İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Can Evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.12.2008

Bundesliga İlk Yarı Değerlendirmesi - 1

HOFFENHEİM

Karşımızda sadece Almanya için değil, bütün Avrupa’da yankı uyandıracak sürprizi yapan Hoffenheim takımı var. Geçen sezon ikinci ligde mücadele ederlerken, ben bu takımın 1. ligine çıkacağını ve geçen sezon Karlsruhe’nin yaptığı sürprizin daha iyisini yapacaklarını düşünüyordum. Ama ligin ilk yarısını şampiyonluk potasında ve lider olarak bitireceklerini açıkçası tahmin edemedim. Bazı kesimler bu takımı, kasaba takımı olarak görerek hafife alıyorlar. 1899 yılında kurulmuş bir takım. Başkanları Almanya’nın en zengin ilk 8 kişiden birisi ve teknik direktörleri Ralf Rangnick ise Almanya’da saygı duyulan ve değer görülen bir teknik adam. Kasaba takımı olabilir, ama ligde Bayern’den bile daha göze hoş ve iyi bir futbol oynuyorlar. Yaş ortalaması düşük genç bir takım. Tarihlerinde hiçbir kupa başarısı bulunmuyor. Lige iki galibiyetle başladılar. Leverkusen deplasmanında yedikleri 5 golden sonra ileri ki haftalarda puan kayıpları yaşasalar da, seri galibiyetler alarak kendilerini gösterdiler. Aslında bu takımı ben, bizim Sivas spora benzetiyorum. Hatırlarsanız, Sivas spor geçen sezon ligimizde şampiyonluk mücadelesi verirken, 3 büyükler karşısında aldıkları yenilgileri yüzünden şampiyonluğu kaybetmişti. Hoffenheim’da ligin ilk yarısında böyle bir portre çizdi. Ligin güçlü takımlarında sadece Hamburg’u yenebildiler. Eğer ikinci yarıda böyle bir grafik çizerlerse, şampiyon olmaları çok zor. Zaten ligin ilk 10 haftası çok önemli. Eğer 10 haftayı en az kayıpla ve şampiyonluk potasında girerlerse, o zaman bir mucize ile karşılaşma ihtimalimiz hayli fazla olacak. Gönlüm şampiyon olmalarında.

BAYERN MÜNİH

Sezona şampiyonluğun en büyük favorisi olarak giren Bayern, lige çok kötü bir başlangıç yapmıştı. Ligin ilk 7 haftasında beklenilmeyen sonuçlar aldılar. O haftadan sonra seri galibiyetler alarak ligin tek favorisi olduklarını bir kez daha gösterdiler. Zaten ligin ikinci yarısında onları şampiyonlukta Hoffenheim dışında başka bir takımın zorlayacağını sanmıyorum. Özellikle kale ve savunmaları bir büyük takıma yakışmayacak derecede hatalar yapıyor. Eğer ligin ikinci yarısında aynı hataları yaparlarsa şampiyonluğu kaybedebilirler. Kaleci Rensing’e hiç güvenmiyorum. Ribery faktörünü de söylemek istiyorum. Takım ona çok alışmış gibi görünüyor. Ribery’nin olmadığı bir maçta özellikle hücum yönünde aşırı derecede zorlanıyorlar. Takımın bu kadar bir oyuncuyu alışmaması lazım. Hatırlarsanız, Ballack Chelsea’ye gittiğinde Bayern 2006/2007 sezonunda kötü sonuçlar almış ve ligi ilk 3 arasında bile bitirememişti. Bayern, Ballack gittiğinde iyi bocalamıştı. Ribery’nin olası sakatlığında kötü sonuçlar alacaklarını düşünüyorum.

HERTHA BERLİN

Berlin takımı ise ligin ilk yarısını beklenilmeyecek bir derecede bitirdi. Onlar da ligi kötü başlangıç yapmıştı. Sonra ki haftalarda düzelen takım, özellik iç sahada seri galibiyetler aldı. İç sahada çok etkili oynayan ve iyi sonuçlar alan bir takım. Sezon ortasında Pantelic’in çıkardığı huzursuzlukları takımı fazla etkilemedi. Çünkü alternatif olarak Voronin vardı. Zaten Voronin geldikten sonra Pantelic’e bir şeyler oldu ve performansı geçen sezon gibi değil. Ligin ilk iki sırasındaki takımların sadece 2 puan gerisinde olmalarına rağmen şampiyonlukta pek şansları bulunmuyor. Bu sene şampiyon olabilecek kapasitelerinin olduğunu düşünmüyorum. Ligin ikinci yarısında yine iç sahada başarılı sonuçlar alacaklardır, ama dış sahada aynı şeyleri söylemem çok zor. Zaten dış sahadaki topladıkları puanların çoğunu şanslarının yardımıyla aldılar.

HAMBURG

Hamburg ise ligin güçlü takımlarının sezona kötü başlaması ve özellikle favori Bayern Münih’in kötü başlaması nedeniyle, ligi birkaç hafta lider götürdüler. Sezona yeni teknik direktörleri Martin Jol ile başladılar. Jol, takıma kendi sistemini oturtmaya çalışırken, takım göze hoş gelmeyen bir futbol oynamaya başladı. Oynadıkları futbolu açıkçası pek beğenmiyorum. Bir maçta Petric, diğer maçta Olic hem takımı, hem de Jol’ü kurtarıyor. Özelikle deplasmanlarda alınan kötü sonuçlar yüzünden iç sahada kazanılan puanların pek bir anlamı kalmadı. En son 1983 yılında şampiyon olan bu takımın, bu sezon şampiyonluk şansları matematiksel olarak yüksek görünse de, mantık olarak bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Ligin ikinci yarısının ilk maçını sahalarında Bayern’le oynayacaklar. Eğer Bayern karşısında galip gelirlerse, o zaman ligde çok şey değişebilir. Ligi 3. sırada bitirip şampiyonlar ligine katılmalarını bile başarı olarak görmeleri lazım.

BAYER LEVERKUSEN

Tarihlerin hiç şampiyonluğu bulunmayan bu takım, bu sezon şampiyonluk için ümitlenmişlerdi, ama beklenmedik kötü sonuçlar yüzünden bu sene de şampiyonluğun zor olduğunu bir kez daha gördük. Yine de Hamburg’un ne kadar şampiyonluk şansı varsa, bu takımın da o kadar şansı olduğunu düşünüyorum. Sezona teknik direktör Bruno Labbadia ile başladılar. Futbolculuk döneminde forvet olan Labbadia, takımını ofansif oynatarak cesur bir yönetim gösteriyor. Bazı maçlarda bu durum, takımın kolay gol yemesine sebep oluyor. Geçen sezonki Leverkusen ile bu sezon Leverkusen arasında en büyük fark ise takıma monte edilen Helmes olarak gösterebilirim. Kiessling ile iyi anlaşan Helmes, özellikle deplasmanlarda kontrataklarda çok etkili oluyor. Ligin ikinci yarısına çok zor fikstürle başlayacaklar. İlk 4 maçta alınacak sonuçlar, Leverkusen’in sezon sonunu nerede bitireceğini gösterecektir.

BORUSSİA DORTMUND

Ligde en son 2002 yılında şampiyon olan bu takım, taraftarlarının özlemini galiba bu sene de bitiremeyecekler. Sezona çok iyi bir kadro ile başlamışlardı. Ben, kadroyu görünce eski Dortmund’u görebiliriz diye düşündüm. Yeni teknik direktörleri Jürgen Klopp’u hiç hesaba katamadım. Korkak ve küçük düşünen Klopp yüzünden Dortmund ligin ilk yarısında istediği ve hak ettiği sonuçlara alamadı. Zaten Dortmund, son yıllarda ne kaybettiyse, yanlış seçim olan kötü teknik direktörler yüzünden istenilen başarıyı yakalayamadı. Bu teknik direktör yüzünden şampiyonluk şansları neredeyse yok gibi. Eğer bu takım ligi ilk 5’te bitiremezse, bu takıma çok yazık olur.

21.06.2008

Bu Bir Futbol Yazısıdır

Türkiye A Milli Erkek Futbol takımının 15 Haziran gecesi Çek Cumhuriyeti takımını futbol oyununda nadir görülen bir maçta 3-2 mağlup etmesi, Fatih Terim’in turnuva öncesi ve süresince tutunduğu tavırlar, medyada futbolun konuşulduğu söylemsel ağ ve Orhan Pamuk ile Terim arasında yaşanan beklenmedik atışma, ‘modern’ futbol ve Türkiye bağlamında düşündüklerimi yazıya dökmeye itti beni.



Bir kere şu soruyla başlamak istiyorum: Türkiye futbol ligini ‘kendi’ ligi olarak benimsemiş futbol seyircisi, Avrupa’da oynanan futbol liglerini izleyip sıklıkla sorar; “Bizim ligde futbol niye bu kadar güzel değil?” Her futbol seyircisi farkındadır ki oynanan futbol farklıdır. Bu farklılık ise hemen ‘güzel’ diyerek estetiğe bağlanır ve Avrupa (özellikle İngiltere) ligleri ile Türkiye ligi arasında bir hiyerarşi kurulur. Çoğu yorumlarda da bu estetik eşitsizlik, futbolun gelişemişliği, geri kalmışılığı, yönetim hataları, yozlaşmalar gibi başka kurumsal yapılara atfedilişiyle alışık olduğumuz terimlerle açıklanmaya çalışılır. Herhalde ligler üzerinden kurulan bu karşılaştırmanın milli takımlar üzerinden de yapıldığını söylesek yanlış olmaz. İşte bu hiyerarşi ‘modern futbol’ ve ‘modernleşememiş futbol’ arasındaki hiyerarşidir.



Gelgelelim zaman oluyor, Türkiye takımları ya da Milli takımlar aynı sahnede ‘yarıştıkları’ ‘daha gelişmiş’ futbol ekollerini mağlup edebiliyorlar. Futbolun konuşulduğu söylemsel ağı anlamak için bu ‘zafer’ anları ile ‘geri kalmışlık’ literatürünü birlikte okumamız gerekiyor. Bu okumayı yaparken hem futbola içkin bazı süreçleri hem de bir 3.Dünya ulus-devleti olarak Türkiye’nin kurucu hegemonyasını birlikte ele almak gerekir. Yazının ilk bölümü futbolun Türkiye modernleşme süreciyle içiçe anlaşılması için bir arkaplan öneriyor. İkinci kısım ise tüm bu söylemsel ağ içinde Fatih Terim’in taktiksel düzenlerini sorguluyor, 2000 yılındaki Uefa Kupası yolculuğu ve Çek Cumhuriyeti maçının son 15 dakikası arasında bir örtüşme arıyor. Umudum yazının ilk bölümünün futbolla yakından ilgilenmeyenlere de alternatif bir bakış sunması. İkinci bölüm ise ‘modern’ futbolla ilişki içinde futbol oyununa yeni bir bakış sunmayı amaçlıyor.



Bu yazıyı motive eden düşünce biçimi, milliyetçiliğin ulus-devlet modernleşme söylemi içinde, kurucu bir rol üstlendiğini kabul ediyor. Milliyetçi söylem ve takip eden kuruluş süreci, ulus-devletin bir ünite olarak modernleşme sahnesine çıkıp, ‘denize dökülen’ ya da ‘tek dişi kalmış bir canavar’ olan ‘medeniyete’ milliyetçi bir elit önderliğinde ‘yetişmeye’ çalıştığı bir toplumsal süreçle bizi yüzyüze bırakmış durumda. (her ne kadar bu sürece ciddi anlamda meydan okunan bir dönemde de olsak.) Nedense yakalanmaya çalışılan ‘medeniyete’ bir türlü ulaşılamaz. Devlet sürekli bir yozlaşmayla suçlanır, yönetimler basiretsizdir ama modernleşmenin, ‘batıyı’ yakalama (bunun Türkiye örneğinde olduğu gibi taklit etme düzeyine kadar gittiği iddia edilir.) çabasının kendisinin sorunlu olduğu pek düşünülmez. ‘İlerleme’ yolunda karşılaşan ‘sorunların’ çok daha başka bir yerde, modernleşme kalıbının sürtünmesiz bir düzlem gibi algılalan ‘Türkiye’ coğrafyası üzerine yapıştırılma çabası içinde görünür olan pütürler; yani mücadeleler ve meydan okumalar olduğunu görmeye çalışmak gerek. Önemli bir not da şu; bu yazının birçok notasında futbol sözcüğü spor sözcüğü ile değiştirilebilir şekilde okunabilir.



Kapsamlı bir teorik alanı bir paragrafa sığdırmaya çalışarak bir ‘şuç’ işledikten sonra bu pencereden ‘modern’ futbol ile Türkiye’nin yaşadığı tarihe bir bakmak gerek. Batıdan gelen antrenörlerin (burada Jupp Derwall ve son zamanlarda K.H.Feldkamp’a yüklenen anlamları düşünüyorum) modern futbolu öğrettiği isimler olarak Mustafa Denizli ve daha sonrasında Fatih Terim gibi antrenörler, onların bıraktığı yerden ‘modern’ futbolu Türkiye’de sürdürecek milli özneler olarak ortaya çıktılar. Milli takımın yabancı bir antrenörler çalışmayı reddetmesi böyle bir tarihe bağlanınca kafamızda anlamlı olmalı. Fatih Terim ve Mustafa Denizli’nin (özellikle ikincisi), batılı bilgiyi öğrenen ve bunu bu coğrafyada uygulayacak olan liderler olarak sunulması Mustafa Kemal ve modern devlet ilişkisi ile Terim-Denizli ve modern futbol ilişkisi arasında bir benzerlik görmemizi sağlayabilir.



Türkiye coğrafyasının modern devlet ve kurumları ile yaşadığı tarih, unutmaya zorlandığımız acı dolu bir tarih ile dolu. Sıradan bir başarısızlık, ‘aşılan engeller’ ya da ‘yapılması gerekenler’ olarak anlatılan tecrübelerin (darbeler, savaşlar vs.) milliyetçi hegemonyadan beslendiğini ve bu hegemonya yoluyla mümkün kılındığını söylemek zorundayız. Futbolu anlamaya çalışırken, futbolun milliyetçi hegemonyadan beslenen ve aynı zamanda onu kuran (tabi burada yoğunlaşmayarak eksik kalsam da futbolun erkek-egemen toplumun kuruluşuyla da devamlı bir ilişki içinde olduğunu not etmemiz gerek) bir söylem-pratik alanı olduğunu düşünüyorum. Bu yazının amacı ve okunuş biçimi, futbolu bir oyun olarak anlayıp depolitize etmek olmamalı. Yine de ikinci bölüm futbola daha büyük bir pencereden bakarken, futbola içkin süreçlerle ilgileniyor ve futbolun bir oyun olarak anlaşılması için bir yol tartışıyor.



Yalnız futbolun aslında (burada futbolun aslı derken tüm sosyal bağlamdan koparıp 22 oyuncunun sahada oynadığı bir oyunun kendi dinamiklerinden söz ediyorum) gerçekten de bir oyun olması, başarı kriteri olan maç sonuçlarının olumsallığında yatıyor. Yani demek istediğim, küresel hegemonyanın baş aktörlerinden biri olan İngiltere’nin (modern futbolun kurulduğu coğrafya olmasına rağmen) yer alamadığı bir turnuvada son sekiz takım arasında kalmak Türkiye ve başarı sözcüklerini modern bir ‘yarışma’da yan yana getirmeyi mümkün kılıyor. İngiltere’nin Avrupa Şampiyonası’na katılamayıp Türkiye’nin katılamaması, sistematik olarak Türkiye’nin İngiltere’den ‘daha iyi’ oluşuyla değil, kuralar, goller, maçlar, hava koşulları gibi sınırsız sayıda etkenin kesişerek oluşturduğu olumsal bir sürecin sonucu olarak anlaşılabilir. 2002 Dünya Kupası Dünya 3.’lüğü de aynı bağlamda okunabilir.(herhalde dünya 3.lüğü Türkiye ile bir de askeri harcamalar sıralamasında veya ordu büyüklüğü sıralamasında yanyana gelmiştir.) Modernite sahnesinde yetişmeye çalışılan, onlar gibi olunmaya çalışılan ‘medeniyet’ simgelerinin alt ediliği bir enstantane oluyor bu ‘zafer’ anları.



İşte tam bu noktada bu galibiyetlerin Türkiye ve Dünya medyasında (3.dünya milliyetçiliklerini performas verdikleri seyirci olan ‘medeni ülkeler’ den bağımsız düşünemeyiz) nasıl yansıtıldıklarına ve açıklanıldıklarına bakmak bize futbolda alınan bu sonuçların hangi tarihsel-toplumsal hikayelerle paralel gittiğini gösterebilir. Çek Cumhuriyeti maçında ortaya çıkan tablo futbol terimi ile bir ‘geri dönüş’tü. Geride olan takımın müsabakanın kalan kısmında maçı tersine çevirip maçı kazanması yani. Peki buna ‘diriliş’ ya da ‘ayağa kalkış’ denildiğinde, hele bir de lider ‘Terim’in’ büyülü ve motive edici sözleri, ‘stratejik’ hamleleri eklenildiğinde aklımıza hangi hikaye geliyor? 2008 Avrupa Şampiyonası için hazırlanan şirket reklamlarının biri ‘Çılgın Türkler’ temasını kullanmış bile. ‘Diriliş’ ise aynı literatürden piyasaya çıkan ikinci ‘en-çok-satan.’ Gazete başlıkları ulus-devletin kurucu hikayelerinden biri olan Kurtuluş Savaşına referansla konuşmakta istikrarlıydılar. Dış medyada ise istikrarlı olmasa da ‘sadece Türklerin yapabileceği bir geri dönüş’ anlatımını görmek mümkündü. ‘Türkün gücü’ bir kez daha gösterilmiş oldu; Dünya’da unuttuysa hatırlamış oldu bu arada. Tabii maç 2-0 iken Çek Cumhuriyeti’nin topunun direkten dönüşü ve aynı pozisyonda Emre Aşık’ın sakar müdahelesiyle Jan Polak’ın kafasını yarması maçın dönüş anıydı.(Maç sonrası o pozisyonun penaltı ve kırmızı kart ile cezalandırılabileceğini söyleyen ‘babayiğit’ yoktu pek.) İşte futbolun olumsallığı burada yatıyor. Futbol topunun yuvarlaklığı, ayakla ve 22 kişiyle oynanışı, açık havada oynanışı futbolu çoğu noktada tahmin edilemez kılar. Az maç oynanan ve tansiyonun yüksek olduğu turnuvalarda ise bu olumsallık uzun vadeli yarışmalara göre çok daha barizdir. Dünyanın en iyi kalecisi sayılan Petr Cech topu elinden kaçırdığında Nihat da şaşırmıştı aslında. Ama yine de uyanıktı ve golü attı. Turnuvlar da bu yüzden keyifli, Yunanistan’ın 2004’teki şampiyonluğu da öyleydi.



Dünya medyasına baktığımızda da ‘medeni’ ve ‘medenileşememiş’ futbol ikiliğinin en bariz işlendiği makalelerden biri Rob Hughes’ün kaleme aldığı ve New York Times’da yayınlanan makale oldu. Volkan’ın son dakikada yaptığı hareketi ‘mağara adamı’ hareketi olarak niteleyerek ciddi tepki çekti Türkiye gazetelerinden. ‘Tam başarıyı yakaladıkları anda Türk olduklarını gösterdiler’ tonu aynı söylem içinden milli takımı ve ulusal değerleri yücelten ana-akım Türkiye medyasını paradoksal bir şekilde kızdırmış gözüküyor. Burada futbol ve üzerine geliştirilen tanımların kayganlığının ve istikrarsızlığının altını çizmeliyiz.



3.Dünya milliyetçiliklerine atfedilen bir süreç de, halkın geri kalmışlığını vurguladığı kadar halka özgü bir karakteristiği de vurgulamaktır. Türklerin azimli oluşu, pes etmemesi, savaşçı oluşu böyle bir çerçevede anlaşılabilir. Güreş, atıcılık gibi sporların bir ‘Türk’ tarihine bağlanarak Dünya şampiyonlukları kutlanması da bunla anlaşılabilir. Ancak futbol dünya kamuoyunu yoğun bir şekilde oyalayan bir spor olmasıyla farklı bir boyut taşıyor. Kuralları Batı Avrupa’da koyulan, ‘modern’ bir oyun olan futbolun sahnesinde boy göstermek, modern dünyaya ‘biz de varız’ demek oluyor bir anlamda; hem de Türklüğümüzü kaybetmeden. Yazının bundan sonraki kısmı bu bağlamda futbolun saha içindeki taktiksel yönü üzerine spekülasyon yaparak, futbolla yakından ilgilenenlere hitap ediyor.



Futbolun taktiksel boyutunu tartışmanın her daim spekülatif bir doğası olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi de futbolun keyifli kısmının olumsallık kavramında yatması. Taktiği böyle yaparsan böyle olur, antrenör şunu yaptı böyle oldu açıklamaları hiç bir noktada kesin ve belirleyici olmamaya mahkum. Çek Cumhuriyeti maçı gibi bir çok maç var ki, ne ayrıntılı bir taktiksel analiz ne de istatistiksel tablo maçı açıklayabilir. Yine de spekülasyonuma devam etmek istiyorum.



İlk olarak modern futbolun taktisel boyutunu tanımlayan birkaç terimden bahsedelim. Modern futbol denilen oyun, kaleci, defans, orta saha ve forvet hatlarının birbiriyle ilişkilenmesi üzerine kurulu. Bu hatlar üzerinde farklı pozisyonlarda oynayan oyuncular birbirleriyle koordinasyon içinde oynayarak antrenörün taktiksel şemasını yansıtmak durumdalar. İyi bir modern futbol performansı bu şemanın oyuncular tarafından başarıyla yansıtıldığı, görevlerin etkin bir şekilde yerine getirildiği bir görüntü verir. Oyunu tanımlayan iki değişik bölüm var. Takımın topa sahip olduğu ve sahip olmadığı anlar; toplu oyun ve topsuz oyun. Modern futbolun vaadi, iki bölümde de takımın belirli bir şemayı takip etmesi ve takım olarak bir şemaya tabi kalmasıdır. Bu şemaya uygun maçları kuşbakışı seyrettiğimizde takımın belirli çizgilere, istikrarla uyduğu (en azından fiziksel kondisyon yettiği sürece), maçların belirli paternler üzerinden okunabildiğini görürüz. Özetlemek gerekirse modern futbol, toplu ve topsuz bir oyunun sistematik bir düzeni izlemesidir. Mahalle futbolunun modern futboldan ayıran da bu düzeneğin ayrıntılı olarak formule edilmemiş olması ve ‘taktik’ denilen direktifler toplamının var olmayışıdır. Dolayısıyla mahalle futbolu, modern futbola göre ‘geri kalmıştır.’



Hatlar arasındaki koordinasyondan bahsettik. Modern futbolda hatlar arasındaki koordinasyonu tanımlayan ise takımın kollektif hareketidir. Yalnız bu hareketin yönü çok önemli. Sahanın enlemesine, boylamasına ve diyagonel olmak üzere 3 değişik eksende düzenli olarak uygulanması gerekir. Bu şablona bakınca oyunculardan beklenenin, oyunun kurallarına uymak ve antrenörün direktiflerini uygulamak düzeyinde ‘modern’ olması beklenir. Kafasına göre hareket eden oyuncular ‘mahalle topçusu’ olarak nitelenerek modern futbola uyumsuzlukları vurgulanır. (Burada oyuncuların kişisel karar ve yaratıcılığın futboldan hiç bir zaman yok olmadığını, ancak modern futbol anlayışı içinde bu karar ve yaratıcılığın belirli bir kalıp içerisinde uygulanabileceğinin öngörüldüğünü söylemek gerek.)



İddiam şu; Fatih Terim’in takımlarının zaman zaman sistematik ve bilinçli olarak ‘modern futbolu’ askıya aldığı, ‘modern futbola’ uygun olmadığı düzeyde başarılı olduğunu düşünüyorum. Bu anlarda da farkında olmadan ‘kendi modern futbolunu’ sergilediğini düşünüyorum. Modern; çünkü o statta, o topla va o zamansallık içinde performe ediliyor. Amacım pre-modern ve Türklere özgü bir futbolun yaratılıdığını iddia etmek değil.

Aynı Fatih Terim’in İtalya macerasından itibaren ise ‘modern futbolu’ taklit etme düzeyinde benimseme çabası içinde olduğunu, birçok değişik faktörle de birleştiği düzeyde başarısızlık yaşadığını düşünüyorum. Fatih Terim’in başarılı olan sistemlerinde radikal düzeyde farklı olan ise şuydu: toplu ve (özellikle) topsuz oyunda yatay hareketi mümkün olduğu kadar askıya alması, ve tek dizgede oyunu kurması. Çek Cumhuriyeti maçının son 20 dakikasında yaşananın da böyle bir niş olduğunu düşünüyorum. Özellikle başarılı olamayan bir ‘modern futbol’ anlayışının askıya alınışı zorunluluk üzerine yapılmış olabilir. (son 20 dakika, takım 2-0 mağlup, ‘risk’ almak adına herşeyin denenmesi gereken bir an.) Niyetlenmeyen sonuç olarak bu ‘bilinçsiz’ öne çıkışın ağır ve hareketsiz Koller’i oyundan tamamen sildiğini ve Çek Cumhuriyeti’nin ‘hedef adam’ taktiğini kilitlediği barizdir. Topu 70 dakika boyunca hedef adama yönlendirerek rahat bir futbol oynayan Çek Cumhuriyeti ise bu hamle karşısında tıkanmış ve toplu oyunu oynayamamıştır.



Özellikle Fatih Terim’in Galatasaray’la yaşadığı 2000 Uefa Kupası yolculuğunu düşünelim. Sağ ve sol savunma oyuncularının orta saha üçlüsü ve forvet ikilisiyle birleşip, sistematik bir şekilde savunma-orta saha-fovet düzlemini kayganlaştırdığı, hatların yatay uyumundan çok rakibin üzerine doğru dikey bir hücum pres uyguladığını hatırlamalıyız. ‘Fatih Terim’ modeli denilen sistem buydu. Bunun sistematik bir düzensizlik olduğunda ısrar ediyorum.



‘Modern futbol’ dediğimiz oyunun iyi uygulayıcılarının ve tanımlayıcılarının Batı Avrupa takımları olduğunu, gösterişsiz oyunlarıyla eski Doğu bloku futbollarının ise sistematik oyunu benimsediğini ve bu oyunun başarılı özneleri olduğunu düşünüyorum. Bu küresel dağılımda Türkiye futbolu’na ‘Avrupa’nın Brezilya’sı’ denmesi ilginç bir nokta. Dribling’i baz alan oyunun yanında kum ve samba dansı gibi toplumsal hafızada yer eden süreçlerin kesiştiği noktada farklı bir futbol olan ‘Brezilya futbolu’ ortaya çıkmış olabilir.[i] Top, çim saha ve diğer futbolcular gibi materyal gerçekliklerle / objelerle öznelerin nasıl ilişkilendiği toplumsal hafızadan bağımsız anlaşılamaz muhakkak. Futbolun spesifik oynanışlarını belirleyen süreçler de bu şekilde açıklanabilir. Avrupa futbolu ile sürekli ilişki içinde (yine modernleşme süreciyle birlikte okunmaya çalışılırsa, bu ilişki sürekli bir arzulama ve örnek alma ilişkisi olabilir) olsa da farklı bir toplumsal hafızanın futbol üzerinde önemli bir etkisi olduğu yadırganamaz.



Aslında geldiğim nokta şu: Brezilya örneğinde kum üzerinde oynanan futbolun ve samba dansının taşıdığı ayak çabukluğunun yarattığı hafıza, Türkiye örneğinde toprak sahalar, asfalt yollar ve ‘mahalle futbolu’ düzeyinde sorgulanabilir. Çarpıcı bir iddiayla özetlersek; yatay hareketin eksikliğiyle ‘modern’ futboldan radikal bir şekilde ayrılan ‘mahalle futbolu’nun Türkiye milli takımının futboluna olan katkısı, oyunu kendi sahasında kabul ettiği noktalarda Fatih Terim’in takımlarında tıkanıklıklar yaratıyor olabilir. Kurtuluş Savaşı anlatılarıyla parallellik gösterdiği düzeyde ‘saldırın’ direktifi, resmi tarihle olduğu kadar futbolun taktiksel şeması üzerindeki ‘dikey’ hareketle çakışıyor olabilir. Saldırma eyleminin yatay bir hareketi çağırdığından daha çok dikey ve ‘ileri’ bir hareketi çağırdığını iddia etsem çok abes kaçmaz umarım. Aslında ikinci bölümde demek istediğim, futbolun tüm aktif failleri tarafından olmasa da Fatih Terim örneğinde bariz olan bu paralellikler, futbolun sadece medyada konuşulma biçimini değil, sahada oynanma biçimini de etkiliyorsa şaşırmamalıyız.



Tartışmaya, araştırmaya ve spekülasyona açık olan bir alan olan futbolun toplumsal süreçlerden bağımsız anlaşılması imkansız. Eleştirel bir bakışın sunulmaktan kaçınıldığı bir alan olarak kalır ve problematize edilmezse, hegemonik milliyetçiliği besleyen bir kurumsal söylem-pratik alanı olarak kalmaya mahkum futbol. Belki de ‘kötü’ ve ‘milliyetçi’ olarak eleştirel yaklaşımdan dışlandığı düzeyde futbol, siyasi olarak daha etkin bir alan oluyor olabilir.



Küreselleşme, ticarileşme, Avrupa Birliği ve son 20-30 yılı domine eden birçok makro süreç içerisinde yönetimsel ve teknik açıdan sorgulanan futbol, birçok değişik sorunsal ile karşımıza çıkıyor. Brezilya doğumlu Marco Aurelio’nun ‘Mehmet’ ismiyle milli takıma kabul edilişi, kadınların giremeyeceği bir alan olarak tasviri, yarattığı eşitsiz kazançlar (Fatih Terim’in maaşının aylık 100-150 bin YTL olduğunu belirtelim) ve birçok farklı boyutuyla tartışmaya açık bir alan futbol. [ii]



Can Evren, 17 Haziran 2008

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, Son Sınıf Öğrencisi.



[i] Özcü olduğu düzeyde samba ve futbolun ilişkilenişini önerdiği için benim futbola bakışımı etkilemiş bir çalışma Antonio J. Muller’in ‘The Sport Journal’da yazdığı, “Soccer Culture and Brazil” makalesidir. (2004 Kış Sayısı.) http://www.thesportjournal.org/article/soccer-culture-brazil

[ii] Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan’ın çalışmaları çok daha ayrıntılı ve teorik bir düzlemde bize yol göstermeli.

19.06.2008

Bir Şampiyonluğun Hikayesi

11 Mayıs 2008 Pazar günü İstanbul’da evde oturuyor ve bir şampiyonluk hikayesi yazıyor. Çok muhtemel ki bu Galatasaray’ın önceki gece kazandığı Türkiye Ligi şampiyonluğun hikayesi. Hatta zaman ve mekan, muhtemeli zorunlu kılacak kadar belirleyici. O kadar ki, başka bir şampiyonluğun hikayesine dahi bu görülmesi zorunlu kılınan hikayeye atıfla başlamakta. Gece 12 sularında evinin yakınındaki silah ve korna sesleri görülmesi kadar duyulmasını da zorunlu kıldı bu ‘diğer’ şampiyonluğun.

Galatasaray Mecidiyeköy’deki maçı kazanıp şampiyon olduğunda, Londra’daki bu ‘esas’ şampiyonluk kutlanmaktaydı bile. İstanbul saatiyle dört buçukta başlayan final maçı altı buçuk gibi bittiğinde şampiyonluğu İstanbul’da da kutlayan vardı. Ebbsfleet United, FAT (İngiltere’de 5.seviye ve altındaki takımlar arasında düzenlenen milli federasyon kupası) finalinde bu kupada daha önce 3 kere final oynamış Torquay’ı 1-0 yenerek kupayı Kent bölgesine getiriyordu. (Ebbsfleet United daha önce Gravesend&Northfleet olarak bilinen Kent takımının Mayıs 2007’de isim değiştirmesiyle ortaya çıktı, eski ismiyle olan tarihi ise 1946’ya dayanıyor)

Bu satırların yazarına bu kadar ‘uzak’ bir hikaye nasıl oluyor da onu bilgisayar başında internet üzerinden canlı izlediği final maçında heyecanlandırıyor hatta üzerine bir yazı bile yazmaya motive ediyor? Bu şampiyonluğun ve sınılarötesi kutlanışının hikayesi söyle; 2007 Mayıs ayında Will Brooks adlı bir Fulham taraftarı 2005’ten beri düşündüğü ve ayrıntılarıyla kurguladığı projeyi www.myfootballclub.co.uk veya MYFC adıyla işlemeye açtı. Proje genel hatlarıyla, internet üzerinden örgütlenen bir cemaatin para toplayıp İngiltere liglerinden bir futbol takımını satın almasını öngörüyordu. Esas çekici olan kısmı ise takım satın alındıktan sonra maça çıkacak ilk 11 dahil bir çok kararın, internet üzerinden üye-sahiplerin oylamasıyla alınması vaadiydi.

İlk aşamada internet sitesine ücretsiz üyelikler alan proje üyelerine projenin adımlarını anlatıyordu. 50,000 kişi ücretsiz üye olduktan sonra ikinci aşamaya geçildi. İkinci aşama üyelerin üyelik haklarını devam ettirebilmek için 35’er pound ödemesiydi. İkinci aşama projenin duyulmuşluğunun ve üye sayısının arttığı bir dönemdi. Bu dönem içinde tamamen belirsizlik hakim olsa da toplanan paranın hedeflendiği gibi bir futbol takımını almaya yetecek düzeyde olduğunu dair duyumlar, 13 Kasım 2007’de satın alınacak olan takımın İngiliz 5.seviye ligi Conference’dan Ebbsfleet United olduğunun açıklanmasıyla son buldu. Satın alım MYFC vakfına yaklaşık 675.000 pound’a maloldu ve %75’lik hisse 2008 Ocak ayı itibariyle resmen sınılarötesi bir internet cemaati olan MYFC’nin oldu. Takımın borçları kısmen kapatılmış ve bu ilginç, ilginç olduğu kadar gelişmeleri tahmin edilemeyen proje üçüncü aşamaya gelmiş oldu.

Satın alım gerçekleştiğinde bu şampiyonluk hayal edilmekten çok uzaktı aslında. Bulunduğu ligde nispeten yeni ve orta sıralara oynayan bir takım olan Ebbsfleet’in 10 Mayıs’ta Wembley’de boy göstereceği, tarihi ve taraftar tabanı olarak daha ‘üst’ seviye bir takım olan Torquay’ı 1-0 yenerek kupaya uzanacağı hatta daha da önemlisi Torquay’ın sattığı 11,000 bileti 2 ye katlayarak 25,000’e yakın bilet satacağı pek de tahmin edilemezdi. Acaba bu maç için Afganistan’ın başkentinden Londra’ya gelen bir üye olduğunu söylesem (yanılmıyorsam Ankara’daki üye ‘enginsan’ da atlayıp Londra’ya gitti) bu 3-5 aylık sadaakatin gücünü iyi örneklemiş olur muyum?

Projenin en ilginç yönü mutlaka İngiltere özelinde multi-bilyoner satın alımlarına karşı kurulması ve sunduğu kollektif mülkiyet ve yönetim iddiası. Aslında Türkiye, İspanya, İtalya, Almanya gibi liglerin kulüp takımları çoğunlukla vakıf statüsünde olduğundan tekel satın alımlarına izin vermiyor ama yine de Berlusconi, Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören, Agnelli gibi isimleri farklı hukuki zeminlerde de olsa meşru! birer karar verme tekeli oluşturduğunu iddia etmek çok da gerçek dışı değil. Kişiler olmasa da yönetim kurulları hesap sorulabilen, karşı çıkılabilen kurumsal düzenlemeler olmaktan çok uzaklar. İngiltere’de ise çok tartışılan Abramovich, Thaksin Shinawatra, Glazer gibi küresel zenginlerin Chelsea, Manchester United ve City gibi takımlarla girdiği ilişkileri medyada görmemiş olmak zor.

MYFC projesinde her üye verdiği 35 pound ile vakıfa yıllık üyelik kazanıyor, hisse senedi almıyor yani. Karşılığında ise tüm kararlarda oy hakkı ve sitede forumlar ve makaleler yoluyla aktif olma hakkı kazanıyor. Kurgulandığına göre bu proje kar etmek üzerine değil.(hakkını verelim şu ana kadar bir çok şikayet oldu yalnız bu konuda pek bir şüphe yok. Vakfın hesap defterleri de üyelerle paylaşıldığında bu sorun bitmiş olacak.) Futbolu, üzerinde hak iddia edemeyen taraftarlara geri vermek iddiasıyla taraftarı/izleyiciyi daha önce pek hayal edilmemiş sorumluluklara ve üretici pozisyona çağırıyor. Üretilmiş futbol oyuncağının tüketicileri olmaktan çıkıp, -futbolun bir endüstri olduğunu pek de sorgulamadan- bu endüstride üretici pozisyonuna ‘yükselmeyi’ öneriyor bir anlamda.

FAT kupa yürüyüşü çokluktan sadece bokluk çıkmadığını kanıtlayan bazı ilginç anılar sundu. Bir hikaye deplasmanda Burton Albion ile oynanacak çeyrek final maçı öncesiydi. Üyelerden birinin attığı fikir üzerine toplanan para ile takımın bir geceliğine otelde konaklaması ve maça yolculuk üstüne değil, dinlemiş olarak çıkması sağlandı. Takibinde deplasmanda alınan beraberlik (ki Burton ligin güçlü ekiplerinden, sezonu ilk 5’te tamamladılar) turu ikinci maça uzatmaya yaradı. Bir başka hikaye, satın aldığı takımla tanışmak üzere antreman sahasına uğrayan bir üyenin önerisiyle toplanan paranın takıma kaliteli malzemeler, taşınabilir kaleler alınması örneğiydi. Tabi esas hikaye son haftalarda geldi. Takımın FAT finalinde oynayacağı maçın uluslararası yayın haklarının olmaması üzere yine bir üyenin önersiyle harekete geçen yönetim kurulu federasyona yaptığı ricalar sonucu maçın internetten ücretsiz yayınlanmasını sağladı. Bu da Brezilya’da Fas’ta Türkiye’de Avustralya’da Norveç’te üyelerin maçı canlı izleyebilmesi ve bu eğlencenin parçası olabilmesini sağladı.

Projenin gelişimi belirlenmiş bir rota üzerinde gitmiyor. Gerçekten de aktif üyelerin katılımı ve oylarda çıkan sonuçlar yoluyla işliyor. Tabi kayıtlı gözüken 30,000’e yakın üyenin bir kısmı projenin ilk zamanlarında Leeds United veya Q.P.R gibi büyük kalibre takımların alınacağı ümidiyle girenlerdi ve hiç bir oyda 15,000 den fazla oy çıkmadı ki birçok önemli oylama 3000-5000 üyenin oylarıyla sınırlıydı. İddialı ve devrimci sloganlarla MYFC’nin geleceği hakkında konuşmak zor olsa da futbol-taraftar-izleyici üçgenini yeniden kurgulayan bir deneyim olduğu şüphesiz.

Biraz da olayın sosyo-ekonomik boyutuna bakalım. Daha önce de belirttiğim gibi takım Kent bölgesinin takımı olan Gravesend&Northfleet’in ismi Eurostar sponsorluğunda (interrail hikayelerine aşina olanlar bilir, Eurostar Avrupa’daki tren ağını işleten şirket) 2006 Mayıs ayında Ebbsfleet United olarak değiştirilmiş. Ebbsfleet ismi, Eurostar’ın o tarihlerde Stonebridge Road’un (takımın stadı) 3 mil yakınında kurduğu uluslarararası tren istasyonunun da ismi. İstasyon İngiltere’den Fransa’ya geçerken uğranan son istasyon olarak uluslararası dolaşımda önemli bir yere sahip olacak. Bu yüzden Kıta Avrupa’sından taraftarlar için ilginç bir çekiciliği var. Ufak iki kasaba olan Gravesend ve Nortfleet, ise bu tren istasyonu ile birlikte planlanan Thames Gateaway projesi sonucu ciddi bir dönüşüme hazırlanıyor. Yeni iş olanakları ve evlerin yapılmasıyla nüfüsun artması bekleniyor. Yakınlara yapılan Bluewater Shopping Center, türünün Avrupa’daki en büyüğü olarak bu büyük dönüşümün habercilerinden. Ebbsfleet United ve MYFC ortaklığı bu dönüşümden de payını alacaktır.

Not: Ben 27 Ağustos 2007’den beri aktif bir üyeyim. Gelişmeler bu sezonla birlikte çok daha heyecanlı olacağa benziyor. Geçen sezon takımın sezon arasında satın alınması, birçok gelişmenin ertlenmesine neden oldu. Eğer katılmak isterseniz adres www.myfootballclub.co.uk. Çok değişik açılardan ve seviyeli bir düzeyde futbol tartışıldığını söylemek gerek. 16 yaşından büyük olmak ve akıcı bir İngilizceye sahip olmak tek gereklilik. İngilizcesi olup da kullanamadığı için gerilediğini düşünen futbolseverler varsa da müthiş bir olanak bence. Yıllık üyelik 35 pound. Tavsiye ederim.

Yazının ana bedeni 11 Mayıs Pazar günü yazılmıştır. Yalnız bir aylık yoğun bir dönemin ardından ufak düzeltmeler ve eklemeler ile 19 Haziran Perşembe günü İlker’e yolluyorum.

Up The Fleet!!!

Sevgiler,

Can

16.11.2007

Bundesliga'ya Kısa Bir Bakış

Sezon başında Bundesliga köşesinde tekrardan yazmaya karar verdikten sonra sezon öncesi lige genel bakış içeren yazılar yazmıştım ve o günden bu güne Bundesliga'dan uzak olmasam da yazı yazabilecek boşluk bulamadım desem pek de yanlış olmaz. 13. maç gününün tamamlandı ve beklendiği gibi Bayern lider. Her takımı tek tek incelemek yerine ligde ilgi çeken gelişmelere şöyle bir bakalım.

Şampiyonluk Yarışı

Beklediğimiz gibi Bayern Munih tepede. Sezona müthiş başladılar ancak son haftalardaki düşüşleri gözden kaçmıyor. Hem ligde hem UEFA kupasında beklenmeyen puan kayıpları Hitzfeld ve ekibinin imajını biraz olsun sarstı. Sakatlıklar bunda ne kadar etkili tartışılır keza Klose sakatlıklar yüzünden maçlar kaçırıyor. Hamit sezon başındaki çıkışından sonra takımı takiben bir düşüş yaşıyor. Haftasonu oynanan Stuttgart maçı öncesi Hitzfeld'in iddialı açıklamaları onları rezil etti desek yanlış olmaz. Lell, Kroos ve Ottl gibi oyuncuların bu rüya takımda sıkça yer bulmaları altyapının Almanya'daki önemini tekrar tekrar anlamamızı sağlıyor. Toni, Klose ve Riberry ise diğer tarafta Bayern'i taşımaya devam ediyor. Kahn ise bence en büyük soru işareti.

Sezon başında Klose'nin gitmesine rağmen bu sezon Bayern'in rakibinin Werder Bremen olduğunu savunmuştum. Tek kelimeyle "müthiş" bir hücum takımı Bremen. Sanogo-Almeida ikilisi ve arkalarındaki Diego iyi bir uyum ve yeterlinin üzerinde bir performans gösteriyorlar. Toni-Klose-Ribery'nin 19 golüne karşılık Sanogo-Almeida-Diego üçlüsünün de 19 golü var. Bremen Schaaf ile yıllardır oynadığı futbol şemasını devam ettiriyor ve çok gol atan, karşı sahada müthiş top çeviren ama istikrarlı bir şekilde defans hataları yapan Bremen'in oynadığı her maçı izlemek ilginç oluyor. Şampiyonlar Ligi'nde yine hayal kırıklığı yaşadılar ama hala şansları var. Carlos Alberto ise sezonun hayal kırıklıklarının başında geliyor. Bremen transfer rekoru kıran oyuncu "hiçbir şey yapmadı." Munih'in 1 puan arkasındalar ve kendi sahalarında oynadıkları Münih maçı dışında çok güçlü gözüküyorlar. Umarım şampiyonlar liginde de bir üst tura çıkmayı başarırlar.

Ben yarışın bu iki takım arasında geçeceğini tahmin ediyorum. Hamburg şu an için bu ikiliye uyum sağlamış tek ağır top. Onlar sessiz sedasız geliyorlar. Van der Vaart yine başrolde. Kişisel görüşüm kendileri dahi şampiyonluk inancı içinde değiller.

Karlsruhe: Kontratak mı dediniz?

Ayağa paslarla kontratak yapan takımlar izlemesi keyifli olurlar. Karlsruhe oyun tarzı ve aldığı skolarla şu ana kadar lige damgasını vurdu. Tek tek oyuncular olarak baktığınızda pek bir şey göremeseniz de takım olarak müthişler. İyi bir "coaching" futbolda nasıl etkili oluyor; bunu her maçta kanıtlıyorlar. Macar ortasaha oyuncusu Hajnal iyi bir oyun kurucu olarak maçlara damgasını vuruyor. Sadece 14 gol atan bir takımlar ancak tam 23 puanları var ve 4.sıradalar. Onlara ve antrenör Edmund Decker'e futbolun esas olarak nasıl oynanması gerektiğini hatırlattıkları için (kontratak futbolundan değil takım olmaktan bahsediyorum) teşekkür borçluyuz. Deplasmanda topladıkları 13 puan onların ne kadar disiplinli bir takım olduklarını kanıtlıyor.

Nürnberg: Sezonun hayal kırıklığı

Karlsruhe dışında sezon başında beklenenden çok çok uzaklardaki tek takım Nürnberg. Geçen yılı 6. sırada bitiren ve ses getiren Nürnberg, şu an sondan üçüncü. Kötü skorlar aldılar. Kendi sahalarında aldıkları 5-1 lik Frankfurt galibiyeti dışında herhangi iyi bir sonuç yok. Bakalım Nürnberg önümüzdeki haftalarda ne yapacak...

Schalke çok kaybetmese de yeterince maç kazanamadı. Hayal kırıklığı kısmına onları da koyabiliriz herhalde. Mesut ciddi bir sakatlık geçirdi. Onun adına üzüldüm çünkü çıkışını bu sezon da sürdürse gelişimi açısından iyi olurdu. Kuranyi ise her maçta beni çıldırtıyor. Hedefe yönelik oynamaktan çok uzak. Taraftarı olduğum bir takımda böyle bir oyuncuyu izlemek hoşuma gitmiyor açıkçası. Asamoah'ın son 3 yıldaki en iyi sezonunu geçirmesi Kuranyi'nin formsuzluğu yüzünden pek ödüllenmiyor desek yanlış olmaz.

Sezon arasında Bundesliga'ya bir daha bakana kadar...OKG'cülerden bir ricam var... bu ülkede futbolu gördükleri yerde bana haber verirlerse sevinirim....futbol oyunu dışında herşeyi görüyorum ama futbolu bir türlü yakalayamadım...o kadar da maç izledim aslında... (Sivas - Kasımpaşa maçındaki Sivasspor'un müthiş futboluna bu sitemde haksızlık ettiğimi kabul etmeliyim)..

NOT: MYFC, Ebbsfleet United ile anlaştı..ilgilenenler için www.myfootballclub.co.uk...Zamanım olunca üzerine daha detaylı bir yazı yazmayı planlıyorum...Oyunu görelim, sevelim, koruyalım

13.08.2007

Bundesliga'da Yeni Sezon...Sıra Orta Sahalarda

Serinin üçüncü yazısında 5 orta sıra takımını yorumlamaya karar verdim. Tabi son 10 takımdan bazılarını orta sıra takımları altına koysam da bu takımlardan bazıları küme düşerse Bundesliga’ya yakışır.

FC NÜRNBERG

Geçen senenin çıkış yapan takımı Nürnberg ile başlıyoruz. Geçen sezon aldıkları 6.lık pozisyonu Nürnberg gibi kısıtlı seyirci kapasitesi ve maddi gücü olan bir takım için mükemmel bir sonuç. Zaten tepe 5’linin arasına girmek bu kalibre takımlar için pek de mümkün gibi durmuyor. Peki Nürnberg sezon sonrası ve öncesi neler yaptı?

En önemli transferleri kaleye... Jaromir Blazek yıllarca Sparta Prag kalesini koruduktan sonra bu yaz Nürnberg’e transfer oldu. Çek kaleci ekolü fikrimce dünyanın en iyilerindendir. Petr Kouba ve Petr Cech örnekleri elimizde. İyi bir kaleci olmadan çok iyi bir takım olmak zordur. Onun dışında 2 sezonda toplam 62 maçta yer alan orta saha oyuncusu Jan Polak en önemli kayıpları. Fenerbahçe’nin rakibi Anderlecht’e transfer oldu. Sol bekte Gresko’nun Leverkusen’e gitmesiyle oluşan boşluğu da Lars Jacobsen ile kapatacaklardır. Lars Jacobsen’i Hamburg ve Danimarka milli takımından hatırlayabiliriz.

Bu sene Nürnberg’de takıma en büyük artıyı katması beklenen transfer ise Charisteas. 2004 Avrupa Şampiyonası ardından aynı hızla yükselemeyen Charisteas, geçen yıl Yunanistanlı bir gol kralı çıkaran Bundesliga’ya geldi. İyi beslenmesi halinde gol atabilen bir oyuncu. Nürnberg’de uzun boylu forvet oyuncusu sayısı da bir hayli fazla oldu aslında. Jelic, Charisteas, Vittek ve Kennedy... 187 ve üzerinde 4 forvet ( ki ikisi 190 cm üzerinde)...

Nürnberg geçen yılki çıkışı arttıramasa da bu yıl yine üst orta sırayı zorlayacaktır. Kadroları iyi ama çok iyi değil. Mintal, Vittek, Galasek gibi iyi oyuncular kadronun çekirdeğini oluşturuyor. Geçen yılki başarılarını tekrarlamak en büyük hedefleri olacaktır ve ben onların bunu başarabileceğine hatta şansları yaver giderse ilk 5’i zorlayabileceklerine inanıyorum.

BOCHUM

Geçen yıl elde ettikleri 8.lik pozisyonu ile yıllar sonra bir çıkış yakaladılar. Hatırlayacağız ki yıllar önce böyle bir çıkış yapmışlar, daha sonrasında UEFA’ya katıldıkları sezonda küme düşmüşlerdi. O yılla bu yıl arasında yine bir benzerlik var ki en önemli golcülerini kaybettiler. Tabi bu demek değil ki küme düşecekler. Bence bu sefer öyle bir hata yapmayacaklardır. Gekas inanılmaz bir sezon geçirdi ve yuvadan uçtu gitti. Kaleci Drobny de öyle. O ise Herta Berlin’e gitti. Ama kaleye çok iyi bir takviye yaptılar ve Shaktar Donetsk’den Latuvska’yı reklerine bağladılar.

Gelen diğer isimler arasında Gekas’ın boşluğunu doldurması beklenen oyuncu Slovak Sestak. Sestak geçen yıl Slovak liginde şampiyonluk yaşadı ve 15 golle dikkatleri üzerine çekti. Sonuç olarak kendini çok üst bir ligde buldu. Onun bu sezon göstereceği performans çok önemli. Forvete yapılan diğer bir isim ise Martin Miecel. Rövaşata vuruşlarıyla bilinen 32 yaşındaki Polonyalı Bundesliga’ya yabancı değil. Uzun süredir uzak kaldığı Bundesliga’ya dönüşünü ise son 2 sezondur Yunanistan’da PAOK’da bulduğu gollere borçlu.

Defansa katkı yapması beklenen yeni transferler arasında Yahia ve Pfertzel var. Yahia aslında Fransa’da ismini duyurup Inter Milan’a transfer yapmış bir isim. Ancak yıllar gösterdi ki o potansiyele sahip değil. Yine de bu transferler benim için kapalı kutu durumundalar. Bundesliga’ya ilk gelişleri ve ne yapacakları belli olmaz. Defansa yapılan bir diğer transfer ise İsveçli Matias Concha. Concha 2005’de şampiyon olan Djurgarden kadrosundaydı ve çıkışı o tarihlere dayanıyor. İsveç milli takımında 4 kez forma giymiş olması belirli bir kaliteye sahip olduğunu gösteriyor. 27 yaşında ve ilk kez İsveç dışında forma giyecek.

Bochum için fikrim şu; Nürnberg’in aksine başarılı olan kadro çekirdeğini koruyamadılar. Küme düşmezler gibi geliyor bana... Ancak 8.lik?... Zor.

HANNOVER

Yıllardır küme düşme tehlikesiyle karşılaşmadan ve lige renk katarak sevdiğim kulüpler arasında yer bulan Hannover 96 (nedense bu 96 eki de beni cezbediyor. Schalke’nin 04’ünü hatırlatıyor olabilir belki de...) bu yıl da kadrosunu korudu ve üzerine bir-iki takviye yaparak 07/08 sezonuna giriyor.

Transferde en önemli isim Mike Hanke. Schalke’den Wolfsburg’a ordan da Hannover’e... Aslında çok umut vaad eden bir isimdi ama çıkış yapması gereken yılları istikrarsızlık içinde geçirdi. Hashemian’ın ilerlemiş yaşı bu transferin amacı bence. Hanke çok yetenekli bir oyuncu. Hem yerden hem havadan etkili ve gerçekten çok hırslı. Umarım Hannover onun için kalıcı ve istikrarlı bir durak olur. Almanya futboluna da çok katkı yapacaktır.

Onun dışında takıma katılanlar Benjamin Lauth ve Sergio Pinto. İkisi de yedekte olacaklardır diye düşünüyorum. Transferde kapalı kutu olan ve sürpriz bir çıkış beklenen “Sal” lakaplı Salvatore Zizzo. Zizzo ABD U20 takımının bir oyuncusu. Cherundulo gibi başka bir ABD’liyi de kadrosunda bulunduran Hannover ABD’lilere bir ilgi gösteriyor. Bakalım genç Amerikalı ( aynı zamanda İtalyan pasaportu da var) Bundesliga’da ne yapacak. Orta sahada oynadığını da söylemeyi unutmayalım.

Gidenlere bakıldığında takımda düzenli yer bulan bir oyuncu göremiyoruz. Bence bu çok önemli. İstikrarlı bir kulüp olmaları onlara her yeni sezon başında bir avantaj sağlıyor. Ben Hannover’in lige yine renk katacağını ve Avrupa kupaları için başarıyla mücadele edeceğini düşünüyorum.

EINTRACHT FRANKFURT

Geçen sezonu küme düşme potasının iki sıra üzerinde bitiren Frankfurt ismiyle kentiyle büyük bir isim aslında. Geçen yıl UEFA Kupası’nda oynadılar ve her zaman iddia ederim ki iki kulvarda oynamaya alışmamış takımlar hep zorluk çekmiştir. Ligde küme düşme potasıyla ilişkilendirilmemeleri gerek. Kyrgiakos, Amanatidis, Takahara, Proll gibi kaliteli oyunculara sahipler.

Takımın uzun süredir formasını terleten Jermaine Jones Schalke’ye transfer oldu. Transfer sezonunun en büyük kaybı Frankfurt için Jones. Galatasaray’dan Inamoto ve Hamburg’dan Mahdavikia iki önemli transferleri. Mahdavikia çok tecrübeli ve takıma katkı yapacaktır. İranlılar, Japonyalılar, Yunanistanlılar göze çarpıyor. Bir de Meksikalı tranfer ettiler. Galindo defansı güçlendirmek için Grasshoppers’dan geldi. Bu çok-kültürlü takımın yine orta sıralarda yer bulacağını düşünüyorum.

WOLFSBURG

Kadrosunda en büyük revizyona giden takımlardan biri de Wolfsburg. River Plate ile yapılan anlaşma, Volkswagen ile yapılan sponsorluk, stadyum derken son 4 yıldır Alman futbolunun heyecanlındıran ancak başarıya ulaşamayan takımlarından biri Wolfsburg.

Hanke ve Klimowicz iki önemli forvet ve yollandılar. Dejagah Hertha Berlin’de istediği çıkışı yapamadı ve bu sefer durağı Wolfsburg. Onun yanında Boakye iyi bir oyuncu. Forvet hattında hala takımda olan Mensenguez ise 102 Bundesliga maçında attığı 4!!!! Golle dikkat çekiyor. Cottbus’ta golcü bir oyun sergileyen Radu ise bir başka gol umudu olacak Wolfsburg için.

Giden oyunculara baktığımızda Kevin Hofland’ı görüyoruz. Sert oyunuyla tanınan Hofland artık Feyenoord oyuncusu. Onun yerini doldurması beklenen oyuncu ise Portekiz’den gelen Ricardo Costa. Sarpei, Langkamp gibi oyuncular da yollananlar arasında.

BU ADAMI İZLEYELİM!!! Diyebileceğimiz oyunu ise Edin Dzeko. Bosna-Hersek’in yeni yıldız forveti diyebiliriz. Bosna U21 takımının kaptanı kendisi. Geçen yıl şampiyon Teplice’deydi ve bu yaz Wolfsburg’a geldi. Bakalım Bundesliga’da Dzeko ne yapacak...

Tahminim hücum hattının yenilenmesi Wolfsburg için iyi olacaktır. Bu yıl kaptanlığa getirilen Marcelinho ise hala takımın en büyük kozu...

31.07.2007

Bundesliga'da Yeni Sezona Giderken... Bölüm 2...Başaltı Takımlar

Bundesliga gibi sürprizlerle dolu bir ligde takımları böyle kategorilere koymak biraz zor aslında. Hatırlayacaksınız ki geçen sezona şampiyonluk iddiası ve umuduyla giren Hamburg sezonun ilk bölümü bittiğinde maç kazanamamış ve diplerde duruyordu. Ben yine de tüm takımları bir yazıda yazıp sıkıcı ve kocaman bir yazı yazmaktansa bölmeyi tercih ediyorum. Kendimce de isim koyuyorum işte...

HAMBURG

Gelelim Hamburg'a... 2 sene önce Van der Vaart transferine, müthiş statlarına, kulüp tarihlerine ve şehir potansiyellerine haklı olarak dayanarak atılım iddiasındaydı Hamburg. Şampiyonluğun kovalandığı 05/06 sezonundan sonra ise 06/07 sezonu büyük bir hayal kırıklığı oldu Hamburg taraftarları için. İyi bir kadroları vardı aslında ama Van Buyten'in yeri kapatılamadı diye düşünüyorum. Bu seneki tranferlerine baktigimizda Dortmund'dan genc Kosi Saka ve Mohammed Zidan'i goruyoruz. Onlar da var olan kadrolarina guveniyorlar. Kadrolarinda Kompany, Van der Vaart, De Jong, Sorin gibi cok yetenekli oyuncular var. Bundesliga'daki en iyi kadrolardan biri desek yanlış olmaz. Geçen seneki kötü başlangıç-sebebi her neyse- onların uzun vadede koydukları şampiyonluk hedeflerinden vazgeçmelerine sebep olmamalı. Son olarak Sanogo'yu da 4 milyon avroya Bremen'e sattılar. Forvette Guerrero, Olic, Kucukovic ve Zidan var. Bu dörtlünün patlamaya açık bir potansiyeli var ama tecrübeleri az. Ben Hamburg'u bu sene yine başaltı bir pozisyonda, 3-7 arası bir pozisyonda bitireceğini düşünüyorum.

HERTHA BERLIN

Geçen sene yıllardan sonra yukarılarda bitiremediler. Sezonu tablonun alt yarısında bitirmek başkent ekibi için kötü bir sonuç. Yıldıray gibi önemli bir oyuncularını kaybettiler. Yılların tecrübesi Neundorf da gitti. Gelenlere bakarsak Bochum'un kalecisi Drobny'yi görüyoruz. Beklentili diğer bir transfer ise Lucio. Bayern'li oyuncuyla aynı ismi taşıyan orta saha oyuncusu ortasahada oynuyor. İlk Avrupa tecrübesi olacak. Transferde pek hareketli bir takım değildi Hertha Berlin. Bu sene çıkış yapabilecek durumda değiller kağıt üzerinde. Bu sene de geçen yıl gibi orta sıralarda kalacaklar diye düşünüyorum. Bu sene altyapıdan A-takım kadrosuna alınan orta saha oyuncusu Bilal Çubukçu'nun da bir FM hot prospect'i olduğunu da hatırlatalım.

LEVERKUSEN

Geçen sezonu 5. bitirdiler. İyi bir sonuç bence ve bunun üzerine ne koyacakları önemli. Bundan 6 sene önce Şampiyonlar Ligi'nde final oynayan kadrodan nerdeyse kimse kalmadı. Kaptan Schneider tam bir takım sembolü. Onun varlığı bu takım için büyük avantaj. Geçen sene yaptıkları çıkışı sattıkları oyuncular ve gittikleri yerlerden anlayabiliriz. Juan'ı Roma'ya sattılar. Voronin'i ellerinde tutamadılar ve Liverpool'a kaptırdılar. Almanya'nın en yetenekli gençlerinden kaleci Adler'in varlığına güvendiler ve takımın demirbaşlarından Jörg-Butt'u Benfica'ya yolladılar. Yetenekli orta saha oyuncusu Babic ise Betis'e gitti. Roque Junior ve Athirson gibi Brezilyalılar da artık Leverkusen'de değil. İyi bir sezon geçiren orta boylu kulüpler için alışılmış bir görüntü aslında. Kimleri aldıklarına baktığımda ben iyi seçimler yaptıklarını düşünüyorum. Forvette oluşan açığı geçen sezonun gol kralı Yunanistan'lı Gekas ile kapatmayı hedefliyorlar. Bakalım Bochum'da golleri sıralayan Gekas bu sezon ne yapacak. Doğru yerde doğru zamanda durmayı bilen, akıllı ve çok hırslı bir futbolcu Gekas. Bu sene Leverkusen'de iyi bir sezon geçirirse özellikle Ada'dan talipleri olur ve İngiltere'ye transfer yapar diye düşünüyorum. Stili Everton'lu Andrew Johnson'a benziyor. Gekas dışındaki bir başka önemli transfer yeni Patrick Vieria denilen Ricardo Faty. Defansın ortasındaki açığı kapatmak için ise Köln'ün kuvvetli stoperi Sinkiewicz ve Mainz'den Friedrich'i aldılar. Kariyerinde yeni bir çıkış arayan Gresko için de Leverkusen iyi bir yer olabilir. Yine defansa destek olması beklenen Sarpei'de çok enerjik ve güçlü bir oyuncu. Kötü bir rotasyon oyuncusu değil. Genel resme baktığımda ise çok olumlu bir tablo görmüyorum çünkü açıkça belli ki, istemedikleri bir yenilenmeye gittiler. Berbatov'dan sonra Voronin de Ada'ya gitti ve bu açık kapatılması kolay bir açık değil. Tecrübeli Barbarez artık çok yaşlı ve her şey Gekas'a düşüyor sanki. Stefan Kiessling tepeyi zorlamak için yeterli değil bence. Geçen yıllarda kadroda olan oyunculardan Rolfes ve Castro, 2 yıl önce başlayan yeniden yapılanmanın yıldızları. Özellikle Castro gelecek yıllarda ismini duyacağımız bir isim.

Leverkusen'in tahmini ilk 11'i ise şöyle olacaktır. Kalede Adler - Defansta Gresko (DL) Sinkiewicz (DC) Friedrich (DC) Castro (DR) Ortada Rolfes ve Faty Sağda Freier Solda Barnetta oyun kurucu olarak Schneider ve tek forvet Gekas. Ramelow Faty ve Rolfes'e gore daha tecrübeli ve 3 oyuncu orta sahanın ortasında bir rotasyon yarışına girecektir.

DORTMUND

Gelelim uyuyan dev'e... Yıllardır mali krizden kurtulamayan, ve son yıllarda çareyi altyapı oyuncularında arayan Dortmund bu sene de büyük oynamaya hazırım mesajı vermedi. Dortmund'un en büyük kaybı kuşkusuz Real Madrid'e giden Metzelder. Geçen yıl çıkış yapan genç stoper Amedick bu yıl daha çok sorumluluk alacak gibi duruyor. Zaten Amedick fiziğiyle yeni Metzelder benzetmesini hak ediyor. Takıma bu yıl katılan Klimowicz tecrübeli bir golcü. Yalnız orta sıralar kalitesinde olduğu kanısındayım. Frei ve Smolarek yine takımın gol yükünü çekecek gibi duruyor. Delron Buckley İsviçre'de kiralık geçirdiği sezondan sonra 2005 yılındaki çıkışını tekrarlamaya çalışacak. Nuri Şahin bir yıllığına Feyenord'a kiralandı. Pienaar'ın da Ada'ya kiralanması bize Tinga'nın orta sahada daha fazla yük çekeceğini söylüyor. Tabii takımın eskileri olan Kehl, Ricken, Kruska, Kringe gibi oyuncular Dortmund altyapısının kuvvetini simgeliyor. İyi bir hava yakalamaları halinde altyapısıyla da olsa etkili olabilecek bir dev. En başta söylediğim gibi uyuyan bir dev. Dortmund'un bu sene ki en büyük transferi Metzelder'in yerini doldurmak üzere takıma gelen tecrübeli Kovac. Juventus'da geçirdiği sezondan sonra Bundesliga'ya dönen Kovac tecrübe sağlayacaktır. Dortmund altyapı ekolünün bu yıl bize sunmasını beklediğimiz yıldızlar yok değil. Sebastian Tyrala bunlardan biri. Nuri Şahin ile birlikte 88'liler jenerasyonunun diğer yıldızı olan Tyrala hücum özelliklerine sahip bir ortasaha oyuncusu. Bakalım Dortmund bu sene Dünya futboluna neler sunacak.

NOT: Geçen yazımda incelediğim 4 takımla ilgili 2 gelişme var. Bremen forvet oyuncusu Boubachar Sanogo'yu 4.5 milyon avroya takıma katarak Klose'nin gidişiyle zayıflayan forvet hattına rekabet ve sayısal çokluk getirdi. Diğer büyük transfer ise Stuttgart'tan geldi. Shaktar Donetsk'e Lucescu'nun getirdiği genç Romanyalı Marica 8 milyon avro karşılığında Stuttgart'lı oldu. Marica'nın da FM 2007'nin büyük prospectlerinden olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Bir dahaki yazıda...

17.07.2007

Bundesliga’ya Dönüş… Sezon Bitti Yenisi Gelecek Herhalde… Sezona Giderken Yazı 1 (Şampiyonluk adayları)

15 aylık bir yazısızlık döneminden sonra artık tak etti ve yazıyorum ulan diye siteye girdim ve gözlerime inanamadım. Bundesliga gibi bir lig boş bırakılmış. Ben de olmaz böyle şey deyip yazmaya koyuldum. Bu sene bu köşede Bundesliga’yı yorumlarız. Hazır şu E2 de canavar gibi girmişken olaya. Digiturk’e bu sene üye olmayıp Avrupa Ligi maçlarına odaklanıyorum. Türkiye ligi’ni sadece stattan izlemeye Digiturk hırsızını da terk etmeye karar verdim zira üye olduğum bayiinin tarifeleri bilmemesi yüzünden kazık yemiş oldum. Her neyse biz Bundesliga’ya geçelim.

Baktım da en son 2 Mayıs’ta köşeye yazı yazılmış. Geçen sezonu herkes biliyor zaten Schalke’nin aptallığı, Stuttgart’ın aradan sıyrılışı ve müthiş sürpriz bir sonuç.(bu arada ekleyeyim: HASTA SCHALKELİYİM) Tam şampiyon olcaz derken saçma sapan bir Bochum mağlubiyeti olayları değiştirdi ve ezeli rakip Dortmund’a da yenilip bir de onlara rakiplerini sabote edip mutlu olma imkânı tanıdık. Bayern’in kriz yaşadığı bir sene bu olmamalıydı.

2006/2007 Sezonu için rayından çıkmış ve alışılmamış bir sezon diyebiliriz çünkü Bayern Münich ortalara çıkmadı. Ne kadar Hitzfeld ile bir çıkış yakalamış da olsalar bu sezon onlar için tam bir felaketti.

BAYERN MUNICH

Sezon bitimiyle Hitzfeld’in eski dönemindeki o şaşalı Bayern tekrar ortaya çıkmaya başladı. Luca Toni, Franck Ribery, Miroslav Klose, Marcell Jansen, Hamit Altintop, Jose Ernesto Sosa ve Jan Schlaudraff transferleri ile şu an değil sadece Almanya’nın Avrupa’nın en çok ses getiren kulübü durumundalar belki de. Hitzfeld’in ideal 11’inin şu an için Kahn (GK… Sanki yazmama gerek varmış gibi) – Lahm (DR) - Marcell Jansen (DL) – Lucio (DC)-Demichelis (DC) - Sosa (MR)- Ribery (ML) - Ze Roberto (MC )- Van Bommel (MC ) - Toni (FC) –Klose (FC). Hitzfeld’in şimdilik kafasındaki 11’in bu yönde şekillendiği iddia edilse de ben Schweinsteiger’in kendine bir yer bulacağını, Podolski’nin de o kadar kolay dışlanabilecek bir isim olmadığını düşünüyorum. Her durumda sezona girilirken favori Münih... Hitzfeld’in demeçleri orta sahanın ortasını defansif olarak güçlü tutacağını ve hücumu kanatlara odaklayacağını gösteriyor. Lahm ve Jansen gibi iki bek oyuncusu ve Toni-Klose forvet duosuyla bunu yapmamak ayıp olurdu bence. Yıllardır Bayern’in stoper mevkiine kadro genişliği getirmesi gerektiğini söylerdim ama Hitzfeld Demichelis’i orda kullanarak sorunu çözmüş. Van Buyten ve Ismael’in yanı sıra genç Hummels de kadroda destek görevi yapıyor. Bayern’de misyonunu tamamlamış olan Salihamidzic, Makaay gibi oyuncuları bırakmak da bence doğru karar. Hargreaves’in satılmasını da yanlış bulmuyorum. Başka bir zamanda o kadar para etmez bence Hargreaves. O mevkide sıkıntı çekmeyeceklerdir. Bir başka nokta da UEFA Kupası’nda oynayacak olmaları. Bu lig açısından onlara avantaj sağlayacaktır diye düşünüyorum. Nitekim Şampiyonlar Ligi ile UEFA arasındaki ‘toughness’ farkını görmemek imkansız.

SCHALKE

Gelelim başkanının demeçlerini Alman gazetelerinden çok Fanatik ve Fotomaç’ta okuyabileceğimiz kulüp Schalke’ye. Lincoln geldi, Başkan Appiah’ı istedi, Kuranyi Fener’de yok GS’ de falan filan. Peki, Schalke ne durumda. Aslında pek bir değişiklik var denemez. Altyapısına haklı olarak güvenen bir takım Schalke. Mesut Ozil’in ve kaleci Neuer’in 06/07 sezonunda gösterdiği performanslar bunu kanıtlamaya yeter. Schalke tam da bu 2 mevki de takımın 2 ağır topuyla yolunu ayırdı. Frank Rost Hamburg’a Lincoln de GS’ ye gitti. Transfer edilen iki oyuncudan biri Basel’den Rakitic. Bu sarı kafalı şirin adama bayağı da para verdiler. İzlemedim ama Schalke’nin hücum oyuncusundan anladığını düşünüyorum. Yine de unutmamak gerek ki Mesut Özil antrenör Slomka’nın çok güvendiği bir isim ve bu sene onu çok izleyeceğiz diye düşünüyorum. Diğer bir transfer Frankfurt’un simge isimlerinden Jermaine Jones. Adıyla bir Alman futbolcudan çok D-League oyuncusunu andırsa da önemli bir takviye. Çok enerjik ve 26 yaşında bu da demektir ki kariyerinde zirve yapmak istiyorsa Schalke TYTZ. (of çok kötüyüm ya her neyse). Mainz ile 04/05 de çıkış yaptıktan sonra Schalke’ye gelen ve milli takıma yükselen kanat oyuncusu Mimoun Azaouagh da sakatlıklardan kurtulmuş ve bu sene çıkış yapmasını beklediğim isimlerden. Hannover’de kiralık geçen yıllardan sonra 85 jenerasyonunun kaptanı Michael Delura’da bu sene dikkatle izlenmesi gereken isimlerden bence. Boenisch, Happke, Höwedes, Kunert gibi isimler de altyapıdan gelen ve profesyonel kontrat imzalayan diğer isimler. Gecen sene Neuer ve Mesut’un yaptığı benzeri bir çıkışı bekleyebileceğimiz oyuncular. Lincoln’un ve Hamit’in gidişiyle takım içinde daha huzurlu bir sezon geçireceklerini düşünüyorum. Potansiyeli çok ama tecrübesiz bir takımlar. 11 tecrübeli var evet ama sezon boyu şans bulan gençlerin performansları ve geçen sene çıkış yapanların bu çıkışı bu seneye taşıyabilmeleri kilit nokta. Slomka bu tür bir oluşum için uygun. Maceraperest yapısı ve ofansif anlayışı ile Schalke taraftarına yine enteresan ve drama dolu bir sezon yaşatacak bence.

STUTTGART

Gelelim şampiyona… Geçen seneki kaostan sıyrılıp şampiyon olmaları onlar için bir rüyaydı belki de. Sene başında onlara şampiyon olacaksınız deseler hadi oradan! derlerdi diye düşünüyorum.

YİNE DE STUTTGART’IN ŞAMPİYONLUĞUNDA ALMAN FUTBOLUNA DAİR GÜZEL BİR İPUCU VAR. Bayern Münih bir kenara tüm takımlar altyapılarına bağlılar. (biraz önce Schalke için de benzerini söyledim.) Bu yıl Stuttgart’ın şampiyonluğunda Mario Gomez ve Serdar Taşçı’nın çıkışlarının ne kadar önemli olduğunu kimse yadsıyamaz. Gomez’in 14 golle bir altyapı oyuncusu olarak takımın en golcü oyuncusu olması bence bu şampiyonluğu daha da manidar kılar.

Gelelim transferlere… Geçen yıl ki aşının tuttuğunu biliyoruz ve üzerine Yıldıray, Ewerthon iki önemli transfer var. Lauth, Streller, Tomasson gibi hücum oyuncularıyla yollarını ayıran Stuttgart bu sene Bundesliga’yı çok çok iyi tanıyan 2 tecrübeli isimle anlaştı. Bence iyi de yaptı. Streller ve Lauth sıradan isimler, Tomasson da kariyerinin zirvesinden aşağı doğru hızla inişte zaten. Kadro iskeletini ve kariyerinde sürpriz bir çıkış yakalayan antrenör Armin Veh’i koruyan Stuttgart az bütçeyle neler yapılabileceğini bu sene gösterdi. Pardo ve Osorio gibi 2 Meksikalıyı Dünya Kupası’nın hemen ardından transfer ettiler ve gerçekten iyi hamlelerdi. Dünya Kupası’nın belki de en flaş sol beki Boka’yı da aldılar. Bu şampiyonlukta Stuttgart’ın Dünya Kupası gibi 4 yılda bir açılan bir piyasayı iyi kullanmış olması da etkili.

Şampiyon lakabıyla girmek zor iştir. Bunu kaldırmaları için tecrübeye ihtiyaçları var ve Yıldıray, Ewerthon bunu sağlayabilir. Yine de aynı başarıyı tekrarlamaları zor görünüyor ama tabiî ki en büyük favorilerden biri Stuttgart.

BREMEN

Gelelim geçen yılın ilk 4’ünü tamamlayan Bremen’e. Klose’nin gidişi sportif açıdan gedik yaratabilir (her ne kadar buna inanmasam da…gedik yaratsa bile idari ve mali açıdan mükemmel bir karar olduğu konusunda ısrarcıyım) ama bu transferde bence TURKIYE’DEKİ KULÜPLERİN DERS ÇIKARMASI GEREKEN ÇOK ÖNEMLİ BİR NOKTA var. Bu da basitçe şu: Eğer oyuncun gitmek istiyorsa ve iyi bir teklif gelmişse futbolcunu paraya döndürmek doğru hamledir. Ne kadar o oyuncu takım için hayati önem taşısa bile. Tabi transfere getirilen sınırlamalar (Türkiye’deki yabancı sınırına atıfta bulunuyorum) örneğinde bu politikanın önüne taş koyuluyor ama yine de geçmişte yapılmış (özellikle Galatasaray tarafından) hataların tekrarlanması lazım. Bremen’in forvet hattına bakarsak Aaron Hunt, Klasnic, Rosenberg ve Almeida gibi 4 tane çok iyi golcü görüyoruz. Hiç biri Klose gibi kariyerli Dünya yıldızları değiller ancak bu forvet hattının herhangi bir başarı için yetersiz olduğunu söylemek doğru değil.

Gelelim Bremen’in bu gelen parayla ne yaptığına. 7.9 milyon avro ile kulüp rekorunu kıran yeni transfer Carlos Alberto’yu Morinho’nun Porto’sundan ve Şampiyonlar Ligi finalinde attığı golle hatırlayacağız. Şimdi uzamış saçları (2 sene Brezilya’da geçirdi 2005’ten sonra) ile farklı bir görünüme de sahip olsa çok iyi bir orta saha oyuncusu. Hızlı, teknik, kuvvetli ve sonuca katkı yapmakta başarılı. Tam bir Morinho oyuncusu. Avrupa’da topu karşı yarı sahada dolaştırmak ve top yerdeyken hücumu organize etmek, bunu hızlı tempoda ve efektif yapmak ve gole ulaşmak konusunda Schaaf’lı Bremen son 4 yıldır Avrupa’nın en iyi 2 takımından biri. (Diğeri kuşkusuz Barcelona). Klose hava toplarındaki etkinliğiyle bilinse de Klose’nin ayaklarının da iyi olduğunu bu sistem meydana çıkardı zaten. Diego Dünya futbolu’ndaki en iyi oyun kuruculardan biri belki de. Sonuç olarak şunu diyorum ki: KLOSE’NİN GİTMESİ BUNDESLİGA’DA BREMEN’İN HÜCUM GÜCÜNDE GÖZLE GÖRÜNÜR BİR EKSİKLİK YARATMAYACAKTIR. İddia ediyorum ki geçen senekinden daha fazla gol atacaklar.

Schaaf’ın kulübedeki istikrarı bana göre çok önemli. Bu sebepten dolayı hep favorilerimden biri Bremen son yıllarda. Şampiyon oldukları 2004 yılından sonra bu başarıyı tekrarlayamamalarını da Avrupa kupalarında ilerlemeleri ve dar ve rakiplerine (özellikle Bayern’e) göre 2 kulvarda yarışmakta tecrübesiz kalmalarına bağlıyorum. Geçen sene yine UEFA’da yarı final oynayarak Nisan ayına kadar 2 kulvarda mücadele etmek durumunda kaldılar. Bu zorluk hala var ama kadro daha geniş ve tecrübeli. Bu sene Bayern’in transferleri uyum yakalayamazsa şampiyonluk için adayım Werder Bremen.

Bir sonraki yazıda bir başka 4 takımı; BAŞALTI TAKIMLARI (Bu tabiri hiç sevmem aslında) inceleyerek sezon öncesi yorumlara devam edeceğim. Eğer önceki yazılarda değerlendirdiğim takımlarda önemli gelişmeler olursa gelecek yazılarda eklerim..Şimdilik Bundesliga’dan bu kadar.

8.12.2005

Halil - Berkant Elele, Hep Beraber Kümeye! - Bir Kaiserslautern Hikayesi

97-98 Bundesliga Şampiyonunun bugünkü iç parçalayıcı durumu beni benzer duruma düşen her takımda gözlemlediğim bir örüntüyü, bir fikir olarak kaleme almaya itti. Ülkemiz liginde’de benzer durumda bir ibret öyküsü var aslında.

Gönül isterdi ki Halil ve Berkant kardeşlerimizin bu ismi uzun takımı bir iki maç kazansın. Ama nolduysa oldu, 3.haftadan sonra bu mazisi şanlı takım retarde bir insan gibi davranmaya başladı. Bir yerlerden kafalarına vuran olmazsa pek de düzeleceklere benzemiyorlar. İlk 3 haftada 6 puan aldılar, (ki hatırlarsınız NTV’nin bu sene Bundesliga Premier’inde Schalke deplasmanında müthiş oynamışlar, 80.dakikadan sonra yedikleri gollerle AufSchalkeArena’da puandan olmuşlardı) sonrasında ise 11 maçta 3 puan. Bu saçmalıktan başka bir şey değil. 6. haftada kendi sahasında Mainz’e kaybedince bir de Mainz’i azdırdılar. Onlar da o zamana kadar sıfırken bir hareketlendiler. Bu şekilde bu kümede kalma mücadelesindeki rakiplerini de gaza getirdiler. Her neyse dönelim Kaiserslautern’e. (bu ismi yazmak da çok zor be kardeşim kısaca Lautern dersem anlarsınız.)

Mazisi şanlı dedim ya bir bakalım neler olmuş siyah-beyaz fotoğraflarda. 1951, 53, 91 ve son olarak 98 olmak üzere 4 şampiyonlukları var. Bu de mazi mi be demeyin 90’ların çoçuğu olarak kafamızda “iyi takım Lautern” imajı var. Böyle ligin dibinde görmek olmuyor valla. Otto Rehagel’in son kulüp başarısı olan Lautern 98’de Bayern Münich’in önünde şampiyon olmuştu. Otto Rehagel 96-97 başında 2.Bundesliga’dan aldığı takımı Bundesliga’ya çıkarmış ve aynı sezon içinde şampiyon olarak müthiş bir sansasyon yaratmıştı. “Otto Amca” ne kadar büyük bir teknik direktör olduğunu bize 2004’de bir daha kanıtladı ancak konumuz Lautern tabii. O efsanevi kadroyu hatırlayalım isterseniz bir daha. Kalde Çeklerin zıpır kalecisi Petr Kouba. Euro96’da nasıl sevmiştim bu adamı sormayın. Forvette de ekürisi Pavel Kuka var. Yanında da Olaff Marschall 21 golle. Savunmalarında aklımda kalan biri yok mesela. Şimdi düşününce mantıklı geliyor, Otto Rehagel savunmada ne yapsın yıldızı. Adam kurmuş o geleneksel catenachhio defansını, liberolu… Ohhhhhh. Rahata bak. Sadece 4 maç kaybetmiş o yıl Lautern ekibi be 34 maçta 39 gol yemiş. Kadrolarına baktım da şimdi BJK’ya gelen Schafer de kadrodaymış ve 10 maç da olsa oynamış. Zaten 2 yıl sonra Beşiktaş’a gelmişti. Herneyse Otto Amca’nın orta sahası o zaman efsane. Orta saha yakışıyor Lautern’e. Sforza, Hristov, Riedl gibi isimler hatrımızda. Sforza ve Riedl geçen seneye kadar, Hristov ise bir önceki sezona kadar kadrodaydı. Onlar gitti Lautern bitti. Bunu laf olsun diye söylemedim yapacağım yorumun ana noktası bu aslında.

Başarıyı rejenere edebilmek zor biliyorum ama Lautern için yorumum da o. Bakın şimdi 97-98 de şampiyon takım. Kadroda bir adam var, Michael Ballack. Daha 21 yaşında. Sonraki sene Ballack takımın önemli bir parçası olarak 30 maçta oynuyor ve çok iyi bir performans veriyor. Yalnız sene sonunda Leverkusen’e kaptırılıyor. Biliyorum ben de böyle yükselen oyuncuları tutmanın zor olduğunu ama başka bir noktaya geliceğim ki ağlayacaksınız. Yaşlanan Sforza, Riedl takımda tutulurken bir de üzerlerine o yıl Djorkaeff ve Basler ekleniyor. Şimdi söyleyin hangi akla hizmeti, -Oben sever bu lafı- bir franchise oyuncu yaratmak varken paranızı artık kariyerinin sonuna yaklaşan bu dedelere verirsiniz anlamak mümkün değil. Tabiiki tecrübe önemli yalnız başarıyı tekrar yaratmak için enerji lazım. Benim takıntılı olduğum bir konu bu, başarıyı süreklileştirmek konusu. Galatasaray’ın 2000’de yaşadıkları sonrası bugünkü hali ortada. Yönetimlerin başarılı bir kadroyu bozma korkusu çoğu zaman başarının korunamaması sonucunu veriyor. Bu korku gençlerin de önünü kesiyor. Artık doyuma ulaşmış oyuncular ise kanımca, “oooh al paraları yat” moduna geçiyorlar. Başarıdan sonra doymuşluk oranını azaltmak gerek bu çözeltide. Daha da doyurmak değil.(kısır kimya bilgimle saçmaladım galiba.) Ballack 97-98 şampiyonluğu yaşadığında daha 21 yaşındaydı ve sadece 16 maçta forma giymişti. Bu onun Bundesliga’ya gözünü açtığı kulüpte daha tatmin olmadığın gösterir. Onu tatmin edecek yatırımlar yerine, “sen git başka yerde tatmin ol,” deyip bırakamazsın, bırakırsan da aha işte tarih 01.12.2005, halin ortada.

O sezondan sonra bir daha belleri doğrulmadı. Bir önceki paragrafta vurguladığım gibi kısa vadeli düşündüler, kısa vadeli tepelerde kalabildiler. Sonraki 2 sezon 5. bitirdiler ligi. Ondan sonraki sezonun daha ilk yarısında Otto Rehagel gitti ve bir dönem kapandı. O günden bugüne kadar da daha çok düşmemek ile uğraşıyorlar. Otto’nun gidişi 96’da 2.Bundesliga’da başlayan bir dönemin sonu demek oluyordu Lautern için. Kısa vadeli düşünülmüş planlamalar kısa sürede Lautern’in altını kazdı ve 98’in müthiş kadrosu ve sansasyonu tarihte parlayıp sönen bir yıldız olarak kaldı.

Şu andaki halleri vahim. Ama ben bunu biraz daha tarihsel bağlamda değerlendirip, burda suçu bu senekilere atmamayı uygun gördüm. Başarı bir anda elde edilmiyor. Birkaç senelik kalkınma planları, eğer doğru adımlar atılmışsa sonunda başarıyı getiriyor. Yalnız bunu ekonomik olarak getiriye çeviremeyenler ya da elde ettikleri pozisyonu çarçur edenler o kral tahtından indirilmeye mahkum. Bana sorarsanız Galatasaray da benzer sorunlarda bu durumda. Fazla konservatif davranıp, Fatih Terim ile bir ikinci dönem bile denediler işi abartıp. Fenerbahçe ise Galatasaray’ın başarılı olduğu dönemde hamlelerini iyi oynamış ki şu an ekonomik ve sportif anlamda bu kadar iyi durumda. Ben gidişata baktığımda Fenerbahçe’nin daha kalıcı bir başarıya doğru yelken açtığını görüyorum. Kaiserslautern gibi değil.

Kalın sağlıcakla.