İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

17.06.2015

Madrid


4 saatlik uçuşun ardından neredeyse yarım saattir uçağın için havalimanında ilerliyoruz. Bir an için uçakla acaba şehir merkezine kadar gidecek miyiz diye düşünüyorum. Gittikçe husursuzluğum artıyor. Zira yılbaşındaki İtalya programının aksine bu sefer birçok aktivite bizi bekliyor bu dört günlük Madrid tatilinde.

Biraz da Barcelona’nın deniz kenarı hayatını övmek için niyeyse memlekette lüzumsuz bir benzetme vardır: “Madrid, Ankara’ya çok benizyor.”  Ülkenin merkezinde birer başkent olmaları dışında açıkçası ben pek bir benzerlik göremedim. Çok Ankara uzmanı sayılmam ama bizim başkentte şu yandaki gibi Yunan sütunları ile bezeli, heykellerle süslü bir Tarım Bakanlığı bildiğim kadarıyla yok. Gerçi hakkını yemiyelim bizim başkentte de Transformers ve dinazor heykelleri var. Çok daha fütüristikler.

Passeo del Prado’ya yakın bir otelde kalıyoruz. Burası Madrid’deki her yere yakın. İlk önce yönümüzü saraya doğru çeviriyoruz. Yol üzerinde iki önemli meydan var. Puerto del Sol ve Plaza Mayor. İkincisi, engizisyon mahkemesinin verdiği idam kararlarının uygulandığı tarihi bir öneme sahip. Meydanın hemen çıkışında San Miguel pazarı bizi bekliyor. İşte burası meşhur İspanyol tapaslarının tadına bakabileceğiniz yer.  Şöyle bir turladıktan sonra açıkçası gözüm dönüyor. Bir büfe peynirlere odaklanmışken, diğerinde deniz ürünleri, hemen yanında etçi, sonra tatlıcı diye diye saymakla bitmiyor. Her bir tapas 2-3 avro olunca ucuzmuş gibi görünüyor ama onu da deneyeceğim, bunun da tadına bakayım derken iki kişi 40 avro bırakıp çıkıyoruz marketten. Ancak o kadar fazla yemişiz ki akşam yemek yemeye ihtiyaç bile duymadık.

Buradan saraya geçiyoruz. 1931’de iç savaş sonrası Franco dönemi başlayana kadar krallar burada yaşıyorlarmış. Günümüzde sadece müze olarak kullanılıyor. Madrid’in tarihini tamamladıktan sonra bu defa ters tarafa sanata yöneliyoruz. Madrid’deki üç sanat müzesi işin uzmanları tarafından oldukça önemli kabul ediliyor. Biz yönümüzü akşam 18’den sonra ücretsiz olan Prado müzesine çeviriyoruz. Girişte çok vakti olmayanlar için güzel bir uygulama yapmışlar, bir saatiniz varsa hangi eserleri, iki saatiniz varsa hangi eserleri görmeniz gerektiği konusunda bir broşür veriyorlar. Ama açıkçası ne Eda ne de ben resimden anlamıyoruz. Bana göre yapılan iki tane resim türü var: Birincisi, fotoğraf makinesi olmadığı için, “ya abi bi resmi mi çiz de torunlara yadigar kalsın” mantığıyla yaptırılan portreler; ikincisi “lan bu kilisede iyi para var, iki Hz. İsa, Hz. Meryem resmi yapayım da yolumu bulayım”  kafasındaki opportunist dini temalı resimler. Açıkçası bize resimleri açıklayacak bir rehbere ihtiyacımız var ama twitter çağında bir resmi 10 dakika anlatan audioguidelara da tahammülümüz yok. O yüzden şöyle kabaca resimlere bakıp turumuzu tamamlıyoruz.
Günümüzde artık geziler; müze, saray görmekten ziyade bir deneyim sunmayı amaçlıyor. Zaten esas anlatılacak şeyler de bu deneyimler. Yukarıda anlattığım tapas deneyimi gibi. Bu konuda bizim gelmeden önce planladığımız iki tane deneyimimiz var. Öncelikle Cuma akşamı bir flamenko gösterisine gidiyoruz.  İki abi gitar çalıyor, Kibariye kılıklı bir teyze bir ağıt yakıyor, bir erkekle bir kadın da gömlekleri terden sırılsıklam oluncaya kadar ayaklarını taka tuka vura vura dans ediyorlar. Açıkçası erkek dansçı bana çamaşır yıkama dansı yapan Adnan Şenses’i hatırlatıyor. Adamların payına flamenko düşmüş, bizimkisine ise arabesk.  Şans işte.  Onlar “ole, ole” naraları eşliğinde dans ederlerken biz de masalarımızda Sangria yudumluyoruz.
Geçen yılın Şampiyonlar Ligi finalini oynamış iki takımın şehrine gelmişken futbol maçına gitmemezlik edeceğimi düşünmüyordunuz sanırım. Şehrin eflatun beyazlıları haftayı deplasmanda geçirirken, bizim de payımıza Atletico - Elche maçı düştü.  Metro çıkışında kırmızı beyaz formalıları takip ederek Vicente Calderon’u buluyoruz. Altından otoban geçen 50 yıllık bu stadı Atletico 2016’da terkedecek. Bunu da hesaba katarsak ileride tekrarlayamacağımız bir deneyim yaşıyoruz. Tam santra çizgisinin hizasında oturuyoruz. Bulunduğumuz yerin lugatımızdaki karşılığı kapalı tribün ama sorun şu ki üstü kapalı değil. Bir yağmur patlatsa ayvayı yiyeceğiz. Ali Sami Yen’den bu yana bu kadar döküntü ve eski bir stad görmemiştim. Ancak Atleticolular için bu pek de sorun değil. Zira tribünler tamamen dolu. Bulunduğumuz tribünü gibi birşey olmalı zira her tarafımızda 4-8 yaş aralığında çocuklar var. Bizdeki çekirdek çitlemenin yerini burada cips almış. Haftaiçi Şampiyonlar Ligi’nde kırmızı kart gören Arda maçta yedek. İlk yarıda Torres dünyaları eziyor ama ikinci yarıda Griezmann kilidi açmasını biliyor. İlk yarı boyunca tezahürat yapmayan, oturduğu yerden maçı izleyen taraftarlar golle birlikte stadda olduklarını hatırlıyorlar. Ayağa kalkıp zıplamaya başlıyoruz. Bu sırada “Zıpla, zıpla, zıplamayan realli” mi diyorlar bilmiyorum. İkinci golle birlikte iyice keyifler yerine geliyor ve Meksika dalgasına başlıyoruz. Atletico maçı üç golle kazanırken, saat 9’u geçmesine rağmen maç bittiğinde daha hava kararmamışken passoligi protesto ettiğim için bu sezon gittiğim tek futbol maçından şehre geri dönüyorduk.
Madriddeki trafik ve korna sesleri size sürekli büyük bir şehirde olduğunuzu hatırlatıyor. Bundan kaçmanın en kestirme yolu Retiro Park. Burası zamanında bir saray kompleksinin bahçesiymiş. Saray yıkılmış geriye bu büyük şehir parkı kalmış. Parka girdikten birkaç adım sonra ağaçlar o trafiğin tüm gürültüsünü kesiyor.  Sessiz sakin yerlerde yürüdükten sonra parkın daha hareketli yerine yapay gölüetin olduğu tarafa doğru yürüyoruz. Göletin kenarında Cha-cha çalan sokak çalgıcıları ortama güzel bir arka fon katıyor. Göletteki kiralık kayıklardan birini de biz alıp suya açılıyoruz. 45 dakikası 5-6 avro mu ne. Parkın keyfini çıkarmak için gayet güzel bir araç.

Elbette ki parkta bir dünya insan koşuyor spor yapıyor. Bizim gittiğimiz hafta sonu Madrid yarı maratonu ve maratonu koşuluyordu. Bizdeki gibi 10 km yok, en kısa mesafe 21 km ve katılım son derece yüksek. Zaten bu tip spor kültürü olan ülkelerde katılım başvuruları birkaç saat içersinde doluyor. Biz de Puerto del Sol’daki pastane La Mallorquina’da cam kenarında bir masaya kurulup kahvaltı eşliğinde koşanları izledik. Burası, Madrid’in belki de en turistik ve popüler pastanesi. Girişte masaya oturmak için numara alıyorsunuz. Neyse ki şansımıza fazla beklemeden oturduk. Envai çeşit hamur işi seçeneği mekan ününün hakkını veriyor.
Parkın devamında ise Atocha tren istasyonu var. Burası güneye doğru giden trenlerin kalkış noktası. Muhtemelen çatısının camdan olmasıyla sera etkisi yapmasından mütevellit, istasyon içinde kaplumbağların da olduğu bir botanik bahçesini andırıyor. Kocaman ağaçların altında kurulmuş butik stantların arasından geçerek Toledo trenine doğru yol alıyoruz. İspanya’daki tren istasyonlarındaki güvenlik, havalimanı ayarında. Trene binmeden önce bagajları x-ray’den geçirip Toledo trenine biniyoruz.
Avrupa’daki birçok ortaçağ şehrinde olduğu gibi Toledo’nun hikayesi de aynı. 16. Yüzyıla kadar başkentlik görevi yapan ve dönemin önemli şehri olan Toledo’nun şaşlı günleri, başkent Madrid’e taşınınca sona ermiş ve böylelikle tarihi kültür dokusu korunmuş.Toledo’da yapılacak en iyi şey dar sokakları yürüyerek arşınlamak. Şehrin ortasında görkemli bir gotik katedral var. Giriş 8 avro ama arkada bir girişi daha var. Burası demir parmaklıklarla ayrılmış bir dua etmek için kullanılan bir şapelin girişi. Buradan da pekala neredeyse katedralin tamamını görebiliyorsunuz.  En azından biz öyle yaptık. Madrid’de tapas yemekten fırsatını bulamadığımız paella’yı burada yedikten sonra tekrar Madrid’e dönüyoruz. Sözün özü zaten hızlı trenle yarım saatte vardığınız UNESCO dünya mirası listesinde yer alan Toledo’ya sabah erken saatlerde bir 3-4 saat ayırsanız gayet yeterli.

Segovia ise yarım günlüğüne gezmeye gittiğimiz bir diğer kasabaydı.  Aynı Toledo gibi UNESCO dünya mirası listesindeki bu şehir de 17. Yüzyıldan sonra önemini kaybetmiş. Trenle yarım saatte gittikten sonra, istasyondan şehre gitmek için de bir 10-15 dakikalık otobüs yolculuğu yapıyoruz. Şehrin girişinde MS 1. Yüzyılda yapılmış Roma dönemi su kemeri bizi karşılıyor. Uzun ince bir yapıdaki şehrin ana caddesi bizi önce ana meydana ve katedrale, sonrasında ise bir uçurumun kenarına inşa edilmiş Alcazar’a çıkartıyor. Castilla Kraliçesi Isabel burada tacını takmış. Alcazar’a giriş kişi başı 5 avro. Ne yazık ki içeride İngilizce açıklamalar yok.  En pratik yol, içeride illa ki tura çıkmış İngilizce konuşulan bir ekip oluyor. Onlara takılıyoruz ama kadın benim gibi tarih meraklısı için bile fazla uzun ve detaylı konuşuyor.

Böylelikle dolu dolu bir dört gün geçirdik. Bu sürede içimizde kalan bir tek boğa güreşlerine gidememek oldu. Güreşler Pazar akşamı yapılıyor. Eğer güreşe gitmek isterseniz Pazar gece uçağına bilet almak çok daha yerinde olacaktır. Bu tatilin ardından, Ramazan Bayramı’nda yönümüzü bir kez daha İtalya’ya, bu defa güneyine, Napoli – Amalfi Kıyılarına çevireceğiz. 

Hiç yorum yok: