İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Emre Yalçın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emre Yalçın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.10.2009

Bir Fakir Oğlan Hikayesi: Jean-Marie Pfaff

Naçizane yazarınız, yaşı gereği en iyi dönemlerini 1970’lerin sonu ile 1980’lerin ilk yarısında yaşamış futbolcuları ve de kalecileri hayal meyal figürler olarak hatırlar. Bu hayallerden en canlısı, yolu Fenerbahçe’den de geçen Schumacher olurken, en zayıflarından biriyse Jean-Marie Pfaff’tır. Günümüz şartlarında düşünürsek bu biraz garip gelebilir. Televizyon sağolsun her hafta bütün dünyadan futbol izleyebiliyoruz. Ama 1980’lerde söz konusu Belçika gibi dünya futbol kültürüne damga vurmuş ülkelerden değilse bekle ki bir uluslararası turnuvada boy göstermiş olsun, daha da önemlisi maçı senin yatağa kovalandığın bir saate denk gelmesin. Zaten Avrupa kupa maçları da hep geç başlardı.

Tabi bunu bir de Trabzonsporlu’lara sormak lazım; Türkiye 1. Ligi’ni sadece bir sene şereflendirmesine rağmen hâlen taraftar forumlarında zaman zaman özlenen ideal kaleci olarak Pfaff’ın ismi geçmektedir. Aslında 1988-89 ve 1989-90 sezonlarını kaleciler açısından ayrı bir yere koymak lazım. O zaman takımların sadece tek yabancı hakkı var ve Trabzonspor ile Fenerbahçe sağolsun, Avrupa’nın ve hatta belki de dünyanın o zamanlardaki en iyi (5 çok iddialı olur) 10 kalecisinden ikisi Türkiye Ligi’nde boy göstermiştir. Neyse, genel konsepti bozmayalım; Pfaff’ın Trabzon macerasına sonra döneriz.

Yukarıda söylediğim gibi Belçika denince dünyanın aklına ilk futbol değil nefis biralar, patates kızartması veya Ten Ten gelir. Yine de bu küçük ülke, 1930’daki ilk Dünya Kupası’na katılan 4 Avrupalı ülkeden birisi olma onurunu taşımaktadır. Belçika futbolu diyince aklımıza 1980’lerden bir çok isim takılabilir. Bütün bu isimlerin arasından ülkenin en önemli futbol idollerinden birisi olarak Pfaff öne çıkar. O kadar ki yakın zamanlarda Mastercard, tanıtım elçileri arasına katmak için bir Belçikalı seçmek amacıyla anket düzenlediğinde birinciliği açık ara Pfaff alır. Ayrıca Avrupa halkının % 90’ı da bu Belçikalıyı görünce tanımaktadır çünkü o futbolu bıraktıktan sonra da bir kenara çekilmemiş ve gündemde kalmayı başarmıştır.

Ama hikayenin başlangıcı bu kadar görkemli değildir. Pfaff, Belçika’nın hafif kuzey batısında yer alan Lebekke şehrinde 4 Aralık 1953 günü doğar. Babası seyyar bir halı satıcısıdır ve aile yaşamakta olduğu karavanda 11. çocuğa da yer bulmak zorunda kalır. Günümüzde Pfaff’ı anlatan yazarlar, onun halk arasında ve televizyonda bu kadar rahat olmasını, mahremiyete fazla izin vermeyen karavan yaşamına bağlıyor. Şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama Jean-Marie ismi de galiba komşu karavandaki çiftin isimlerinin birleşmesinden doğmuş.

Arada ne olduğuna dair fazla bilgi yok ama kendisi çalışma azmini sürekli mücadele hâlinde geçen çocukluk yıllarına bağlıyor. Futbola ne zaman başladığına dair de bir bilgi yok ama Belçika’da oynadığı ilk klüp olan Beveren’den içeri adım attığında yaşı 16’dır. Aslında ilk başta özellikle ellerinin büyüklüğü açısından kaleciliğe uygun olmadığı düşünülür ama o 1.80’lik boyuna eklediği refleksleri, sıçrama yeteneği ve konstantrasyon gücüyle eldivenleri kapmayı başarır. 1973-74 sezonundan itibaren de A takımının kalesinde Belçika Birinci Ligi’nde boy göstermeye başlar. Dokuz sezonunu geçireceği bu takım 1978 yılında Belçika Kupasını, 1978-79 sezonunda ise ligi kazanır. Kendisi de 1978 yılında ülkede yılın futbolcusu seçilecektir. Ancak Anderlecht ve Brugge gibi Belçika’nın büyük takımları bir kaleci için çelimsiz sayılabilecek cüssesi nedeniyle kendisini hâlen görmezden gelmektedir. Yine de Pfaff, 1976’dan itibaren milli takımın da kalesini korumaya başlar.

1976 Avrupa Şampiyonası elemelerinde 25 Nisan 1976 günü Hollanda, kendi evinde Belçika’yı 5-0’la feci benzetir ve bu yenilgi bizim müzeden Christian Piot’nun bir ay sonraki rövanş maçında yerini Pfaff’a bırakmasına neden olur. Ancak Jean-Marie Pfaff’ın milli takımın kalesini kalıcı olarak devralması için yaklaşık bir yıl daha geçmesi ve bir başka Hollanda yenilgisi gerekmektedir. Buraya ilginç bir not koyalım; Piot, Ocak 1977’de İtalya’yla oynanan özel maçın 85. dakikasındaki penaltıyı gole çevirerek Belçika milli takımı tarihinde gol atan tek kaleci olma ünvanına erişir (aynı maçta iki tane yemiştir, o ayrı).

1978 Dünya Kupası elemelerinde ezeli rakip Hollanda’nın gerisinde kalan Belçika milli takımı, ondan sonraki 10 sene içerisinde 1920 Olimpiyatlarındaki şampiyonluk (ki Zamora yazısından hatırlarsanız o da rakip Çekoslovakya’nın final maçında hakemi protesto ederek sahadan çekilmesiyle kazanılmıştı) ve 1972 Avrupa Şampiyonası üçüncülüğü sayılmazsa ülke futbol tarihinin en şanlı günlerini geçirecektir. İtalya’da düzenlenen 1980 Avrupa şampiyonası elemelerine üç beraberlikle başlayan Kırmızı Şeytanlar, 1979 sonbaharından itibaren uçuşa geçecek ve Haziran 1980’deki finallere kadar üst üste 7 maç kazanarak tarihlerinin en uzun serisini kaydedeceklerdir. Final grubunda da İtalya, İngiltere ve İspanya gibi 3 ekol ülkeyi geride bırakan Belçika, finallerde Almanya’ya 89. dakikadaki golüyle 2-1 mağlup olarak evine ikincilik madalyasıyla dönecektir. Bu arada Pffaf da başta Avrupa olmak üzere dünyanın dikkatini üzerine çekmeye başlamıştır.

Belçika, iki sene sonra İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası’na da, hem de elemelerde 1980’lerin bir başka yükselen değeri Fransa’yı bile geride bırakarak katılma hakkı kazanır. Pfaff’ın yanı sıra, Gerets, Vandereycken, Vercauteren, Vanderbergh ve Ceulemans gibi yıldızlarıyla Belçika, DK’nın açılış maçında son şampiyon Arjantin’i de 1-0 yenerek ve hatta 3. gruptan lider olarak çıkarak büyük sükse yapar. İkinci tur grubunda ise, Polonya ve Sovyetler Birliği karşısında alınan yenilgiler eve dönüş biletini keser. Ancak Pfaff, Belçika’ya değil Almanya’ya gitmektedir. Bayern Münih’in teknik direktörü Pal Csernai, Pfaff’ı istemiştir ve Jean-Marie “herşeyden önce onu beğenmeyen Belçikalı teknik direktörlere ibret olması için” bu teklifi kabul etmiştir. Ama tabi önce hayatta kalması gerekmiştir, çünkü Dünya Kupası sırasında kaldıkları otelde arkadaşı olan bir gazeteci Pfaff’ı havuza itmiş ve yüzme bilmeyen kaleci zor kurtarılmıştır.

Aslında Pfaff’ın Bundesliga macerası çok talihsiz başlar. Daha ilk maçında Werder Bremen forveti Uwe Reinders’in uzun taç atışını kontrol edememiş ve içeri almıştır. Ama sonrasında bu olayı unutturacak performanslar ortaya koymaya başlayacak ve Bayern Münih’in 1985-87 yılları arasındaki 3 şampiyonluğu ile 1984 ve 1986 Almanya Kupası zaferlerindeki en önemli taşlardan birisi olacaktır. Bu arada 1987 yılında dünyada “Yılın Kalecisi” ödülünü kazanırken, 1983 ve 1984 yıllarında biri düet olmak üzere iki single müzik çalışması yapar (valla..!!)

Bayern Münih, Pfaff’lı yıllarında Avrupa’da ise eski günlerinden uzaktır. 1986-87 sezonu dışında takım katıldığı bütün kupalarda çeyrek final-yarı final çizgisinin ötesine geçemez. 1986-87 sezonunda ise Şampiyon klüpler Kupası’nda finale kadar gelirler ve yarı final ikinci maçı Pfaff’ın efsane performanslarından birisine sahne olur. Barnebeau’daki 100,000’in üzerinde taraftar o kadar ateşlidir ki maçın başlaması 5 dakika gecikir. Aslında Bayern, henüz 27. dakikada Santillana’nın golüyle 1-0 geriye düşer ve bu da yetmezmiş gibi 3 dakika sonra savunmanın belkemiği Augenthaler kırmızı kart görür. Bundan sonra hemen herkes Real Madrid’in daha fazla gol atarak ilk maçtaki 4-1’lik yenilgiye rağmen finale ulaşacağını düşünmektedir ama Pfaff başka gole izin vermez.

Finalde rakip Porto’dur ve Bayern Münih favori olarak gösterilmektedir. Nitekim 25. dakikada Kögl’ın golüyle öne de geçerler. Ancak futbolun güzelliği kendisini o gün Viyana’nın Prater Stadı’nda göstermeye karar verecek ve Porto 78’de Madjer’in meşhur topuk golü ile beraberliği yakayacaktır. Bayern daha ilk golün şokunu üzerinden atamadan ilk golün pasını veren Juary bu defa Madjer’in asistiyle 80. dakikada ikinci golü bulur. Bu, Porto’nun kazandığı ilk Şampiyon Klüpler Kupası (veya artık Şampiyonlar Ligi) olurken, Bayern 12 yıl sonra bir kez daha öne geçtiği finali son dakikalar (hatta saniyelerde) yediği gollerle Manchester United’a kaybedecektir.

Pfaff’ın klüp kariyerindeki son iki yıla tekrar döneceğiz, şimdi milli takım kariyerini tamamlayalım. Belçika, 1984’teki Avrupa Şampiyonası elemlerini kolayca geçer ancak çok da yakın olmasına rağmen Fransa’nın havası Belçika’ya kötü gelir ve final gruplarında 3. olunabilir. 1986 Dünya Kupası’nda ise yukarıda saydığımız oyunculara Schifo ve Cleamens’i da katan Kırmızı Şeytanlar için artık daha üst basamakları hedeflemektedir. Aslında Belçika 2. gruba çok kötü başlar ve bir üst tura ancak en iyi 3.’ler kontenjanından çıkabilir. Sonrasında ise ikinci turda kupanın favorilerinden Sovyetler Birliği’ni uzatmada 4-3, çeyrek finalde ise İspanya’yı 1-1 biten maçın sonunda penaltılarla 5-4 geçmeyi başarırlar. Yarı finalde ise rakip fırtına gibi esen Maradona ve Arjantin’dir ve Pfaff maçtan önce Maradona’nın “özel bir yanı olmadığı” gibi iddialı bir laf etmiştir. Maradona da bu lafın cezasını 2-0 biten maçtaki golleri atarak vermiş ve Belçika 3.’lük maçında Fransa’ya yenilerek, tarihindeki en başarılı Dünya Kupası’nı 4. olarak tamamlamıştır. Pfaff ise, milli takım kalesini yükselmeye başlayan yeni bir yetenek olan Preud’Homme’a (o da muhteşem bir kaleciydi) yavaş yavaş teslim etmeye başlamış ve 23 Eylül 1987’de Bulgaristan karşısına kaptan olarak çıkarak 64. ve son kez milli olmuştur.

Pfaff, 1987-88 sezonunda Bayern’e de veda ederek ülkesine dönmüş ve Lierse formasını giydiği sezonda kendi hâlinde bir yıl geçirmiştir. Sonraki yıl ise, Schumacher’den bir sezon sonra Türkiye’ye gelerek bir sezon Trabzonspor’un formasını giymiştir. Belki daha da uzun kalacaktır bilinmez ama antreman sahasında basın mensuplarıyla etmiş olduğu kavga ve alkolle ilgili sorunlarına dair haberler Pfaff’ın Türkiye’de sadece bir sezon kalmasına neden olmuş ve sonrasında da futbolu bırakma kararı almıştır.

Jean-Marie Pfaff futbolu bırakır bırakmasına ama kendi hâlinde bir emeklilik geçirmeye hiç niyeti yoktur. Sonrasında geçen yıllarda önce bir bisiklet takımı kurar ve bu sporla uğraşmaya başlar. Bu arada kendi adına bir vakıf kurarak hayır işlerine girişir ve yine geliri vakfa ayrılmak üzere bisiklet turları başta olmak üzere çeşitli organizasyonlar düzenler. 2000’li yılların başında Paris-Dakar rallisine katılır. Bir yandan da Belçika’da bir idol olmasını her türlü reklam teklifini kabul ederek paraya çevirmeye devam eder. Son olarak, 2002 yılından bu yana Belçika televizyonlarında “Pfaffgiller” (De Pfaffs) adıyla yayınlanan ve karısı, kayınpederi, kızları, damatları ve torunları ile yaşadığı büyük çiftlik evindeki yaşamını kameraya alan çok başarılı bir reality show’un yıldızı olarak karşımıza çıkar.

Onunki tipik bir “çalışarak bir yerlere varan fakir oğlan” hikayesi. Ancak bugün Pfaff, mücadeleyle geçen yılları sayesinde önce Belçika gibi küçük ve futbol anlamında kendi hâlinde bir ülkenin en önemli uluslararası isimlerinden birisi olmanın ve sonra da bu başarısını yeşil sahaların dışına taşımayı başarmanın keyfini sürüyor.

Giderek sona yaklaşıyoruz. Bugün farkettim ki, 20. yüzyılın en iyi kalecileri listesinde sona bıraktığımız iki isim, alfabetik olarak da en sonda yer alıyorlar. En büyüğü en sona bırakıyoruz ve bir dahaki yazıda Walter Zenga’yı hatırlıyoruz.

14.08.2009

Deliliğe Övgü: Thomas Ravelli

Erasmus’un, dünya edebiyatına bıraktığı en güzel armağandır “Deliliğe Övgü” kitabı. Çocuklukta, yaşlılıkta, savaşlarda, bilimde, edebiyatta ve diğer örneklerle hayatın her alanında insana yaşama gücü veren şeyin delilik olduğunu anlatır. Ve kitaba göre gerçek bilgelik delilik, kendini bilge sanmak ise gerçek deliliktir. Belki de Erasmus’un bu kitabından sonradır ki delilik, geçmişe göre daha ciddiye alınmaya başlamış ve “delilikle, dahilik arasında ince bir çizgi olduğu”na kadar gelmişizdir…

Bilim ve spor, herhalde deliliğin en hoş görüldüğü iki alandan birisidir. Sporda ise “deli” nitelemesi herhalde en çok kaleciler için kullanılmıştır. Thomas Ravelli ise herhalde bu “deliliğin” en sevilesi hâli olarak karşımıza çıkar. Yoksa, ceza sahasındaki koğuşundan çıkıp, koca futbol sahasına; İsveç gibi futbolda çok da söz sahibi olmayan bir ülkeden çıkıp koca dünyaya nasıl damga vurabilirdi ki…

Felsefi bir giriş oldu sanırım. Ama şu an başka türlüsü aklıma gelmiyor. Zaten Ravelli’nin de sahadaki deliliğine inat bugün göğsünü gere gere kişisel gelişim konferansları vermesi de felsefik bir durum değil mi?

Erasmus’un kitabından tam 450 yıl ileri gidiyoruz. Bir yıl önce Pele’nin doğuşuna ev sahipliği yapan Dünya Kupası’nı düzenlemiş İsveç’in güneyinde, 2005 itibariyle 7.825 kişilik nüfusa sahip küçük Vimmerby kasabasındayız. Avusturya-İtalya kökenli Ravelli ailesi, 13 Ağustos 1959 günü bir yerine ikiz erkek çocuklarının sevincini yaşıyor (Thomas’ın ikiz kardeşine birazdan değineceğiz). Futbol kültürü çok ileri olmayan diğer ülkelerde yaşadığımız zorluk karşımıza çıkıyor ve Thomas Ravelli’nin çocukluğuna ve futbola ilk adım atışına ilişkin pek bir bilgi bulamıyoruz. Ailenin Vaxjö şehrine nasıl ve ne zaman taşındığını da bilmiyoruz. Ama Thomas ve ikiz kardeşi Andreas birer yıl (1979 ve 1978) arayla şehrin takımı Östers IF’de oynamaya başlıyorlar. Thomas, henüz ikinci sezonunda birinci kaleci pozisyonuna yükseliyor ve üst üste iki yıl (1980 ve 81) İsveç Ligi şampiyonluğu kazanıyor. Hele ikinci şampiyonluğa katkısı o kadar büyük ki, ülkede “yılın oyuncusu” seçiliyor ve milli takıma yükseliyor. 1981 yılının hemen başında Finlandiya’ya karşı oynadığı ve İsveç’in 2-1 kaybettiği maça çıkan Ravelli acaba 25 yıla ulaşacak kariyerinde milli formayı 142 defa daha giyeceğini hayal etmiş miydi.? Sanmıyorum. Zaten Ravelli’nin yarı-profesyonel bir klüp kariyeri vardır ve 1988 yılında, IFK Göteborg’a transfer olana kadar bugün 3 çocuklu olan ailesinin geçim kaynağı futboldan çok, elektrik kabloları pazarlamasından gelmiştir.

Göteborg 1982 ve 87 yıllarında UEFA kupasını kazansa da bir üst kademe olan Şampiyon Klüpler Kupası’na (ve sonrasında Şampiyonlar Ligi) katılabilmek için İsveç Ligi’nin sahip olduğu tek bileti en son 1984 yılında alabilmiştir. Mavi-beyazlı takım, 1988 yılında ezeli rakibi Malmö’nün üst üste 4. şampiyonluğu sonrasında kadrosunu güçlendirmeye karar vermiş ve milli takımın kalesini çoktan tekeline almış Ravelli’yi transfer etmiştir. Ravelli ve Göteborg, 1989 yılında şampiyonluğu bir kez daha Malmö’ye kaptırır ancak, sonrasında 1990’ların özellikle ilk yarısı kendilerinin olacaktır. Takım, Ravelli’nin son sezonu olan 1997’ye kadar –dördü üst üste- altı şampiyonluk kazanır ve 1992-93 yılında Şampiyonlar Ligi’nde, Barcelona, Manchester United ve Galatasaray’ın olduğu grubu lider bitirerek 2. tura ulaşır. ŞL’de bir İsveç takımının bugün için bile ulaştığı en yüksek nokta olan 2. turda Göteborg’un rakibi Bayern Münih’tir ve Alman takımı turu, İsveç’te 2-2 biten maçta attığı deplasman gollerinin avantajıyla geçebilir (ilk maç 0-0). Ravelli, son olarak 1997 sezonunda Göteborg’da oynadıktan sonra 1998 yılını ABD Major League Soccer takımlarından Tampa Bay Munity’de geçirir. 1999 yılında Göteborg’a dönen Ravelli, tek maç oynamadığı bir yıl yedek oturduktan sonra futbolu bırakır. Kaleci sonraki yıllarda, kariyerine ilişkin az sayıdaki pişmanlıklarından birisi olarak, Avrupa’nın önemli takımlarından gelen teklifleri geri çevirerek ülkesinde kalmasını gösterecektir. Bu teklifleri ailesine çok bağlı olması nedeniyle reddettiğini belirten Thomas, aslında futbolu asla ciddi bir iş olarak görmediğinin işaretlerini vermektedir. Profesyonelliğin nankör bir yapısı olduğunu savunan Ravelli, futbolcunun kariyerini bitirdikten sonra başka hiçbir şey bilmediği için zorlanmaması gerektiğine dikkat çekiyor. Nitekim bugün de Yönetim Kurulu Üyesi olduğu Göteborg’da en çok önem verdiği konulardan birisi, oyuncuların futbol sonrası hayatlarına ilişkin eğitim programları hazırlanması. Ama futbolu ciddi bir iş olarak görmemesi, futbolu ciddiye almadığını manasına gelmez; “Kendimden istediklerim, her zaman için başkalarının benden istediklerinden daha fazla olmuştur. Cuma akşamından itibaren o haftanın maçına o kadar konsantre olurdum ki Pazar günü artık gözüm başka bir şey görmez olurdu. Futbolu da bu nedenle bıraktım. Artık kaldıramıyordum”. Thomas, kariyerinin son yılını neden ABD’de geçirdiğine ilişkinse net bir sebep söyleyemez. Ama, hem kendisi hem de ailesi ABD’de rahatça sokağa çıkıp gezebilmekten memnun kalmıştır.

İster istemez, Ravelli’nin klüp kariyerini bitirdik ama bu yazı bitti manasına gelmiyor (zaten benden ne zaman kısa bir yazı okuyabildiniz ki.!) çünkü onu 20. yy’ın en iyileri arasına sokan maçlara daha çok milli takımla imza atmıştır. Yukarılarda ilk defa 1981 yılında milli olduğunu ve milli formayı toplam 143 defa giyerek İsveç’in rekortmeni, dünyanın da en üstteki isimlerinden birisi olduğunu anlattık. Aslında Ravelli, İsveç Milli Takımı’ndaki kariyerinin ilk yıllarında da uluslararası sahnelerden uzaktı çünkü İsveç 1980’lerde, inişli çıkışlı futbol tarihinde yeni bir dip yapmaktaydı. 1950’lerde dünyanın önemli takımlarından olan ülke, kendi düzenlediği 1958 Dünya Kupası’nda finale kadar ulaşmış, ancak sonrasında 1970’lere kadar inişe geçmiştir. İsveç, 1970, 1974 ve 1978 Dünya Kupaları’nda kendi çapında başarılı sonuçlar almış ve ardından yeni bir düşüş başlamıştır. Ravelli’nin, milli takımdaki ilk 10 yılı olan 1981-90 yılları arasında İsveç hiç bir Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası’na katılamamıştır. Oniki yıl aradan sonra gidilen ilk Dünya Kupası olan İtalya 90’da ise gruptaki 3 maçını da 2-1 kaybedilerek eve erken dönülmüştür. Ancak 4 yıl sonrası hiç de öyle olmayacaktır. İsveç bu arada, ev sahipliği yaptığı 1992 Avrupa Şampiyonası’nda yarı final oynamayı başarır –ki bu hâlen ülkenin bu turnuvada ulaştığı en yüksek derecedir.

ABD’deki Dünya Kupası, genellikle unutulmak istenen “futbol fakiri” bir turnuva olarak tarihte yerini almıştır. FIFA, saat farkları nedeniyle en büyük pazar olan Avrupa’da millet akşamları rahatça izleyebilsin diye maçları Amerikan yazının göbeğinde öğlen saatlerine koymuştur. Ayrıca, dünyanın bütün ekol ülkeleri en iyi dönemlerinden uzak günler geçirmektedir. İsveçliler ise Dahlin, Brolin, Larsson, Anderson gibi yetenekleriyle, Ravelli’ye göre “son 20 yılın en iyi takımına” sahiptir ve ilk turda favori Brezilya’ya kök söktürerek beraberlik kopardıkları maçtan itibaren dikkat çekmeye başlamışlardır. Ravelli, 1-1 biten maçta sambacıların birçok atağını önlemiş ve ülkesinin 1 galibiyet, 2 beraberlikle ikinci tura çıkmasında büyük pay sahibi olmuştur. İsveç, ikinci turda, S. Arabistan engelini 3-1 ile kolaylıkla geçer ve çeyrek finalde Hagi’nin Romanya’sının karşısına çıkar. Ravelli bu maçta kelimenin tam anlamıyla bir tarih yazar (aşağıda göreceksiniz).

Tarih 10 Temmuz, 1994. San Fransisco’nun Stanford stadında yerel saatle 12:30’da başlayan maçta İsveç ve Romanya her iki tarafın da canını dişine taktığı bir oyun oynamaktadır ama ikinci yarının son bölümüne kadar gol yoktur. 78’de Brolin’in golüne, bitime iki dakika kalan Radiciou cevap verir. Rumen forvet, uzatmalarda da golünü atar ancak 115. dakikada Kenneth Anderson takımına tekrar beraberliği getirir. 120 dakikadır güneşin altında kavrulmakta olan iki takım yenişemez ve penaltı atışlarına geçilir.

Ravelli’nin Göteborg’dan da takım arkadaşı olan Hakan Mild, daha ilk penaltıyı kaçırır. Sonrasında gelen 5 penaltı ise gol olmuş, 3-3’lük eşitliği Romanya lehine bozabilmek için Petrescu topun başına geçmiştir. Ancak Ravelli bir efsane yazmaya karar vermiştir ve penaltıyı kurtarır. İki takım 5. penaltıları da gole çevirince seri penaltılar 4-4 biter. Artık “ani ölüm” zamanıdır.

“Kimileri, en iyi performansını kendisi ve çevresi huzurlu ve sakinken ortaya koyar. Ben ise kariyerime baktığım zaman en iyi performanslarımı her zaman için baskının en üst noktaya çıktığında ortaya koyduğumu gördüm. Bir anlamda ‘baskıya bağımlı”ydım. Hata yapmaktan korkmuyor muydum, hem de deliler gibi.! Çünkü bir kaleci olarak hatanızın telafisi neredeyse hiçbir zaman yoktur. Ama onu kabul ederek başlayan bir süreçte bu korkuyla baş etmesini de öğrendim”.

Stanford Stadı’nda, Belodedici topu penaltı noktasına dikerken, stres seviyesi tam da Ravelli’nin istediği gibi en üst seviyedeydi. “Hiç gergin değildim ama Belodedici çok gerilmişti”. Rumen oyuncu topa yaklaşırken, Ravelli sağa ya da sola değil ama ileri geri sallandı. “Köşe seçtiğini göstermezsen, penaltıyı atan oyuncu daha da geriliyor”. Ve vuruş anı; Belodedici topu sağa yollamıştır ama tam direğin dibine değil. Doğru köşeyi seçmiş olan Ravelli topu sol eliyle rahatça çıkarır. Ve zafer anı....

1994 Dünya Kupası’na tekrar döneceğiz ama önce bir flash-forward (flash back’in tersi) yapıyoruz. Yıl 2001. Telefon ve internet yoluyla oy kullanan 100,000’e yakın İsveçli, ülkenin spor tarihinin en önemli anını seçmiştir. Teniste Björn Borg, kayakta Ingemar Stenmark, yüzmede Gunnar Larsson ve 1950’lerin efsane futbolcuları ve daha birçok ismi geride bırakan ise 1994’te kurtardığı bu penaltıyla Thomas Ravelli olmuştur. O gün 41 yaşındaki oyuncu, ödülünü kazanmış olmanın verdiği şaşkınlıkla ve gözyaşları içinde alır.

Tekrar ABD 94’e dönüyoruz. Romanya’yı saf dışı bırakan İsveç, yarı finalde bir kez daha Brezilya’nın karşısına çıkar. İsveç’i 1958 Dünya Kupası finalinde yenen Brezilya bu defa da Romario’nun 80. dakikada gelen akıl dolu vuruşuyla final biletini alır. İskandinavlar ise teselliyi, Bulgaristan’ı 4-0 yenip üçüncü olmakta bulur. Ravelli ise, Dünya Kupası’ndaki performansıyla 1994 yılında “dünyada yılın kalecisi” oylamasında Belçika’lı Preud’Homme’un ardından ikinci olur. İsveçli kaleci 1995 yılında ise bu sıralamada 3.’lüğü alacaktır. 1994 Dünya Kupası ayrıca, Ravelli’nin milli takımlar düzeyinde büyük bir turnuvada oynadığı son yıldır. İsveç, 1994 yılında FIFA sıralamasında ikinciliğe kadar yükseldikten sonra 1996 Avrupa Şampiyonası ve 1998 Dünya Kupası’nı kaçırır. Ravelli de 11 Ekim 1997’de, İsveç’in Estonya’yı 1-0 yendiği maçla birlikte milli takım kariyerini noktalar.

Yazıya başlarken, güya Ravelli’nin deliliğini övecektik ama sonrasında futbola daldık. Bunun iki sebebi var. Birincisi, lise ve üniversitedeyken kafayı basketbolla kırmış olduğum için, Ravelli’nin zirve yıllarında bırakın onu, doğru dürüst futbol bile izlemiyordum. E hâl böyle olunca onun saha içi deliliklerini kendim görmeden yazdığım zaman çok samimi olmazdı. İkinci ve daha önemli sebep ise, geçtiğimiz yıllarda severek takip ettiğim ve kapanmasına üzüldüğüm “f” dergisinin bir sayısında Ali Ece, Ravelli’ye ve deliliğine öyle bir güzelleme yazmıştı ki, benim yazabileceklerim en fazla onun kötü bir taklidi olabilirdi. Yazıyı bugün Ali Ece’nin blog sayfasında da bulabilirsiniz: http://aliece.blogspot.com/2008/06/kalecilik-bal-bana-bir-deliliktir.html

Ravelli madem bu kadar deliydi, bugün nasıl oluyor da takım elbisesiyle kişisel gelişimle ilgili konferanslar verebilen bir bilge olabiliyor: “Sahada yaptıklarımın hiç biri planlı değildi. İyi bir şey yapmış olmanın doğurduğu, tamamen anlık tepkiler veriyordum. Spontanlık, kendine güvenin bir göstergesidir. Kendinizden emin değilseniz duygularınızı gösteremezsiniz”. “Yaptığım işte eğlenmek, hayatımda en önemli şeylerden birisidir”. Futbolu bıraktıktan sonra neden TV’lerin yorumculuk teklifini kabul etmeden kendi hâlinde bir yaşamı seçmişti peki ?: “Yorumlayacağım oyuncuların çoğu, zamanında yan-yana ya da karşı-karşıya oynadığım isimlerdi ve onları eleştirme fikri bana çok garip geldi”.

Deli mi, bilge mi? Erasmus’a göre bilge. Peki Martin Dahlin’e göre: “Delinin teki. Soyunma odasına geldiğinizde iç çamaşırlarınızı delik deşik kesilmiş bulabilirdiniz”.


Listemizde giderek sona yaklaşıyoruz. Sadece 3 isim kaldı. Bir dahaki sefere, yolu bizim topraklardan geçmiş bir efsane olan Jean-Marie Pfaff’ı anlatalım efendim....

26.03.2009

Küçük Ülkenin Büyük Efsanesi: Pat Jennings

Kuzey İrlanda gibi küçük ülkeler, futbolu ne kadar severlerse sevsinler biraz şanssızdırlar. Zaman zaman, güçlü dönemler yakalasalar da uluslararası arenada en fazla birkaç yıllık dönemler boyunca varlık gösterebilirler. Ülkenin Milli Takımı, 1958 yılında katıldığı Dünya Kupası’ndan sonra, futbolun en büyük organizasyonuna sadece iki defa daha boy gösterebilmiştir. 1982 ve 1986’da gelen bu başarılarda, o zamanlar yakalanan yetenekli neslin yanı sıra D.K.’da mücadele eden takım sayısının artırılmasının da önemli payı olduğunu düşünüyorum. K. İrlanda’nın ve Avrupa’nın diğer küçük ülkelerinin bu şansı 1990’larda Doğu Bloğu’nun yıkılması ve Yugoslavya ve Sovyetler Birliği gibi futbol geleneği çok güçlü ülkelerin aynı geleneği sürdüren çok sayıda ülkeye bölünmesi ile neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.

Bu küçük ülkelerinden ara sıra çıkan çok büyük isimlerden bazıları Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası gibi, futbol sanatının en göz alıcı sahnelerinde kendilerini gösteremeden kariyerlerine son vermek zorunda kalırlar. Mesela George Best gibi…. Ancak, Milli Takım’a Best’le aynı gün adım atan bir kaleci sadece ülkesinin değil futbol tarihinin en büyükleri arasına girmiş ve 1982-86 Dünya Kupaları’nda oynamayı başarmıştır. Huzurlarınızda; “Nazik Dev”, “Koca Pat” veya “Lorgan Küreği” Pat Jennings.

Adından da anlaşıldığı gibi İrlanda adasının Kuzey köşesine sıkışmış bu minik ülkenin o zamanlar politik yeri tam olarak oturmamıştır ancak ülkeyi kana boyayacak olayların başlamasına da 20 yıldan fazla zaman vardır. Ülkenin güneyinde, İrlanda’ya yarım günlük yürüyüş mesafesindeki Newry şehrinde 12 Haziran 1945 günü doğar Patrick Anthony Jennings. Sakin küçük bir şehirdeki çocukluğunda futbolla tanışması Shamrock Rovers’ın 18 yaş altı takımında henüz 11 yaşındayken olur. Aynı yıl takımı bir bölgesel turnuvada finale ulaşır ve Rovers’i yöneten menajerler o güne kadar kaleyi başarıyla koruyan Pat’i yaşı bir final maçı için çok küçük olduğu gerekçesiyle finalde oynatmazlar. “O gün ne kadar ağladığımı hâlen hatırlıyorum. Artık Wembley hayalleri kurmayı bırakmıştım ve Gal futboluna yöneldim”. Jennings, beş yıl devam ettiği Gal futbolunda aslında bir kaleci için çok önemli özellikleri kazanmaktadır; yer tutma, sıçrayarak yüksek topları yakalama, uzun vuruşlar yapabilme ve topla oynamada el ve ayağa neredeyse eşit önem verebilme. Ayrıca, kariyeri boyunca en önemli avantajlarından birisi olan devasa elleri de vardır ki kariyeri boyunca bu elleri için “kürek gibi” lafını duyacaktır.

Genç Patrick, aynı takımda oynayan abisinin çağrısıyla futbola geri döner sadece 16 yaşında Newry Town takımının kalesini korumaya başlar. Bu takımdaki ikinci sezonunda genç milli takımın da kalesindedir ve Wembley’de düzenlenen bir turnuvada Watford menajeri Bill McGarry’nin dikkatini çekmeye başarır. Jennings, o zamanın İngiltere Üçüncü Ligi’nde oynayan klüple 1964-65 sezonu için anlaşma imzalar. “Birden bire kendi şartlarıma göre zengin olmuştum ama evimi çok özlüyordum. Watford’da geçen sezonum boyunca kaç defa herşeyi bırakıp Newry’ye dönme hayalimi kurduğumu bilemem”. Belki de bunu engelleyen, Newry’de tanıştığı ve gelecekte eşi olacak genç şarkıcı Eleonor Toner’in de solo müzik kariyeri için Londra’ya gelmeye karar vermesi olmuştur.

Pat Jennings, Watford’da sezon boyu oynadığı 48 maçın sonunda kendisini 1. Lig’in önemli klüplerinden Tottenham Hotspur’a imza atarken buluverir. Spurs menajeri Bill Nicholson, klübü o zaman bir kaleci için iyi bir para sayılan 27,000 sterlin vermeye razı etmiştir ancak henüz 19 yaşında ve sadece 3 senelik tecrübesi olmasına rağmen kaleye geçirmek istediği Pat Jennings hakkında bazı soru işaretleri vardır. Bu genç adam hiç ciddi anlamda kalecilik eğitimi almamıştır. Ama takım oyuncuların çok sevdiği Nicholson, Jennings’e tam destek verir. “Watford’dayken sadece Chelsea’nin 2 maçını izlemiştim hepsi buydu ve şimdi aynı ligde oynayacaktım. İlk başta olanlara inanamadım, ama insanlar önüme yeni bir fırsat sunmuşlardı ve bunu değerlendirmeyi başardım”.

Pat Jennings, hiç gerçek anlamda kalecilik eğitimi almamıştır ancak Gal futbolunda öğrendikleri, 1.83’lük boyu ve doğal yeteneği ile birleşince buna çok da gerek kalmamıştır. Hatta bazı yorumlarda, eğitim almaması nedeniyle kaleciliğin bazı katı kurallarına tâbi olmamasının Jennings efsanesinde büyük paya sahip olduğunu ileri sürer. Bunlardan en önemlisi başta ayakları olmak üzere kurtarışlarında vücudunun eller dışındaki yerlerini de kullanabilmesi olmuştur. Jennings ilk maçlarda bazı kritik hatalar yapmıştır ama zamanla kaledeki yerini sağlamlaştırarak White Hart Lane’nin efsaneleri arasında kendine bir yer edinecektir. Öncelikle hemen herkes, Jenings’in yer tutma becerisinden bahsediyor; “Az sayıda güzel kurtarış yapardı çünkü doğru yerde olduğu için buna çok fazla gerek kalmazdı”. Ayrıca sıçrama yeteneği ve büyük elleriyle yan topların tek hakimiydi ve hatta bazı ortalarda topu tek eliyle alabiliyordu. Jennings birebir müdahalelerde ve topu oyuna sokma konusunda da çok yetenekliydi. Hatta 1967 Charity Shield Kupası’nda Manchester United’a karşı oynadıkları maçta karşı sahaya gönderdiği top, Old Trafford seyircisi ve ManU kalecisi Alex Stepney’in bakışları arasında gol olmuştu. Efsane kaleci sahada çok sakin bir görüntü verse de sahaya çıkana kadar öylesine konsantre oluyordu ki ellerinin titrediğini görenler vardı; “Kısmen tedirginlikten ancak daha çok gerilimden olurdu. Bu seviyedeki maçlar için gereken konsantrasyon o kadar fazlaydı ki bazen maçlardan sonra başım ağrırdı. Bir kaleci olarak üzerinizdeki baskı çok daha fazladır çünkü sahadaki diğer oyuncuların aksine kalecilerin hata yapması mümkün değildir”.

K. İrlanda’lı kaleci, Tottenham kalesini 13 yıl boyunca, 472’si lig olmak üzere toplam 591 maçta korumuştur. Bu süre içersinde Spurs ligde hiç mutlu sona ulaşamadıysa da 1967’de FA Cup, 1971 ve 1973’te Lig Kupası zaferlerinin yanı sıra 1972 yılında da UEFA Kupasını kazanmıştır. Jennings ise 1973 yılında Futbol Yazarları Birliği, 1976 yılında ise Profesyonel Futbolcular Birliği’nin oylarıyla İngiltere’de yılın futbolcusu seçilmiştir.

Bu kadar büyük bir kalecinin Milli Takımı da tekeli altına alması kaçınılmazdır. Ta 3. Lig’de Watford’la oynarken, 18 yaşında bir genç olarak ilk defa 15 Nisan 1964’te Galler’e karşı sahaya çıkar. K. İrlanda’nın 3-2 kazandığı maçın bir başka önemi de George Best’in de milli takımda oynadığı ilk maçı olmasıdır. Ancak, Best’in kariyeri Jennings kadar uzun süremez ve yukarıda belirttiğim gibi ülkesiyle önemli bir organizasyona katılamadan 1977 yılında 37. ve son defa milli formayı giyer. Pat Jennings ise toplamda 119 defayla K. İrlanda’nın en çok milli olan ismi olarak tarihe geçecektir. K. İrlanda ile son maçı 1986 Dünya Kupası’nda Brezilya’ya karşı oynanan grup maçıdır. 41 yaşında sahaya çıkan Jennings iki önemli rekor kırar; Dünya Kupası finallerinde oynayan en yaşlı oyuncu ve eleme maçları dahil edilince 1966-86 arasında toplam 6 Dünya Kupası’nda oynamış olmak. İlk rekoru 2004 yılında Kamerun’lu Roger Milla tarafından kırılırken, ikinci rekoru ise 2006 yılında Trinidad&Tobago’lu Dwight Yorke ve Russell Latapy tarafından egale edilecektir. Pat Jenings’in milli takımdaki zirve noktaları, 1982 D.K’nda ev sahibi İspanya’yı 1-0 yenerek ikinci tur yolunda önemli bir adım attıkları ve 1985 yılında Wembley’de, İngiltere karşısında aldıkları 0-0’lık beraberlikle 1986 D.K. bileti aldıkları maçlar olmuştur. “Tottenham ve Arsenal ile Wembley’de çıkacağım maçlar öncesinde Newry’den başarılar dileyen binlerce mektup ve telegraf alırdım. Ama futbol adına kazandığım hiçbir şey beni İspanya maçı kadar tatmıin etmemiştir. Maç bitince sahadan çıkmak istemedim. Hatta, maç sonrası eve dönüş için uçak biletlermiz ve bavullarımız bile hazırdı”.

1982 ve 86 Dünya Kupaları aynı zamanda Jennings’in yanı sıra Whiteside, Quinn, O’Neill ve McDonald gibi başarılı bir jenerasyon yakalamış olan K. İrlanda futbol tarihinin de zirvesidir. Ülke hâlen, İspanya’da ulaşılan çeyrek final ve üst üste birden fazla Dünya Kupası’na katılabilme başarısını gösterebilen en küçük ülke ünvanını elinde bulundurmaktadır. Norman Whiteside ise, 1982 yılında sadece 17 yaş ve 42 günlükken sahaya çıkarak D.K finallerinde oynayan en genç futbolcu rekorunu bugün de elinde bulundurmaktadır.

Ülkesinin futboldaki yeri açısından Pat Jennings’in milli takım kariyerini çabucak bitirebildik. Arada bir yaptığımız gibi Jennings’in bizimle olan ilgisini de kısaca geçelim, 1968 ve 1985’deki ikişer D.K. eleme maçının dışında iki defa da (birinde Jennings forma giymemiş) 1983 yılında Avrupa Şampiyonası elemesi için karşı karşıya geldiğimiz K. İrlanda karşısında 4 mağlubiyet 1 beraberlik ve 1 galibiyet almışız.

1970’lerin ilk yarısında oldukça iyi bir dönem geçiren Tottenham için daha sonrasında işler bozulmaya başlar ve takım 1976/77 sezonunda takım 2. Lig’e düşer. O zaman takımın menajeri olan Keith Burkinshaw, artık 32 yaşında olan Jennings’in en iyi dönemlerini geride bıraktığını düşünerek, Tottenham’ın ezeli rakibi Arsenal’e transfer olmasına engel olmaz. Ancak yıllar sonra bunun “hayatı boyunca verdiği en kötü karar” olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Klübe 13 yılını vermiş olan Jennings ise vedası sırasında yöneticilerden gördüğü ilgisizlik ve vefasızlıktan kırılmış bir şekilde ayrılır; “Kampa giden oyunculara veda ziyareti yaparken, yöneticiler bir bir önümden geçtiler ve selam bile vermediler. Sanki hiç orada olmamıştım”. Ama Tottenham taraftarı asla vefasız olmadı ve onlar için bugün bile dünyada gelmiş geçmiş en büyük kaleci Pat Jennings’dir.

Jennings’i sadece 45,000 paunda Kuzey Londra’nın diğer klübüne taşımayı başaran Terry Neill ise bu transferi “kariyerimdeki en kârlı işlerden biriydi” diye hatırlayacaktır. Normalde bu iki klüp arasındaki rekabet, Tottenham’dan Arsenal’e ya da aksi yönde transfer olan oyunculara nefret olarak kendisini gösterir hatta Arsenal’in internet sitesinde ileri sürüldüğü gibi “Kuzey Londra derbisinin üzerine çıkabilmek için gerçekten özel bir yetenek olmak gerekir”. Ama Pat Jennings Highburry’de tepki görmediği gibi White Hart Lane’e her dönüşünde ayakta alkışlanarak karşılanır ve Tottenham yöneticilerine kafayı duvarı vurduracak şekilde 7 sene ve 321 maçta daha (237’si lig) en üst düzeyde Gunners’ın kalesini korur. Bu süre içerisinde Arsenal sadece 1978-80 yılları arasında FA Cup finalinde oynar ama sadece 1979 yılındaki kupaya uzanabilir. Ayrıca, 1980 yılında Pat Jennings’in destansı oyunuyla Arsenal, Juventus’u geçerek Kupa Galipleri Kupası Finali’ne ulaşır ancak burada Valencia’ya karşı kupayı penaltı atışlarıyla kaybeder.

Pat Jennings, 1984-85 sezonunun sonunda klüp kariyerini sona erdirir. Geride 22 yıllık bir kariyer ve Küzey Londra’nın iki takımıyla oynadığı -709’u lig olmak üzere- toplam 918 maç bırakır. Ancak henüz futbolla işi bitmemiştir. 1986 Dünya Kupası için milli takımla çıkacağı maçlara hazırlanmak için Tottenham’e geri döner ve yedek takımla çalışmaya devam eder. Hatta Mart 1986’da, Everton’un oynayacağı FA Cup finalinde, klübün sakat yedek kalecisinin yerinde kulübede oturmak için bu klüple tek maçlık bir anlaşma bile yapar. Jennings’in aktif futbol yaşamını sona erdirdiği 1986 Haziran ayından, 1993 yılında hâlen Tottenham’ın kaleci antrenörlüğüne gelişine kadar geçen 7 yılda ne yaptığına ilişkin neredeyse hiç bilgi yok. Büyük ihtimalle memleketi Newry Town’a dönüp biraz kafasını dinlemiş ve futboldan sonra en sevdiği spor olan golf oynamıştır. Futbola olan katkılarından dolayı İngiltere Kraliyet Nişanı alan Pat Jennings, 2003 yılında İngiltere’deki Futbol Şöhretler Müzesi’ne seçilir. Efsane kaleci, hâlen çok sevdiği White Hart Lane’deki her maça gelmekte ve bazen maç yorumculuğu yapmaktadır. Ayrıca, Spurs kalecilerine zaman zaman ders vermektedir. Üç direk arasındaki efsanesi ise, kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu tarafından K. İrlanda Ligi takımlarından Derry City F.C.’de yaşatılmaktadır.

Bu da böyle biter efendim. Gelecek yazıda gene modern zamanlara geliyoruz ve Thomas Ravelli ile kaledeki deliliğin en şirin hâlini yaşıyoruz.

27.12.2008

Her İki Kaleye Damga Vuran Adam: Jose Felix Chilavert

Bir maçta takımın kalesini emanet ettiğiniz kişiden öncelikle o maçı en az sayıda gol yiyerek tamamlamasını beklersiniz. Futbol için, gol atan kaleciler bir yerde “köpeği ısıran adam” gibidir, haber değeri taşır. Eğer bu kaleci, gol atmayı alışkanlık hâline getirmeye başlarsa dikkat çeker. Bir maçta 3 gol atan ilk kaleci olup bir dönem “dünyanın en golcü kalecisi” ünvanını taşırsa da tarihe geçer. Ama bütün bunlar, o kalecinin 20. yüzyılın en iyi 20 kalecisi içerisine girmesine yetmez. Ayrıca, G. Amerika futboluna 10 seneden fazla bir süre damga vurmanız da gerekir. Bütün bunların üzerine ateşli bir kişilik de eklenince o isme uygun lakap bile bulunamaz, kendi ismine başvurulmak zorunda kalınır. Huzurlarınızda; Jose Luis Chilavert Felix Gonzales ya da kısaca “El Chila”.

Brezilya’nın tek numune olduğu 1938 dışında Güney Amerika’dan (CONMEBOL) Dünya Kupası’na 2-6 arasında değişen sayıda takım katılmıştır ve bu takımların ikisi tam anlamıyla olağan şüpheliler olarak Arjantin ve Brezilya’dır. Diğer biletler içinse çoğunlukla belli başlı takımlar kapışır ve yakaladıkları jenerasyonlara bağlı olarak sırayla takılırlar: 1970’lere kadar ve 1980’lerde Uruguay, 1978-82’de Peru, 1990’larda Kolombiya gibi... 1998’den itibaren geçen 3 Dünya Kupası’nda ise kamber rolünü Paraguay oynamaktadır ve özellikle 1998 D.K. ülke futbol tarihinin zirve noktalarından birisini oluşturmuştur. Bu mevzuları daha ayrıntılı anlatacağım, burada söylemek istediğim şey bu dönemde Paraguay takımının belki de en önemli parçası ve hatta kimilerine göre ülkenin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu Chilavert olmuştur. Ama tabi her efsane gibi buna da bir başlangıç yapmak gerekir....

Arjantin ve Brezilya arasında yer alan Paraguay’ın, başkent Asuncion’un sadece 8 kilometre uzağındaki Luque şehrinde 27 Temmuz 1965 günü Chilavert ailesinin üçüncü çocuğu da erkek olarak dünyaya gelir. Baba Catalino ve anne Nicolasa Jose Luis adını verdikleri oğlanın günü gelip şehrin medar-ı iftiharı olacağını nerden bilsinler..!? Beş yaşına gelen oğlana, eldeki 3 inekten sağacağı sütü komşularına satarak aile bütçesine yardım etme görevi verilir. Her neyse efendim, yaşı ilerledikçe gürbüzleşen karaoğlan, Sportivo Luqueno altyapısında futbola başlar ve o kadar hızlı yükselir ki, o zamanlar Paraguay İkinci Ligi’nde mücadele veren A takımıyla ilk maçına çıktığında sadece 15 yaşındadır. Üç yıl burada oynadıktan sonra bir yıllığına, 1. ligdeki Guarani takımında forma giyer ve kariyerindeki ilk lig şampiyonluğuna ulaşır. Bir yandan da üniversiteye girmiş, ekonomi okumaktadır. Ancak 1985 yılı başlarında, G. Amerika’da ligler başlamadan hemen önce evinin kapısını çalan bir grup Arjantinli, Chilavert’i bu konuda bir seçim yapması için zorlayacaktır. Ya Paraguay’da kalacak ya da Arjantin’in San Lorenzo takımında oynayacaktır. Aslında El Chila neredeyse futbolu bırakmak üzeredir ancak ailesi ondan futbolun peşinden giderek yeteneğinin hakkını vermesini istemiştir.

Chilavert’in San Lorenzo’ya gelmesi, birkaç G. Amerika haber ajansı dışında dünyada yer bulmuş mudur bilmiyorum ama burası, El Chila efsanesinin önemli parçalarının şekillenmesine sahne olmuş. Chilavert burada öncelikle firikik yeteneğini geliştirmiş. San Lorenzo’nun teknik direktörü, henüz Dünya Kupası’na bir yıl olması nedeniyle klüp takımı çalıştırmakta olan Bora Milutinoviç’tir ve kendisi bir süre sonra Chilavert ile her antreman sonrasında kolasına (çok ciddiyim) firikik iddialarına girişecektir. Çoğunlukla kolaları genç kaleci almaktadır çünkü kendisi sadece sol ayakla firikik atabilirken, kurt hocanın ise birçok yerden yapılacak atışları ölümcül hâle getirecek iki ayağı vardır. Chilavert’İn San Lorenzo’da geçireceği 5 sezon ona hem Avrupa’nın hem de milli takımın kapılarını açacaktır.

1988-89 sezonunda Chilavert, İspanya’ya gelmiş ve Real Zaragoza’nın kalesine geçmiştir. Paraguaylı o sezon ve sonrasında İspanyol takımının kalesini bütün sezon boyunca korurken, 1989-90 sezonunda ilk resmî golünü de bir frikik’ten atar. Chilavet, bu arada milli formayı ilk defa 27 Ağustos 1989’daki Dünya Kupası eleme maçında Kolombiya’ya karşı giyer ve bu maçta da ilk milli golünü penaltıdan atıverir. Artık dünya yavaş yavaş Chilavert ismini tanımaya başlayacaktır ve 1990’lar kalecinin deyim yerindeyse G. Amerika kıtasını ele geçirişine sahne olacaktır.

1990-91 sezonun başlamasından sadece 8 maç sonra La Liga’dan ayrılan Chilavert, klüp kariyerinin zirvesine ulaşacağı Arjantin’in Velez Sarsfield takımına transfer olur. Bu takımla ulaştığı başarılar gerçekten etkileyicidir; Velez Sarsfield, 3 Clasura (1993, 96, 98) 1 Apertura (1995) Ligi Şampiyonluğu, Libertadores (1996) ve Kıtalararası Şampiyonluklar (1996) kazanırken, Chilavert ise 1995, 97 ve 98 yıllarında “Dünyada Yılın Kalecisi”, 1996 yılında ise Arjantin ve Güney Amerika’da “Yılın Futbolcusu” ödüllerini alır. Bu arada, toplam 10 sene ve 255 maçta oynamış ve toplam 36 gol atmıştır ki bu gollerin üçünü 1999 yılında Ferro Carril Oeste’ye karşı tek bir maçta tamamı penaltıdan kaydetmiştir.

Chilavert, kaleciliği ve gol atma becerisi dışında ateşli ve hatta kavgacı denilebilecek karakteriyle de dünya futbol tarihine geçmiştir. 1.92 boyundaki kalecinin vukuatları arasında 1989’da oynadığı bir milli maçta rakip Ekvador kalecisine saldırması, 1998 Dünya Kupası öncesinde Paraguaylı bir gazeteciyi dövmesi ve 2002 D.K elemelerinde oynadıkları Brezilya maçında Roberto Carlos’a tükürerek 3 maç ceza alması vardır. Bunun sonunda Chilavert G.Kore-Japonya’ya gitmeye hak kazanan Paraguay’ın ilk iki maçında tribünde oturmak zorunda kalmıştır. Futbolu bıraktıktan sonra kendisine bütün bunların bir rol olup olmadığı sorulduğu zaman önce gülerek “bu tiple, kötü bir adam imajı çizmek daha kolaydı” cevabını vermiş ama sonrasında ciddi olarak başkalarının kendisi hakkındaki düşüncelerine önem vermeyen içi-dışı aynı birisi olduğunu söylemiş. Buraya düşülmesi gereken bir not; Chilavert’in San Lorenzo günlerinden bu yana haftada bir saç traşı olmakta ve sakallarını karısı Marcela’nın beğendiği şekilde “iki günlük” bırakmaya özen göstermektedir. Ama Chilavert’in saha dışı yaşamına bakıldığı zaman, sahadaki canavarın aksi bir resim de karşımıza çıkıyor; özellikle çocukları içeren hayır işlerine yoğun bir şekilde katılan, dindar, mütevazi, sessiz hatta içine kapanık denilebilecek birisi. Bir başka ilginç not ise, Chilavert’in menajerlerden nefret etmesi ve kariyeri boyunca bütün transfer-ücret görüşmelerini kendisinin yürütmesi.

Velez ile kazandığı başarılar ve kendi ödüllerinde görüldüğü gibi Chilavert’in kariyerinin zirvesi 1990’ların ikinci yarısı olmuştur. Milli Takım kariyeri de benzer şekilde 1998 Dünya Kupası’nda zirve yapmıştır. Paraguay, CONMEBOL elemelerinde Arjantin’in ardından ikinci olarak (Brezilya son şampiyon olduğu için otomatikman katılıyordu) Fransa’ya D grubunda Nijerya, Bulgaristan ve İspanya‘nın rakibi olarak gelir. Aslında çoğu kimse, tutu İspanya ve Nijerya’nın geçeceğini düşünmekte ve Paraguay’a ikinci tur şansı vermemektedir ama “Büyük Kaptan” Chilavert’in takımı ilk iki maçında Bulgaristan ve İspanya ile berabere kalarak gruptaki bütün hesapları altüst eder. Son maçta ise rakip iki galibiyetle grup liderliğini şimdiden garantilemiş Milutinoviç’in çalıştırdığı Nijerya’dır ve Afrikalılar, Paraguay’a fazla zorluk çıkarmadan 3-1 ile yol verirler. Paraguay’ın ikinci turda Fransa’ya karşı oynadığı maç ise 1998 D.K’nın en üzücü hikayelerinden birisi olur.

Tarih 28 Haziran 1998, Fransa’nın Lens şehrinde normalde yazın ortasında ve saat 16:30’da oynanacak maç, Dünya Kupası maçı bile olsa aslında bir miktar cehennem azabı vaadetmektedir. Ancak ellerinde biletleriyle tribünlere giren 38,000’in üzerindeki seyiricinin büyük bir bölümü için bu sorun değildir. Çünkü maç “Les Bleus”ün maçıdır ve hemen herkes, diğer grubun ikincisi olarak gelen Paraguay’ın fazla zorlanılmadan geçileceğini düşünüyordur. Öyle ya, Zidane ve saz arkadaşları sadece bu maçın değil kupanın da favorisidirler. Ancak karşılarında hiç beklenmedik bir dirençle karşılaşırlar. Paraguay, Chilavert’in önceliğinde var gücüyle direnmektedir. Oyun büyük ölçüde Fransız hakimiyetinde geçmektedir ve Güney Amerikalılar’ın atakları dalga dalga gelen mavilerle karşılaştırıldığı zaman cılız kalmaktadır. Büyük ihtimalle Paraguay, savunma direncine ve dünyanın en büyükleri arasında yer alan kalecisine güvenerek kendisini uzatmalara veya penaltılara atmaya çalışıyordu. 120 dakikadan bir sağ çıkılsaydı tamamdı. Sonrasını, Chilavert’le karşı karşıya kalacak Fransızlar düşünecekti. İlk yarı ve 90 dakika golsüz biterek Paraguay’lıların planlarına uygun geçer. Uzatmaların ilk yarısında da gol yoktur ve artık Fransa’yı tutanlar dışında maçı izleyen dünya Paraguay’ın arkasında toplanmış dua etmeye başlamıştır. Onbeş dakika daha, sonrası: Chilavert, Fransızlara karşı. Dakikalar 113’e kadar gelmeyi başarmıştır. Pires’in soldan ortasına yükselen Trezeguet, topu savunmadan gelerek hücuma katılmış ihtiyar kurt Blanc’in önüne indiriverir ve o da gerekeni yapar (ağır çekime geçin lütfen) Devir altın gol devridir ve Adidas’ın, Fransa için özel hazırladığı Tricolore modeli top, Paraguay kale çizgisini geçtiği anda herşey bitmiştir. Zengin çocuk gene kazanmıştır, fakir ama gururlu gencin yıkılışı bütün dünyanın yüreğini dağlamaktadır. Bir süre deli gibi sevinen Fransızları çeken kameralar, daha sonra ilk Chilavert’e yönelir. Koca kaleci bir süre çöktüğü yerde kaldıktan sonra mağrur bir şekilde ayağa kalkar ve kaptanı olduğu takım arkadaşlarını teselli etmeye başlar.

Paraguay için 2002 Dünya Kupası’da benzer bir şekilde geçer; İspanya’nın ardından ikinci olarak ikinci tura çıkılır (ilk iki maçta Chilavert, cezalı olduğu için oynamamıştır bkz. Roberto Carlos ve tükürük vakası) ve bu defa Almanlar’a 88’de Neuville’nin attığı golle 1-0 yenik düşerek eve dönülür. Ancak bu defa Paraguay o kadar dramatik bir şekilde anılmaz, neden böyle hatırlamıyorum. Belki de biz kendi yürüyüşümüz ve hakem skandalları ile meşguldük… Ya da D. K. maçları gündüz saatlerine denk geldiği için izleyemiyoduk... Ya da cellatın, son dakikada maç kazanma uzmanı Almanlar olması vaziyeti normal olarak görmemize yol açtı... Her neyse konumuza dönelim.

Paraguay Milli Takımı Chilavert’in oynadığı dönemlerde Copa America’da da çeyrek finalden öteye geçemez ve Chilavert 2003 yılında Paraguay Milli Takımı’nın formasını son kez giyer. Milli formayla çıktığı 74 maçta -dört tanesi 2002 D. K. elemelerinde olmak üzere- sekiz de gol atmıştır. Kariyerinin boyunca resmî maçlarda attığı toplam 62 gol ise onu, 2006 yılında Brezilyalı Rogerio Geni tarafından geçilene kadar “Tarihin En golcü Kalecisi” ünvanının sahibi yapar.

Hızlıca Chilavert’in klüp kariyerinin son basamaklarını geçelim ve yazımızı bağlayalım. Velez Sarsfield’deki şanlı günlerinin ardından Paraguaylı kaleci 2000-01 sezonu ortasında Fransa’nın Strasbourg klübüne transfer olur ve hemen o sezon takımla birlikte Fransa Kupası’nı kaldırır. Strasbourg, ertesi sene küme düşer ve Chilavert 2003 sezon arasında Uruguay’ın Penarol takımına giderek, yarım sezonda bir lig şampiyonluğu da orada kazanır. Sonrasında, efsane olduğu Velez’e geri döner ancak 2003-04 yılında sadece altı maç oynadıktan sonra, bir de frikik golü attığı bir jübileyle aktif futbola veda eder. “İngiltere’de oynamak isterdim, orası benim tarzıma daha uygun. Ayrıca benim yolladığım toplardan bir sürü gol pozisyonu çıkardı”.

Chilavert, futbolu bıraktıktan sonra bir süre ailesiyle vakit geçirdiği bir dinlenme döneminin ardından futboldan kopmak istemediğine yönelik açıklamalar yapar: “Beckenbauer, Alman futbolu için neyse ben de Paraguay futbolu için o olmak istiyorum”. Daha sonra 2006 Dünya Kupası’nda yorumculuk yapar ve burada da hayalinin bir gün milli takımın başına geçmek olduğunu söyler. Chilavert henüz 43 yaşında ve büyük ihtimalle bu hedefine de bir gün ulaşacaktır.

Bu da böyle biter efendim… Chilavert ile birlikte 20. yy’ın en büyük 20 kalecisi serimizde G. Amerika’ya veda ediyoruz. Bundan sonra elimizde 5 tane Avrupalı kaldı. Başlangıç olarak bir dahaki yazıda İrlanda’nın yetiştirdiği en büyük kaleci olan Pat Jennings’e saygılarımızı sunuyoruz

10.09.2008

33 yıl, 1000 maç: Peter Shilton

Hatırlarsanız, Gordon Banks’i anlattığımız yazıda efsane kalecinin 1963 yılında bir gün, takımı Leicester City’nin genç takım idmanını izlerken ve 13 yaşındaki kaleciyi beğendiğini ve bunu söylediği menajerinden “Günü gelince kaleyi senden alacak” cevabını aldığını yazmıştık. Gerçekten de genç kaleci sadece 4 yıl sonra Banks’in takımdan ayrılmasına sebep olacaktır. Bu kaleci aradan 33 yıl geçtikten sonra 1996’da son kez bir Premier Lig maçına çıkarak, sayılar açısından görkemli kariyerini sona erdirecektir. Bana kalırsa bu sayılardan başka hiçbir numarası da yoktur. Ama yine de futbol tarihine geçmiş bu ismi, elimden geldiği kadar saygılı ve objektif olarak anlatmaya çalışacağım efenim.... Huzularınızda Peter Shilton.

2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin yaralarını saran şehirlerinden birisidir Leicester ve bu şehirde yaşayan Shilton ailesi 18 Eylül 1949 tarihinde doğan oğullarına Peter Leslie ismini verirler. Kendi hâlinde geçen çocukluğunun ardından minik Peter, 13 yaşında okulunun yanı sıra Leicester City’nin minik takımına da gidip gelmeye başlar. Yaşadığı şehir, o zamanlar dünyanın en büyük iki kalecisinden birisi olan Gordon Banks’in de yuvasıdır ve Peter’ın da efsane isimden etkilenerek kaleciliğe heves etmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Daha o yaştan hayalleri dünyanın en iyi kalecisi olmaktır. 1.85’lik boyu ve yeteneği belki bir kaleci için gerekecek en üst seviyede değildir ama hedeflerine ulaşma isteği ve bunun getirdiği çalışma azmi ile hırs Shilton’da fazlasıyla vardır. O kadar ki, henüz 16 yaşındayken Mayıs 1966’da Everton karşısında Leicester City’nin kalesini koruyacaktır. Peşinden gelen 1966/67 sezonunda da Banks’in yedeği olarak fırsat bulduğu zaman başarılı maçlar çıkarır ve teknik heyetin gözüne girer. Sezonu bittiğinde henüz 18 yaşını doldurmamış olan Peter, Leicester City yönetimine resti çeker; takımın birinci kalecisi olmayacaksa başka bir takım gitmek istemektedir. Takım yöneticileri büyük ihtimalle uykusuz geceler geçirdikleri bir düşünme sürecinin ardından belki de hayatlarının en riskli kararlarından birini verirler ve İngilizlere göre dünyanın en iyi kalecisi Gordon Banks satılır.

Shilton’ın Leicester’ın 1 numarası olduğu ilk yıl olan 1967/68 sezonuna ilişkin en önemli ayrıntı, kalecinin 33 yıllık kariyerindeki tek golünü, kendi ceza sahasından yaptığı bir vuruşun Dell kalesine girmesiyle atmasıdır. Sonraki yıl ise Leicester için oldukça ilginç geçmiştir. Takım Lig’den düşerken, diğer yandan FA Cup’ta finale kadar yükselir ancak Manchester United’a tek golle mağlup olur. Shilton ise, Ayrıca FA Cup finali için Wembley’in çimlerine yürüyen en genç kalecilerden birisidir ama birkaç defa daha yarı-final görmesine rağmen bir daha FA Cup’ta final oynayamayacaktır. Sonraki sezon için bazı teklifler alır ama kendisi için Banks’ten vazgeçen Leicester’ı bırakmamaya karar verir. Bu kararı ve İkinci Lig’de çıkarttığı başarılı maçlar ona milli takım kalesini açacaktır.

Milli takımın teknik direktörü Alf Ramsey, 25 Kasım 1970’te Doğu Almanya’ya karşı oynanan özel maçta Shilton’a toplam 125 defa giyerek İngiltere için bir rekor kıracağı milli formayı ilk defa verir. Ancak Shilton’ın milli kariyerindeki yollar 1980’lerin başına kadar hep çok zorlu olacaktır. Öncelikle, 1972 yılında geçirdiği trafik kazası sonrasında futbolu bırakana kadar Gordon Banks’i bekler ve maalesef bu defa rest çekebilme ihtimali de yoktur. Sonrasında ise önce Banks’in yedeği Pat Bonetti ile sonra 1970’lerde hem İngiltere’de hem de Avrupa’da fırtına gibi esen Liverpool’un kalecisi Ray Clemence ile büyük bir rekabete girer. 1970’lerde İngiltere milli takımının teknik heyeti bu iki isim arasında seçim yapmaktan ve hangisini seçerse seçsin basında kopan gürültüden illallah demiştir. Ancak ilginçtir, Clemence’in klüp kariyeri Shilton’a göre çok daha başarılı olmasına rağmen bu isim, futbol tarihine gönülden bağlı kişiler dışındakiler için yabancı sayılır.

Aslında iki isim arasında milli takımın kalecisi için varolan rekabete Shilton biraz daha avantajlı başlamıştır ama yediği bir hatalı gol bu avantajını bir süre için ortadan kaldırır. 1974 Dünya Kupası eleme grubunda Galler’e karşı oynanan ilk iki maçta forma Clemence’indir ancak Alf Ramsey sonrasında iyiden iyiye Shilton’u tercih etmeye başlayacaktır ve üst üste 5 maç ona şans verecektir. En önemli maçlar Batı Almanya’daki D.K’na katılmak için son engel olan Polonya karşısındadır ve deplasmanda oynanan ilk maçta kale yine Shilton’a emanettir. 6 Haziran 1973’teki ilk maçta İngiltere 2-0 yenilmekten kurtulamaz ancak 4 ay sonra Wembley’de oynanacak maçta alacağı galibiyet onu, Dünya Kupası’na gitmesi için yeterlidir. İki takım 17 Ekim’de sahaya çıktığında İngiltere kendisine oldukça güvenmektedir. Maçın ilk yarısı Shilton için neredeyse olaysız geçer ve büyük ölçüde sahanın diğer tarafında dönemin bir başka büyük kalecisi Tomaszwski’nin cansiperane oynunu izler. İkinci yarının başında ise Polonya biraz hareketlenir ve İngiltere kalesine daha tehlikeli gelmeye başlar. 55. dakikada orta sahanın solunda kapılan bir topla başlayan Polonya atağı tek pasla sağdan akan forvet Jan Domarski’nin önüne yuvarlanır ve bu oyuncu ceza sahasının hemen dışından çok da güçlü olmayan yerden bir vuruş yapar. Gerçi kan ter içerisinde oraya yetişen defans oyuncusu (ve eskilerin meşhur futbol oyununa isim veren-çok ciddiyim) Emlyn Hughes görüş açısını biraz engellemektedir ama buna rağmen top çok rahat kurtarılabilecek bir hız ve yönde ilerlemektedir. Ancak, aslında uygun pozisyonu çoktan almış olan Shilton topa acaip bir şekilde atlar ve resmen altından kaçırarak golü yer. Sonrasında “mükemmel kurtarışı yapmaya çalışıyordum ama sanırım o anda öncelikle topu durdurmam gerektiğini unuttum” diyecektir. İngilizler, sekiz dakika sonra Allan Clarke’ın penaltı golüyle eşitliği yakalasalar da Tomaszewski’yi bir daha geçemezler ve 1-1 biten maç sonrasında Polonya Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanır. Bu maç aynı zamanda Alf Ramsey’in İngiltere’nin başındaki sondan üçüncü maçıdır ve bu unutulmaz isim 3 Nisan 1974’te Portekiz’e karşı oynanan hazırlık maçında 113. ve son defa görev yapar. Shilton içinse 1970’lerin geri kalanı çoğunlukla Clemence’in gerisinde geçecektir ve hatta 1976 yılında milli takımdan affını ister. Ama tabi bu defa rest çektiği Leicester City değl, koskoca İngiliz Milli Takımı’dır ve Shilton 3 ay sonra tükürdüğünü yalamak zorunda kalır. Buna rağmen, Polonya maçındaki “mükemmel kurtarış”tan sonra 1980 yılına kadar geçen altı yılda milli formayı sadece 14 defa giyebilecektir. Zaten 1970’ler İngiliz milli takımı için de oldukça karanlık bir dönemdir ve futbolun mucitleri 1974-78 Dünya Kupaları’nın yanı sıra 1972-76 Avrupa Şampiyonaları’nı evden izlemişlerdir.

1973/74 sezonunun sonunda Shilton, değişiklik vaktinin geldiğini düşünür ve Stoke City’ye transfer olur. 1976/77 sezonunun sonuna kadar geçen 3 yıl belki de kalecinin hem klüp hem de milli takım kariyerindeki en sessiz sakin dönemdir. Ancak bu deyim yerindeyse fırtına öncesi sessizliktir ve kalecinin kariyerindeki en muhteşem dönemin başlangıcını haber vermektedir. 1977 yılında Stoke City’nin de ligden düşmesi üzerine Shilton, transferini ister ve takımı, Manchester United’ın teklifini kabul eder. Ancak ManU., Shilton’ın istediği parayı çok fazla bularak transferden vazgeçer ve Shilton, o sezon 1. Lige dönen Nothingham Forest ile anlaşma imzalar. Tranferin, yeni sezonun başlamasından bir ay sonra gerçekleşmesi nedeniyle takımın Lig Kupası’nı kazandığı maçlarda oynayamaz ama Brian Clough yönetimindeki Forest’in inanılmaz bir şekilde lige çıktığı sene şampiyon olmasında büyük pay sahibi olur. Ligde oynadığı 37 maçta sadece 18 gole izin verecek ve İngiltere’de “Yılın Oyuncusu” seçilecektir. Ayrıca, şampiyonluğun kazanıldığı maçta Derby County’ye karşı yaptığı bir kurtarış çoğu kimse tarafından kariyerinin en iyisi olarak kabul edilmektedir. Bu başarıları, milli takımın ona yeniden gülümsemesine yol açar ve takımın yeni teknik direktörü Ron Greenwood, Shilton ve Clemence’i dönüşümlü olarak oynatmaya başlar. Bu seçim güçlüğü, Greenwood’un üst düzey yönetim becerilerinin bile sorgulanmasına yol açacaktır. Hatta Nothingham Forest menajeri Clough; “Shilton, kaleciliğin her yönüyle Clemence’ten ileride. İkisini dönüşümlü oynatmak Shilton’a yapılacak en büyük hakarettir” bile diyerek oyuncusunu savunmuştur.

Nothingham Forest, 1978/79 sezonunda Ligi ikinci bitirse de Lig Kupası, Şampiyon Klüpler Kupası ve Süper Kupayı kazanmayı başaracaktır. Lig Kupası ve Ş.K. Kupası’nda bir sonraki yılda da finale ulaşılsa da sadece ikincisi bir kez daha Forest müzesine gidecektir ve bu muhteşem 3 yıl boyunca oynan her maçta Shilton’ın katkısı büyüktür. Kaleci, daha şimdiden 30 yaşında ve kariyerinin 14. senesindedir ve büyük ihtimalle herkes onun artık yavaş yavaş sahneden çekilmesini beklemektedir ama kimse onun hırsıyla daha uzun yıllar oynayacağını tahmin etmemiştir. Yine de 1977-80 arası klüp kariyeri açısından Shilton’ın en parlak dönemi olarak gösterilebilir.

33 yıllık bir kariyerin dümdüz bir çizgide geçmesini beklemek gerçekten de haksızlık olur heralde. Gerçekten de Peter Shilton’ın kariyeri iniş ve çıkışlarla doludur. Ve ilginç şekilde ikinci düşüş dönemi de önemli maçta yediği bir hatalı golle başlar. 15 Mart 1980’deki Lig Kupası finalinin 67. dakikasında Shilton, defans oyuncusu David Needham’la anlaşmazlık sonucu çarpışır ve top maçın tek golü için Wolverhampton Wanderers’dan Andy Gray’in önünde kalıverir. Bunun ardından kalecinin özellikle klüp kariyerinin ve özel hayatının düşüşe geçmeye başladığını görüyoruz. Ancak öncesinde, 1980 yazında İspanya’da düzenlenen Euro 80 finallerinin hayatî önemdeki ikinci maçında İtalya karşısında kaleye geçecektir ve Tardelli’nin 79. dakikada atacağı gol, İspanya’yı yenen, Belçika ile ise berabere kalan İngiltere’nin elenmesine yol açacaktır. Bu Shilton’ın 31. milli maçı olurken, dışarıda iyi arkadaş olduğu rakibi Clemence ise şimdiden 50 maça ulaşmıştır bile.

1980/81 sezonundan itibaren Nothingham Forest bir orta sıra takımı görünümüne bürünürken, Shilton ise daha sonra bağımlılık hâline gelen kumara başlamıştır. Ayrıca evlilik dışı ilişkisi olduğu ve içkili araba kullandığı iddiaları da gazetelerde yer almaktadır. Shilton, 1982 Dünya Kupası öncesinde Forest’ten ayrılmaya karar verir. Bu arada milli takım teknik direktörü Greenwood en sonunda kararını verir. Shilton’dan bir yaş büyük olan Clemence, özel maçlarda forma giyerken, resmî maçlarda İngiltere’nin kalesi uzun yıllar boyunca sadece iki önemsiz istisna dışında Shilton’a emanet olacaktır. 16 Haziran 1982’de, ilk defa milli oluşunun üzerinden tam 10 sene ve 37 maç geçtikten sonra Shilton, Dünya Kupası grup maçlarının ilkinde Fransa’ya karşı oynamak için sahaya çıkar. 3-1 kazanılan maçın ardından İngiltere, Çekoslovakya’yı 2-0, Kuveyt’i ise 1-0’i geçerek ikinci tura çıkar. İkinci turda ise Batı Almanya ve İspanya ile alınan iki golsüz beraberlik, eve dönüş biletini keser. Shilton, 5 maçta sadece bir gol yemiştir ve belki de 1982 Dünya Kupası, milli takım kariyerinin zirvesidir.

Nothinghan Forest’ten ayrılan Shilton, Arsenal’in de kendisiyle ilgilenmesine rağmen milli takımdan arkadaşları olan Kevin Keegan ve Alan Ball’un peşinden Southhampton’a gider ve burada geçirdiği 5 sezonda 1983/84’teki Lig ikinciliği dışında gözlerden uzak bir dönem geçirir. Diğer yandan, İngiltere 1984 Avrupa Şampiyonası’na katılamasa da Shilton’ın milli forma üzerindeki hakimiyeti sürmektedir. 16 Ekim 1985’ tarihinde bizi Wembley’de 5-0 yendikleri D.K. grup eleme maçında 74. defa sahaya çıkarak, Gordon Banks’in en çok milli olan kaleci rekorunu ele geçirir. Aynı maçtan önceki gün Wembley’e koşarak çıkan Abdülkerim Durmaz ise, Wembley’e ilk çıkan Türk olmuştur.

Dünyanın dört bir tarafından milyarlarca insanın dikkati 1986 Dünya Kupası için Meksika’ya çevrildiğinde İngiltere, başaltı takımlardan birisi olarak görülüyordu. Ancak grup maçlarına hiç iyi başlayamayan Adalılar (yazının burasına kadar Adalılar demeden durdum ama artık dayanamadım…) Portekiz’e 1-0 yenilip, Fas ile 0-0 berabere kalır ve ancak Polonya’yı 3-0 yenerek averajla ikinci olmayı başarır ve ikinci tura yükselir. İlginç bir not: Portekiz, İngiltere galibiyetinden sonra Fas ve Polonya’ya yenilir ve grup sonuncusu olarak evine döner. Herneyse, İngiltere ikinci turdaki rakibi olan Paraguay’ı, 3-0’lık rahat bir skorla geçer ve 22 Haziran 1986’da çeyrek final mücadelesi için Azteca Stadında Arjantin’in karşısına çıkar. Hiç uzatmayı düşünmüyorum; “Tanrı’nın eli” ve tüm zamanların en güzel gollerinden birisiyle Maradona, Falkland Savaşı nedeniyle Arjantin’in karşısında boynu bükük durduğu İngiltere’ye güzel bir ders verir.

İngiltere için kötü günler Euro88’de de devam edecektir. Shilton, bizi bir kez daha 8’ledikleri gruptan rahatça çıkan milli takımda 100. maçını Euro88 grup maçlarında Hollanda’ya karşı oynamaya hazırlanmaktadır. Ancak bir önceki maçta İrlanda’ya beklenmedik şekilde 1-0 yenilen İngiltere, Hollanda’ya karşı Van Basten’in 3 golüyle 3-1 kaybeder. Son maçta menajer Robson, Shilton’u kenara çeker ama diğer finalist Sovyetler Birliği de Hollanda ile aynı tarifeyi uygular. Hadi buraya kadar gelmişken milli takım kariyerini bitirelim. 1990 Dünya Kupası için İtalya’ya gidildiği zaman Shilton 41 yaşından gün almaktadır ve Bobby Charlton’un 108 maçlık milli forma rekorunu da bir yıl önce tarihe gömmüştür bile. İrlanda Cumhuriyeti, iki yıl önce olduğu gibi yine İngiltere ile aynı gruptadır ve 1-1 ile yine İngilizlere çelme takmayı başarır. Ancak, Hollanda ve Mısır karşısında oynanan diğer iki maçta Shilton son büyük gösterisini yapar ve İngiltere’yi averajla da olsa gruptan çıkaran isimlerin başında gelir. İkinci turda, Belçika’yı 1-0 geçen Adalılar (artık kapı açıldı bi kere) çeyrek finalde ise Kamerun’u tartışmalı iki penaltı ile 3-2 yenerek, dünyanın önemli bir kısmının nefretini kazanır. Yarı finalde ise rakip Batı Almanya’dır. İlk yarısı golsüz geçen maçın ikinci yarısında Brehme’nin frikiği defanstan sekerek Shilton’ı çaresiz bırakır. Lineker’in bitime 10 dakika kalan golü maçın uzatmalara ve penaltılara taşır ancak penaltılar artık 40 yaşındaki kalecinin kaldırabileceğinden daha fazladır. Bütün penaltılarda köşeyi doğru bilmesine (ya da en azından otobiyografisinde böyle olduğunu ileri sürmesine) rağmen hiçbirini kurtaracak kadar güçlü bir atlayış yapamaz ve İngiltere yarı finalde elenir. Shilton’un milli takımla 125. ve son maçı ise yine kalecinin kariyerine zaman zaman damga vurmuş bir hata ve sonucunda gelen golle hatırlanır. Ev sahibi İtalya’ya karşı oynanan 3.’lük maçının 70. dakikasında, kendisine atılan bir geri pası ıskalayan Shilton, Roberto Baggio’nun topu alıp kaleye bırakmasını çaresizlik içinde izler ve maçın ardından milli formayı bıraktığını açıklar. 32 yaşında tanıştığı Dünya Kupası’nda toplam 17 maç oynar ve bunların 10’unda gol yemeyerek, daha sonradan Fabien Barthez’in de ortak olacağı bir rekor kırar.

Shilton’ın klüp kariyerini de hızlıca bitirmek istersek Southampton’ın ardından 1987-92 arasında Derby County’de oynadığını görüyoruz ve hatta 1988-89 sezonunda Derby ligi 5. sırada bitirmeyi başarmıştır. Bu sıra, İngiliz takımlarının Heysel faciası sonrası Avrupa Kupaları’ndan 5 yıllığına men cezası olmasa UEFA Kupası’na gidebilmek için yeterli olacaktır. 1991-92 sezonunda Derby County ikinci lige düşünce takımdan ayrılır ve aynı ligdeki Plymouth Argyle takımına menajer-oyuncu olarak transfer olur. Ancak 3 sene oynayacağı bu takımla da hemen ilk sezonunda 3. lige düşüverir. Artık tek bir amacı kalmıştır İngiliz Liglerinde 1000 maç oynayan ilk oyuncu olmak bunun için sırasıyla Wimbledon (1994-95, 0 maç), Bolton Wanderers (1994-95, ikinci lig, 1 maç), Coventry City (1995-96, 0 maç) ve West Ham United’a (1995-96, 0 maç) sürüklenir durur. Ama yılmamıştır. 1996-97 yılında, tam 47 yaşındayken üçüncü lig takımı Leyton Orient’e geçer ve burada oynadığı 9 maçla toplam 1005 rakamına ulaşır. Artık futbolu bırakabilecektir. 1980’lerde başlayan kumar alışkanlığının yarattığı finansal sorunlardan kurtulmaya yoğunlaşır ve bugün hayatını çeşitli organizasyonlarda konuşmacı olarak kazanmaktadır.

Kendi standartlarımın dışında bir yazı oldu. Genelde efsane kalecilerin hayatını anlatırken, milli takım ve klüp kariyerini genel olarak birbirinden ayırabiliyorduk ama 33 yıllık bir futbol hayatında bu neredeyse imkansızdı. Yazıya başlarken, normalde adamdan saymadığım Shilton’la ilgili saygımı artıracak bir şeyler bulmayı umuyordum. Ama olmadı. Bana kalırsa Peter Shilton sadece çalışma azmi, hırsı ve buna bağlı olarak üç kuşağı kapsayan futbol yaşamı için takdir edilebilecek bir isim. Bu uzun kariyere baktığımız zaman, sadece 3 yıllık bir zirve var. Onun dışında, Shilton nerdeyse kurtardığı maçlardan daha çok sattığı maçlarla hatırlanıyor. Düşünsenize, adama takılmış tek lakap Brian Clough’ın kullandığı “bizim koca kafa” olmuş.Ayrıca, Nothingham Forest dışında iki defa eline fırsat geçmesine rağmen büyük takımlarda oynama şansını reddetmiş. Büyük ihtimalle Gordon Banks’e bile posta koyması, başından bu yana İngilizlerin onu daha yakından izlemesine sebep olmuş. Bir de 80’lerin ikinci yarısından itibaren, yaşlanmasına rağmen oynamaya devam etmesiyle, böyle şeylere bayılan Adalılar’ın (söz bu son) onu biraz over-rated oyuncu hâline getirmiş. Ne demek istediğimi, yazı boyunca ismini defalarca andığımız Ray Clemence ile Shilton’un başarılarını karşılaştırarak göstermek istiyorum. Bu rakamların ötesinde Liverpool gibi bir efsanenin kalesinde 14 yıl durabilmek var.

Lig Şampiyonlukları: Clemence (5), Shilton (1)
Lig Kupası: Clemence (1), Shilton (1)
FA Cup: Clemence (1), Shilton (0)
Charity Shield: Clemence (5), Shilton (0)
Şampiyon Klüpler Kupası: Clemence (3), Shilton (2)
UEFA Kupası: Clemence (2), Shilton (0)
Süper Kupa: Clemence (1), Shilton (1)
İngiltere Milli Takımı: Clemence (61), Shilton (125).

Daha fazla uzatmıyorum. Bir sonraki yazıda yeniden yakın zamanlara geliyoruz ve Jose Luis Chilavert’in yaşamına ve kariyerine bakıyoruz.

Eyvallah.

30.07.2008

Hep Mükemmelin Peşinde: Peter Scmeichel

Tam tarihi bulmak biraz zor olsa da bir çok yerde “son dakikada” diye bahsedildiğine göre 1992 yılının Mayıs ayının son günleri ya da Haziran ayının ilk günleri olsa gerek... İsveç’te düzenlenecek olan 1992’ye katılacak sekiz takım son hazırlıklarını tamamlamakla meşguldürler. Bunlardan birisi de henüz bir sene önce dağılan Sovyetler Birliği’nin çoğu ülkesini barındıran Bağımsız Devletler Topluluğu’dur. Takım, hazırlık maçı için Danimarka’dadır ancak bu maç, tarihi belirlendiğinde sadece BDT için bir hazırlık maçıyken, oynandığı gün her iki takım da sahaya Euro 92 hazırlığı için çıkar.

Avrupa’da ligler bitmiş ve Danimarka Milli Takımı’nın çoğu yıldız oyuncusu tatildedir, hatta teknik direktör Richard Moller Nielsen, BDT maçından sonra evinin mutfağını yenilemeyi planlıyordur. Tarihini bulamadığım o “son dakika” gününde de BDT maçında oynayacak kadro sabah antrenmanını tamamlamıştır. Öğle yemeği sırasında UEFA’nın iç savaş nedeniyle Yugoslavya’yı Euro 92’den ihraç edebileceği ve yerine 4. eleme gruplarında Yugoslavya’nın bir puan gerisinde kalan Danimarka’yı çağırmayı planladığı fısıltısı yayılır. Öğleden sonra yapılan ikinci antrenmanın ardından ise fısıltı gerçeğe dönüşmüştür. Danimarka, Yugoslavya’nın yerine Euro 92’e davet edilir. Heralde o gün akşam bayan Nielsen’in suratı mutfak işi gecikeceği için bir karış olmuştur.

Ev sahibi İsveç’in yanı sıra İngiltere ve Fransa ile birlikte A grubunda yer alan Danimarka’ya ilk başta kendileri de dahil pek kimse şans vermez. Doğru dürüst hazırlık yapmamışlardır ve takımın en büyük yıldızı Michael Laudrup, yaz tatilini kesip kupaya katılmaya bile gerek görmemiş ve kardeşi Brian’ı göndermiştir. İlk maçta İngiltere’yle berabere kalıp, ikinci maçta da İsveç’e yenilince bavullar da toplanmaya başlanır. Şampiyona tarihinin en büyük sürprizlerinden birisi ise grubun son maçından itibaren başlar. Fransa’yı 2-1 yenen Danimarka, grup ikincisi olarak yanı finale çıkar. Yarı finalde 4 sene öncesinin şampiyonu Hollanda vardır. Vikingler iki defa öne geçtikleri maçın 86. dakikasında Van Basten’in golüyle Hollanda’ya ikinci defa yakalanır ve maç uzatmalar ve hatta penaltılara gider. Maç içerisinde golü atan Van Basten, seri penaltıların tek başarısız ismi olur ve Danimarka finalde bir başka son şampiyon Almanya’nın karşısına çıkmaya hak kazanır. Panzerler iki sene önce yapılan son Dünya Kupasını kazanmıştır ve her zaman olduğu gibi bu kez de olağan şüphelidir. Ama Danimarka bu engeli de her iki yarıda uzak mesafeden bulduğu iki golle geçer ve 26 Haziran 1992 günü kupayı kaldırır.

Bugün UEFA’nın resmi sitesinde Euro 92’yle ilgili sayfayı açtığımız zaman turnuvanın tarih yazan oyuncusu olarak Danimarka Milli Takımının kalecisini görüyoruz: Peter Boleslaw Schmeichel. Dev kaleci, sadece yarı final maçında Van Bhasten’in penaltısını kurtarmamış, bütün turnuva boyunca yaptığı kurtarışlarla takımını sırtlayan isim olmuştur. Nitekim 1992 ve 1993 yıllarında hem UEFA hem de Uluslararası Futbol Tarih ve İstatistik Federasyonu tarafından yılın kalecisi seçilmiştir. Aslında Schmeichel efsanese baktığımız zaman yavaş yavaş ancak istikrarlı bir şekilde oluşan ve 1991/92 sezonunda Manchester United’a transfer olmasının ardından bir anda bütün parlaklığıyla ortaya çıkan bir kariyer görmekteyiz. Ama önce başlangıca dönmek lazım.

Baltık denizinden esen soğuk nemli bir rüzgarın Kopenhag’ın dış semtlerinden Gladsaxe’ı kırbaç gibi dövdüğü bir gün olsa gerek 18 Kasım 1963 günü. Peter Schmeichel, Polonyalı bir baba ve Danimarkalı bir annenin oğlu olarak dünyaya gelir. İlginç bir not: profesyonel piyanist olan baba Schmeichel, Peter 7 yaşına gelene kadar Danimarka vatandaşlığına geçmemiş ve bizim oğlan da o yaşa kadar Polonya pasaportu taşımış. Bir sene sonra da futbola başlamış. İlk başta stoper ve hatta forvet bile oynamış ama zamanla görülmüş ki bu sarışın çocuk en büyük geleceği kalede vaadediyor. Bilimum genç takım deneyimlerini LedØje-SmØrum ve Gladsaxe/Hero gibi gerçekten bizim için hiçbir şey ifade etmeyen isimli klüplerde geçirdikten sonra 1981 yılında Gladsaxe/Hero’nun A takımında oynamaya başlar. Aradan henüz 3 sene geçmeden ve Peter 21 yaşını bitirmeden Danimarka 1. Lig ekibi Hivdovre’ye transfer olarak profesyonel kariyerine başlar ve geçimini sağladığı halı döşemeciliği işini bırakır.

Schmeichel’ın Hivdovre’deki ilk sezonunda pek göze çarpan bir şey yok. İkinci yılda ise (1985), takım 40 maçta 30 golle ligin en az gol yiyen 5. takımıdır ama maalesef bütün ligler gibi Danimarka’da da toplanan puanlara bakılmaktadır ve sezonu 14. tamamlayan Hivdovre ligden düşer. İkinci Lig sürgünü sadece bir sene sürer ve Hivdovre bir sonraki sezon yeniden birinci lige yükselir. Ancak bu yükselişin kendilerine maaliyeti büyüktür çünkü, 1. lige dönüşte büyük paya sahip Peter Schmeichel bir sonraki sezon ülkenin belki de en büyük takımı olan Brondby’ye transfer olmuştur.

1987 sezonu, Schmeichel için unutulmaz olmuştur heralde. Önce Kasım 1986’da kendi doğum gününden iki hafta önce oğlu Kaspar’ı kucağına alır, daha sonra ise Brondby ile yaşadığı ilk 1. Lig şampiyonluğu ve bu şampiyonluğa katkısı sayesinde Mayıs 1987’de ilk defa giyilen milli forma gelir. Sonrasında 1991 yılına kadar süren Brondby yıllarında 3 lig şampiyonluğu daha kazanacak, milli takımın değişmez kalecisi olacak ve 1991 UEFA Kupası’nda final şansını, Rudi Voller’in son saniye golüyle Roma’ya kaptıracaktır. Ama Schmeichel için bundan sonraki 10 yılda yaşayacakları, bu üzüntüyü fazlasıyla unutturacaktır.

1991 yazında (belki de daha öncedir ama bilirsiniz transfer hikayeleri böyle yazılır) Manchester United’dan teklfi aldığı gün belki de Schmeichel’ın en mutlu günüdür. Peter, çocukluğundan itibaren ManU. hayranıdır ve hatta futbola ilk başladığı sıra idolü, 80’lerde United’de oynayan stoper Gary Bailey’dir. Tarihin en büyükleri arasına gireceği dönemin başlangıcında sadece 500,000 sterlin’e imza atar. Sir Alex Ferguson daha sonra bu transferi “yüzyılın en kelepir fırsatıydı” diye hatırlayacaktır.

Schmeichel’ın İngiltere’deki ilk yılı olan 1991/92 sezonu aynı zamanda Birinci Lig’in son yılıdır çünkü sonraki seneden itibaren adı Premier Lig olacaktır. ManU, son 1. Lig’i ikinci bitirir ama Schmeichel’ın ligdeki ve Euro 92’deki başarısı ona “Yılın Kalecisi” ödülünü getirir. Sonrası ise zaten çoğumuzun hemen hemen kendi gözleriyle takip ettiği bir tarihtir. Kırmızı Şeytanlar, 1992/93 sezonunda 26 yıl aradan sonra ilk lig şampiyonluğuna kavuşurken Schmeichel 42 maçın 22’sinde gol yemeyerek üzerine düşeni fazlasıyla yapar ve üst üste ikinci defa dünyada “Yılın Kalecisi” seçilir. Şuraya sıkıştırıverelim; Peter Schmeichel, İngiltere Ligi’nde geçirdiği yıllar boyunca oynadığı toplam maçların % 42’sinde gol yemeyerek deyim yerindeyse kalecilik için bir standart oluşturur. Aslında bu başarısını sadece muhteşem yeteneklerine borçlu değildir. Sürekli en iyiyi mükemmeli isteyen yapısı, rekabetçiliği, hırsı ve defansıyla olan iletişimi Manchester United defansını gerçekten geçilmez hâle getirmiştir. Bakın, eski kaptanı Steve Bruce ne diyor; “Peter mükemmeliyetçiydi. O kadar ki birisine şut imkanı verirsek ve bir kurtarış yapmak zorunda kalırsa sonradan bizi azarlardı”. Tabi sadece bu değildi Schmeichel’ı büyük kaleci yapan. 1.93 boyu ve XXXL bedeniyle özellikle cepheden geçilmez bir duvar hâline gelirdi. Ona gol atabilmek için ya topu gerçekten “dünyanın bütün Michael’ları gelse kurtaramaz” bir noktaya göndermek ya da defansın ayağından sekerek kusursuz bir şandele dönüşen şutlar gerekirdi. Schmeichel ayrıca, bire birde kollarını ve bacaklarını iyice açarak, top ayağında kaleye doğru gelen zavallıya kabir azabı çektirmesiyle de ünlü olmuştur. Bir de topu sonu golle biten ilk paslar atmasıyla ve maçların sonunda eğer gerekiyorsa rakip kalede gol aramasıyla.

Peter Schmeichel’ın , Manchester United kariyeri, 1994 yılında neredeyse bitiecekti. Ocak ayında oynanan Liverpool maçından sonra Sir Alex, maçın 3-0 galibiyetten 3-3 beraberliğe gelmesinin sorumluluğunu Peter’a yüksler ve iki isim sonunda Ferguson’ın kalecisini takımdan kovduğu çok ciddi bir tartışma yaşar. Schmeichel, olaydan birkaç gün sonra arkadaşlarından özür diler ancak Ferguson’ın da bu konuşmaya kulak misafiri olduğundan haberi yoktur. Sir Alex, Schmeichel’ın takımda kalmasına (belki de çok memnun olduğunu çaktırmadan) müsaade eder ve Kırmızı Şeytanlar o sene bir kez daha Premier Lig’i kazanır. Bu kısmı hiç uzatmayalım efendim; Schmeichel, ManU yıllarında 5 Lig, 3 FA kupası kazanır ve klüpteki son yılında (1998/99) ise futbol tarihine geçen bir başarıda pay sahibi olur ve aslında bu sezon da kariyerinin doruk noktasıdır.

Bir Manchester United taraftarı herhalde kendisini unutur da 14-26 Mayıs 1999 arasında geçen günleri unutmaz. Takım önce 14 Mayıs günü, FA cup yarı finalinin tekrar maçında Arsenal’in karşısında çıkar. Belki de Schmeichel olmasa, belki de 22 Mayıs tarihinde Wembley’de yapılacak finalde Newcastle’ın siyah-beyaz çubuklu formalı oyuncularının yanında seramoniye Londra’nın krımızıları Arsenal çıkacaktı. Ama Danimarkalı kaleci, Arsenal maçının son dakikalarında Bergkamp’ın penaltısını kurtararak maçı uzatmaya taşır ve uzatmaların sonunda gülen taraf Manchester United olur. Kırmızı şeytanlar, sadece iki gün sonra 16 Mayıs’ta Totenham’ı 2-1 yener ve Premier Lig şampiyonluğunu kazanarak, 1 puan geride kalan Arsenal’in kalbini bir kez daha kırar. Bir hafta sonraki FA Cup finalinde rakip Newcastle United 2-0’la geçilerek duble tamamlanır. Ancak henüz ManU. oyuncuları için sezon bitmemiştir.

Alex Ferguson ve takımı Bayern Münih’i yenerek Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak ve dubleyi triple’ye çevirmek için 26 Mayıs tarihinde Nou Camp’in güzelim çimlerine açıkarlar. Collina’nın hemen arkasında takım kaptanları olarak iki büyük kaleci Schmeichel ve Kahn yürümektedir. Heralde bu an kalecilik mesleğinin zirve noktalarından birisi olsa gerek. Her neyse, Alamanlar maça çok hızlı girer ve henüz 6. dakikada Mario Basler’in golüyle öne geçer ve koca maç boyunca heyecan dozu hiç azalmasa da taraflar bir daha gol atamazlar. Artık uzatma dakikaları gelmiştir ve işin kötüsü hızla da geçiyordur. ManU.’nun kazandığı kornerde, daha önceki maçlarda defalarca olduğu gibi Schmeichel koşarak rakip ceza sahasına gelir. Dev kalecinin varlığı ortalığı karıştırmıştır ve defansın bir anlık zaafından faydalalan Teddy Sheringham golü yapıvermiştir. Bayernli oyuncular daha birkaç saniye önce kulbundan tuttukları kupanın 30 dakika uzağa kaçıverdiğini görmüşlerdir. Bunun getirdiği konsantrasyon eksikliğinin faturası çok çok daha ağır olacaktı ve Collina bitiş düdüğünü çalamadan bu kez Ole-Gunnar Solskjaer topu Bayern filelerine asıverecekti. Bayern santra bile yapamadan maç bittiğinde, bütün dünya şaşkınlıkla olan biteni idrak etmeye çalışırken, Manchester United’lı oyuncular ya donup kalmış ya da olduğu yere yığılıvermiş Bayern’li meslektaşlarının aralarında koşup zıplayarak Avrupa Şampiyonuluğu’nu kutlamaya başlamıştı. Dünya futbol tarihine geçen maç için Macnhester’lı bir taraftar “hayatımın en kötü 90 dakikasının üzerine en güzel 3 dakikasıydı” derken, Bayern Münih’li Effenberg ise “Futbol bu kadar gaddar olabilir mi.?” diye isyan etmektedir. Manchester United’ın bu seneki ŞL şampiyonluğunu da benzer bir zalimlikle anabiliriz heralde. Kişisel olarak Manchester United’ı da Chelsea’yi de sevmem (You’ll never wall alone diyeyim, siz anlayın) ama penaltılarda ayağı kayan John Terry olmamalıydı. Her neyse, yeniden Nou Camp’a dönersek, Peter Schmeichel’ın bir efsane hâline geldiği Manchester United’daki son maçında Şampiyonlar Ligi kupasını kaptan olarak kaldırdığını görüyoruz.

Manchester United taraftarları hayatlarının en unutulmaz dönemini geçirdikten birkaç hafta sonra bu defa üzüleceklerdir. Çünkü Schmeichel, onları bırakıp Portekiz gibi önemsiz bir lige trasnfer olmuştur. Neden olduğunu anlamak için kalecinin mükemmeliyetçi yapısını hatırlamak gerekir. Artık yaşı 35’e gelen Schmeichel, yılda 60 maç oynaması gereken İngiltere’de eski formunu koruyamayacağından endişe etmiştir ve çok daha az maç oynayacağı Sporting Lizbon’u tercih etmiştir. İki yıl kalesini koruyacağı bu takımla ilk yıl Portekiz Ligi’ni kazanarak, şampiyonluklarla dolu kariyerine bir sayfa daha ekler. Ama heralde ismini hâlen İngiliz futbol tarihine yeterince kazıyamadığını düşünmüştür ki, 2001-02 sezonu için Aston Villa’ya geçerek adaya geri döner. 20 Ekim 2001’de bir Premier lig maçında gol atan ilk kaleci olarak tarihe geçer ama bu sezonun sonu muhteşem kariyerindeki belki de tek falsodur. Schmeichel’ın kontratında, oynayabilecek durumda olduğu sürece her maç sahaya çıkmasını öngören bir madde vardır ve peş peşe gelen birkaç kötü maç sonrasında takım yedek kaleciyi oynatabilmek için Schmeichel’ın sözleşmesini feshetmek zorunda kalır. Dev kaleci yeşil sahalardaki son sezonunda ise Manchester şehrine geri dönecek ancak bu defa şehrin daha göz ardında kalan takımı City’nin formasını giyecektir. Burada ilginç bir not düşmek gerekiyor; Schmeichel, ister United ister City formasını giydiği Manchester derbilerinde hiç yenilgi yüzü görmez.

Schmeichel’ın milli takım kariyeri ise 1992 Avrupa Şampiyonluğu dışında, muhteşem klüp kariyerine kıyasla sönük sayılabilir. İlk defa Mayıs 1987’de giydiği milli takım formasını tam 128 defa daha sırtına geçirerek, bugün de süren ülke rekorunun sahibi olmuştur hatta Euro 2000 hazırlık maçında Belçika’ya penaltından bir de gol atmıştır.Danimarka, şampiyon olduğu Euro 92’dışında 1988, 1996 ve 2000’de de Avrupa Şampiyonası’na katılır ancak bunların hiçbirinde ilk turu geçemez. Hatta Schmeichel’ın uluslararası alanda son defa boy göstediği Euro 2000’de Fransa, Hollanda ve Çek Cumhuriyeti’nin bulunduğu grupta gol bile atamadan, 3 mağlubiyetle sonuncu sırayı alır. Schmeichel Dünya Kupaları’nda ise sadece bir kez oynayabilir ve 1998’de Danimarka, önce Fransa’nın ardından ikinci tura çıkar ve burada kupanın sürprizlerinden Nijerya’nın façasını bozduktan sonra çeyrek finalde Brezilya’ya 3-2 yenilir. Kimbilir belki de Danimarka’nın 80’lerin ortasındaki kadrosuna Schmeichel yetişebilseydi birkaç başarıdan daha bahsedebilirdik.

Schemichel, futbolu bırakmasından sonra ortalıktan kaybolmaz. Aktif olarak futbol oynarken 1999 yılında satın aldığı çocukluk takımı Hivdovre’yi 2002 yılında elinden çıkarır ve o günden bu yana BBC ve Danimarka televizyonlarının aranan yorumcuları arasındadır. 2007 yılında ise, Brondby’yi satın almak için teklif veren bir grup yatırımcının içerisindedir ve takımın sportif direktörlüğüne getirilmesi planlanmaktadır ancak bu girişim, Brondby’nin teklifin süresinin dolmasından önce cevap verememesinden dolayı başarısız olur.

Bu siteye takılan herkesin bildiği gibi Premier Lig’de bugün ikinci nesil Schmeichel sahalardadır. Oğlu Kaspar’ın ilk maçını tribünden izleyen Peter, maçtan sonra çok heyecanlanmadığını ama fazlasıyla gururlandığını söylemiş. Kaspar’ın işi gerçekten zor. Üzerinde sürekli olarak efsane bir kalecinin gölgesi olacak ama benim izlediğim kadarıyla kumaşı oldukça iyi. Nitekim İngilizler adamı kapmak istemiş ama o sadece Danimarka formasını giyeceğini söylemiş.

Schmeichel bizim yazılara konu olan 20. yy’ın en iyi kalecileri arasında 7. sıradadır ancak 2001 yılında Reuters’in anketine katılan 200,000 kişi onu gelmiş geçmiş en iyi olarak seçmiştir. Tabi burada eskiye hürmet etmeyi pek seven bendeniz burada “geriye dönük hatırlama hatası”na atıf yapmak istiyorum. İnsanlar en yeni geçmişi daha iyi hatırlar ayrıca 200,000 gibi bir rakamın büyük ihtimalle internette sağlandığını düşünüyorum ki eski efsanelere oy verebilecek dedelerin ne kadarı internete giriyodur o da ayrı konu. Ama tabi burda Schmeichel’ı küçümsediğim düşünülmesin. O kesinlikle 1990’ların en büyüğüydü ve kalecilik mesleğini 21. yüzyıla taşıyan isimlerden başında geliyordu. Adam İngiliz futboluna katkıları nedeniyle 2000 yılında Kraliyet Nişanı almış, ben daha ne diyebilirim ki...!?

Dört aya yakın bir aradan sonra deyim yerindeyse kurtlarımı döktüm ve gene uzuuuuun bir yazı oldu. Bir daha ki sefere şu Peter Shilton’ı yazayım da kurtulayım diyorum.....

30.03.2008

Antonio “Beş Kupa” Carbajal

Yıl 1950, günlerden 24 Haziran. İlk 3 Dünya Kupası’nda şampiyon olmayı başaramayan Brezilya, bu defa kendi evinde oynanacak kupayı kesin kazanmak istiyor ve 1950 Dünya Kupası’nın açılış maçında rakip Meksika. Efsanevi Maracana stadı hıncahınç dolu. Meksika’nın daha 21 yaşındaki kalecisi kimsenin umurunda değil, ilk kurtarışını yaptıktan sonra adeti olduğu üzere topu öpmesi de pek heyecan yaratmıyor. Herkes Brezilya’nın gollerini ve galibiyetini bekliyor. Meksikalı genç kaleci, dalga dalga gelen Brezilya akınlarına en fazla 30 dakika dayanabiliyor. Sonrasında topu ağlardan 3 kere daha çıkarıyor ve maçı Brezilya 4-0 kazanıyor.

Onaltı yıl sonra bu defa bir başka mabetteyiz. 19 Temmuz 1966, Wembley, Londra. Bu defa ateşli Latinlerin yerine çoğunluğu İngiliz 61,000 kişi, Uruguay ile Meksika arasında oynanan 1. grup son maçı için tribünlerde. Belki bu seyirci 0-0 biten ve Uruguay’ı, İngiltere’nin ardından grup ikincisi olarak çeyrek finale taşıyacak maçta gol göremiyorlar ama maçın bitiminin ardından artık efsane olmuş ve iki takım oyuncuları tarafından omuzlarda taşınan Meksika kalecisini ayakta alkışlıyorlar.

O kaleci bugün 78 yaşında ve CONCACAF’ta 20. Yüzyılın En İyi Kalecisi Ünvanı’nın ve FIFA’nın Onur Ödülünün sahibi. Hâlen Meksika’da futbol denince akla gelen ilk 10 isimden birisi ve kaleci denince de 100 yıla yakın devam eden bir zincirin en parlak halkası. Huzurlarınızda Antonio Felix "Tota" Carbajal Rodríguez.

Başkent Mexico City’de 7 Temmuz (bazı kaynaklara göre de Haziran) 1929 günü doğar Antonio Carbajal. O bir Latin Amerikalıdır ve doğal olarak futbolu sever. Aslında hayali kalecilik değildir ama en az ayakkabı bu mevkide parçalandığı için biraz da “fakirliğin gözü körolsun” serzenişiyle geçer kaleye. Önce mahallesinde kalecidir sonra da Oviedo minik takımında oynamaya başlar. Henüz 13 yaşındayken ise Espana klubünün genç takımında oynamak için bir fırsat yakalar. Ancak aynı zamanda çalışması da gerekmektedir ve bir cam işleme fabrikasında iş bulur. Yine de patronunun fırçalarına rağmen futbola da devam eder ve Espana Genç’in kalesini diğer 5 adayın elinden alıverir. O zamanlar Maracana’da başlayıp, Wembley’de sona erecek bir efsanenin kahramanı olacağını biliyor muydu, pek sanmam.

Carbajal’in klüp kariyeri profesyonel oluşundan sonra çok kolay da ondan öncesi gene İspanyolca olan çeşitli kaynakların birbirine uydurulmaya çalışılması nedeniyle bir hayli çetrefilli. Bazı yerlerde 1946-1948 yılları arasında Santa Maria de la Riberia isimli bir takımda oynadığı yazıyor ama çoğunluk profesyonel kariyerini 1948 yılında Espana A takımıyla başlattığına göre Santa Maria da bir başka genç ya da amatör takım olabilir. Her neyse, 1948 yılında Carbajal, o zaman ülkenin en zengin takımı olan Club America’da deneme antremanlarına çıkar ancak beğenilmemesi üzerinde Espana’ya dönerek profesyonel olur. Ancak efsane kaleci daha önce, aynı yıl Londra’da yapılan Olimpiyatlara katılacak Milli Takıma seçilecektir. İlk turda Meksika, o zamanlar hâlen tek parça olan Kore’ye 5-3 yenilerek evine döner ve o maçta da Carbajal yedek bankındadır. Lüzumsuz bilgi: Türkiye ise o turnuvada ilk turda Çin’i 4-0 yendikten sonra, ikinci turda Yugoslavya’ya 3-1 yenilerek eve döner.

Ne diyorduk? Carbajal, Meksika Milli Takımı’nın yedek kalecisidir ve büyük ihtimalle 1950 Dünya Kupası’nı da bu şekilde geçirecektir. Ancak, bir şekilde Maracana’ya çıkan isim, maçtan sadece 4 hafta önce İspanya’ya karşı oynanan iki hazırlık maçında kaleyi korumuş olan Raul Cordoba değil, Carbajal olur. Bir kaynağa göre Carbajal bu hikayeyi şu şekilde anlatmaktadır; Cordoba, İtalya’yla oynanacak olan hazırlık maçından önceki gece feci bir kabus görür ve maçta oynamak istemez. Kendisi ise bu şansı iyi kullanır ve Meksika kalesini devralır. Ama gelin görün ki, arşivlerde Meksika ile İtalya arasında böyle bir hazırlık maçı yok. Carbajal, İspanya’yı İtalya’yla mı karıştırıyor desek, arşivler her iki İspanya maçında da Cordoba’nın oynadığını yazıyor. Daha fazla kurcalamayalım….

Carbajal, beş Dünya Kupası’nda oynayan ilk isim olarak efsaneleşir ve hatta “Beş Kupa” onun lakabı olur. Bugüne kadar bu başarıya sadece Alman Lothar Matthaus ulaşabildi. Ancak Carbajal’in Dünya Kupası kariyerinin çok parlak olduğu söylenemez. Tabi bunda Meksika Milli Takımı’nın o zamanlar çok da güçlü olmamasının etkisi büyük olmalı. Aslında Meksika, Fransa’yla tarihin ilk Dünya Kupası’nı maçını oynayan takımdır ancak daha sonra 1934 ve 1938’I pas geçer. 1950’den sonra ise Dünya Kupası’nın gedikli ülkelerinden birisi olunacaktır ama ilk galibiyet, 1930’daki Fransa maçından 13 maç ve 32 sene sonra gelecektir Meksika, 1950, 1954 ve 1958 Dünya Kupaları’nda oynadığı toplam 8maçta sadece 1 beraberlik alabilir ve toplam 26 gol yer. Carbajal ise, bu 8 maçın 7’inde oynar ve 26 golün 21’ini kalesinde görür. İlk galibiyet, 1962 Dünya Kupası’ndaki son grup maçında Çekoslovakya’ya karşı alınır. Bu turnuvada da 3 maç boyunca Carbajal Milli Takımın kalecisidir ve 4 tane daha yiyerek Dünya Kupaları’nda yediği toplam gol sayısını 25’e yükseltir. Ama kimse bu 25 gol ve kalede olduğu 10 maçta alınan 8 yenilginin hesabını ondan sormaz. Carbajal, refleksleri ve esnekliğiyle ama daha da çok kendine güveni ve, takımı üzerinde kurduğu hakimiyeti ve motivasyonu ile (bunun ne demek olduğunu biraz sonra göreceğiz) bütün dünyada bilinen bir kaleci haline gelmiştir. Daha 1962 Dünya Kupası’ndayken, rakipleri dört kupada oynayan ilk oyuncuya maçlardan önce çiçekler sunmaktadır. Ama Meksika’da hâlen bir efsane olmasına rağmen, fakir yazarınız ilk defa bir kalecinin yaklaşık da olsa boyunu bulamıyor ve size iletemiyor. Ama resimlerinden anladığım kadarıyla en az 1.85 civarında olmalı.

Antonio Carbajal, 1966 Dünya Kupası’nda ise artık 37 yaşındadır ve Ignacio Calderon’un yedeğidir. Meksika’nın sadece artık gruptan çıkma iddiasının kalmadığı 3. maçında oynar ve hem milli takımı hem de futbolu yukarıda anlattığım bu maçla bırakır. Çok ilginçtir ki, sonunda Dünya Kupaları’nda oynadığı 11. maçını ilk defa gol yemeden tamamlamayı başarır, bu da veda maçıdır. Aslında 1962’de İspanya’ya karşı oynadıkları maçta nerdeyse bunu başaracaktır ama 90. dakikada gelen gole engel olamaz ve Meksika 1-0 kaybeder.

Yukarıda yazdığım gibi Meksikalı kalecinin 5 Dünya Kupası’nda oynama rekoru Matthaus tarafından 1998 egale edilmiştir. Carbajal Dünya Kupaları tarihinde en çok gol yiyen kaleci olmak gibi pek hoş olmayan bir rekoru ise 2002 yılında Suudi Arabistan’dan Mohammed Al-Deayea kendisine yetişene kadar 25 golle elinde tutmak zorunda kalmıştır. Al-Deayea ise bu rekoru tek başına ele geçirme fırsatını (!) ise, 2006 Dünya Kupası’nda 3 maçta da yedek kalarak kaçırır.

Dönelim Carbajal’in klüp kariyerine ki bu 48 defa formasını giydiği milli takım kariyerine göre çok daha başarılı sayılabilir. Kendisini en son 1948 yılında Espana’da profesyonel olurken bırakmıştık. İki sene burada oynadıktan sonra klüp kapanır ve “Tota” kariyerinin geri kalanını geçireceği “hayatının klübü” Leon’a trasfer olur. 1951-52 sezonunda, henüz 22 yaşındayken aynı zamanda takımın Teknik Direktörlüğü’nü de üstlenir ve futbolu bıraktığı 1966 yılına kadar yeşil beyazlı takımın hem kalecisi hem de Teknik Direktörü olur. Hani demiştik ya, Carbajal’i büyük yapan özelliklerinden birisi de takım üzerindeki hakimiyetidir diye, işte bunun için. Henüz Teknik Direktörlüğü üstlenişinin ilk yılında Leon’u Meksika Şampiyonluğu’na ulaştırır. Bu başarıyı 1955-56 sezonunda da tekrarlayacaktır. Bu arada kendisi de 1953, 1956, 1957 ve 1961’de yılın oyuncusu seçilir.

100 yılı aşan futbol tarihinde kaleciden yana pek sıkıntı çekmeyen Meksika’da hâlen Carbajal bu mevkide oynamış en büyük isimdir. Efsane kaleci, 1966 yılında futbolu bıraktıktan sonra Atletico Morelia, Union de Curtidores ve Athletes Peasants takımlarını çalıştırır. Maalesef hangi dönemlerde bu takımların başında kaldığına ya da ne kadar başarılı olduğuna dair pek bir şey bulamıyoruz. Aslında bu takımların ismini doğru bulduğumuza bile şükretmeliyiz. Ancak bazı yerlerde Atletico Morelia’nın başında 10 yıla yakın bir süre kaldığı ve klüp üzerinde bıraktığı etkinin bugün de devam ettiği yazmakta.

Carbajal, 1990’lı yılların sonuna doğru birden bire profesyonel futbol dünyasından elini ayağını çeker. “Hayatının klübü” Leon’un bulunduğu aynı isimli şehre geri döner ve çocukluk tutkusu olan cam işçiliğine verir kendisini: “Son zamanlarda oynanmaya başlanan futboldan hiç hoşlanmıyorum. Forma aşkı kalmadı ve oyuncular, içinde yaşadıkları ve kendilerine saygı duyulan şehirleri sevmek zorunda hissetmiyorlar”.

“Televizyon, yarattığı futbol endüstrisi nedeniyle zararlı oldu. Şimdiki futbolcular çok para kazanıyorlar ama çok dengesiz performanslara sahipler. Eğer bu kadar çok para ödeniyorsa neden sürekli olarak iyi değiller? Bizim zamanımızda çalışmak zorundaydınız, çünkü çalışıp oynayamadıkça para alamazdınız”. Bu yüce ruh hâlen, futboldan uzaklaşsa da Meksika hükümetinin, sorunlu çocukların ve madde bağımlılarının futbol yoluyla rehabilitasyonu programına katılmaktadır. Zaman zaman da gazetelerde yer alarak, günümüz futbolcularını, onları gereksiz yere pompalayan medyayı ve futboldan anlamayan işadamı klüp başkanlarını eleştiren bir huysuz ihtiyar portresi sunmaktadır. Ama FIFA bile hâlen bu huysuz ihtiyarı, kendisinin futboldan uzaklaşmasına rağmen unutturmamaya çalışmakta ve gençlere örnek bir karakter olarak sunmaktadır. O karakter ki, bütün kariyeri boyunca formasının altına bir de Leon’un renklerinden birisi olan yeşil renkte bir içlik giymiş ve lime lime olmuş bu içlik kariyerinin sonuna doğru bir maç sonrası yaşanan sevinç sırasında kaybolduğu zaman “hayatımın en büyük kaybı” demiştir.

Carbajal gibi adamları yazdıkça içimde böylelerinin artık giderek daha azaldığını düşünerek hüzünleniyorum doğrusu… FIFA boşuna uğraşmıyor; “oyunun güzelliği” için onun gibi oyuncuların varlığını sürdürmesi gerekiyor.


Bir dahaki yazıda, 20. yy’ın en iyi kalecileri arasında belki de hafızamızda en çok yere sahip isme yer veriyoruz efenim: Sarışın dev Peter Schmeichel…

18.02.2008

Penaltılar Irkçı Mıdır?

Çılgın bir soru değil mi? Herkes kaleci portrelerine devam etmemi beklerken, bendeniz bugünlerde kafayı penaltılara taktım. Aslında eski bir yazıda bahsettiğim bir bilginin geçtiği makaleyi aramaya başladım ama sonuçlar, penaltı konusuna takık bir sürü araştırma serdi önüme. İşin ilginci; bu bilimsel çalışmalar sadece spor bilimi ya da spor psikolojisi ile sınırlı değildi. Futbol meraklısı bilim adamları, güzel oyunun bu en heyecanlı anını; ekonomik denge modellerinden, oyun teorisine, sosyolojiye ve genel psikolojiye kadar değişen bir çok alana uyarlamışlar. Son hızla bu çalışmalara dalmadan önce, penaltının tarihini tekrar hatırlayalım.

Kaleciliğin tarihini anlattığım yazıda da değindiğim gibi, penaltı fikri kendisi de bir kaleci olan İrlandalı Wlliam McCrum tarafından 1890 yılında ortaya atılmıştır (aynı zamanda işadamı olan McCrum’un bu mentalitesiyle ne kadar başarılı bir işadamı olduğunu merak ediyorum). O zamanlar futbol hâlen centilmenlerin oyunudur ve penaltı fikri çok büyük tartışmaya yol açar. Çünkü centilbeyler, penaltıya sebep olacak davranışların isteyerek yapılmasının asaletlerine sığmayacağına inanmaktadırlar. Yine de penaltı, 2 Haziran 1891 yılında oyun kurallarına girer ve 1891-92 sezonunda uygulamaya konur. Tarihin ilk penaltı düdüğü 14 Eylül 1891 yılındaki, Wolverhampton Wanderers ile Acrington Stanley arasındaki maçta çalınır ve Wolverhampton’dan John Heath bu vuruşu gole çevirir. Bu arada Corinthians (Brezilya’daki takıma da isim babalığı yapan İngiliz takımı), uzun bir süre penaltı atışlarını bilerek dışarı atarak centilbeylliğin son kalesi olur.

Penaltı atışı sadece adının ima ettiği şekilde bir “ceza” atışı değildir. Oyun modernleştikçe, uluslararası turnuvalarda beraberlikle biten maçların sonunda kazanan tarafı belirlemek için “seri penaltılar” diye bir kavram da ortaya çıkmıştır. Seri penaltıların fikir babası tam olarak belli değildir ancak 1960’ların sonunda ortaya atılan bu fikir FIFA ve UEFA tarafından 1970 yılında kabul edilmiştir. Bu arada bir başka ilginç not; 1976 yılına kadar seri penaltılar sırayla değil, beşer beşer atılmış. Seri penaltılar artık bizim nesil için çok normal bir hâle gelmiştir. Nitekim, son 5 Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonasında oynanan 110 eleme maçından 24‘ünün sonucu penaltılarla belirlenmiştir. Ben aslında bu işe giderek daha karşı çıkıyorum. Turnuvadaki takım sayısına göre çeyrek ya da yarı finallerden itibaren 120 dakika sonunda yenişemeyen takımlar, eskiden olduğu gibi tekrar oynamalı. Bu sıkıntı sadece bana ait değil. Bir maçın galibinin belirlenmesi için penaltı atışlarının çok zayıf ve bireysel kaldığı eleştirisini yapan kesimler son yıllarda seslerini giderek yükseltmişlerdir ve en son 2006 Dünya Kupası’nın sahibinin de penaltılarla belirlenmesi üzerine FIFA Başkanı Sepp Blatter bile “bir daha Dünya Kupası finallerinde penaltı atışı görmek istemediğini” söylemiştir. Altın ve Gümüş Gol uygulamaları, seri penaltılara bir alternatif olarak uygulamaya konsa da takımların gol atmaktan çok yememeyi tercih etmeleri nedeniyle 2004 yılında kaldırılmıştır. Maçın tekrarının yanında bugünlerde tartışılan diğer alternatifler ise; maç içinde atılan korner sayısı, takımların turnuvada o ana kadarki gol averajları, sarı-kırmızı kart sayısının az olması gibi seçeneklerdir ama bence bunların hepsi % 100 objektif olmaktan uzak fantezilerden öteye gidemez ve uygulamaya konsalar da Altın ve Gümüş Gol’den daha uzun ömürlü olmayacaklardır. En iyisi gene en azından son turlarda maçların tekrar edilmesidir. Bunun getireceği bazı zorluklar olsa da hem futbol izleyicileri, hem yayıncılar ve sponsorlar için faydası söz konusu zorlukları çok rahat telafi edecektir. Bence en uçuk fikirlerden birisi, direkten dönen topların yarım gol olarak sayılması. Buna müsaadenizle ben de bir ek yapayım; deplasmanda direkten dönen toplar da bir gol sayılsın.

Ele alınan maç verisine göre değişmekle beraber, modern futbolda penaltıların gol olma oranı yaklaşık % 75’den başlıyor. Giderek kısırlaştığından şikayet edilen oyun içerisinde gol ihtimali en yüksek pozisyon olması ve seri penaltılarda bir takımın kaderini belirlemesi nedeniyle penaltıların önemi giderek artmaktadır ve bugün bilim de bir yandan ideal penaltı atışını kovalarken, bir yandan da kalecilerin penaltıyı nasıl kurtardıklarını ya da kurtarabileceklerini araştırıyor.

Futbolun kural kitabında, kalecinin top harekete geçene kadar kale çizgisinden ayrılması yasaklanmaktadır ancak kaleciler bu kuralı neredeyse her zaman ihlal etmektedir ve daha da ilginci hakemler, çok bariz olmadığı sürece buna göz yummaktadır. Bunun sebebini bilim çok güzel açıklıyor; vuruş anından itibaren saatte 80 km hızı aşabilen topun kaleye varması en fazla 0.5 saniyeyi buluyor ve insan yapısı, topun hangi yöne gideceğini bu sürenin yarısı geçtikten sonra algılayabiliyor. Kalan yaklaşık 250 milisaniyelik süre ise, insan olan hiçbir kalecinin tepki verip topu kurtarabilmesi için yeterli değil. Bunun için kaleciler çoğu zaman, vuruş yapılmadan önce bir köşe seçip atlıyorlar. Öncelikle bu köşe seçip atlamaya bir bakalım sonra, köşe seçiminin tamamen tahmin mi yoksa, penaltıyı atan oyuncuyla alakalı bir mevzuu mu olduğuna döneriz.

İsrailli 5 bilim insanı, uluslararası turnuvalar ve önemli liglerde atılan 286 penaltı atışını incelemiş ve kaleciler için penaltıyı kurtarma ihtimalinin en yüksek olacağı hareketin, üçe bölünen (sağ, orta ve sol) kalenin ortasında kalmak olduğunu (% 60) ortaya koymuştur (1). Ancak kaleciler, ele alınan 286 penaltının sadece % 6.3’ünde ortada kalmayı tercih etmiş, yarısına yakınında sola (% 49.3), ondan biraz daha az bir oranda ise (% 44.4) sağa atlamışlardır. Aslında davranış pisikolojisine yönelik yapılan bu çalışmada, kalecilerin çoğunlukla bir köşe seçip atlamasının sebebinin, “deneyerek yanılma” yerine “hareketsiz kalarak yanılma”nın seçilmesi durumunda daha fazla eleştirilme korkusu olduğu savunulmaktadır. Bu çalışmanın başka bir ilginç sonucu ise, penaltı atıcısı ve kalecinin köşe seçimlerinin tamamen olmasa da büyük ölçüde birbirinden bağımsız olduğu yönündedir. Bilim insanları, kaleciler için penaltı atışında kalenin ortasında kalmalarının ideale en yakın durum olduğunu savunsalar da bunun sadece geçici bir avantaj sağlayacağına dikkat çekmektedirler. Eğer kaleciler, ortada durarak penaltı atışlarını daha yüksek bir oranda kurtarmaya başlarsa, penaltı atanlar da bir süre sonra topu köşelere göndermeye başlayacaktır.

Topun, penaltı noktası ve kale arasındaki 11 metreyi sadece yarım saniyede geçmesi ve bunun yarısının zaten topun gittiği yönü algılama telaşında kaybolması, kalecileri çoğu zaman daha vuruş yapılmadan bir köşe seçip atlama hareketine başlamaları için zorlar. Ancak gelişen bilimle birlikte bu körü körüne bir tahmin olmaktan çıkmaktadır. Birçok yerde geçmesine rağmen orijinalini bulamadığım bir çalışma, 50 yıllık penaltı verisini incelemiş ve bu penaltıların % 80-85 (değişiyor) arasında bir oranda, atıcının destek ayağının gösterdiği köşeye atıldığını göstermiştir. Buna paralel olan diğer araştırmalar ise, bu ipucunun sadece ayakta değil; diz, baldır ve kalça kemiğine kadar uzanabildiğini ortaya koymaktadır. Penaltı atışını yapan oyuncu, vuruş için verdiği kararı değiştirebileceği son an olan “geri dönülemez noktayı”, vuruştan yaklaşık 250 milisaniye önce geçmektedir (2) ve bu 250 milisaniye, kaleci için çok değerli bir hâle gelmektedir, çünkü normal şartlarda vuruş anından sonra yaklaşık aynı süre sadece topun nereye gideceğini algılamakla harcamaktadır. Bu değerli ana ulaşabilen en iyi kaleciler ise genellikle vuruş anından 100 milisaniye önce hareketlerine başlayabiliyorlar. Bu arada “geri dönülemez nokta” demişken; laboratuar koşullarında ölçülen 250 milisaniye, maçlarda strese bağlı olarak 290 milisaniyeye kadar ulaşmaktadır (3). Kendi açımdan söyleyebilirim ki; penaltı atanların destek ayağında dizin gösterdiği yönü takip etmeye başladığımdan bu yana penaltı kurtarma oranım çok arttı.

Bilimin bütün yardımlarına rağmen, kaleciler hâlen penaltılarda dezavantajlı taraflar. Penaltıların yaklaşık % 30’u “kurtarılamaz” noktalara atılıyor. Kurtarılamaz noktalar ise tahmin edebileceğiniz gibi kalelerin daha çok üst köşelerine yakın bölgeler. Bundesliga’da 16 yıl boyunca atılan penaltıların inceleyen Alman bir profesör; bütün penaltılar için % 76 olan gol olma oranının, kalenin üst yarısına atılan penaltılarda % 99 gibi ölümcül bir orana ulaştığını göstermiştir (4). Penaltı atışlarında topu yükseltmenin riski de gözönüne alınırsa, bu durumu “yüksek getiri istiyorsan, yüksek risk” alacaksın şeklinde yazılan finansal yatırım anayasasıyla bağdaştırabiliriz.

Diğer yandan, seri penaltı atışlarında kalecilerin başarı oranlarının % 25’e kadar çıktığı tespit edilmiş. Bunun için iki olası sebep ileri sürülüyor; (1) kalecilerin seri penaltı atışları ilerledikçe oyuncuların vuruşlarını daha rahat tahmin edebilmeleri ve (2) maç içindeki penaltıların aksine, seri penaltılarda kaleciden dönen topun tekrar gol yapılamaz olması ve dolayısıyla kalecilerin topu çeleceği yeri düşünmeden sadece penaltı atışını kurtarmaya odaklanması.

Son zamanlarda yapılan bir başka ilginç araştırma ise, kalecilerin 200 penaltı atışının % 96’sında kaleyi tam ortalamadan, yaklaşık 10 santimetre kadar bir tarafa saptıklarını tespit etmiştir. Ancak, bu durumun tespit edildiği 190 penaltının yarısında daha dar bıraktıkları köşeye atlamaları, bunun bilinçli bir strateji olmadığını düşündürmektedir (5). E normal yani, bizim gözümüz de lazerli ölçüm aracı değil ki penaltı noktasını % 100 ortalayabilelim. Ama diğer yandan, penaltı atanlar ise sadece 10 santimlik bu farka aldanmakta ve topu çoğunlukla kalecinin daha fazla alan bıraktığı tarafa atmayı tercih etmektedirler. Demek ki neymiş, örneğin sağ tarafı güçlü bir kaleci, penaltı atışlarında hafif solda durarak, atan oyuncuyu kışkırtabilir.

Bilim, bir yandan da penaltı vuruşlarında başarı yüzdesinin artırılmasına kafa yormaktadır. Belki hatırlayanınınız vardır. İngiltere’nin uluslararası turnuvalardan peşpeşe (1998 ve 2006 Dünya Kupaları ile 1996, 2004 Avrupa Şampiyonları) penaltı vuruşları sonrasında elenmesi üzerine İngiliz matematikçiler, 2006 yılında “mükemmel penaltının” formlünü hesaplamışlar ve o zaman hâlen milli takımın başında olan Sven-Goran Erikkson’a yollamışlardı. Vuruş için kaç adım geriye çekileceği, topa vurmak için beklenen süre, şutun hızı ve ayağın pozisyonu gibi 7 değişkeni içeren formül aynen şöyle:

((X + Y + S) / 2) x ((T + I + 2B) / 4))+(V / 2) - 1

Anlayan varsa beri gelsin.

Biraz daha gerçekçi bir çalışmada ise Türk bilim adamları, başarılı bir penaltı atışı için dizlerin yaklaşık 60 derece bükülmesi ve vuruş yapan ayağın yaklaşık 70 derecelik bir açı yapması gerektiğini hesaplamışlar. Ayrıca, vücut penaltı atışını akışkan bir şekilde yapmalı ve topa vurulmasından sonra da bu hareketin sürdürülmesi gerekliymiş (6)

Altıpas’ta Tek Başına köşesine yazdığım ilk yazıda; o ünlü kitap ve kitaptan uyarlanan filmde savunulanın aksine “Kalecinin penaltı anındaki endişesi” diye bir şey olmadığını ileri sürmüştüm. Kaleci zaten kurtarma ihtimali çok az olan bir durumla karşı karşıyadır ve ben penaltı golü yedi diye kaleci eleştirildiğini hiç duymadım. Kalecilerde böyle bir endişe varsa bile, penaltıyı kaçırıp “kolayı becerememe” stresi yaşayan atıcının endişesinin çok daha fazladır. Nitekim, bilim de bunu doğruluyor. Örneğin, 2004 Avrupa Şampiyonası Çeyrek Finali’nde karşı karşıya gelen ve sonucu penaltı atışlarında belirlenen Hollanda-İsveç maçında penaltı atan 8 oyuncu üzerinde yapılan bir araştırmada, maçın görüntüleri tekrar izletilen oyuncuların o anla ilgili ilk bildirdikleri duygu “endişe” olmuş (7). Daha da ilginci, penaltı atan oyuncuların endişeleri, orta yuvarlakta sıralarını beklerken maksimum seviyeye ulaşmış. Hemen yukarıda, stresin “geri dönülmez nokta”yı geçiş süresini uzattığından zaten bahsetmiştik. Penaltı atan oyuncuların stresi ayrıca, vuruştan önce bekledikleri süreyi de kısaltmakta ve vuruşu gerçekleştirmeden önce daha kısa bekleyen oyuncuların penaltıyı gole çevirme oranı % 58’e kadar düşmektedir (8). Bu yazıda ele aldığımız belki de en ilginç çalışma, yazıya da başlığını vermiştir. Bu araştırmaya göre, çalışma hayatında daha kollektif bir kültüre sahip ülkeler seri penaltılarda daha başarılı olurken, daha bireysel olan ülkelerin oyuncuları ise başarısızlık stresini daha yoğun bir şekilde hissetmekte ve seri penaltı atışlarında başarısız olmaktadır (9).

Yeteri kadar bilim yaptık heralde. Şimdi de seri penaltıların dünyasına biraz daha dalalım ve birkaç çılgın rakamla yazıyı bitirelim. 2005 yılında 20 yaş altı takımların katıldığı bir turnuvada 3.’lük maçı oynayan Burkina Faso ve Kamerun arasındaki seri penaltılar tam 49. penaltıda sona ermiş ve Burkina Faso, artık uyuyakalan Kamerun kalecisini son bir kez avlayarak maçı 25-24 kazanmıştır. Ancak Uluslararası Futbol İstatistikleri Federasyonu, profesyonel seviyede olmayan bu maçı sadece bilgi olarak veriyor ve resmî olarak birinciliği KK Palace ve Civics’in karşılıklı 48 penaltı attığı 2005 Namibya Kupası 2. tur eşleşmesi olarak kaydediyor. Bu listede 5. sırada yer alan 1996/97 Türkiye Kupası Çeyrek Finali ise, penaltıların gole dönüşme oranı en yüksek maç (% 95.8) olarak tarihe geçiyor. Ankara’da karşılaşan Gençlerbirliği ve Galatasaray, normal süresi ve uzatmaları 1-1 biten maçta penaltılara kalıyorlar. Karşılıklı atılan ilk 16’şar penaltı gol olduktan sonra Cim Bom’dan İlyas takımının 17. penaltısını Kubilay’a teslim ediyor. Gençlerbirliği’nden Osman ise ikinci defa penaltıyı başarıyla sonuçlandırınca takımı 18-17’lik sonuçla yarı finale yükseliyor. Bu arada Hayrettin 17, Kubilay ise 16 penaltı boyunca kendisini yerden yere atmalarına rağmen, topu ağlarında görüyorlar ve Hayrettin o kadar penaltının bir tanesini bile kurtaramadığı için “yuh be” ödülüne layık görülüyor. Diğer yandan, en kısır seri penaltı atışları olarak % 25 (4’te 1) gol oranıyla tarihe geçen birkaç maçtan belki de en önemlisi, 1985/86 Şampiyon Klüpler Kupası finalidir. Barcelona ile Steua Bükreş arasındaki maçın ilk 4 penaltısını Urruti ve Ducadam kurtarmıştır. Urruti, Lacatus ve Balint’in attığı sonraki iki penaltıyı engelleyemezken, efsaneleşen Ducadam tutmaya devam etmiş ve Steua 2-0’lık skorla Kupa’ya uzanmıştır.

Hem araştırırken hem de yazarken muhteşem keyif aldığım bir yazı oldu bu... Umarım size de aynı keyfi vermiş ve aynen bana olduğu gibi zaman zaman kaşlarınızı kaldırıp “vay anasını” deyivermişsinizdir. Bir dahaki yazıda, 20. yy’ın en büyük kalecilerine hürmetlerimizi sunmaya kaldığımız yerden devam edicez...




Kaynakça:

(1) Bar-Eli, M., Azar, O. H., Ritov, I., Keidar-Levin, Y. ve Schein, G. Action bias among elite soccer goalkeepers: The case of penalty kicks.
(2) Farrow, D., Rath, D. ve Royal, K. The Kinematics of the Soccer Penalty Kick: Can They Be Used to Improve the Anticipatroy Performance of Goalkeepers?
(3) Miyamoto, N., Morya, E., Bertolassi, M. Ve Ranvaud, R. Penalty Kicks and Stress.
(4) Wikipedia. Penalty Kick.
(5) Masters, R., van der Kamp, J. ve Jackson, R. Imperceptibly Off-Center Goalkeepers Influence Penalty-Kick Direction in Soccer.
(6) Ak E, Göktepe, A. Çiçek, Ş., Karabörk, H. ve Korkusuz, F. Photogrammetric Analysis of Penalty Kick in Soccer.
(7) Jordet, G., Elferink-Gemser, M.T., Lemmink, K. ve Visscher, C. Emotions at the Penalty Mark: An Interview Analysis of Players Performing in International Penalty Shoot-outs.
(8) Jordet, G., Hartman, E. ve Sigmundstad, E. “What’s the Hurry”: A Temporal Analysis of Pre-shot Behaviour in International Penalty Shoot-outs.
(9) Billsberry, J., Nelson, P., Van Meurs, N. ve Edwards, G. Are Penalty Shoot-outs Racist?