İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Selin Unan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selin Unan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.09.2009

Cesc Fàbregas

Arsenalli genç İspanyol’un futbol ve Barcelona sevgisini anne ve babası şöyle anlatıyor: “Yürümeye başladığı ilk günden beri oynamak istediği tek şey futbol topuydu. Özel günlerinde O’na farklı şeyler hediye etmeye çalışsak da en sonunda elimizde yine futbolla, özellikle de Barcelona ile ilgili bir şey oluyordu. Belki de bizi hediye derdinden kurtardığı için Barça Store’a bir teşekkür borcumuz var.”

Francesc Fàbregas Soler 4 Mayıs 1987 yılında İspanya’nın Katalunya Bölgesine ait Arenys de Mar’da dünyaya geldi. İlk maçına futbol aşığı dedesi ile birlikte henüz 9 aylıkken giden küçük Cesc, her Katalan çocuk gibi koyu bir Barcelona taraftarıydı. Bir süre CE Mataró’nun genç takımıyla antrenmanlara çıktıktan sonra, hayallerini süsleyen Barcelona’nın genç takımına transfer oldu. Burada defansif orta saha olarak görev yapmasına rağmen, sezonda 30’dan fazla da gol atıyordu. Genç takımda gösterdiği iyi performansa rağmen yaşının küçük olması sebebiyle Barcelona A Takımına yükselemeyen Fàbregas, kendisine yakın zamanda A Takım’da şans vermeyi planlayan Arsenal’e 2003 Eylül’ünde 2.25 milyon pound karşılığında transfer oldu.

Londra’daki ilk günlerinde oldukça zorlandığını belirten genç futbolcu sözlerine şöyle devam ediyor: “Her günüm birbirinin aynıydı. Antrenman veya İngilizce dersimin olmadığı zamanlarda bütün günü odamda geçiriyordum. Kaldığım odada sadece biraz kıyafetim, bir bilgisayarım ve PlayStation’ım vardı. O zamanlar en büyük eğlencem PlayStation’dı dersem yanlış olmaz. Senderos da benimle aynı yerde kalıyordu ve İspanyolca bildiğinden bana yardımcı olmaya çalışıyordu.”

Fàbregas, Arsenal A takımında forma şansını ilk kez 2003 Ekim’inde bir lig kupası maçında buldu ve böylece Arsenal’in tarihi boyunca A takımında oynamış en genç oyuncusu oldu. Bütün bir sezonu sadece lig kupası maçlarında oynayarak geçiren genç futbolcu, 2003-04 sezonu boyunca ligde yenilgi yüzü görmeyerek şampiyonluğu hak eden Arsenal adına madalya alamadı.

İlk lig maçına Manchester United karşısında 2004-05 sezonunda çıktı. Sonrasında Vieira, Edu ve Gilberto Silva’nın ardı ardına sakatlanması sebebiyle hem FA Cup’ta hem de Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi’nde daha fazla forma şansı buldu ve aynı sezon FA Cup Finali’nde Manchester United’ı penaltılarla eleyerek şampiyon olan Arsenal’le birlikte kupa kaldırmanın heyecanını yaşadı.

2005-06 sezonunda Vieira’nın Juventus’a gitmesinin ardından gözler genç İspanyol’un üstündeydi. Vieira’nın aksine Fàbregas’ın daha dar bir alanda etkili olması ve sakin oyunu kimilerinin kafasında soru işareti yaratıyordu. Ancak O, özellikle Şampiyonlar Ligi maçlarında Real Madrid ve Juventus’a karşı ortaya koyduğu üstün performansla Fransız oyuncunun yerini hakkıyla doldurabileceğini göstermiş oldu ve özellikle İspanyol kulüplerin dikkatini üzerine çekti. 2006 Yaz transfer döneminde Fàbregas’la ilgilendiğini resmi olarak açıklayan Real Madrid’e Arsene Wenger’in cevabı gayet netti: “Cesc kesinlikle satılık değil; O, bu takımın geleceği. Bu yüzden gelen ve gelecek olan hiçbir teklifi değerlendirmeye almayacağız.”

Arsenal’deki ikinci yılında bu derece parlayan genç yıldızın İspanya A Milli takımında da değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getiren Luis Aragones, Fàbregas’ı bir hazırlık karşılaşması kadrosuna dâhil etti. Maç sonrasında genç futbolcuyla ilgili yorumlar gayet olumluydu. Aragones tarafından 2006 Dünya Kupasına da çağrılan Fàbregas, böylece İspanya’nın dünya kupalarındaki en genç oyuncusu oldu. Bu kupadaki performansıyla Gillette’in sponsorluğunu yaptığı “En İyi Genç Oyuncu” ödülüne aday gösterildi ancak ödülün sahibi Lukas Podolski oldu.

Genç Arsenal’in yavaş yavaş tecrübelenmeye başladığı 2006-07 sezonunda ise Fàbregas, artık takımın kilit oyuncularından biri haline gelmişti. Tüm Premier Lig maçlarında forma giymiş ve yaptığı 13 asistle ligin en çok asist yapan 2. oyuncusu olmuştu. Her ne kadar Arsenal bu sezonu yine kupasız tamamlasa da, Fàbregas bireysel olarak TuttoSport tarafından verilen “Golden Boy” ödülüne layık görüldü. Bunun dışında UEFA tarafından hazırlanan “Yılın Takımı” kadrosunda yer aldı ve Arsenal taraftarları tarafından % 60’lık oy oranıyla “Sezonun En İyi Futbolcusu” seçildi.

Thierry Henry’nin Barcelona’ya gidişi ve Wenger’in de takımdan ayrılacağı yönündeki söylentiler sebebiyle 2007-08 sezonuna belirsizlik içinde giren Arsenal adına Fàbregas artık her zamankinden daha önemliydi. Beklentilerin farkında olan genç futbolcu ise zorluklarla en iyi şekilde mücadele edebileceğinden emin olduğunu belirtiyor ve Barcelona’ya transfer olacağı yönündeki söylentilere şöyle cevap veriyordu: “Bir Barcelona taraftarı ve eski bir Barcelona oyuncusu olarak bu transfer teklifinden gurur duydum ancak şu an tek isteğim Arsenal’de tüm kupaları kaldırabilmek.

13 gol ve 24 asistle Arsenal’deki en iyi sezonunu geçirmesine rağmen yine kupa kaldıramadan tamamladığı 2007-08 sezonun ardından Fàbregas, İspanya’nın şampiyonluğuyla sonlanan Euro 2008’in yolunu tuttu. Genç İspanyol Rusya’ya attığı golle A Milli Takım’daki ilk golünü kaydetti ve attırdığı goller ve turnuva boyunca gösterdiği çaba sayesinde “Turnuvanın En İyi Takımı” kadrosunda yer aldı.

Futbolunu geliştirmenin yanı sıra akademik hayatına da önem veren Fàbregas, boş zamanlarında mümkün olduğunca ders çalıştığını söylüyor: “İngiltere’ye geldiğimde henüz 16 yaşındaydım. Dersleri bir yana bırakıp futbola ve İngilizce’ye odaklanmak zorunda kaldım. Ancak şu an her şey kafamda daha net. Ne kadar antrenman yapmam ve dinlenmem gerektiğini biliyorum. Böylece matematik ve edebiyat çalışmaya da zaman ayırabiliyorum. Dürüst olmak gerekirse, PlayStation oynamayı tercih ederim ama bazen hoşlanmasanız da bazı şeyleri yapmak zorunda kalıyorsunuz. Bunu kendim ve ailem için yapmam gerektiğine inanıyorum. Henüz 20 yaşındayım ve futbolda her an her şey olabiliyor. Futbolculuk kariyerinin de çok uzun sürmediğini göz önünde bulundurmak lazım. Küçükken Ronaldo’yu izlemek için Barcelona’nın maçına gittiğimi hatırlıyorum. O zaman daha henüz 20 yaşındaydı. Şimdi ise neredeyse kariyerinin sonlarında. Zaman biz futbolcular için çok hızlı ilerliyor.”

2008-09 sezonuna sakatlığı nedeniyle iki hafta geç başlayan Fàbregas, yeni sezonla ilgili umutlu ve iddialı konuşuyor: “Kimseden korkmuyoruz. Bundan önceki sezonlarda her takımı yenebileceğimizi gördük. Bir daha yenebileceğimize inanmamamız için de herhangi bir sebep yok. Kalitemiz ve deneyimimiz ortada. Artık yeni kupalar peşindeyiz.”

Futbol Extra dergisi 2008/10 Sayı: 43'te yayınlanmıştır.

2.06.2009

Andrei Arshavin

“Bir menajer olarak onun Zenit’te kalmasini isterim fakat bir futbolsever olarak kesinlikle çok daha iyi şeyleri hak ettiğini düşünüyorum.” Zenit teknik direktörü Dick Advocaat, Zenit’le yollarını ayırmak isteyen Arshavin’i işte bu sözlerle destekliyordu. Leningradlı komünistlere göre ise O, kendini açgözlü Batılı kulüpler için satılığa çıkaran bir vatan hainiydi ve ülkesinden ayrıldığı takdirde Rus halkı tarafından asla affedilmeyecekti.

Euro 2008’de parlayarak kulüpleri peşinde koşturan Arshavin, Zenit yönetimine çektiği rest ve geri çevrilemeyecek 24 milyon dolarlık teklifin ardından İngiltere’nin yolunu tuttu. Evet, herkes rahat bir nefes alabilir. Artık O, Gunners’ta!

Ülkesinde Shava lakabıyla tanınan Andrei Sergeyevich Arshavin, 29 Mayıs 1981’de St. Petersburg’ta dünyaya geldi. Henüz 7 yaşındayken futbolla tanışan Rus oyuncu, eğitimini Smena Futbol Okulu’nda tamamladı. Kabiliyetini ve tekniğini bu okulda öğrendikleri sayesinde geliştirdiğini ve bu okulun hayatında çok önemli bir yeri olduğunu her fırsatte dile getiren Arshavin’in buradaki hocası Gordeev ise kendisi hakkında şunları söylüyor: “Andrei, 11 yaşında bile gerçek bir kaptan ve gerçek bir liderdi. Düşündüklerini söylemekten hiçbir zaman çekinmezdi. Tüm maçların tartışmasız en iyi oyuncusuydu ve diğer çocuklar tarafından çok sevilirdi.”

Okuldan mezun olduğu 1999 yılında Zenit’te profesyonel futbol hayatına başladı. Buradaki ilk sezonunda Zenit’in alt yapı takımı olan Zenit-2’de forma giydi. Sahne ışıklarından uzakta geçirdiği 1999-2000 sezonunun ardından Zenit A Takımı’yla ilk maçına çıktı. Zenit ve Bradford City’i karşı karşıya getiren bu Inter Toto maçında, sağ kanat oyuncusu olarak görev yapan Arshavin’in ortaya koyduğu performans, Zenit’in o zamanki teknik direktörü Yuiy Morozov’u oldukça memnun etmişti. Zenit A takımındaki ilk sezonunda gerektiğinde oyun kuruculuk görevini üstlenerek, gerektiğinde de forvet ve kanatlarda oynayarak saha içinde değişik pozisyonlarda oynayabildiğini kanıtlayan Arshavin, bu başarısı sayesinde Rusya Premier Lig ödülüne layık görüldü.

Arshavin’e milli formayı kazandıran şey ise özellikle 2001-02 sezonunda Aleksandr Kerzhakov’la oluşturdukları muhteşem ikili oldu. A Milli formayı ilk kez Mayıs 2002’de Belarus’a karşı giydi. Ancak genç yıldızın milli takım kariyeri Rus Milli takımının önemli turnuvalardaki başarısızlığı nedeniyle kesintiye uğradı.

2003-04 sezonunda Roman Abramovich’e ait petrol şirketi Sibneft’in CSKA Moskova’yla üç yıllığına imzaladığı 58 milyon dolarlık sponsorluk antlaşması Rus futboluna yeni bir soluk getirdi. Abramovich’in milyonlarından istifade eden Rusya Premier Ligi, yetenekli yabancı oyuncularla şenlendi. Ekim 2005’te ise, Abramovich’in Sibneft’teki hisselerini Zenit’in sponsorluğunu yapan Gazprom’a devretmesiyle birlikte, CSKA Moskova’yla yapılan sponsorluk antlaşması da sona ermiş oldu. Rusya’nın en büyük şirketi olan Gazprom’un, kısa zamanda daha da güçlenmesi ve Zenit’e olan desteğini arttırması sayesinde, Zenit kadrosunu yeniden yapılandırdı. Bu durum Arshavin’e de yaramış, kendisi gibi yetenekli futbolcularla oynayarak futbolunu geliştirme fırsatı elde etmişti.

2007-08 sezonunda Rusya Premier Ligi’nde attığı 10 gol ve yaptığı 11 asistle takımını lig şampiyonluğuna taşıyan kilit isimlerdendi. Yine aynı sezon UEFA Kupası’nı ve Süper Kupa’yı kaldıran Zenit’in başarısında Arshavin’in etkisi tartışılmazdı. Turnuva boyunca attığı 4 gol ve yaptığı 10 asistle dünya futbol camiasında adından övgüyle söz ettiren Arshavin, finalde “Maçın Adamı” seçildi. Arshavin, bu sezonki üstün performansıyla ilgili şunları söylüyor: “Takımım için gol yaratmak benim için bir hobi. Golü kimin attığı önemli değil; bizim kazanamamız önemli.”

Rusya, Euro 2008’in yolunu tuttuğunda ise tüm gözler Zenit’te harikalar yaratan Arshavin’in üstündeydi. İlk iki grup maçında cezalı olması nedeniyle forma giyemese de, cezasının ardından İsveç ve Hollanda karşısında çıktığı maçlarda attığı gollerle, beklentilerin boşa olmadığını kanıtlamış oldu. Ancak Rusya’nın güçlü İspanya ile eşleştiği ve Rusya’nın mağlubiyetiyle sonuçlanan yarı final maçında, İspanyollar’ın göz hapsinde olan Arhsavin’in pek bir şansı yoktu. Rusya Milli Takımı teknik direktörü Guus Hiddink, böyle maçların Arshavin için çok değerli olduğunu söylüyor ve ekliyordu: “İsveç ve Hollanda maçlarında çok iyi oynayınca tüm dikkatleri üstüne topladı ve herkes onun en üst seviyede oynayabileceğine inandı. Oynayabilir de. Ancak rakip oyuncuların tamamı ona odaklanınca ve aşması gereken engeller fazlalaşınca sanırım zorlandı. Böyle maçlar sayesinde çok şey öğrenecek ve kendini daha çok geliştirecek.”

Arshavin, Euro 2008’de sadece üç maçta forma giyebilmesine rağmen UEFA tarafından seçilen turnuvanın en iyi 11’nde yer aldı. Turnuvanın ardından başta Barcelona olmak üzere birçok yabancı kulübün Arshavin’le ilgilendiğine dair haberler iyice artmıştı. Barcelona’nın 15 milyon euro’luk teklifini geri çeviren Zenit, Tottenham’dan gelen 16 milyon pound’luk teklifi de geri çevirdi. Zenit’in Arshavin için istediği 22 milyon pound’un altındaki tüm teklifleri geri çevirmesi, Rus futbolcuyu ve menajerini çileden çıkarmıştı. Menajeri Dennis Lachter, Zenit’in bu tutumunu “barbarca” olarak tanımlarken, Arshavin de verdiği bir röportajda Zenit yönetimine restini çekiyordu: “Yetkililerin şunun farkında olmasını istiyorum. Sezon arasında kulüpten ayrılmazsam, sadece kağıt üzerinde bir Zenit oyuncusu olurum. Önümüzdeki sezon Zenit’te oynamak istemiyorum ve oynamayacağım da.”

Arshavin’i renklerine bağlamak isteyen bir diğer takım da Arsenal’di. Arsene Wenger, Rus futbolcu için neden bu kadar ısrarcı olduğunu şöyle açıklıyordu : “Biz genç bir ekibiz. Arshavin ise 27 yaşında. Tecrübesi bizim için bir avantaj olacaktır. Ayrıca önümüdeki 5-8 hafta süresince Fabregas, Walcott ve Rosicky oynayamayacak. Arshavin gibi bir oyuncuya ihtiyacımız olduğu ortada.”

3 Şubat 2008’de 24 milyon dolar karşılığında Arsenal’e 3.5 yıllığına transfer olduğu resmi olarak açıklanan Arshavin’in, neden Arsenal’i seçtiği sorusuna verdiği yanıt ise şu: “Arsenal’i seçtim çünkü hem takım olarak oyun stillerini beğeniyorum, hem de Arsene Wenger çok beğendiğim ve bana bir şeyler katacağına inandığım bir teknik adam.”

Arshavin, bu sezon içinde Zenit formasıyla Şampiyonlar Ligi maçlarına çıktığı için, turnuvanın diğer maçlarında Arsenal adına forma giyemeyecek. Yine de Arsenal’in yeni oyuncusundan beklentisi büyük. İngiliz medyası ise ellerine düşmüş yeni malzemenin tadını çıkarıyor. Gazetelerde hemen her gün Arshavin ve eşi Yulia hakkında çıkmış birbirinden renkli haberler bulmak mümkün. Eğer ilgiliyseniz, Arshavin’in kucağında bebekleriyle fotoğraflarını, kadınlara araba ehliyeti verilmesini istememesinin sebebini; eşi Yulia’nın ise “beğendiğim tek İngiliz” dediği Victoria Beckham’ın nesini beğendiğini ve nasıl olup da koca Londra’da yapacak bir şey bulamadığını öğrenebilirsiniz.

Futbol Extra dergisi 2009/03 Sayı: 48'te yayınlanmıştır.

6.01.2008

Asi Şeytan: Wayne Rooney (Yeni Versiyon)

Kendisi için zamanın asilerinden Cantona’nın “Rooney’nin futbolunu seviyorum ama açıkçası biraz endişeliyim. 25-26 yaşına geldiğinde dünyanın en iyi futbolcusu olabilecek yeteneğe sahip olmasına rağmen beni endişelendiren bazı özellikleri var. Bir futbolcu çok çalışmalı, erken yatmalı, yediklerine ve içtiklerine dikkat etmeli. Kısacası hayatta ne yaptığının farkında olmalı.” dediği Rooney, şu an 22 yaşında. Ne artık uslandığı iddia edilebilir, ne de dünyanın en iyisi olduğu. Ancak 23 golle tamamladığı geçtiğimiz sezonun ardından, bu sezon 7 maçta attığı 8 golle fileleri havalandırmaya, İngiliz futbolunun kendini kurtarma çabası olarak ürettiği reklâm kahramanlarından biri olmadığını kanıtlamak istercesine devam ediyor.

Wayne Mark Rooney, 24 Ekim 1985’te Liverpool’da doğdu. Kasabadaki bir okulda çalışan Jeanette ve boksörlük yapan Wayne Rooney çiftinin üç oğlundan en büyüğü olan Wayne, çocukluğunu Liverpool’un doğusundaki kırsal yerleşim merkezlerinden Croxteth’te bulunan üç yatak odalı bir evde geçirdi. Wayne’in futboldaki başarılarının ardından yöre halkı bu eve, diğer evlerden hiçbir farkı olmamasına rağmen “Büyük Beyaz Ev” adını takmış. Büyük beyaz evdeki odasının camını Everton flamalarıyla dolduran; ahşap kısmını ise kazıyarak “WR, Rooney E.F.C.” yazan küçük Wayne’in büyük hayalleri, kasabadaki diğer çocuklarınkinden pek de farklı değildi. Henüz 9 yaşındayken tüm kasaba halkını oynadığı futbolla kendine hayran bırakan Wayne, Walton and Kirkdale Junior League’de Copplehouse adına top koştururken, Everton’ın keşif kolu Bob Pendleton tarafından fark edildi. Böylece ardında 99 gol bırakarak Copplehouse’dan ayrıldı ve rüyalarını süsleyen Mavi Akademi’ye ilk adımını attı.

Her geçen gün yeteneğine teknik katan Rooney, daha 15 yaşındayken Everton’ın 19 yaş altı takımında oynuyordu. 2002 Youth Cup’ta, attığı 8 golle, Everton genç takımının finale yükselmesine büyük katkıda bulunan genç oyuncunun artık Premiership’te oynama zamanı gelmişti. 2002-2003 sezonunun açılış maçında, 18 numaralı formasıyla Tottenham’a karşı sahaya çıktığında henüz 16 yaşındaydı.

19 Ekim 2002 tarihli, Everton’ın Arsenali 2-1 mağlup ettiği maçta, yüce tanrının “Yürü ya kulum!” dediği 16’lık Rooney, Everton’ın 2.golünü atarak, hem Arsenal’in 30 maçlık yenilmezlik serisine son verdi, hem de Premier Lig’in en genç golcüsü unvanını aldı ve attığı bu gol kendisine, ITV tarafından verilen “Ayın Golü” ödülünü kazandırdı. Kasım ayında bir ilke daha imza atan Rooney, sonradan girdiği Leeds United-Everton maçının 80. dakikasında, iki defans oyuncusunu geçerek topu uzak köşeye gönderdi ve böylece Everton’ın Elland Road’daki 51 yıllık kötü talihini yenmiş oldu.

Doğduğu günden beri desteklediği ve 9 yaşından beri de formasını giydiği Everton takımıyla ilk profesyonel sözleşmesini Ocak 2003’te imzalayan Rooney ile ilgili transfer haberleri, kendisini tüm dünyaya tanıttığı ve ayrıca ayağını da sakatladığı 2004 Avrupa Şampiyonası’nın ardından yayılmaya başladı. Ancak Everton yöneticileri, Rooney’nin satılmasının mı, yoksa satılmamasının mı kulüp adına daha iyi olacağına karar veremiyorlardı. Ya satılıp artan borçlar temizlenmeliydi; ya da satılmamalı, kendi buldukları bu yetenek kimseye kaptırılmamalıydı.

En sonunda Rooney, 31 Ağustos 2004’te, yani transfer döneminin son günü, rüya takımından ayrılarak 30 milyon £ karşılığında Manchester United’la anlaştı ve uzun süren gereksiz tartışmalar da böylece başlamış oldu. Herkesin kafasında Manchester United’ın bu kadar genç ve henüz kendini kanıtlayamamış bir oyuncuyu neden aldığıyla ilgili sorular vardı. Belki Rooney, sürekli star yaratma davasında olan United’ın yeni gözdesiydi; belki de yaşlı United’ı gençleştirme çalışmalarının bir parçasıydı. Yoksa United bu adamı kullanmak için değil de, başka bir takımın alıp kullanmasına engel olmak için mi almıştı? Ne de olsa United’ın elinde Nistelrooy gibi, Saha gibi, Alan Smith gibi, Cristiano Ronaldo gibi golcüler vardı. Gün itibariyle bu futbolcuların hiçbiri rüzgâr gibi esip geçmeseler de, onlar da büyük umutlar bağlanarak alınmışlardı ve geldikleri takımların gözde golcüleriydiler. Tek ihtiyaçları, takıma her anlamıyla alışmaları ve bazılarının sakatlıklarının geçmesi için zamandı. Böyle bir durumda ekstra bir forvet yerine, gerçekten ihtiyaç duyulan bir pozisyona adam alınabilirdi. Belki de Ferguson, Rooney transferiyle kulübün son birkaç yılda yaşadığı düşüşü ve taraftarın mutsuzluğunu unutturmak istiyordu. Ve son olarak belki de takımın bu adama gerçekten ihtiyacı vardı.

Her ne nedenle alınmış olursa olsun, Rooney United’a gelmiş olmaktan pişmanlık duymadığını yineliyor ve ekliyordu: “Evet, Everton’dan ayrılmak benim için çok zor oldu çünkü Everton’ın bir futbolcusu olmamın dışında, koyu da bir taraftarıyım. Ancak bazı kulüpler vardır; tekliflerini geri çeviremezsiniz. Manchester United da bu kulüplerden biri. Böyle bir kulübe katılmaktan ancak mutluluk duyabilirsiniz.”

Everton’da profesyonel sözleşmesini imzalamadan önce haftada yaklaşık 100 £’a oynayarken, şimdi haftada yaklaşık 13.000 £’a oynayan Rooney, Manchester United’da 8 numaralı formayı ilk defa bir Şampiyonlar Ligi maçında, İstanbul’da giydi. Fenerbahçe’ye attığı 3 gol sonrasında kimilerince “Fahri Galatasaraylı”, kimilerince “Fahri Beşiktaşlı” ilan edildi. Kimisi “Bunda teknik yok; Allah ne verdiyse gidiyor” yorumlarını hak etmediğini ispatladığını iddia etti; kimisi ise iyi oynadıysa bile, davranışlarına olan nefretinden dolayı bunu bir türlü göremediğini söyledi.

Fenerbahçe’ye attığı 3 golle başladığı kırmızı şovuna, toplamda 67 golle devam eden Rooney’nin bu formayı kaptırmaya niyeti yok gibi duruyor. Kasım’ın başında bir antrenmanda sakatlanan Rooney, Aralık’ta sahalara döndüğünde başarıya her zamankinden daha odaklı olacağını şu sözlerle ifade ediyor: “Her sezona hedeflerinizi belirleyerek başlarsınız. Biz her zaman en önemli turnuvalarda ilerleyebileceğimiz kadar ilerlemeyi ve başarabiliyorsak lider olmayı hedefleriz. Bu sezona da aynı hedeflerle başladık. Sakatlıktan çıktıktan sonra United’ı, Premier Lig’in ve tabii ki Şampiyonlar Ligi’nin zirvesine çıkartmak için elimden ne geliyorsa yapmaya devam edeceğim.”

Yeşil sahalarda yaptıklarının dışında, özel hayatında yaptıklarıyla da bir hayli gündemi meşgul eden Rooney’nin, fotoğrafları magazinlerden düşmeyen bir de nişanlısı var. Ortaokuldan beri çıktığı, 18 yaşından beri nişanlı olduğu ve tüm masraflarını karşılamanın yanı sıra bir de şarkıcılık eğitimi aldırdığı Colleen McCloughlin’le ilgili çıkmış birkaç haber şöyle: “Rooney’nin ‘yine’ geneleve giderken yakalanması üzerine Colleen, bilmem kaç bin poundluk nişan yüzüğünü sokağın ortasına fırlattı ve yüzük kayboldu. Kaybolan yüzüğü bulmaya çalışan yüzlerce insan arasında Wayne’in de olduğu iddia ediliyor.”, “Wayne, Colleen’in doğum gününü kutlamak için gittikleri bir barda tartışmaya başladığı nişanlısını üç kez tokatladı. Rio Ferdinand ve Roy Carroll ikiliyi zor ayırdı.”, “Colleen, Wayne’in dört farklı doğum günü partisi için seçtiği birbirinden şık dört farklı elbiseyle, nişanlısını utandırmadı.”…

Özel hayatında ne yaparsa yapsın, yeşil sahalarda yeteneğiyle güzelleşebilen Rooney’nin, son olarak Cantona’ya cevabı ise şöyle: “Ben futbola aşığım ve her futbola aşık insan gibi kaybetmekten nefret ediyorum. İnsanlar ne zaman endişelenmeli biliyor musunuz? Ben işlerin iyi gitmediğini düşünerek hayal kırıklığı yaşamadığım ve kendimce bir şeyler yapmaya çalışmadığım zaman.”

Futbol Extra dergisi 2007/12 Sayı: 33'te yayınlanmıştır.

4.12.2007

Portekiz Ateşi: Cristiano Ronaldo (Yeni Versiyon)

Kendisi için efsanevi futbolcu George Best’in “Şimdiye kadar yeni George Best olarak tanıtılan bir sürü futbolcu oldu ancak sadece O’nun bana benzetilmesini bir iltifat olarak kabul ettim.” dediği Portekiz ateşi Cristiano Ronaldo, üç maçlık kırmızı kart cezasının ardından, geçen sene adeta alev alev yaktığı Premiership’e geri döndü. Bakalım asi çocuk için her şey çok daha güzel olabilecek mi?

Cristiano Ronaldo dos Santos Aveiro, 5 Şubat 1985'te, Portekiz'e bağlı Madeira adasında Funchal'da dünyaya geldi. “Ronaldo” sanılanın aksine, Portekiz’de yaygın bir isim değil. Cristiano’nun bu isme sahip olmasının tek sebebi, babasının büyük bir Ronald Reagon hayranı olması.

Henüz 3 yaşındayken top peşinde koşturan Ronaldo’nun futbola ilgisi ve kabiliyeti, bir futbol kulübünde çalışan babasının gözünden kaçmamış ve Ronaldo 8 yaşındayken, O’nu, çalıştığı kulüp olan Andorinha’nın minikler takımına sokmuş. 10 yaşına geldiğinde Madeira adasında ünlenmeye başlayan Ronaldo’ya, adanın iki önemli takımı Marítimo ve Nacional talip olmuş. Nacional’e oranla daha büyük bir kulüp olan Marítimo’nun, Andorinha’nın menajeriyle yapılacak çok önemli bir toplantıyı kaçırması üzerine, Ronaldo’nun yeni takımı Nacional olarak belirlenmiş.

Nacional’de oynarken Sporting Lisbon’un üç günlük deneme antrenmanlarına katılan Ronaldo, üç günün sonunda açıklanmayan bir miktar karşılığında Sporting’le anlaştı ve Eylül 2002'de A takımındaki ilk maçına çıktı. Bu dönemde hem kulübünde oynadığı, hem de özellikle UEFA 17 yaş altı turnuvası kapsamında Portekiz milli takımında oynadığı futbolla gerçekten göz dolduruyordu. 16 yaşındayken dönemin Liverpool menajeri Gérard Houllier tarafından takıma katılması istenen Ronaldo, sonradan çok genç ve tecrübesiz bulunduğu için transfer edilmedi.

Sporting Lisbon'un yeni stadyumunun açılması şerefine Manchester United'la düzenlenen dostluk maçı ise, Ronaldo için bir dönüm noktası oldu. 2003 Haziran'ında oynanan bu maçta her iki kanatta da gösterdiği üstün performans sayesinde Manchester'lı oyuncuların ve yöneticilerin dikkatini çekmeyi başardı. Genç yetenekleri keşfetmekte adeta bir usta olan Sir Alex Ferguson, genelde keşfettiği bu yetenekleri takımına katmadan önce bir süre bekler ancak kendisinden önce Newcastle'ın Ronaldo'ya talip olması, huysuz İskoç'un adımlarını hızlandırmasını sağladı ve Eylül 2003'te Cristiano Ronaldo, 12 milyon pound karşılığında kendisini Manchester United'lı yapan imzayı attı.

Old Trafford’da 7 numaralı formasıyla çıktığı ilk maçta, Bolton’a karşı oynadığı futbol ve takıma kazandırdığı bir penaltı sayesinde, United’lı seyircilerin büyük sempatisini kazandı. Bu etkileyici başlangıca rağmen Ronaldo, United’daki ilk sezonunda kendisinden bekleneni bir türlü veremedi.

2004 yazında düzenlenen Avrupa Şampiyonasında Portekiz’in finale kadar yükselmesi ise, genç Ronaldo’nun seyirciler tarafından daha iyi tanınmasını sağladı. Ancak bu şampiyonada, İngiltere’nin en büyük star adaylarından biri olan Wayne Rooney’nin varlığı ve ileride oynadığı etkileyici futbol, Portekizli genç futbolcunun geri planda kalmasına neden oldu. Her şeye rağmen, izleyenleri eğlendiren futbolu ile kumaşının iyi olduğunu gösterdi.

2005-06 sezonunda 47 maçta attığı 12 gol ve yaptığı 7 asistle nispeten daha istikrarlı bir form tutturan Ronaldo ile ilgili bu sezondan akıllarda kalan, Manchester United ve Benfica’yı karşı karşıya getiren bir Şampiyonlar Ligi maçının sonlarına doğru oyundan alınan ünlü futbolcunun, kendisini ıslıklarla saha kenarına yollayan Benfica’lı taraftarları gayet anlamlı(!) bir el hareketiyle selamlaması oldu.

2006 Dünya Kupası ise genç futbolcu için adeta kendi kendini karalama kampanyası gibi geçti. İyi futbol oynamasına rağmen, maçlarda anlamsız yere kendini yere atarak hakemi aldatmaya çalışması, rakibini provoke etmesi ve İngiltere maçında Wayne Rooney’nin kırmızı kart görmesi için hakem üzerinde kurduğu baskı, özellikle İngiliz taraftarları çileden çıkarmıştı. Çoğu kişi Rooney olayından sonra, Ronaldo’nun United’da forma giymesinin imkânsızlaştığını söylüyordu. İngilizler’in öfkesi o boyuta gelmişti ki, The Sun gazetesi Ronaldo’nun resmini dart tahtasına koyarak kapak yapmıştı. Ronaldo da gazetecilere bu koşullar altında United’da oynamasının zorlaştığını söylüyor ve İspanyol gazetesi Marca’ya yaptığı açıklamada “Real Madrid’de oynamak isterim” diye ekliyordu.

Bunun üzerine, Ronaldo için “20 yıl boyunca bu takıma harika oyuncular geldi ama O, aralarındaki en iyilerden” diyen Alex Ferguson, yardımcısı Carlos Queiroz’u Portekiz’e, Ronaldo’yla görüşmeye yolladı ve yardımcısına hem kendisinin hem de Rooney’nin, Ronaldo’nun takımda kalmasını arzu ettiklerini söylettirdi. United’da kalmayı kabul eden Ronaldo, olaydan yaklaşık 9 ay sonra Real Madrid’in 80 milyon euro’luk teklifini reddetti ve haftalık 120 bin pound karşılığında, United’la olan sözleşmesini 2012 yılına kadar uzattı.

Ünlü futbolcunun Rooney olayıyla ve United’da kalmasıyla ilgili görüşleri ise şöyle: “Kendi adıma en doğru takımda olduğuma inanıyorum. Burada çok mutluyum ve bu takımla büyük zaferler kazanmak istiyorum. Kısa kariyerime United’daki herkesin katkısı büyük. Buraya geldiğimde henüz 18 yaşındaydım. Geldiğim günden beri büyük gelişme kaydettim ve gelişmeye devam edebilirim. Bunu da burada başarabileceğime inandığım için United’da kalmayı tercih ettim. 2006 Dünya Kupası’na gelirsek… Gerçekten zor bir dönemdi. Ancak bu olay, bazı şeyleri öğrenmemi sağladı ve ne kadar gençken öğrenirseniz o kadar iyidir. İngiltere’ye döndüğümde her şeyin zor olacağını biliyordum fakat kendi kendime ‘Buna hazırım’ dedim ve sadece en iyisini yapmak istedim. Taraftarın desteğini yeniden kazanmak gerçekten zordu ama futbolumla gönüllerini almayı başardım. United taraftarının arkanızda olduğunu hissetmek kadar özel bir duygu yok; zaten bu yüzden en iyiler.”

Cristiano Ronaldo’nun da dediği gibi geçtiğimiz sezon oynadığı futbol, taraftarın gönlünü almayacak gibi değildi. 53 maçta attığı 23 gol ve yaptığı 20 asistle, Ruud van Nistelrooy’un yokluğunu hissettirmeyen Ronaldo, çok iyi bir sezon geçirdi ve dünya genelinde birçok ödül kazandı. Bireysel olarak kazandığı ödüllerin kendisini mutlu ettiğini çünkü bu şekilde saha içinde takımı adına yaptıklarının insanları memnun ettiğini görebildiğini söyleyen Ronaldo, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bireysel olarak ödül almak çok güzel ancak bu ödüller, kesinlikle takım arkadaşlarımla paylaştığım ödüller kadar özel ve anlamlı değiller.”

Cristiano Ronaldo, İngiltere’ye adım attığı ilk günden beri sadece spor gazetecilerine değil, magazin gazetecilerine de malzeme olmaya devam ediyor. Ekim 2005’te bir kadına tecavüzde bulunduğu iddiasıyla ilgili, Manchester'da bir polis karakoluna kendi rızasıyla ifade vermeye giden ve polislerce tutuklanarak sorguya alındıktan sonra kefaletle serbest bırakılan genç futbolcunun son vukuatı da geçtiğimiz Ağustos ayında oldu. The Sun gazetesi’nin haberine göre Cristiano Ronaldo, sezonun ilk galibiyetini aldıkları Tottenham maçının ardından takım arkadaşı Anderson ve diğer birkaç tanıdığı ile birlikte evinde grup seks âlemi yaptı. Bu haberin çıkmasının ardından Manchester United yöneticileri tarafından sorguya alınan Ronaldo’ya, Alex Ferguson hiçbir ceza vermedi.

Bu magazinsel olayın dışında, 2007-08 sezonun ikinci maçı olan Portsmouth karşılaşmasında kırmızı kart görerek United’lı taraftarların morallerini bozan Cristiano Ronaldo, üç maç cezasının ardından, Şampiyonlar Ligi’nde ve Premiership’te attığı gollerle hâlâ formda olduğunu gösterdi. Ronaldo, şu ana kadar çıktığı 9 lig maçında attığı 4 golle, takımın en golcü ismi.

“Futbolu sadece sevdiğim için oynamıyorum. Futbol oynuyorum çünkü kazanmak ve en iyisi olmak istiyorum. Şampiyonlar Ligi’ni, Avrupa Kupası’nı ve Dünya Kupası’nı kazanmak en büyük arzum. Futbol kariyerimi noktaladığımda geçmişe bakıp ‘Gerçekten iyi bir iş çıkarmışım’ diyebilmeliyim.” diyen Cristiano Ronaldo, umarım magazin yollarında yorulduğu kadar, yeşil sahalarda da yorulmaya ve eğlendiren oyununu biz futbolseverlere izletmeye daha uzun yıllar devam eder.

Futbol Extra dergisi 2007/11 Sayı: 32'de yayınlanmıştır.

3.11.2007

HariKAKÁ!

Futbolcu olduktan sonra köşeyi dönen Brezilyalı futbolcuların aksine O, zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Her Brezilyalı ve her erkek gibi futbola tutkundu. Tozun toprağın içinde, çıplak ayaklarla belki hiç top oynamadı ama sadece Brezilya’da değil, tüm dünyada dönemin en iyi futbolcusu seçilmesini sağlayacak yeteneği sayesinde, adını milyonlarca insan öğrendi. Kimden mi bahsediyoruz? Tabii ki de San Siro’lu taraftarların gözbebeği Kaká Leite’den.

Ricardo Izecson dos Santos Leite, 22 Nisan 1982’de Brezilya’nın başkenti Brasília’da doğdu. Fark edileceği gibi uzunca isminin içinde “Kaká” sözcüğü yok. Böyle anılmasının sebebi, kendisi gibi futbolcu olan ve bu yıl itibariyle A. C. Milan’ın savunmasında görev yapmaya başlayan kardeşi Digão’nun, küçükken Ricardo’yu telaffuz edememesinden dolayı, O’na “Kaká” diye seslenmesiymiş.

Kulüp kariyerine 8 yaşındayken São Paulo’da başlayan Kaká, 18 yaşında kulübün A takımına yükselmeyi başardı. Burada geçirdiği iki sezonda toplam 49 maça çıktı ve 22 gol kaydetti. Bir gözleri her daim Güney Amerika üstünde olan Avrupalı kulüpler, Kaká’yla ilgilenmeye başladıklarında yıl 2003’tü ve Kaká, kendisini A.C. Milan’lı yapan imzayı atarak Milano’nun yolunu tuttu. Dönemin Milan başkanı Silvio Berlusconi’nin yeni transfer hakkındaki yorumu ise şöyleydi: “Adını da oyununu da beğenmiyorum. Bu adama bu kadar para vermek delilik!” Ancak Berlusconi herhalde bu laflarını geri almıştır. Zira Kaká, buradaki ilk sezonunda Rivaldo ve Rui Costa’yı takımdan kesecek kadar iyi bir performans sergilemişti.

Bir rivayete göre Kaká, Türk spor camiası tarafından daha 17 yaşındayken keşfedilmiş ve adı, Gaziantepspor’la anılmaya başlanmış. Ancak dönemin Gaziantepspor başkanı Celal Doğan’ın “17 yaşındaki çocuğa 1.5 milyon dolar vermem” demesi üzerine transferden vazgeçilmiş.

Milan’a transfer olmadan bir yıl önce, yani 2002 yılında ilk kez A milli formayı giyen Kaká, 2002 Dünya Kupası kadrosunda yer almasına rağmen, biraz da şanssızlığı yüzünden bu turnuvada sadece Kosta Rika maçında oynayabildi. Almanya ve Brezilya arasındaki final maçında, teknik direktör Luiz Felipe Scolari, maça yedek başlayan Kaká’yı son dakikalarda oyuna sokmak istemişti. Ancak genç oyuncu, fark edilebilmek için saha kenarında girdiği tüm şekillere rağmen, hakem tarafından fark edilmedi ve böyle önemli bir maçta dakika alabilme fırsatından mahrum kaldı.

2003 yılında Brezilya’nın katıldığı Gold Cup turnuvasında takımın kaptanlığını üstlenen Kaká, turnuvanın en iyi 11’i oylamasında en iyi forvet oyuncusu seçilmiş; Brezilya’nın şampiyonluğuyla sonlanan 2005 Konfederasyon Kupası’nda ise, final maçında attığı şahane gol sayesinde adından çokça söz ettirmişti.

Her hafta dağıttığı takımlar Inter, Lazio, Juventus gibi takımlar olunca haliyle futbolunu daha da geliştiren Kaká, 2004 yılında layık görüldüğü “Serie A’daki en iyi yabancı futbolcu” ödülüne, 2006 yılında da layık görüldü. Brezilya milli takımı olarak iyi bir futbol sergilemedikleri 2006 Dünya Kupası’nda ise, Kaká da kendisinden beklenileni sunamadı. Hâlbuki turnuva öncesinde takım arkadaşı Ronaldinho kendisi için şunları söylemişti: “Geçtiğimiz Dünya Kupası’nda Kosta Rika’ya karşı sadece 19 dakika forma giydi fakat biz, onun çok büyük bir yıldız olacağını biliyorduk. São Paolo’da da çok başarılıydı ancak Milan gibi büyük bir takıma gitmesi ve bir anda bu kadar büyük bir adım atması şaşırtıcıydı. O, sihirli bir futbolcu ve harika bir pasör. Bu Dünya Kupası’nda çok çok daha iyi olmasını bekliyorum.”

Geçtiğimiz sezon Shevchenko’nun Chelsea’ye gitmesinin ardından Milan’ın kilit adam rolünü üstlenen Kaká, mental olarak da kendini geliştirdi ve adeta altın yılını yaşadı. Sir Alex Ferguson, Şampiyonlar Ligi’nde Milan’ın Manchester United’ı 3-0 yendiği maç sonrasında “Kaká, dünyadaki en iyi iki futbolcudan biri; diğeri Cristiano Ronaldo” demişti. Ancak İtalyan La Gazzetta dello Sport, İngiliz The Times, Alman Kicker, UEFA ve hatta zor beğenen Ahmet Çakar bile Sir Alex’le aynı görüşte değildi. Onlara göre bir tek “en iyi” olabilirdi ve O da Kaká’ydı.

İyi olduğu kadar yoğun da bir sezon geçiren Kaká, geçtiğimiz Temmuz ayında Venezüella’da düzenlenen Copa América’ya katılmak istemediğini şu sözlerle açıkladı: “Üç sezondur hiç ara vermeden futbol oynuyorum. Bu turnuvada benden beklenileni sergileyemeyeceğimi ve ülkemi iyi temsil edemeyeceğimi düşünüyorum.” Kaká’nın bu açıklaması tüm Brezilyalılar’ı olduğu gibi, Brezilya milli takım teknik direktörü Dunga’yı da hayal kırıklığına uğrattı ancak Dunga, işe iyi taraftan bakmak gerektiğini, Kaká’nın yokluğunda şimdiye kadar az forma şansı bulmuş oyuncuların değerlendirilebileceğini söylemişti.

Futboluyla gündemi oldukça meşgul eden ünlü futbolcunun, haliyle özel hayatı da büyük merak konusu oluyor. Örneğin, koyu bir Katolik olduğu bilinen Kaká’nın, 2006 yılında Kuveyt’e yaptığı bir gezi esnasında Müslüman olduğu ve “Ben Müslüman olmak için doğmuşum.” dediği iddia edilmişti. Ancak Kaká, bu haberlerin asparagas olduğunu kanıtlamak istercesine formasının altına, üstünde “İsa’ya aidim”, “İsa sizi korusun” yazan tişörtler giymişti. Ayrıca Kaká yaptığı açıklamada, 18 yaşında yüzme havuzunda geçirdiği kazadan sonra mucizevî bir şekilde hayatta kalmasının ardından gelirinin bir kısmını Kilise’ye bağışlamaya başladığını ve 2005 yılında evlendiği eşi Celso Celico ile evlenmeden önce bakir olduğunu ve bir Katolik olarak bunlarla gurur duyduğunu dile getirmişti.

Takım arkadaşı Gattuso’nun kendisi için “O kadar muhteşem ki, bazen gerçekten var mı yok mu anlamak için O’na dokunmam gerekiyor” dediği Kaká’yı Allah, onunla aynı ligde, aynı formayı giyerken bir grup kasap tarafından gaddarca bitirilenlerin kaderinden korusun!

Futbol Extra dergisi 2007/10 Sayı: 31'de yayınlanmıştır.

6.10.2007

Ada Sahillerinde Bir İspanyol

Madrid halkının takımı Atlético Madrid’de yıldızı parlayan, Vicente Calderón’da esmeye başlayan El Niño’nun yeni rotası Anfield Road. 40 milyon Euro karşılığında Liverpool’un yolunu tutan Torres, bakalım Premiership’te de esmeye devam edebilecek mi?

20 Mart 1984’te İspanya’nın başkenti Madrid’de dünyaya gelen Fernando José Torres Sanz’ın küçükken en büyük eğlencesi babasıyla birlikte gittiği, Galica kentine bağlı küçük bir kasaba olan Gastrar'da futbol oynamaktı. Daha 5 yaşındayken ilk takımı olan Parque’84 ile idmanlara çıkmaya başlayan Torres’in, 19 yaşına geldiğinde kaptanı olacağı Atlético Madrid’e olan sevgisi ise büyükbabasıyla yaptığı uzun sohbetlerle başladı. 9 yaşındayken babasıyla birlikte Atlético Madrid’in Kupa Müzesi’ne gittiklerinde ışıl ışıl parlayan kupalara hayranlıkla bakarken, belki de bu müzede bir gün kendi adına bir şeyler görmenin hayalini bile kuramıyordu.

Parque’84 takımının ardından bir süre de, komşularının lokantasının sponsorluğunu yaptığı Mario’s Holland adlı kulüpte forma giyen Torres, hayallerini süsleyen kulüp Atlético Madrid’in küçükler takımına katıldığında henüz 11 yaşındaydı. Buradaki ilk antrenörü Manolo Rangel'in kendisi için çok önemli olduğunu vurgulayan Torres, “Manolo’nun antrenmanları oyun gibiydi. Bu şekilde hem bir şeyler öğreniyor, hem de eğleniyorduk. O’nun sayesinde futbolu daha da çok sevdim.” diyor.

Torres, 12 yaşına geldiğinde ise Atlético Madrid’in Genç B takımına seçildi. Burada kendinden yaşça büyükler arasında gösterdiği yüksek performans sayesinde, bir sezon sonra Genç A takımda forma şansı buldu. 1998 yılında Atlético’nun 15 yaş altı takımıyla, dünyanın önde gelen futbol kulüplerinin de genç takımlarının dâhil olduğu Nike Cup turnuvasına katıldı. Atlético Madrid’in kazandığı bu turnuvada, Torres gol kralı oldu ve yaş grubu içinde Avrupa’nın en iyi futbolcusu seçildi.

Atlético ile profesyonel kontratını 1999 yılında imzaladı. Ancak 2000 yılında ayağından geçirdiği sakatlık, sezon başında takımda forma bulamamasına sebep oldu. İyileştiği gibi İspanya 16 yaş altı Milli Takımı’yla, İspanya’nın şampiyonluğuyla sonlanan Avrupa Kupası’na katıldı. Yeni iyileşmesine rağmen bu kupanın da en golcü futbolcusuydu ve en iyi oyuncusu seçildi.

Hayallerini süsleyen Atlético Madrid A Takımı’nın formasını giydiğinde ise, 2000-2001 sezonunun sonuna yaklaşılmıştı. El Calderón’un büyülü atmosferinde Leganés’e karşı forma şansı bulduğunda henüz 16 yaşındaydı ve böylece takım tarihindeki en genç oyuncu oldu. Bir hafta sonra da, Albacete maçında ilk golünü kaydetti ancak Atlético, o sezon sadece tek golle La Liga’ya çıkma şansını kaybettiği için, futbol tutkunları Torres’in neye benzediğini bir sezon daha öğrenemediler.

Atlético Madrid’in La Liga’daki ilk sezonunda 13 gol atan Torres, özellikle Barcelona ve Deportivo La Coruna maçlarındaki hızlı ataklarıyla, büyük ilgi topladı. Takımın La Liga’daki ikinci sezonunda da 19 gol atan genç futbolcu, o günden beri takımın en golcü ismiydi.

Torres, İspanyol milli takımının her yaş sınıfında oynadıktan sonra, 2003 yılında Portekiz’e karşı A Milli formayı giydi. Euro 2004’te ve özellikle 2006 Dünya Kupası’nda maçın kaderini değiştiren goller atmasına rağmen, İspanya milli takım teknik direktörü Luis Aragonés, Torres’in topla ilk buluşmasında ve son vuruşlarında eksikleri olduğunu düşünüyor.

Her fırsatta Atlético Madrid’in Raul’u olmak istediğini söyleyen ve verdiği iddialı demeçlerle Atlético taraftarının kalbini hoş eden Torres, 2005 yılında oynanan Barcelona-Atlético Madrid maçından iki gün önce “Bence Barcelona açık ara şampiyon olur.” demiş ve büyük tepki toplamıştı. Özel hayatında da koyu bir Atlético taraftarı olduğunu bildikleri futbolcularından böyle bir laf duymak, taraftarı oldukça sinirlendirmişti. Ancak Camp Nou’da “Açık ara şampiyon olur” dediği Barcelona’ya 1. ve 90. dakikada gol atarak taraftarın gönlünü almayı başaran Torres, böylece ezeli rakipleri Real Madrid’e de sezonun en büyük kıyağını yapmış oldu.

Atlético Madrid’in zor günler yaşadığı geçtiğimiz sezon ise, Chelsea’nin yaptığı çok cazip teklifi geri çeviren Torres, düzenlediği basın toplantısında; “Bu kulübe çok şey borçluyum. Takımın ve taraftarın bana bu kadar ihtiyacı varken hiçbir yere gidemem.” diyerek Atlético’nun kendisi için önemini bir kez daha vurgulamıştı. Ancak bu laflar İngiliz futbol kulüplerini hiç etkilememiş olsa gerek ki, Torres’in peşini bırakmadılar. Başta Liverpool, Manchester United, Chelsea ve Arsenal’in bulunduğu dünyanın önde gelen kulüpleri, genç yıldıza birbirinden cazip teklifler götürerek adeta aralarında yarıştılar. Kazanan takım ise, Luis Garcia + 30 milyon Euro denklemiyle tarihinin en pahalı transferini yapan Liverpool oldu.

Aslında başlarda, Atlético Madrid camiasının, kendi eliyle büyüttüğü Torres’i başka kulüplere kaptırmaya niyeti yok gibiydi. Kulüp başkanı Enrique Cerezo transfer haberlerini ısrarla yalanlıyor ve ekliyordu: “Fernando’nun gitmek gibi bir niyeti varsa kendi bilir. Biz takımızı güçlendirmekle meşgulüz. Ayrıca transferi bırakın, Liverpool’dan veya başka bir kulüpten, Fernando’yla ilgili teklif dâhi almadık.”

Ancak geçtiğimiz Haziran ayında Forlan’ın Atletico Madrid’le anlaşması, Torres’in gitmesinin kesinleştiğine dair bir işaretti. Zaten çok geçmeden Torres’i de, elinde tuttuğu 9 numaralı kırmızı formayla objektiflere poz verirken gördük. Torres, Liverpool’a transferiyle ilgili yaptığı açıklamada, Teklifi aldıktan sonra kulübümle de görüştüm, fakat son kararı kendim verdim. Zor bir karardı ama benim için çok büyük bir adım. Reddedilmesi zor bir teklifti. Kalbim her zaman Atlético ile birlikte” dedi.

Son günlerde çıkan haberlere göre, Torres’in kulüpten ayrılmasına tepkili bir grup Atlético taraftarı, Madrid sokaklarında kulübü gösterilerle protesto ediyormuş. Duyumlarıma göre ise, benzer şekilde Liverpool’lu kızlar da, takımlarının antrenman yaptığı tesislerin çevresinde Atlético taraftarlarınınkinden biraz daha farklı ancak daha ilgi çekici gösteriler yapmakla meşgullermiş.

Torres’le vites arttıran Liverpool’un, zorlu Premiership yarışındaki performansı ne olacak hep beraber göreceğiz.

Futbol Extra dergisi 2007/09 Sayı: 30'da yayınlanmıştır.

14.09.2007

Tanrının Diğer Eli: Messi

İsa Mesih’lerini bekler gibi, yeni Maradonalarını bıkıp usanmadan bekleyen Arjantinlilerin yeni umudu, tanrının diğer eli: Messi. Futbol medyası tarafından yıldızlaştıkları gibi “Yeni Maradona” sıfatına layık görülen Arjantinli genç futbolcuların belki de hiçbiri, “Yeni Maradona” yakıştırmasına onun kadar yakışmamıştı.

24 Haziran 1987’de Arjantin’in Rosario şehrinde dünyaya gelen Lionel Andrés Messi, henüz beş yaşındayken babasının koçluk yaptığı Grandoli takımında top koşturmaya başladı. Sekiz yaşında Newell’s Old Boys takımına geçti. On bir yaşında, fiziksel gelişimini engelleyen bir hastalığı olduğu ortaya çıktı. O dönemlerde River Plate, Messi’yle ilgilenmeye başlamıştı. Hatta Messi burada denemelere de çıktı. Ancak kendisini parmak çocukluktan kurtaracak olan, pek ünlü hormon tedavisine bir an önce başlanılması gerekiyordu. Böylece Messi, 2000 yılında yıldızlaşacağı ülkede, İspanya’da, yeni bir hayata başladı.

Burada bir yandan tedavi olan, bir yandan da futbol oynayan Messi, çeşitli takımların altyapılarında kendini geliştirirken, Barcelona scoutları tarafından fark edildi ve tedavi masraflarının da karşılanması şartıyla Barcelona’yla anlaştı. 2000-2004 yılları arasında Barcelona’nın B takımında maç başına birden fazla gol ortalamasıyla oynadı. 2005 yılında İspanyol vatandaşlığını aldı ve yabancı oyuncu kotasını doldurmuş Barcelona A takımıyla Espanyol’a karşı ilk maçına çıktı. A takımındaki ilk golünü ise Albacete Balompié’ye 17 yıl, 10 ay ve 7 günlükken attı. Böylece Barcelona tarihinin en genç golcüsü unvanına da sahip olmuş oldu.

İspanya Milli Takımı’nda oynamayı reddeden Messi, Arjantin formasını ilk kez 2004 yılında, 20 yaş altı takımında giydi. 2005 yılında Hollanda’da düzenlenen ve Arjantin’in şampiyonluğuyla sonlanan U20 Dünya Şampiyonası’nın en golcü futbolcusu olarak Altın Ayakkabı ve en iyi futbolcusu seçilerek de Altın Top ödüllerine layık görüldü. Yaşıtlarıyla arasındaki farkı uluslar arası arenada da ortaya koymaya başlayan Messi, José Pekerman tarafından A Milli Takım’a davet edildi. Macaristan’a karşı oynadığı ve yedek başladığı ilk A Milli maçında, maçın hakemi Markus Merk’in tartışmalı bir kararı nedeniyle ancak 40 saniye oyunda kalabildi.

2005 Eylül’ünde Barcelona ile sözleşmesini 2014’e kadar uzattı ve aynı ay Barcelona’nın Şampiyonlar Liginde evinde ağırladığı Udinese’ye karşı forma şansı buldu. Bu maçta isabetli pasları ve özellikle Ronaldinho’yla yakaladıkları uyum sayesinde büyük ilgi topladı. Aynı yılın Aralık ayında, İtalyan gazetesi Tuttosport tarafından 21 yaş altındaki en iyi futbolcu seçildi.

2005-2006 sezonunda çıktığı 17 La Liga maçında 6 gol, 6 Şampiyonlar Ligi maçında ise 1 gol attı. Özellikle Chelsea ve Real Madrid’e karşı oynadığı maçlarda üstün bir performans sergileyerek bütün ilgiyi yine üstüne toplayan Messi, iyi başladığı sezonu Chelsea maçının rövanşında sakatlanarak erken kapatmak zorunda kaldı. Sakatlığı yüzünden üç ay sahalardan uzak kaldı ancak José Pekerman, sakatlığına rağmen Messi’yi 2006 Dünya Kupası kadrosuna dahil etti. Arjantin’in Sırbistan-Karadağ’ı farklı yendiği maçta Maxi Rodriguez’in yerine girerek, Arjantin’i Dünya Kupası’nda temsil eden en genç oyuncu oldu. Bu maçta bir gol atan, bir gol de Crespo’ya attıran Messi, böylece Dünya Kupalarına da hoş gelmiş oldu.

Bir röportajında milli takım formasının kendisi için çok özel anlamlar içerdiğini belirten Messi, kendisine sorulan “Şampiyonlar Ligi’nde oynamak Milli Takım’da oynamaktan daha mı zor sence?” sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Evet, arada farklılıklar var. Ne kadar Şampiyonlar Ligi maçı oynarsanız, o kadar lehinize olur. Farklı ülkelerin en iyi takımlarına ve dünyanın en iyi oyuncularına karşı oynuyorsunuz. Çoğu Şampiyonlar Ligi takımı, bazı milli takımlardan daha güçlü diyebilirim.”

Messi, geride bıraktığımız sezonda ise attığı gollerle kendisinden yine çokça söz ettirdi. Mart ayında, Katalanlar’ın desteklediği Barcelona ile Kastilyalılar’ın desteklediği Real Madrid arasında oynanan maçta, bilinen adıyla El Clásico’da, hattrick yaptı ve El Clásico tarihinin en genç golcüsü unvanına sahip oldu.

18 Nisan 2007’deki Barcelona-Getafe maçında, kendisinin Maradona’nın veliahtı olduğunu iddia edenleri adeta doğrularcasına, Maradona’nın ‘86 Dünya Kupası’nda İngiltere’ye attığı, FIFA tarafından “Yüzyılın Golü” olarak adlandırılan unutulmaz golün bir kopyasını attı. Maradona, golünün ardından “Sadece İngilizler’e böyle bir gol atılabilirdi çünkü onlar dünyanın en centilmen oyuncuları.” demişti. Şimdi bu centilmen oyuncular listesine Getafe savunmasını da eklemek yanlış olmayacak. Zira bir top, bir adamın ayağından legal yollarla bu kadar uzun süre alınamazsa, faul yemesi normalde kaçınılmaz.

Messi, 9 Haziran 2007 gecesi ise La Liga şampiyonluğu için çok önemli olan Barcelona-Espanyol maçında, yine Maradona’nın ’86 Dünya Kupası’nda eliyle attığı golün bir benzerini atarak “Tanrı’nın diğer eli” olduğunu kanıtladı. Bu gol sonrasında, Maradona’yla futbolunun yanı sıra, olmayan sporcu ahlâkıyla da benzerlik gösterdiğiyle ilgili çokça eleştirilen Messi’nin gol hakkındaki yorumu ise şöyle: “İnsanlar bu gol hakkında konuşabilirler ancak futbolda böyle şeyler olur. Sonuçta bize sadece bir puan kazandırdı. Ayrıca beni Diego ile karşılaştırmanın hiçbir anlamı yok çünkü o eşsiz biri. Onun attığı gollerin aynısını atmaya çalıştığım da yok. Sadece olaylar benzer şekilde gelişiyor.”

İspanyol medyası tarafından Messidona, arkadaşları tarafından ise az konuşması nedeniyle El Mundo(dilsiz) olarak adlandırılan altın çocuk Messi’nin, umarım bundan sonraki hareketleri koluna Che dövmesi yaptırmak, Türkiye’ye gelip “Meraba Televole” demek ve ellisine gelmeden ölüp ölüp dirilmek olmaz. Son olarak, kendisini, defalarca izlediğim golünü anlatan Arap spiker gibi selamlıyorum: Ya selam ya Messi!

Futbol Extra dergisi 2007/08 Sayı: 29 'da yayınlanmıştır.

3.09.2007

Gerçek Bir Canavar O!

Maradona’nın “Bizimle idman yapan gençlerin heyecandan ayakları titrerken, biri çok farklıydı. Bu çocuğa ne zaman baksam karşımda başarılı olacak birini görüyordum.” övgüsüne mazhar olan; insana, defansta o varken bazı Juventus yöneticilerinin neden maçları önceden ayarlama ihtiyacı hissettiğini merak ettirten; “Kadınlar neden futbolu sever?” sorusuna verilebilecek en güzel cevap olan, İtalyan defansının merkezindeki bir canavar O: Fabio Cannavaro.

Fabio Cannavaro, 13 Eylül 1973’te Napoli’de dünyaya geldi. Küçük Cannavaro’yu futbolla tanıştıran ise futbolcu babası oldu. Sokaklarda top koştururken, en parlak dönemini yaşayan Maradona’lı ve Ciro Ferrara’lı Napoli takımı tarafından fark edildiğinde 18 yaşındaydı. Kariyerine, İtalya’nın ev sahipliğini yaptığı 1990 Dünya Kupası’nda top toplayıcılıkla başlayan Cannavaro, bundan tam bir yıl sonra Maradona ile idmanlara çıkmaya başladı. 1993 yılında Serie A’daki ilk maçını, daha sonradan 2 yıl süreyle formasını giyeceği Juventus’a karşı oynadı. Babasından miras kalan topa yükselme özelliği ve Ferrara’dan öğrendiği defans yapmanın incelikleri sayesinde, kısa boyuna rağmen forvetlere geçit vermiyordu. Ancak Cannavaro’nun yıldızı yükselmeye başladığında, Napoli Maradona’nın ayrılmasıyla düşüşe geçmişti. Maddi zorluklar içindeki kulüp, 1995 yılında Cannavaro’yu Parma’ya satmak zorunda kaldı.

Birkaç yıl önce iflas eden ünlü süt ve yoğurt firması Parmalat tarafından satın alınan Parma, güçlü bir kadro kurmuştu. Parma’da, defansın göbeğinde Lilian Thuram’la müthiş bir ikili oluşturan Cannavaro’nun, kaleci Buffon’la da telepatik bir ilişkisi vardı. 1997 yılında Carlo Ancelotti yönetimindeki Parma, Serie A’da Juventus’un 1 puan altında ikinci olarak, tarihindeki en iyi lig derecesine sahip oldu. Parma’da 1998-1999 sezonunda İtalya Kupası’nı kaldırmanın yanı sıra UEFA Şampiyonluğunu da tadan Cannavaro’nun, UEFA Kupası final maçı öncesi “neoton” adlı bir ilaç enjekte ederken çekilen görüntüleri basına sızdı. Ancak sonradan bu ilacın doping kapsamına girmediği açıklandı ve Cannavaro ile ilgili akıllarda kalan, Parma’nın savunma hattına kurduğu il muro di Berlino (Berlin duvarı) oldu. Ayrıca Parma’da 2000-2002 yılları arasında, şu an Napoli’de forma giyen ve kendisi gibi defansta oynayan küçük kardeşi Paolo Cannavaro ile beraber oynama fırsatı yakaladı. Parma’daki performansıyla Milan, İnter ve Juventus’un gündemine giren Cannavaro, 2002 yılında 32 milyon Euro karşılığında İnter’e transfer oldu.

İnter’de Hector Cuper’ın anlamsız ısrarıyla birçok maçta defansın sağında oynayan Cannavaro, yine de defansın en iyisiydi. Hayatının unutmak istediği yılları olarak tanımladığı İnter defterini 2004’te kapatarak Juventus’a geldiğinde, Parma’daki yakın dostları Thuram ve Buffon’la tekrar buluştu. Burada iki kez şampiyonluk sevinci yaşamasına rağmen, İtalya futbolunu sarsan şike skandalından dolayı Juventus’un şampiyonlukları silinip, Serie B’ye düşürülmesiyle, Cannavaro kendisi için zor bir karar vererek Real Madrid’e transfer oldu. Transferinin Juventus’un küme düşürülmesi nedeniyle gerçekleştiğini ifade eden Cannavaro, “Çok zor bir karardı ancak 33 yaşındaydım. Mecburen gitmek zorundaydım.” diyor. Ayrıca geçtiğimiz yıl İnter’in yılın şampiyonu ilan edilmesini içine sindiremediğini belirten Cannavaro, Juve’nin ligden düşürülmesini kısaca şöyle yorumluyor: “Şampiyonluklarımızı silebilirler ancak tarihi değiştiremezler.”

Bilindiği gibi, İtalya’nın şampiyonluğuyla sonlanan 2006 Dünya Kupası finaline, Zidane’ın Materazzi’ye attığı kafa damgasını vurmuştu. Real Madrid’de, Zidane’ın ayrılmasıyla boşa çıkan 5 numaralı formayı giyen Cannavaro, uyanık basın mensuplarının açmak istedikleri polemikleri, “Zidane’ın formasını giymek bir şereftir.” diyerek başlamadan bitirdi. Ayrıca bu dünya kupasında gösterdiği harika performansla birçok kişinin “En Değerli Oyuncu” seçilmesini beklediği Cannavaro, 2006 Dünya Kupası’nın en değerli oyunculuğunu Zidane’a kaptırdı. Ancak kadın hayranlarının gönülleri, bu erkek güzelini eli boş göndermeye razı gelmemiş olsa gerek ki, kendisini “Dünya Kupası’nın en seksi erkeği” seçtiler.

Fakat söylentilere göre Cannavaro’nun gözü 18 yaşından beri beraber olduğu, zamanında ona olan aşkını duvarlara yazdığı sevgili eşi Daniela’dan başkasını görmüyormuş. Çoğu futbolcu eşinin aksine hiçbir zaman basının malzemesi olmayan Daniela, eşinin ilk ve tek aşkı olmasıyla ve üç çocuğuna olan düşkünlüğüyle kafalardaki “ideal anne” tipine cuk oturuyor. Ancak Cannavaro, örnek bir eş ve baba imajını geçtiğimiz yıllarda çıkan bir dedikodu yüzünden neredeyse çizdiriyordu. Yanılmıyorsam Romanya'da bulunan bir otelde, bir Türk şarkıcının odasında basılarak skandala yol açmasına ve Türk spor medyasının “Enişte Süper Lig’de” manşetleri atmasına ramak kalmıştı. Neyse ki bu sadece asılsız bir dedikoduydu ya da olay sonradan örtbas edildi.

Geçtiğimiz yıl Cannavaro’nun, görkemli forvetleri ve yetenekli orta saha oyuncularını geride bırakarak, tarihi 1956’ya kadar uzanan France Football Dergisi’nin “Altın Top” ödülüne layık görülmesi, bir defans oyuncusuna yılın en büyük ödülünün verilmesinin ender rastlandığı modern futbol camiasında, büyük tartışmalara yol açtı. Cannavaro, özellikle İngiliz ve Fransız medyasında eleştirilerin artması üzerine bir açıklama yaparak “Benim için eleştiriler bir sorun teşkil etmiyor. Bazıları Juventus’taki iki lig şampiyonluğumu ve Dünya Kupası’nı kaldırdığımı unutmuş. Şimdi öğreniyorum ki Altın Top bir defans oyuncusuna verilemezmiş. Bana yöneltilen eleştirilere yorum yapmak istemiyorum. İnsanların görüşlerine saygı duyuyorum ve her zaman aynı cevabı veriyorum. Altın Top benim evimde ve çok ağır.” dedi.

Gündeme transfer haberlerinin hâkim olduğu şu günlerde ise, Cannavaro’yla ilgili çıkan haberlerden biri Chelsea’ye gideceği oldu. Ancak Cannavaro'nun menajeri Gaetano Fedele, yaptığı açıklamada bu transferin gerçekleşmeyeceğini şöyle anlattı: "Fabio, Chelsea tarafından kendisine yapılan cazip teklifi Real Madrid'in istekleri doğrultusunda reddetti. Takım La Liga'da şampiyonluğa ulaştı ve ben Fabio'nun en azından bir sezon daha takımında kalacağını tahmin ediyorum. Unutmayalım ki Real Madrid dünyanın en prestijli kulübüdür ve Fabio da buraya uyum sağladı. Gazetelerden okuduklarımdan anladığım kadarıyla yeni teknik direktör Bernd Schuster de kendisini oldukça beğeniyor. Cannavaro, Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak istiyor ve bunu başarabileceği tek yer de burası."

Tanrının yetenek verdiği yerden güzelliği de esirgemediğinin canlı kanıtı, güzel insan Cannavaro, dilerim bay-bayan herkesin gözlerini şenlendirmeye daha uzun yıllar devam eder.

Futbol Extra dergisi 2007/08 Sayı: 29 'da yayınlanmıştır.

9.07.2007

The Theatre of Dreams: Old Trafford

Bir mabet… Kendilerinden başka dostu olmayan kırmızı şeytanların mabedi. Sir Bobby Charlton’ın taktığı isimle ise “The Theatre of Dreams”.

Bundan tam 105 yıl önce, 26 Nisan 1902’de, eski bir futbol kulübü olan Newton Heath, sahne ismini Manchester United olarak değiştirdi. O güne dek maçlarını Bank Street’te oynayan takıma, bu saha artık yetmez olmuştu. Kulübün finansal açıdan toparlanmaya başladığı günlerde, İskoçya’daki Hampden Park ve Ibrox Stadium’un da mimarı olan İskoç mimar Archibald Leitch’e, ayakta 100.000 seyirci kapasiteli bir stat sipariş edildi. Ancak sonradan, bu kapasitedeki bir stadın, en azından şimdilik gereksiz olduğuna karar verildi ve 80.000 seyirci kapasitesi daha uygun bulundu. 1909 yılında yapımı tamamlanan Old Trafford’daki ilk maç United ve Liverpool arasındaydı. Maçın sonucu ise bir açılış maçına yaraşır cinsten değildi. Çiçeği burnunda ev sahibi, Liverpool’a 4-3 yenilmişti.

Bu talihsiz açılışın ardından, United’ın başına gelen ikinci ve belki de en büyük talihsizlik, Old Trafford’ın 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından bombalanması oldu. 1941 ve 1949 yılları arasında çimlerine futbol uğramayan ve farelere ev sahipliği yapan stadın bakımı aşamasında kırmızı şeytanlar, manevi ve özellikle de maddi anlamda yıkıldılar. Onların imdadına koşanlar ise, ezeli rakipleri, şehrin bir diğer yakasındaki mavili Manchester Cityliler oldu. İki takım, City’nin o dönemki stadı Maine Road’da, yaklaşık 10 yıl boyunca göz göze, diz dize maçlara çıktılar.

Bu olay, 90’lı yıllarda değişik esprilerin odağı haline geldi. Doğu Almanya topraklarında büyüyen ve 1994’te Manchester City’e geldiğinde kimseciklerin tanımadığı Uwe Rösler, attığı gollerle takımı sırtlayınca, taraftarın gözbebeği olmuştu. Üstlerinde, “Uwe’s granddad bombed Old Trafford” yazan t-shirtler giyen City taraftarları, bir yandan Alman topçularını bağırlarına bastılar, bir yandan da şehrin kırmızı yakasına çok içten selamlarını yolladılar. Rösler’in dedesinin bu işte parmağının olup olmadığı ise hâlâ merak konusu.

Old Trafford’ın dört tribününün isimleri ise şöyle: United Road Stand, Scoreboard End, South Stand ve tabii ki de Stretford End. “Tabii ki de” diyorum çünkü resmi adı sonradan West Stand olarak değiştirilen, ancak hala stadın batısında kalan kasabanın ismiyle tanınan Stretford End, United’ın en ateşli taraftarlarının tribünü. Rivayete göre eskiden Stretford End taraftarlarının sesi, bir Jumbo Jet’in kalkış anında çıkardığı sesten daha yüksekmiş. Ancak sonradan buraya ailelerin gelmesi için bir bölüm yapılmış. Bu yüzden şimdiki Stretford End eskisine oranla daha az gürültülü.

Stretford End tribünününde taraftarların pankartlarını koyabilecekleri bölümler var. Ancak 2005 Ağustosunda pankartlar kaldırılmıştı. Kaldırılmalarının görüntüdeki sebebi stattaki tadilattı. Asıl sebep ise Unitedlı taraftarların Glazer’a tepkisiydi. Fakat tabii ki de pankartlar sonradan geri geldi. İşte pankartlardan bazıları:

Stretford End’in kendi kralları da var. Unitedlılar’a göre sadece Denis Law ve Eric Cantona krallık statüsüne yükselebilmişler. Denis Law’ın krallığa layık görülmesinin sebebi kırılması güç gol rekoru, Cantona’nınki ise sahadaki havası ve karizmasıymış.

Stretford End, ayrıca United’la ilgili istatistiklerinin bulunduğu The Website of Dreams’in bilinen adı. (www.stretfordend.co.uk). United maçları ve oyuncularıyla ilgili yaklaşık 12.000 sayfalık bilgiye sahip site, 2006 yılında Manchester United’ın resmi sitesinin resmi istastistik kaynağı oldu. Ayrıca bu site, takımın engelli taraftarlarına ve Unicef’e yardım amaçlı kurulan iki dernek için de bağış topluyor.

Sitenin istatistiklerine göre, ironik bir şekilde, Old Trafford tarihindeki 76.962 seyirci rekoru bir United maçında değil, Wolverhampton Wanderers ve Grimsby Town takımları arasında oynanan 1939 FA Cup yarı final maçında kırılmış. 1941 ve 1949 yılları arasında yapılan düzenlemelerle, kapasitesi 76.212 olarak belirlenen Old Trafford’ın, United maçı rekoru ise geçtiğimiz Mart ayında Blackburn Rovers maçında 76.098 seyirci ile kırıldı.

Tarihi statla ilgili verilmesi gereken birkaç ilginç detay var. Hava şartlarıyla başı dertte olan Old Trafford’ın altında, buzlanmayı önlemesi amacıyla 23 millik sıcak su boru hattı bulunuyor. Stat, 1967 yapımı, Albert Finney’in Charlie Bubbles adlı filmine ev sahipliği yapmış. Ayrıca holiganizmi önlemek amacıyla koruyucu tellerin kullanıldığı İngilteredeki ilk stat ve UEFA’dan 5 yıldız almayı başaran da ilk stat. Yanlış hatırlamıyorsam geçtiğimiz kış, Old Trafford’ın üstü buz tutmuştu ve kulüp, stadı buz pateni pisti olarak pazarladı. Umarım atmıyorumdur. Resmi web sitesinde böyle bir reklâm gördüğümü hatırlıyorum.

Ölümsüzleştirdiği isimler, unutulmaz maçlar ve sadık taraftarlarıyla, Premier Lig’in Premier kulübünün adeta bir mabeti haline gelen Old Trafford’ın çimleri dilerim hiç solmaz.