İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Premierleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Premierleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.05.2016

Bir Tottenham ve Pocchettino Güzellemesi

Leicester’ın şampiyonluğu bu yılın hatta bir önceki yazımda değindiğim gibi spor tarihinin en büyük sürprizi olabilir ama sezonu yakından takip eden herhangi birine sorarsanız bu yılın en heyecan verici ve kaliteli futbolunu oynayan takımı için Kuzey Londra’nın mavi beyazlı ekibini göstereceklerdir. Ve esasında daha yeni başlıyoruz.

Önce hikayeyi 2 sezon önceye saralım. Tottenham Gareth Bale’i tarihin en yüksek bonservis ücretiile satıp bu paraynın 60 milyon poundunu Paulinho, Capoue, Soldado, Chircles’e harcayıp sezona Andreas Villas-Boas ile başlamış, sezon ortasında yol verip sezonu Tim Sherwood ile tamamlamışlardı.

Takım geçtiğimiz yıla ise Pocchettino’yu getirerek başladı. Bir önceki yıl Southhampton’ı sekizinci yaparak tarihinin en iyi derecesini yaptırtan ve Clyne, Ward-Prowse, Lallana, Jay Rodriguez,Schneiderlein, Chambers, Shaw gibi isimleri parlatan Arjantinli, Tottenham’da da temizlik çalışmalarına başladı.İki sezonda Sandro, Soldado, Adebayor, Livermore, Holtby, Townsend, Lennon, Livermore ve daha birçok ismi toplamda 100 milyon pounda satıp, 25 milyon ne transfer karı elde etti. Bu başlı başına bir olay. Zira Premierleague kulüpleri, yüksek televizyon gelirleri sayesinde transfer harcamalarında inanılmaz müsrifler. Örneğin City son 3 sezonda 250 milyon pound harcamasına rağmen bu oyuncuların hiçbiri ilk 11 oyuncusu haline gelemedi ya da küme düşme hattındaki Newcastle sadece bu sezon 80 milyon poundun üzerinde harcadı.

Bu transfer çalışmalarının ardından Pocchettino aynı Southampton’da olduğu gibi gençleri takıma monte etti. Geçtiğimiz sezon Harry Kane’i, bu sezon Delle Alli’yi çekip çıkardı. City, Arsenal gibi takımların sahaya hiçbir İngiliz’in olmadığı kadrolarla çıkarken, İngiltere milli takımına ilk defa çağrılan son 16 oyuncunun dokuzu Pocchetino’nun öğrencisiydi. Bu yaz Euro 2016 İngiltere ilk 11’inde muhtemelen Walker, Rose, Dier, Alli ve Kane olmak üzere beş Tottenhamlıyı göreceğiz.

Sezon başlarken gerçekçi olan herhangi bir Tottenham taraftarı sezona şampiyonluk iddiasıyla başladığını sanmıyorum. Gerçekçi hedef Şampiyonlar Ligi olabilirdi, ki ben de ekim ayında sezonu ilk dörtte bitireceklerine dair bahis oynamıştım. Ancak geçen hafta dediğim gibi herkesin kötü olmasıyla bir anda kendilerini şampiyonluk yarışında buldular. Şubat ayındaki istatistiğe göre Tottenham mağlup duruma düştüğü maçlardan 17 puan çıkarmayı başarmıştı. Oynadıkları oyun  ligin en ikna edici oyunuydu ve her ne kadar geriden takip ediyor olsalar da medya tarafından şampiyonluk için en büyük favori olarak gösterilmeye başladılar. İşte yaş olarak genç olan bu takım mental olarak bunu kaldıramadı. Önce WBA karşısında 3 tane direkten dönen top sonrası yenilen beraberlik golünden sonra tüm oyuncularda “naapacaz lan biz?” bakışı vardı ki daha maçı çevirmek için 15 dakikaya sahiptiler. Chelsea maçındaki şampiyonluğu resmen kaybetme hazımsızlığı ise daha önce hiçbir Premierleague takımında rastlamadığım boyuttaydı. Takımdaki dokuz oyuncu sarı kart görürken bunun üç tanesi 90. Dakikadan sonraydı.

Hugo Lloris
29
Kyle Walker
25
Jan Vertonghen
28
Toby Alderweireld
26
Danny Rose
25
Eric Dier
21
Dele Alli
19
Erik Lamela
23
Christian Eriksen
23
Heung Min Son
23
Harry Kane
22

Ne olursa olsun bu genç takım için ikincilik bile oldukça büyük başarı. Gelecek sezon çok daha tecrübeli olacaklar, Şampiyonlar Ligi’nde oynayacaklar. Football Manager’da kalecilerin en olgun zamanlarının 31, savunma oyuncularının 29 yaşında olduğunu da hesaba katarsak bu ideal kadronun hiçbiri henüz olgunluğa ulaşmadı. Zaten orta saha ve hücum hattında kimse henüz 23 yaşını geçemedi. Zaten bu gençliğin avantajıyla sezon ilerledikçe yorulmak bilmediler ve takvimler 2016’ya döndükten sonra maç başına 117 km ile Premierleague’in en çok koşan takımılar.  Bütün bunları düşünürsek Tottenham’ın altın çağı daha yeni başlıyor ve gelecek yıl yine onları buralarda göreceğimizi düşünüyorum. 

6.05.2016

5001

Elvis’in hala yaşıyor olması, Loch Ness canavarının varlığının ispatlanması ya da Kim Kardeshian’ın 2020’de ABD başkanı olması. Leicester’a sezon başında şampiyonluk için verilen 5001 oranın, bu saydıklarım için açılan bahis oranıyla aynı değerde olması esasında Leicester’ın şampiyonluğunun ne kadar düşük bir olasılık olduğunu, hatta sezon başında imkansız olarak algılandığını gösteriyor. Zaten 5001 oran, spor bahis tarihinde tek bir etkinlik ile gerçekleşen en yüksek bahis oranı. Buna bağlı olarak da Leicester’ın yaptığının spor tarihinin en büyük sürprizi olduğunu da böylelikle ispat edebiliriz.

Gerçekten de gün denk gelir Amerikalı kolej çocukları buz üstünde mucizeye imza atabilir hatta 3 hafta ve 6 maç sonunda komşu Avrupa Şampiyonu bile olabilir. Ancak bu beklenmeyeni  10 ay süreyle, 38 maç boyunca sürdürmek işte zaten 5001’in karşılığı bu oluyor. Hatta şöyle diyeyim: Leicester bu sezon sadece 3 defa yenildi. Namağlup şampiyon olan Arsenal ve Mourinho’nun tek yenilgili ilk sezonundan sonra en az mağlubiyet ile şampiyon olan takım. Buna rağmen geçtiğimiz hafta Manchster United’a kazanması için 2 oran yani %50 ihtimal veriliyordu. Leicester şampiyon olurken halen daha milletin inanası gelmiyordu.

Sezon başında beklenmedik bir şekilde City’nin ilk sekiz haftadaki başlangıcı ve dahası Chelsea’nin içinde bulunduğu durum spot ışıklarını bir süre için Leicester’dan uzak tuttu. Sonrasında 10 haftalık korkunç fikstürü gelince “e zaten bu fikstürden çıkamazlar” diye burun kıvırmaya devam ettik. Manchester City deplasmanından 3-1 ile çıkana kadar esasında halen daha ciddiye alınmıyorlardı. O korkunç fikstürden alınlarının akıyla çıktıklarında bu defa da “favori olmadıkları maçlarda kontraatak futbolu oynamak kolay, şimdi Norwich’e WBA’ya karşı nasıl oynayacaklar?” diye yeni bir kılıf uydurduk. İşte Tottenham’ın yapamadığını burada yapmayı başardılar. Ardı ardına gelen 1-0’lık galibiyetler mental anlamda buna ne kadar hazır olduklarının kanıtıydı. Bütün sezon boyunca geriden gelip en çok puan kazanan takım olan Tottenham son iki haftada WBA ve Chelsea karşısında öne geçtikten sonra yakalandıklarında yaşadıkları paniği Leicester hiç yaşamadı.

Şimdi gelecek yıl Şampiyonlar Ligi’nde yer alacaklar. Esasında kağıt üstünde daha büyük platforma çıkıyorlar ancak başarı çok daha zorlu olmayacak. En nihayetinde Simon Kuper’in dediği gibi Leicester dünyanın en çok para kazanan 24. kulübü ve buna rağmen onların şampiyonluğunu peri masalı olarak görüyoruz. Ancak unutmamak gerekir ki önündeki 23 kulübün 12’si Premierleague’den. Hele ki gelecek yıl başlayacak yeni yayın sözleşmesi ile İngiliz kulüplerinin kazanacağı para, Avrupa’daki diğer ülkelere kıyasla kendilerini başka bir platforma taşıyacak. Şu anda bile küçük dediğimiz Leicester’ın oyuncularına ödediği para Higuainli, Hamsikli Napoli’nin ödediğnden daha fazla. İngiltere’nin Şampiyonlar Ligi yayın haklarında ödediği para sayesinde Leicester, Şampiyonlar Ligi’ni puansız tamamlasa bile 40 milyon poundu cebe atacak.

Bu başarı bundan 5 yıl önce olsaydı Avrupa’nın başaltı takımları Leicester’ın takımını talan ederlerdi ancak bu gelirler ile İngiltere’deki 4-5 takım ve Barça, Real, PSG, Bayern dışında o paraları ödeyebilecek kulüp yok.  Tam tersine, sezon başında Jordan Amavi, Şampiyonlar Ligi’nde Lyon forması dökmek yerine, küme düşeceği Aston Villa’ya gitmeyi tercih etti. Pekala Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak Leicester Avrupa’dan adamları toplayabilir.

2011’de Bundesliga’da şampiyon olan Dortmund, daha önceki sezonlarda Avrupa’da başarısız olduğu için kendine ancak dördüncü torbadan yer bulabilmişti. Ha keza 2012 Serie A şampiyonu Juventus da şike ve küme düşme olayları sonrasında Olympiakos ve Anderlecht’in de arkasında üçüncü torbadan devler ligine dahil olabilmişti. Sadece 15 ülke puanı ile Avrupa’ya gidecek Leicester da bu anlamda Azerbaycan’dan 13 puanlı Karabağ ile aynı seviyede. Ama bir kez daha şans onlardan yana. Zira geçen yıl değişen statü ile şampiyon oldukları için Bayern, Juve, La Liga şampiyonu ve PSG ile diğer İngiliz takımlarının olmadığı bir grupta seri başı olacaklar. Keza yine favori olmadıkları için bu sene çok başarılı oldukları kontraatak futbolunu uygulayabilecekleri bir ortam olacak. Bu açıdan bakarsak henüz daha birçok belirsizlik olsa da bahisçiler halen daha Leicester’ı küçümsemeye devam ediyorlar ve gelecek yıl gruptan çıkma ihtimallerine %37 veriyorlar.

Gelecek sene olacakları gelecek seneye bırakalım şimdilik biz bu senenin keyfini çıkartalım zira önümüzdeki iki hafta boyunca spor tarihinin en büyük sürprizine şahit olmaya devam edeceğiz.

15.09.2015

Topcast: Chelsea, Juve nereye? (14.08.2015)

Sezonun ilk topcastini Ali Aktas ve Cuma Ali Ucar ile yaptık. Hava durumunun ardından spor haberlerinde "noolacak bu chelsea ile juve'nin hali dedik?"

11.08.2015

"Adamlar buldu mu acımıyorlar"

Premierleague'de haftanın açılış maçları için en doğru tabiri Sinan Engin söylemiş: "Adamlar buldu mu acımıyorlar, atıyorlar" Nitekim birçok maçta gidişat atamayana atarlar ile özetlenebilir. Sezonun açılış maçında ilk 15 dakika mutlak baskı kuran Tottenham, iki pozisyondan yararlanamadıktan sonra, kendi kalesine attığı golle, United daha şut bile çekmemişken mağlup duruma düştü ve sonrasında bir daha da toparlanamadı.

Geçen hafta Community Shield'da oynadıkları için lige görece daha hazır girmelerini beklediğim Chelsea ve Arsenal bu yukarıdaki tabirin iki terse tarafında yer alıyorlar. Arsenal 22 şut çektiği maçta bir türlü golü bulamazken, duran toptan gelen golle geriye düştüler. Cech iki golde de hatalıydı. Tek maçlık bir süreç mi yoksa bir sezon boyunca neredeyse hiç oynamamanın etkisiyle henüz hazır değil mi göreceğiz. Bir de Digitürk'ten daha dersine çalışan spikerler bekliyoruz. İngiltere'de kimse Avrupa Ligi'ni sallamıyor, lige konstantrasyonu bozan lüzumsuz bir kupa olarak görüyorlar. Bilic de bu sebeple Avrupa Ligi'ne bırak yedek kadroyu, rezerv takım oyuncularından kurulu bi kadro ile maça çıkıp bir noktada Avrupa Ligi'ni "satmışken" çıkıp da spikerin "West Ham zayıf rakibine karşı Avrupa Ligi'nden elendiği için takımda moraller bir hayli bozuk, eleştiri okları Bilic'e yöneltildi" gibi abuk sabuk ahkam kesince maç çekilmez oluyor. Digitürkplay'de ne yazık ki yerel dil seçeneği yok. Keşke olsa da öyle izlesek.

Öte yandan Chelsea komple formsuz durumda. Swansea karşısında Hazard ve Costa sadece birer şut çekebildiler. Fabregas hiç ortalarda görünmüyor. Dahası şahane savunma yapıyor dediğimiz takım, kendi evinde Swansea'ye 10'u kaleyi bulan 18 şut çekmesine izin verdi. Chelsea iki şansa bulduğu golle maçtan puan çıkarmayı başardı ama Chelsea'nin şu haliyle bir City taraftarı olarak gelecek haftadan epey umutluıyum. City demişken ilk 24 dakikada çektiği 2 şutun da kaleyi bulup gol olduğunu dip not düşelim.

Diğer maçlarla devam ediyorum. Ligin iki yenisi Norwich ve Bournemouth'da sırasıyla çektikleri 17 ve 11 şut ve maçı domine etmelerine karşılık yenilgiyle ayrılan takımlar. İzlemeyenler için yukarıya Norwich - Palace maçının özetini koydum. Attıkları ikinci gol izlediğim en güzel çalışılmış korner organizasyonlarından bir tanesi. Geçtiğimiz sezon bana ve birçoklarına göre yılın menajeri seçilmesi gereken Alan Pardew'un takımı, Cabaye transferi ile önemli bir boşluğu doldurdu. Zaha, Puncheon, Bolasie gibi patlayıcı kuvveti olan oyuncuların yanına onları iyi yönetecek bir adam lazımdı ve Cabaye ile bu boşluğu doldurdular. Önlerinde zorlu bir fikstür var. Bu fikstürün ardından ligi ilk 10'da bitireceklerine dair bahis oynamak çok mantıklı bir hareket olacaktır.

Bournemouth'un bu sezonun Burnley'si olmasını bekliyorum. Bırakın Premierleague'i, tarihlerinde Championship'te bile toplam 3 sezon mücadele etmiş, 11.700 kişilik stadı olan bu mütavazı takımın bu bütçelerle rekabete girmesi çok zor. Eğer ligde kalabilirlerse Eddie Howe kesinlikle yılın menajeri seçilmesi lazım. Yine de 2.28 oranla küme düşme bahsi fazlasıyla çekici duruyor.  Kaldı ki, her ne kadar sezonun ilk maçı da olsa, yıllardır küme düşme ile flört eden, bu sezona da Vlaar - Delph - Benteke iskeletini kaybetmiş, ilk 11'inde 5 yeni transfer yapan Villa'ya evinde kaybedersen sezonun geri kalanında sana kolay gelsin. Ve lütfen artık Villa bu sezon küme düşsün. Newcastlle gibi bir dibe batıp, lüzumsuz oyunculardan kurtulup yeniden yükselmek onlar için en hayırlısı olacak.

19.08.2013

Amerikalı Futbol yayını yaparsa

n1pncwe 1 0! Benoît Pedretti golazo (Ajaccio) v PSG

Daha önce paylaştığım gibi bu sezon ABD'de Premierleague yayınları ESPN'den NBC'ye geçti. Futbolu bilmeyenler için Premierleague 101 soruları hazırlarken aynı zamanda aşağıdaki sözde komik videoyu çekmişlerdi. Ama görünün o ki NBC'nin öncelikle kendisinin ders çalışıp öncelikle City ile United arasındaki farkı öğrenmesi lazım.

14.08.2013

Futbol, futboldur (!)

Premierleague'de yeni sezon bu hafta başlayacak. ABD'deki yeni yayıncı NBC zor bir işe kalkışmış ve futbol deyince aklına elle oynanan oyun gelen topluluğa futbolu nasıl anlatırım derdine düşmüş. Bu konuda da yaptığı tanıtım videosu epey bir satirik olmuş.


20.11.2012

Harry gel bizi kurtar


1 ay aradan sonra ilk Topcast'i yaptık. Saat 18.00'den itibaren sitede bulabilirsiniz. Orada konuşmayı unuttuğumuz bir konu QPR'ın 12. haftayı da galibiyetsiz geçmesiydi. QPR taraftarları artık Mark Hughes'a güvenmediğini bu pankart ile dile getiriyor.

Match of the Day'de Lineker, Harry Redknapp'a ne düşündüğünü sorduğunda aldığı yanıt ise:

"Bu pankartı karım bile açmış olabilir. Bütün gün evde oturmamdan artık sıkıldı. Beni evden göndermek istiyor." oldu.

16.08.2012

van Persie United'da




İlker bu akşamki TopCast’te bana sormadan bir iki bir şey karalayayım. RvP’nin transferi bu yaz sezonunda Premier Lig’in açık ara en büyük transferi olmayı garantiledi. Geçen sezon 30 küsür gol atan ve ligin en değerli oyuncusu seçilen van Persie, kariyerinin belki de en verimli olabileceği çağında hem de Arsenal’in ezeli rakibi United’a gidince spekülasyon kazanları da kaynamaya başladı. Kısa bir değerlendirmede bulunursak:

Manchester United cephesi:
+ Hem İngiltere’nin hem de şehrin kontrolünü City’e kaptırmak üzere oldukları bu kritik dönemde, dünya klasında bir forvet alarak takım içindeki morali yükselttiler ve “Biz de varız” dediler. Van Persie, Ferguson’ın son 5 yıldır United’a oynatmaya çalıştığı pasa dayalı oyunda coşabilecek, Rooney’e destek çıkabilecek bir forvet.
- Van Persie’ye ne kadar ihtiyaçları vardı? Takımın asıl sorununun orta sahanın ortası olduğunu sağır sultan bile biliyor. Kagawa o yükün ne kadarını karşılayabilecek? Cleverley oyununu bir kademe üste taşıyabilecek mi? Park da gitti. İçimden bir his, RvP’nin transferinin, takıma direkt bir katkıdan çok şov için yapıldığını (Lucas’ın PSG’ye kaptırılmasını hatırlayalım) söylüyor.
- United hisselerinin NYSE’ye taşındığı ve hiçbir hareketlenme göremeden Glazer’ların elinde patladığına tanıklık ettiğimiz şu zamanda RvP’ye verilen bonservis (23m £) ve yıllık nereeyse 10m ve yıllık nereeyse 10m £’lık maaş (sözleşmesi 4 yıllık) hiç de sorumlu bir harcama olarak gözükmüyor.

Arsenal cephesi:
+ Son 1 buçuk sezonu görmezden gelirsek “cam adam” denilebilecek, 29 yaşında, sözleşmesi 2013 Haziranında bitecek ve üstelik takımdan ayrılmayı kafasına koymuş bir süper yıldızı 23 milyon £’a satmak, her ne kadar ezeli rakibinize satıyor olsanız da, güzel bir başarı. ”Böyle başarı gelmez, Arsenal feeder club oldu” diyen liseliler şu takımların ekonomik durumlarını Google’dan araştırıp haftaya bize mail atsınlar: Portsmouth, Rangers, Milan, Beşiktaş, Malaga. Ödev, pdf formatında, 2 A4 sayfasını geçmemiş olsun.
+ Aşağı yukarı aynı paraya Cazorla, Podolski ve Giroud’u aldılar. Geçen sene Fabregas ve Nasri’de gafil avlanan Wenger, bu sene başına gelecekleri görmüş olacak, daha planlı davrandı.
- Vieira, Henry, Fabregas, RvP... Arsenal’in son 5 kaptanından 4’ü benzeri şekilde daha zengin veya başarılı takımlara satıldı. Bu, Wenger’in kendi eliyle takımın statüsünü küçültmesidir. Burada yanlış olan, bu oyuncuların satılmasından çok, her sene kaptanı kaybettiğinizde, liderlik vasıfları en üstün olan oyuncunuzu değil de, takımda  kalan en değerli oyuncunuzu kaptan yapmak.
- RvP’nin gidişi Song’un da Barça’ya gitmesini katalize edebilir. Sanılanın aksine, RvP’nin yeri dolar ama takımın şu sisteminde yeri dolmayacak tek oyuncu Song.

Bundan sonra ne olur?

  • City'nin United'ın bu hamlesi karşısında transfer yapacağına inanıyorum. Bu sezon bir tek Rodwell'i aldılar, o da 21 yaş altı olduğu, kadroya yazılabileceği için. Ellerinde çok fazla şişik sözleşmeli oyuncu var ve onlardan kurtulamadan doğru dürüst transfer yapamayabilirler.
  • Welbeck, Hernandez veya Berbatov'dan en az birinin United'dan tez zamanda ayrılacağını tahmin ediyorum.
  • Wenger'in demeçlerine bakılırsa Arsenal, Song'un ayrılması ihtimali haricinde takviye yapmayacak. Bana kalırsa, Song kalsa bile yine iyi bir Song yedeği gerek ama tabi bu sadece şahsi fikrim.

21.08.2011

City bu sene ne yapar?

Öncelikle senin en ezeli rakibin kırmızı rengi ve forması ile özdeşleşmişken neden kırmızı forma giyersin?

Neyse konuya dönelim. United maçından sonra bu sene izlediğim ikinci City maçı Bolton'a karşıydı. İki maç sonucundaki görüşüm City geçtiğimiz yıl averajla aldığı üçüncülük ve FA Cup'tan daha azını almaz.

Dzeko sezona çok iyi başladı. Andy Carroll gibi çakma 40 milyonluk değil harbi parasının değerini gösterecek. Swensea karşısında son 20 dakika oyuna girip 2 gol atınca haliyle Mancini bu maçta Agüero'yu ilk 11'e koydu ancak henüz Agüero hazır diyemeyiz. Transfer sezonunun sonu yaklaşırken Tevez'in kalacağı belli olunca kadroda yerini aldı. Silva olmaydı belki üçü yanyana oynayabilir derdim ancak şu anda takım dördünü birden kaldıramaz.

Zaten hal böyle olunca daha önce Aston Villa'da daha ofansif izlemeye alıştığımız Barry ve Milner çok daha defansif görevdeydiler. Yaya Toure ile birlikte göbeği iyi tutuyorlar. Bu, City'nin çok rahat maçı rakip sahaya yıkmasını sağlıyor ancak kanatlar iki beke kalmış durumda.

Her ne kadar iki maçta iki asist yapsa da Richards bir sağ bek olarak Önder Turacı'dan hallice. Swensea karşısında Clichy ile çıkan Mancini bu kez Kolarov'u oynattı. Halen daha arayış var görünen o ki.

Takım iyi yolda. Tek sıkıntı olabileceğini düşündüğüm yer güvenilir bir orta saha yedeğinin olmayışı. Adam Johnson'dan fazla şeyler beklemek yanlış olur.

9.05.2010

Şampiyon Viking İstilası

Bir OrtaKafaGol geleneği olan Fantasy Premierleague'de şampiyon bu sezon bir yıl aradan sonra lige geri dönen Can Özenç oldu. Geçtiğimiz yıl Can Özenç'in yokluğunda şampiyon olan Cuma Ali Uçar ise sezonu ikinci sırada tamamladı.

Yılın açık ara en büyük hayal kırıklığı delorean'dan geldi. Geçtiğimiz yıl, Cuma Ali ile son haftaya kadar büyük bir çekişmeye giren delorean bu yılı anca 9. sırada tamamlayabildi.

Geçtiğimiz yılı 3. sırada tamamlayan bendeniz ise askerlik sebebiyle sezona büyük beklentiler içinde girmemiştim zaten. 7. sırada ligi tamamlayan takım bu sezon üzerine düşeni yapmış oldu.

Katılan herkese teşekkürler. Yazın dünya kupası ile fantaziye devam edecek olsak da esas heyecan yine ağustos da premierleague de devam edecek.

7.05.2010

Menajer Sevgisi

Video'yu bumacevdeizlenir'den aldım. City'i 1-0 yenen Tottenham gelecek yıl Şampiyonlar Ligi'nde ilk defa ön eleme oynayacak. Bunda tabi Harry Redknapp'ın payı büyük. Oyuncular da bunun farkındalar anlaşılan.

9.04.2010

Javier Hernandez



Bedavadan aldığı Owen'ın sezonu 3 golle kapatmasından sonra Sir Alex'in bir forvet arayışı vardı. Öncelikle David Villa'nın kapısını çalsalar da aldıkları 40 milyon avro cevabından sonra daha makul bir hedefe yönelmişler ve Chivas'ın 21 yaşındaki forveti Javier Hernandez ile anlaşmışlar. Tanımam, etmem. Youtube'dan video izleyerek transfer yapmak Beşiktaş yönetimine özgündür ama yine de elemanın gollerinden bir demet koyalım bloga. Videoda epeyce bi kafa golü attığını görüyoruz. Vurdurmazlar arkadaş sana o kafa toplarını premierleague'de. Tabi eğer work permit alabilirse.

13.03.2010

Karakterim Roy Hodgson, karakterim Fulham

İki sene önce "The Great Escape"*le Championship'e düşmekten son anda kurtulan bir takımın Uefa Avrupa Ligi'nde son 32'de geçen senenin şampiyonu Shakhtar Donetsk'i eleyeceğini kimse düşünmezdi herhalde. Bu başarıda en büyük pay tabii ki menajer Roy Hodgson'a ait.

Roy Hodgson'ın Fulham'ına baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey zannedersem ülkemizde de özellikle Aziz Yıldırım tarafından çok söylenen "istikrar" mevzusuna verdiği önem. Geçen sene Fulham neredeyse çıkabildiği bütün maçlara Paintsil-Hughes-Hangeland-Konchesky defans dörtlüsüyle çıkmıştı. Bu dörtlünün hepsi geçen sene en az 3000 dakika oynamışlar. Ayrıca kaptan Danny Murphy de 3327 dakika(38*90=maksimum 3400 dakika) sahada kalarak takımını sırtlamış ve bu süreye sığdırdığı 5 gol, 5 asistiyle takımının başarısında önemli pay sahibi olmuş. Forvet ikilisi Bobby Zamora ve Andy Johnson da sırasıyla 2710 ve 2583 dakika sahada kalmışlar.
Özellikle Hodgson'ın Zamora seçiminde dikkatimi çeken çok önemli bir nokta var. Geçen sene ligde sadece 2 gol atan Zamora'ya(bütün karşılaşmalarda 4 gol) Hull City sezon sonunda maaşını ikiye katlayacak bir kontrat önermişti(Fulham ve Hull City 5 milyon pounda anlaşmışlardı) ama Zamora takımda kalıp kendisini kanıtlamak istediğini söyledi. Hodgson da geçen sene boyunca Zamora'nın gol atamamasına rağmen iyi oynadığını ve takıma önemli katkılarda bulunduğunu açıklamıştı. Zaten ayrılan Eddie Johnson yerine gelen David Elm dışında başka forvet de transfer edilmedi.Zamora bu sene oynadığı 23 lig maçına 8 gol sığdırdı ve diğer karşılaşmalarda da attığı toplam 15 golle takımının gol yollarındaki en önemli silahı oldu ve şu anda İngiltere'nin Dünya Kupası kadrosunda olabileceği konuşuluyor. Bir nevi SAF'ın dediği gibi: "Eğer bir oyuncuya güveniyorsanız, hiçbir zaman vazgeçmeyin".
Bir başka dikkat çeken nokta ise Fulham'ın büyük takımlara karşı başarısı. Bu sene kendi evinde Manchester'ı 3-0, Liverpool'uysa 3-1'le geçti Fulham. Yarınki karşılaşma öncesi SAF'ın açıklaması da zaten bu durumu özetler nitelikte. "Roy, Fulham'a tecrübe ve otorite kattı. Kimsenin oynamak istemeyeceği bir takım kurdu". Bu sonuçların arkasındaki sebeplerinin en önemlisinin geçen sene Simon Davies'in www.premierleague.com'a yaptığı bir açıklamada saklı olduğunu düşünüyorum:

"Roy Hodgson bize her maç öncesi ne yendiğimiz zaman gazetelerin yazdığı kadar iyi olduğumuzu, ne de yenildiğimiz zaman onların yazdığı kadar kötü olduğumuzu anlatıyor".

Yani hem oyuncularının üzerindeki medya ve çevre baskısını azaltıp güven aşılarken hem de her zaman oyunu geliştirmeleri gerektiğini söylemiş oluyor. Zaten yaptığı açıklamalarda da hiçbir oyuncusunu kötülemiyor ve daha çok yaptıkları şeyleri anlatarak morallerini üst düzeyde tutmaya çalışıyor.
Uzun lafın kısası futbolun her zaman ama özellikle de şu zamanlarda daha fazla Roy Hodgson gibi teknik direktörlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Juventus'a deplasmanda 3-1 kaybedip çeyrek final şansını büyük ölçüde yitirmesine rağmen, daha önceki tecrübelerine* dayanarak bir mucizeyi gerçekleştirebileceklerine de inancım tam.

*The Great Escape: 28 Aralık 2007'de Roy Hodgson, Lawrie Sanchez'in yerine getirildiğinde Fulham düşme hattının içindeydi. Hiç vakit kaybetmeden ara transfer döneminde Hangeland, Nevland, Andreasen, Eddie Johnson, Litmanen, Toni Kallio ve Paul Stalteri kadroya katıldı. Brian McBride ve Bullard'ın dönmesiyle de Fulham ilk üç maçından 4 puan almayı başardı ama takım bir türlü form tutamıyordu. Ligin bitmesine son 5 maç kala evinde Sunderland'e 3-1 yenilen Fulham'da Roy Hodgson maç sonu röportajında resmen göz yaşlarını tutamıyordu. Ama aynı röportajda kalan son 5 maçtan 4ünü yeneceklerini ve bu galibiyetlerin kendilerini ligde tutacağını söylüyordu Hodgson. Ki bunları söylerken de son 5 maçlarından 3ünün deplasman maçı olduğunu bilerek ve sezon boyunca tek bir deplasman galibiyeti dahi almamış olduklarının farkında olarak söylüyordu. İlk maç Reading'i 2-0 yendiler, ikinci maç Liverpool'a kaybedildi. Üçüncü maçtaysa rakip Manchester City'di ve ilk yarı deplasmanda 2-0 City üstünlüğüyle bitmişti ki maç bu sonuçla bitmiş olsa Fulham ligden kesin düşmüştü. Ancak ikinci yarı efsanevi bir comeback'le (geri dönüş) 3-2 yenerek umutlarını son iki maça taşıdılar. Dördüncü maçta bir diğer düşme adayı Birmingham'la karşılaşan Fulham maçı 2-0 kazandığında sezon boyunca ilk kez düşme potasından çıkmıştı ve umutlar son Portsmouth maçına taşınmıştı. 76. dakikaya kadar 0-0 giden maçta Fulham, Reading'in kazanmasından dolayı yine düşmüş gözüküyordu ama bu dakikada Murphy'nin golü Fulham'a adeta hayat vermişti ve maçın bu sonuçla bitmesiyle birlikte Fulham birçok kişinin gözünde imkansızı gerçekleştirmişti.

10.10.2009

Premier Lig - Ekim 2009

İngiltere Premier Ligi'nde takımlar yedi-sekizer maçlarını geride bırakırken tablo da genellikle beklediğimiz gibi oluştu.



Tablonun üst kısmında yer almasını beklediğimiz sekiz takımdan yedisi ilk haftalarla beraber yukarıya çıkmış durumda. Yalnızca son iki sezonu beşinci sırada bitiren Everton maç eksiğiyle ilk sekizin dışında kaldı. Everton istikrarlı olarak sansasyonel bir kadro kurmaya çalışmasa da, istikrarlı teknik direktörleri David Moyes ve oturmuş kadrolarıyla her yıl ortalama bir yıldız futbolcu göndermelerine rağmen başarılı oluyorlar. Bu sezon da Everton'ın düşüş göstermeyeceğini ve beşincilik kadar iyi bir derece yapamasa da beş-on arasında bir yer bulacağına inanıyorum.



Ligin başında tablonun tepesinde hemen iki büyük takım yer aldı ve hala yer almaktalar. 8 maçın 7'sini kazanan Chelsea bu süreçte Liverpool ve Tottenham gibi zorlu rakiplerini de yenmeyi başardı. Tek mağlubiyetleri ise sürpriz bir şekilde Wigan deplasmanında gerçekleşti. Geçen sezon da iyi başlamasına rağmen şampiyonluğa ulaşamayan Chelsea yeni teknik direktörü Carlo Ancelotti ile bu sezon daha şanslı duruyor. Bunun birkaç nedeni var; Liverpool'un sansasyonel transferlerden uzak durması ve inkar etseler de Xabi Alonso'nun yokluğunu hissetmeleri, Man Utd'nin Cristiano Ronaldo'yu kaybetmesi -Tevez de eklenebilir-, Ancelotti'nin takımla müthiş bir uyum yakalaması ve daha da önemlisi Chelsea kadrosunun birbirini tanıyan süper yetenekli ve takım oyunu oynamayı bilen futbolculardan kurulu olması. Chelsea kadrosundaki yıldız futbolculardan en az bu takımda forma giyeni Nicolas Anelka'nın bile Ocak 2008'den beri bu takımda olduğunu ekleyelim. Takımda dengelerin böyle devam etmesi ve çok büyük talihsizliklerin yaşanmaması durumunda Chelsea bir numaralı favorim.



İkinci sıradaki Manchester United, 6 galibiyet-1 beraberlik almış durumda. Manchester United kendi sahasında Arsenal'i geriden gelip yenmeyi başardı, Tottenham'ı ise deplasmanda geriden gelip yenmeyi başardı. Şampiyonlar Ligi'nde de ikide iki yaptılar. Kısacası, Manchester United gazı hiç bırakmadı. Evet, Ronaldo ve Tevez yok ama Valencia'nın gelecek sezon Ronaldo'dan daha etkili olacağını düşünüyorum. Nani bu sezon önemli katkı yapıyor ve Giggs de kariyerinin en formda günlerini yaşamaya devam ediyor. Manchester United'ın çok sağlam bir savunma hattı var ve şu ana kadar kaleci Van der Saar'ın da sahaya çıkmadığını ekleyelim. Bu sezon Chelsea ile zirve mücadelesini kolay bırakmazlar ve Şampiyonlar Ligi'nde de en azından çeyrek final kapısı açık gözüküyor şimdiden.



Tottenham sekiz maçta 16 puan topladı. Kaybettikleri maçlar Man Utd ve Chelsea deplasmanı. Tottenham uyum sorunu yaşamıyor gibi, beklentileri cevaplıyorlar. Teknik direktör Harry Redknapp'ın istifa edebileceği konuşuluyor. Eğer öyle olursa, Tottenham düşüşe geçebilir.



Man City hepimizi şaşırtmış durumda. Yepyeni kadrolarıyla uyum sorunu yaşamalarını ve en azından Ocak'a kadar pek çıkış yakalayamamalarını bekliyorduk ama hiç de öyle olmadı. 7 maçta 16 puan toplamayı başardılar. Man Utd'ye deplasmanda son saniye golüyle yenildiler, kendi sahalarında Arsenal'i rahat geçtiler. Forvette Adebayor'un ve Bellamy'nin şu ana kadar dörder golleri var. Man City böyle devam ederse Şampiyonlar Ligi biletini zorlayabilir.



Arsenal de sezonun önemli çıkış yapan takımlarından. Her sezon öncesi düştü-düşecek yorumları yapılan Arsenal bence ortalama beklentinin de ötesinde çok iyi başladı. 7 maçta 15 puan topladılar ki, kaybettikleri maçlar da sıralamada kendilerinden üst noktada olan takımlara karşı oldu. Devre arasında yapılabilecek muhtemel Patrick Vieira transferi söz konusu. Thierry Henry'nin son açıklamalarına bakarsak, kendisi de Arsenal'e dönebilecek gibi konuşuyor. Bence bu iki transfer yapılırsa ve Ocak'a kadar takım bu form grafiğiyle giderse Arsenal zirve yarışına ortak olabilir.



Son olarak Liverpool ise yine kötü başladı. 8 maçta sadece 5 galibiyet alabildiler ve kalan maçların hepsini kaybettiler. Tottenham ve Chelsea deplasmanları dışında, Aston Villa'ya da içerde kaybettiler. Şampiyonlar Ligi'nde de Fiorentina'ya kaybettiler. Kazanılan maçların ise hepsi bol gollü ama hiçbir güçlü takımı yenemediler. En pozitif istatistik Fernando Torres'in sekiz gol atmış olması. Liverpool bir an önce seri galibiyetlere başlamazsa Şampiyonlar Ligi bileti kaçacak gibi...

5.08.2009

Manchester City Ne Yapmalı?

2008’in Eylül ayında Arap şeyh Mansour Bin Zayed tarafından satın alındıktan sonra yapmaya çalıştığı transferler ile sürekli gündemde olan ama tüm bu denemelerde başarısız olan Manchester City bu yaz da transferin en çok konuşulan takımlarından biri. John Terry’i almak için bütün bir yaz uğraştılar ve inanılmaz paralar teklif ettiler fakat transferi başaramadılar.

Kaka ve John Terry örneklerinden yola çıkarsak şunu diyebiliriz: Man City transferde öyle bir yol izliyor ki gerek kulüpler gerekse oyuncular üzerinde transferin olmaması için ciddi bir kamuoyu baskısı oluşuyor. Eski Türk filmlerinden örnek verirsek; transfer edilmek istenen oyuncu güzel kız, Man City zengin ama şımarık genç, oyuncunun kulübü Tarık Akan, kulübün taraftarları ve diğer sporseverler ise filmi izleyen duygusal Türk halkı oluyor. Sonuç itibariyle tüm futbol kamuoyunun istediği oluyor ve film mutlu sonla bitiyor: Oyuncu kulübünde kalıyor.

Bu zengin ve şımarık genç profili Manchester City’e ciddi anlamda bir itibar kaybettiriyor. Artı kulübün sahibinin bir Arap olması ve Arapların özellikle Hıristiyan ülkelerde hiç sevilmemesi de bu antipatiyi arttıran diğer etken.( Müslüman bir ülke olmamıza rağmen bizde de ciddi bir Arap antipatisi vardır)

Oysa Manchester City’nin izlemesi gereken yol belli. Önünde de güzel bir örnek var: Chelsea Abramovic tarafından satın alındığı zaman ilk başta Dünya’nın büyük yıldızlarını kadrosuna dahil edememişti . Kaldı ki Chelsea o zaman da Man City’e oranla çok daha önemli bir geçmişe ve konuma sahipti.  Fakat örneğin almayı çok istedikleri Gerrard’ı alamadılar. Robben,  Drogba,  Carvalho,  Essien gibi ismini duyurmuş ama henüz Dünya çapında yıldız olmamış isimlerle başarılı oldular. Ne zaman ki başarılı oldular, takıma çok faydası olmasa da Ballack, Shevchenko gibi isimleri kadrolarına katabildiler. Tabii tüm bunları yaparken başlarında Jose Mourinho vardı. Önce menajeri doğru seçtiler sonrasında bu menajerin yaptığı doğru hamlelerle başarıyla ulaştılar.

Manchester City’nin şu anki durumu 2003’deki Chelsea’nin de gerisinde . Man City gidip de Kaka’yı getiremez, daha az para veren Real Madrid getirir. Man City öncelikli olarak takımı doğru menajere teslim etmeli.(o isim Mark Hughes mıdır bilemem)  Yapılacak doğru transferler ile Premier Lig şampiyonu olamasa bile 2-3 sene üst üste Şampiyonlar Ligi’ne kalmalı, orda başarılar elde etmeli. İşte o zaman Dünya’nın büyük yıldızlarına daha ciddi yaklaşabilirler. Bu şekilde devam ederlerse bir çok ikinci sınıf futbolcuya ederinden fazla paralar ödeyerek kısa zamanda düşüşe geçerler.

2.08.2009

Top Yuvarlaktır Ama Parası Olan Kazanır …

Tarih 1997.İngiltere’nin en büyük mağaza zincirlerinden birinin sahibi Mohammed El Fayed,tarihinin en kötü günlerini yaşayan Londra’nın Siyah- Beyazlı klübünü satın aldığını ve klübü 5 senede Premier Lige çıkarmak istediğini açıklamıştı.5 senede bunu başarabilmek için iyi oyunculara, menajere ve yöneticilere,doğal olarak bu maliyetleri karşılayabilmek içinde bolca para harcamaya ihtiyacı vardı.Bu hareketinin sonrasında günümüzde artık iyice moda haline gelmiş bir akım başlattığının farkında değildi büyük ihtimalle sadece kendini mutlu etmek isteyen zengin bir futbolseverdi sadece.

11 senelik periyotta İngiltere’de çok şeyler değişti.Bugün İngiltere’de Aston Villa,Portsmouth,Man Utd,Chelsea,Liverpool ve tabiki son örnek Man City gibi pek çok klüp yabancı sermaye tarafından satın alınmış durumda.Bu klüpleri satın almak için milyar dolarlarını bağlayan bu kadar insanın ortak düşüncesi,dünyanın en yaygın sporunun,futbolun popülaritesinden çıkar sağlamak olduğu açık.

Bu örnekler içerisinde ikisi diğerlerinden oldukça ayrılıyor.Sizinde tahmin edebileceğiniz gibi onlar Chelsea ve Manchester City,bu değişimden en fazla etkilenen takımlar oldu.2007 yılında öncelikli hedefi Liverpool’u almak olan eski Tayland Devlet Başkanı Thaksin Shinawatra tarafından satın alınan Man City’de uzun bir aradan sonra yüksek hedefler belirlendi ve bu amaç doğrultusunda klüpte yapılan ilk iş,Avrupa’nın en kariyerli teknik direktörlerinden Sven Goran Ericsson’u takımın başına getirmek oldu.Bu süreç içerisinde Petrov,Bojinov,Elano,Kompany,Gelson gibi pek çok yetenekli ismi kadrosuna katan City’de , para etkisini çabuk gösterdi.Mükemmel ilk yarı performansının ardından 19 maçlık periyodu lider tamalayan Ciy,2.yarıda performansını yeni bir takım olmasnınında etkisiyle kaybetti ve beklenen başarı sezon sonunda gelmeyince Shinawatra ilk ve tek hatasını taraftarın sevgilisi Ericsson’u kovarak yaptı.Klübü 16 senelik Premier League tarihinde en üst derecesine ve aynı zamanda yıllar sonra Avrupa’ya taşıyan menajerlernini gönderilme şekli City taraftarlarını oldukça huzursuz etti.Bu olayın ardından inanılmaz yoğunlaşan taraftar baskısı ve ailevi sebeplerle City’i devretmeye karar veren Taylandlı klübü satışa çıkarttığını açıkladı. Uzun süredir Premier League klüpleri ile ilgilenen ve bu pazara el atmak isteyen Arap sermayesi fırsatı kaçırmadı ve Abu Dhabi grup henüz açıklanmayan bir bedelle Shinawatra’nın hisselerini devraldı.

Dünyada şu anda bu kadar büyük bir likiditeye sahip ender Şirketlerden olan Abu Dhabi Group,büyük açıklamalar ve beklentilerle İngiltere’ye adımını attı. City’i,Avrupa’nın en büyük klübü haline getireceklerini iddaa eden çılgın Araplar’ın transfer borsasına girişide aynı derecede şaşalı oldu.Drogba,Santa Cruz,Alex,Kolo Toure,Buffon,Casillas,Villa,Kaka,Tevez ve Diego gibi pek çok yıldız futbolcuya teklif götürdüler.Alabildikleri tek oyuncu ise Real Madrid’den 30 m pound karşılığı kadroya katılan Robinho oldu. City'nin yeni yönetiminin Robinho ile yetinmeyeceğinin herkes farkındaydı... Sezona yapılan kötü başlangıcı kadro yetersizliğine bağlayan Araplar Ocak ayınada fırtına gibi girmekten çekinmediler. Beklenen teklif bir başka Brezilyalı Kaka için Milan'a geldi.

Rakam inanılmazdı, 100 milyon Euro'dan başlayan teklif, "Kaka, Milan'da yaşlanmak istiyor" haberinden sonra 120 milyon euro sınırına dayanmıştı bile.Yıllardır kendine özgü kuralları bulunan belirli bir düzen içerisinde işleyen futbol ekonomisi ve transfer borsasında, futbol dışında kazanılan paranın bu ekonomiye girişiyle, mevcut şartların değişmesi kaçınılmaz bir hale geldi.

Olayın taraflarından Kaka’nın 7 sülalesini hatta bir Afrika ülkesini 1 sene açlıktan kurtaracak bu parayı reddetmesinin altında yatan sebep, Milan’a ve Milano’ya olan aşkımı yoksa kariyerini Kupalar kazanması muhtemel bir takımda devam ettirmesi mi?Peki Milan gibi bu parayla yaşlanan kadrosunu baştan aşağıya yenileyebilecek bir klübün bu transferden vazgeçmesinin sebebi,patron Berlusconi’nin oluşan ortamdan siyasi çıkar sağlamasımıydı?

Her sene farklı istatistik ve finans kurumları tarafından yapılan en zengin klüpler listesinde 2006 yılında toplam 90.1 milyon Euro geliri bulunan Manchester City,dünyada 17. sırada yer alıyordu. Fakat Arap sermayesinin işin içine girmesiyle City bu bütçesinin 30 m pound üstündeki bir miktarı bir futbolcuya ayırabilir hale gelmesi çok enteresan bir durum.Bu hamle ile Uefa’nın yıllardır,uğraştığı gelir gider dengeleme sistemi,futbol klüplerinin ekonomisini düzeltme,batan klüpleri kurtarma ve klüpleri arası denklik operasyonu da büyük darbe almış durumda.Dünya futbolu tabiî ki Araplar’ın umurunda değil.Onlar bir an önce Kupaları kazanmak ve buradan tanınırlık oranlarını dünya çapında arttırarak koyduklarının fazlasını almanın peşindeler.Herkes Kaka kadar karakterli(yada ne olduğuna siz karar verin) olamayacağından ötürü,2-3 sene içerisinde City iyi bir menajerle futbolun zirvesine kurulabilir.Buda bir kez daha paranın futbolu evine puansız göndermesi anlamına gelecektir.

Bu transferin gerçekleşmemesinin altında ki sebep ne olursa olsun,dünya futbolunun bir süre daha nefes almasını ve bazı şeylerin sadece para ile elde edilemeyeceğini göstermesi açısından önemli.Kendi liglerini yaratmaya çalışan Milyarderlere her ne sebeple olursa olsun dur denmediği taktirde futbol dinamiklerinin,yakın zamanda F1’in yaşadığı gibi bir krize sebep olacağı ortada.Biraz daha dayan futbol,Man City bu kadar kötü oynamaya devam ederse Araplar sıkılıp başka hobiler deneyebilirler.

6.05.2009

Arsenal Ne Kadar Başarılı?

Profesör Wenger’in Arsenal projesini çözen varsa gelsin bizimle de paylaşsın. Yıllardır hep ilk 2’de yer aldıkları Premier League’de, Chelsea’nin Mourinho sonrası yükselişiyle önce 3.’lüğe, sonra da bu sene Liverpool’un sıradışı formu ile 4.’lüğe kadar gerilediler. Felsefe yine aynı. Kadro desen bir iki oyuncu dışında olduğu gibi 23 yaş altı. United, Barça, Chelsea, Madrid, Liverpool, Inter gibi takımlarla kıyaslandıklarında transfere çok daha az para harcıyorlar. Emirates Stadı, Deloitte Zenginler Ligi 2008 raporuna göre kendini çoktan amorti etmiş bile.
Genç Arsenal takımı için 2008-09 sezonunun Şampiyonlar Ligi yarı finaline çıkmış olmak bile büyük başarı. Ama gel gör ki, ezeli rakipleri Manchester United karşısında alınan 1-0 ve 3-1’lik mağlubiyetler, daha da ötesinde bu yenilgilerde oynanan aciz futbol, hatta ve hatta United tarafından sahanın her yerinde küçük düşürülmek, Arsenal taraftarının kafasında çeşitli soru işaretleri uyandırıyor.
Bütün bu faktörler değerlendirmeye alındığında karşımıza kaçınılmaz olarak 2 sonuç çıkıyor:
1)    Arsenal esasında çok başarılı bir kulüp:
Tamam, belki uzun süredir müzeye bir kupa götüremiyorlar. Fakat şu küresel kriz zamanında inanılmaz bir altyapı inşa ettiler. Pires’ler, Henry’ler, Vieira’lar, Cole’lar, Ljungberg’ler gönderildi. Yerine kesilen sakal gibi Fabregas, Walcott, Adebayor, Djorou, Arshavin gibi oyuncular yetiştirildi ya da monte edildi. Ve bu genç, iddiasız kadro buna rağmen Şampiyonlar Ligi’ne katılmayı garantiledi, artı bir de aynı kupada yarı final oynadı.
Üstelik, Wenger, tıpkı X-Men mutantları gibi Bergkamp’tan bir van Persie, Henry’den bir Walcott, çeşitli defans oyuncularından da bir Song klonladı. İlaveten elinde Fabregas, Bendtner, Arşavin, Nasri, Vela, Fabianzski gibi sürüyle genç ve potansiyeli yüksek oyuncusu var.
Finansal açıdan ise, Avrupa’nın elit kulüpleri arasında, tek kendi kendine sürdürülebilir bütçesine sahip olan kulüp haline geldiler. Yani, kulüp zengin bir Arap ya da Rus’un müdahalesine gerek duymadan, profesyonel yöneticileriyle şu anki refah çizgisini bir sorun olmadan uzun yıllar sürdürebilecek konumda.
2)    Bu takımdan adam olmaz:

Futbol, Arsene Wenger’in paleti ya da ego tatmin tahtası değildir. Taraftarı sevindirmek için kazanmak gerekir. Yarı final rövanşında ezeli rakip United’a evinde ezilmek değil. Artı, yıllardır her otoritenin ağzına sakız olmuş bir laf var: “Gününde olduklarında, Arsenal’den daha çok keyif veren takım yok.” Bence bu çok acı bir söz. “Gününde olduklarında...” Yani, her zaman değil. İstikrarsız. Hele bir de her yenilgiden sonra Wenger’in hakemi suçlamaları, “Bizi ancak sertlikle durdurabiliyorlar” demeçleri yok mu? Gençlerle iyi güzel, bir yere kadar da, takım acaba biraz yerinde saymıyor mu?

Camia madem para kazanıyorsa, evde ve Avrupa’da başarı için dış transferde, Gallas ve Silvestre gibi atıkların yerine, daha çok harcama yapılarak, daha iddialı isimler alınmalı. Örnek vermek gerekirse, Şampiyonlar Ligi yarı finali rövanş maçında Kieran Gibbs’ten C. Ronaldo’yu tutması beklenmemeli diye düşünüyorum. Dikkatli okurlarım, bu düşünceme ise “Eğer Gibbs’ten Ronaldo’yu tutmasını bekleyecek inanç olmasaydı, Fabregas’lar, Henry’ler de yetişmez, yedek kulübesini ısıtırlardı” dersiniz, itiraz da edemem. Öte yandan, takım birim futbolcudan o kadar çok kar etmeye başladı ki, Flamini, Lassana Diarra gibi 25'ine gelmemiş adamlar bile milyon dolarlar karşılığı satılır oldu. Yani 25 yaşında adamların "veteran" statüsünde oynadığı bir takım haline geldiler.

Özetlemek gerekirse, bir yandan genç oyuncularla dolu, oynadığı güzel futbolla sempati toplayan, dünyanın belki de tek “self-sustainable” kulübü, öte yandan ise bir türlü gelmeyen, hatta git gide uzaklaştırılan sportif başarı ve inada binmiş bir “harcamama” isteği. İşte sevgili Ortakafagol.com okurları, bu yüzdendir ki, ben Arsenal’in gidişatını bir türlü çözemedim. Başarılılar mı, başarısızlar mı, karar veremedim. Sanırım bu sorunun cevabını, önümüzdeki birkaç yılda, Fabregas-Arşavin-Walcott üzerine kurulu yeni jenerasyon Arsenal takımının performansına bağlı olacak.
Fakat yazımı bitirmeden şunu da atlamayayım: bu jenerasyonun olası başarısızlığı bile Arsene Wenger’i yerinden edemeyecektir. Sanırım Sir Alex Ferguson’u saymazsak, Wenger dışında, Arsenal ayarında büyük bir kulübün menajerlik koltuğunu gerçek anlamda “tapulamış” bir teknik adam göremeyiz. Bir insanın adının ilk 5 harfi bile kulübüyle bu kadar uyuşamaz. United hezimetinde pankartlar ne diyordu? “In Arsene We Trust!” Yoksa inanmıyor muyuz?

12.01.2009

Premierleague'de orta sıralar

Herkese iyi yıllar dileyerek ve yılın yazarı olarak bana oy atanlara çok teşekkür ederek başlıyorum yazıma. Son yazımda da belirtmiş olduğum gibi İngiltere Ligi’ndeki orta sıralarda bulunan takımlardan bahsedeceğim.

Öncelikle oturmuş kadroları bulunan takımlardan başlamak istiyorum, çünkü onların durumlarını değerlendirmek hem yeniden yapılanan takımlara karşı daha kolay hem de daha doğru olur düşüncesindeyim. İlk olarak bu sene müthiş bir çıkış yakalayan ve ilk 4ü zorlamaya başlayan Aston Villa’dan bahsetmek istiyorum. Aston Villa, sezon öncesi geçen seneki başarısına rağmen birçok transfer yaptı ve hepsinde de takımın forvet hariç her bölgesini güçlendirmeye çalıştı. Olof Mellberg’den doğan sağ bek boşluğuna Luke Young’u monte eden O’Neill, ayrıca Carlos Cuellar’ı da sakat bulunan Wilfried Bouma’nın yerine transfer etti. Liverpool’dan kiralık Scott Carson kalmak istemesine rağmen Martin O’Neill kaleyi 37lik Friedel’a teslim etti.

Defansa son takviyeyse Reading’te geçen sezon başarılı bir performans gösteren Nicky Shorey oldu ama O’Neill istediği oyunu ve verimi tam olarak alamadı ondan. Ortasahayaysa Chelsea’de pek forma şansı bulamayan Sidwell dahil edildi ve O’Neill’ın ve taraftarın 3 sene önceki performansını çok beğendiği James Milner, bonservisiyle birlikte alındı. Gol yollarında geçen sene hiç de sıkıntı çekmeyen Aston Villa, forvetine de takviye yapmak istedi ama O’Neill tam olarak istediği adamı bulamadı. Aston Villa’dan bu kadar bahsetmemin sebebi, onları hakikaten de İngiltere’nin yeni 5. büyük takımı olacağını düşünmem. İki sezonda bu kadar büyük aşama kaydeden bir takımın gelişmesinin gözden kaçması neredeyse imkansız. Kaptan Gareth Barry’nin adı Liverpool’la çok anıldı ama o yeni sözleşme imzalayarak bu takıma inandığını gösterdi.

Ashley Young, Agbonlahor, Carew, Laursen ve Barry takımın kilit isimleri ve şu ana kadarki performansları da Aston Villa’yı 4.lüğe yükseltmiş durumda. Carew’in sakatlığı O’Neill’ın ikinci forvet olarak Young’u ileri sürmesine sebep oldu ama 4-4-2 oynatmayı seven O’Neill’ın ara transferde kadrosuna bence iyi bir forvet katacağı kaçınılmaz. Arsenal’in bu seneki kötü performansı da açıkçası Aston Villa’nın ekmeğine yağ sürüyor ve Villa’nın ligi ilk dört içinde bitireceğini tahmin ediyorum.

Fulham ve Everton da en az Aston Villa kadar ilgimi çeken diğer önemli takımlardan. Fulham geçen sene Lawrie Sanchez’in yerine Roy Hodgson’ı getirdiğinden beri önemli bir çıkış içinde.  Kadrosuna bu sene Paintsil, Andrew Johnson, Zamora, Schwarzer ve Zoltan Gera’yı katan Fulham ligin belki de en “consistent” takımı. Yani kadro yapısı ve oyuncuları en az değişen takım. Bu Roy Hodgson’ın takımına ne kadar güvendiğinin bir göstergesi, öyle ki izlediğim zamanlarda performansını hiç beğenmediğim Zamora’yı dahi her zaman ilk 11de gördüm. Gerçi bunun bir diğer sebebi olarak yedeklerin kalitesizliği gösterilebilir ancak Fulham güçlü defans kurgusu ve çok beğendiğim ortasaha oyuncularıyla forvetine kaliteli bir oyuncu daha alabilirse daha üst sıraları zorlayabileceğinden eminim. Geçen sene küme düşmekten son anda kurtulan takımı bu sene üst sıralar taşıyan Roy Hodgson’ı da ayrıca tebrik etmek lazım.

David Moyes, Premier Lig’deki en beğendiğim hocalardan. 3-4 yıldır beraber oynayan iskelet bir kadrosu olduğunu söyleyebiliriz ve yaptığı transferlerde de hakikaten çok başarılı bir grafik yakalamış bir hoca Moyes. Bu sene takıma kattığı Saha, Baines ve Fellaini şu ana kadar iyi bir performans göstermiş durumdalar. Bu sene Moyes’in peşini sakatlıklar bırakmadı ama yine de Cahill ve Arteta gibi yıldızlarıyla sonuca gitmeyi bildiler ve ligde 6.sıradalar. Everton kadrosuna ara transferde bir forvet daha katmak zorunda kalacak gibi çünkü Yakubu’nun sezonu kapatmasından sonra Saha da şimdilik en az Ocak sonuna kadar sakat.

Wigan da bu sene yaptığı çıkışla herkesi şaşırtmış durumda. Özellikle sakatlanana kadar sezon sonuna kadar kiralık olan Amr Zaki, forvette inanılmaz bir performans göstermişti. Ayrıca geçen sezon da başarılı bir oyun sergileyen Valencia’nın da katkılarıyla Wigan’ı 7.liğe kadar yükseltmiş durumda. Birmingham’ı bırakıp takımın başına geçen Steve Bruce, Middlesbrough’da yedek olan Cattermole’u transfer edip ilk 11e koymakta hiçbir sakınca görmedi ve bu oyuncu da performansıyla şimdiye kadar Bruce’u utandırmadı.

Son olarak hayal kırıklığı yaratan iki takımdan bahsetmek gerekirse hiç şüphesiz bu ikisi Man City ve Tottenham olacaktır. Sezonun son gününde yaptığı flaş Robinho transferi ve Abu Dhabi grubuna satılmasıyla bir anda dünya transfer piyasasında da bir endişeye yol açan City, ne yazık ki menajeri Hughes’ın en azından şimdiye kadarki bu durumumu kaldıramamasından dolayı takım hiç de sevindirici bir noktada değil. Ancak yine de taraftarlar gelecek transferlerden ve oyuncuların da bu duruma ayak uydurmalarının beklentisi içerisindeler.

Tottenham tarafındaysa geçen sene Ramos’un göreve gelmesiyle bir kesim büyük beklenti içerisine girmişken diğer bir kesimse Jol’un görevine son verilmesinin hiç de yerinde olmadığını düşünüyordu. Nitekim yapılan Bentley, Modric, Gomes ve Pavlyuchenko gibi büyük transferlere rağmen Ramos bir türlü doğru 11i kuramadı ve yerini ligin tecrübeli menajerlerinden Harry Redknapp’e bıraktı.

Ligin diğer ekipleriyse açıkçası çok tutarsız performanslar göstermekteler. Tuncay, Middlesbrough’daki oyunuyla Chelsea’nin transfer listesine girmiş olsa da puan durumunda 17.liğe kadar gerilemiş durumdalar. West Ham’ın sezon başında Ashton’ı kaybetmesi, Curbishley-Zola değişikliği gibi durumlara rağmen fena bir durumda değiller ancak kesinlikle daha fazla potansiyeli olan bir takım. Portsmouth’ta Redknapp’ten doğan boşluğu eski Arsenalli Tony Adams doldurmaya çalışıyor ama zaten ortasahada sıkıntı çekiyorken Diarra’yı da kaybetmesi işini zorlaştıran sebeplerden. Yine de Crouch-Defoe ikilisi takımı sırtlamayı başarıyor.

11.12.2008

EPL’de alt ve üst


Premier Lig bütün heyecanıyla devam ederken hem üst sıralar hem de alt sıralar için bu seneki mücadele geçen senekinden daha çetin geçecek gibi gözüküyor. Bu durumun en önemli sebebi olarak lige yeni çıkan takımların geçen senekilere oranla daha iyi takımlar kurmalarını gösterebiliriz ve hakikaten de baktığımızda beşinci olan Aston Villa ve sonuncu olan W.B.A’in arasında sadece dokuz puan fark var.
Lige yeni çıkan takımların en azından şu ana kadar başarılı olmalarındaki temel sebep, başındaki menajerlerin başarıyı elde etmiş kadro iskeletini çok bozmamaya çalışmalarından kaynaklanıyor. Gerçi Hull City bu takımların arasından sıyrılıyor biraz ancak onların da yaptıkları Geovanni, Boateng ve Cousin transferleri hakikaten çok yerinde. Özellikle Geovanni transferi Phil Brown’un tam bir fırsat avcısı olduğunu gösterir nitelikte. Geovanni geçen sene Manchester City’ye Sven Goran Eriksson tarafından getirilmiş ama ilk 11e adını bir türlü yazdıramamıştı. Yine de oynadığı maçlarda yeteneğini sergilemiş ve ismini özellikle alt sıra ekiplerinin transfer listesine yazdırmıştı.
Başka önemli bir nokta da Stoke City ve W.B.A’in kalelerini ligin önemli kalecilerinden olan Thomas Sorensen ve Scott Carson’a emanet etmiş olmaları. Şu ana kadar bu ikili de takımları için çok iyi performans sergilemiş durumdalar. Her ne kadar çok çekişmeli geçecek gözükse de ben Stoke City ve W.B.A’in düşeceğini tahmin ediyorum. Yine de taçtan attıkları gollerle de olsa (Rory Delap’ın bu seneki tüm Stoke City maçlarında 6 taç asisti var) iki takımın da  lige geçen seneki Derby County’den daha fazla renk ve heyecan getirecekleri kesin.

Şampiyonluk mücadelesine gelecek olursak yine orada da sezonun son maçına kadar sürebileceğini düşündüğüm bir çekişme olacak gibi. Özellikle Liverpool’un Robbie Keane transferini Benitez’in şampiyonluğu istediği bir hamle olarak görüyorum. Hatta Gareth Barry’yi de kadroya alsa benim gözümde şampiyonluğun en büyük adayı olurdu Liverpool. Agger’in dönüşü, Arbeloa’nın ve Aurelio’nun uyum sağlaması, Alonso ve Mascherano’nun da oynadıkları zaman göz kamaştırmaları ve Kuyt’un parmak ısırtan performansı Liverpool’u şu ana kadar zirveye ortak etmiş durumda. Torres’in dönüşüyle birlikte daha da güçlü olacaklar ve Gerrard kaptanlığında ilk kez bu kadar ciddi bir şampiyonluk havasına girecekler. Yine de Chelsea ve Manchester’ı unutmamak lazım. Lampard’ın kariyerinin son beş senesini Chelsea’de geçirecek olması ve geçen seneki ayrılıp ayrılmama kararsızlığından kurtulması “The Machine”in hem şampiyonlar liginde hem de ligde fırtına gibi eseceğinin bir göstergesiydi benim için ve şu ana kadar göstermiş olduğu muhteşem performansı da bunu doğruluyor. Ayrıca Anelka’nın da özellikle son haftalarda göstermiş olduğu performanslar da yıllardır beklenen büyük patlamayı göstereceği şeklinde yorumlanabilir. Bosingwa ve Deco transferleri, sakatlıklarından çıkmalarıyla takımlarına büyük katkı sağlayacaklarını düşündüğüm Essien, Ballack ve Drogba gibi oyuncularla da Chelsea hakikaten şampiyonluğun en önemli favorilerinden.
Manchester United içinse Berbatov transferiyle beraber yine şampiyonluğun en büyük adayı olacağını söylemiştim ama bu sefer hakikaten karşısında kendisini çok zorlayacak iki güçlü rakip var ve bu yüzden çok zevkli bir şampiyonluk mücadelesi izleyeceğimizi düşünüyorum. Arsenal’i bu kadroya eklememeyi düşündüm çünkü ortasahada bariz bir defansif orta saha eksikliği var ve Denilson bu açığı kapatacak özellikte ve deneyimde bir oyuncu değil. Fabregas’ın performansındaki düşüşün en büyük nedeni yanında Flamini gibi defansif özellikleri iyi olan ve Fabregas’ın orta sahadaki yükünü hafifleten bir oyuncu olmamasından kaynaklanıyor. Adebayor, Van persie ve Nasri’nin performansları her ne kadar iyi olursa olsun defansif sıkıntıları bulunan Arsenal’in bu üçlüyü zorlayabileceğini tahmin etmiyorum. Ancak ve ancak bu üçlüyü sıkı bir şekilde takip edeceklerinden şüphem yok ama Arsenal’in onlara yetişebileceğini, yetişse bile orada çok durabileceğini sanmıyorum. Orta sıra takımlarını içeren kapsamlı bir yazıyı yakında yazacağım.