen kademeli savunmaya karşı o da çok fazla varlık gösteremedi ancak ikinci yarıdaki mükemmel vuruşu için hakkını vermemiz gerek.Bayern’de ayakta kalan bir diğer ismin temsilcimiz Hamit olduğunu söyleyebiliriz.

Maçın asıl kaybedeni kanımca Van Gaal idi.Solda oynattığı Badstuber, Van Buyten yerine oynatılıp daha hızlı bir göbek sağlanabilirdi.Yaptığı oyuncu değişikliklerinde doğru olduğunu düşünmüyorum.Hamit’i çıkarınca sol kanatları tamamen atıl konuma geldi.Son yirmi dakikada Maicon kendi kanadını bırakıp arkadaşlarına yardıma bile gitti.Ayrıca Müller’e de Van Gaal’in sabrını anlayabilmiş değilim.

Inter’in takım olarak muhteşem oynadığını ve Mourinho’nun yapması gereken hamleleri tam doğru yaptığını söyleyebiliriz.Milito maçın adamı olmayı hak etti fazlasıyla.Savunmada Lucio ve Samuel hatasız oynamışken Chivu'yu eski formunda göremedim.Ayrıca Cambiasso ve Zanetti’yi almayan Maradona bu maçı izlediyse neler hissetmiştir bilemiyorum. İleride Pandev Sneijder ve Milito az göründüler ancak çok iş yaptılar.

Son olarak üç tane CL bir o kadar da lig kupasına sahip olan Eto’o nun neredeyse tüm maçı boyunca orta sahanın gerisinde adam kovalamasını bir an olsun mücadeleden yılmamasını bizim genç yıldızcıkların iyi izlemesi gerekiyor.İki pohpohlanmakla bir iki maç kazanmakla büyük yıldız olunmuyor.

18.05.2010

Şampiyonluğun Öyküsü






Üzerine çok şey söylemek istemiyordum (bu yazıyı yazarken istemiyorum diye başlamıştım ama yazıyı bitirip geri döndüğümde araya bir “d” ekledim) aslında. Fenerbahçeli olmasına rağmen ilk kutlama mesajlarından biri İlker'den geldiği için onun sözünü dinliyorum ve “Şampiyonluk”a dair tecrübelerimi yazıya dökmeye çalışıyorum.

Açıkçası Ankaragücü maçında gelen 0-3'lük galibiyetten sonra umudum çok azalmıştı. Babam beni telefonla arayıp Beşiktaş maçına bilet buldum gelecek misin dediğinde düşündüm; “olur da şampiyon oluruz, sonra pişman olurum” diyerek stada gitmeye karar verdim son maç için. Pişman olmadım.

Aynı iki hafta öncesindeki Kayserispor maçında olduğu gibi radyodan gelen haber izlediğimiz maçı sürekli taciz ediyordu. İlk yarıda Bursaspor tribününde de yanlış haberle gelen sevinç vardı. Kayserispor maçında olduğu gibi! Meğer bu sefer de Fener atmış, 1-0. Sonrasında neredeyse üstüste iki gol. Biri gözümüzün önünde Batalla'dan, diğeri Burak'tan. 1-1, 1-0, an itibariyle canlı lig tablosunda lideriz, oynanan maç sayısı 34 yazıyor. Hemen sonrasında Ali Tandoğan'ın müthiş eforu, Toraman'ın yardımıyla, 1-1, 2-0. Bence bu gollerin yakın zamanlı olması Fenerbahçeli oyuncularda mutlaka bir gerginlik yaratmıştır. Son vuruşlardaki beceriksizliklerde bu baskının katkısı olduğunu sanıyorum.

*Araya bir not. Fenerbahçe'nin yediği golde çok önemli bir ayrıntı var. Bu sezon özellikle Emre Belözoğlu'nun takımda etkisinin artmasıyla sıradan düdüklerde bile hakemin etrafını 5 kişiyle sarmayı görev bilmiş Fenerbahçe'li oyuncular, en kritik maçta golü bu şekilde yediler. Trabzonspor'lular atışı erken kullandı ve 5 kişi orta sahada kaldı. Daha iyi bir kanıt olamaz hakeme itirazın saçmalığına.

Statta kimse 80. dakikaya kadar Kadıköy'deki maçın 1-1 biteceğine inanmıyordu bence. Bir kere radyodan gelen seslere göre maç Trabzonspor ceza sahasında oynanıyordu. Hakikaten de öyleymiş. Son 10 dakika nasıl geçti bilmiyorum gerçekten. Müthiş terledim onu hatırlıyorum. Fenerbahçe maçının skorunu öğrenmeden stattan çıktım zaten arada 1 dakika fark vardı. Stadın ağır demir kapısına parmağımı kıstırdıktan sonra stat görevlisi suçlu hissederek bana su verdi elime dökeyim diye. Parmağım morardı tabi. Bursa'da stad şehir merkezindeki yemyeşil Kültürpark'ın içindedir, stattan çıktım ...... Şampiyonuz!! İçeriden ses geldi. Ben parkın içine doğru koşmaya başladım ağaçların arasından, ne yaptığımın sanıyorum farkında değildim. Büyük bir gürüh stada doğru koşuyordu. Neyse parmağımı kıstırdıktan iki dakika sonra, gözlerim yaşlı ellerim havada koşarken ağaca tosladım. Neyse ağacın dallarından kurtulup parkta koşmaya devam. Arabaya doğru giderken fenalaşır gibi oldum, büfeden bir su aldım. O anda forma sponsorumuz olduğunu bildiğim için bir de Uludağ Limonata çaktım kendime geldim. Büfedeki televizyonda Fenerbahçe stadındaki sevinçler vardı. “Can, kendine gel, halüsinasyon görüyosun o bizim stat!”

Arabaya ulaştım, park alanından çıkıp eve dönmeliyim. İlk manevra, “Çat!!!” Arabayı duvara çarptım. Sonra durdum, herhalde dedim trafik kazası yapacağım, trajik bir hikaye. “Şampiyonluk sevinci kanlı bitti. Genç taraftar arabayla şarampole yuvarlandı”. Aslında bu trajik hikayeden 5 dakika arayla ikinciye tedirgin oluyorum. Büfede durup su almamın sebebi de kalp krizi geçiriyorum sanmamdı. Böyle aptalca kaygılardan şikayetçiyim ama bu sefer farklıydı. Sevinmekten korkuyor gibiydim. Neyse sapa sağlam döndüm eve. Sabah 7:30 feribotu var İstanbul'a dönmeliyim, futbol sezonuna göre ayarlamıyorlar yüksek lisans programlarını. Yazık! İşin ilginci ilk kutlayanlardan birinin mail yoluyla sabah gittiğim dersin hocası olması.

Şaşkınlık ve sevinememe hali daha baskın benim için. Bunun kişisel sebepleri de var ama esas bir noktayı anlatmak isterim. Gözlemlediğim kadar gecenin tadını çıkaranlar arasında Beşiktaşlı ve Galatasaraylılar da var. Tabiiki olacak, rakipleri kaybetti. Bir yanda rakipleri kaybettiğinde keyif yapmaya alışık İstanbul taraftarları, öbür yanda gördüğü sahneyi daha önce hiç görmemiş, bu hissi nasıl yaşayacağını, nasıl dışavuracağını daha önce test etmemiş bir topluluk. Ben bu bilmezlikten dolayı sevinemiyorum sanki. Aslında 3 büyüklere karşı bu sezon alınan galibiyetler sonrası yaşananlar son gecenin provasıydı. Ya da küçük bir tersine çevirmeyle bugünden geriye bakarsak, o kutlamalar içlerinde o son gecenin tohumlarını taşıyordu.

Şu noktaya gelmeye çalışıyorum. Medyada genelde “devrim” sözcüğü kullanılıyor. Eğer bu kelimeden futbolun düzlenmesine, içindeki iktidar dengelerine radikal bir son verip yeni bir çağın açılması anlaşılıyorsa, bu tanıma katılmıyorum. Eşitsizlikler korunarak tekrar üretilmeye devam edecektir, köklü bir kurumsal-ekonomik dönüşüm olmadıkça. Ancak bu şampiyonluğun “futbol alanı” içerisinde “devrimsi” bir yanı var. O da şu; mümkün olan ve mümkün olmayan(imkansız olan) arasındaki hayali ama bir o kadar da gerçek çizgiyi, radikal bir biçimde tekrar düşünmemize yol açtı. “Yapmazlar”, “olamazlar”, “son haftada takılırlar” gibi mitik söylemler dolaşıma girdikçe futbol maçları üzerinde gerçek sonuçlar oluşturuyorlar, özellikle futbolcular ve taraftarlarda tetiklenen psişik etkiler yoluyla. Futboldaki kutuplaşmayı sürdüren ana faktörlerden biri bölgesel, ekonomik uçurumlar ise eğer, diğer ana faktör de bu uçurumları yeniden üretmeye hizmet eden konuşma ve hissetme biçimleri. Gerçekten de imkansız olarak tanımlanan, ancak illa da imkansız olmadığını gördüğümüz bir olaya şahit olduk. Aslında Rıdvan'ın da altını çizdiği gibi, “haksız rekabet” şartlarında rekabet eden bir takım şampiyon oldu.

Tecrübelerimi ve fikirlerimi aşağı yukarı böyle özetleyebilirim herhalde. En son 02-03 sezonunun 34.haftasında Bursa'da statta maçı izlerken bir yandan da radyoyla sonuç bekliyorduk. O zaman küme düşmemeye oynuyorduk ve Altay'ın 1-0 yenilmesiyle kümede kalmıştık. 7 sezon sonra benzer bir hikaye, radyodan haber bekledik, yine istediğimiz sonuç geldi. Bu sefer şampiyonluk geldi.

Böyle beklenmedik ve tahmin edilemeyecek ölçüde şaşırtıcı bir olayı analiz etmek kolay değil. Ertuğrul Sağlam'ın mucizesi, oyuncuların yürekleri falan filan onlar zaten hep konuşulan şeyler ve tabiiki hepsine doğruluk payı var. Biraz daha ileri gidersek belki bazı temel ilkeleri ortaya çıkarabiliriz sadece isimleri yüceltmekten ileri gidip. Çünkü ben bu başarının bir veya birkaç kişinin mimarı olduğunu düşünmüyorum, tam tersi ortak bir süreç olduğuna inanıyorum. Bazılar planlama, bazıları uygulama, bazıları da destekleme hatta belki bazıları da eleştirme yoluyla katıldılar bu sürece. Bu yüzden mucizeyi neler mümkün kıldı onlara bakmak lazım bu “ibretlik” süreçte.

1) Altyapı

Bence en temel faktör Bursaspor altyapısının değerinin anlaşılması ve bunun A takıma entegre edilmesinde sağlanan istikrar. Samet Aybaba döneminde başlayan bir süreçti bu, Sercan, Volkan, Serkan Kurtuluş (gs'de şimdi), Serdar Aziz o dönemde genç yaşta A takımda yer buldular. Burada Ertuğrul Sağlam'ın, kendinden önceki teknik direktörler zamanında başarılı olmuş oyunculara şüpheyle bakmaması bir antrenörlük doğrusu. Komik de olsa, Türkiye futbol arenasında, takımın başına geldiğinde bir önceki dönemin iyi giden süreçlerini sahiplenmekten kaçınan antrenörler var, hep vardı. Volkan Şen, Bekir Ozan Has ve Sercan Yıldırım bir önceki dönemde yaptıkları çıkışı devam ettirdiler ve önemli rol oynadılar. Ancak onlarla sınırlı değil. Dönem dönem 18 kişilik kadroya girip yedekten oyuna dahil olan, dışarıda kaldıklarında bile Ertuğrul Sağlam'ın her zaman güvenebileceğini bildiği oyuncular sayesinde Bursaspor bu sene büyük bir takım gibi davranabildi. Serdar Aziz'in varlığı İbrahim Öztürk'ün, Eren Albayrak'ın varlığı Ozan İpek'in performansını arttırdı. Hatta sezonun son kısmında düzenli olarak yedekten giren İsmail Haktan Odabaşı, Volkan Şen'in sakatlık ve ceza yüzünden olmadığı maçlarda Ertuğrul Sağlam'a oyuncu seçiminde müthiş bir esneklik sağladı. Muhammet Demir, Eren Albayrak, İsmail Odabaşı, Serdar Aziz gibi oyuncular ve devamı bu başarının sürekliliği için de önemli rol oynayacaklardır. Bursaspor taraftarlığı tarihimdeki üç başarılı süreçte de (1993-1996, 2000 ve bu son iki yıl) altyapıdan gelen, Bursa'da genç yaştan itibaren top oynamış olan oyuncuların önemli rol aldıklarını söylemekte yarar var. Bunun tesadüf olmadığını ve bir futbol ilkesi olarak sahiplenilmesini çok önemli buluyorum.


2) Transfer politikası

Altyapı maddesiyle yakından bağlantılı bir süreç de şu; kadro şişirmek için gereksiz yere, hakkında çok şey bilinmeyen yabancıların transferine gerek kalmaması. Ergic ve Batalla kapalı kutu olan iki transferdi ve ikisi de müthiş katkı yaptı. Karar verme sürecinde katkısı olanları kutlamak gerek. Onun dışında Ali Tandoğan, Zapo ve Hüseyin zaten Ertuğrul'un yakından tanıdığı oyunculardandı. İkinci ligden gelen futbolcular Ozan İpek ve İbrahim Öztürk'ün çıkışını da takımda yaratılan 25 kişilik ve her mevkiide yaratılan denk rekabet ortamına bağlıyorum. Tabi şans vermekte korkmayan, doğru anda ısrarcılık edip doğru anlarda dinlendiren Ertuğrul Sağlam'dı. Zapo'yu kesmekten kormayıp İbrahim'de ısrar etmesi müthiş bir hamleydi sezon içinde. Hiddink'in kaçırdığı ismin İbrahim Öztürk olduğunu düşünüyorum. Hele Emre Güngör çağrılmışken. İkinci lig'in iyi izlenmesi, birinci lig'de tutunamamış oyuncular yerine çıkış yapmaya açık, başarıya aç oyunculara şans tanınması transfer-kadro politikasının doğrularıydı. Ali Tandoğan, Ömer ve Hüseyin yeterli tecrübeyi sağlıyordu zaten. “Tecrübesiz” lafı bazen öyle bir şekilde kullanılıyor ki sanki 11 oyuncunun 11'i de yaşlı olmalıymış gibi sonuçlara gidiyor.

3) Taktik Düzen

Ertuğrul Sağlam'ı ne kadar tebrik etsek az. Tüm süreçte payı tabiiki var. Ancak tamamen mesul olduğu bir alan varsa o da saha içindeki taktik düzen. Birkaç prensipten bahsetmek istiyorum. Birincisi sistemli pres. Bu sene Bursaspor'un en iyi yaptığı şey önde pres yaparken iki hamle ötesini düşünmesiydi. Hüseyin'in de katılımıyla 3 uzun boylu stoperi bekletirken, hızlı ve hareketli oyuncuların pres yapma amacı her zaman karşı takımı uzun topa zorlamaktı. Pres yaparken anlamsız faullerden kaçınmak aynı zamanda savunma hatttını öne çıkarmak demekti. Bu ikisinin birlikte yapılması çok ama çok önemliydi ve neredeyse tüm maçlarda toplu oyunun kendi kalemizden uzak ve güvenli oynanmasını sağladı. Bursaspor'u geçen seneki Sivasspor'dan ayıran da bu bloklar-arası devamlılıktı. Sivas geçen yıl ileride müthiş pres yapıyor ancak savunmasını sistemli olarak ileri çıkarmıyordu, Hüseyin gibi bir ön liberodan da mahrumdu. Bu çok yorucu bir düzen ve uzun toplarla sahayı geçmeye mahkum kalıyor. Hücüm hattıyla savunma arasındaki mesafe bazen 70-80 metreye çıkabiliyor, karşı takımı boğmakta da zaman zaman eksiklik yaşayabiliyor çünkü oyun alanı çok geniş. Bence Fenerbahçe de Daum'la aynı zaafı yaşıyor. İyi top yapan takımlar Fenerbahçe karşısında tempoyu istedikleri kadar düşürebiliyorlar ve buna her zaman iyi bir cevap veremiyor Fenerbahçe. Analizim şöyle, son haftalara girildiğinde sistemli olarak karşı takımı uzun top yapmaya zorlayan ve savunmayı öne güvenli bir biçimde çıkaran Bursaspor, özellikle evindeki maçlarda o stresi kaldırmakta çok zorlanmadı. Genelde stresli başladığı maçlarda alıştığı oyun düzenine yerleşmesi 10-15 dakikayı bulsa da, bu dakikalarda gol yediği sadece iki maç oldu. İ.B.Belediye deplasmanı ve Antalya maçı. Bunlardan sadece İ.B.B deplasmanında kaybetti, ki o maçın da son 30 dakikasını tamamen karşı yarı sahada oynamayı başardı. 0-0 biten maçlarda da heyecan gol vuruşlarını etkiledi ama süreklilik gösteren bir “futbol tutulması” yaşanmadı beklenenin aksine. Bu sistemin tabiiki zayıf karnı, o arkada bekleyen uzun stoperleri sürekli zorlayacak, atılan uzun toplarda ya hızı ve kondisyonuyla, ya da boyu ve gücüyle; kısaca fiziksel olarak avantaj yaratan santraforlar. Kayseri deplasmanı (Makukula) ve içeride oynadığı Trabzonspor (Umut Bulut) maçlarında Bursaspor sezon boyu, daha doğrusu 6.haftadan itibaren, neredeyse her maçta kurduğu bu sistematik baskıyı kurmakta zorlandı. Hatta buna Antalyaspor maçları ve Djehoua'yı da ekleyebiliriz. Ancak gördüğüm kadarıyla Djehoua futbol bilgisi olarak fiziksel kuvvetinin çok arkasında kalıyor. Açıkçası Türkiye liginde böyle santraforlar sayıca az ve bu yüzden de ligimize çok uygun bir sistemi vardı Ertuğrul Sağlam'ın. İstanbul'un büyük takımlarında bile böyle bir santrafor yok. Bir de şu var ki, Batalla'yı dışarıda bırakırsak Ozan İpek, Turgay Bahadır, Volkan Şen ve Sercan Yıldırım gerçekten çok hareketli ve preste ısrarlı oyuncular. Karşı takımın savunmacılarına, özellikle de beklerine faul yapmak yerine uzun topa zorlamayı bir prensip olarak sezon boyu uygulamış olmaları bu sistemin en önemli parçasıydı bence. Ligin en çok gol atan takımı olan Bursaspor'da, hücum böyle bir savunma düzeniyle içiçe, ondan beslenerek işliyordu. Büyük takımlar diye adledilenler ise sahada böyle bir sürekliliği sezon boyu gösteremediler.

Sezon boyu maçları izlerken kafamda oluşan bu analiz, süreç boyunca da inancımı besleyen birinci güçtü. Umarım devamı gelir. Ligin kırılma anlarından birini de bir daha hatırlayalım;

Ozan ORTAladı, Batalla KAFAyı vurdu, ve GOL! 2-1 oldu dakika 26. Bursaspor farkı bire indirdi...

17.05.2010

OrtaKafaGol Fantasy World Cup

Evet arkadaşlar 2010 Dünya Kupası için Fantasy Cup hizmete açılmıştır.Yanlız kayıt işi biraz meşakatlidir.


Herkesin mail adresini bilmediğim için davetiye basamadım :) Ligimizin adı OrtaKafaGol kodu ise 62610-14854.Hepimize hayırlı uğurlu olsun :)

Fenerbahçe SK kelle istenecek kadar başarısız mı?



Dün akşam Caddebostan’da maçı izledikten sonra evime dönüyordum. Kızıltoprak Migros civarlarında iki elaman daha önceden aldığım ve elimde patlamış olan meşaleyi istediler. Olmaz dediğimde, “abi ama stada atacaz” diye yanıt verdiler. “Manyak mısın, niye atıyosun stada” dediğimde çocuğun cevabı “abi sen fenerli değil misin?” oldu.


İnsanların 10 dakika boyunca boşuna sevindiklerini anladıktan sonra o anki ruh haliyle galyana gelip stadı yakmalarına yine de bir kulup uydurabilirim ama sinirler biraz yatışıp ertesi gün halen daha görece olarak daha aklı başında olması gereken blog yazarları, “yönetim istifa etsin” diye bağrınıyorlarsa bunu bir değerlendirmek lazım.


Herşeyin başında başlığa SK ibaresinden başlayalım. Bu takımın ismi FC Fenerbahçe değildir. Fenerbahçe adı üzerinde bir spor kulübüdür. Bugüne kadar bu sezon erkek voleybol, kadın voleybol ve kadın basketbol takımları şampiyon olmuş, erkek basketbol takımı finale çıkmıştır. Sırf futbol takımı şampiyon olamadığı diye spor kulübünün yönetim kurulu başarısız sayılamaz.


Futbol takımı stadı yakacak kadar başarısız mıdır peki? Senin en büyük iki rakibinin çeyrek finalden öteye gidemediği kupaya sadece 35 dakika, rakiplerinin bir ay önceden havlu attığı lig şampiyonluğuna ise 1 gol uzaklıktaydı. 13’ü kaleyi bulan 40’a yakın şuttan herhangi biri daha kale çizgisini geçseydi bugün çok farklı şeyleri konuşuyor olacaktık. Elbette ki eleştirecek çok şey var, Daum’dan Güiza’ya kadar ama zaten biz bunları bütün bir yıl eleştirdik ve bu koşullar altında iki kupada bu noktaya geldik.


Sadece futbolda değil diğer branşlarda da herhangi bir başarıları olmamalarına rağmen kimsenin Adnan Polat’ın ya da Yıldırım Demirören’in kellesini istemediği bir ortamda Aziz Yıldırım’ın istifasını istemek çok büyük bir haksızlıkmış gibi geliyor bana.

Şampiyon Bursaspor


Olmaz denilen oldu sonunda zincir koptu.Türkiye Ligindeki uzun süreli İstanbul hegamonyası epik bir finalle son buldu.Fenerbahçe bir kez daha son haftada ligi kaybederken,Trabzonspor 1996 yılının intikamını çok acı bir şekilde almış oldu.

Aslında 4 Büyüklerin başka bir takımın şampiyon olmasına kesinlikle izin vermeyeceklerini düşünüyordum zira başka bir takımın şampiyonluğu yayın gelirlerinde ciddi bir azalma anlamına geliyordu.Böyle bir durum söz konusuyken gelen bu şampiyonluk hakkında Rıdvan Dilmen'in söylediklerine katılmamak elde değil :"Türk futbolunun Uefa Kupasından sonra gördüğü en büyük olay Bursaspor'un şampiyon olması."Yazılıp çizilecek çok şey var ama önce kutlamayı bilmek lazım .


Tebrikler Bursaspor ...

14.05.2010

New Yorklu LeBron " Maybe Shaq gives you a Ring"





Dün akşam oynanan maçta büyük ihtimalle son kez Cavs forması giyen LeBron bir kez daha hayal kırıklığı ile sahadan ayrılıp, Play-Offlara konferans yarı finalinde veda etti ve yüzük hayalleri bir başka bahara kaldı. Başlıkta geçen cümle bir Boston taraftarının maç esnasında kaldırdığı bir pankartta yazılıydı ve durumu gayet güzel iyi özetliyor.

Bu maç sonrası artık Amerikalıların tabiriyle Lebron için "Let it go" vakti geldi gibi zira Cleavland'a şampiyonluk kazandırmadan ayrılmayacağını söylemesine rağmen New York'un yolunu tutacak gibi. Serinin 5. maçında 3/14 gibi facia bir yüzdeyle oynayıp ilk kez Cavs seyircisi tarafından yuhalanması birşeylerin değişmesi gerektiğinin göstergesi fakat taraftarın bu tutumu enteresan zira Cleavland şehrine şampiyonluk şansının bir kez daha uğraması oldukça zorken bu hayali gerçeğe çevirebilecek belki de tek oyuncuyu kendi elleriyle takımdan uzaklaştırmalarıda trajikomik. Gerçi ortada bir başka gerçek var ki 2-3 senedir takımın zayıflığından ve yönetimin basiretsizliğinden şikayet eden James artık bununla ilgili pek konuşmuyor zira takımda Mo Williams, A.Jamison gibi hücum opsiyonları ve Jamario Moon gibi sağlam bir savunmacı olmasına rağmen takım sürekli tıkanmaya devam ediyor bu da Cavs seyicilerinin sabrını taşırmış olabilir.

NBA tarihinin gördüğü en acayip Free-Agent piyasasının en kıymetli parçasını kadroya katabilmek için herşeyini yok pahasına elden çıkaran New York, King James ile eski günlerine belki dönebilir ama James'e Shaq'ın hediye etmediği bir yüzük verebilir mi, ikinci bir Pat Ewing bulabilirlerse belki .

13.05.2010

Preakness


Hello Friends,

Tomorrow is the middle jewel of the american racing triple crown! What does that mean to you? Probably not much. However, the keen observer can capitalize on inflated European pools that are not reflective upon the deserving odds of the horses. I strongly advise you to follow my recommendations on Preakness day. Who had Musir on Dubai world cup day? I did, and hopefully y'all did too. I will be posting my picks in the upcoming days.

12.05.2010

Arjantin B Takımı


Daha dün gece yazdığım posttan ilk falsoyu sabah uyanınca verdiğimi gördüm. Maradona kendince bir kadro yapmış, o yok bu yok diye ahkam kesilebilir. Keza Brezilya, İtalya, İngiltere, Fransa vb. çok fazla kaliteli oyuncuyu barındıran ülkelerde de durum budur. Bu da gayet normaldir. Milli takım hocalarının kafalarındaki ilk 11 üç aşağı beş yukarı bellidir. Turnuvaya kadar bir ay, turnuva süresince bir ay toplam 2 ay bu adamlar beraber yatıp beraber kalkacaklar. Milli takım hocaları da yedek kaldığı için problem yaratmayacak oyuncuları tercih ediyorlar. Örneğin Ronaldinho yedek kaldığı için kampta huzursuzluk çıkartabilir ama Grafite bunu yapmaz. O yüzden kadrolara bakarken 23 kişilik kadrodan ziyade ilk 11 + yedek 12 kim diye tahminde bulunup bakmak daha sağlıklı olacaktır.

Yine de Arjantin'in kadrosunun çok fazla bereketli olduğunu ve B takımı ile gelseler rahatlıkla gruptan çıkabileceklerini de görmek gerekiyor. İşte benim (Övünç'ün editiyle birlikte) Arjantin B takımım:

Carrizo
Zanetti - Milito - Garay- Emiliano Insua
Gago - Battaglia
Lucho Gonzalez - Cambiasso
Aimar
Lisandro Lopez

11.05.2010

Arjantin'in Forvetleri

Şu sıralar şirkette ne zaman canımız sıkılıp tartışacak polemik arasak bu soru bizi epey bir oyalıyor. Arjantin forvetinde kim oynar? 6 forvetin bu sezonki istatistikleri:

Lionel Messi: 52 maçta 45 gol 11 asist
Gonzalo Higuain: 38 maçta 29 gol 6 asist
Sergio Agüero: 49 maçta 20 gol 8 asist
Carlos Tevez: 40 maçta 29 gol
Diego Milito: 49 maçta 27 gol
Lisandro Lopez: 46 maçta 23 gol

Janot'nun isyanı!

Haftasonu Fransa'da ununu elemiş eleğini asmış, lig bitse de St. Tropez'de tatile gitsek diyen iki takımın maçında Toulouse, St. Etienne'i Gignac'ın attığı golle geçti. Golün videosu aşağıda. Gol sonrası kaleci Janot'nun, Ömer Çatkıç misali komik bir şekilde yan hakeme "ofsayt var hoca!" itirazı görülmeye değer.

Real Hüsran Vs Umutlu Madrid


Bu aralar yabancı dizilerin favori konusu alternatif evrenler.Lost olsun Flash Forward olsun derinlemesine inceliyorlar bu konuyu.

Birde alternatif futbol ligi diye bir kavram girdi bu sene hayatımıza.Zira 37 haftada 101 gol atıp 95 puan toplamış bir takım şampiyon olmasının son hafta itibariyle imkansıza yakın olduğu bir lig yaşanıyor İspanya'da ve bunu herhangi bir istatistikle,gerçeklikle,denklemlerle,kuantum fiziği ile açıklamak oldukça zor.Bende basit yoldan gerçekliğini sorgulamayı seçtim :)

Türkcell Süper Ligin bir senelik yayın hakkına eş değer bir bedelle yapılan transferlerle sezona giren Real Madrid'in, bir senede süpersonik Barcelona'yı tahtından indirmesi tabi ki beklenmiyordu ama bu kadar trajik bir sonu dünyanın belkide en çok nefret edilen takımı bile hakketmiyor. Bir yanda önüne gelene 3'er 4'er gol atan Umutlu Madrid,öte yanda bu sezon çıktığı 6 kritik maçta Milan,Lyon ve Barcelona'yı yenemeyen Real Hüsran.

Bütün bir sezonda toplam 6 maç kaybeden Real Madrid'e özellikle 3'ünün faturası çok ağır nitekim Barcelona'dan 2 maçta 0 puan alan Pellegrini'nin öğrencileri o maçlardan sadece birinden 1 puan çıkarabilseydi şimdi şampiyonluğu kutluyor olabilir, Lyon deplasmanındaki sezonun en kötü futbolunu sergilediği maçta biraz daha derli toplu olabilse, çok istediği Bernabeu'daki finale Bordeaux ve Bayern'i eleyerek gelebilirdi ama olmadı ve belki de La Liga'nın en fantastik performanslarından birine imza atan bu takım başarısız olmakla suçlanmaya devam edecek.

İronik bir şekilde Real Madridliler Bernabeu'daki finali tv'den izlerken Pellegrini'nin kalmalarını istemesine rağmen takımdan adeta kovularak gönderilen Robben ve Sneijder'in Şampiyonlar Liginde final oynayayacak olup oynadıkları ligleri dublelerle kapatmış olmaları da yaraya adeta tuz biber ekiyor.

Yine de yazının başında ki istatistiklere ek olarak ligde en yakın 3 rakibine 6 maçta 16 gol atıp 6 galibiyet alan Real Madrid'in CR9 ve Kaka'nın sakatlık problemleri sebebiyle bu oyuncularda tam olarak verim alamadığını düşünürsek, bu oyuncularında formlarını bulması ve büyük ihtimalle Maicon, Rooney gibi süper starları kadroya katıp Jose Mourinho'yu takımın başına getireceğini varsayarsak, gelecek sene adına ümitli olmamak için hiç bir sebep yok.

Bu senenin toplama takımı olarak Barcelona'yı bu kadar zorlayabilen Real Madrid gelecek sezon 38 maçta 114 puan toplayıp(zira Barca'yı geçmenin başka yolu yok gibi) tahtını alabilecek mi yoksa Barcelona yine Real'den 1 fazlasını alıp 115 (metematiksel olarak imkansız fakat ??Barca istatistik?? yuh artık!!!) başkentte bir hüsran daha mı yaşatacak hep birlikte göreceğiz.

10.05.2010

Spor Kulübü Olmak

Geçtiğimiz perşembe akşamı önce Burhan Felek'te kadın voleybolcularımızın şampiyonluk maçındaydım. Maç biter bitmez GFB'nin kiraladığı otobüslerle Caferağa'ya gidip bu kez Galatasaray ile oynanan final serisinin ilk maçında kadın basketçileri destekledik. İki maçı kazandıktan sonra da tribünlerde bir "dünyanın en büyük spor kulübü" tezahüratı hakim oldu. Ne yazık ki bu sadece söylemekle olmuyor. Evet 9 branşıyla Fenerbahçe belki de dünyanın en çok branşta yer alan spor kulüplerinden birisi ancak eğer branşlar arasında etkileşim yoksa tek ortak noktaları sarı lacivert çubuklu formayı giymek oluyor.

Dün akşam Barcelona, Euroleague finalinde Olympiakos'u yenerken takımı destekleyenler arasında bu 5 futbolcuda vardı. Beşi de Barcelona altyapısından çıkan oyuncular, Sevilla maçından bir gün sonra, haftaya La Liga'da şampiyonluk maçına çıkacaklarken kalkıp Paris'e gidip final maçında takımlarını desteklediler. Bunu yaparken de üzerlerinde takım elbise vb. değil basketbol formaları vardı.

Türkiye'de basketbol maçına basket forması ile gitmek gibi bir şansımız yok çünkü Feneriumlarda basket forması satılmıyor. Muhtemelen daha önce denenmiştir, satılmadığı için ürün gamından çıkarılmıştır. Salonlarda futbola ait olan tek şey tabi ki formalar değil. Voleybol maçında "Fener gol,gol,gol! Şampiyonluk geliyor" tezahüratının ne işi var?

En başa dönelim. Sarı Melekler, Cannes'da kulüp tarihinin ilk Avrupa Kupası finalini oynarken kulüpten başka bir oyuncunun tribünde olduğunu sanmıyorum. Olsaydı gazeteye çıkardı. Cannes'ı geçtim acaba herhangi bir futbolcu Dereağzına 10 dakika mesafedeki Caferağa'ya ya da 15 dakika mesafedeki Burhan Felek'e hiç gitmiş midir?