İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

24.12.2015

Teknik direktörlerde domino etkisi (22 Aralık Topcast)

Şom ağazımızı açtık, ne zaman kovulacak bu Mourinho dedik, adam 2 gün sonra kovuldu. Şimdi Hiddink ile Chelsea ne yapacak? Bayern'in Ancelotti'yi açıklamasıyla bizi ne bekliyor? Real 9 kişilik takıma 10 attı, ayıp değil mi? Hepsi 22 aralık kaydında.

16.12.2015

Bu Mourinnho ne zaman kovulacak? Topcast 15.12

Mourinho'nun gitme vakti gelmedi mi? Ha keza, Van Gaal ve Benitez'de.  Haftalık futbol geyiği.

13.11.2015

Amalfi

Tren bizi Salerno’ya kadar bırakacak, ardından kıyılardaki kasabalar için otobüse binerek girintili, çıkıntılı yollardan geçeceğiz. Tren yavaş yavaş Salerno’ya yaklaşıp deniz göründüğünde içimiz kıpır kıpır olmaya başlıyor. O zaman tabi, 5 gün sonra tekrar Salerno’yu dönüş için gördüğümüzde “oha burası ne kadar büyük şehirmiş” diyeceğimizi bilmiyorduk.  Amalfi kıyılarında birçok ufak köy kasaba bulunuyor. Hemen ilk akla gelen, “bir Fiat 500 kiralayayım, geze geze bütün köyleri görelim!” Bu fikri aklınızdan çıkartın. Öncelikle yollar çok dar, çok virajlı. Bazı noktalarda iki araç yanyana geçemeyecek kadar dar, o yüzden sürekli her  kör noktalı virajda korna çalıp karşıdakine haber veriyorsunuz. İkincisi dağ yamaçlarına kurulmuş bu köylerde ciddi bir park yeri sorunu var ve park yerine ödeyeceğiniz para araba kirasını rahatlıkla geçebilir. Örneğin Positano’da haftasonu park yerinin günlük kirası 30 avro. Bunun yerine köyler arasında dolaşan SITA buslar var, bilet fiyatı 1,80 avro. Kimsenin bilet kontrolü yaptığı yok. Biz 5 gün boyunca aynı bileti tekrar tekrar makineye sokup durduk. O şekilde tüm kıyıları gezdik. Kıyının en gözde köyleri, kıyıya ismini veren Amalfi, jet sosyetenin mekanı olan Positano ve Praiano. Tabi bu kadar gözde yerlerde konaklama da bir o kadar pahalı. Gecelik 120-130 avrolardan başlıyor. Bu sebeple biz kendimize konaklamak için Amalfi’ye otobüsle 15 dakika mesafedeki Minori’yi tercih ettik. 3 yıldızlı otelde kahvaltı dahil geceliği 80 avroya konakladık. Bu köy, tatilcilerden ziyade daha çok yazlık bir yer.  Gecenin 11’inde bile babaneler ile çocukların denize girdiği, kurulan pazarın öğlen toplanacağı kadar küçük şirin bir sayfiye alanı. Burayı kendimize merkez alıp hergün buradan diğer köylere dağılıyoruz.


İlk gün yönümüzü, jet sosyetenin uğrak mekanlarından olan Capri adasına çeviriyoruz. Burada zaten konaklama fiyatları hepten uçmuş durumda. Deniz kıyısındaki yamaçlara kurulmuş lüks otellerin geceliği 1000 avro diye ifade ediliyor. Hal böyle olunca sabah 8’de kalkıp, akşam 5’te dönen günübirlik tekneler imdadımıza yetişiyor. Yol yaklaşık 2 saat sürüyor ve kişi başı gidiş dönüş 30 avro gibi tuzlu bir bedeli de var. Capri limanına geldikten sonra şehir bir tepenin üzerinde kalıyor ve teleferikle gidilebiliyor. Biz onun yerine limandan tekneyle ada turu almayı tercih ediyoruz. Adanın etrafını dolaşan teknenin fiyatı ise 15 avro. Açıkçası biz bunu alırken ilk düşündüğümüz şey Grotto Azzuro’ya gitmekti. Ancak sonradan gördük ki iki tane otobüs ile 3 avro karşılığında da bu mağraya varılabiliyormuş. Yine de tekne turu keyifli. Kaptan, yamaca kurulmuş restoranları gösterip “bu romantik restoranın bir diğer özelliği bir yiyorsunuz, on ödüyorsunuz” tarzında baba espirileri de yapabiliyor. En nihayetinde esas gelmek istediğimiz yere Grotto Azzuro’ya varıyoruz. Bu mağranın önünde ciddi bir kalabalık var. Yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra sıra bize geliyor. Tekneden bizi alan gondollar ile mağraya giriyoruz. Zira mağranın girişi çok alçak. Belki en fazla 40-50 cm vardır. Mağraya girmek ve gondollar için de yine kişi bir 13 avro bayılıyoruz. Girişe geldiğimizde gondolda da dik oturamıyoruz. Boylu boyunca gondolun zeminine yatmamız gerekiyor. Gondol sürücüsü de mağara girişinin kenardaki zincirlerden bizi hızlıca çekip yatıyor ve o kuvvetle mağranın içine kayıyoruz. Sonrasında gördüğümüz doğa harikasının ise tarifi yok. Kendimizi böyle Karayip Korsanları’ndaki kayıp şehir, gizli mağara gibi bir film sahnesinde buluyoruz. Giriş çok dar olduğu için içeriye güneş ışığı giremiyor ve içerisi karanlık ama bir şekilde güneş ışığı denize vuruyor, ışık kırılıp mağarayı suyun içinden aydınlatıyor. Bizim iphone bunu fotoğraflamak için yetersiz kalıyor o yüzden ne demek istediğimi anlatmak için Google’dan bulduğum profesyonel fotoğrafı kullanacağım.

Mağara sonrasında gemi turu da tamamlanıyor. Marina taraflarında bir yere oturuyoruz. Burada Margarita pizza 7-8 avro civarında. Yemek sonrası, dönüş gemimiz kalkmadan önce yaklaşık bir saatlik bir zamanımız kalıyor. Bu sebeple Capri’nin merkezine çıkmak yerine zaten bütün bir gün kafamızda güneşi yediğimiz için kendimizi denize atıyoruz. Su oldukça tuzlu ama bunu dert edebilecek durumda değiliz. Saat 16.30 gibi teknemiz Minori’ye geri dönmek üzere hareket ediyor ve biz de sıcaktan sızıyoruz.

İkinci gün istikametimizi Fiordi di Furori’ye çeviriyoruz. Şu fotoğrafta gördüğünüz doğa harikasına ulaşmak için Amalfi’den bir yarım saatlik otobüs yolculuğu yapıyoruz. Vadiyi çevrleyen dağlardaki ağaçlar doğal şemsiye görevini üstleniyor. Vadi o kadar dar ki bir tarafta gölge kalmayınca, diğer tarafta gölge başlamış oluyor. Çok kapalı bir koy olduğu için su devinimi çok yüksek değil ve ilk denize girerken biraz pislik olabilir, aldanmayın. Zira biraz açılınca boğazda çok ciddi bir akıntı var. Su oldukça derin. Belli bir yükseklikteki kayalara tırmanıp atlayabiliyorum. Daha yükseğe çıkanlar da var ama o yemiyor işte. Bu arada dikkatli olun kayalar yengeçlerle dolu. Yanınıza yeteri kadar nevale almadıysanız, ufak bir restoran bile var. Bunun dışında her taraf bakir alan. Ağaçların arasından vadi derinleşiyor da derinleşiyor. Dönüşümüzde Amalfi’de biraz vakit geçirmeye karar veriyoruz.

Kıyılara ismini veren Amalfi kasabası ortaçağda denizcilik anlamında oldukça önemli bir liman iken sonrasında 1343 yılındaki bir Tsunami ile liman ve şehir yerle bir oluyor. Sonrasında bu tarihi şehir önemini yitiriyor ve düşüşe geçiyor.  Zaten otobüsten inip, Amalfi’nin meydanına açılan kapıdan geçtiğinizde gördüğünüz manzara, buranın çevredeki diğer kasabalardan daha farklı olduğu hissini anlamanızı sağlayacak. Kafe ve dondurmacılarla çevrelenmiş meydandan yukarıya doğru çıkan yayalaştırılmış yol sağlı sollu butiklerle bezeli. Klasik elbise satan butiklerin yanında buranın alametifarikası ise limon. Yıl boyu yoğun güneş alan bu güney sahil şeridinin yamaçları liman yetiştirmek için oldukça elverişli. Ayva büyüklüğünde limonlar yetiştiriyolar ama sulu sulu bir içerikten ziyade kavun kabuğu kalınlığına sahip kabuklara sahipler.  İşte bu limonlar sabundan tutun da risottoya kadar her türlü malzemede kullanılıyor. Elbette ki bunların arasında Limoncello’yu unutmamak lazım. %35 alkol oranıyla tatlı ama adamı sağlam çarpan içkiyi üreten burada birçok imalathane mevcut.

Üçüncü günümüzde yine iki dağın yamacı arasına kurulmuş, şık butikleri ile sosyetenin uğrak mekanlarından biri olmuş Positano’ya yolumuzu çeviriyoruz. Kasabanın girişindeki deniz kıyısına yakın durakta inmek yerine, çıkışında tepedeki durakta inmeyi tercih ediyoruz. Böylelikle hem manzaranın keyfini çıkartırken hem de kasabanın dolambaçlı yollarından şık butiklerin arasından geçiyoruz. Kasabadaki pahalılık her halinden belli oluyor. Bir fikir vermek gerekirse, günlük otopark fiyatı 30 avro, şezlong kirası 15 avro. Restoranların bazıları o kadar sofistike ki margarita pizza bulunmuyor o yüzden bu endeksten burada faydalanamıyorum bile.  Manzaranın en iyi hakkını veren yer ise denizin içi. Denizdan kasabaya baktığınızda çok güzel bir manzara sizi bekliyor.


En son artık döneceğimiz günü ise kendi kasabamıza Minori’ye ayırıyoruz. En başta da dediğim gibi Amalfi, Positano ya da Capri ile turistik anlamda kıyaslanmayacak ama belki de o yüzden bana daha içten gelen bir yer burası. Markete meyve almaya girdiğimizde, “niye benden alıyorsun, arka sokakta manav var” diyen içten esnafı, plaja giderken bize kendi güneş şemsiyesini veren otel sahibesi ile 4 akşamın sonunda özümsediğim ,  bir tatil kasabası burası. Akşam olup artık Roma’ya gitmek için yola çıkıyoruz tekrar Salerno’ya doğru. En başta da dediğim gibi 5 günümüzü bu küçük kasabalarda geçirdikten sonra normal bir Anadolu şehri kıvamındaki Salerno bile bize çok büyük geliyor.  

12.11.2015

Napoli - Pompeii

Klasik hikayedir; yıllardır sanayisi ile oldukça gelişen, coğrafi konumu sayesinde İsviçre, Avusturya gibi daha düzenli ve disiplinli kültürlerden etkilenen Kuzey İtalyalılar, Güneylileri tembel ve asalak olmakla suçlar, “biz bu güneylilere bakmak zorunda mıyız?”  derler. Yılların ezilmişliği ile de 1990 Dünya Kupası’nda Napoli halkı “Napolililer beni sever” diyen kendilerini şampiyon yapmış Maradona’nın takımı Arjantin’i İtalyanlara karşı destekler.

Napoli havalimanına indiğinizde karşılaştığınız bu keşmekeş ve boşvermiş hava esasında kuzeylilerin ne kadar haklı olduğunun göstergesi aslında. Pasaport görevlisinin sol elini çenesine dayayıp sağ eliyle omuzunun üstünden bezgin gözlerle pasaportuna bile bakmadan geç işareti yapması daha dakika bir gol bir şeklinde bu tembelliğin kanıtı. Schengen bölgesine giriyorum ve pasaportumda girişim yok. Ola ki biri çevirse, Avrupa’da kaçak konumundayım. Sonrasında valizlerin çıkacağı kapının değişip, koca bir güruhun öteki tarafa koşuşturması, ardından çıkışta, karşılamaya gelenlerin kapının önüne yığıldıkları için insanları yara yara kendimizi dışarıya atmamız işte hep bir hafta boyunca nelerle karşılaşacağımızın özeti gibiydi.

37 derecede nemli havada valizlerle çok da dolaşmamak için tren garına yakın, UNESCO dünya mirası listesindeki eski merkezde bir otele geliyoruz.  Korna seslerinin hiç dinmediği eski merkez bildiğin Aksaray’ı andırıyor. Koruma altına alınan yayalaştırılmış sokaklar ise bildiğin tahtakale. Açıkçası bu merkezin nesinin korunduğunu anlamadan, esas olayımıza yani Napoli pizzasına geçiyoruz. 16. Yüzyılda Peru’dan,  o dönemde de fakir olan Napoli’ye gelen gemiler  Avrupa’da bulunmayan domatesi kıtaya getiriyorlar. Napoliler domatesi hamurun üzerine sürüp yiyorlar ve ortaya pizza çıkıyor. Hatta bildiğin domates sosu olan, “napoliten sos”un da hikayesi bu.  Klasik bir Napoli pizzası deneyimi için öğlen ilk olarak soluğu Da Michele’de alıyoruz. İçeriye girmek için öncelikle yaklaşık bir 20 kişilik bir sıra bekledikten sonra duvarları fayanslarla döşeli, masa örtüsü namına saman kağıdın serildiği salaş ötesi Da Michele’de bütün menü bir çerçeve içinde duvarıda asılı: Oregano pizza, margarita pizza, kola, fanta, bira, su. Margarita pizza malumunuz (birazdan buna değineceğim zaten), Oregano pizza ise salça, sarımsak, kekikten oluşuyor. Bunun dışındaki yok mantardı, salamdı, sucuktu şuydu buydu gibi malzemeler ise tamamen Amerikan icadı. Hatta Dominos’ta çalıştığım dönemde bir araştırma yapmıştık. Türk halkı için paranın karşılığını alabilmek için pizzada ne kadar fazla malzeme varsa o kadar mübah anlayışı hakim. O yüzden Türkiye’de en çok satan pizza çeşidi hiçbirşeyin doğru düzgün tadını alamadığınız pek de birşeye benzemeyen “Karışık” pizzadır, hatta göz açlığı ile kalın hamurlu ekmek kıvamında pizza söylenir, sonra karın doyunca da “ekmeksiz götür” anlayışı ile yazık olmasın diye üzerindeki malzemeler tırtıklanır ve hamuru çöpe atılır, pizza yedim adı altında esasında şarküteri yenilir. Da Michele’ye geri dönelim. İki pizzadan da birer adet sipariş ediyoruz. Lahmacundan da ince bir hamurda pizzalar geliyor. Pizzanın tanesi 4 avro. Bu anektod bir yerlerde bulunsun zira sonrasında gittiğimiz her şehirde restaurantların pahalılığını karşılaştırmak için margarita pizza endeksini kullanacağız.  1889’da, bir pizzacı, birleşik İtalya’nın ilk kralı II. Emmanuel’in karısı Margarita için kırmızı domates, beyaz mozarella ve yeşil fesleğen ile İtalyan bayrağının renklerinde bir pizza üretir. Kraliçe pizzayı çok beğenir. Pizzanın da ismi kraliçeye atfedilir ve günümüze kadar bu içerik konulur. Akşam yemeği için ise işte bu pizzacı abinin mekanına Pizzeria Brandi’ye gidiyoruz. Burası daha bir restoran ve margarita pizzanın fiyatı 6 avro.

Napoli bana bir anlamda Gaziantep’i hatırlatıyor. Şehirde gezip görülecek yerler var ama öncelikli gitme amacı yemek. Antep’te iki öğün arasındaki sindirim döneminde soluğu Zeugma müzesinde almıştık. Antep sıcağını aratmayan Napoli’de ise Pompeii ve diğer antik şehir kazılarından çıkartılan heykellerin, mozaiklerin sergilendiği Arkeoloji müzesinde serinledik. Dediğim gibi eski tarihi şehir Aksaray’ı andırıyor. Şehrin daha güzel yerleri liman kıyısında. Metro istasyonundan çıkar çıkmaz sizi geniş kuleleriyle Castel Nuova selamlıyor. Yeni kale dendiğine bakmayın yapım tarihi 1282. Pizzacıya giderken yolumuzun üstünde bir kalabalık ile karşılaşıyoruz. “Aa noolmuş, ne varmış” merakıyla içeri dalıyoruz. Meğerse burası 1737 yılında yapılmış San Carlo Tiyatrosu imiş. Tam oyun arasına denk gelmişiz. Kimse “hop birader, nereye?” demeden kendimizi salonun içinde bulduk. Hem aç olduğumuzdan hem de nasılsa birşey anlamayacağımız için şöyle bi bakıp yolumuza devam ettik. Yemek sonrası kendimizi Piazza del Plebiscito’da buluyoruz. Meğersa sabahtan beri gelmemiz görmemiz gereken yer burasıymış. 1860’ta Napoleon’un kayınbiraderi Napoli Kralı Murad’ın düzenlendiği bu meydanın bir tarafında saray, karşısında bazilika, etrafında da zamanının önemli binaları var. Meydan ise Muse’dan Bruce Springfield’a kadar birçok şarkıcının açık hava konseri verdiği bir meydanmış. Biz bilmediğimiz için anca hava kararınca gittik, ama siz biliyorsunuz gündüzden gidin.

Böylelikle Napoli’yi tamamlayıp ertesi sabah erkenden Circumvesuviana treni ile Pompeii’ye doğru yola çıkıyoruz. Pompeii treni alışılageldik bir şehirler arası tren değil daha çok Sirkeci – Halkalı gibi bir banliyö treni. Uçak inişe geçtiği zaman Napoli körfezindeki yerleşimlere bakıp, “Napoli amma büyükmüş” demiştim. Bu trene binince anladım ki daha çok İstanbul – İzmit arası gibi yerleşimin kesintisiz olması sebebiyle şehirler içiçe geçmiş. 25 dakika boyunca Pompeii’ye varana kadar hep evlerin arasından geçtik.  Pompeii’ye vardığımızda, her ne kadar tren istasyonundaki görevli “Vezüv daha sıcaktır, çünkü yüksekte olunca Güneş’e daha yakınsın” gibi bütün Coğrafya bilgilerini hiçe sayan bir açıklamada bulunsa da 37 derece sıcaklıkta ilk önce yolumuzu yanardağa çevirdik. Tren istasyonunun önünden 23 avroya parka bileti de dahil olacak şekilde dağa otobüsler kalkıyor. Bu otobüsler bizi ulusal parkın girişine kadar bırakıyor. Oradan sonra boyum kadar lastikleri olan 4x4 minibüsler ile dağa tırmanıyoruz. Bu yolculuk sırasında mideniz allak bullak oluyor. En nihayetinde 4x4’lerin bizi bıraktığı yerden tozların içinde yaklaşık 20 dakikalık bir tırmanış ile zirveye çıkıyoruz. O sıcakta o zirveye çıkış gerçekten zorlu oluyor. Zirveye çıkıp kraterin içine baktığınızda, Mordor’a çıkmış Frodo gibi bir sahne görmeyi umuyorsanız, unutun öyle birşey yok. Zira dağ 60 senedir uykuda olduğu için kreterin içinde göreceğiniz tek şey toz haline gelmiş lavlar. Muhtemelen o son patlamaya tanık olmuş yaşlıca bir amca elindeki siyah beyaz fotoğraflarla bize patlamayı anlattı. Patlamanın yarattığı basınç ile dağın tepesi patlamış ve yüksekliği 100 metre azalmış. Sicilyada bulunan ve 2002’de patlayan Etna bundan daha aktif durumda ve orada dumanlar çıkıyormuş. Buradan ise görebileceğiniz yegane şey Napoli’den başlayıp Sorrento’ya kadar uzanan körfez manzarası.  Buraya gelirken bindiğimiz 4x4’ler bir buçuk saat sonra bizi aşağıya geri götürüyor. 2500 yıl önce de lavlar bu şekilde aşağıya inerek koca bir şehri yutmuş ve o dönemde 40 bin kişinin yaşadığı Pompeii lavların altında kalarak yok olmuştu. Yapılan kazılar ile şehrin yaklaşık yarısı gün yüzüne çıkarılmış, ki bu da epeyce büyük bir alan. Evler, amfitiyatrolar, sokaklar, kasabı, manavı ile kocaman antik şehir Pompeii. Bu kadar gezmenin ardından yavaş yavaş akşam oluyor ve biz yorgunluktan ölüyoruz. Normal şartlarda insanlar Pompeii’ye ya Napoli’den ya da Sorrento’dan günübirlik gelirler ve dönerler. Ancak biz yolumuzu Napoli’den Amalfi’ye çevirdiğimiz için konaklamayı yeni Pompeii’de yapıyoruz. Burası tahmin ettiğimden daha şirin bir yazlık kasaba. Okullar da kapalı olduğu için her taraf ergen kaynıyor. Hepsinde fiks iğrenç bir saç tıraşı var: Yanlar kazıtılmış, tepedeki saçlar ise yana yatırılmış.  İki günlük bol tarih, gezip görmeli kısmı tamamlayıp, yarın 4 gece kalacağımız deniz tatilimiz için Amalfi kıyılarına geçiyoruz.

10.11.2015

Roma ve Londra'da Derbi haftası

İtalya'da Şampiyonluk yarışı dolu dizgin, İspanya'da El Classico geliyor, Pochettino'nun çıkardığı oyuncular, Chelsea kümeye. Haftalık futbol geyiği

5.11.2015

Bir Stamford Bridge Hatırası: Chelsea – Dinamo Kiev


Desteklediğim açık mavililerin birkaç pantone daha koyusu düz mavi kazağımı giyip, aynı renkte atkımı sarıp otelden çıktım. Metro istasyonunda benimle aynı renkte insanlarda 3 durak ötedeki stada gitmek için bekliyorlardı. Haliyle metro buraya kadar çoktan dolmuştu. Ben her ne kadar Zincirlikuyu metrobüs durağından bu şartlara alışsam da lüzumsuz kibarlıktaki İngilizler “aa çok dolu diye binmiyorlar” Daha doğrusu orta taraflar boş, bunu metronun camından görüyorum ancak adamların kültüründe birinden bir şey isteme olmadığı için, çıkıp da kimse “beyler, orta taraflar boş, arkalara doğru ilerleyelim” demiyor.  Böyle böyle, birinci metroya binemedikten sonra hemen 3 dakika sonra gelen ikinci metroda, başlarım sizin kibarlığınıza deyip Zincirlikuyu moduna geçiyorum ve bekleyen kalabalığı yararak kendimi trenin içine atıyorum.

Geçen yıl da aynı tarihlerde fuar için Londra’ya gelmiş ancak o zaman içeride maç oynayan Arsenal bilet satın almada önceliği kulüp üyelerine verdiği için bilet bulamamış anca stadın etrafını tavaf edip bir pubda maçı izlemek zorunda kalmıştım. Bu yıl ise Chelsea içeride oynuyordu ve bilet için üyelik şartı aramıyorlardı. İngiltere’de kombineler lig için satılıyor ve Avrupa kupası maçlarını kapsamıyor. O yüzden Şampiyonlar Ligi’ne bilet bulmam daha rahat oldu. 35 poundluk fiyatıyla da, Bayern taraftarlarının eleştirdiği Arsenal’in 64 poundluk biletinin yanında ucuz bile sayılabilirdi.

3 durak sonra Fulham Broadway istasyonunda iniyoruz. Bu şuna denk geliyor: Takımın ismi Şişli ama stadı Kasımpaşa’da ve hali hazırda Kasımpaşa’nın kendi bir takımı ve stadı var. Metro çıkışında beklenildiği gibi önce karaborsacılar hemen ardından 10 pounda bir tarafında chelsea, diğer tarafında Dinamo Kiev yazan maç atkılarını satmaya çalışan işportacılar beliriyor. Bu karaborsacıların dikildiği yolda İngilizce ve Cince olarak, “karaborsadan bilet almayın, sahte olabilir, maça giremeyebilirsiniz” uyarı levhaları var. Hemen ardından bizim tükürük köftesinin buradaki karşılığı sosisciler ve hamburgerci standları ile birkaç pub diziliyor. Stada girerken ise resmi maç programını satan görevliler var. Bu kültürü halen anlamış değilim. Takım kadrolarını, puan durumunu, son maçların skorları gibi zaten oraya gelen herkesin ezbere bildiği maç programlarını 3 pounda satıyorlar ve herkes bunları alıyor. Biletimin olduğu Matthew Harding tribününün girişini buluyorum. Harding, 1994 yılında kulübe hissedar olan ancak 2 sene sonra henüz 43 yaşında vefat eden bir iş adamıymış. Sadece tribün isimlerini değil aynı zamanda kapılara da birilerinin isimlerini vermişler. Dixon girişi, Jimmy kapısı gibi.  Daha önce Manchester City maçında da tecrübe ettiğim gibi girişteki görevliler sadece düzene bakıyorlar. Onun dışında siz kendiniz biletin barkodunu okutup içeri giriyorsunuz, kimse de üzerinizi falan aramıyor. 

İçeriye girince artık her taraf kapalı. Bir staddan ziyade daha çok kapalı spor salonu havası var. Duvarlara geçmiş yılların maçlarından sahneler ve takımın efsane futbolcularının Chelsea kariyer bilgilerinin yer aldığı panolar konulmuş. Bunların arasında Didier Drogba da var. Bekleme alanında bira içmek serbest. Fiyatlar çok pahalı da değil. Fıçı bira 4.3 pound. TL’ye çevirsen bile Türkiye’de dışarıda o fiyata bira alamıyorsun. Ama sahaya alkol ile geçemiyorsun. Oturduğum koltuk hemen köşe gönderi hizasında. Stada girdiğimde ilk gözüme çarpan stadın biçimsizliği oluyor. Her bir tribün ayrı telden çalıyor. Bir kale arkasının alt tribünü daha büyükken, karşı kale arkası tam tersi, ya da kapalı tribün diye tabir ettiğimiz yer kale arkasına göre daha yüksek. Tribünler o kadar ayrı telden çalıyor ki en sonunda zaten birleştirmeyi başaramamışlar kapalı ile kale arkası arasında duvar var. Bu Chelsea’ye petrol oligarkı değil, bir laz mütahit başkan lazım. Şaka bir yana Chelsea 109 yıldır maçlarını burada oynuyor. Stadın şehrin içinde kalmasıyla stadı büyütme konusunda sorunlar yaşıyorlar. Bir ara başka bir yere yeni stad yapılması gündeme gelmiş ama şu anda mevcut yerinde kapasiteyi 60.000'e çıkarmak için proje üretiyorlar.
Tribünlerin tamamı doluyor lakin bir tribün diğerlerinden ayrılıyor. Bana yakın olan taraftaki kale arkasında benim seçebildiğim kadarıyla belli bir taraftar grubu olmasa da bütün maçı ayakta izlediler ve maç boyunca bağıran tek grup onlardı. Öteki tribünler tamamen tiyatro seyircisi kıvamındaydı. O kadar ki o tribündeki bayrakları bile stad görevlileri sallıyordu.  Bir tek maç sonunda “stand up for the special one” (Jose için herkes ayağa) tezahüratı ile şöyle bir ayaklanıp hayat belirtisi gösterdiler.

Jose demişken Liverpool mağlubiyeti sonrası taraftarın nasıl tepki vereceğini merak ediyordum ancak daha maç başlamadan “Jose Mourinho” tezahüratı ile destek verdiklerini gösterdiler. Zaten bildikleri 2-3 tezahürattan bitanesi buydu. Bütün maç boyunca bir “çelsi, çelsi, çelsi” bir “diyeeeegoo” bir de “coze morinyo, coze morinyo” diye bağırdılar. İçinde stamford bridge geçen bir tane de şarkı vardı, onun dışında pek monoton bir havaydı. Ha bir de Zouma’ya Cuma muamelesi yapıyorlar. Zamanında Arsenalliler de Toure’ye zenci esprisi yaparlardı. Burada da ırkçılık kokan şamar oğlanı modundaki isim genç Fransız olmuş.


Maça Chelsea baya yüklenerek başladı.Skorborda Bayern’in arka arkaya golleri yansımaya başlayınca tribündekiler pek bir keyifliydi. Chelsea’nin ilk yarıda geleceğini çokça öngördüğüm golü de gelince devre arasında tribünler mutlu bir şekilde girdi. Ancak ikinci yarıda Chelsea hiçbir şey oynamamaya başladı. Bu noktada artık deplasman tribünün sesi daha fazla çıkmaya başlamıştı. Dinamo atsa da şu İngilizler g.t olsun derken istediğim oldu. Kievliler haklı olarak coştular. Ancak 5 dakika sonra tam da benim oturduğum yerin önünde Willian frikikten çaktı ve dizlerinin üstünde kayarak bizim tribünün önüne geldi.  Brezilyalı, çokça zora giren gruptan çıkma şansını söküp getirdi. Bu defa artık Kiev’in bir direnci kalmamıştı ve maç böyle bitti.

21.10.2015

Klopp, Liverpool'da

Klopp, Liverpool'a neler getirir? Juventus toparlayabilecek mi? Şampiyonlar Ligi'nde ne olur? Euro 2016'ya katılacak son takımlar kim olur? Haftalık geyiğimiz.

6.10.2015

İngiltere'de kovulma mevsimi (Topcast 5 Ekim)

Rodgers ve Advocaat gitti. Mourinho sıkıntılı. Barça'nın kolu kanadı kırık. Napoli çoştu gidiyor. Haftalık futbol geyiği

5.10.2015

Dachau ve Neuschwanstein: Münih'ten Günübirlik

Her ne kadar Oktoberfest amacıyla bu seyahate çıkmış olsak da bütün gün içemeyeceğimize göre etrafı gezip görmek için de yeterince vaktimiz oldu. Bu doğrultuda bir gündüzümüzü Münih’e trenle 15 dakika mesafedeki Dachau’da geçirdik. 1933 Ocağında başa geçen Naziler daha 6 ay dolmadan, temmuz ayında diğer bütün partileri kapatıp faşist rejimi ilan ediyorlar ve daha o yıl Dachau’da ilk toplama kampını inşa edip, karşıt politik görüşlü insanları kamplarda toplamaya başlıyorlar. İşte her ne kadar Yahudi lobisinin yönlendirdiği Hollywood filmleriyle toplama kamplarında yahudiler ön plana çıksa da bu toplama kampının, savaştan çok önce ilk ziyaretçileri diğer siyasi görüşteki insanlar.

Dachau tren istasyonunun hemen önünden kalkan 726 numaralı otobüs sizi bu toplama kampına götürüyor. Kalabalığı takip etmeniz yeterli, zira Dachau’ya gelmenin yegane sebebi bu kamp. 1965 yılında burası hayatını kaybedenler için anma merkezine dönüştürülüyor.  Salı  - Cuma günleri arası 17.30’a kadar açık ve ücretsiz.  Bir dere kenarına kurulu kampa üzerinde “Çalışmak Özgürleştirir” yazan kapıdan geçerek giriyoruz. Zira bu kampın ilk yıllarındaki amacı tutukluları günde 14 saat boyunca çalıştırmak. Müzeye girer girmez sağ tarafta bir müze var. Burada size Nazizim’in nasıl geliştiği ve Dachau’daki hayat hakkında bilgiler veriliyor. İlk başta eski propaganda afişleri ve verilen bilgiler oldukça ilginç gelse de müze uzuyor da uzuyor bir türlü bitmek bilmiyor ve bir yerden sonra sıkılıp yarıda bırakarak gezmeye başlıyoruz. Zamanında tutukluların kaldığı barınaklardan sadece ikisi ibret olması açısından ayakta bırakılmış, gerisi yıkılmış. Barınakların bittiği yerde 1965 yılında burada hayatını kaybedenler anısına Yahudiler ve Hristiyanlar için ayrı ayrı iki anıt dikilmiş. Sola döndüğümüzde sonradan eklenen ve kaçmayı imkansızlaştıran elektrikli dikenli telleri görüyoruz. Bazı insanların bu işkencenin bir an önce son bulması için kendilerini dikenli tellere atarak intihar ettiklerini yazıyor bir tabela. İşte bu dikenli tellerin arasında ufak bir geçit bulunuyor kampın dışında kalan. Derenin hemen öteki tarafında kalan, ormanın arasında ağaçların gizlediği küçük binaya gelmeden hemen önce 1994’de Rusların, burada hayatını kaybedenler için inşa ettiği küçük bir şapel bulunuyor. Kocaman bacası bulunan bu küçük binanın sadece birkaç odası bulunuyor: Soyunulan bekleme odası, duş görünümü verilmiş gaz odası ve krematoryum.

İkinci gün ise Dachau’nun aksine daha masalsı, daha huzur veren bir yere Neuschwanstein Kalesi’ne gidiyoruz. Burası karlı fotoğraflarıyla ikonik bir hal alan, aynı zamanda Disney logosunda da yer alan Alplerin eteğinde orta çağ görünümlü ama esasında 1880’de tamamlanan bir saray. Münih’ten yaklaşık iki saatlik bir tren yolculuğu ile önce Füssen’e oradan da otobüsle Hohenschwangau köyüne ulaşılıyor. Eğer iyi bir planlama yaparsanız, biletinizi 2 gün önceden internetten almakta fayda var. Zira biz köye vardığımızda saat 12.30 idi, yarım saat bilet kuyruğu bekledikten sonra anca 16.50’de giriş için bilet alabildik. Eğer biraz daha geç kalsaydık muhtemelen bilet alamayacaktık.
Bu aradaki 4 saatlik boşluk bize Alplerin keyfini çıkarma ve temiz dağ havası almak için bir fırsat verdi. Bir yerde oturup öğle yemeği yedikten sonra yağlı boya tablolarından fırlamış güzellikteki gölde, deniz bisikleti kiralayarak bir de tepedeki şatoya gölün içinden baktık. Sonrasında şatoya çıkmak için birkaç yol var. Öncelikle yürüyebilirsiniz, 1,80 avro karşılığında otobüse binebilirsiniz ya da 6 avro verip faytona binebilirsiniz. Biz tercihimizi faytondan yana kullandık. Sabahtan beri in çık yapan iki at 13 kişi ve bir de araba çekmekten pert olmuş, yanımızdan geçen insanlar bizden daha hızlı çıkıyordu ama olsun.


Almanların üretim bandı şatoya girişte de devam ediyor.  5 dakika arayla içeriye 20’şerli gruplar halinde alıyorlar. Elinize audioguide’ı tutuşturuyorlar. Bir odaya girdiğinizde audioguide otomatik olarak çalışmaya başlıyor ve audioguideda anlatılanlar bitmeden odayı terk edemiyorsunuz. Kısacası öyle sağ sola baka baka laylaylom bir şekilde yürüyemiyorsunuz. Adamlar size ne bilgi aktarmak istiyorlarsa öncelikle onu dinleyeceksiniz.  Ben size kısaca verilmek istenen bilgileri özetleyeyim: O bölgede doğan Bavyera kralı II. Ludwig Wagner’in bir operasından esinlenip daha önce hali hazırda harabeler bulunan tepenin üzerine şato diktirip burada inzivaya çekilmek ister. 1600’lerdeki mutlak monarşiye özenen ve böyle bir dünya hayali kuran kralımız biraz geç kalmıştır zira artık o dönemlerin üzerinden 200 yıl geçmiş ve demokrasi hareketleri başlamıştır. En nihayetinde Prusyalılar  gelir ve II. Ludwig’i hapse tıkar, kralımız da hapishanede intihar eder.  Sarayın dışı, içinden çok daha gösterişli. Hatta 12 avro vermeye değer mi emin değilim. Kısacası eğer geldiğinizde bilet bulamazsanız fazla üzülmeyin, pek bir şey kaçırmamış olacaksınız.


Şatonun o meşhur fotoğrafları bir köprünün üzerinden çekiliyor ve ne yazık ki biz gittiğimizde köprü bakıma alınmıştı ve biz oradan fotoğraf çekemeden geri dönüş yoluna çıktık ve 4 günlük güney Bavyera tatilimizi sonlandırdık. Açıkçası 2 günümüz daha olmasını isterdim zira Münih’in kuzeyinde kalan ve UNESCO dünya mirası listesine alınan Würzberg, Bayreuth, Rotenburg gibi ufak kasabalar ve II. Dünya Savaşı’ndaki önemiyle Nürnberg’e arabayla bir roadtrip yapmak isterdim. Artık başka bir sefere diyerek bayramımızı sonlandırdık. 

2.10.2015

Münih: Bir Oktoberfest Hatırası

Askerdeyken izne çıktığımda sabah 10’da birane sahibiyle birlikte kepenkleri açar o kahvaltısını eder ben ise demlenmeye başlardım. Hayatımda bir daha da bu kadar erken saatte alkol almamışımdır. Her şey dahil otellerin bokunu çıkarmak için sabah kahvaltısında içmeye başlayan görgüsüz Ruslara şahit olmuştum ama bir tren istasyonunda altlık babında bir güruhun yaptığını görmek apayrı bir deneyim. Kareli gömlekli, deri pantolonlu erkekler ve göğüs çatalını açıkta bırakan driendl adlı elbiseleriyle kadınlar sabahın 10’unda bira içmeye gitmek için treni beklerken boş durmuyorlar ve çoktan altık yapmaya başlıyorlardı. – ki bu benim anca uyanıp, kahvaltı edip sonrasında trene bindiğim saatti. Festival alanında bira servisinin zaten 10’da başladığını düşünürsek, birkaç saat öncesinden bunu halihazırda yapmış başka bir güruh da pekala olabilir. –

Daha önce sanırım Madrid yazımda da belirttiğim gibi gezip-görme kültürü artık çoğunlukla deneyim yaşamaya endekslendi. Dünyanın en büyük bira festivali Oktoberfest’in 2015’in kurban bayramına denk geleceğini ta 2013’te fark etmiş, bu yılın şubat ayında otel rezervasyonumuzu yaptırmıştım bile. Zira bu 2 haftalık süreç bütün yıl Münih’in en yoğun olduğu dönem ve oteller normal zamanın 3 katı civarlarda fiyat çekip geceliği yaklaşık 180 – 200 avro arasında değişiyor. Bu sebeple biz konaklamamızı Münih’e trenle 40 dakika mesafedeki Augsburg’da geceliği ortalama 70 avrodan ayarladık. Kahvaltı bile olmadığını düşünürsek esasında bu bile pahalı bir fiyat. Ulaşım için benim bulabildiğim en iyi seçenek günlük Bavyera biletleri. Bir kişi günlük 23 avro ile başlayıp sonra her bir kişi için 5 avro ödüyorsunuz. Yani örneğin 2 kişinin fiyatı 28 avro oluyor, bir başka deyişle kişi başı fiyat 14 avroya düşüyor. Eğer daha kalabalıksanız çok daha az oluyor. Bu biletle bütün bir gün boyunca hızlı trenler hariç trenler, S-bahn ve metroya binebiliyorsunuz. Tek yön normal tren biletlerinin 15-20 avrolarda gezindiğini düşünürsek  bu Bavyera biletleri baya hesaplı oluyor.  Şehir içi tren ve metroda rast gelmese de şehirler arası trenlerde sürekli kontrol var, kaçak binmeyi denemeyin.

Bayramın ilk günü sabahı Münih’e varıp Can Özenç ve kardeşi Deniz ile Münih belediye binasının da bulunduğu meydan olan Marienplatz’da buluşuyoruz.  Meydanda aşağı yukarı dolanan herkeste bu klasik Oktoberfest kıyafetleri var. Yani öyle gazetede gördüğünüz fotoğraftaki geleneksel kıyafetli insanlar tek tük değil. Daha tren istasyonundayken karşılaştığımız işportacılardan, büyük mağazalara kadar bu kıyafetler satılıyor. Sektör büyük anlayacağınız. Kadın driendlları 40 avro gibi fiyatlardan başlıyor. Erkeklerin pantolonları deri olduğu için 70 avrodan daha düşük fiyata pantolon yok. Erkekler bütün gün içip kafayı bulunca olur da bira bardaklarını devirirlerse pantolonları ıslanmasın, bira pantolondan kayıp gitsin diye bu pantolonları deriden yapıyorlarmış. İstanbul’dan getirdiğim kareli gömlek, pantolon askısı, ve yeşil/kahve rengi arası normal pantolonum ile ucundan bucağından kıyafetlere yaklaşmaya çalışıyorum.

Münih’in şehir merkezinde pek fazla bir şey yok. Belediye binası, birkaç kilise, şehir kapısı, vb. çok da olmazsa olmaz yerleri gördüğümüzde saat 13.30’du. Artık 30’una gelmiş bizler uzun uzadıya bu kadar içemeyeceğimizi düşünerek soluğu Olimpiyat Park’ında alıyoruz. Ülkede spor kültürü olunca 1972 Olimpiyatları için yapılan bu tesisler halen daha aktif bir şekilde kullanılabiliyor. Örneğin Mark Spitz’in zamanında şov yaptığı havuz bugün aylık üyelik sistemi ile kullanılıyor. Biz gittiğimizde içeride insanlar yüzüyordu. Ya da sporcuların konaklaması için yapılan olimpiyat köyü bugün üniversite öğrencilerine devlet yurdu işlevini görüyor. Burada mimarlık öğrencisi olan Deniz bize buradaki binaların mimarileri hakkında bilgiler veriyor. Ne demişler: Onlar konuşur, Almanlar yapar! En önemlisini en sona saklıyoruz ve Alienz Arena yapılana kadar Bayern ve milli takımın maçlarına ev sahipliği yapan Olimpiyat stadına geçiyoruz. Stadın mimarisi son derece değişik. Tribünleri Aspendos gibi bir tepenin yamacına kurulmuş ve stada girip yukarıya çıkmıyorsunuz tam tersine aşağı iniyorsunuz. Gönül isterdi ki yanımızda bir futbol atkımız olsun, hatıra fotoğrafını onunla çektirelim ama olmayınca Deniz’in fuları ile idare ediyoruz.

Saat 15.30 oldu ve artık bira içmek için hazırız. Metro bizi doğrudan festival alanının içerisine çıkartıyor. Burası rollercoasterları, dönme dolapları çarpışan arabaları ile klasik bir lunapark gibi ama bunun yanı sıra her biri yaklaşık 8500 kişi kapasiteli 14 bira çadırı olayın odak noktası. “Ya Perşembe akşamı kim gelecek, bu adamlar zaten yarın işe gidecekler” kafasıyla çadırlara dalıyoruz ama hepsi akşam için rezervli. Adamlar yarın iş var demiyor, içiyorlar. Bu rezervasyon işi yurt dışından gelen bir turist için meşgaleli. Çadırlar rezervasyonlarını mayısta başlatıyorlar ve öncelik bira üreticilerinde, sonra yerel devlet makamları, ardından Münihli şirketler, devamında Münih’te ikamet eden vatandaşlar, takibinde Bavyera eyaletinde oturanlar ve listenin en sonunda olur da yer kalırsa diğerleri geliyor.  Neyse ki şansımıza hava güzel, yağmur yok. Bahçelere rezervasyon yapılmıyor ve Paulaner çadırının bahçesinde bir masa bularak biralarımızı ısmarlıyoruz. O yüzden çadırlardan “hangisine gidelim, hangisini tavsiye edersin”  diye bir sorarsanız, hangisinde yer bulursanız oraya oturun derim. Çadırlar, bahçeler, sokakta yürüyenler, dönme dolap vb. şeylere binenleri  hesaba katarsanız bu panayırda aynı anda 250-300 bin kişi bulunuyor.


1800’lerin başlarında Kral Ludwig evleniyor ve taze kraliçenin adına bir festival düzenliyor. Paranın kokusunu alan bira üreticileri bu festivali bir gelenek haline getiriyorlar ve bugün bildiğimiz Oktoberst, Bavyeralı 6 büyük bira üreticisi Löwenbrau, Paulaner, Augustiner, Höfbrau, Spaten ve Hacker ile eylül sonunda başlayıp, ekimin ilk pazarı bitecek şekilde her yıl 2 hafta süreyle gerçekleşiyor. Biralar “mass” adı verilen litrelik bardaklarda geliyor ve tanesi 10.25 avro. Esasında Almanya’da biranın sudan ucuz olduğunu düşünürsek bu tutar Almanya standartlarında biraz yüksek ama o kadar da olsun artık. Geleneksel olarak yanında yarım tavuk tüketiliyor onun fiyatı da 13 avro civarında. Tüketim inanılmaz yüksek olduğu için her şey çok taze ve böylelikle çok lezzetli. Tavuğun yanına Bretzl adı verilen ekmeklerden aldınız mı tamam artık klasik Oktoberfest menüsü hazır. Tabi tek seçenek tavuk değil. Örneğin şu fotoğraftaki gibi şiş kebap misali pişirilen balıklar var, ki tahmin edebileceğiniz gibi çok taze ve lezzetliler. Yiyecek büfeleri gani gani, deniz ürünleri satan, sosisli, kuru yemişçi, çikolatacı...ne ararsan var. Mandaln ismi verilen karamelize edilmiş fıstıkları tavsiye ederim. Gecesine şansımız yaver gidiyor ve Can’ın bir arkadaşının babasının o akşama bir çadırda rezervasyonu var ve bizi de alabilecekleri dört kişilik fazla yerleri mevcut. Akşam artık hava da kararmaya başlayıp soğuyunca içeriye geçiyoruz. Olabildiğince çok insanı içeri alabilmek için masalar birbirlerine bitişik, banklar yapışık, arkandaki kimse onunla sırt sırta veriyorsun. Üflemeli çalgıların ağırlıkta olduğu bir orkestra güzel güzel çalıyor. Her yeri masa ve bankla doldurunca o müzik eşliğinde dans edecek tek bir yer kalıyor: Bankların üzeri! 8500 kişi hep beraber bira içip bankların üzerinde dans ediyor. Murat Kosova gibi konuşacak olursam: İşte Oktoberfest bu! Bira servisi 22.30’a kadar devam ediyor. Erken saatte biraları litre litre götürmeye başladığımızı düşünürsek yeter de artar bile.  Toplamda Münih’te 4 gün kaldık, diğerlerinde bu kadar uzun olmasa da toplam 3 gününde Oktoberfest’e geldik. Zira tren istasyonuna da yakın olduğu için keyifle bir akşam yemeği – bira yapılabilecek bir ortam. Yarın ki yazı da Bavyera çevresi ile devam ediyoruz.

15.09.2015

Topcast: Chelsea, Juve nereye? (14.08.2015)

Sezonun ilk topcastini Ali Aktas ve Cuma Ali Ucar ile yaptık. Hava durumunun ardından spor haberlerinde "noolacak bu chelsea ile juve'nin hali dedik?"

11.08.2015

"Adamlar buldu mu acımıyorlar"

Premierleague'de haftanın açılış maçları için en doğru tabiri Sinan Engin söylemiş: "Adamlar buldu mu acımıyorlar, atıyorlar" Nitekim birçok maçta gidişat atamayana atarlar ile özetlenebilir. Sezonun açılış maçında ilk 15 dakika mutlak baskı kuran Tottenham, iki pozisyondan yararlanamadıktan sonra, kendi kalesine attığı golle, United daha şut bile çekmemişken mağlup duruma düştü ve sonrasında bir daha da toparlanamadı.

Geçen hafta Community Shield'da oynadıkları için lige görece daha hazır girmelerini beklediğim Chelsea ve Arsenal bu yukarıdaki tabirin iki terse tarafında yer alıyorlar. Arsenal 22 şut çektiği maçta bir türlü golü bulamazken, duran toptan gelen golle geriye düştüler. Cech iki golde de hatalıydı. Tek maçlık bir süreç mi yoksa bir sezon boyunca neredeyse hiç oynamamanın etkisiyle henüz hazır değil mi göreceğiz. Bir de Digitürk'ten daha dersine çalışan spikerler bekliyoruz. İngiltere'de kimse Avrupa Ligi'ni sallamıyor, lige konstantrasyonu bozan lüzumsuz bir kupa olarak görüyorlar. Bilic de bu sebeple Avrupa Ligi'ne bırak yedek kadroyu, rezerv takım oyuncularından kurulu bi kadro ile maça çıkıp bir noktada Avrupa Ligi'ni "satmışken" çıkıp da spikerin "West Ham zayıf rakibine karşı Avrupa Ligi'nden elendiği için takımda moraller bir hayli bozuk, eleştiri okları Bilic'e yöneltildi" gibi abuk sabuk ahkam kesince maç çekilmez oluyor. Digitürkplay'de ne yazık ki yerel dil seçeneği yok. Keşke olsa da öyle izlesek.

Öte yandan Chelsea komple formsuz durumda. Swansea karşısında Hazard ve Costa sadece birer şut çekebildiler. Fabregas hiç ortalarda görünmüyor. Dahası şahane savunma yapıyor dediğimiz takım, kendi evinde Swansea'ye 10'u kaleyi bulan 18 şut çekmesine izin verdi. Chelsea iki şansa bulduğu golle maçtan puan çıkarmayı başardı ama Chelsea'nin şu haliyle bir City taraftarı olarak gelecek haftadan epey umutluıyum. City demişken ilk 24 dakikada çektiği 2 şutun da kaleyi bulup gol olduğunu dip not düşelim.

Diğer maçlarla devam ediyorum. Ligin iki yenisi Norwich ve Bournemouth'da sırasıyla çektikleri 17 ve 11 şut ve maçı domine etmelerine karşılık yenilgiyle ayrılan takımlar. İzlemeyenler için yukarıya Norwich - Palace maçının özetini koydum. Attıkları ikinci gol izlediğim en güzel çalışılmış korner organizasyonlarından bir tanesi. Geçtiğimiz sezon bana ve birçoklarına göre yılın menajeri seçilmesi gereken Alan Pardew'un takımı, Cabaye transferi ile önemli bir boşluğu doldurdu. Zaha, Puncheon, Bolasie gibi patlayıcı kuvveti olan oyuncuların yanına onları iyi yönetecek bir adam lazımdı ve Cabaye ile bu boşluğu doldurdular. Önlerinde zorlu bir fikstür var. Bu fikstürün ardından ligi ilk 10'da bitireceklerine dair bahis oynamak çok mantıklı bir hareket olacaktır.

Bournemouth'un bu sezonun Burnley'si olmasını bekliyorum. Bırakın Premierleague'i, tarihlerinde Championship'te bile toplam 3 sezon mücadele etmiş, 11.700 kişilik stadı olan bu mütavazı takımın bu bütçelerle rekabete girmesi çok zor. Eğer ligde kalabilirlerse Eddie Howe kesinlikle yılın menajeri seçilmesi lazım. Yine de 2.28 oranla küme düşme bahsi fazlasıyla çekici duruyor.  Kaldı ki, her ne kadar sezonun ilk maçı da olsa, yıllardır küme düşme ile flört eden, bu sezona da Vlaar - Delph - Benteke iskeletini kaybetmiş, ilk 11'inde 5 yeni transfer yapan Villa'ya evinde kaybedersen sezonun geri kalanında sana kolay gelsin. Ve lütfen artık Villa bu sezon küme düşsün. Newcastlle gibi bir dibe batıp, lüzumsuz oyunculardan kurtulup yeniden yükselmek onlar için en hayırlısı olacak.

3.08.2015

Fantazi Premier League 2015/16

Bu haftasonu Premierleague'de perde açılıyor ve biz de artık bilmem kaçıncı geleneksel OrtaKafaGol fantazi premierleague'ine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Zaten daha önceden takımınız varsa takımınızı yenilediğinizde lige katılıyorsunuz. Yoksa eğer, buraya tıklayıp kadronuzu kurduktan sonra 5818-5284 koduyla lige katılabilirsiniz.

2.08.2015

Gökçeada

İstanbul’da araba kullanmak için tek ideal zamandır haftasonu sabahları. Normalde işe giden yığınlar uyuyorken bomboş yollarda araba kullanırken hep İstanbul’un nüfusu benim doğdum zamandaki kadar kalabilseymiş derim.  Kafamda bu düşüncelerle, Cumartesi sabaha karşı gün daha ışımaya başlamadan düştük yollara. Dikiz aynamda güneş yükselirken Tekirdağ’a varmıştık bile. Kabatepe vapur iskelesine geldiğimizde ise dünyanın öteki ucunda, Yeni Zellanda’da hava kararmış, U20 Dünya Kupası’nın finalinde Brezilya ile Sırbistan kapışmaya başlamıştı bile. Hayret verici bir şekilde vapurdayken 3G kesilmemiş, maçı rahatlıkla izleyebilmiştim. Turnuva başından beri bitiricilik sorunları yaşayan Brezilya her ne kadar topa sahip olsa da pozisyon bulmakta zorlanıyordu. Vapur Gökçeada iskelesine yanaşırken maçın normal süresi 1-1 sona eriyor ve benim Brezilya 90 dakikada kazanamaz bahsim tutuyordu.Bahisi kazanmanın mutluluğu, adaya ayak basmanın mutluluğuna karışarak başladık haftasonunun tatil programına. Son zamanlarda çokça moda olan Bozcaada’ya zaten mayısta koşu için gidince bu defa yönümüzü onun yanında biraz atıl kalan ama tek feribot ile geçildiği için daha yakın olan Gökçeada’ya çevirdik. Zira en iyi şartlarda Bozcaada vapuruna binmek 7 saati alırken, Gökçeada vapuruna 4 saatte varmıştık.

Hemen vapurdan iner inmez, çınarağacının ve rum evlerinin sizi kucakladığı ufak Bozcaada sevimli bir kuzu ise, Gökçeada artık kocaman bir koyun konumunda. Zira ada fazlasıyla büyük. Değil yayan, tepelik zemini yüzünden bisikletle bile adaya gitmek hiç akıl karı değil. Mesela vapur iskelesi, şehir merkezinden 8, şehir merkezinden plajlar ise 20 km mesafedeler. O yüzden araba olmadan Gökçeada’ya gitmek çok mantıklı değil. Adada turistik bir destinasyondan ziyade daha çok yazlık bir mekan. Bunu bilerek giderseniz, “ama ben böyle hayal etmemiştim” diye bir hayal kırıklığı yaşamazsınız.  Böyle asmaların dış cepheyi kapladığı renkli Rum evlerinin yerine, mıcır yolun kenarına dizilmiş ucuz pansiyonlar sizi karşılıyor. Belki de bu yüzden Bozcaada aşırı turistik tesis rantlaşması tehlikesi yaşarken, burası kendi haline bırakılmış.

Plaj olarak önce daha büyük olan Aydıncık koyuna gidiyoruz. Burası konaklama tesislerinin de bulunduğu bir koy. Konaklama tesisi derken, tatil köyü falan değil tabi ki, bahsettiğim birkaç bungalowdan ibaret. Yine de bir süre sonra kalkıp sağlı sollu kekik otlarının güzel kokusuyla bezenmiş bir yol ile Laz koyuna geçiyoruz.  Başı boş bırakılmış koyunlar kendilerini kekik yemeye vermişler. Sanırım koyunların kime ait olduğunu belirlemek için koyunlar boyanmış. Kurbağa kıvamında yeşil koyunlar bile var. Kekik ile beslenmeleri acaba etlerinin tadına da sirayet eder mi? Arabanın amortisörlerini parçalayan bir patikadan geçerek Laz koyuna ulaşıyoruz. Hepi topu bir tane  büfesiyle burası gerçekten kuş uçmaz kervan geçmez bir şekilde sap sarı kumlara sahip keyifli bir yer. Gökçeada’nın denizi malumunuz soğuktur, bunu tekrar hatırlatmakta fayda var.

Türkiye’nin en batı ucunda, yılın en uzun gününde güneşi batırdıktan sonra akşam yemeği için bir Rum köyü olan, Tepeköy’e Barba Yorgo’ya doğru yol alıyoruz. Açıkça söylemek gerekirse, yolda giderken kafamda, “ya artık orada rum kalmamıştır, Türk işletmecinin bir tanesi restoranına Rum ismi vererek dikkat çekmeye çalışıyor” diye düşünmüştüm.  Köye girişte arabamı parkedip, köy meydanına yürüdüğümde karşılaştığım manzara ile ne kadar yanıldığımı anladım. Kiliseden çıkmış siyah elbiseleri ile oturan teyzeler ile birlikte köy meydanından sadece Rumca yükseliyordu. Gördüğüm birkaç çocuk haricinde hepsi çok yaşlı nüfustu. “Bunlar da öldükten sonra burada artık Rum da kalmaz” şeklindeki düşüncemi ise Barba Yorgo’nun Gökçeadalı garsonu düzeltti. Lise zamanı geldiğinde buradan ya İstanbul’a ya da yurtdışına göçen Rumlar emekliliklerinde tekrar köylerine dönüyorlarmış. Zira buradaki azınlık statüsünü kaybetmek istemeyen Yunanistan bu insanlar bu köylerde yaşasınlar diye ayrıca maaş veriyormuş. Güzel keyifli bir hayat tabiki. Restoranın vadiye bakan güzel bir manzarası var. Döne döne sürekli zorba çalıyor. Peynir, salata, oğlak yiyip, kendi yaptıkları şaraptan içiyoruz. Hepi topu 2 kişi alkol dahil 85 lira verip çıkıyoruz Barba Yorgo’dan.

Akşamın sonunda ise soluğu Kaleköy limanında alıyoruz. Burası adanın, deniz kıyısındaki tek yerleşim yeri. Sıra sıra balıkçı restoranlarının da dizildiği yerde içerisi tamamen boş olan, bir gitaristin canlı müzik yaptığı 2. Sınıf bir bar da var. Yazlıkçı havası buraya da tamamen sirayet etmiş. Birkaç incik boncuk satan masa, bir seyyar midyeci ve bir dondurmacı ile birlikte mizansen tamamlanıyor.


Keyifli ve sakin bir haftasonu geçirdikten sonra Pazar akşamı Tekirdağ’dan itibaren birkez daha kendimizi İstanbul trafiğinde buluyoruz. Bir sonraki durağımızda İtalya’nın güneyine, Napoli ve Amalfi kıyılarına gidiyoruz. 

17.06.2015

Madrid


4 saatlik uçuşun ardından neredeyse yarım saattir uçağın için havalimanında ilerliyoruz. Bir an için uçakla acaba şehir merkezine kadar gidecek miyiz diye düşünüyorum. Gittikçe husursuzluğum artıyor. Zira yılbaşındaki İtalya programının aksine bu sefer birçok aktivite bizi bekliyor bu dört günlük Madrid tatilinde.

Biraz da Barcelona’nın deniz kenarı hayatını övmek için niyeyse memlekette lüzumsuz bir benzetme vardır: “Madrid, Ankara’ya çok benizyor.”  Ülkenin merkezinde birer başkent olmaları dışında açıkçası ben pek bir benzerlik göremedim. Çok Ankara uzmanı sayılmam ama bizim başkentte şu yandaki gibi Yunan sütunları ile bezeli, heykellerle süslü bir Tarım Bakanlığı bildiğim kadarıyla yok. Gerçi hakkını yemiyelim bizim başkentte de Transformers ve dinazor heykelleri var. Çok daha fütüristikler.

Passeo del Prado’ya yakın bir otelde kalıyoruz. Burası Madrid’deki her yere yakın. İlk önce yönümüzü saraya doğru çeviriyoruz. Yol üzerinde iki önemli meydan var. Puerto del Sol ve Plaza Mayor. İkincisi, engizisyon mahkemesinin verdiği idam kararlarının uygulandığı tarihi bir öneme sahip. Meydanın hemen çıkışında San Miguel pazarı bizi bekliyor. İşte burası meşhur İspanyol tapaslarının tadına bakabileceğiniz yer.  Şöyle bir turladıktan sonra açıkçası gözüm dönüyor. Bir büfe peynirlere odaklanmışken, diğerinde deniz ürünleri, hemen yanında etçi, sonra tatlıcı diye diye saymakla bitmiyor. Her bir tapas 2-3 avro olunca ucuzmuş gibi görünüyor ama onu da deneyeceğim, bunun da tadına bakayım derken iki kişi 40 avro bırakıp çıkıyoruz marketten. Ancak o kadar fazla yemişiz ki akşam yemek yemeye ihtiyaç bile duymadık.

Buradan saraya geçiyoruz. 1931’de iç savaş sonrası Franco dönemi başlayana kadar krallar burada yaşıyorlarmış. Günümüzde sadece müze olarak kullanılıyor. Madrid’in tarihini tamamladıktan sonra bu defa ters tarafa sanata yöneliyoruz. Madrid’deki üç sanat müzesi işin uzmanları tarafından oldukça önemli kabul ediliyor. Biz yönümüzü akşam 18’den sonra ücretsiz olan Prado müzesine çeviriyoruz. Girişte çok vakti olmayanlar için güzel bir uygulama yapmışlar, bir saatiniz varsa hangi eserleri, iki saatiniz varsa hangi eserleri görmeniz gerektiği konusunda bir broşür veriyorlar. Ama açıkçası ne Eda ne de ben resimden anlamıyoruz. Bana göre yapılan iki tane resim türü var: Birincisi, fotoğraf makinesi olmadığı için, “ya abi bi resmi mi çiz de torunlara yadigar kalsın” mantığıyla yaptırılan portreler; ikincisi “lan bu kilisede iyi para var, iki Hz. İsa, Hz. Meryem resmi yapayım da yolumu bulayım”  kafasındaki opportunist dini temalı resimler. Açıkçası bize resimleri açıklayacak bir rehbere ihtiyacımız var ama twitter çağında bir resmi 10 dakika anlatan audioguidelara da tahammülümüz yok. O yüzden şöyle kabaca resimlere bakıp turumuzu tamamlıyoruz.
Günümüzde artık geziler; müze, saray görmekten ziyade bir deneyim sunmayı amaçlıyor. Zaten esas anlatılacak şeyler de bu deneyimler. Yukarıda anlattığım tapas deneyimi gibi. Bu konuda bizim gelmeden önce planladığımız iki tane deneyimimiz var. Öncelikle Cuma akşamı bir flamenko gösterisine gidiyoruz.  İki abi gitar çalıyor, Kibariye kılıklı bir teyze bir ağıt yakıyor, bir erkekle bir kadın da gömlekleri terden sırılsıklam oluncaya kadar ayaklarını taka tuka vura vura dans ediyorlar. Açıkçası erkek dansçı bana çamaşır yıkama dansı yapan Adnan Şenses’i hatırlatıyor. Adamların payına flamenko düşmüş, bizimkisine ise arabesk.  Şans işte.  Onlar “ole, ole” naraları eşliğinde dans ederlerken biz de masalarımızda Sangria yudumluyoruz.
Geçen yılın Şampiyonlar Ligi finalini oynamış iki takımın şehrine gelmişken futbol maçına gitmemezlik edeceğimi düşünmüyordunuz sanırım. Şehrin eflatun beyazlıları haftayı deplasmanda geçirirken, bizim de payımıza Atletico - Elche maçı düştü.  Metro çıkışında kırmızı beyaz formalıları takip ederek Vicente Calderon’u buluyoruz. Altından otoban geçen 50 yıllık bu stadı Atletico 2016’da terkedecek. Bunu da hesaba katarsak ileride tekrarlayamacağımız bir deneyim yaşıyoruz. Tam santra çizgisinin hizasında oturuyoruz. Bulunduğumuz yerin lugatımızdaki karşılığı kapalı tribün ama sorun şu ki üstü kapalı değil. Bir yağmur patlatsa ayvayı yiyeceğiz. Ali Sami Yen’den bu yana bu kadar döküntü ve eski bir stad görmemiştim. Ancak Atleticolular için bu pek de sorun değil. Zira tribünler tamamen dolu. Bulunduğumuz tribünü gibi birşey olmalı zira her tarafımızda 4-8 yaş aralığında çocuklar var. Bizdeki çekirdek çitlemenin yerini burada cips almış. Haftaiçi Şampiyonlar Ligi’nde kırmızı kart gören Arda maçta yedek. İlk yarıda Torres dünyaları eziyor ama ikinci yarıda Griezmann kilidi açmasını biliyor. İlk yarı boyunca tezahürat yapmayan, oturduğu yerden maçı izleyen taraftarlar golle birlikte stadda olduklarını hatırlıyorlar. Ayağa kalkıp zıplamaya başlıyoruz. Bu sırada “Zıpla, zıpla, zıplamayan realli” mi diyorlar bilmiyorum. İkinci golle birlikte iyice keyifler yerine geliyor ve Meksika dalgasına başlıyoruz. Atletico maçı üç golle kazanırken, saat 9’u geçmesine rağmen maç bittiğinde daha hava kararmamışken passoligi protesto ettiğim için bu sezon gittiğim tek futbol maçından şehre geri dönüyorduk.
Madriddeki trafik ve korna sesleri size sürekli büyük bir şehirde olduğunuzu hatırlatıyor. Bundan kaçmanın en kestirme yolu Retiro Park. Burası zamanında bir saray kompleksinin bahçesiymiş. Saray yıkılmış geriye bu büyük şehir parkı kalmış. Parka girdikten birkaç adım sonra ağaçlar o trafiğin tüm gürültüsünü kesiyor.  Sessiz sakin yerlerde yürüdükten sonra parkın daha hareketli yerine yapay gölüetin olduğu tarafa doğru yürüyoruz. Göletin kenarında Cha-cha çalan sokak çalgıcıları ortama güzel bir arka fon katıyor. Göletteki kiralık kayıklardan birini de biz alıp suya açılıyoruz. 45 dakikası 5-6 avro mu ne. Parkın keyfini çıkarmak için gayet güzel bir araç.

Elbette ki parkta bir dünya insan koşuyor spor yapıyor. Bizim gittiğimiz hafta sonu Madrid yarı maratonu ve maratonu koşuluyordu. Bizdeki gibi 10 km yok, en kısa mesafe 21 km ve katılım son derece yüksek. Zaten bu tip spor kültürü olan ülkelerde katılım başvuruları birkaç saat içersinde doluyor. Biz de Puerto del Sol’daki pastane La Mallorquina’da cam kenarında bir masaya kurulup kahvaltı eşliğinde koşanları izledik. Burası, Madrid’in belki de en turistik ve popüler pastanesi. Girişte masaya oturmak için numara alıyorsunuz. Neyse ki şansımıza fazla beklemeden oturduk. Envai çeşit hamur işi seçeneği mekan ününün hakkını veriyor.
Parkın devamında ise Atocha tren istasyonu var. Burası güneye doğru giden trenlerin kalkış noktası. Muhtemelen çatısının camdan olmasıyla sera etkisi yapmasından mütevellit, istasyon içinde kaplumbağların da olduğu bir botanik bahçesini andırıyor. Kocaman ağaçların altında kurulmuş butik stantların arasından geçerek Toledo trenine doğru yol alıyoruz. İspanya’daki tren istasyonlarındaki güvenlik, havalimanı ayarında. Trene binmeden önce bagajları x-ray’den geçirip Toledo trenine biniyoruz.
Avrupa’daki birçok ortaçağ şehrinde olduğu gibi Toledo’nun hikayesi de aynı. 16. Yüzyıla kadar başkentlik görevi yapan ve dönemin önemli şehri olan Toledo’nun şaşlı günleri, başkent Madrid’e taşınınca sona ermiş ve böylelikle tarihi kültür dokusu korunmuş.Toledo’da yapılacak en iyi şey dar sokakları yürüyerek arşınlamak. Şehrin ortasında görkemli bir gotik katedral var. Giriş 8 avro ama arkada bir girişi daha var. Burası demir parmaklıklarla ayrılmış bir dua etmek için kullanılan bir şapelin girişi. Buradan da pekala neredeyse katedralin tamamını görebiliyorsunuz.  En azından biz öyle yaptık. Madrid’de tapas yemekten fırsatını bulamadığımız paella’yı burada yedikten sonra tekrar Madrid’e dönüyoruz. Sözün özü zaten hızlı trenle yarım saatte vardığınız UNESCO dünya mirası listesinde yer alan Toledo’ya sabah erken saatlerde bir 3-4 saat ayırsanız gayet yeterli.

Segovia ise yarım günlüğüne gezmeye gittiğimiz bir diğer kasabaydı.  Aynı Toledo gibi UNESCO dünya mirası listesindeki bu şehir de 17. Yüzyıldan sonra önemini kaybetmiş. Trenle yarım saatte gittikten sonra, istasyondan şehre gitmek için de bir 10-15 dakikalık otobüs yolculuğu yapıyoruz. Şehrin girişinde MS 1. Yüzyılda yapılmış Roma dönemi su kemeri bizi karşılıyor. Uzun ince bir yapıdaki şehrin ana caddesi bizi önce ana meydana ve katedrale, sonrasında ise bir uçurumun kenarına inşa edilmiş Alcazar’a çıkartıyor. Castilla Kraliçesi Isabel burada tacını takmış. Alcazar’a giriş kişi başı 5 avro. Ne yazık ki içeride İngilizce açıklamalar yok.  En pratik yol, içeride illa ki tura çıkmış İngilizce konuşulan bir ekip oluyor. Onlara takılıyoruz ama kadın benim gibi tarih meraklısı için bile fazla uzun ve detaylı konuşuyor.

Böylelikle dolu dolu bir dört gün geçirdik. Bu sürede içimizde kalan bir tek boğa güreşlerine gidememek oldu. Güreşler Pazar akşamı yapılıyor. Eğer güreşe gitmek isterseniz Pazar gece uçağına bilet almak çok daha yerinde olacaktır. Bu tatilin ardından, Ramazan Bayramı’nda yönümüzü bir kez daha İtalya’ya, bu defa güneyine, Napoli – Amalfi Kıyılarına çevireceğiz. 

1.06.2015

Bir Messi Kasidesi


video


Öncelikle cumartesi Messi'nin attığı golü izlemeyen kaldıysa yukarıdaki videodan bunu bir izlesin. Olay şu ki Messi artık bu golü o kadar normalize bir hale getirdi ki belki de gerektiği kadar tepki bile veremiyor hale geldik.

Messi, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu mu? 

Bir klişe var: "Yaa abi NBA eskisi gibi değil, aynı tadı vermiyor!" Bunun arkasındaki en temel sebep Ender Bilgin ile haftada bir tane banttan maç yayınındaki kısıtlı erişimden, NBA league pass ile her maça istenilen her an ulaşılabiliyor, ürün çok kolay tüketiliyor oluşu. İnternet çağında herşeye istenilen her an ulaşılıyor olmak gizliliği ve buradan doğan efsaneleşmeyi ortadan kaldırıyor.

Keza aynı şey futbol için de geçerli. Bugün örneğin, Maradona efsanesi denildiğinde normal bir futbol seyircisi için akla gelen anlar bir elin parmaklarını geçmeyecektir: 86 - 90 ve 94 Dünya Kupaları ile Napoli'nin şampiyonluğu. Erişim kısıtlı olduğu için hep iyi anlar akılda kalırken, Maradona'nın kötü maçları hatta sezonları dünyadaki birçok taraftar tarafından izlenmemiştir bile.

Haftada iki maçı dünyanın birçok yerinde canlı yayınlanırken Messi'nin böyle bir şansı yok. Her maç sırasında hakkında milyonlarca tweet atılırken, kötü bir formun gizli kalmasının yolu yok. Ama olay şu ki Messi 10 senedir öyle sürekli bir performans sergiliyor ki Messi için "kötü" kabul edilebilecek sezon bile başka herhangi bir oyuncunun pekala kariyer sezonu olabilir.

Örneğin geçen yıl Messi ne Barcelona ne de Arjantin ile hiçbir şey kazanamamışken "kötü" tabir edilen sezonunda 41 gol attı ki İngiltere tarihinin en büyük golcülerinden - kişisel olarak Shearer'dan sonra ikini gördüğüm - Lineker'in kariyerinde 38'den fazla gol attığı sezon yok.


Bugün Squawka'da gördüğüm bu tablo beni bu yazıyı yazmaya itti. Messi son 10 yılda kulüp ve milli takımlar için 311 deplasmana gitmiş, 44 günü uçakla havada geçmiş ve dünyanın çevresini tam 24 defa turlamış. Tamam İstanbul'da biz de her gün trafikte dünyanın saatini geçiriyoruz ve sonunda evde iki seksen yatıyoruz yorgunluktan. Adam bu fiziksel yorgunluğa karşılık bir de haftada iki maça çıkıp araba dolusu gol atıyor.

Messi  - Neymar - Suarez üçlüsünün beraber oynamaya başladıkları daha ilk yılda böyle bir uyum sergilemesi ve Suarez'in Kasım'a kadar oynamamasına karşılık üçlünün bütün resmi maçlarda toplam 114 gol atması insani tepkiler vermemi engelliyor, bildiğin Recep İvedik moduna geçiyorum. Sadece aşağıdaki lig maçlarında atılan goller ile ilgili tablo bile yeteri kadar durumu açıklayıcı.
Cumartesi maçın skoru ne olursa olsun, yıl sonunda Messi'nin 5. balon d'or'unu kazanması kuvvetle muhtemel. Bu kadar sayıda bu ödülü kazanan, bu kadar süre üst düzey performans sergileyen başka bir futbolcu daha yok. Her şeyden çabucak sıkılınılan, sürekli başarılı olanın içten içe bıkkınlık verdiği ve başarısızlığının ellerin ovuşturularak beklendiği bir dünyada 10 sene boyunca en üst düzeyde kalmak takdire şayan.

Baştaki soruya geri dönelim. Messi bana göre tarihin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu ve  düşüşe geçmeden önce olabildiğince her hafta maçlarını izleme imkanımız olduğu için bence çok şanslıyız.

28.05.2015

Fantasy Premier League Sezon Sonu

İngiltere'de sezon tamamlanırken, OrtaKafaGol fantazi futbol liginde de 2014/15 sezonu sona erdi. 25 takımla bitirdiğimiz ligde, bir yıl aradan sonra şampiyonluğu Cuma Ali'den geri almayı başardım. Katılan tüm arkadaşlara teşekkür ederim. 15 Temmuz gibi yeni sezonla kapılarımızı açacağız.

5.05.2015

Venedik

Venedik, bu gezdiğimiz şehirler içerisinde en bilinen hatta, klasik İtalya turlarının başlangıç noktası. Bu sebeple diğer şehirlerde olduğu gibi uzun uzadıya şehri, tarihini falan anlatmayacağım. Üç aşağı beş yukarı, kanallar şehri olduğunu, tarihte denizcilik anlamında çok önemli olduklarını bilgilerini sahipsinizdir. Kaldı ki ufak bir google taraması ile Venedik hakkında epey detaylı bilgi bulunabilir.

Trenimiz, şehrin içindeki Santa Lucia garına kadar geliyor. Gardan çıkar çıkmaz karşımızda Vaporetto durağını buluyoruz. Bunlar, şehirdeki büyük kanalların arasında dolaşan tarifeli tekneler. Tek yönün fiyatı 7 avro ama tekneler o kadar kalabalık ki kimsenin o biletleri kontrol edecek hali yok. Biz aynı biletle 2 gün boyunca defalarca vaporettolara bindik başımıza birşey gelmedi. En temizi bileti al, okutma, at cebine, ortamlarda soran olursa “ben turistim, bilmiyordum” diye salağa yatarsınız, kim bilecek?

Tren garından 1 numaralı tekneye atlıyoruz. Bu hat, 500T otobüsü gibi Büyük Kanal’ın üzerindeki sağlı-sollu yer alan tüm duraklarda duruyor böylelikle kanal üzerinde yer alan bütün tarihi sarayları ve binaları görebiliyoruz.

 Venedik deyince tabi ki ilk akla gelen şey gondollar.  Ancak 45 dakikalık bir gondol sefası 75 avro. Bunun alternatifi ise kanalda belli noktalarda karşıdan karşıya geçen gondolun biraz daha büyük versiyonu olan traghettolar ise sadece 2 avro. Muhtemelen kış olduğu için ne yazık ki, traghetto durakları boştu ve biz bunu pas geçmek zorunda kaldık.

Her ne kadar kış olsa da Venedik epey kalabalık. Labirent gibi daracık sokakları olsa da “Venedik’te sokaklarda kaybolmak çok kolay” biraz klişe kalıyor. Zira, her daim olan kalabalık, bir karınca yolu misali tek bir sırada akıyor. Eğer o kalabalığa kapılıp giderseniz zaten San Marco, Rialto gibi merkezi yerlere varabiliyorsunuz.

Otele eşyaları bırakır bırakmaz kendimizi Venedik’in dar sokaklarına bırakıp, kalabalığın peşine takıldık. Her dar sokak eninde sonunda bir meydana çıkıyor. Bir bakıyoruz bir meydanda buz pateni pisti kurulmuş. Bir başkasında, sosisçiler ve sıcak şarapçılar var.  Bu şekilde Venedik’in adacıklarını arşınlarken, güneşin gitmesiyle hava buz kesiyor ve günü tamamlıyoruz.

Son günümüzde, Pazar sabahı soluğu erkenden San Marco meydanında alıyoruz. Tarihi 9. Yüzyıla dayanan bu meydan ve çevresindeki binalar için Venedik’in kalbi desek yalan olmaz. Sabah 9 gibi henüz daha turistler uyanıp, ayılamadığı için ortalık sakin. İlk olarak soluğu bazilikada alıyoruz. Pazar sabahı ayini eşliğinde altın yaldızlı duvar ve tavan süslemelerine hayranlıkla bakıyoruz. İtalyan Bizans mimarisinin en önemli örneklerinden olan Bazilika’nın dekorasyonu, örneğin bir Roma’daki katedrallerden epey bir farklı. Daha çok İstanbul’daki Ortodoks kilisesini andırıyor.

Dışarıya çıktığımızda ortalık şenlenmiş, bazilikaya girmek için uzun bir turist kuyruğu oluşmuş. Bazilika’nın hemen yanında Palazzo Ducale bulunuyor. Burası Venedik Devleti’nin yöneticisinin ikametgahıymış, şimdilerde müze olarak işlevine devam ediyor. Saray’ın bulunduğu yer, denizden gelenlerin ilk gördüğü yapılardan birisi. Bu sebeple Venedik devletinin zenginliğini de yansıtması için denize bakan cephesi oldukça ihtişamlı dekore edilmiş.

Sarayın hemen önünde uzun bir kordonboyu bizi bekliyor.  Kış güneşi içimizi ısıtırken Arsenale’ye kadar deniz kıyısında güneşin keyfini çıkarta çıkarta yürüyoruz. Sonra oradan tekrar 1 numaralı vaporetto’ya atlayıp Rialto’ya geri dönüyoruz.

Venedik havalimanına gitmek için değişik yollar var. Bunlardan birisi de tabiki deniz yolu. Hayatımda hiçbir havalimanına deniz yoluyla gitmediğim için bu değişik deneyimi yaşamak istiyoruz. Ancak  gelen teknelerde oturmak için aşağı inmeniz gerekiyor bu yüzden pek de umduğumuz gibi manzaralı bir yolculuk olmuyor.


Böylelikle bir tatilin daha sonuna geliyoruz. Bundan sonraki durakta Madrid var. 

4.05.2015

Ravenna - Verona

Yaklaşık 1 saatlik tren yolculuğunun ardından Bologna’dan Ravenna’ya vardığımızda hava artık iyice kararmış ve soğumuş vaziyette. Ravenna çok daha ufak bir şehir olduğu için hem konaklama hem de yemek daha ucuz. Ama  ufak olduğu için de birçok restaurant açılmamış durumda.
Ertesi sabah erkenden uyanıp Ravenna’nın sokaklarını arşınlamaya başlıyoruz. 402 yılında Milano, Vizigotlar tarafından işgal edilince çevresi dağlık ve bataklık, savunması kolay olur öngörüsüyle Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti bu ufak şehre taşınıyor. Yine de 476’da bu defa Ostragotlar bu şehri işgal ediyor. 50 yıl sonrasında ise Bizanslılar şehri geri alıyorlar. İşte bu 150 yıllık süreçte Batı Romalılar, Ostragotlar ve Bizanslılar tarafından inşa edilen 8 tane abide bugün UNESCO dünya mirası korumasında.  Bunlardan bir iki tanesi ücretsiz. Diğerlerini de alınan tek bir bilet ile geziyoruz.  Nasıl ki kiliseler camiye çevriliyorsa, burada da görebileceğiniz üzere hamamları, vaftizhanelere çevirmişler.

Şehirde görülmesi gereken yerlerin hemen hepsi birbirine yakın, yürüme mesafesindeler. Sabah erken olduğu için kalabalık da olmadığından yaklaşık 3 saatte gezilmesi gereken yerleri tamamlıyoruz ve öğlen treni ile Verona’ya doğru yola çıkıyoruz.

Verona bu gezdiğimiz iki şehre göre çok daha turistik, hatta klasik İtalya tur güzargahında olduğu için zaten genelde uğranılan bir şehir. Bugün halen daha birçok Avrupa şehrine tren seferi olan Verona, Roma döneminde de geçiş yolları üzerinde olduğu için fazlasıyla gelişmiş ve yatırım yapılmış, sonrasında da bunları güzel bir şekilde korumayı başarmış bir şehir. Bu sebeple bir iki anıt ile değil, şehir komple UNESCO koruması altına alınmış. Tren istasyonu da bu yüzden tam şehrin merkezinde yer almıyor. Daha tren istasyonundayken 15 euro verip Verona Card almak bu açıdan oldukça mantıklı. Böylelikle hem bütün görülüp gezilmesi gereken yerlere giriş hakkı elde ediyourz hem de şehir içi ulaşımı kullanabiliyoruz.

Yaklaşık 10 dakikalık bir otobüs yolculuğu sonrası şehre vardık. Eşyaları bırakır bırakmaz kendimizi sokaklara attık. Bir kış günü olmasına karşılık dediğim gibi Verona turistik bir şehir ve bu sayede turistik alanlar akşam 7’e kadar açık.
Gezmeye Piazza Erbe’den başlıyoruz. Burası Roma döneminde forum işlevindeymiş. Halen daha turistik incik boncukların satıldığı tezgahlar kuruluyor. Meydanda üzerinde saatin bulunduğu, Verona’nın en yüksek kulesi olan Lamberti kulesi yer alıyor. İsteyen 238 basamak çıkarak tırmanabilir. Biz pas geçiyoruz.

Meydanında devamındaki Via Mazzin şehrin alışveriş caddesi. Armani’den Gucci’ye İtalya’nın bütün önemli markalarının mağazaları sağlı sollu sıralanıyor. Bu popüler caddede yürümek ise Zincirlikuyu’dan metrobüse binmeye benziyor. 

Caddenin sonu Piazza Bra’ya çıkıyor. Her turistik meydan gibi burası da tamamen turistik restoranlar ile çevrelenmiş. Ancak meydanın esas assolisti ise Verona Arena’sına ait. 30 (yazıyla otuz) yılında inşa edilan arena bugün halen daha asli görevi olan eğelence merkezi olarak işlev görmeye devam ediyor ve her yaz operalarda 500 bin kişiyi ağırlıyor.

Günü sonlandırmadan önce nehir kenarındaki Castelvecchio’ya gidiyoruz. Burası 14. Yüzyılda yapılmış bir kale. Kalenin ana binası şu anda müze olarak kullanılıyor. İçinde pek bir şey yok. Eğer Verona Card’ınız yoksa para vermeye değmez. En nihayetinde bir trattoria’da geceyi sonlandırıyoruz.

Ertesi sabah ilk işimiz Jülyet’in evine misafirliğe gitmek oluyor. Shakespeare’in Romeo ve Jülyet’i Verona’da geçiyor ve 1968 yılında çekilen filmde kullanılan ev bugün, aynen bizim Arap turistlere yaptığımız dizilerin çekildiği konak turlarında olduğu gibi, turistik amaçlı kullanlıyor. Şu yanda gördüğünüz de Jülyet’in “Romeo, Romeo nerdesin Romeo?” diye seslendiği balkon.


Şehrin kuzeyinde yine Verona Card ile girilebilecek, çok güzel dekore edilmiş iki katedral ve köprünün hemen karşısında Roma tiyatrosu bulunuyor. Buraları da kısaca gezdikten sonra esas noktaya, trenle 1 saat mesafedeki Venedik’e doğru yola çıkıyoruz.

28.04.2015

Bologna

10’dan geriye saymadan, Cnbc-e’de Victoria Secret’ı izlemeden ya da başka herhangi bir yılbaşı klişesini yapmadan uyuyarak 2015’i karşıladık. Böylelikle yeni yılın ilk sabahında insanlar daha kutlamalarından dönerken sabahın ilk ışıkları bile doğmadan Bologna’ya doğru yola çıktık.

Genelde klasik İtalya turu, Venedik – Pisa – Floransa – Roma olarak çizilirken, esasında İtalya, elli ile dünyanın UNESCO mirası bölgesine sahip ülkesi. Bu sebeple İtalya kolay kolay gezerek bitmeyecek bir coğrafya. Biz de bu tatilde daha ufak, bir günde bitirilecek şehirlerle bezeli bir rota çizdik kendimize ve soluğu Kuzeydoğu İtalya'da aldık.

Shuttle ile havalimanından, tren garına varıp eşyalarımızı gara bıraktıktan sonra kendimizi Bologna sokaklarına bıraktık. Kıta Avrupa’sının en eski üniversitesini barındıran şehir bir önceki gecenin kutlamaları sonrasında sabah saatlerinde tabiki bomboş.
Roma’nın Papalıktan alındığı ve böylece İtalya’nın birleşiminin tamamlandığı 20 Eylül tarihi bu sebeple neredeyse İtalya’da her kasabada bir yer ismi olmuştur. Burada da XX Settembre garın karşısındaki, şehir merkezine giriş kapısının olduğu meydana isim olarak verilmiş. Zaten bu kapıdan geçtikten sonra tarihi merkeze götüren, iki tarafı restoran ve mağazalarla bezenmiş caddenin ismi de Bağımsızlık.  Caddenin sonunda da esas merkezi meydan Maggiore’ye çıkıyoruz. Meydan, büyük katedralin yanı sıra zamanında soylu ailelerin konutları olan, bugün devlet dairesi olarak hizmet veren palazzolar ile çevrili.

Bologna’nın tarihi, Roma İmparatorluğu’nun öncesine dayanır. İmparatorluk sonrasında bir ara soylu ailelerin yönetiminde olsa da yaklaşık 6 yüzyıl boyunca Papalık Devleti’nin kontrolünde kalır. Bu sebepledir ki 14. Yüzyılda Roma’daki San Pietro kilisesinden bile daha büyük olması amacıyla, San Petronio kilisesinin yapımına başlanır. Amma velakin buraya ayrılan kaynak sonrasında başka yerlere aktarılınca ortaya koskoca ama hiçbir estetiği olmayan bir bina çıkar. Tanıdık geliyor mu?
Papalık şehri olunca şehirde birçok kilise, katedral var. Yılbaşı olduğu için her yer kapalı, hava soğuk. Isınmak için bol bol katedrallere sığınıyoruz. Noel’in hemen sonrası olduğu için İsa’nın doğumunu sergileyen sahne düzenekleri tüm kiliselere kurulmuş.

Bologna deyince akla gelen ilk şey sanırım bolonez sos olur. Foursquare ve tripadvisor’da puanları yüksek olan tüm resoranlar yılbaşı sebebiyle kapalılar. “En iyi aşçı açlıktır” düsturu ile artık açık bulduğumuz neresi varsa oraya girip bolonez soslu taglietelle yiyoruz ama parmaklarımı ısırdım diyemeyeceğim.
Şehrin ana sembolleri ise Asinelli kuleleri, 5 tane sokağın kesişiminde yer alıyor. 11 ve 12. Yüzyıllarda şehrin zenginleri tam sebebi bilinmemekle birlikte, tahminen gösteriş amacıyla şehrin orasına burasına yaklaşık 180 tane kule dikmişler. Zamanla bu kulelerin büyük bir kısmı yer açmak için yıkılırken bu Asinelli kuleleri yamulsalar da ayakta kalmışlar. 97m yüksekliğindeki kuleye çıkmak mümkün. Tabi 498 tane basamak çıkmayı göze alıyorsanız, şehre kuş bakışı bakabilirsiniz. Açıkçası bize yemedi.

İlk başta da bahsettiğim gibi üniversitesi Bologna'nın meşhur yerlerinden birisi. Ancak tabiki yılbaşı tatili olduğu için öğrenciler de memleketlerine gitmiş durumda ve ortada cıvıl cıvıl bir üniversite şehri havası da kalmamış.

Öğleden sonra insanlar yavaş yavaş tekrar sokaklara çıkmaya başlasalar da ne mağazalar açık ne de restoranlar. Biz de akşam hava kararmaya doğru bu yılbaşı yorgunu şehri bırakıp Ravenna'ya doğru yola çıkıyoruz.

10.02.2015

Londra



Avrupa’nın en büyük 2 turizim fuarından biri olan London World Travel Market’a Atlasjet olarak katılınca Kasım’da 5 gün için bana yine Londra yolları görünmüştü. İlk iş olarak tabiki maç biletlerine baksam da elim boş döndüm. Zaten büyük çoğunluğu kombine olan stadların kalan biletleri de öncelikle taraftar kartı olanlara ya da kulüp üyelerine satılınca elim bu defa boş kaldı.

Yine de en azından stadın çevresinde dolanayım, atmosferi tecrübe edeyim de Batı Londra derbisi öncesi soluğu Stamford Bridge'de almak için metroya atladım. Chelsea taraftarları sakin sakin giderlerken, “deplasmana gitme” olgusu şehir içinde de olsa burada da geçerli ve QPR taraftarlarının sesi çok daha fazla çıkıyor. Metrodan çıktığımızda atlı polisler stada giden caddeyi trafiğe kapatmışlar. Metronun önünde kalabalığa karışmış karaborsacılar var. Hemen birine yaklaşıyorum 250 pound diyor. Diğeri ise 180 pound. 60 poundluk gişe fiyatı bile TL’ye çevrince yeteri kadar can acıtıcıyken sıradan bir lig maçına bu fiyatları ödemeyi düşünmüyorum. Maçın başlmasına daha 45 dakika var. Kendi kendime maç saatinde ben bu adamları tekrar bulurum 75-80 pounda bileti kapatırım diyerek yoluma devam ediyorum.

Sağlı sollu sosiçilerin, burgercilerin arasında stada doğru giderken, aynı metroda olduğu gibi ev sahibi ve deplasman taraftarları birlikte yürmeye ve bağırmaya devam ediyorlar. Ancak sanırım bu sıkıntısız ortam işin içine alkol girince bozuluyor. Zira pubların girişinde “sadece ev sahibi takım taraftarları girebilir” diye bir ibare var. Stadın önünde Peter Osgood’un heykeli bulunuyor. Jose Mourinho bir gün onun yanına Frank Lampard’ın heykelinin dikileceğini söylüyor. Bakalım haklı çıkacak mı?

Ben küçükken, EA sports, henüz Championship Manager’ın üstünlüğünü kabul etmemişken, piyasaya menajerlik oyunu sürmüştü. Oyunda stadın yanına otel falan dikebiliyordunuz. Chelsea’nin stad planını görünce bunun nereden çıktığını anladım. Her ne kadar tabiki bu menajerin işi olmasa da görüldüğü üzere Stamford Bridge kompleksinde stad dışında otel ve bar var.

Maç saati gelip o sokaktaki kalabalığın hepsi stada girip sokaklar polislere kalınca tabiki o karaborsacıların hepsi sıvışmışlar. Bende bunun üzerine bir bara giriyorum. İngiltere’de saat 3 maçları televizyondan yayınlanmıyor. Bizim Ümit Aktan’ın programında olduğu gibi “şuradan gol haberi var, şimdi oraya bağlanıyoruz” türü programlar açık barın televizyonlarında. Bir bira içip dinlendikten sonra Portobello Road’a doğru yola çıkıyorum. 2000 yılında çekilen Julia Roberts’lı Hugh Grant’li Notting Hill filmi sonrası benim jenerasyonumun kızları için Londra’da gidilmesi fiks olan bit pazarı Cumartesileri kuruluyor. Kızlar için çok keyifli bir yer olabilir. Zira incik, boncuk, antika bir dünya ıvır zıvır var. Benim gibi bunlara pek meraklısı olmayan bir erkek içinse ucuza yemek yenilecek tahtakale kıvamında bir yer. Ama allahı var hele ki akşam saatlerinde pazarın toplanmasına yakın yemekçiler iyice fiyatları düşürüp 2-3 pounda karnımı doyurmamı sağladılar.

Karnımı da doyurduktan sonra saat 17 – 17.30 gibi havai fişek ve panayır için Blackheat’e doğru yola çıktım.  Bu da tam maç bitiş saatine denk geldi. Londra’nın altısı Premierleague’de olmak üzere 13 tane profesyonel futbol takımı var ve bizdeki 3. Lige tekabül eden League 1 takımı Leyton Orient bile maçlarını ortalama 5 bin kişinin üzerinde bir seyirciyle oynuyor. Hal böyle olunca maç çıkışında evlerine dönmeye çalışan taraftarlar ile özellikle hat değiştirilen büyük metro istasyonları tam bir renk cümbüşü haline geliyor.

V for Vendetta’yı izleyen bilir. 5 Kasım 1605’te Guy Fawkes, Westminister Sarayı’nı patlatmak üzereyken yakalanır.Fawkes’ın yakalanmasını propaganda amacıyla kullanmak isteyen İngiliz Hükümeti o dönemlerde 5 Kasım’ı kutlama gününe çevirirken, günümüzde artık bu kutlamalar siyasi bir amaçtan ziyade kapitalist düzenin bir eğelence aracı haline germiş durumda.  Birçok havai fişek gösterisi paralı iken Blackheat’te yapılan ücretsiz ve her yıl 100 bin kişinin katıldığı iddia ediliyor.  Panayırda havai fişekleri izleyip basketbol yeteneğimi konuşturarak boyum kadar ayıyı kazandıktan sonra, ayımı kucaklayarak şehre geri dönüp günü sonlandırıyorum.
 İkinci günün sabahında otelimin yanı başındaki Doğa Tarihi Müzesi’ne giderek başlıyorum. Diğer İngiltere yazılarımda belirttiğim gibi devlete ait müzeler İngiltere’de ücretsiz. Üşüdün mü, yağmura mı yakalandın? İlla ki Londra’da yakın çevrede bir müze vardır. Şöyle kısaca bir dolandıktan sonra soluğu Manchester derbisi için Jetlag Pub’ta alıyorum. Londra’ya gitmeden önce şöyle kaliteli bir spor barı arıyordum. Birkaç farklı sitede “Londra’nın en iyi spor barları” listesinde yer alınca bu küçük sevimli barı tercih ettim.

4,5 metrelik perdesi, halıfleks zemini, koltuk – kanape takımlarıyla, klasik bir pub arayan ben daha ziyadesiyle bir oturma odası ile karşılaştım. Yine de hızlı servisi ile keyifli bir mekandı. Öncesinde İspanya ligi Pazar erken maçında basklılar ile birlikte Athletic Bilbao – Sevilla’yı izledik. Maç bitince onlar kalktı, yerine yenileri geldi oturduk Manchester derbisini izledik.

Haftaiçi’nde ise Şampiyonlar Ligi maçları vardı. Arsenal içeride Anderlecht ile oynuyordu. Böyle olunca Salı akşamı soluğu yerel pub’ta Arsenalliler ile maçı izlemek için Highbury’de aldım.  Şehrin kuzeydoğusuna düşen semt Türkler’in ve diğer göçmenlerin yaşadığı görece daha fakir bir semt.  “Buradaki Türkler, Arsenal’i tutarlar çünkü renkleri kırmızı-beyaz” sözü ne kadar doğrudur bilemem ama eğer tutuyorlarsa yaşadıkları semt ile de alakalı olabilir.


Eski Highbury stadı, sokağın ortasında evlerin arasında bir stadmış. Zaten yeni stad inşa edilince de dış çephe aynen korunup, tribünler 700 daireden oluşan bir siteye çevrilmiş. Sahanın olduğu yer ise park olmuş. Eski stadın önünden geçtikten sonra Ömer’in  bana söylediği Arsenal pub’ını buluyorum. Zengin Batı Londra’nın publarından sonra buradaki publar daha bir kahvehane kıvamındalar. Bara yemek var mı diye soruyorum. “Yok ama benden bira alırsan, dışardan yemek getirmende benim için bir sakınca yok” yanıtını alıyorum. Barın hemen karşısındaki Türk dönerciden kocaman bir dürüm döner alıp geri dönüyorum. Arsenal 3-0 öne geçtiği maçı veriyor. Pubdakiler duygusal sebeplerden, ben ise bahsim yandığı için kahrolarak geceyi tamamlıyorum. Neyse en azından burada dönerci de, pub da Batı Londra’ya kıyasla daha ucuz.


Böylelikle iş için geldiğim Londra’da futbola da bol vakit ayırarak eve dönüyorum. Sıradaki Kuzeydoğu İtalya var.