İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Özgür Can Özbek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özgür Can Özbek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.09.2007

Golleri Sırala, Devleri Parala, Şampiyonlar Ligi’nde Finali Arala*

Milan’ın Avrupa’nın en büyüğü olduğunun oyuncu bazında da karara bağlandığı bir gecenin ardından Şampiyonlar Ligi’ne katılan ülkemiz temsilcilerinin rakipleri belli oldu. Takımlar hakkındaki naçizane fikirlerimi beyan etmeden evvel kura töreni hakkında birkaç hissimi paylaşmak isterim. İlk olarak Maldini ve Seedorf’un yaşları hakkında dün akşamki halı saha maçında yapılan spekülasyonlardan sonra belki sizlerin arasında da benzeri tartışmalar olabilir düşüncesiyle bir malumatı tekrar ortaya koymak istiyorum: Clarence Seedorf sadece 31 yaşındadır. Evet kendisi Avrupa’nın pek çok büyük kulübünde oynamıştır ve Şampiyonlar Ligi’nin en önemli demirbaşı durumundadır ama bütün bunlar 1 Nisan 1976 doğumlu olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Eğer birgün Şampiyonlar Ligi’nin logosu değiştirilecekse kendisinin bir vesikalık fotoğrafı kanaatimce olabilecek en iyi alternatiftir (NBA logosundaki Jerry West silüeti hesabı). İkinci olarak da kardeşim madem eskinin kıymetli topçularını bugünün yıldızlarına ödül versinler diye getirdiniz adamlar da iki kelam etsinler; bilhassa Savicevic doğrudan Lig TV programlarındaki bayan sunucu muamelesi gördü; zaten anladığımız kadarıyla İngilizcesi bülbül gibi şakımaya da çok müsait değildi. Didier Deschapms –ki bende hep bir Dustin Hoffman havası uyandırır- ödülü verip hemen kaçmak isterken çok dil bilen arkadaş tarafından durduruldu; lakin ona da duygu ve düşüncelerini iletme fırsatı verilmedi. Hattızatında bizim takımlarımızın kuraları Kaka tarafından çekildi ve gazetelerimizin manşeti belli oldu: “Ellerine sağlık Kaka!”.

Takımlarımıza Barcelona, Lyon, Lazio gibi bir kura çıksa “Ellerin kopsun Ricardo” diye başlık atarlar mıydı bilinmez ama ilk bakışta gözümüz bunları kesti gibi. Ben kura çekiminden evvel üç torbayı kendi içinde 1’den 8’e puanlamıştım (En az istediğim 1, en çok istediğim 8 olmak üzere). Benim puanlamama göre Beşiktaş’ın rakipleri 13, Fenerbahçe’nin rakipleri 18 puana denk geldiler. Yani Beşiktaş’ın rakipleri Fenerbahçe’den 24 puanlık bir skalada 5 puan daha zorlar. Ne demek şimdi bu? Aslında hiçbir şey demek değil; sadece benim son derece subjektif değerlendirmemin bir sonucu; ama izin verin bu rakipler hakkında ne düşündüğümü daha açık bir şekilde izah etmeye çalışayım.

Öncelikle ilk torbadan gelen rakiplerimize bakalım. Liverpool benim bütün takımlar içinde Barcelona’dan sonra en tehlikeli bulduğum ekip. Tehlikeli kelimesini özellikle kullanıyorum çünkü kastettiğim özellik iyi bir takım olmaktan ziyade gününde olduğu zaman sahip olduğu tahribat kapasitesiyle ilgili. Üstelik Beşiktaş takımlarımız içinde deplasmanda kaybolma potansiyeli –ve geçmişe bakarsak sabıkası- en fazla olan ekip. Dolayısıyla Anfield’daki maçtan zaten puan beklememek bir yana o maçın hazin bir sonla bitmesinden endişeliyim. Ama Beşiktaş’ın İstanbul’daki maçta puan alabileceğini düşünüyorum. İnter ise İtalya şampiyonu ama mesela Milan’ın göz korkutma kapasitesine ulaşabilmesi için daha pek çok başarı elde etmesi gereken bir ekip. Çünkü onların büyük çoğunluğumuzun nazarında –haklı olarak- hovarda bir kulüp imajı var ve bence kadrolarına bakıldığında en büyük yıldızı oynadığından çok fazla konuşan ve kendine güvenen bir takımın birinci torbadan gelmesi yine de şanstır. Ya da şöyle sorayım; bu seneki Arsenal dışında o torbadan Inter’e tercih edeceğiniz bir takım var mı?

İkici torbadan nasibimize düşenler Porto ve PSV oldu. PSV de Porto da bu sene önemli oyuncularının bazılarını kaybettiler. Anderson ve Pepe Porto’nun en büyük yıldızlarıydılar. Sorun şu ki bu iki oyuncuya da 2 sezon önce tanımıyorduk ama arada gösterdikleri performansla büyük meblağlara transfer oldular. Yani Porto bu sene de böyle oyuncular çıkarabilir. Evet böyle bir ihtimal elbette var ama yine de Porto ve Beşiktaş’ın birbirlerini kendi sahalarında yeneceklerini düşünüyorum. PSV ise Şampiyonlar Ligi kaderimizin ayrılmaz bir parçası. Neden bilmiyorum ama bazı takımlarla ülkece sürekli karşılaşıyoruz ama mesela Ajax’la, Celtic’le (bu seneye kadar Porto’yla) kesinlikle eşleşmiyoruz. Belki de bu aşinalık hissinden dolayı PSV’den de çok çekinmiyoruz. Ve Alex, Kone gibi oyuncuları kaybetmiş bir PSV’nin Fenerbahçe’den 2 torba üstün bir takım olduğunu düşünmüyorum.

Bir üstümüzdeki torbanın karşımıza çıkardığı takımlar CSKA Moskova ve Marsilya oldu. Şimdi CSKA diyince spor ne olursa olsun bir durmak lazım; üstelik takımın sahipliğinde son dönemde meydana gelen gelişmeler göz önüne alındığında daha da dikkatli olmak gerekiyor. Bence grupta Fenerbahçe için kritik maçlar Moskova maçları olacak. Çünkü PSV ile muhtemelen maçlar paylaşılacaktır ama CSKA’nın ne zaman ne yapacağı belli değil. Şampiyonlar Ligi finali de Moskova’da oynanacak ve Caner Erkin’in yalancısıyız, adamlar ciddi ciddi orada olmanın hesabını yapıyorlar. Marsilya da pek alışkın olduğumuz bir takım değil. Fakat bildiğimiz bir gerçek var, Ribery artık orada oynamıyor. Yeni Zidane denen Nasri takımın yıldızı durumunda. Gerçi bu “Yeni X”lerin kariyerleri o X’lere pek benzemiyor ama yine de dikkatli olmak lazım. Bir de tabi Cisse var, o da günündeyken Allah muhafaza…Son tahlilde Beşiktaş’tan bariz bir üstünlükleri olduğunu sanmıyorum.

Sonuç olarak ben de kendimi iyi bir kura çektiğimizi düşünmekten alıkoyamıyorum. Öncelikle bu organizasyonda sonuç almada en başarılı ülke olan İspanyol takımlarıyla eşleşmemiş olmamızın önemli bir şans olduğunu düşünüyorum. Evet ligimizde tempo İngiltere ya da İspanya seviyesine pek çıkmıyor ama futbol rakiple oynanan bir oyun ve bazen rakibiniz sizi o noktalara çıkmaya zorlayabiliyor. Liverpool-Galatasaray maçı bunun iyi bir örneği, Galatasaray o maçta Türkiye’de asla oynamadığı bir tempoda Premier Lig’in Avrupa’da en iyi oynayan takımına karşı başa baş mücadele verdi. Ayrıca torba meselesinin de ex-ante bir değerlendirme olduğunu unutmamak lazım; gruptan çıkmak ise Hatice’nin değil, neticenin eseri. Demem o ki çektiğimiz kura enseyi karartacak bir kura değil; rakiplere bakıp “biz buradan rahat çıkarız” demenin haddimiz olmadığı da hepimizin malumu. Bundan sonra söz Sabri Ugan’da.

*1994-95 sezonu Şampiyonlar Ligi resmi müziği

Söz-müzik: Bahriye Tokmak ( Nam-ı diğer Kibariye)

26.12.2006

Emre Belözoğlu: Gözden Irak Haliyle Gönülden de

Ülkemiz için başka ülkelere sporcu ihraç etmek eskisi kadar heyecan verici bir dış ticaret hamlesi değil ne zamandır. Gönderdiğimiz futbolcular için kurban kesmeler yerini satılan uçaklar için deve kesmeye bıraktı bugünlerde. Ve belki de bu yüzden artık canlı yayın bağlantılarında dakika dakika alamıyoruz temsilcilerimizin haberlerini ve yine aynı sebeple Sinyor Giacchino’nun (cakkino diye okunan Güntekin Onay’ın telefon arkadaşından bahsediyorum) sesine hasret kaldık. Belki bu artık Türkiye’nin yabancı ligler tarafından dikkatle takip edildiğini gösteren bir hayır alameti ama bir yandan da en kıdemli elçilerimizi –hele öncekilerin yurt dışı mesailerinin toplam süresi ve başarıları düşünüldüğünde- ihmal etmemize sebep olan bir alışkanlık.

Emre Belözoğlu –ki bu yazının esas çocuğudur, ve Tugay Kerimoğlu –ki bu yazı özelinde sözde özne durumunda olsa da Türk futbolunda son derece müstesna bir makamın sahibidir, en azından olmalıdır-, yurt dışına transfer olmayı uzun süreli tatil olarak gören anlayışın yaşayan antitezleridir. Ve üstelik birinin kariyerinin hemen başında İtalya’ya gitmiş olması ve hala kariyerini Avrupa’da sürdürüyor olması diğerinin de kariyer eğiminin azalarak artmaya tekabül ettiği zamanlarda transferini yapmış olması bir ihtimalin daha olduğunu ama onun da ölmek olmadığını açıkça göstermektedir. Anlayana tabi.

2005 Haziranından beri kariyerini Newcastle’da sürdüren Emre Belözoğlu Türk futbolunun ilk “harika çocuğu” sayılabilir. Güneşspor’dan Zeytinburnu’na transfer olduğu yıllardan beri şimdiki gibi YouTube marifetiyle videolarını izleme imkanımız olmasa da kulaklarımız ismine aşinadır. Kendisi ve yetenekleri hakkında fikirlerimizin somutlaşması ise 96-97 sezonuna, manevi babası Fatih Terim’in onu profesyonel takıma çıkardığı zamana rastlar. 2001’de Inter’e transferine kadar geçen beş sezon, Hagi’yle usta-çırak ilişkisi ve Terim’le zaman zaman fırtınalı bir baba oğul sevgisiyle şekillenir. Belözoğlu yaşı ve fiziği sebebiyle takımın maskotudur ancak kıdemin çok da geçmediği sahada Emre UEFA kupasıyla taçlanacak olan 4 yıllık hegemonyanın hiç de ufak olmayan bir parçasıdır. Arada geçen süre tatsızlıklara da sahne olsa da Inter’e transfer olacak kadar kendini gösterir, cümle aleme. Yalnız gidişi pek hoş olmaz, yönetim cephesine göre verilen sözler birdir edilen yeminler sıfır ve üstelik Emre dindarlığıyla da tanınmaktadır (Newcastle’ın resmi sitesindeki profilinde bile “içten bir Müslüman” olduğu yazıyor). Emre’nin gidişinde kulübün ne ölçüde zarara uğradığı konusu bugüne kadar tartışıldığı ve sonuca ulaşmak mümkün olmadığı için bu konu ilgi alanımıza daha fazla girmez ve Boğaz’ın Maradona’sı, Hector Kuper’in yönetimindeki Inter’in personeline dahil olur. O yıllarda İtalya’da şike olaylarının üstüne gidilmediği için Juventus Serie A’da olduğundan, Milan’ın da puanları silinmediğinden Inter şampiyon olamamaktadır. Inter’in aşırı istihdam kavramının cisimleşmiş hali olduğu süreçte ülkemizi temsilen Okan Buruk ve Hakan Şükür de o kadroda yer almaktadır. Ne var ki Hakan Şükür zaman zaman takımda forma giyse de Okan Buruk’un durumu ülkemizdeki bankamatik memurlarını andırmaktadır. Bir başka deyişle Okan Buruk sadece antrenman yapması için bir hayli yüklü miktarda para almakta ve üstüne üstlük sağlıklı kalmaktadır. Inter’in zenginliğinin çenemizi yorduğu bu yıllarda takımdaki kaotik yapıya rağmen göreceli olarak istikrarlı bir performans sergilemektedir. Ama Hector Kuper’in bizim Maradonamızdan Gattuso çıkarma çabaları da gözümüzden kaçmamaktadır. Emre’nin oyunu giderek yaratıcılıktan uzaklaşmaya ve mücadele yanı ağır basan bir hal almaya başlar. Zaman zaman gösterilen parlak performanslar gönlümüze su serpse de Emre’nin 78 maçlık Inter macerası sadece 3 golle taçlanır.

2005 yazı Emre’nin bir sonraki durağının neresi olacağı dedikodularının ayyuka çıktığı zamandır. Habercilikte bir dünya markası olan medyamız bizi önce Belözoğlu’nun Fenerbahçe’ye gideceğine inandırır. Günler geçtikçe ve bu transfer gerçekleşmedikçe rota bu kez Beşiktaş olarak belirlenir. Anlaşıldığı kadarıyla spor servislerimiz Emre’nin zorunlu garp mesaisinin bittiğine ve artık yurda dönme vaktinin geldiğine inanmaktadırlar. Ne de olsa bütün ağabeyleri öyle yapmıştır. Emre hakikaten de siyah beyazlı formayı giyer ancak seçtiği takımın forvetinde Ailton değil Shearer oynamaktadır. Sting’in memleketinin takımı olan Saksağanlar o zamandan beri Belözoğlu’nun yuvasıdır.

Bana göre Emre’yi özel yapan şey sahadaki oyunu ve saha dışındaki duruşuyla bizi en iyi yansıtan oyunculardan biri olmasıdır. Sahada beklenmedik zamanlarda çıkıp inanılmaz paslar atan da odur, hiç ummadığınız bir anda rakibe kafa atmaya çalışan da (böyle durumlarda zaman zaman boyu sorun olmaktadır). Milli maçlar için buraya geldiğinde yaptığı konuşmaları dinlediğinizde yüzünüzde memnuniyet ifadesi bırakıp “helal olsun” dedirten de odur, İsviçre maçında tünele kadar rakibi kovalayan da o. Bizden biri işte; kestirilemez, içinde neden olduğu bilinmeyen tükenmez bir öfkesi ve her zaman batırabileceği bir çuval inciri olan. Yine de bu yazı bir eleştiri yazısı değildir ve yazılış amacı da bugüne kadar yaptığı fevriliklere rağmen neden elinde hep bir çuval incir olduğunu anlatan şu cümleyi kayıt altına almaktır: İhmal edilse de Emre Belözoğlu, Türk futbolunun, modern anlamda, yetiştirdiği en iyi futbolcudur.

21.11.2006

Sen İlerleme, Vasatta Buluşuruz

Ligimiz başlayalı 14 hafta oldu. Eğer maçları takip edemeyen yalnızca ara sıra puan durumuna göz atan biriyseniz muhtemelen ligin çok çekişmeli, herkesin birbirini yenebildiği, kıran kırana bir mücadeleye sahne olduğunu düşünüyorsunuz. Hem haklısınız hem de haksız. Çünkü evet ligimizde herkes birbirini yenebiliyor, geçen sezonun şampiyonu tüm sezon boyunca kaybettiği kadar puanı nerdeyse şimdiden kaybetti ama bu işte bir terslik var. Yıllarca ligimizde büyüklerin aralarındaki maçların şampiyonu belirlediğinden şikayet ettikten sonra şimdi bunu da beğenmemek ayıp olmuyor mu denebilir. Ama öyle değil, perhizde de lahana turşusunda da problem var. Çünkü bizim kastettiğimiz ligdeki çekişmenin alt sıradaki takımların kalite olarak üsttekilere yakınlaşmasıyla oluşmasıydı, bu şekilde toptan rezalete ortak olunacağını bilseydik üç dilek hakkımızı başka türlü kullanırdık elbet.

İçinde bulunduğumuz durumda yine de ümit veren bir değişim var aslında. Şöyle ki, ben artık Anadolu takımlarının büyük takımlardan düzenli olarak puan alabilmesinin büyük ölçüde hatta sadece bir gerçeği fark etmelerinden kaynaklandığını düşünüyorum: Büyükleri yenebilirler. Bu kadar açık ve sade. Hiçbir takımın sadece forması diğerini yenmek için yeterli değildir ve bu ligin büyükleri olarak kabul edilen takımlar, yıllardır basit iç çekişmelerle kavrulduklarından, dünyanın geri kalanında neler olduğunu takip etmediklerinden, yönetim yanlışlarından ve kibirlerinden dolayı yerlerinde sayıyorlar. Ama herkes bu durumda değil. Çok basit bir örnek vermeme izin verin. Bu ülkede 2004 yılından beri yasal olarak bahis oynanıyor. Daha önce de internet siteleri vasıtasıyla oynanıyordu ama “iddia”yla beraber Türkiye’nin her yerinde insanlar bu sektöre merak saldı. Nasıl salmasın ki, gerekli tüm niteliklere sahibiz: 1- Hepimiz futbol profesörüyüz 2- Havadan para kazanmayı seviyoruz. Bu yüzden bu satırların yazarı dahil hepimiz hummalı bir tarama faaliyeti içine girdik. Hangi ligde hangi takım ne yapar, en çok berabere kalan takımlar hangileri, kim nereye transfer oldu kovalar olduk. Taşranın ücra köşelerinde Norveç 2. ligini merakla bekleyen var bu ülkede!

Tabi bu furya bunla kalmadı, arz talep mekanizmasının çarkları çalıştı ve özel kanallarımız bütün dünya liglerini evimize getirmeye başladılar. 90’lı yıllarda özel merak konusu olan Edirne ötesi futbol ekmek parası aracı oldu. Bu sayede isteyen herkes futbolun her seviyede oynananı takip edebilmeye başladı. Buna ligimizdeki futbolcular da dahil. Ve artık palavraya karnımız tok, dünya takımı edebiyatlarına bağışıklıyız çünkü o standartları kimseden öğrenmeye de ihtiyacımız yok çünkü kendi gözlerimizle şahit oluyoruz onlara. Küreselleşme, futbolun ticari hale gelmesi gibi bize soğuk gelen kavramlar hiç değilse bu işe yaradı; oyun sevgisi, taraftarlık kültürü gibi daha uzun vade gerektiren konularda pek yol alamadıysak da farkındalık düzeyi ciddi biçimde arttı. O yüzden yıllardır suni olarak yaratılan fark ortadan kalktı. Anadolu takımları da gerçekten korkmaları gereken takımlarla oynamadıklarını biliyorlar artık çünkü o tür takımlardaki ne tempo ne oyun anlayışı ne de oyuncu kalitesi büyük takımlarda mevcut. Ve bu yüzden ne Fenerbahçe’nin Denizli’de pozisyon bulamadan beraberlikle dönmesi sürpriz ne de Beşiktaş’ın Sivasspor’a evinde yenilmesi. İlla bir sürpriz aranacaksa bu 32 metreden kafa golü yemek ama anlaşıldığı kadarıyla bu konuda repertuarı geniş Runje bunlara da alıştıracak kısmetse hepimizi!

İstatistikte vasata yakınsamak diye bir olgu vardır. Rastgele bir değişkenin değerinin sonunda ait olduğu grubun ortalamasına yaklaşacağını söyler ki yaşadığımız da budur. Sahip oldukları maddi kaynaklar ve ayrıcalıklar sayesinde bu ligin büyükleri olarak kabul edilen takımların görevi bu ortalamayı yukarı çekmektir. Bunu yapamadıkları zaman bugünkü tablo ortaya çıkar, kendi aramızda debelenip dururuz. Mart ayı geldiğinde de kendimize asıl rakip görmemiz gereken takımları televizyondan seyrederiz; bize uyar, “iddia” sağolsun…

13.10.2006

Bu Eziyet Reva mı?

Yıllar önce şifreli kanal diye bir şeyin olabilirliğini bile tahayyül etmemiz mümkün değilken Türkiye Liginin öyle ya da böyle büyüklerinin maçları herhangi bir şifre çözücü kutu marifeti olmadan evlerimize gelirdi. Cuma günleri de maç olmadığından iki günde dört maç her hafta beleşe ekrandaydı. Hoş, özel kanallarımız ilk zamanlarda alenen maçın ortasında reklam almak daha sonraları da maç devam ederken santra bölgesine ortalama dört oyuncuyu kaplayacak şekilde tüp reklamı koymak suretiyle bir nevi şifreleme yapıyorlardı ama bir yayının şifreli olup olmadığına karar verilirken kullanılan kriter siyah kutu varlığı olduğu için o dönemi şifresiz sayıyoruz. Velhasıl-ı kelam o zamanlar pek büyüklerimizi gönlümüzce seyrederdik ki gönlümün futboldan geçmesi o zamanlara rastlar. Futbol o kadar pejmurde ve o kadar bedavaydı ki tribünler bomboş olurdu. Kadıköy’deki koltuklar sarı lacivertken Ankara’da koltuk olmayıp gri betonda oturulduğunu hep beraber o boşluklar sayesinde öğrendik; öğrendiğimiz başka bir şey de maç seçmekti. Artık haftada bir maç artı ertesi gün okul olduğundan bir yandan tırnak kesilirken bir yandan kesilen spor stüdyolu zamanların açlığı geride kalmıştı ve ne yazık ki ülkemizin o zamanlar süperliği tescil edilmemiş liginde oynanan futbolu 90*4:360 dakika seyredecek mide herkeste yoktu. Şüphesiz hayatın bir cilvesi olarak kalbimizin şeref tribününe yerleştirip takip etmeyi en kutsal vazife kabul ettiğimiz takımın maçları hafta sonu programımızın mendireğiydi lakin gönülden bağlı olmadığımız ezeli ve ebedi rakiplerimizin maçlarını seyredebilmek için onların da hiç olmazsa gözümüze hitap etmesi gerekiyordu. Çoğu zaman bu olmadı, tutmadığım şanlı büyüklerimizin maçlarını seyredebilmek için bahane bulmakta zorlandım, bir Okocha vardı vaktimi zevkle ayırdığım bir de Kosecki bir heyecan yaratmıştı ama kendisi daha sonra 10 maç kadar gol atmamakta direnince heyecanım yerini meraka bıraktı; bu adam daha kaç maç gol atmayabilirdi ki? Ve hemen söyleyeyim, Beşiktaş maçlarını kaçırmadan seyrettiysem bu Kara Kartallar muhteşem futbol oynadığından değildir; dedik ya bir kez görev belledik görev ne demek bilmediğimiz yıllarda ve öğrendik ki emir demiri keser. Yoksa bilen bilir, Hikmet’li, Erkan’lı, Serdar’lı Beşiktaş kadrolarını her hafta seyretmek çelikten sinir, demirden yürek ister…Ama o zamanların en kötülerinde bile takımımdan sıkıldığımı, bir bahane bulup da maçı seyretmesem dediğimi hatırlamıyorum. Sahadaki takım kötü olsa da duruşumuz yeter gibi gelirdi bana, başkanımız vardı bir kere gurur duyduğumuz ve biz İstanbul’da olmayanlar Çarşı’yla övünürdük, maç ne kadar kötü olsa ne tezahürat var diye televizyona yapıştırırdık kulakları. Pazartesi sabahları sınıfa giriş kaybeden takımın azılı taraftarına kalay zamanıdır ya ülkemizin her yerinde, sanki bana biraz iltimas geçerdi çok büyüklerin diğerlerini tutan arkadaşlarım. Ne de olsa ben Beşiktaş’lıydım, bize kimse özel olarak gıcık olmazdı ki. Oyuncularımız efendi adamlardı, rakibin televizyonda görüp de dudağını ısırdığı futbolcu olmazdı Beşiktaş on birinde, Engin-Recep-Kadir-Gökhan-Ulvi-Metin-Rıza-Mehmet- Feyyaz-Ali artı bir değişkenli bir on birde kime gıcık olacaksınız ki?

Ve şimdi geldiğimiz noktaya bakın. Başka takım taraftarlarına sormaya gerek yok, bu takımda benim tüylerimi diken diken eden oyucular var, hem futbollarıyla hem bitmek bilmez itirazları, profesyonelliğe değil adamlığa yakışmayan tavırları, art niyetleriyle. İçime sindiremediğim oyuncular var, açık adıyla Mert Nobre var bu takımda, bütün bir sene demediğimizi bırakmadığımız, onun yüzünden maça pankartla çıktığımız ve transfer sezonunun başında koşarak aldığımız…Sofya maçında gol atmış Nobre, bana ne kardeşim, ben o maçı izlemek istemiyorum ki onu gördükten sonra.

Yönetimle gönül bağı zaten o “dostça” yemekten sonra kopmuş…Anlamsızca bir büyüklük yarışına girmek istemediğimizi anlamak bu kadar mı zor, “Bir gün herkes Beşiktaşlı olmasın, o şeref bize kalsın” diye yazmak sadece bez israfı mıydı? En çok para harcamanın en başarılı olmak anlamına gelmediğini herkes bilmiyor mu, bu hafta Erdoğan Arıkan, Bilgin Gökberk’i 35. kez Real Madrid örneği verdiği için boşuna mı azarladı?

Bir de korkum var; bu senenin bizim için nadir iyi şeylerinden biri Burak. Ama o da Türkiye’nin Cristiano Ronaldo’su olmaya soyunur gibi, n’olur bunu yapmasa. Ayak hareketleri, çalımları, yan toplardaki hakimiyeti tamam da bu asabilik, kendini atmalar olmasa; onu seven sadece biz olmasak keşke. Böyle bir şey (henüz) olduğundan değil de benimki evham işte…

Önce bu oyunu sevdik ama tuttuğumuz takımla özdeşleştirdik bu oyunu zamanla. Diğer takım taraftarları adına da diğer Beşiktaş taraftarları adına da konuşma hakkını kendimde görmüyorum ama üç senedir Beşiktaş kulübünün bana yaptığı eziyettir ve kimsenin kendisinden çok bir şey beklemeyen, yalnızca eski günleri özleyen birine bunu yapmaya hakkı yoktur. Yoktur yok olmasına da gönül işlerinde hak hukuk işlemez. Yapacak bir şey yok, sefasını sürdük cefasını çekeceğiz lakin biz cezamızı çekerken şahane ligimizin şampiyonu Ege’den çıksa hiç olmazsa ileriye biraz daha umutlu bakacağız…

31.08.2006

Hani Tek Top Oynayacaktık?

Ülkece Dünya futbol literatürüne çok bir şey kattığımız söylenemez. Ne bu güzel oyunu biz bulduk, ne adımızla anılan bir oyunu anlayışını rakiplerimize tanıttık. Belki Galatasaray’ın ve onun uzantısı olarak Milli Takımın milenyumun başındaki futboluna haksızlık etmiş oluyoruz ama o ekolün de uzun ömürlü olduğunu ya da teknik direktör ve kadro değişse de bir kimlik olarak varlığını sürdürdüğünü söylemek mümkün olmadığına göre yine de iddiamızın arkasında durabiliriz. Ama bu yazının asıl iddiası şudur: Bu ülke profesyonel anlamda futbola bir yenilik getirmediyse de amatör planda yerkürenin başka hiçbir yerinde bulunamayacak bir zevke ve kültüre sahiptir: Halı saha.


Evet, Brezilya’da plajlar genç yetenekleri dünyanın geri kalanına ithal etmektedir, evet Britanya’nın her yerinde insan çim saha bulabilir, ama hayır, halı saha bunların hepsinden başka bir şeydir. Halı saha genellikle sağlıksızdır, üstelik bizler genellikle ısınmayı sevmediğimizden bu sağlıksızlığa şahsen de katkıda bulunmaktan ayrı bir mutluluk duyar, ertesi gün işte, okulda yani her nerde yaşıyor ve yaşatılıyorsak orada vücudumuzda muhtelif yerlerde sızı hissetmekten özel bir zevk alırız. Plaj, yetenekli genç oyuncuların büyük futbolcu olabilmek yolunda bir basamak niteliğindeyken, halı saha bu harcanmış kabiliyetler yurdunda bir nostalji mekanıdır. İsteseydi futbolcu olması işten bile olmayan ancak iş de işten geçmiş olan bizler her haftanın o belli günü hayallerimizi sahaya çıkartırız, Sergen’de, Hasan Şaş’ta ya da Tuncay’da bizim hakkımız olan bizimdir o bir saat boyunca, o bir saatten sonra baki kalan şişmiş bir bilek olsa da. Ve Baki Mercimek bugün Beşiktaş on birinde direk oynarken bize yine hüsran, bize yine hasrettir.


Halı saha sadece bu oyuna dair hayallerin alını satıldığı borsa mıdır peki? Hayır efendim. Halı saha erkek topluluğunun keskin kurallarla çevrili dünyasında son derece önemli bir simülasyondur. Her hafta maça beraber giden kemik kadro açısından maçın haber verilmesi bir nevi askerlik çağrısıdır; çok geçerli sebepler dışında bakaya kalınması gerçekten ayıptır ve bu geçerli sebepler arasında kız arkadaşla buluşmak yoktur. Maça gelineceği beyan edilmesine rağmen iştirak edilmeyip kalanları 7’ye 6’lı, o anki adrenalinle sağlıklı bir şekilde çözülemeyecek denklemler içinde bırakmaktan bahsetmiyorum bile, bunu yapan bizden değildir. Halı sahaya gelirken yeterince para getirmemek ise –bu konuda ısrarlı olunmadığı taktirde- bence affedilebilir bir durumdur, her şeyden önce ortada bir iyi niyet vardır, arkadaşların satılmaması esas olandır ve küçük yaşta öğrendiğimiz gibi para insanın elinin kiridir. Bütün bu ön şartlar yerine getirildikten sonra sıra sahadaki görevleri ifa etmeye gelir. Her halı saha kadrosunda mutlak var olan oyuncu tipi halı sahanın on numarasıdır. Ekseriyetle hafif bir göbek sahibi ve tıknaz olan bu ağabeylerimiz tekniklerine olan güvenleriyle dikkat çekerler. Gençliklerinde amatör takımlarda oynamış olması kuvvetle muhtemel bu maestrolar oyunun başında herkese tek top oynama uyarısında bulunsalar da kıvrak bileklerine olan güvenin etkisiyle ilk “çalıma kaçan” da genellikle onlar olurlar. Yine de bunların paylaşımcı olan kısmıyla top oynamak gerçekten bir zevktir ve onlar “olum bizim Levent abi incecinin kralı, 1. ligde rahat oynarmış” panellerinin öznesidirler. Bir başka futbolu bilen halı saha oyuncusu tipi –ki ben bunlarla oynamaya bayılırım- hem ayağına hakim hem de defansta libero oynamayı kabul edenlerdir. Nacizane fikrim bu arkadaşların Baresi, Blanc ve Popescu’ya olan zafiyetlerinin Türk halı sahalarına büyük katkıda bulunduğudur. Bunlar dışında halı sahada görev adamları vardır. Onlar için sahada bulunmak mutluluktur, nerede görev verilirse oynamaya hazır bu arkadaşlar oyunun ruhudur. Onlar sayesinde oyun rekabetçi bir hal alır. Ve tabi ki halı sahanın olmazsa olmazı beleşçi forvettir. Bu arkadaşların koşmayarak tüm son vuruşları yapma imtiyazını nasıl kazandığı muammadır. Örneğin ben 15 senedir yan yana top koşturduğum, milyonlarca golünü gördüğüm, bu milyonlarca golün yüz binlercesinin pasını verdiğim Erdem Elvan’ın tüm teknik zafiyetine rağmen oynadığı tüm takımlarda kendini bu şekilde kabul ettirebilmesini, üstelik zaman zaman da takdir edilmesini anlayabilmiş değilim. Bütün bu roller bir yana halı sahanın en sevilen adamı şüphesiz kalecidir. Gönüllü olarak kaleye geçen, hele de iyi kalecilik yapan biri halı saha kadrosunun gözünün nurudur, baş tacıdır. Böyle biri yoksa 60:7=8.57 dakikalık çile başlar. Takdir edersiniz ki 8.57 dakikanın tam olarak ne kadar bir süreye denk geldiği doktrinde tartışmalı bir konudur, dolayısıyla herkes uzman görüşünü 8 dakika olarak kullanır ve olan son kaleciye olur. Ben her zaman ilk kaleciyi olmayı tercih ederim, cezamı çeker, hızlı adımlarla sahadaki yerimi almaya koşarım.


Halı saha bilimsel açıdan da son derece öğreticidir. Öğrenim hayatının çeşitli aşamalarında gösterilen algıda seçicilik, zamanın göreceliliği gibi kavramları en iyi halı sahada anlar insan. Halı sahaya çıkan her topçu maç boyunca yaptığı bütün hareketleri hatırlar, verdiği mükemmel topuk paslarının herkes tarafından hatırlanmasını bekler. Oysaki herkes aynı durumdadır, bu yüzden genellikle kimse kimseyi takdir etmez. İşte bu olayın adı psikolojide algıda seçiciliktir. Zamanın göreceliliğini ise 10 dakikada ciğerleri dışarı çıkma ya da en azından kusma suretiyle fazlalıkları atma talebinde bulunan bir sigara tiryakisine sorun. Muhtemelen iki gündür koşmakta olduğunu söyleyecektir. Ve isterim ki herkes bir halı saha maçını kameradan seyretsin. Benim böyle bir şansım oldu, Premier League temposunda oynandığına inandığım maçı sanırım bana ağır çekimde izlettiler. Ya da maç benim düşündüğümden biraz daha yavaş oynanmış olabilir...


İlk halı saha maçımı hatırlıyorum. Beton zemin üzerine kelime anlamıyla serilmiş yeşil bir halı –belki de çuha- üzerinde oynamıştım. Şimdi halı saha teknolojileri gelişti, yapay çim üzerinde skorboardlu sahalarda gösterebiliyoruz hünerlerimizi. Sahalar da değişse, oynayanlar da değişse maçın sonu hala seviyeli spor yorumcusu Ömer Üründül üstadımızın çıkışıyla aynı: Hani tek top oynayacaktık lan şerefsizler!

28.07.2006

İbrahim Üzülmez Kafasını Kaldırsaydı Real'de Oynar Mıydı?

Türk futbol camiasının en büyük özelliklerinden biri oyunun tek yanını oldukça iyi oynayan ama diğer taraflarının en azından bazılarında bir hiç olan oyuncular yetiştirebilmektir. Bu oyunculardan oyunun “ince” taraflarına hakim olanlar koşmasalar da büyük usta ve raket ayak unvanlarına layık görülürken oyunun pis işlerinden sorumlu futbolcularımız çoğu zaman kazmadan başlayan lakaplarla anılırlar. İlk kategorimizin piri Sergen Yalçın’dır elbet ama futbola ‘beleşçilik’ mevkiini armağan eden Tanju Çolak’ın da hakkını yememek gerekir. Türk futbolundaki sert ağabeylerse saymakla bitmez, Recep Çetinler, Abdülkerimler ithal ettiğimiz Wagenhause, Vişnevski gibi yıldızlar ciltler doldurur. Bir de oyunun yanı sıra söylediği bir sözle Türk futbolunun seyrini değiştiren bir “usta” var ki ondan ayrıca bahsetmek lazım. Galatasaray’ın Şampiyon Kulüplerde yarı final oynadığı zamanlarda takımın en büyük yıldızlarından olan Cevad Prekazi, bir muhabir neden daha fazla koşmadığını sorduğunda, Balkan sporcularına özgü yeteneğine olan güvenin verdiği rahatlıkla “daha fazla koşsam Milan’da oynarım” demişti. İşte o gün Türk futbolunun kaderi değişti. Uyanık futbolcularımız bu sözü şiar edindiler, kendilerine ve oyunlarına baktılar, eksikliklerini belirlediler ve denklemde Milan’ın yerine gönüllerinden hangi takım geçiyorsa onu koyarak eksikliklerini gidermek için çalışmanın alternatifini buldular.

Bugün de İbrahim Üzülmez bu ifadeyle büyülüyor bizleri. Aslında bir kez daha demek lazım çünkü bu ifadeyi ilk kullanışı değil. Daha önce kafasını kaldırsaydı Barcelona’da oynayacağını söylemişti, bu sene Real’in transferlerinden ya da Capello’dan etkilenmiş olacak ki orta yapabilseydi Real’de oynuyor olacağını buyurmuş. Bu iki beyanı arasında söylediğine inanmak yerine bu özelliklerini geliştirmek için gayret sarf etseydi bu iki takımdan birinde değil belki ama mesela Sevilla’da oynayabilirdi. Belki de gayret etti, o zaman da sözüm altyapı hocalarınadır. Lütfen yetenekli futbolcular aramakla zaman kaybetmeyin, atletizm pistlerimize yönelin. Hızlı koşmaya elverişli, dayanıklı kardeşlerimizi bulun ve onları çok daha fazla maddi imkanların olduğu futbola kanalize edin. Onlar da bilsinler ki çok koşabildikleri sürece milli takım da dahil olmak üzere bütün kapılar onlara açıktır. Bu ülkenin üç büyükleriyse zaten mesele değil, gelen gelir ama forma çok koşanda kalır…

Bu seneki transferlere bakıp hazırlık maçlarında İbrahim Üzülmez’i kaptan olarak gördükçe bir Beşiktaş taraftarı olarak makus talihimin değişmediğini görüyorum. Yine soldan akınlarda boynumuz bükük bakacağız sahaya, yine senede üç kere şaşırıp sevineceğiz…Çokça hücuma kalkarken rakip formaya asılıp can havliyle faul isteyen bir sol açığımız olacak bu sene de ve hatta kolunda pazubant olacak. Suç başta yönetim olmak üzere herkeste olabilir ama İbrahim Üzülmez’de değil çünkü o, orta yapabilseydi Real Madrid’te oynardı…

11.07.2006

O Kafa Kaç Ton Çeker?

2006 Dünya Kupası için sıkıcı ya da benzeri yorumları yapanları anlayamıyorum. Oynanan futbolu çok beğendiğimden değil ama Dünya Kupalarının bu 15.si futbol oyununda bugüne kadar gördüğüm bir futbolcunun en büyük ağırlığına sahne olduğu için. Bizlere aktarılan büyük oyunculardan pek çoğuna zamanlama itibariyle yetişemedik. Sadece Maradona buna istisnaydı ama O’nu da Zidane’ı izlediğimiz kadar yoğunlukta seyredemediğimiz, seyredebildiğimiz zamanların çoğunda da maçları banttan takip edip o günlerin hissiyatına hakim olamadığımız için Cezayirli bir başka kaldı. Ve yine diyebilirim ki bu dünya kupasının ikinci turundan itibaren gelişen durum onun için bile başkaydı..


Muradım Zinedine Zidane kariyerinin en başarılı maçlarını çıkardı ya da bir oyuncunun oynayabileceği top bu kadardır demek değildir hemen söyleyeyim. Zidane’ın da daha iyi maçlarını seyrettim, başka futbolcuların 3,4 ya da 5 gol attıkları maçlar da. Ama seyrettiğim hiçbir oyuncu Fransa’nın 10 numarasının, Brezilya, Portekiz ve İtalya maçlarında sahip olduğu ağırlığa sahip değildi. Mesela Hagi Galatasaray’ın tartışmasız komutanıydı ama rakiplerinin saygısına özellikle de sevgisine pek mahzar olduğu söylenemezdi. Ya da şimdilerde Ronaldinho pek çok maçı (bu kupada olmadı ama) tek başına çevirebiliyor ama uyandırdığı his daha ziyade mahallenin pek yetenekli fırlamasına duyulan muhabbette benziyor. Ama Zidane öyle değil, o daha çok hepimizin ve belli ki sahadakilerin de futbolu ondan görüp sevdikleri ağabeyimiz, hani saygımızdan topu ayağından almak istemediğimiz..Futbolun Jordan’ı işte, bir blok yapıp onunla büyüdüğümüz efsaneyi bozmak yerine şerefli bir mağlubiyeti tercih edebileceğimiz insanüstü imge.


Ve derken kafa hadisesi. Dünyanın en iyi kalecisine atılan Panenka penaltısıyla başlayan ve giderek bir masala dönüşeceği izlenimini veren bir gecenin nihayeti. Böyle mi olmalıydı sorularının yükselişi. Evet bu bir masal idiyse böyle olmamalıydı ama anlaşılan o ki gerçek hayat masallardan esinlense de kendi bildiğince sonuçlanıyordu. Ve masallardaki kötü adamlar Marco Materazzi kadar acımasız ve bencil değildi belki de. Zidane’ın kaç çocuğa rol modeli olduğunu bilmiyorum, bir halkın onu ezenlere karşı direnişinin sembolü olduğundan da başarılarının Sarkozy’i faşistliğini sorgulamaya iteceğinden de emin değilim. Ama Zidane’ın dün geceye kadar rakip futbolculardan duyulabilecek her türlü küfürü duyduğundan eminim. Ve kariyerinin son maçında, bir dünya kupası finalinde yanından uzaklaştığı bir futbolcuya babalanmak amacıyla değil düpedüz zarar vermek amacıyla kafa attıran sözlerin ne olduğunu hep merak edeceğim. Ve benim gözümde Materazzi bu filmin kötü adamıdır, Zidane da profesyonel olduğunu unutmasaydı diyecek olanlara da gülüp geçerim. Profesyonellik benim bildiğim kadarıyla başkasına küfür etmeyi, tekme atmayı içermez; bugün bunlar buna dahil kabul ediliyorsa da bu benim sorunum değildir. Materazzi gibiler profesyonel sayılıp akıllı adam yerine konacak Zidane gibileri de sırf daha yetenekli oldukları ve diğerleri oyun dahilinde onları durduramadıkları için tekme yediklerinde, en galiz küfürleri işttiklerinde “profesyonelce” duracaklar, öyle mi? Hadi canım siz de, ya bu oyunu sevdiğinizi söylemekten vazgeçin ya da estetik, yeteneğe saygı gibi erdemlere sahip olduğunuzu düşünmekten..


Şiddetin her türlüsünün kötü olduğunu söyleyerek malumu beyan etmek istemiyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim Materazzi gibiler daha kabiliyetli olanları türlü çirkefliklerle durdurup profesyonelliğin gereğini yapmış olmakla taltif edildiklerinde ya da Christiano Ronaldo gibiler karşı tarafın önemli oyuncusu atıldığında kendi kulubelerine göz kırptıklarında kanım donuyor. Futbolcuları çıkıp kıyasıya, kalleşçe olmadan mücadele ederken görmek istiyorum, rakiplerinden korkularından türlü ayak oyunu çevirirken değil.

27.06.2006

Şişman Adam ve Süperstar

Her Dünya Kupasının favorisi Brezilya, Almanya’ya da mağrur bir şekilde geldi. Olağan şüpheli olmaları durumunun dışında geçen yaz oynanan Konfederasyon Kupasını rahat bir şekilde kazanmış olmaları onları ayrıca korkutucu yapmıştı. Şu ana kadar oynadıkları iki maç pek bir şey sunmasa da hala favori onlar. Benim içinse Brezilya ezelden beri pek bir şey ifade etmez yine de etmiyor. Beni yazmaya iten bu takımın iki oyuncusuna yapılan muamele. Oyuncuların asıl isimleri de aynı aslında ama birinin tevellüdü diğerinden önce olduğu için sonraki “küçük” anlamına gelen bir ekle anılıyor. Ama bu iki adaştan biri özellikle genç futbolseverler tarafından ilah muamelesi görürken diğeri tüm geçmişine karşın “patates” olarak adlandırılıyor. Futbolda ve hayatın pek çok alanında kişisel tarihin pek anlam ifade etmemesini kabul etmesem de anlayabilirim ama bana göre Ronaldo’ya yapılan şey şahsi bir saldırı olmanın ötesinde futbola haksızlıktır. Futbol anılarla güzel bir oyuncak hepimiz için ve zihinlerimizdeki pek çok kayıtlı anı borçlu olduğumuz birini aşağılamak modern zamanların tipik bir tezahürü olsa da bir an için durup düşünmemiz gerekmez mi?



İfratla tefrit arasındaki salınımda ters köşede de Ronaldinho oturuyor. Her şeyiyle bugünün ürünü o. Yalnızca sonuca ulaşmakla kalmıyor bunu olabilecek (aslında o yapmasa olabileceğini sanmadığımız) yollarla yapıyor bunu. Ama sizi de yormuyor mu son zamanlarda içine girdiği mutlak süsleme çabası? Belki de tüm dünyanın onu bıraktığı mecburiyet hissi içinde hiçbir topu iki çalım atmadan bırakmak istememesi takımındaki diğer yıldızlara –ki o kadro şüphesiz Küçük Ronaldo’suz da şampiyonluğun en büyük favorilerinden biri olurdu- haksızlık değil mi? Brezilya maçlarında oyun iki şekilde oynanıyor. Ya Ronaldinho topu alıyor ve biz onu izliyoruz. İki ya da üç kişilik rakipler karşısında topu kaptırmama mücadelesini ve eğer spektaküler bir pas imkanı varsa topu rakipten aşırtmasını. Böyle dakikalarda sahada aynı formayı giyenlerin Kaka, Adriano, Robinho ya da patates olmaları hiç önemli değil. Bir ihtimal daha var, Avustralya maçının sonlarında olduğu gibi, o zaman Brezilya kolektif olarak akıcı bir futbol oynamaya başlıyor ama bu kez maestro aktif dinlenme moduna geçmiş oluyor. Oyun hangi şekilde oynanırsa oynansın bir şey değişmiyor, taraftar oyundan çıkarken Il fenomeno ıslıklanıyor tıpkı hangi dakikada ya da hangi pozisyonda –gerekli olsun olmasın- Ronaldinho’nun attığı bacak arasının alkışlandığı gibi.



İsimleri aynı dişleri benzer bu iki topçunun bir başka ortak özellikleri Barça oldu. Şimdilerde şişman olanı orada harika bir performans gösterdikten sonra nedendir bilinmez bir futbol sanatçısının asla gitmemesi gereken yere İtalya’ya gitti. Nice Van Bastenleri elimizden alan kasaplar birliği cömertliğini Ronaldo’dan esirgemedi. İlk maçından –ki Bologna’ya karşıydı- sonra bir defans oyuncusunun göğsünü gere gere yaptığı ‘Ona İtalya’da futbolun nasıl oynandığını gösterdim’ ve kastettiği kasıtlı tekmelerden ibaretti, açıklaması sonraki yıllar hakkında fikir vericiydi. Yine de orada da çok gol attı ‘patates’. Daha sonra düşmana sığındı ama kendi tabiriyle Barnabeu’da hiç evinde hissetmedi. Ve şimdilerde hikaye bildiğimiz noktaya geldi..



Küçük olan için büyük Ronaldo’nun hikayesinde ders alınacak çok şey var. Bir kere Barca’nın kıymetini bilmeli. Devletsiz bir milletin silahsız ordusu olan o takım tarihi boyunca yıldız oyuncuların kıymetini bilmede bütün rakiplerinden öndedir. Bir de Ronaldinho Beckham’a dua etmeli belki de. Laporta’ya seçim kazandıran taahhüt Beckham Madrid’i daha uygun bir Pazar olarak görmeseydi Paris’ten Barcelona’ya üstelik takımında hocasıyla arası çok da hoş olmayan başka bir adamı getirir miydi tartışılır. Biliyorum teyzemin de bıyığı olsaydı dayım olurdu ama hatırlamanızı isterim; şimdilerde Ronaldinho’nun alamat-i farikası olan bilekten topu ters yöne aktarma hareketi var ya, o hareketi patates İtalya’da, şov olsun diye de değil, tekme yemeden adam geçmek için yapardı…

4.06.2006

Tanju Çolak: Bir Sevgi Olayı

Bir ülkeyi ya da o ülkenin insanlarının düşünüş şeklini anlatmak çok zor bir iştir aslında. Koca bir kitap, uzun bir film yetmeyebilir çoğu zaman. Bazen de bütün bir tarz-ı hayat bir kişinin bünyesinde cisimleşiverir ve bunu anlatmak için başka şey düşünmeye gerek kalmaz; her kimse o kişiye bakmak yeterli olur. İşte 80’lerin sonunu 90’ların başını yaşayan Türkiye için bu anoloji objesi Altın Ayakkabı sahibi Tanju Çolak’ın ta kendisidir.


O zamanlar Tanju’dan bahseden her cümle içinde beleşçi kelimesini kullanmamak yasaktı. Beleşçiydi Tanju; ceza alanı içinde topun gideceği noktaya çöreklenir, çerçeveden başka bir hedefi olmayan ayak içini hazırda tutar ve zamanı geldiğinde cezayı keserdi. Biz de severdik beleşi ancak hepimiz iş bitirme konusunda Kral kadar mahir olmadığımızdan bazılarımız yolunu buldu, bazılarımız yolda kaldı.


O günlerde sorulsa belki herkesin hayali Galatasaray’da top oynamak, üstü açık kırmızı BMW sahibi olmak ve Hülya Avşar’la beraber olabilmekti ama bunlara ulaşabilen sadece O’ydu. İnsan hayalleri kadardır derler belki de bu yüzden fazlasını hiç denemedi, Monoco’da taç giymeye gittiğinde bir “thank you” diyememesi bundandı; O daha fazlasını istememişti. Kendisinin dışında orada bulunan iki futbolcunun da yabancı dil konuşabilmesi Tanju için sorun değildi, ne de olsa “onların ana dili zaten yabancı dil”di. Aynı yıllarda ihracat yapabilmek için bir karşı tarafa ihtiyaç duymayan insanların ülkesinde bundan doğal bir şey olamazdı.


Bir insan için en büyük şanslardan biri doğru zamanda doğmaktır. Kral beleşçi olduğu kadar şanslıydı da. “Tanju Çolak” olabilmek için başkanla karşılıklı rakı içebilmek gerekirdi ve o zamanlar bu mümkündü. Şimdi bir başkanın mesela Aziz Yıldırım’ın bir futbolcusuyla karşılıklı kadeh tokuşturduğunu hayal edebilir misiniz? “Tanju Çolak” olabilmek için futbolcu kaçırmak diye bir müessesenin olması gerekirdi, futbolcu transferinde en sık kullanılan yolun “onunla ilgilenmiyoruz” dedikten üç gün sonra bombanın patlatıldığı sonradan da kimsenin “hayırdır, ilgilenmiyordunuz n’oldu” demediği günümüzde bu tür polisiye maceralara yer var mı?


Bugün’ün Türkiye’si biraz Hakan Şükür biraz Fatih Terim biraz Sergen Yalçın biraz şu biraz bu olabilir ama o günün Türkiye’si Tanju’dur işte. Kazanılan onca paraya rağmen kaçak Mercedes işine girişilir. Halbuki yola çıkarken hayalimiz BMW değil midir? Şampiyonluğa oynayan diğer takımda “hatırını kıramayacağınız bir arkadaşınız olmadığı için” diğer takımdaki arkadaşınız “fazla zorlama” dediğinde zorlamayız hiç birimiz. Ta ki o takımdaki başka bir arkadaşımız attığı golden sonra bir kolunu L yapıp diğeriyle dirseğini tutana kadar. O zaman sinirlenir biz de golümüzü “çakarız”. Sırası gelmişken söyleyelim, bu kadar yıl geçmesine rağmen Tanju hala gol atmaz, O hep “çakar”.


Fakat yıllar geçer ve doğru zaman, doğru yer kavramları hep görecelidir. Geçen yıllar sonucu oluşan tabloda gelen toplar Kral’ın istediği gibi değildir. Bu yüzden lokantacılık, otelcilik, bilgisayar yazılımcılığı, biodizel gibi işlere girer ama bir türlü voleyi vuramaz. Zaten bu tip işlerden ziyade teknik adamlık, yorumculuk gibi işler yapması beklenmez mi? Lakin Tanju’ya göre adamlığı ve karizmasından dolayı teknik adamlık görevleri kendisine verilmemektedir zira Türkiye’de insanlar “yönetecekleri tipte” insanlar aramaktadır ve Tanju Çolak onlardan biri değildir. Yorumculuk kariyeri ise konuşabilme kabiliyeti yer tutma ya da son vuruş becerisi kadar üst seviye olmasa da incilerle doludur. “İnanmıyorum, inanmak istemiyorum Ercan”ı kim unutabilir? Bu işte tutunamamasını ise Kanal D’ye “aldırdığı” Can Tanrıyar ve Şansal Büyüka’nın vefasızlığıyla açıklamaktadır. Bu kez oyunu bozan dobralığıdır.


Tanju geçen hafta bir kez daha gündemdeydi. Birkaç gazeteye röportaj verdi, Sinan Çetin’le Fenomen programına katıldı. Konuşmalarında yine aynı sitemkârlık vardı. Bütün röportajlarda konu “yani sen yalakalık (tabiri aynen kullanıyorum) yapmadığın için mi görev vermiyorlar”a geliyor, Altın Ayakkabı da her zaman olduğu gibi gelen ortayı boş kaleye yuvarlıyordu: Galiba öyle!

Bir Zaman Hatası

2001 yılının yaz ayları Beşiktaş için hızlı geçti (o yıldan beri her yazın en hızlısı Beşiktaş zaten). Alınan onca oyuncudan ikisi Samsunspor’dan geldi. Bunların çekik gözlü olanı hakkında daha çok konuşuldu, bir kere söylenenlere göre aslında Galatasaray almıştı onu ama kulüpte Ümit Karan’ın sözleşmesini görüp, ona daha fazla para verildiğini anlayınca işi bozmuştu. Bir de daha yakışıklıydı, Tarkan’ın Kuzu Kuzu zamanının saçları, tarz sahibi olduğunu belli eden kıyafetleriyle medya ilgisine namzetti. Diğeri daha bir efendiydi sanki, beyaz gömleğiyle sözleşmesini imzalamış, büyük bir camiaya gelmenin verdiği mutluluktan bahsetmişti. Onlarla ilgili net bir fikir yoktu taraftarın kafasında, biri golcüydü biri de hücuma dönük orta saha oyuncusuydu, büyüklere karşı gol atmışlardı ve zaten bu olmasaydı diğer takımlara karşı ağızlarıyla kuş tutmuş olmaları yeterli olmayabilirdi.

O sene takım fena gitmedi. İlhan Mansız sevgisi yazın oynanan dünya kupasıyla beraber amansız bir histeriye dönüştü. Arka planda kalan Tümer Metin ise harika bir sezon geçirmişti oysa; takımın orta sahasının kelime anlamıyla beyni olmuştu. Pek çok maçı attığı ya da attırdığı gollerle kurtarmıştı. Ama Beşiktaş’taki kaderi üç aşağı beş yukarı belli olmuştu, tüm yeteneğine, takım için yaptıklarına rağmen ikinci planda kalmak onun makus talihiydi.

Bir sonraki sezon kulübün 100. senesiydi ve bu Türkiye için de bir ilkti. Yönetim iyi çalışmıştı, Ronaldo’nun yanına Zago eklenmiş, kale Cordoba’ya emanet edilmiş, takımın başına da verimlilik dehası Lucescu getirilmişti. Ama daha önemli bir ekleme vardı, ailenin şımarık ama en sevilen, umursamaz ama en yetenekli evladı çıktığı tatilden geri dönmüştü; Sergen Yalçın yine İnönü ahalisinin huzurlarındaydı. Bir süre Ahmet Dursun’a emanet edilmiş olan kraliyet pelerini -10 numarası- kendisine iade edildi.

O sezon her Beşiktaşlı için inanılmazdı. Küllenen sevgiler alevlendi, olmayan sevgiler doğdu. Takım ligde ilerlerken Avrupa Kupasının televizyon demek olduğu aylarda İnönü misafir kabul etti. Gündemde hep İlhan, Sergen, Nouma vardı ama en az bu üçü kadar verimli ve kesinkes daha istikrarlı oynayan Tümer’di. Şampiyonluğu getiren golü Galatasaray’a atmak da –Tümer’in pasıyla- Sergen’e kısmet oldu. İlk defa canlı yayınlanan şampiyonluk kutlamalarında da kamera İlhan ve Nina’nın üzerindeydi.

Sonraki sezonlar yüzüncü yılımızın prenslerinin birer birer kurbağaya dönüşmesine sahne oldu. Önce sezonu bitiremeden Fransız kartal tecrit edildi yuvadan. Sonra Tümer’in en yakın arkadaşı, Beşiktaş tarihinin en medyatik oyuncusu İlhan Mansız en büyük piyasasına, Japonya’ya gönderildi. Ve son olarak bugünlerde Sergen takımdan ayrıldı, Tigana kendisini takımda görmek istemediğinden.

Ve Tümer de ayrılacak takımdan belki ama onun kararını beklediği otorite ne yönetim ne de hoca, o yasama erkinden bekliyor Beşiktaş’taki istikbalini belirleyecek kararı. Giderse Beşiktaş taraftarı tarihinin en büyük vefasızlıklarından birini yapmış olacak ve vefasızlık bu taraftarın özelliklerinden biri değildir asla. Beşiktaş maçlarında tribünde olduğum zamanlarda çok az şey yumruk şova Tümer’in 6. ya da 7. sırada çağrılması kadar acıtmıştır içimi. O bunu hak etmedi.

Peki neydi bu gönül ilişkisi açısından eksiklik? Mesele biraz Tümer’in yapısından kaynaklanıyor. Kimseye güvenemem ve kimsenin iç dünyasına girmem diyor son röportajında. Dediği de oluyor, girmiyor kapalıdaki adamın iç dünyasına ki o dünyanın içini büyük ölçüde Beşiktaş işgal ediyor. O zaman tribün oyununda bir aksaklık olduğunda diğer yıldızlara tanıdığı krediyi Tümer’e vermiyor. “Canım dün gece Laila’da fazla kalmıştır”, “Kızlar peşini bırakmıyor ki hınzırın”, “Ne oldu bunun at gelmedi mi dün?” gibisinden bıyık altından dile getirilen mazeretler yok Tümer için. Maç sonrası konuşmaları da taraftar popülistliği içermiyor, bu taraftar için ölürüz biteriz edebiyatı yok onun satırlarında. Ama şimdi gitmeye en yakın olduğu şu zamanlarda “İnönü’yü seviyorum, en çok da Beşiktaşlı Tümer olmayı seviyorum” diyor, profesyonel futbolcuyum yollarına sapmadan..Bu yetmez mi?

Ben Tümer’i çok seviyorum ve bu takım için yaptıklarından dolayı minnettarım. Ve kusura bakmasın, kendisi için yazılan bu yazı bile sadece kendisinden ve muhteşem sol ayağından bahsedemedi ama en başta dedik ya Beşiktaş’ta kaderi ilk yılında çizilmişti...

Bu yazıyı Cumartesi günü yazmıştım. Pazar günü Hollanda’ya geldim. Salı günü gazeteleri okurken abiyi yeni formasıyla gördüm. Fenerbahçe’ye hayırlı olsun, çok iyi bir oyuncu kazandılar. Beşiktaş’a da geçmiş olsun, kimseye vefa borcumuz kalmadı. Zaten Vefa sadece bir bozacı adı, öyle değil mi?

Dünya Kupası ve Alman Ekonomisi

Ekonomik Kalkınmayı Başlatmak (Kicking Off Economic Growth)

Büyük spor olaylarının etkilerini değerlendirmek kolay değildir. 2002’deki son Dünya Kupası iki ülkede düzenlendiğinden, tek ülkenin ev sahipliğine dair sonuçlar çıkarmak oldukça zor. Yine de 1998’de Fransa’da düzenlenen Dünya Kupası Almanya için bir gösterge (benchmark) olabilir. Organizasyona ev sahipliği yapmak Fransız ekonomisini global bir düşüşten korumuştu. Hadise özellikle yeni audio/TV ürünlerinde bir tüketim çılgınlığına yol açtı. Benzer bir süreç iki yıl önce Avrupa Şampiyonasını düzenleyen İngiltere’de de yaşanmıştı.

Bir bütün halinde Franız özel tüketimi 1998’in ikinci çeyreğinde %1.5 arttı –tarihindeki en büyük artışlardan biri. Fransa sonuçta Dünya şampiyonu oldu, bu durum Almanya için iyiye işaret. Turnuvadaki zafer kesin olmasa da ekonomik uyarının turnuva sonucuna bağlı olmadığını göstermek yararlı olacaktır.

Fransa’da 1998 hazırlıkları birkaç milyar euroluk altyapı projeleri gerektirdi. Ancak bu projelerin turnuvadan birkaç yıl önce hayata geçirilmesi, zamana yayılmalarına ve ekonomik etkilerinin zorlukla görülebilir olmasına sebep oldu. Buna ek olarak harcamaların Fransa’nın bütçe politikasının sıkılaştırıldığı bir döneme denk gelmesi 1998 turnuvası hazırlıklarında hükümet yatırımlarının zayıf kalmasına yol açtı. Dünya Kupasının turizm gelirlerinde artışa sebep olup olmadığı Fransa’da ciddi bir şekilde tartışıldı. Geriye dönüp bakıldığında böylesi olumlu bir etkiden bahsetmek zor görünüyor.

Turizm ve Enflasyon

Turizm sonuçları aslında bir miktar düşüşe de işaret ediyor. Fransa’nın geleneksel olarak bir turizm merkezi olduğu düşünüldüğünde (turizm bağlantılı harcamalar ülke GSYİH’sının %7’sine denk geliyor) Dünya Kupası bağlantılı turizmin diğer turist akımlarını dışladığı söylenebilir.

Dünya Kupası gibi olaylar geçici fiyat düzeltmelerine de sebep olabilmektedir. Ancak Tüketici Fiyat Endeksinin bu tip etkilere en açık olabilecek bileşenine bakıldığında –otel, restoran ve kafe fiyatları, böyle bir etkiden bahsetmek zor. Bu dönemdeki aylık fiyat artışı Haziran ve Temmuz aylarındaki ortalama aylık artıştan yüksek değildi.

Almanya, Fransa Gibi Olacak Mı?

Genel olarak bakıldığında Fransa örneği Dünya Kupası gibi büyük ölçekli küresel organizasyonların GSYİH üzerinde ölçülebilir etkileri olduğunu göstermektedir. Ne var ki, Fransa deneyiminde elde edilen sonuçları Almanya’ya aynen uyarlamak doğru olmayabilir. 1998’de Fransız ekonomisi güçlü bir durumdayken, Alman ekonomisi özellikle zayıf özel harcamalar sebebiyle kırılgan durumda. Şimdilik Dünya Kupası hazırlıklarının Alman ekonomisinin reel göstergeleri üzerinde olumlu etkileri olduğunu söylemek mümkün değil.Turnuvanın 9 Haziran ve 9 Temmuz arasında yapılacak olması sebebiyle tüketim üzerindeki etkiler temelde ikinci çeyrek rakamlarında görülecektir. Dünya Kupası’nın Alman yurt içi hasılası üzerindeki muhtemel etkilerini değerlendirmek için kullandığımız varsayımlar şunlardır:

Ø Alman takımı en az çeyrek finallere kalacak.

Ø Kabaca 3.5 milyon insan maçları izlemeye gelecek ve bunun 1 milyonu yurt dışından gelecek.

Ø Gecelik konaklamaların sayısı 5 milyon civarında artacak.

Ø Ortalama taraftar günde 150 euro harcayacak.

Ø En çok yarar görecek talep bileşenleri, özel tüketim, yatırım ve ihracat olacak.

Artan Rakamlar

Özel tüketim, 2006 Dünya Kupasından ciddi biçimde yararlanacaktır. Perakende satışları taraftarların harcamaları sayesinde 500 milyon euro civarında artacaktır. Ve harcamaları yapacak olan sadece “gerçek” futbolseverler olmayacaktır. Maçları izlemeye gitmeyenler bile Dünya Kupası ürünleri ve audio/TV ürünleri alacaktır. Buna ilaveten istihdamda da geçici bir artış yaşanacaktır. 60000 civarında yeni iş –özellikle hizmetler sektöründe- oluşması beklenmektedir. Aslına bakılırsa, bu işlerin üçte biri Dünya Kupasından sonra da devam edecektir. Bu kalıcı işlerin çoğu güvenlik, yiyecek-içecek (catering) ve restoran sektörlerinde olacaktır. Bu durumun sonuç olarak harcanabilir geliri ve özel tüketimi arttırması beklenir. Genel olarak bakıldığında büyük çoğunluğu yılın ilk yarısında olmak üzere özel tüketimin 2-3 milyar euro civarında artması muhtemeldir. Bunun önemli bir kısmı tasarruf oranının düşmesine sebep olacaktır. Bunların dışında güvene bağlı olarak dolaylı tüketim etkileri ortaya çıkabilir. Tüketici ikliminde son aylarda görülen iyileşme 2006 Dünya Kupası ev sahipliğiyle iyice artabilir. Alman takımının turnuvada varsayılandan daha başarılı olması (Fransa’da olduğu gibi) tüketici güveninin iyice artmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde başarısız bir Alman takımı özel tüketimin düşmesine yol açacaktır.

İthalat ve İhracat

Genel olarak bakıldığında Dünya Kupası Alman Yurt İçi Hasılasına kabaca 5 milyar euroluk bir katkı yapacaktır. Bu ülkenin büyümesine 0.25 puanlık bir artışa denktir. Son bir not olarak yabancı futbol taraftarları tarafından yapılacak tüketim ve gecelik konaklamaların özel tüketim olarak değil ihracat olarak sınıflandırılacağı belirtilmelidir- bu tip harcamalar istatistiksel sebeplerle hizmet ihracatı olarak nitelendirilmektedir.

Mal ve diğer hizmet ihracatları Alman toplam ihracatını 2 milyar euro kadar arttıracaktır. Turizm, Almanya için Fransa için olduğundan daha az önemli olduğundan sıradan turistlerin futbol turistleri tarafından dışlanması Almanya’da daha az telaffuz edilecektir. İhracatla birlikte ithalat da artacaktır. Sonuçta Dünya Kupası malzemelerinin çoğu ithal edilmektedir. Bu yüzden, net ihracatın büyümesi biraz daha küçük olacaktır. Toplamda, Almanya’nın net ihracatında futbol kaynaklı artış %0.1 düzeyinde olacaktır.

23.05.2006

İlk Göz Ağrısı

Futbolla yatıp kalkmaya başlamanın en uygun yaşları 10-12 yaş civarıdır. Futbolcuların adları, takımları ezberlenmeye başlanır ve bundan tuhaf bir zevk alınır. Belirli bir futbol hafızası oluşturulduktan sonra insan dünyada futbolu en iyi kendisinin bildiğine inanmaya başlar, kralını tanımaz. Bu durum çoğu bünyede hayatın sonuna kadar devam eder, ülkemizde siyaset ve futbol bilgisi ve uzmanlığı doğuşta bahşedilen bir nimettir. İşte İtalya 90 da benim 10 yaşıma, futbol camiasına armağan edildiğim zamana rastlar.


Bahsi geçen dönem aynı zamanda ülkemizde bir çocuğun hayatın acı gerçeklerinden ilki olan Anadolu Lisesi sınavına gireceği 5. sınıfın (ki artık bu durum değişti) öncesindeki yazdır ama ne önemi vardır ki? 86’yı hayal meyal hatırlayan bu genç dimağ 30 gün boyunca çıkacak her gazete yazısını, yayınlanacak her televizyon programını izlemeye hazırdır. Babaannenin rahatsızlığı sebebiyle görev yeri anne tarafının memleketi Çaycuma olarak belirlenir. Üstelik belirtilen yerde doğumdan itibaren her oyunun ortağı, bir miktar daha sorumluluk sahibi olmakla beraber aynı görev bilincine sahip kuzen de hazır beklemektedir. Kafalardaki tek soru işareti Tolga’nın birkaç yıl önce ailenin genetik baskılarına dayanamayıp gözlük takmaya başlamış olmasıdır. Evet İtalya’da bir turnuva yapılacaktır ama evin holünde de bir turnuva düzenlenecektir ve bunun için iki adet sağlam, şut çekerken sakınma ihtiyacı duyulmayan adaleli vücuda ihtiyaç vardır ve dahi gözlük bu kapsamda ele alınmamaktadır. Çok geçmeden sıkıntı dağılır çünkü sevgili kuzenim patenti James Worthy’e ait düzenek sayesinde kendisini ve turnuvamızı emniyet altına almıştır.


Taraflar buluşma öncesinde hazırlıklarını kendi başlarına yaparlar. Gazetelerin şimdilerde kuponla verdikleri Dünya Kupası rehberleri o zaman bedavadır. Bunlardan çok sayıda edinilir, oyuncular ve teknik adamlar hafızaya alınır, saflar tutulur. Bendeniz ev sahibi İtalya’yı desteklemeyi tercih ederim, müstakbel mühendis Tolga o zamandan ortaya koyar mekanik beynini ve Alman Panzerlerini tutma kararı alır. Bu sırada artık satılmayan Cincin sakızları Dünya Kupasını paraya çevirmenin bir yolunu bulur ve futbolcu resimleri çıkan sakızları piyasaya sürer. Ancak örneklem almanın ne olduğunu o yaz deneme sınama yoluyla öğrenen ben ve kuzenim fark ederiz ki bir kutudan yalnızca koleksiyon numarasına göre 10 farklı oyuncu resmi çıkmaktadır. Bu durumdan zararlı çıkan dayım olur çünkü dükkanda Cincin satması için kendisine baskı yapılmaktadır, gelen kutular iki deneyimli koleksiyoncu tarafından test edilmekte, elde olan bir seri olduğu anlaşıldığında her fırsatta ağza sakız atılmakta, şekeri bitene kadar çiğnenmekte ve yeni kutu talep edilmektedir. Elde edilen nadide koleksiyon bugün de ziyaretçilere bir Mısırlı çorap kutusu içinde sergilenmektedir ( Son gidişimde kutuyu bulamadık, bir tarihi eser kaçakçılığından endişe ediyoruz).


Günler 12 Haziran’ı gösterir, Arjantin-Kamerun maçıyla hadise başlar. Omam Bıyık bir dikey zıplama rekoruyla kafayı çakar, İtalya’da işler karışır oysa Çaycuma’da sistem tıkır tıkır işlemektedir. Sistem şudur; birkaç büyük takvim yaprağı alınır, arkasına bütün takımların kadroları ve fikstür işlenir. Akabinde gerçek fikstür doğrultusunda maçlar tarafların sırayla kaleci ve oyuncu olması suretiyle “yaptırılır”. Oyuncu olan taraf aynı zamanda spikerlikten sorumludur ve maçın gidişatı esnasında gerekli ambiyansı sağlayamazsa kaleci tarafından uyarılır. Holdeki masa frikikler sırasında baraj, oyun içinde çalımlanacak rakip vazifesi görür. Topun çatal diye tabir edilen bölgeye gitmesi halinde aynı bölgede konuşlanan saksı yere düşer, sevgili yengem evdeyse teskin edilir ve dağılan kumlar toplanır, yengem evde değilse kumlar toplanır ve atılan golden övgüyle bahsedilir. Aynı zamanda kale olan bölgenin oda kapısı olması, ağlarla buluşan topların “bam” diye bir ses çıkarması nedeniyle içerideki odada üniversite sınavına hazırlanan Tuğba Ablamın bu durum karşısında çileden çıkmasına anlam verilemez. Ortada gerçekleştirilmesi gereken bir turnuva vardır ve organizasyon aksaklıklara rağmen devam etmelidir. Bahsi geçen aksaklıkların başında eve gelen ve gitmek bilmeyen misafirler gelmektedir. İzlenmesi gereken kupa maçları ve çimenlik diye tabir edilen spor kompleksinde yapılması gereken müsabakalar düşünüldüğünde son derece kısıtlı olan zamanımız bu spor düşmanları tarafından harcanmaktadır. Gerçek hayatta turnuva ilerlemektedir, İtalya güç bela gerekeni yapmakta, turnuva öncesi bel bağlanan Vialli’nin yerine golleri Schillachi adında bir yedek atmaktadır. Almanya ise vuravur gitmektedir, Matthaus, Brehme, Völler, hepsi formdadır. Türk insanının gözbebeği Brezilya ikinci turda ezeli rakibi Arjantin’e elenmiştir, dayım anlayamadığım bir üzüntü içine girer. Yarı finallere gelinir; Almanya-İngiltere, İtalya-Arjantin. Maçların ikisi de penaltılara kalır, İngiltere penaltı atamama konusundaki kabiliyetini ilk kez burada teşhir eder. Benzeri bir hünere sahip İtalyanlar da ev sahibi oldukları turnuvaya veda ederler. Hoş, maç Napoli’de oynanmıştır ve İtalyanların önemli bir kısmının Maradona’yı tuttukları söylenmektedir…


Final çok sıkıcıydı. Hiçbirini tutmadığım taraflar hiçbir şey oynamadılar, tutmadığım taraflardan Alman olanı tartışmalı bir penaltı kazandı, o penaltıyı da sol bek Brehme sağ ayağıyla attı! Turnuvanın sürprizi Kamerun ve Milla Dede oldu, şakası ise Higuita. Turnuvadan sonra Schillachi’yi bir İnter’e transfer olurken duyduk bir de İtalya’da bizim Ünlüler Evi muadili programa katılırken. Osieck o zaman yardımcı antrenördü ve ilk kez o zaman Terminatör’e benzetmiştim onu. Hollanda büyük hayal kırıklığı yarattı en çok da Van Basten.


Bizim turnuva nasıl bitti kim gol kralı oldu hatırlamıyorum. Dünyanın sayılı arşivcilerinden yengemin bizim dökümanları sakladığına inanıyordum, çıkmadı. Ama 1990 yazının 42 günü beni olduğum insan yaptı.

3.05.2006

Senaryosunu Oynayan Adam

Taraftarların en sevgili futbolcuları kulübe genç yaşta gelen –hatta mümkünse altyapıdan çıkan- futbolculardır. Büyük transferler elbette şaşaalıdır, elbette rakip takımın golcüsünü kadroda görmek heyecan vericidir ama insanın aklında hep bir soru vardır; ya bizi de bırakırsa diye. Oysa insan yediği kaba pislemez diyerek elimizde büyümüş oyuncuları pamuklara sararız ve bir yanlışlarını görürsek onları öfkemizin en şiddetli haliyle muhatap ederiz; koynumuzda beslediğimiz yılan, yılanların en zehirlisidir.

Tuncay Şanlı da Fenerbahçelilerin Raul’u işte. En tanınır yanı altyapısı olmayan bir takımın genç yaşta bünyesine katarak kendinden biri haline getirdiği yıldız O. Ama hakkını vermek lazım, mazhar olduğu sevgiyi hak etmek için var gücüyle çalışıyor. Bu uğurda yapamayacağı şey yok sanki, golse gol, mücadeleyse mücadele, koşmaksa en kralı, maratonundan ve sevinçse sevinç, tezahüratsa tezahürat, yaşa Fenerbahçe’sinden hindisine kadar…

Bu beni sevin gösterilerinin bende uyandırdığı his ne gerek var oluyor. Büyük bir takımın başarılı oyuncusu zaten bu ülkenin kabaca üçte birinin gönül hanesinde yer alırken kalan kitlenin antipatisini çekmek pahasına tribünlere oynamak…Zaten gerilmiş bir ortamın anlamı tartışılır kısır liginde sinirleri gerilmiş insanları birbirine daha da düşman etmek…Hayat şartlarının neler getireceğini hiçbirimiz bilemezken belki yarın formasını giyeceği takımların camialarını karşısına almak…İmaj danışmanı değil ama akıl hocası olduğunu söyleyen birinin bu kadar düşüncesizce davranması…Yanı başındaki Fatih Akyel, Alpay Özalan örneklerinden ders almaması…

Özür dilemenin bir erdem olduğu söylenir, yazımızın kahramanı buna son derece inanıyor olmalı. Vatan gazetesinin 28 Marttaki haberine göre tam altı kez basın önünde özür dilemiş Tuncay Şanlı. Son iki özrü Galatasaray camiasından, yanlış anlaşıldığını söylüyor. Ama bir tezahürat 10 saniye sürmüyor ki yanlış anlaşılsın ve açıkçası hepimiz hindilerin güzergahını net bir şekilde dinledik. Ve bizlere bu tezahüratın tribünlerde insanların dostça maç seyredebilecekleri günlerde söyledikleri bir şarkı olduğu söylendi. Biz de o zaman tamam dedik, tezahüratın yapılışındaki şiddete, inip kalkan kollara dikkat etmedik. Ve anladık ki babalarımız dedelerimiz birer evliyaymış, yanlarında bu hareketleri yapan insanlar varken sessiz sakin otururlarmış…

Oysa Türk futbolu O’nu ilk tanımaya başladığı günlerde hepimizin kanı ısınmıştı O’na. Kötü giden takımının ayakta kalan ismiydi, ikinci ligden yeni gelmişti ve azmiyle değme birinci lig oyuncularına taş çıkartıyordu. Diğer takım taraftarları da belki rakiplerinin çok korkulacak durumda olmamasından kaynaklanan bir yakınlık duydular, gelecekte O’nu milli takım forması içinde görmek için sabırsızlandılar. Ama O, son zamanlarda sarı lacivert olmayan hiçbir sevgiyi istemiyor sanki. Şampiyonlar Ligi maçlarında yabancı yıldızlardan eksik etmediği yardım elini, sevecenliğini, Süper Ligimizdeki oyunculara ve taraftarlara uzatmaktan imtina ediyor.

“Senaryomu oynuyorum” diyecek kadar içinde olduğu dünyanın sahteliğini anlayan bir insan, bu dünyayı, dünyaların en gerçeği sayıp kutsallaştıran insanlara karşı saygılı olmalıdır. Bu saygı, artık pek anlamı kalmamış sportmenliğin gereği değilse bile yarınların neler getireceğini bilemeyeceğinin farkında olacak kadar bir rasyonelliğin gereğidir.

20.03.2006

İngiltere'de Kim Mutlu?

Şampiyonlar Ligi organizasyonu hayata geçtiğinden beri yerel lige göre en az ilgi gördüğü ülke muhtemelen İngiltere’dir. Geleneksel İngiliz muhafazakarlığı bu alanda da etkisini göstermiş ve futbolun beşiği olmakla övünen bu ülkenin futbolseverleri kendi liglerini şampiyonlar liginden daha ön planda tutmuşlardır. Ama artık bu ifadeleri geçmiş zamanda kullanmak daha doğru herhalde, finansal zorunluluklar ve Rusya’dan gelen para akımı İngiliz kulüpleri arasındaki rekabeti Kıta Avrupasının en büyük futbol turnuvasına taşıdı. Halbuki 1992 ile 2003 yılları arasında 11 sezonun sekizinde şampiyonluk yaşayan ve dünyanın en büyük kulüplerinden biri haline gelen Manchester United’da Sir Alex Ferguson böylesi bir sıkıntıyı pek hissetmemiş ve (inanılmaz biçimde kazanılan) tek Şampiyonlar Ligi finali ona yetmişti.

 Bugün ise durum pek öyle değil. Mourinho’nun tüm kredisine ve kazanması kuvvetle muhtemel ikinci şampiyonluğa rağmen böyle bir lüksü olduğu söylenemez, Abramovich’in bunca parayı yerel başarılar için harcadığını düşünmek saflık olur. Ferguson’un başı hepten dertli, Glazer’la olan anlaşmazlıklar, şampiyonlar liginden ilk turda elenme, takımın lider oyuncu sıkıntısı derken önümüzdeki sezon takımın başında olacağı şüpheli. Hoş bu şüphe takımı bırakacağını söylediği 2001-02 sezonundan beri hep var ama bu kez onun takımı değil takımın onu bırakması söz konusu. Zamanı gelince koltuğu bırakmamak sadece bize özgü değil demek ki. Wenger şimdilik rahat sayılır, ligden o kadar erken koptular ki o başarısızlığın etkileri geçti sayılır. Bugüne kadar şampiyonlar liginde ilerlemekte zorlanan takım için Real Madrid’i elemek ilaç gibi geldi. Ama Juventus eşleşmesinin iyileştirici etkisinin tahrip edici etkisinden fazla olacağını düşünmek zor geliyor bana. Bir de İstanbul fatihi Liverpool ve Benitez var tabi. İlk sezonda şampiyonlar ligini kazanmak gibi aşılması zor bir çıta koyan Benitez nispeten kolay bir rakip olan Benfica’ya elendi ve artık takımın tüm amacı şampiyonlar ligine katılmalarını sağlayacak bir yerde ligi bitirmek.

İngiltere’nin son temsilcisi ise UEFA’da son 16 takım arasına kalan Middlesborough. Nereye kadar gideceklerini kestirmek zor ama onların elde edeceği sonucun İngiltere’deki havayı değiştirecek kadar büyük olmayacağını düşünüyorum. Öyle görünüyor ki –belki Şampiyonlar ligini kazanacak bir Arsenal dışında-herkes sezon sonunda nerede hata yaptığını düşünecek. Eğer Lampard Katalanca konuşabiliyorsa Chelsea bunu kesinlikle yapmak zorunda kalacak mesela. Eğer ayrılmayacaksa Alex Ferguson, Ronaldo’ya aynı oyuncuyu tek pozisyonda dört kere geçenlere ekstra puan verilmediğini öğretmek için mesai harcamak zorunda kalacak. Benitez’in de vermesi gereken bir hesap olacak; Morientes ve Cisse varken (ve Fowler da evine dönmüşken) Crouch tercihinden ne beklediği gibi. Bunun yanında bir bütün olarak İngiltere takımları sıradan oyunculara verdikleri milyon sterlinleri gözden geçirmek zorunda kalacaklar. Aslında Premier League tanıtımı ve pazarlaması bu kadar iyi yapılan bir lig olmasa bu değerlendirmenin çok daha önce yapılması gerekirdi ama ligin dünyanın dört bir tarafında büyük ilgi görmesi ve bunun önemli bir finansman kaynağı olarak takımlara dönmesi Premier ligi takımlarına kumar niyetine milyon poundluk transferler (Bkz. Dean Ashton) yapma imkanı sağlıyor. Ne var ki her finans kaynağı gibi bu da bir süre sonra tükenme aşamasına gelecektir. Daha da ciddi bir sorun Abramovich ve Glazer başta olmak üzere İngiliz kulüplerini almaya başlayan “yeni zenginler” için (ayrıntılı bir listesi için Bkz. Can Özenç’in ‘Para Babaları İngiltere’ye Akıyor’ yazısı) nakit akım tablolarının gelenekten daha önemli olmasıdır.  Bu tablodan ortaya çıkan sonuç bu yazın İngiliz takımlarının birçoğu  için bir yeniden yapılanmaya sahne olacağıdır. Zaten Dünya Kupasıyla renklenecek bir yazda bu takımların yapacakları hamleleri takip etmek bizleri ayrıca mutlu edecektir.