İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Bursaspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bursaspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.06.2011

Durduramıyoruz Efendim, Her Yerden Geliyorlar!


Galatasaray'ın, teklif yapılınca imza attılar sanılan transferlerinden sonra bir bomba da Bursaspor adına patlatıldı bugün; Ertuğrul Sağlam'dan "olur" alınınca olabilir sanılmış bir garip transfer hikayesi:

"Bursaspor'da Teknik Direktör Ertuğrul Sağlam'ın raporu doğrultusunda orta sahaya kaliteli bir oyuncu kazandırmak için çalışmalar sürüyor.

Yeşil-beyazlı yöneticilerin, yeni sezon için kadroda düşünülmeyen Ivan Ergiç'ten boşalan mevkiye, Chelsea'nın yıldız oyuncusu Frank Lampard'ı transfer edebilmek için bu oyuncunun menajeri ve İngiliz kulübüyle temasa geçti.

İngiliz kulübünün Bursasporlu yöneticilerin teklifine sıcak baktığı, 31 yaşındaki yıldız oyuncunun da ikna edilmesi için yoğun görüşmeler yapıldığı öğrenildi."


Benim favorim yine de hâlâ; Shevchenko'yu 30 milyon Sterlin karşılığı Chelsea'ye transfer olduktan 1,5 ay sonra Fenerbahçe'ye getirten İHA.

8.05.2011

Emeklilik

Futbolcu dediğin, yaşı 30'a erince performansı düşmeye başlayan bir organizma; genellikle 30'lu yaşların bir yerlerinde, istese de istemese de futbola veda etmek zorunda kalıyor. Bu yüzdendir, ülkenin sahada oynanan futbolu, kör-topal, gıdım gıdım, bir şekilde, bir yerlere doğru ilerliyor sayılır.

Futbolun yöneticiliğinde futbolculuktaki gibi bir yaş haddi yok malesef. Elden-ayaktan düşen futbolcu futbolu bırakıyor ama akıldan-izandan düşen yöneticinin yöneticiliği bıraktığı yok. Bu yüzdendir, revizyon sağlanamıyor ve 90'ların popülist yöneticilik ekolü futbolumuzdan bir türlü emekli olamıyor.


İşte... Bursaspor başkanı İbrahim Yazıcı, dün oynanması gereken fakat şehirde terör estiren taraftarlar yüzünden oynanamayan Bursaspor-Beşiktaş maçı üzerine, soyadı gibi yazıyor da yazıyor. Amaç, belli ki peşinen konuşup gelecek müeyyideyi hafifletmek.

4.12.2010

Yazıcı niye özür diliyor?

* Sabah NTVspor'u açtım ve İbrahim Yazıcı'nın "Avrupa'da aldığımız sonuçlardan dolayı Bursa ve Türkiye'den özür diliyoruz" açıklamasını gördüm. Neden özür dilediğini anlamadım, aynen Valencia maçından Ertuğrul Sağlam ile yolların ayrılması konusunun dillendirilmesini anlayamadığım gibi.

Sanki her sene Avrupa'da ülke olarak çok başarılıyız da Avrupa'da alınan sonuçlar sonrasında bir takımı tarihinde ilk defa şampiyon yapan, bu yıl da ligde ikinci giderken sorgulanıyor. Bu ülke daha önce de bir temsilcisinin Şampiyonlar Ligi'nde 0 puan aldığını, başkasının Leeds'den 6 yediğini, ötekisinin evinde Chelsea'den 5 yediğini görmüşken, bu sezon 3 takımı daha ağustosta Avrupa'dan elenmişken daha hala neden özür dileniyor ki?

* Dünya Kupası, Olimpiyat gibi etkinliklerin evsahipliği seçimi 15 - 20 kişinin oyu ile belirlendiği sürece her zaman rüşvet konuşmaları olacaktır. Wikileaks bunların da belgesini bulsun, yayınlasın. Pazarlamaya o kadar para harcayana kadar her bir üyeye 1 milyon dolar ver, 15 milyon dolara işi bitir. Neden 2018 ile 2022'nin seçimleri bir arada yapıldı, bu konuda herhangi bir açıklama yok. Komplo teorisi; Sepp Blatter'in koltuğunun sallandığının, 4 sene sonra burada olup olmayacağının belirsizliğiyle "ikisinin de stad yapımı ve altyapı konularını bağlayayım gider ayak" anlayışı olduğu yönünde.

Polyanacılık yapacak olursak Güney Afrika ve Ukrayna örneklerinde gördüğümüz üzere 8 yılın tüm altyapıyı tamamlamaya yetmediği, futbol ülkesi olmayan bu ülkelere daha fazla zaman vermek amacının güdüldüğünü de düşünebiliriz. Katar'ın çok büyük iki avantajı vardı.

1. FİFA'nın bu organizasyondan en büyük ekmeği TV yayın haklarından yiyor. 2010 Dünya Kupası yayınlarından toplam 4 milyar dolar aldılar ve tabiki ekmeğin en büyük payı Avrupa. Avustralya başta olmak üzere Katar hariç diğer tüm ülkelerin saatleri Avrupa ile fazlasıyla ters ve primetime yayın olmadan bu kadar paralar kazanamazsın.

2. Japonya ve Kore daha 8 yıl önce Dünya Kupası organize ettiler. ABD'nin de 16 yıl önce yaptığını unutmayalım.

* Çarşamba, Sinan Erdem'deydim. Yıllardır, Ataköy'de yaşayan biri olarak; Saraçoğlu, Caferağa, Burhan Felek'e gitmeyi bir nevi deplasmana gitmek gibi tecrübe edinen biri olarak evime 10 dakika yürüme mesafesindeki salona gitmek büyük rahatlık. Yıllardır Tanjevic'in dışardan şut atmaya dayalı hücum sisteminden sonra, sürekli içeriden oynamaya çalışan, köpek gibi savunma yapan bir takım izlemek inanılmaz bir keyif. Gerçi galibiyetsiz Cibona bir ölçü değil, haftaya Barcelona maçı var. Sonra zaten Top16 ile esas mücadele başlayacak.

* Dominos'ta işlerim çok yoğun, Barça maçına 1 haftadır birşeyler karalayacak vakit bulamadım. Dominos'tan alışveriş yapacaksanız, (ki yapın zaten :) kendi internet sitesini kullanın, yemeksepetini değil. Bana destek olun :) Barça maçının 8. dakikası falandı:

Babam: Ben daha Mesut'un ismini duymadım.
Ben: Ben daha herhangi bir Real Madridlinin ismini duymadım.
Babam: Niye? Casillas ve Pepe! Yetmez mi?

Ne kadar içinde İtalyan olmasa da bir İtalyan takımıyla savunma yapmakla, Real Madrid'den aynı savunma performansını beklemek hiç bağdaşmayan iki konuydu. Nitekim Mourinho da, Khedira ile Alonso'nun yanına Lass'ı koymak yerine, savunmadan tek anladıkları topun arkasında durmak olan dört oyuncuyla çıkarak, "ben kendi topumu oynarım" dedi, ama onu oynayacak top olmayınca bu kumar tutmadı.

Kapanışı İspanyol televizyonun yaptığı bir çalışma ile yapalım:

8.11.2010

Şimdi Yorumlar

-Galatasaray teknik direktörünü suçlamak yersiz. Kadro kalitesi bu kadar...
-Servet oyunu ciddiye alsa acaba Trabzon galip gelebilir miydi? Hiç zannetmiyorum
-Şu bir gerçek ki Hagi takımı, Lucescu ve M.Denizli tarzında defansa yatkın oynatıyor. Ne yapsın ancak kontraatak ile gol bulabileceğini görmüş adam..
-Arda, Baros ve Kewell sağlıklı oynadığı sürece bu taktik devam etmek zorunda.
-Servet'in acilen takım ile ilşkisi kesilmeli, belli ki olmuyor...
-Beşiktaş'ın Porto maçını yorumlarken Holosko'yu pas geçmişim...
-Bugün beşitaş Kasımpaşa'yı yenemeyecek gibi geliyor, umarım gelip geçici bir buhran anında yazıyorumdur...
-Fenerbahçe, ciddi rakiplere karşı böyle etkili oldu mu ligde tutulmaz gibi...
-Bursa için şunu diliyorum: Tüm yabancılarını göndersinler..
-Torres için Chelsea'nin kabusu diyebilir miyiz. Chucky Torres
-Edgar Davids kramponları tekrar asmış.. Yeter artık be abi kaç oldu bu emeklilik işi...
-PSG Marsilya maçını seyrettim, dişe diş bir maçtı. Mevlüt yine çaktı golünü...
-Bu arada Kezman'ın da kontratı fesih edilmiş durumda...

8.08.2010

Kazandıran Oyun!



Geçen sezonki Bursa maçlarını aklıma geldi de, hemen hemen aynı maçları izlemiştik. O maçlardan galip çıkamayan Trabzon’a bu kez beraberlik yetmiyordu. Trabzonspor böyle tek maçlarda iyi, lakin sürekliliği yok. Sonuç alamıyor. Şampiyonluk tek maç olsa kazanır ama 34 maç olunca kazanamıyor işte.

Umut’suz ama daha derli toplu bir takım izledik. Umut’un yerinde geçen sezonun kayıp adamı Teo var. Burak, Alanzinho, Colman ile etrafı örülen Teo, attığı gollerle gol becerisini göstermiş oldu. Doğru yerlerde oldu ve doğru vuruşlar yaptı.

Ancak gol, öyle topun altına yumuşak girişlerle atılmıyor. Bunun bir orta sahası savaşı var. İşte o savaşı Şenol Güneş’in askerleri kazandı. Güneş için kimse bundan sonra iyi insan kötü teknik direktör demesin. Bursaspor orta sahasını, çok pasla ve çok presle çökertip, kendi ceza alanına yaklaştırmadı. Bursaspor’un tek tük gelişleri cılız gelişlerdi. Sonuçsuzdu. Olanları da Glawacki Egemen ikilisi kesti. Glawacki, buz adam. Bursalılar herhalde bu adamı nereden buldular demiştir. Egemen’in geçen yılki dağınık görüntüsü de onun sayesinde bitebilir.

Bursa, orta sahayı Trabzon’a verince aslında ilk yarıda bitmesi gereken iş ikinci yarıda bitti. Selçuk, Ceyhun takımın oksijeni oldu. Bir de Serkan tabii.

İyi de hiç mi olumsuz bir şey görmedik derseniz, bu maçın lig için ölçü olmayacağını kesin olarak söyleyebiliriz. Şampiyon Bursa’ya 3 attık, Liverpool’a da herhalde 2 atarız diye düşünmesin kimse. Trabzonspor’u bir de savunma yaparken izlemek lazım. Bu akşam savunma yapmadı. Meydanı buldu, hücum yaptı. Onun için tamam olduk değil, bir kupa kazandık diye bakmalılar. En olumlu neydi derseniz, direnç. Fizik üstünlüğü. Orta alandaki doğru pas trafiği. Ve hemen karşı yarı alana geçme bilinci.

Beni şaşırtan ise Bursalıların ilgisizliği oldu. Kendilerine ayrılan yerde boş yer olmamalıydı. Trabzonspor taraftarı ise bıraksalar karşı tarafı da doldurur. Bilse yüz sene daha şampiyon olmayacak, yine doldurur. Süper kupa müzeye gidecek. Türkiye kupası gibi milli kutlama haftaları tertip etmeye gerek yok. Trabzonspor’un müzesinde daha değerlileri var. Trabzonspor’un kupa maçındaki oyunu süper değil, sadece kazandıran oyun. Bunun bilinmesinde de fayda var.

18.05.2010

Şampiyonluğun Öyküsü






Üzerine çok şey söylemek istemiyordum (bu yazıyı yazarken istemiyorum diye başlamıştım ama yazıyı bitirip geri döndüğümde araya bir “d” ekledim) aslında. Fenerbahçeli olmasına rağmen ilk kutlama mesajlarından biri İlker'den geldiği için onun sözünü dinliyorum ve “Şampiyonluk”a dair tecrübelerimi yazıya dökmeye çalışıyorum.

Açıkçası Ankaragücü maçında gelen 0-3'lük galibiyetten sonra umudum çok azalmıştı. Babam beni telefonla arayıp Beşiktaş maçına bilet buldum gelecek misin dediğinde düşündüm; “olur da şampiyon oluruz, sonra pişman olurum” diyerek stada gitmeye karar verdim son maç için. Pişman olmadım.

Aynı iki hafta öncesindeki Kayserispor maçında olduğu gibi radyodan gelen haber izlediğimiz maçı sürekli taciz ediyordu. İlk yarıda Bursaspor tribününde de yanlış haberle gelen sevinç vardı. Kayserispor maçında olduğu gibi! Meğer bu sefer de Fener atmış, 1-0. Sonrasında neredeyse üstüste iki gol. Biri gözümüzün önünde Batalla'dan, diğeri Burak'tan. 1-1, 1-0, an itibariyle canlı lig tablosunda lideriz, oynanan maç sayısı 34 yazıyor. Hemen sonrasında Ali Tandoğan'ın müthiş eforu, Toraman'ın yardımıyla, 1-1, 2-0. Bence bu gollerin yakın zamanlı olması Fenerbahçeli oyuncularda mutlaka bir gerginlik yaratmıştır. Son vuruşlardaki beceriksizliklerde bu baskının katkısı olduğunu sanıyorum.

*Araya bir not. Fenerbahçe'nin yediği golde çok önemli bir ayrıntı var. Bu sezon özellikle Emre Belözoğlu'nun takımda etkisinin artmasıyla sıradan düdüklerde bile hakemin etrafını 5 kişiyle sarmayı görev bilmiş Fenerbahçe'li oyuncular, en kritik maçta golü bu şekilde yediler. Trabzonspor'lular atışı erken kullandı ve 5 kişi orta sahada kaldı. Daha iyi bir kanıt olamaz hakeme itirazın saçmalığına.

Statta kimse 80. dakikaya kadar Kadıköy'deki maçın 1-1 biteceğine inanmıyordu bence. Bir kere radyodan gelen seslere göre maç Trabzonspor ceza sahasında oynanıyordu. Hakikaten de öyleymiş. Son 10 dakika nasıl geçti bilmiyorum gerçekten. Müthiş terledim onu hatırlıyorum. Fenerbahçe maçının skorunu öğrenmeden stattan çıktım zaten arada 1 dakika fark vardı. Stadın ağır demir kapısına parmağımı kıstırdıktan sonra stat görevlisi suçlu hissederek bana su verdi elime dökeyim diye. Parmağım morardı tabi. Bursa'da stad şehir merkezindeki yemyeşil Kültürpark'ın içindedir, stattan çıktım ...... Şampiyonuz!! İçeriden ses geldi. Ben parkın içine doğru koşmaya başladım ağaçların arasından, ne yaptığımın sanıyorum farkında değildim. Büyük bir gürüh stada doğru koşuyordu. Neyse parmağımı kıstırdıktan iki dakika sonra, gözlerim yaşlı ellerim havada koşarken ağaca tosladım. Neyse ağacın dallarından kurtulup parkta koşmaya devam. Arabaya doğru giderken fenalaşır gibi oldum, büfeden bir su aldım. O anda forma sponsorumuz olduğunu bildiğim için bir de Uludağ Limonata çaktım kendime geldim. Büfedeki televizyonda Fenerbahçe stadındaki sevinçler vardı. “Can, kendine gel, halüsinasyon görüyosun o bizim stat!”

Arabaya ulaştım, park alanından çıkıp eve dönmeliyim. İlk manevra, “Çat!!!” Arabayı duvara çarptım. Sonra durdum, herhalde dedim trafik kazası yapacağım, trajik bir hikaye. “Şampiyonluk sevinci kanlı bitti. Genç taraftar arabayla şarampole yuvarlandı”. Aslında bu trajik hikayeden 5 dakika arayla ikinciye tedirgin oluyorum. Büfede durup su almamın sebebi de kalp krizi geçiriyorum sanmamdı. Böyle aptalca kaygılardan şikayetçiyim ama bu sefer farklıydı. Sevinmekten korkuyor gibiydim. Neyse sapa sağlam döndüm eve. Sabah 7:30 feribotu var İstanbul'a dönmeliyim, futbol sezonuna göre ayarlamıyorlar yüksek lisans programlarını. Yazık! İşin ilginci ilk kutlayanlardan birinin mail yoluyla sabah gittiğim dersin hocası olması.

Şaşkınlık ve sevinememe hali daha baskın benim için. Bunun kişisel sebepleri de var ama esas bir noktayı anlatmak isterim. Gözlemlediğim kadar gecenin tadını çıkaranlar arasında Beşiktaşlı ve Galatasaraylılar da var. Tabiiki olacak, rakipleri kaybetti. Bir yanda rakipleri kaybettiğinde keyif yapmaya alışık İstanbul taraftarları, öbür yanda gördüğü sahneyi daha önce hiç görmemiş, bu hissi nasıl yaşayacağını, nasıl dışavuracağını daha önce test etmemiş bir topluluk. Ben bu bilmezlikten dolayı sevinemiyorum sanki. Aslında 3 büyüklere karşı bu sezon alınan galibiyetler sonrası yaşananlar son gecenin provasıydı. Ya da küçük bir tersine çevirmeyle bugünden geriye bakarsak, o kutlamalar içlerinde o son gecenin tohumlarını taşıyordu.

Şu noktaya gelmeye çalışıyorum. Medyada genelde “devrim” sözcüğü kullanılıyor. Eğer bu kelimeden futbolun düzlenmesine, içindeki iktidar dengelerine radikal bir son verip yeni bir çağın açılması anlaşılıyorsa, bu tanıma katılmıyorum. Eşitsizlikler korunarak tekrar üretilmeye devam edecektir, köklü bir kurumsal-ekonomik dönüşüm olmadıkça. Ancak bu şampiyonluğun “futbol alanı” içerisinde “devrimsi” bir yanı var. O da şu; mümkün olan ve mümkün olmayan(imkansız olan) arasındaki hayali ama bir o kadar da gerçek çizgiyi, radikal bir biçimde tekrar düşünmemize yol açtı. “Yapmazlar”, “olamazlar”, “son haftada takılırlar” gibi mitik söylemler dolaşıma girdikçe futbol maçları üzerinde gerçek sonuçlar oluşturuyorlar, özellikle futbolcular ve taraftarlarda tetiklenen psişik etkiler yoluyla. Futboldaki kutuplaşmayı sürdüren ana faktörlerden biri bölgesel, ekonomik uçurumlar ise eğer, diğer ana faktör de bu uçurumları yeniden üretmeye hizmet eden konuşma ve hissetme biçimleri. Gerçekten de imkansız olarak tanımlanan, ancak illa da imkansız olmadığını gördüğümüz bir olaya şahit olduk. Aslında Rıdvan'ın da altını çizdiği gibi, “haksız rekabet” şartlarında rekabet eden bir takım şampiyon oldu.

Tecrübelerimi ve fikirlerimi aşağı yukarı böyle özetleyebilirim herhalde. En son 02-03 sezonunun 34.haftasında Bursa'da statta maçı izlerken bir yandan da radyoyla sonuç bekliyorduk. O zaman küme düşmemeye oynuyorduk ve Altay'ın 1-0 yenilmesiyle kümede kalmıştık. 7 sezon sonra benzer bir hikaye, radyodan haber bekledik, yine istediğimiz sonuç geldi. Bu sefer şampiyonluk geldi.

Böyle beklenmedik ve tahmin edilemeyecek ölçüde şaşırtıcı bir olayı analiz etmek kolay değil. Ertuğrul Sağlam'ın mucizesi, oyuncuların yürekleri falan filan onlar zaten hep konuşulan şeyler ve tabiiki hepsine doğruluk payı var. Biraz daha ileri gidersek belki bazı temel ilkeleri ortaya çıkarabiliriz sadece isimleri yüceltmekten ileri gidip. Çünkü ben bu başarının bir veya birkaç kişinin mimarı olduğunu düşünmüyorum, tam tersi ortak bir süreç olduğuna inanıyorum. Bazılar planlama, bazıları uygulama, bazıları da destekleme hatta belki bazıları da eleştirme yoluyla katıldılar bu sürece. Bu yüzden mucizeyi neler mümkün kıldı onlara bakmak lazım bu “ibretlik” süreçte.

1) Altyapı

Bence en temel faktör Bursaspor altyapısının değerinin anlaşılması ve bunun A takıma entegre edilmesinde sağlanan istikrar. Samet Aybaba döneminde başlayan bir süreçti bu, Sercan, Volkan, Serkan Kurtuluş (gs'de şimdi), Serdar Aziz o dönemde genç yaşta A takımda yer buldular. Burada Ertuğrul Sağlam'ın, kendinden önceki teknik direktörler zamanında başarılı olmuş oyunculara şüpheyle bakmaması bir antrenörlük doğrusu. Komik de olsa, Türkiye futbol arenasında, takımın başına geldiğinde bir önceki dönemin iyi giden süreçlerini sahiplenmekten kaçınan antrenörler var, hep vardı. Volkan Şen, Bekir Ozan Has ve Sercan Yıldırım bir önceki dönemde yaptıkları çıkışı devam ettirdiler ve önemli rol oynadılar. Ancak onlarla sınırlı değil. Dönem dönem 18 kişilik kadroya girip yedekten oyuna dahil olan, dışarıda kaldıklarında bile Ertuğrul Sağlam'ın her zaman güvenebileceğini bildiği oyuncular sayesinde Bursaspor bu sene büyük bir takım gibi davranabildi. Serdar Aziz'in varlığı İbrahim Öztürk'ün, Eren Albayrak'ın varlığı Ozan İpek'in performansını arttırdı. Hatta sezonun son kısmında düzenli olarak yedekten giren İsmail Haktan Odabaşı, Volkan Şen'in sakatlık ve ceza yüzünden olmadığı maçlarda Ertuğrul Sağlam'a oyuncu seçiminde müthiş bir esneklik sağladı. Muhammet Demir, Eren Albayrak, İsmail Odabaşı, Serdar Aziz gibi oyuncular ve devamı bu başarının sürekliliği için de önemli rol oynayacaklardır. Bursaspor taraftarlığı tarihimdeki üç başarılı süreçte de (1993-1996, 2000 ve bu son iki yıl) altyapıdan gelen, Bursa'da genç yaştan itibaren top oynamış olan oyuncuların önemli rol aldıklarını söylemekte yarar var. Bunun tesadüf olmadığını ve bir futbol ilkesi olarak sahiplenilmesini çok önemli buluyorum.


2) Transfer politikası

Altyapı maddesiyle yakından bağlantılı bir süreç de şu; kadro şişirmek için gereksiz yere, hakkında çok şey bilinmeyen yabancıların transferine gerek kalmaması. Ergic ve Batalla kapalı kutu olan iki transferdi ve ikisi de müthiş katkı yaptı. Karar verme sürecinde katkısı olanları kutlamak gerek. Onun dışında Ali Tandoğan, Zapo ve Hüseyin zaten Ertuğrul'un yakından tanıdığı oyunculardandı. İkinci ligden gelen futbolcular Ozan İpek ve İbrahim Öztürk'ün çıkışını da takımda yaratılan 25 kişilik ve her mevkiide yaratılan denk rekabet ortamına bağlıyorum. Tabi şans vermekte korkmayan, doğru anda ısrarcılık edip doğru anlarda dinlendiren Ertuğrul Sağlam'dı. Zapo'yu kesmekten kormayıp İbrahim'de ısrar etmesi müthiş bir hamleydi sezon içinde. Hiddink'in kaçırdığı ismin İbrahim Öztürk olduğunu düşünüyorum. Hele Emre Güngör çağrılmışken. İkinci lig'in iyi izlenmesi, birinci lig'de tutunamamış oyuncular yerine çıkış yapmaya açık, başarıya aç oyunculara şans tanınması transfer-kadro politikasının doğrularıydı. Ali Tandoğan, Ömer ve Hüseyin yeterli tecrübeyi sağlıyordu zaten. “Tecrübesiz” lafı bazen öyle bir şekilde kullanılıyor ki sanki 11 oyuncunun 11'i de yaşlı olmalıymış gibi sonuçlara gidiyor.

3) Taktik Düzen

Ertuğrul Sağlam'ı ne kadar tebrik etsek az. Tüm süreçte payı tabiiki var. Ancak tamamen mesul olduğu bir alan varsa o da saha içindeki taktik düzen. Birkaç prensipten bahsetmek istiyorum. Birincisi sistemli pres. Bu sene Bursaspor'un en iyi yaptığı şey önde pres yaparken iki hamle ötesini düşünmesiydi. Hüseyin'in de katılımıyla 3 uzun boylu stoperi bekletirken, hızlı ve hareketli oyuncuların pres yapma amacı her zaman karşı takımı uzun topa zorlamaktı. Pres yaparken anlamsız faullerden kaçınmak aynı zamanda savunma hatttını öne çıkarmak demekti. Bu ikisinin birlikte yapılması çok ama çok önemliydi ve neredeyse tüm maçlarda toplu oyunun kendi kalemizden uzak ve güvenli oynanmasını sağladı. Bursaspor'u geçen seneki Sivasspor'dan ayıran da bu bloklar-arası devamlılıktı. Sivas geçen yıl ileride müthiş pres yapıyor ancak savunmasını sistemli olarak ileri çıkarmıyordu, Hüseyin gibi bir ön liberodan da mahrumdu. Bu çok yorucu bir düzen ve uzun toplarla sahayı geçmeye mahkum kalıyor. Hücüm hattıyla savunma arasındaki mesafe bazen 70-80 metreye çıkabiliyor, karşı takımı boğmakta da zaman zaman eksiklik yaşayabiliyor çünkü oyun alanı çok geniş. Bence Fenerbahçe de Daum'la aynı zaafı yaşıyor. İyi top yapan takımlar Fenerbahçe karşısında tempoyu istedikleri kadar düşürebiliyorlar ve buna her zaman iyi bir cevap veremiyor Fenerbahçe. Analizim şöyle, son haftalara girildiğinde sistemli olarak karşı takımı uzun top yapmaya zorlayan ve savunmayı öne güvenli bir biçimde çıkaran Bursaspor, özellikle evindeki maçlarda o stresi kaldırmakta çok zorlanmadı. Genelde stresli başladığı maçlarda alıştığı oyun düzenine yerleşmesi 10-15 dakikayı bulsa da, bu dakikalarda gol yediği sadece iki maç oldu. İ.B.Belediye deplasmanı ve Antalya maçı. Bunlardan sadece İ.B.B deplasmanında kaybetti, ki o maçın da son 30 dakikasını tamamen karşı yarı sahada oynamayı başardı. 0-0 biten maçlarda da heyecan gol vuruşlarını etkiledi ama süreklilik gösteren bir “futbol tutulması” yaşanmadı beklenenin aksine. Bu sistemin tabiiki zayıf karnı, o arkada bekleyen uzun stoperleri sürekli zorlayacak, atılan uzun toplarda ya hızı ve kondisyonuyla, ya da boyu ve gücüyle; kısaca fiziksel olarak avantaj yaratan santraforlar. Kayseri deplasmanı (Makukula) ve içeride oynadığı Trabzonspor (Umut Bulut) maçlarında Bursaspor sezon boyu, daha doğrusu 6.haftadan itibaren, neredeyse her maçta kurduğu bu sistematik baskıyı kurmakta zorlandı. Hatta buna Antalyaspor maçları ve Djehoua'yı da ekleyebiliriz. Ancak gördüğüm kadarıyla Djehoua futbol bilgisi olarak fiziksel kuvvetinin çok arkasında kalıyor. Açıkçası Türkiye liginde böyle santraforlar sayıca az ve bu yüzden de ligimize çok uygun bir sistemi vardı Ertuğrul Sağlam'ın. İstanbul'un büyük takımlarında bile böyle bir santrafor yok. Bir de şu var ki, Batalla'yı dışarıda bırakırsak Ozan İpek, Turgay Bahadır, Volkan Şen ve Sercan Yıldırım gerçekten çok hareketli ve preste ısrarlı oyuncular. Karşı takımın savunmacılarına, özellikle de beklerine faul yapmak yerine uzun topa zorlamayı bir prensip olarak sezon boyu uygulamış olmaları bu sistemin en önemli parçasıydı bence. Ligin en çok gol atan takımı olan Bursaspor'da, hücum böyle bir savunma düzeniyle içiçe, ondan beslenerek işliyordu. Büyük takımlar diye adledilenler ise sahada böyle bir sürekliliği sezon boyu gösteremediler.

Sezon boyu maçları izlerken kafamda oluşan bu analiz, süreç boyunca da inancımı besleyen birinci güçtü. Umarım devamı gelir. Ligin kırılma anlarından birini de bir daha hatırlayalım;

Ozan ORTAladı, Batalla KAFAyı vurdu, ve GOL! 2-1 oldu dakika 26. Bursaspor farkı bire indirdi...