İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

13.06.2017

Sakız


Daha bir önceki gecenin çöpleri yeni yeni toplanıp sokakların temizlendiği saatte, gözüm yarı çapaklı bir vaziyette, kahvaltı niyetine kumruyu mideye indirdikten sonra, soluğu ana baba günü kıvamındaki Çeşme limanında alıyoruz. Çeşme’deki işletmecilerin “ama biz balığın vergisini veriyoruz” tarzı içi boş hatta zevzekçe ağlamalarına, Neyzen Tevfik’in şiirindeki gibi su tutan itfaiyenin hortumunu şeklinde yanıt veren bizim gibi bir dünya insan, sadece 8 km ötede üçte biri fiyatına tatile yapmak için feribotlara akın etmiş durumdalar. Zira adaya giden üç farklı feribot şirketi var. 15 Temmuz sonrası konan yurt dışı çıkış yasakları sebebiyle pasaport geçişleri biraz yavaş işlese de sorunsuz bir şekilde arabalı feribotla öğlen olmadan Sakız’a varıyoruz. 

Limanın girişinde dükkanlarına çekmek için görevlendirilen hostesler sağ olsunlar bol reklamlı ada haritaları dağıtıyorlar. Yine de doğu yakasında Türk operatörleri 3G seviyesinde çekiyor ve biz Yandex Navi eşliğinde otele doğru giderken radyoda da sirtakiden Power FM’e kadar geniş bir yelpazede seçenek var. Her ne kadar buzukinin tınısı ilk günlerde çok güzel gelse de habire reklam arası veren Yunan radyoları bir süre sonra bayıyor ve bu Türk radyoları ilaç gibi geliyor.
Homeros’un doğum yeri Vrontados’a giderken deniz kenarında kalan Sea Front Hotel’de otel sahibi George ve annesi karşılıyor bizi. Misafirperver annesi hemen bizi adanın çeşitli yerlerinde çekilmiş fotoğrafların asıldığı duvarın önüne götürüp elimizden haritayı da kaparak başlıyor şurayı da görün buraya da gidin diye anlatmaya. Teyze iyi niyetle artık haritamızın üzerinde yuvarlak içine alınmayan koy kalmayınca kadar anlatıyor da anlatıyor. Diyor ki bugün rüzgar yok, adanın bu tarafını kolay kolay böyle bulamazsınız, bugün bu tarafa gidin. Teyzeyi mi kıracağız, böylelikle ilk durağımız adanın kuzeyine; Nagos koyuna oluyor. Birkaç terk edilmiş bina dışında koy son derece bakir. Zaten herhangi bir işletme de yok. Hepi topu zaten üç beş kişi sessiz sakin güneşlendikten sonra akşam yemeği için soluğu korunaklı yapısıyla doğal liman görevini üstlenen Marmaro’daki restoranlarda alıyoruz. Fazla tekrarlamaya gerek yok, bütün bütün kalamarlar 8 avro, Yunan salatası 4 avro, uzoyla beraber çıkıyoruz yine 25-30 avro gibi bir fiyata.

İstikamet Güneybatı

Sakız, tarih öncesinden itibaren yerleşimin bulunduğu zaten adanın da adını da verdiği Sakız ağaçları ve ticareti ile tarih boyunca oldukça önemli bir konumda bulunan bir ada. Ağaçların bulunduğu adanın güneyinin yönetim ismi de zaten Mastichochoria ve burada 12. Yüzyılda Bizans zamanında kurulmuş Orta Çağ köyleri varlıklarını aynen korumayı başarmışlar. Bunlardan özellikle iki tanesi gezmeye ve bahsetmeye değer. Dış cephelerinin hepsinin siyah beyaz geometrik şekillerle boyanmış olan Pyrgi ile korsan saldırılarından korunmak için kale şeklinde inşa edilmiş Mesta. Kendine has sakız üretimi ile Osmanlı döneminde de ayrıcalıklı bir konumda yer alan adadan sırf bu mahsuller yüzünden çok düşük bir vergi alınıyormuş. Hatta ilk Yunan isyanı çıktığında adadakilerin hali vakti, refah seviyesi gayet yerinde olduğu için bu ayaklanmaya gayet isteksizlermiş.
Bu kadar tarihin ardından soluğu adanın güney sahillerinde ve esasında en güzel sahillerinin olduğu yerde alıyoruz. Mesela şöyle bir renge sahip Aya Dinami bizi bekliyor. Sahilin hemen girişinde bir manastır yer alıyor. Buradaki keşişler ağzının tadını biliyormuş. Plajın yolunun üzerinde Olimpi Mağarasında bir market var. Oradan nevaleleri toplayıp gitmek lazım zira plajda başka herhangi bir tesis bulunmuyor. Güneydeki koyları geze geze Chios’a dönerken akşam yemeği için molayı Karfas’ta veriyoruz. Meltemaki adlı restoranda bizi Lefter ve ailesi karşılıyor. Çat pat Türkçesi ile elbetteki onca Türk konuk sayesinde Lefter’in bize ne anlam ifade ettiğini biliyor. Menüde çok hoş bir detay var: Ailenin 20 yıl önce ilk restoranı açtığındaki aile fotoğrafı ile günümüzde aynı yerde çekilmiş fotoğraf bu ailenin ne kadar sakin bir hayat sürdüğünü gösteriyor. Yine sudan biraz ucuza yemekten kalkarken restoranın annesi arkamızdan sesleniyor: Durun gitmeyin, helva kavuruyorum, onu da yolluk yapın!

Dağın tepesinde 1000 yıllık manastır

Küçücük adanın unvanları arasında Homeros’un memleketi, Sakız’ın ana vatanı olması yetmiyormuş gibi bir de 1000 senelik bir UNESCO dünya mirası listesindeki manastıra ev sahipliği yapıyor. Rivayet odur ki 3 tane keşiş dağda Bakire Meryem’in silühetini görürler ve o dönemde Midilli’de sürgünde olan Constantine’e Bizans’ın tahtının başına geçeceğini müjdelerler. Constantine de eğer başa geçerse o silühetin görüldüğü yere manastır yapmayı vaat eder. Nitekim Constantine başa geçer ve sözünü yerine getirerek 1049 yılında bu manastırı inşa ettirir. Yaklaşık 800 sene gayet manastır şaşalı bir dönem sürdükten sonra 1822 Yunan bağımsızlık savaşında Türkler manastırı yağmalarlar. O yüzden şu anda eski binalar dışında çok da görülecek bir şey kaldığını söyleyemeyeceğim.

Hazır Midilli demişken şuraya bir paragraf sıkıştırayım. Zira günübirlik gittiğimiz Midilli hakkında yazı yazmaya değmeyecek kadar yavan bir yer. Belki de ben bir gün kaldığım için pek bir şey anlamadım. Ama bir karşılaştırma yapmak gerekirse Midilli Gökçeada iken burası Bozcaada kıvamında. Midilli ile ilgili de bir tarihi anekdot anlatayım tam olsun. Midilli adasının İngilizce ismi Lesbos’tur. Nasıl ki İtalya’dan olana Italian deniyorsa, Lesbos’tan olana da Lesbian deniyor. İşte bizim bu ada da 6. Yüzyılda Sappho adında bir kadın şair kadının güzelliği ve genç kızlara olan aşkını anlatan şiirler yaşarmış. Bizim bu Lesbian Sappho’dan 12 yüzyıl sonra Fransız şair Baudelaire Sappho’ya gönderme yaparak iki kadının aşkını anlatan şiirinde tanımlama yapmak için lesbian ifadesini kullanır ve böylece bir adanın memleketlisini tanımlamak için kelimenin anlamı sonrasında tamamiyle değişir.

Ben Neo Moni’nin batıya doğru yokuş aşağı giden yollarından Sakız’a geri döneyim ve yolun sonunda Elinda plajı bizi karşılasın. Güneydeki plajlar çıtayı o kadar yükseltti ki başka bir yerde süper diyeceğim Elinda plajına ancak “eh işte bir denize girilip çıkılır” payesi biçebiliyorum.  Sahil yolunu güney yönünde takip edince vardığımız Lithi limanı hem bir sonraki deniz molamız hem de yan yana sıralanmış küçük tavernaları ile öğle yemeği yerimiz oluyor. Musakka, dolma, feta peynirine yine bir Mythos eşlik ediyor. Gündüz zeytinyağlı, akşam balık menüsünden halen daha mutluyuz. Deniz mahsullerinden gına gelip telefonla otel odasına pizza sipariş etmemize ise henüz birkaç gün daha var.

Tüm bu köy, kasabaların yanında Chios’un merkezi kocaman bir şehir gibi kalıyor. Özellikle gece olduğunda kordonboyundaki tüm kafeler ana-baba günü. Bir de hafta sonu artık lig başlamış. Olimpiakos’un maçı var.  Tüm kafelerde maç açık. Olimpiakos maçı beş golle alıyor. Sahil boyunca birçok mağazada sakızdan yapılmış uzodan tut da sabuna kadar envai çeşit ürün var. Tüm bu mağazaları geri bıraktıktan sonra yemek için bir restorana oturuyoruz. Alüminyum zehirlenmesine ramak kalacak kadar balık yedikten sonra spagetti seçeneği bize çok cazip görünüyor. Restoranın sahibi ise bir Türk. Denizin karşı tarafından kaçmak için gelmiş burada ev alıp çalışma iznini almış ve bu restoranı açmış. Birçok Türk’ün yabancı dil bilmediğini göz önüne alırsak Türkiye’den direk geçilen adalarda Türk işletme olarak iyi iş yapılabilir. Keza girdiğimiz bir kozmetikçi de aynı şekilde Türkiye’den gelen bir kadına aitti. Bu iş benim aklıma yattı.

Balık ve deniz ürünlerinden gına gelip spagetti ve pizzaya sarılmamız adada ne kadar uzun süre kaldığımızın bir kanıtı esasında. Yine de adada o kadar çok güzel koy, gezilecek yer var ki hiç de sıkılmadık. Zaten karşı kıyıyla karşılaştırdığımızda harcadığımız para komik kalıyor. Daha önce de defalarca söylediğimi yine tekrarlayarak noktalıyorum: Yazın Yunanistan, kışın Bulgaristan dururken Bodrum, Çeşme, Uludağ’a gitmek finansal açıdan bence aptallık. Zira bu yaz da Yunanistan turumuz devam ediyor. Bu bayramda rota Taşöz. 
Yorum Gönder