27.04.2012
Topcast 26.04.2012
18.03.2010
11 Ayın Sultanı Euro 2016
Hürriyet yazmış, Tolga da kendi bloguna taşımış, ben de orada görüyorum. Efendim, top yekün girip aday olduğumuz Euro2016'nın açılış maçının olduğu 11 Haziran 2016 günü aynı zamanda o yılın ramazan ayının ilk gününe denk geliyor.Başta İngiliz, Hollandalı taraftarların bu tarz turnuvaları nasıl seyrettikleri hepimizin malumu. Çok değil daha 1 sene önce UEFA Kupası finalinin oynandığı bu topraklarda kadıköy vapurundan adımımızı atar atmaz ellerinde bira olan Alman taraftarları görüyorduk. Zira Şampiyonlar Ligi finali de farklı değildi. Avrupalı futbol taraftarı maçı böyle izliyor.
Biz tüm bunları bile bile ramazanda oynanacak Euro2016'ya aday olduk. Bırakın alkolü, ramazan zamanında iftar öncesi açık olan restaurantların, pastanelerin camlarının kırıldığı bu ülke topraklarında, başta Kayseri ve Konya'da olmak üzere "eğlenecek" taraftarların can güvenliğini nasıl sağlayacağız?
Ülke tanıtımı yapalım derken, muhtemelen Angola'nın bu kış Afrika Kupası'nda Togo sebebiyle düştüğü durumdan daha kötü duruma düşebiliriz. Oğuzhan Akdinlerin, Ogün Samastların bol olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Böyle bir kargaşayı önleyebilmek için her köşe başına bir polis ve muhtemelen polis kuvveti yetmeyeceği için jandarma dikmemiz gerekecek. Bu da bizi tüm dünyaya alalen polis devleti gibi gösterecektir.
Sadece bu tehlike sebebiyle Türkiye adaylıktan çekilmelidir. Bu durumu görmezden gelip de adaylık başvurusu yapanlar da futboldan tecrit edilmelidir.
21.05.2009
İstanbul'da bir final akşamı
Ocak ayında bilet satış döneminde finale bu iki takımın kalacağını bilsem final için bu kadar parayı gözden çıkartır mıydım, pek sanmıyorum. Kriz sebebiyle çapulcu Ukraynalı’lar kendilerine gelen 10bin bileti dahi satamayıp, UEFA’ya geri gönderdiği bir ortamda zaten sarhoş biletsiz taraftar bulup, biletleri karaborsa yapmak zaten hayal olmuştu.
Şu durumun altını çizeyim, olay takımları gitmem ben bu maça değil. Netice itibariyle bir futbol taraftarıyım ve kendi şehrime UEFA Kupası finali gelmişken hangi takım olursa olsun giderim. Olay bu maç için 100 avro ödemeye değer miydi?
Birçok insan değmeyeceğini düşünmüş olmalı ki, zaten biletler satılmadı. Federasyon da aman stat boş gözükmesin diye insanlara biletlere bedavadan dağıttı. Bu sebeple maç saatinde, maç biletinin değerinin bile altında fiyata bilet satıldığı iddia ediliyor.
***
18.15 vapuruyla Kadıköy’e geçmemle başladı final hikayesi. Kadıköy meydanı Werderlilerin toplanma alanıydı. İşportacılar ve imitasyoncular için bir nimetti Kadıköy meydanı. Bakkaldan 2 liraya aldıkları biraları Almanlara 5 liradan satanlar mı istersin, çakma final atkılarını kakalamaya çalışanlara kadar her türlü işporta malı mevcuttu. Bahariye’ye çıkan yolda daha neler görecekmişiz de haberimiz yok. Çakma final t-shirtlerinden tut, imitasyon Werder, Şaktar formalarına kadar ne ararsan vardı.
Böyle bir ortamda Carlsberg’in sponsorluğunda hazırlanan fanzone büyük bir başarısızlık kampanyası olarak promosyon tarihine geçti. Vapurla gelenler vapurdan inenler zaten meydanda toplanmışlarken, deniz otobüslerinin arkasındaki izbe fanzone’a insanlara çekmek için cıstak müzik ve dev ekrandan daha fazlası lazımdı. 8 avroya biranın satıldığı, Park büfede daha güzelinin ve daha fazla çeşidin bulunduğu bir ortamda köfteyi Park büfenin 4 katı fiyatına satarsan zaten kimse oradan yemez. Bi t-shirt ü de 35 liradan satarsan, insanlar da gider işporta malı alır.
***
Mercan’da kokoreç, midye keyfi yaptıktan sonra stada doğru yürümeye başladık. Gayet esmer, klasik bir Türk genci olarak neden insanların benim Alman olduğumu düşündüklerini yolda yürürken “Lucesc, Lucescu” diye bağırıp, koyacak işareti yaptıklarını halen daha anlamış değilim. Bu durum stat girişinde de devam etti. Baş sponsor Carlsberg’in içeride bira sattığını düşünerek, elimdeki Carlsberg ile stada girmeye çalıştım. Girişteki görevli “this is not allowed” deyince kalan birayı diktim ve kutuyu yere bıraktım. Bunun üzerine görevli sırıtarak “Now, it is OK” dedi. Türk olduğumu belli etmedim. Türk olduğumu anlasa böyle sırıtıp, espiri yapmayacağını, tam tersine “ yassahh hemşerim” diye çıkışacağını gayet iyi biliyordum. Türkler’in, Avrupalı’ya şirin görünme çabaları.
***
3 sezondur kombineli bir taraftar olarak bu statta son üç sezondur oynanan maçların kafadan bir %70’ine gitmişimdir. Ancak Fenerium tribününe ilk defa geldim. Pahalı tribünün içi daha farklı tabi ki. Kafeteryasında masalar ve plazma TV falan var. Devre arasında insanların kafeteryada oturup çay içerek maç izlediklerini gördüm. Salak lan bu adamlar. Sen git o kadar para ver stada gir, sonra da içerde maçı televizyondan izle. Bu arada sağolsun Mustafa abi, bize devre arasında basın çadırından jambonlu sandöviç ile elma getirdi. Yoksa, sandöviçin 14, çekirdeğin 4 lira olduğu bir ortamda kafeteryanın yanına yaklaşılmıyordu.
***
Dediğim gibi yurt dışından fazla taraftarın gelmediği bir ortamda stadın büyük bir çoğunluğu Türk seyircilerden oluşuyordu. Bu durum daha maçın hemen başında bütün stadın Gençlik Marşı’nı söylemesiyle ayyukaya çıktı. Yine de bu olay ileride göreceklerimi tahmin etmeme yetmiyordu. Marşı, Şaktar tribünü tarafındaki Türklerin başlatmasıyla, Almanlar marşı Ukrayna şarkısı zannedip, babalamaya çalışsalar da nafileydi.
Sonrasına bir UEFA kupası finalinde hiç de ummadığım bir şey oldu ve bu maçla tamamen alakasız iki takımın taraftarları birbirine girdi. “Her zaman her yerde en büyük fener!” diye bağıranlarla, ne diye bağırdıklarını hatırlamadığım Galatasaraylılar, komik şekilde birbirlerine girdiler.
Gecenin finali ise en çok güldürendi. Şaktar tribünündeki Galatasaraylılar, bir üst katta yer alan Şaktarlılara, tezahüratı öğrettikten sonra “kartal gol gol gol” makamında “Şaktar gol gol gol” tezahüratını yaptılar.
***
Maça gelirsek eğer, Diegosuz, Werder hücumda pek fazla bir şey üretemedi. Kupanın hakkı Şaktar’ındı. Yine de gol atar atmaz, uzun zamandır gözlerden uzak olan Lucescu futbolunu yeniden izlemek bir işkence olacaktı. Neyse ki, Werder golü çabuk buldu da, adam akıllı bir maç izledik, ta ki Şaktar ikinci golü bulana kadar. Maç penaltılara gitse, Werder’in kaleci avantajı olduğunu düşünüyorum. Şaktar’ın kalecisi evlere şenlikti. Tek bir kere bile topu oyuna sokmayı başaramadı, yediği golde komediydi zaten. Ama dediğim gibi Werder’in hücumları kalecinin bu durumundan faydalanamayacak kadar cılızdı. Son olarak ofsayt sebebiyle sayılmayan Werder golü bana sahadan nizami gibi geldi. Yorumlara biri konuda yazarsa sevinirim.
10.10.2008
Vay Jürgen! Ne iş?
Hazır milli maç arasına girmişken sezonun şimdiye kadar ki en başarısız kadrolarına baktığımızda Almanya’da Bayern hemen göze çarpan takım olacaktır. Geçen yıl 34 hafta boyunca lider kalıp şampiyon olan, hatta Almanya Kupası ile duble yapan Bayern araya girerken 7 maçta 2 galibiyetle 11. sırada. Dahası yedikleri 13 golle lig sonuncusu Gladbach’tan sonra ligin en çok gol yiyen ikinci takımı.
Hal böyle olunca Jürgen için çatlak sesler çıkmaya başladı bile. Geçen yıl mart ayında Hittzfeld’in gelecek yıl takımda kalmayacağını açıklamasından sonra Klinsmann ile yıllık 12.6 milyon dolar gibi bir rakama anlaşılmasına oldukça şaşırmıştım. Zira yaklaşık 10 senelik bir mazide Bayern ile Klinsmann hiçbir zaman harika bir beraberlik sergilemediler.
Daha oyunculuk zamanında 1995’te Tottenham’dan Bayern’e gelirken kontratına garanti oynar maddesi istemişti. Bunun yanı sıra yıllardır Bayern ile çalışan Addidas’ın ürünleri yerine kendi kişisel giyim sponsoru Reebok’ın ürünlerini kullanmakta diretmişti. (Bu olayı daha sonra defalarca özellikle milli takım seviyesinde gördük) Bayern buna uzun süre dirense de en sonunda oyuncuya bir istisna tanımışlardı.
Almanya’nın başında olduğu dönemde de iki tarafın yıldızı hiç barışmadı. Bayern tarihinin en önemli kalecilerinden Sepp Maier, Klinsmann tarafından milli takım kaleci antrenörlüğü görevinden kovulurken, diğer önemli ismi Oliver Kahn’ı da ikinci plana atmıştı.
Hal böyleyken ne oldu da Klinsmann başa geçti? Bunun cevabı elbette ki 2006’da kimsenin ummadığı bir üçüncülük dahası göze oldukça hoş gelen hücum futbolu.
Velhasıl, Euro2008’de Joachim Löw yönetiminde Almanya finale çıkınca takımın taktiksel dehasının kim olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Ha, Bayern yönetimi bunun farkında değil miydi? Muhtemelen farkındaydı.
Ancak Jürgen’in milli takımda bir proje müdürü gibi dünyanın dört bir tarafından koçlar, fitness uzmanları, scoutlar, psikologlar getirmesi ve değişik futbol filozofilerini harmanlaması anlaşılan Bayern yönetiminin gözünü boyamaya yetmiş.
Ancak gel gör ki geçen sene Almanya’da işin cılkını çıkartan Bayern’den şu ana kadar eser yok. Başlıca sebebi tabiî ki Löw’ün eksikliği. Scoutlar, fizyoterapistler falan iyi de taktiksel anlamda Löw’ün işini yapabilecek biri yok.
İkinci ve belki daha büyük problem ise kulübün tepesindeki babalar. Klinsmann’ın çalıştığı kulübün başında bir avukat ya da ticaretle uğraşan bir başkan yok. Rummenige, Beckenbauer, Hoeness ve Breitner’den oluşan bir yönetimde haliyle işine karışılmadan takımı yönetmesi imkansız hale geliyor.
Bundan sonra ne olur? Şampiyonlar Ligi’nde 2 maçta alınan 4 puan ve liderlik şimdilik biraz Klinsmann’ın postunu koruyor gibi duruyor. Ayrıca ne olursa olsun Klinsmann Almanya için önemli bir insan ve ülke içinde de oldukça karizması var.
***
Bayern’den başlamışken, Almanya’da lider kim? Hamburg. Başında kim var? Tottenham’dan kovulan Martin Jol. Tottenham nerede? Ligin dibinde. Futbol işte!
Dip not: Bir zahmet birileri şu Bundesliga'ya el atsın.
24.05.2008
Güzel Bir Sezon
Pek güzel bir Şampiyonlar Ligi sezonu oldu kanımca. Her şeyin başında bir Fenerbahçe taraftarı olarak zaten çeyrek finale kadar gelmek bir rüyaydı. Yarı final ve final de futbol olarak çokça tatmin etti beni.
Geçen sezon Milan’ın yaptığına aday takım bu sene Barcelona’ydı. Ellerinden geleni kanımca fazlasıyla yaptılar. İkinci maçta çok iyi bir ikinci yarı çıkardılar. Pep’in başa gelmesiyle birlikte şu sıralar bir yeniden yapılanma yaşayacakları belirtiliyor. Buna karşılık benim o maçta gördüğüm Xavi, Toure, Iniesta, Deco ve Messi beşlisi turnuvanın tartışmasız en iyi top yapan takımıydı. Fazlasıyla teknik oynuyorlar, ancak gel gör ki hücum hattında pek de etkili olamıyorlar. Pep’in alışveriş listesi bir hayli kalabalık görünüyor. Tabi bunda Euro2008 başlamadığı için yazacak bir şey bulamayan gazetelerin etkisini de unutmamak lazım.
United’ın bir gün önce finale çıkmasından sonra ertesi günkü maçta Chelsea’nin çıkmasını istiyordum. Liverpool her ne kadar 3-4 sezondur Şampiyonlar Ligi’nde farklı, ligde farklı oynasa da United ile ligde oynadıkları maçı izledikten sonra olası bir kırmızı finalin maçı sıkıcılaştıracak kadar tek taraflı olacağını düşünüyordum. Bundan seneler sonra geriye döndüğümde hatırlayacağım iki şey olacak.
Birincisi, Rafa ile Drogba’nın bütün hafta süren söz dalaşından sonra Didier’nin maçta Hulk’a dönüşmesi. Bilmeyenleriniz için belirteyim, Rafa hafta boyunca Drogba’nın maçlarda kendini Arif Erdem misali yere attığını söylemişti. Bunun üzerine Drogba maçta golünü attıktan sonra gitti korner direğinde kendini yere attı. Bu onu kesmemiş olacak ki sonra kalktı gitti bir de yedek kulübesinin önünde kendini yere attı.
İkinci olarak, daha önemlisi, Frank Lampard. Gitti, penaltısını attı. Gözleri doldu, annesi için taktığı siyah bantı çıkardı havaya kaldırdı. Sözün bittiği yer buydu benim için.
Şu soldaki fotoğraf sanırım maçın ironisini yeteri kadar anlatıyordur. Glazer ile Abramoviç’in kapitalist oyuncakları tam da Lenin heykelinin önünde. Ne United, ne de Chelsea’den hazzederim. Ama neden bilmiyorum, kupayı Chelsea’nin almasını istiyordum ve forumları, blogları okuyunca benim gibi düşünen bir çok insan olduğunu görüyorum. Ha United kupayı hak etti mi, elbette hak etti. Açık ara bu sezonun en iyi top oynayan takımıydılar.
Ronaldo artık bu sezon kaçıncısı olduğunu bilmediğim golünü inanılmaz bir sıçrayış ile yaptı. Lampard golünden sonra yine annesini ihmal etmedi.
Ronaldo, kaleciyi önce köşeye yatırıp sonra vurmak istedi. Cech yemedi tabi bunu. O anda ne yapacağını şaşıran Ronaldo’nun penaltıyı kaçırmasını herkes tahmin etmiştir sanırım. Terry’nin penaltısı sanırım bir Roberto Baggio izlenimi bırakacaktır. Kader işte, Drogba aptal bir kırmızı kart görmeseydi, Terry yerine muhtamelen o kullanacaktı penaltıyı. Zaten Ten Cate’de “Terry ilk beş penaltıcımızdan biri değildi, şartlar bunu gerektirdi” diyerek bunu bir şekilde doğruluyor.
Finalden bahsedilmesi gerek bir diğer nokta aceto’nun belirttiği gibi oyunun inanılmaz fiziksel mücadelesi. Oyun artık o kadar hızlandı ve o kadar çok koşmayı gerektirdi ki, “bunlar insan değil” dediğimiz oyuncular bile bu mücadeleyi kaldıramadı, oyunculara sürekli kramp girdi.
13.07.2007
Peter Kenyon
Yaptığı anlaşmalarla bir futbol pazarlama dahisi olarak anılan Peter Kenyon, aynı zamanda çokça çıkmayı sevdiği medya karşısında yaptığı sivri açıklamalarla İngiliz futbolunun en sevilmeyen yöneticilerinden biri konumunda. Onu sevmeyenlerin başında ise CEO’luğunu yaptığı iki kulüp; Manchester United ve Chelsea taraftarları geliyor.
1954 yılında Manchester’da doğan Peter Kenyon 1983 yılında Umbro’ya ürün müdürü olur ve böylece spor endüstrisine adım atar. Daha sonrasında şirketin CEO’su olan Kenyon’ı üne kavuşturan olay, 1987’de Umbro’nun çoklu spor eğilimini bırakıp sadece futbol odaklı bir politika benimsemesiyle başlar. Umbro’nun el değiştirip şirketin Amerikanların eline geçmesiyle Kenyon da South Carolina’ya taşınır. “ Amerikalılar dünyanın en iyi pazarlamıclardır” diyerek pazarlama yeteneğini nasıl öğrendiğini açıklıyor.
1997 yılında Kenyon, doğduğu şehre, Manchester’a United’ın yardımcı CEO’su olarak geri döner. 2000 yılında ise takımın CEO’luğuna getirilir. 3 yıl kaldığı bu görev süresince United, 2 lig şampiyonluğu kazanır. Ancak Kenyon’ın yaptıkları sadece saha içinde yaptıklarıyla sınırlı değil. Esas uzmanlık alanı olduğu pazarlama alanında United’ı bir dünya devi yapar. İlk iş olarak Nike ve Vodafone ile sponsorluk sözleşmelerini yeniler. Vodafone ile yaptığı anlaşma 30 milyon pound değerindedir. 2001 yılında emekli olmayı düşünen Sir Alex’i takımda kalmaya ikna eder.
Medya spotlarının altında olmayı seven Kenyon, oyuncu seçimlerinde de ön plana çıkar. Bunu zaten açık açık röportajlarında da belirtiyor: “Oyuncu seçimlerini menajer, takım sahibi ve benim görüşlerimizin ışığında ortak yapıyoruz”. Bu şekilde Kenyon 28 milyon pounda Veron’u, 19 milyon pounda Van Nistelrooy’u ve 30 milyon pounda Rio Ferdinand’ı transfer eder. New York Yankees ile yapılan pazarlama anlaşması ve Manchester United’ın Uzakdoğu pazarına açılmasında hep Kenyon’ın imzası vardır.
2003 yılında Abramovich, Chelsea kulübünü satın alıp piyasada herkese el atarken, oyuncuların yanında Peter Kenyon da Chelsea’ye transfer oldu. Peter Kenyon’a karşı kopan yaygaralar daha buradan başladı çünkü Manchesterlı Kenyon, Londra’ya gelmişti. Dahası United kariyeri boyunca sürekli olarak doğma büyüme Manchesterlı ve Unitedlı olduğunu, hayatındaki futbol ilgili en güzel anısının 1968 yılında United’in Avrupa Şampiyonu olduğunda statta bulunmak olduğunu belirtmişti. Ancak işte paranın rengi mavi olur ve Kenyon 3.5 milyon pounda Chelsea’nin başına geçer. Kenyon’ın United’dan ayrıldığı gün United’ın hisseleri %5.6 değer kaybeder.
Bir pazarlama uzmanı olan Kenyon, yeni ürününü pazarlarken ilk olarak logoyu değiştirdi. Emirates ile forma sponsorluğu sona erdiğinde Kenyon, Samsung ile yıllığı 11 milyon pound olmak üzere 5 yıl, Adidas ile de yıllığı 12 milyon pound olmak üzere 8 yıllık sözleşme yaptı.
Adidas ile sponsorluk anlaşması yaparken mevcut sponsor Umbro ile sözleşmeyi feshettiğini ve bu sebeple 25.5 milyon tazminat ödediklerini belirtmek gerekiyor. Doping kullandığı için sözleşmesi sona erdirilen Mutu’ya verilen tazminat da başka bir harcama. Transfer harcamalarının yanına bunun gibi harcamalar da eklenince, 2005 yılında Chelsea tam 140 milyon pound zarar ettiğini açıkladı. Bu rakam şimdiye kadar futbol tarihinde bir takımın bir yılda açıkladığı en büyük zarar.
Kenyon Chelsea gibi en baştan yapılanan bir kulüp için böyle bir durumun normal olduğunu söylüyor. Yakın gelecekte transfer harcamaları kısmayı planladıklarını ve kendi yıldızlarını çıkarmak istediklerini söyleyen Kenyon, bu amaçla Tottenham alt yapı sorumlusu Frank Arnesen’i transfer etti. Gerçekten de 2003-04 transfere 175 milyon pound harcayan Chelsea, ertesi sene bu rakamı 57 milyon pounda çekmeyi başardı.
Kenyon, Chelsea ile Manchester United’ı arasında ürün pazarlama açısından çok büyük farklar olduğunun altını çiziyor. “Manchester United çok uzun bir sürede inşa edildi. 1960ları ve 90ları domine etti. Chelsea olarak bizim böyle zengin bir mirasımız yok. Bu yüzden daha farklı stratejiler belirliyoruz.”
Kenyon, Chelsea’yi bir dünya markası yapmak istiyor. Kenyon da Chelsea’nin bir United ya da Liverpool kadar yurt dışında taraftarının olmadığının farkında. Ancak yakın zamanda bu takımları yakalayacaklarına inanıyor. “Bugünün medya şartlarıyla, 15 yıl önce olduğundan çok daha kolay bir şekilde ürün bilinirliği yaratabilirsiniz. Gelişigüzel yayılmıyoruz. Odaklanıyoruz. Hedefimizde Kuzey Amerika var. Kuzey Amerika’nın içinde de New York, Los Angeles ve Chicago var. Çin bir diğer hedefimiz. Yine Abramoviç sayesinde Rusya’da çok büyük stratejik avantajımız var”
Uzun vadede Kenyon Amerika ve Asya pazarlarına açılmayı hedeflese de kısa vadede daha yakına bakıyor. Chelsea’nin çekirdek taraftarı Londra’nın batı ve güney batısından çıkıyor. Kenyon ise Chelsea’nin tüm başkenti domine etmesi için bir sebep göremiyor. “Londra’nın önemi bizim stratejimizde oldukça kritik bir nokta. Londra bugün dünyanın en büyük 3 şehrinden birisi. İlk amacımız Londra’ya sahip olmak. Uluslararası bir marka olmayı hedeflerken önce kendi içimizde bir kitleye sahip olmalıyız.” Kenyon bunların yanında Chelsea’nin yurt içinde 5, tüm dünyada ise 20 milyon takipçisi olduğunu belirtiyor.
Farkındaysanız Kenyon’ın belirttiği sayı taraftar değil takipçi. İşte ilk paragrafta Chelsea seyircisinin tepkisi de buradan kaynaklanıyor çünkü Kenyon taraftarı, müşteriden başka bir şey olarak görmüyor. The Observer gazetesinde yazan bir Chelsea taraftarı Kenyon’ı “iyi giyimli paralı asker” diye nitelendiriyor. Chelsea’nin bir lig maçının en ucuz bileti 50 pounda yükseldi. Mark Palmer, yazısında, sezonun en keyifli maçlarından biri olan Şampiyonlar Ligi yarı finalinin maç programında sezonluk bilet fiyatlarının enflasyonun çok üzerinde arttığını; bununla birlikte kombinelerin sadece lig maçlarında geçerliği olacağını öğrendiklerini belirtiyor.
Kenyon bu politikayı yeni taraftar çekmek için olduğunu ifade ediyor. “Arsenal ile eşleşsek bile kupada bilet fiyatlarını ucuz tutacağız. Kupa maçları yeni taraftarları stada getirmek için oldukça iyi bir yol.”
Gerçekten de istediğiniz kadar Uzakdoğu’da Frank Lampard’ın formasını satın, kendi stadınızı dolduramadıktan sonra bunun fazla önemi kalmıyor. İşte bu açıdan Kenyon’un öncelikle Londra’ya yönelmesi doğru bir strateji. Hele ki bu şekilde kendi çekirdek taraftarını karşısına alınca, yeni taraftar aramak kaçınılmaz oluyor.
Kenyon’ın arasının kötü olduğu kesim sadece taraftarları değil. Etik ve legal olmayan yoldan yaptığı transfer görüşmeleri de zamanında oldukça tepki çekti. Bunların arasında o zamanlar İngiltere milli takımının başında bulunan Sven Goran Eriksson ve Arsenal’in oyuncusuyken Ashley Cole ile yapılan görüşmeleri sayabiliriz.
Sonuç olarak Kenyon başında bulunduğu takımları büyük bir hızla hedeflediği amaçlara taşımayı beceriyor. Ancak bunu yaparken izlediği yollar her kesimden tepkilere sebep oluyor.
9.04.2007
Bundesliga'nın ekonomik yapısı
Bugün Avrupa’nın en büyük 5 liginden biri kabul edilen Bundesliga; esasında La Liga, Serie A ve Ligue 1 gibi rakiplerinden çok daha sonra kuruldu. Bunun sebebi 1963 yılına kadar Almanya’da hala daha amatör seviyede oynanmasıydı. 1963 yılı öncesinde Alman takımları Operliga’da, ( üst lig) bölgesel seviyede mücadele eder, daha sonra da play-offlarla ulusal şampiyon belirlenirdi. 1962 Dünya Kupası’nda Alman milli takımı çeyrek finallerde Şili’ye elendikten sonra, artık profesyonel futbolu kabul etmeleri gerektiği ortaya çıktı. Böylece 1963 yılında bölgesel liglerden çeşitli takımların katılımıyla Almanya profesyonel futbol dönemini açmış oldu.
Bundesliga, türkçesiyle federal lig, bugünkü konumunu 1994 yılından sonra; Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra aldı. Buna göre Bundesliga her kümede 18 takım olmak üzere iki takımdan oluşuyor.
Ekonomik başarı ve sürekli artan popülaritesi ile Bundesliga 2005/2006 sezonunda 1.52 milyar euro kazanan bir kurum haline geldi. Bu haliyle profesyonel futbol sektörü sadece ödediği 460 milyon euro vergi ile ülkenin en önemli vergi ödeyen sektörlerinden biri değil; aynı zamanda sektör içersinde 34 bin çalışanın bulunması ile önemli bir işveren konumuna yükseldi.
Bundesliga’nın bu kadar büyük bir sektör haline gelmesinde en önemli etken ligin geniş kitleler tarafından takip edilmesi. Bundesliga 2007 raporuna göre futbol %53 ile en çok ilgilenilen spor dalı konumunda. Onu %40’lık oranlarıyla Kış sporları ve Formula 1 takip ediyor. Elbet “takip etmek” sözcüğü finansal değerleri açıklamak için yeterli değil.
Alman futbol seyircisi yüksek katılım oranıyla ligin en önemli gelir kalemlerinden birini oluşturuyor. 2006-2007 yılının rakamlarına göre sezon boyunca oynanan 306 maçı 11.9 milyon biletli seyirci izledi. Bu da maç başına ortalama 38.888 seyirci demek. Bu şekilde Bundesliga, NFL’in ardından tüm dünyada en çok izlenen 2. ülke içi profesyonel spor organizasyonu oluyor. Alman futbol seyircisinin ilgisi sadece 1. lige değil, aynı zamanda Bundesliga 2. ligi de oldukça büyük ilgi topluyor. Yine bu sezonun sayılarına göre Bundesliga 2. ligi, 16.815 seyirci ortalaması ile sezonu kapattı. Böylece, Bundesliga 2; Türkiye Süper Ligi, Belçika 1. ligi, Portekiz 1. ligi gibi ülkeleri geride bıraktı. Sayı vermek gerekirse Türkiye Süper Ligi’nin 2006-2007 seyirci ortalaması 14bin 49 olurken, Galatasaray sezonu 16.307 seyirci ortalamasıyla tamamladı.
Bu katılım yüksekliğinin altında yatan temel sebep Bundesliga’da bilet oranlarının görece olarak çok daha düşük olması. Premierleague’de ortalama bilet fiyatı 48€, La Liga’da 32€, Serie A’da 24€ iken, Almanya’da bu fiyat 18€ .
Büyük seyirci oranlarına karşılık, bilet fiyatlarının düşük olmasıyla, bilet gelirleri Bundesliga’nın ancak 3. büyük gelir kalemi olabiliyor. Bu kalemlerden aslan payını %28’lik oranla reklamlar ve sponsorluk alırken, %25.21 ile televizyon yayınları ikinci sırada yer alıyor. Maç gelirlerin oranı ise %23.46. Bu üçlüyü %7.18 ile transferler; %4.41 ile ürün satışları takip ediyor.
Gelir kalemlerinin başını çeken reklam ve sponsorluk alanında en büyük geliri 2007 yılının başından itibaren Schalke kazanıyor. Rus doğalgaz devi Gazprom ile 2007 yılı itibariyle başlayan anlaşmaya göre Schalke ilk etapta 100 milyon € alacak. 2012’ye kadar devam edecek anlaşmada eğer Schalke, Şampiyonlar Ligi’ne katılırsa bu miktar 125 milyon €’ya kadar yükselecek. Anlaşmaya göre Schalke forma göğüs reklamı olarak Gazprom’un amblemini taşıyacak, Gazprom, stadın reklam panoları hakkına sahip olacak. Bununla birlikte bir tribünün adına da şirketin ismi verilecek.
Gazprom anlaşması ile birlikte, 1. ligdeki ana sponsorlarda enerji şirketlerinin sayısı beşe yükseldi. Bu sektörü, 4 şirketle seyehat, 3 şirketle finansal kurumlar, 2 şirketle telekomünikasyon ve birer şirketle içecek, spor bahis, tekstil ve otomotiv sektörleri takip ediyor. İkinci ligde de toplam 9 takımın sponsorları enerji ve finans sektörlerinden.
Bu 1.5 milyarı aşan gelirin aslan payı tabi ki 1.lig kulüplerine ait. Deloitte’in raporuna göre Bundesliga 1, 1.287 milyar euroluk senelik geliriyle PremierLeague (1.974 mir €) ve SerieA’nın (1.336 mir €) ardından Avrupa’nın en büyük 3. gelir sahibi ligi.
1.lig ile 2. lig arasındaki gelir dağılımı %85-%15 olunca, 1. ligde kalmak ve 1. lige çıkmak oldukça önemli bir hedef haline geliyor. Gerçekten de ligden düşen ve lige çıkan kulüplerin gelir-gider tablolarına baktığımızda bu iddianın doğruluğunu kanıtlıyoruz. 2004-05 yılında birinci ligden düşen üç kulüp ortalama olarak 29.4 milyon euro kazanırken 27 milyon euro harcamışlar. Ertesi sezon, 2005-06’da, 2. ligde gelir kaynaklarını neredeyse yarı yarıya kaybederlerken (19.8 mil €), giderleri sadece üçte bir oranında düşmüş (21.5 mil €) böylece kulüpler yaklaşık olarak 1.7 milyon € zarar etmişler.
Aynı şekilde 2004-05 sezonunda, 1. lige yükselen 3 takım ortalama olarak 21.8 milyon € gelir elde edip, 23.5 milyon € harcayarak yaklaşık 1.7 milyon euro zarar etmişlerken; 2005-2006 sezonunda 1. ligde gelirlerini %96 arttırıp (42.8 mil €) gider kalemlerindeki artışı %73.8 (40.9 mil €) seviyesinde tutarak ortalama 1.9 milyon € kar etmeyi başarmışlardır.
| Bundesliga Harcama Dağılımları | |
| Maaşlar | 39.40% |
| Ticari ve Yönetim giderleri | 5.19% |
| Transferler | 11.10% |
| Maç giderleri | 17.34% |
| Altyapı yatırımları | 3.32% |
| Diğer | 23.64% |
Bundesliga takımları altyapıya yatırımlarını da sürekli olarak arttırıyorlar. Alt yapı yatırımları 3 sezonda %26.78 oranında artarak 2005-2006 sezonunda 43 milyon € seviyesine ulaştı.
Alman kulüplerinin gelir ve gider tablolarını 2005-06 yılının puan tablosuna yansıttığımız zaman dağılımda büyük uçurumların olduğunu görüyoruz. İlk altı takımın oyuncularına ödediği maaşlar ortalama 45.9 milyon € olurken, sonraki 6 takımın bu harcaması yarısından bile daha az miktarda, 22.9milyon € olarak gerçekleşti. Ligin dibindeki altıya baktığımızda ise bu takımların maaş toplamları ortalaması 16.3 milyon € oldu. Bu tabloyu oranlarsak eğer; 1.lig ortalamasını 100 kabul edersek, ilk altının oranı 159, ikinci altının oranı 83, son altının oranı ise 59 oluyor.
Elbet bu oranlar gelirlere de yansımış durumda. Yine 1. lig ortalamasını 100 kabul edersek; ilk altının gelirleri 167, ikinci altının gelirleri 83, üçüncü altının gelirleri 61 oluyor.
| 1. lig takımlarının lig sıralamasına göre gelir dağılımı (mil €) | |||
| | İlk 6 | İkinci 6 | Son 6 |
| Bilet gelirleri | 26.1 | 13.2 | 11.0 |
| Sponsorluk | 32.0 | 14.4 | 13.7 |
| TV | 27.2 | 14.1 | 12.8 |
| Transferler | 6.8 | 6.5 | 2.1 |
| Ürün Satışları | 7.8 | 1.0 | 0.7 |
| Diğer | 12.2 | 9.9 | 3.1 |
| Toplam | 112.1 | 59.1 | 43.4 |
1. lig takımlarının lig sıralamasına göre gider dağılımı (mil €) İlk 6 İkinci 6 Son 6 Maaşlar 45.9 22.9 16.3 Yönetim giderleri 7.2 2.1 1.9 Transferler 12.7 7.0 4.3 Maç Giderleri 19.5 8.2 9.8 Altyapı harcamaları 3.3 1.7 2.2 Diğer 25.6 17.6 7.9 Toplam 112.2 59.5 42.3
Bundesliga’nın Zayıf Yanları
Bütün bunların yanında Bundesliga’nın zayıf yanlarını da belirtmemiz gerekiyor.
Bundesliga, Almanya içindeki takip edilme ve seyirci oranıyla diğer tüm ligleri geride bırakıyor. Ancak Bundesliga’nın yurt dışında rakiplerine oranla fazla payı bulunmuyor. Daha da açıkça söylemek gerekirse Bundesliga yurt dışında satmıyor. Bundesliga’nın yurtiçi yayın hakları arena adlı yayıncı kuruluşun elinde. 2009 yılına kadar sözleşmesi bulunan arena bu sözleşme için yıllık 240 milyon euro ödemekte. Bundesliga’nın maçları birçok ülkede yayınlanmasına karşılık buradan elde edebildikleri yıllık gelir ise ancak 140 milyon euronun biraz üzerinde. Buna karşılık Premierleague’in yurtdışı yayın haklarından kazandığı para yıllık 300 milyon euro.
Bunun yanında ligin rekabet yönünde iki açıdan eksiklikleri bulunuyor. Bunlardan birincisi yurtiçi rekabet. Almanya’nın birleşmesinden sonra Doğu Almanya takımları, Batı Almanya’nın daha zengin takımlarıyla baş etmekte oldukça zorlanıyor. Yüksek miktarlı sponsorluk anlaşmaları yapamıyorlar. Bunun sonucunda gerekli ücret ödeneği ayıramadıkları için yetiştirdikleri genç oyuncuları ellerinde tutamıyorlar. Öte yandan Batılı rakiplerine nazaran çok daha ilkel stat ve tesislere sahipler. Bundesliga’da bulunan 36 takımdan sadece 4 tanesi Doğu Almanya kökenli. Hansa Rostock ve Energie Cottubus, 1. ligde oynarlarken; Carl Zeiss Jena ve Erzgebirge Aue, ikinci ligde mücadele ediyorlar. 2006 Dünya Kupası hazırlıkları yapılırken, maçların oynanacağı şehirlerin belirlenmesi esnasında Doğu ile Batı arasında bir denge sağlanmak istendiyse de Doğu Almanya’nın otel, restoran, ulaşım gibi konularda altyapısının yetersiz olması neticesinde; Doğu Almanya, turnuvada sadece Leipzig ile temsil edilebildi.
İkinci olarak, finansal anlamda İngiltere, İspanya, İtalya gibi ülkelerle rekabet edebilmelerine karşın, bu rekabeti son beş sezondur sahaya yansıtamıyorlar. Son beş yılda Şampiyonlar Ligi’nde sadece Bayern Münih iki defa çeyrek finale çıkmayı başarabildi. Öte yandan UEFA Kupası’nda da durum pek farklı değil. Son 5 sezonun 40 çeyrek finalistinden sadece üçü Alman takımı. (2 kere Schalke ve 1 kere de Bayern Levekusen) Bunun altında yatan en büyük sebep Alman takımlarının, diğer liglerdeki takımlara oranla çok daha düşük ücret oranı vermesi. Deloitte&Touch’ın araştırmasına göre İtalya, İspanya, Fransa ve İtalya 1. ligindeki takımlar gelirlerinin %59 ila %64 arasındaki bir oranı oyuncu ücretlerine ayırırken, bu oran Bundesliga 1. liginde sadece %40. Bütçe oranının yüksek olmaması sebebiyle, kaliteli oyuncu getiremiyorlar bu da Alman takımlarının Avrupa karnesine yansıyor. Avrupa Kupaları’ndaki başarısızlık sebebiyle Almanya 2007-08 yılına UEFA sıralamasında, Romanya’nın bile arkasına düşerek 6. sırada başlayacak. Eğer kısa vadede, Bundesliga takımları Avrupa’da başarılı sonuçlar alamazlarsa, yakın zamanda Şampiyonlar Ligi’ndeki 3. takımlarını kaybetme tehlikesi ile karşılaşmaları içten bile değil.
7.04.2007
Aile İşleri
Her şeyi satın alabilen bir insan ne yapar? Eğer 10 milyar poundunuz varsa bundan sonra ne yaparsınız? Rakamı biraz daha netleştirmek adına şunu söyleyeyim: Eğer Abramovich hayatının geri kalanında her gün 500.000 (yazıyla beşyüzbin) pound harcasa bu varlığı tükenene kadar 100 yaşına kadar yaşaması demek.
Korku ve eğlence –aşk gibi- satın alınamayacak şeylerdi, ama bunları yaratacak şeyleri satın alabilirsiniz. Sadece birine mücevher alın oda size biraz aşk versin.
Abramovich’in etrafındaki insanlarla devam edelim. Takımın CEO’su Peter Kenyon’dan menejer Jose Mourinho’ya, süper oyuncu temsilcisi Pini Zahavi’den sportif direktörü Peter Arnesen’e kadar hepsi kendi alanlarında son derece başarılı insanlar ve biliyorlar ki Abramovich onların bir sonraki seviyeye atlamaları için bilet olabilir. Bugünün oyununda Abramovich’in kaynakları tatmin edilemiyor ve dördü de Rus’un sevgisini kazanabilmek için çokça çaba sarf ediyor.
Ancak, herhangi bir ailede olduğu gibi, sadece bir tane favori oğul olur. Dörtlü bunun oldukça farkında ve bu sebeple tansiyon geriliyor. Bu bir futbol draması değil, daha çok aile draması.
Bir adam parayla alınamayacak şeylere sahip olmak istiyor ve çocukları da babasının sevgisini kazanmak istiyor. İşte bu durumu ilginç kılıyor. Daha sonra ne olacağı, hikayenin nasıl gelişeceğine bağlı. Ve kahramanlarımız insan olduğundan sorunun cevabını bulmak için oyunun ötesine bakmamız gerekiyor.
İlk konumuz, Abramovich kulübü satın aldığında ne umduğu. Eğer amaç kupalar ise, bunu başardı. Eğer amaç futbolun dışından gelen bir adamın, parasıyla işinde en iyi olanları işe alıp başarılı olabileceğini kanıtlamaksa bunu da başardı.
Peki ya eğer Abramovich başka şeyler arıyorsa? Ya da eğer dört yılın ardından başka şeyler öncelik kazandıysa? Örneğin eğlendirilmek, büyük oyunculara sahip olmak ya da takımının Chelsea seyircisi dışındaki insanlar tarafından da sevilmesi ve hayran olunması. Bu soruların yanıtını arayacak olursak, Mourinho bu amaçları karşılayamadı. Portekizli, Chelsea’yi üstün bir takım haline getirdi ancak, takımı, Cruyff’un Barcelona’sı, Arrigo Sacchi’nin Milan’ı veya hatta Del Bosque’nin Real Madrid’i gibi saygı gören bir takım olamadı.
Michael Ballack ile Andrii Shevchenko dışındaki (ki fısıltılara göre bunlarla anlaşma sağlayan menejer değil “kulüp”) alınan oyuncular günümüz starlarından öte gelecek vaat eden oyuncular. Bir de popülarite meselesi var. Bazılarına göre başarılı olanlar popüler olmazlar ki bu kısmen doğru olabilir. Ancak tarih rakipleri tarafından da sevilen başarılı taraflarla dolu. Buna karşılık, Mourinho’nun davranışları ve yorumları hiç de dostça değil; bu da kuşkusuz takıma ve sahibine yansıyor.
Bir de Mourinho’nun perspektifinden bakalım. Şüphesiz tarihte hiçbir antrenör kariyerinin ilk yıllarında bu kadar başarılı olmamıştır. (6 sezonda 12 kupa) Kimseye kanıtlayacak hiçbir şeyi yok. Ancak Abramovich’in önceliklerinin değiştiğinin, artık gümüşlerin onu mutlu etmeye yetmediğinin farkına varırsa, Mourinho için en iyisinin başka bir yerde yeni bir kariyere başlamak olduğu söylenilebilir.
Bir de kontol mevzuu var. Mourinho’nun bir menejer olarak takım üzerinde kısıtlı yetkisi var. O, Sir Alex ya da Arsene Wenger gibi kulübün her alanına bakacak tüm gücü elinde bulunduran bir menejer değil.
Arnesen takımın altyapısı ile ilgilieniyor. Zahavi Chelsea’nin çoğu transfer anlaşmasını yapıyor. Son olarak geçtiğimiz yaz gördük ki Kenyon, Amramoviç’in kulağı ve büyük transferlerde onun adı vardı. Buradan anlaşılıyor ki Chelsea, Mourinhosuz da başarılı olabilir. Ve bu yüzden Mourinho, Ferguson ya da Wenger’in sahip olduğu konuma sahip değil çünkü Chelsea’nin bir B planı var ve bu plana Portekizli dahil değil.
Elinizde her biri farklı alanlarda uzmanlaşmış dört insan var ve hepsi de Rus’un sevgisini ve saygısını istiyor. İdeal bir dünyada dördü de işbirliği içinde çalışabilir, birinin başarısı diğerlerini de sevindirir, ve hep beraber kalkınırlar. Ancak insan doğası böyle çalışmıyor. Sadece bir tane gözbebeği oğlan olabilir.
Acaba dörtlü bir olup, beraber çalışıp, gelecek sezon daha iyi bir iş çıkartacaklar mı? Yoksa Abramovich’in bazı soruların cevaplarını aramaya başladığında birbirlerini mi sorgulayacaklar? Örneğin; sezona sadece üç stoper ile başlamak kimin dahiyane fikriydi? Kim Gallas’ın gitmesine izin verdi? Chelsea Ballack ve Sheva için çok fazla mı ödedi? Chelsea’nin kulüp imajının kötü olması kimin sorumluluğunda?
Ne olacağını kestirmek oldukça zor. Ancak eğer Mourinho yeteri kadar kaldığını ve yenilik istediğini açıklarsa bu sürpriz olmaz.
22.10.2006
3. hafta maçları
Pazar gününden karar vermiştim. Tercihimi Inamoto’yu izlemektense, Messi’yi izlemek yönünde kullandım ve sitenin müdavimleri bilir; hep gittiğimiz James Joyce’un yolunu tuttum. J.Joyce pek bir neşeliydi Çarşamba akşamı. Chelsea – Barça maçını benim gibi Galatasaray maçına tercih eden birkaç Türk’ün yanında içerisi hınca hınç İngiliz doluydu ve bunların büyük bir kısmını Beşiktaş maçı için İstanbul’a gelen Tottenhamlılar oluşturuyordu. Hal böyle olunca barda 90 dakika boyunca Chelsea’ye küfredildi J Maç hakkındaki öteki bar yorumlarını İngiltere’deki Can’a bırakıp ben maça geçeyim.
En son iki takımı geçtiğimiz mart ayında bırakmıştık. Doğrudan eleme maçı olmadığı için olsa gerek bundan önceki iki sezondaki kadar mücadeleye tanık olamadık. Birçok güzel golün atıldığı haftaiçinin en güzel gollerinden birini de Drogba kaydetti. Topla oynanma oranlarına bakıldığında Barça’nın çok daha fazla oynadığı görülecektir. Xavi ve Deco açıkçası ortasahada daha fazla topa sahip olan, daha fazla üstünlük sağlayan oyunculardı. Ama işte Ronaldinho’nun formsuzluğu ile Eto’o’nun sakatlığı Barcelona’nın hücum gücünü fazlasıyla etkilemiş. Gudjohnesen’in çok de etkili olduğunu söylemek güç. Forvette etkisiz olan maçtaki bir diğer isim ise Sheva. Ağır İtalya savunmasından sonra, hızlı İngiliz oyununda zorlanmasını elbet bekliyordum, ama en azından Şampiyonlar Ligi maçlarında bildiğimiz, 52 gol atmış Sheva gibi oynamasını bekliyordum. Sheva bir Crespo olur mu bunu söylemek için elbet çok erken.
Her ne kadar Bükreş ekibi belki çok dişediş bir rakip olmasa da ben Real Madrid’i beğendim açıkçası. Capello çok güzel kadro ile çıktı. Van Nistelrooy’un golü son zamanlarda gördüğüm en güzel gol olabilir.
Schweinsteiger, günümüzde oyun içindeki toplarda en iyi uzaktan şut çeken oyunculardan biri olduğunu bir kez daha Moskova maçında gösterirken, Juninho kıyas ya da tartışma kabul etmeksizin duran toplardaki isim olduğunu enfes frikiki ve adrese teslim korneri ile gösterdi. Bu arada Bayern gol yemeksizin 9 puan alan tek takım.
Post- Mourinho sonrası bir türlü tutunamayan Porto, Mourinho’dan sonraki 6. teknik direktörü Ferreira ile 4-1’lik net bir galibiyet aldı. Porto’nun 2 senedir bir türlü dikiş tutturamamasında elbette en önemli etken oyuncularını koruyamaması oldu. Hamburg karşısında 2 sene önce finalde oynayan hiçbir oyuncuları olmadan oynarlarken, 2003 şampiyonu Milan, şampiyon ilk 11’inden 7 isim aynen Anderlecht’e karşı oynadı. Porto demişken, U17’de bizi darma duman eden Anderson’u Allah nazardan korusun, çok sağlam oynamaya devam ediyor. CSKA maçında da çok iyi oynamıştı, bu maçta da topu getirip “alda at” pası verdi.
Yazının sonuna geldik. İlk üç maç sonunda bu sene artık Lyon oldukça ciddi bir şekilde final adayı olarak gösteriliyor. Chelsea ya da Barça ile karşılaştırınca ligde çok daha az hırpalalacaklarını düşünürsek bu onların şansını daha da arttırıyor.
Not1: Ben Sheva’yı eleştirdim ya! Hemen gitti golünü attı. J
Not2: Şampiyonlar Ligi ile hiç alakası yok ama, Perşembe günü bir an için kameralar Shearer’ı gösterdiğinde pek bir karizmatik durmuyor muydu?
16.09.2006
Han(g)i Fair Play?
Şampiyonar Ligi’nde yeni sezon öncesinde kafamda bulunan ya da merakla beklediğim konu başlıklarını anket konusu yapmıştım. Bazı konularda ilk haftadan fikirlerimiz oluşmaya başladı. Yine de ilk değineyeceğim konu bunlardan biri değil.
Hakemler insandır, bazen önemli olmayan, bazen doğrudan maça etki eden hatalar yapabilirler. Bu hataları minimize etmede en çok yardım etmesi gerekenler olan oyuncular bu haftaki maçta son derece anti – fair play anlayışı içersindelerdi. Giggs kendini bırakarak maçta eşitliği kazandıran penaltıya sebep verdi. Bu pozisyondan hemen 3 dakika sonra sakatlanması ve 3 hafta boyunca sahalardan uzak kalacak kalması konusunda ben de ancak Denizlisporlu Yusuf gibi “ilahi adalet” işareti yapabilirim. Varsa birisi bana da kart göstersin. Yine bir başka İngiliz takımı Arsenal penaltı kazanırken Van Persie kendini yere attı ve Kirschstein’ın kırmızı kart görmesini sağladı. Maç içersinde bir ara kameralar Kirschstein’ı ağlarken çekti. Açıkça içim gitti. Umarım birilier de Van Persie’yi böyle ağlatır. Bunlar yine anlık pozisyonlar iken Lyon – R.Madrid maçında çok daha tüylerimi ürperten sistematik bir hakemle oynama vardı. Lyonlu oyuncular, hangisi olursa olsun, ne zaman Cannavaro ile ikili mücadele girseler, İtalyana kart göstertmek için ellerinden ne geldilerse yaptılar. Nitekim de ikinci yarıda bunda başarılı oldular. Tamam hakemlere kızıyoruz ama hırsızın hiç mi suçu yok?
Gelgelelim anket seçeneklerine. Oyların yaklaşık yarısını alan Barça vs Chelsea mücadelesini izlemek için yaklaşık bir ay daha bekleyeceğiz yine de iki takımda evinde gol yemeden galip gelmeyi başardılar. Levski ilk maçtan 5 gol yiyerek rekor kırabileceğini gösterdi.
R.Madrid – Lyon maçını iki arkadaşımız yazdığı için çok fazla değinmeyeceğim ama Eray’a katılıyorum, günler geçtikçe İspanyol ekibi daha iyisini yapabilecektir. Galatasaray maddesine değinecek olursak, açıkçası G.Saray’ın kağıt üzerinde en kolay galibiyet elde edebileceği maçtan bir puanla ayrılmak zorunda kaldı. Sanırım zaten kimse de tatmin olmamıştır maçtan.
Gelgelelim Doğu Avrupa takımlarına. Geçtiğimiz sene UEFA Kupası’nda gördüğümüz Doğu Avrupa takımlarının başarısı bu yıl Şampiyonlar Ligi’ne taşınmış durumda ve ilk defa bir Bulgar takımı olmak üzere bu yıl 6 Doğu Avrupa takımı Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek. Doğu Avrupa takımlarının bu yükselişinin sebeplerini araştıracak olursak benim ilk dikkatimi çeken şey bu ülkede yetişen oyuncuların artık çok fazla batıya açılmaması. Tabi bunda daha önceden giden ve başarılı olamayıp yeniden ülkelerine geri dönen oyuncuların etkisi oldukça büyük. Kendi adıma konuşayım, her ne kadar Ukrayna Dünya Kupası’nda çeyrek final oynamış olsa da hala daha Sheva ve Voronin dışında çok da fazla, Ukraynalı oyuncu tanımıyor, anca işte Timoşçuk ya da Rebrov gibi kendi takımlarındaki üst düzey oyuncular. Bunun sebebi tabiki göz önünde bulunan liglerdeki oyuncu azlığı. Bu yüzden her ne kadar biz tanımasak da lokal seviyede iyi oyunculara sahipler ve başarılı oluyorlar. Aynı şey Romanya ve Rusya için de geçerli. Yine de Doğu Avrupa takımlarının ilk maçlarının pek de başarılı geçtiğini söyleyemeyeceğiz. Ukrayna takımları ile Spartak Moskova dörder gol yerken, Levski ilk maçında kalesinde 5 gol gördü. Bu arada S.Bükreş’in galibiyetinin neden bu kadar sürpriz sayıldığını açıçası anlayabilmiş değilim. Sırf D.Kiev, Fenerbahçe’yi eledi diye ve gözümüzün önünde olduğu için birden çok başarılı bir takım mı oldu? Oysa ki ne çabuk unutuyoruz, Bükreş geçen yıl UEFA Kupası’nda yarı final oynadı ve son dakikada saçma sapan bir gol yemese finale kalıyordu.