İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Chelsea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Chelsea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.11.2015

Bir Stamford Bridge Hatırası: Chelsea – Dinamo Kiev


Desteklediğim açık mavililerin birkaç pantone daha koyusu düz mavi kazağımı giyip, aynı renkte atkımı sarıp otelden çıktım. Metro istasyonunda benimle aynı renkte insanlarda 3 durak ötedeki stada gitmek için bekliyorlardı. Haliyle metro buraya kadar çoktan dolmuştu. Ben her ne kadar Zincirlikuyu metrobüs durağından bu şartlara alışsam da lüzumsuz kibarlıktaki İngilizler “aa çok dolu diye binmiyorlar” Daha doğrusu orta taraflar boş, bunu metronun camından görüyorum ancak adamların kültüründe birinden bir şey isteme olmadığı için, çıkıp da kimse “beyler, orta taraflar boş, arkalara doğru ilerleyelim” demiyor.  Böyle böyle, birinci metroya binemedikten sonra hemen 3 dakika sonra gelen ikinci metroda, başlarım sizin kibarlığınıza deyip Zincirlikuyu moduna geçiyorum ve bekleyen kalabalığı yararak kendimi trenin içine atıyorum.

Geçen yıl da aynı tarihlerde fuar için Londra’ya gelmiş ancak o zaman içeride maç oynayan Arsenal bilet satın almada önceliği kulüp üyelerine verdiği için bilet bulamamış anca stadın etrafını tavaf edip bir pubda maçı izlemek zorunda kalmıştım. Bu yıl ise Chelsea içeride oynuyordu ve bilet için üyelik şartı aramıyorlardı. İngiltere’de kombineler lig için satılıyor ve Avrupa kupası maçlarını kapsamıyor. O yüzden Şampiyonlar Ligi’ne bilet bulmam daha rahat oldu. 35 poundluk fiyatıyla da, Bayern taraftarlarının eleştirdiği Arsenal’in 64 poundluk biletinin yanında ucuz bile sayılabilirdi.

3 durak sonra Fulham Broadway istasyonunda iniyoruz. Bu şuna denk geliyor: Takımın ismi Şişli ama stadı Kasımpaşa’da ve hali hazırda Kasımpaşa’nın kendi bir takımı ve stadı var. Metro çıkışında beklenildiği gibi önce karaborsacılar hemen ardından 10 pounda bir tarafında chelsea, diğer tarafında Dinamo Kiev yazan maç atkılarını satmaya çalışan işportacılar beliriyor. Bu karaborsacıların dikildiği yolda İngilizce ve Cince olarak, “karaborsadan bilet almayın, sahte olabilir, maça giremeyebilirsiniz” uyarı levhaları var. Hemen ardından bizim tükürük köftesinin buradaki karşılığı sosisciler ve hamburgerci standları ile birkaç pub diziliyor. Stada girerken ise resmi maç programını satan görevliler var. Bu kültürü halen anlamış değilim. Takım kadrolarını, puan durumunu, son maçların skorları gibi zaten oraya gelen herkesin ezbere bildiği maç programlarını 3 pounda satıyorlar ve herkes bunları alıyor. Biletimin olduğu Matthew Harding tribününün girişini buluyorum. Harding, 1994 yılında kulübe hissedar olan ancak 2 sene sonra henüz 43 yaşında vefat eden bir iş adamıymış. Sadece tribün isimlerini değil aynı zamanda kapılara da birilerinin isimlerini vermişler. Dixon girişi, Jimmy kapısı gibi.  Daha önce Manchester City maçında da tecrübe ettiğim gibi girişteki görevliler sadece düzene bakıyorlar. Onun dışında siz kendiniz biletin barkodunu okutup içeri giriyorsunuz, kimse de üzerinizi falan aramıyor. 

İçeriye girince artık her taraf kapalı. Bir staddan ziyade daha çok kapalı spor salonu havası var. Duvarlara geçmiş yılların maçlarından sahneler ve takımın efsane futbolcularının Chelsea kariyer bilgilerinin yer aldığı panolar konulmuş. Bunların arasında Didier Drogba da var. Bekleme alanında bira içmek serbest. Fiyatlar çok pahalı da değil. Fıçı bira 4.3 pound. TL’ye çevirsen bile Türkiye’de dışarıda o fiyata bira alamıyorsun. Ama sahaya alkol ile geçemiyorsun. Oturduğum koltuk hemen köşe gönderi hizasında. Stada girdiğimde ilk gözüme çarpan stadın biçimsizliği oluyor. Her bir tribün ayrı telden çalıyor. Bir kale arkasının alt tribünü daha büyükken, karşı kale arkası tam tersi, ya da kapalı tribün diye tabir ettiğimiz yer kale arkasına göre daha yüksek. Tribünler o kadar ayrı telden çalıyor ki en sonunda zaten birleştirmeyi başaramamışlar kapalı ile kale arkası arasında duvar var. Bu Chelsea’ye petrol oligarkı değil, bir laz mütahit başkan lazım. Şaka bir yana Chelsea 109 yıldır maçlarını burada oynuyor. Stadın şehrin içinde kalmasıyla stadı büyütme konusunda sorunlar yaşıyorlar. Bir ara başka bir yere yeni stad yapılması gündeme gelmiş ama şu anda mevcut yerinde kapasiteyi 60.000'e çıkarmak için proje üretiyorlar.
Tribünlerin tamamı doluyor lakin bir tribün diğerlerinden ayrılıyor. Bana yakın olan taraftaki kale arkasında benim seçebildiğim kadarıyla belli bir taraftar grubu olmasa da bütün maçı ayakta izlediler ve maç boyunca bağıran tek grup onlardı. Öteki tribünler tamamen tiyatro seyircisi kıvamındaydı. O kadar ki o tribündeki bayrakları bile stad görevlileri sallıyordu.  Bir tek maç sonunda “stand up for the special one” (Jose için herkes ayağa) tezahüratı ile şöyle bir ayaklanıp hayat belirtisi gösterdiler.

Jose demişken Liverpool mağlubiyeti sonrası taraftarın nasıl tepki vereceğini merak ediyordum ancak daha maç başlamadan “Jose Mourinho” tezahüratı ile destek verdiklerini gösterdiler. Zaten bildikleri 2-3 tezahürattan bitanesi buydu. Bütün maç boyunca bir “çelsi, çelsi, çelsi” bir “diyeeeegoo” bir de “coze morinyo, coze morinyo” diye bağırdılar. İçinde stamford bridge geçen bir tane de şarkı vardı, onun dışında pek monoton bir havaydı. Ha bir de Zouma’ya Cuma muamelesi yapıyorlar. Zamanında Arsenalliler de Toure’ye zenci esprisi yaparlardı. Burada da ırkçılık kokan şamar oğlanı modundaki isim genç Fransız olmuş.


Maça Chelsea baya yüklenerek başladı.Skorborda Bayern’in arka arkaya golleri yansımaya başlayınca tribündekiler pek bir keyifliydi. Chelsea’nin ilk yarıda geleceğini çokça öngördüğüm golü de gelince devre arasında tribünler mutlu bir şekilde girdi. Ancak ikinci yarıda Chelsea hiçbir şey oynamamaya başladı. Bu noktada artık deplasman tribünün sesi daha fazla çıkmaya başlamıştı. Dinamo atsa da şu İngilizler g.t olsun derken istediğim oldu. Kievliler haklı olarak coştular. Ancak 5 dakika sonra tam da benim oturduğum yerin önünde Willian frikikten çaktı ve dizlerinin üstünde kayarak bizim tribünün önüne geldi.  Brezilyalı, çokça zora giren gruptan çıkma şansını söküp getirdi. Bu defa artık Kiev’in bir direnci kalmamıştı ve maç böyle bitti.

15.09.2015

Topcast: Chelsea, Juve nereye? (14.08.2015)

Sezonun ilk topcastini Ali Aktas ve Cuma Ali Ucar ile yaptık. Hava durumunun ardından spor haberlerinde "noolacak bu chelsea ile juve'nin hali dedik?"

24.04.2013

Takımı Suarez Üzerine İnşa Etmek


Liverpool oyuncusu Luiz Suarez, Chelsea maçında İvanoviç’in kolunu ısırdığı gerekçesiyle FA tarafından 10 maçlık bir cezaya çarptırılmış. Ajax’taki günlerinde rakibinin kulağını ısırdığı için, Liverpool kariyerinde ise Patrice Evra’ya ırkçı küfürler sarf ettiği ve hakemi aldatmaya yönelik hareketlerde bulunduğu için benzeri disiplin cezalarına çarptırılan Uruguaylı forvetin adı, son zamanlarda Bayern Münih adının geçtiği transfer dedikodularında anılıyordu.

Suarez bu sezon 33 maçta 23 gol 8 asist kaydetmiş. Tabii ki de etkileyici bir oyun. Fakat İnternet çağıyla beraber iyice önem kazanan pazarlama, halkla ilişkiler gibi öğelerin futbol kulüpleri için hayati önem taşıdığı günümüzde, Liverpool gibi köklü bir kulübün şu belgeselde görüldüğü gibi takımı Suarez gibi bir kişiliğin üzerine inşa etmeye çalışmasını anlamsız buluyorum. Hele hele Barcelona’yı hezimete uğratıp “Avrupa’nın en büyüğü biziz” beyanında bulunan Bayern’in de oyuncuyu transfer etme teşebbüsünü daha da yadırgıyorum. Sadece yetenek bu kadar pahalı olmamalı.
 

5.12.2012

Mr.Bean Chelsea'ye!

Gerçekleşse şu an olandan daha kötü olacaklarını düşünmüyorum.

27.04.2012

Topcast 26.04.2012

26 Nisan Topcast'inde İlker ve Ali Aktaş ile ağırlıklı olarak Şampiyonlar Ligi'nden, Chelsea'nin Barça'yı destansı bir şekilde eleyişindnen, Di Matteo'nun görevde kalıp kalmayacağından, haftasonu İngiltere'de oynanacak olan muhteşem maçlardan, Fener'in CAS davasını geri çekmesinden ve Beşiktaş'ın mali iflasından bahsettik.

20.04.2012

TopCast 18.04.2012

Bu TopCast'te İlker ve Cuma Ali ile birlikte ağırlıklı olarak haftaiçindeki Şampiyonlar Ligi maçlarını, Premier Lig'de geçen hafta olan bitenleri ve Bundesliga'yı konuştuk.

4.04.2012

Topcast 03.04.2012


5 kişilik (İlker, Melih Özenç, Cuma Ali, Ali Aktaş ve ben) sezonun şu ana kadarki en kalabalık TopCast'inde Şampiyonlar Ligi'ni (Barcelona - Milan, Bayern Münih - Marsilya), Premier Lig'deki şampiyonluk ve 4. sıra çekişmesini, La Liga, Serie A ve Bundesliga'daki son gelişmeleri konuştuk.

7.03.2012

Topcast 06.03.2012

Son iki haftadır teknik sorunlar yüzünden güme giden Topcast, bu hafta bomba gibi geri döndü. Yayın sırasında Arsenal-Milan maçının oluşundan mı, iki haftanın getirdiği birkimin kerametinden mi bilemedik, bu yayını yaparken epey eğlendik.


7.04.2007

Aile İşleri

Bugün World Soccer’da okuduğum bu yazının, şu anki Chelsea’nin durumunu çok iyi açıkladığını düşünüyorum bu sebeple yazıyı herkesin okuması gerektiğine inanıyorum. Bu amaçla yazıyı Türkçeleştirdim umarım beğenirsiniz. Yazı Corriere Dello Sport gazetsinin İngiltere sorumlusu Gabriele Marcotti’ye ait.



Her şeyi satın alabilen bir insan ne yapar? Eğer 10 milyar poundunuz varsa bundan sonra ne yaparsınız? Rakamı biraz daha netleştirmek adına şunu söyleyeyim: Eğer Abramovich hayatının geri kalanında her gün 500.000 (yazıyla beşyüzbin) pound harcasa bu varlığı tükenene kadar 100 yaşına kadar yaşaması demek.



Korku ve eğlence –aşk gibi- satın alınamayacak şeylerdi, ama bunları yaratacak şeyleri satın alabilirsiniz. Sadece birine mücevher alın oda size biraz aşk versin.



Abramovich’in etrafındaki insanlarla devam edelim. Takımın CEO’su Peter Kenyon’dan menejer Jose Mourinho’ya, süper oyuncu temsilcisi Pini Zahavi’den sportif direktörü Peter Arnesen’e kadar hepsi kendi alanlarında son derece başarılı insanlar ve biliyorlar ki Abramovich onların bir sonraki seviyeye atlamaları için bilet olabilir. Bugünün oyununda Abramovich’in kaynakları tatmin edilemiyor ve dördü de Rus’un sevgisini kazanabilmek için çokça çaba sarf ediyor.



Ancak, herhangi bir ailede olduğu gibi, sadece bir tane favori oğul olur. Dörtlü bunun oldukça farkında ve bu sebeple tansiyon geriliyor. Bu bir futbol draması değil, daha çok aile draması.



Bir adam parayla alınamayacak şeylere sahip olmak istiyor ve çocukları da babasının sevgisini kazanmak istiyor. İşte bu durumu ilginç kılıyor. Daha sonra ne olacağı, hikayenin nasıl gelişeceğine bağlı. Ve kahramanlarımız insan olduğundan sorunun cevabını bulmak için oyunun ötesine bakmamız gerekiyor.



İlk konumuz, Abramovich kulübü satın aldığında ne umduğu. Eğer amaç kupalar ise, bunu başardı. Eğer amaç futbolun dışından gelen bir adamın, parasıyla işinde en iyi olanları işe alıp başarılı olabileceğini kanıtlamaksa bunu da başardı.



Peki ya eğer Abramovich başka şeyler arıyorsa? Ya da eğer dört yılın ardından başka şeyler öncelik kazandıysa? Örneğin eğlendirilmek, büyük oyunculara sahip olmak ya da takımının Chelsea seyircisi dışındaki insanlar tarafından da sevilmesi ve hayran olunması. Bu soruların yanıtını arayacak olursak, Mourinho bu amaçları karşılayamadı. Portekizli, Chelsea’yi üstün bir takım haline getirdi ancak, takımı, Cruyff’un Barcelona’sı, Arrigo Sacchi’nin Milan’ı veya hatta Del Bosque’nin Real Madrid’i gibi saygı gören bir takım olamadı.



Michael Ballack ile Andrii Shevchenko dışındaki (ki fısıltılara göre bunlarla anlaşma sağlayan menejer değil “kulüp”) alınan oyuncular günümüz starlarından öte gelecek vaat eden oyuncular. Bir de popülarite meselesi var. Bazılarına göre başarılı olanlar popüler olmazlar ki bu kısmen doğru olabilir. Ancak tarih rakipleri tarafından da sevilen başarılı taraflarla dolu. Buna karşılık, Mourinho’nun davranışları ve yorumları hiç de dostça değil; bu da kuşkusuz takıma ve sahibine yansıyor.



Bir de Mourinho’nun perspektifinden bakalım. Şüphesiz tarihte hiçbir antrenör kariyerinin ilk yıllarında bu kadar başarılı olmamıştır. (6 sezonda 12 kupa) Kimseye kanıtlayacak hiçbir şeyi yok. Ancak Abramovich’in önceliklerinin değiştiğinin, artık gümüşlerin onu mutlu etmeye yetmediğinin farkına varırsa, Mourinho için en iyisinin başka bir yerde yeni bir kariyere başlamak olduğu söylenilebilir.



Bir de kontol mevzuu var. Mourinho’nun bir menejer olarak takım üzerinde kısıtlı yetkisi var. O, Sir Alex ya da Arsene Wenger gibi kulübün her alanına bakacak tüm gücü elinde bulunduran bir menejer değil.



Arnesen takımın altyapısı ile ilgilieniyor. Zahavi Chelsea’nin çoğu transfer anlaşmasını yapıyor. Son olarak geçtiğimiz yaz gördük ki Kenyon, Amramoviç’in kulağı ve büyük transferlerde onun adı vardı. Buradan anlaşılıyor ki Chelsea, Mourinhosuz da başarılı olabilir. Ve bu yüzden Mourinho, Ferguson ya da Wenger’in sahip olduğu konuma sahip değil çünkü Chelsea’nin bir B planı var ve bu plana Portekizli dahil değil.



Elinizde her biri farklı alanlarda uzmanlaşmış dört insan var ve hepsi de Rus’un sevgisini ve saygısını istiyor. İdeal bir dünyada dördü de işbirliği içinde çalışabilir, birinin başarısı diğerlerini de sevindirir, ve hep beraber kalkınırlar. Ancak insan doğası böyle çalışmıyor. Sadece bir tane gözbebeği oğlan olabilir.



Acaba dörtlü bir olup, beraber çalışıp, gelecek sezon daha iyi bir iş çıkartacaklar mı? Yoksa Abramovich’in bazı soruların cevaplarını aramaya başladığında birbirlerini mi sorgulayacaklar? Örneğin; sezona sadece üç stoper ile başlamak kimin dahiyane fikriydi? Kim Gallas’ın gitmesine izin verdi? Chelsea Ballack ve Sheva için çok fazla mı ödedi? Chelsea’nin kulüp imajının kötü olması kimin sorumluluğunda?



Ne olacağını kestirmek oldukça zor. Ancak eğer Mourinho yeteri kadar kaldığını ve yenilik istediğini açıklarsa bu sürpriz olmaz.

12.12.2004

Vee Chelsea Takım Oldu

Premier League’de çok şeyler değişti. Arsenal’in düşüşü, Chelsea’nin yükselişi, Man Utd’ın toparlanışı, Everton’la Bolton’ın parlaması derken lig, sezon başında tahmin edilenden çok daha farklı bir çehreye büründü. 17. haftadaki dev Londra derbisi (Arsenal-Chelsea) öncesi lig iyice hareketlendi.

Son şampiyon Arsenal’in düşüşünü geçen yazımda irdelemiştim. Arsenal bu hafta kalede Lehmann yerine Almunia’yla çıktığı Birmingham karşısında 3-0 galip gelerek Şampiyonlar Ligi maçı ve Chelsea derbisi öncesi moralini düzeltti. Kazanmayı hatırladı. Arsenal’in sene başından beri belirttiğim sorunları aynen devam ediyor. Campbell, sakatlığı sebebiyle sezonun başındaki ilk 10-15 maçı kaçırdığı için henüz form tutamamış ve Touré’ye ayak uyduramıyor. Cygan ise stoperde Campbell’in şu formsuz halini bile doldurabilecek kalitede bir oyuncu değil. Sezon başından bu yana 25 maç aralıksız, zaman zaman sakat sakat oynayan bekler Cole ve Lauren artık fiziksel olarak tükenmiş durumda. Reyes sezon başındaki formunun uzağında. Henry deseniz o da sakat sakat oynamasına rağmen gollerine devam ediyor. Tam da bu durumda insanın aklına “Peki sezon başında muhteşem oyayan 35’lik delikanlı Bergkamp en azından Londra’daki maçlarda ilk 11 başlayamaz mı?” gibi bir soru geliyor. Yahu bu adamın Shearer’dan eksiği ne? Kendine de iyi bakıyor bakmasına! Neyse... Gilberto, Edu ve van Persie gibi üst düzey oyuncuların da rotasyonda yeteri kadar süre alamamaları uzun ve sert lig maratonunda bence Arsenal’in başını daha çok ağrıtacak. Arsenal’i Wenger dönemi boyunca en çok derde sokan sorunu olan oyun disiplini ve sabır eksikliği ise bu sene kritik Şampiyonlar Ligi maçlarında ve geçen hafta Man Utd’a Bellion’un 1. dk’da attığı golle 1-0 yenildikleri Lig Kupası maçında yine kendini gösterdi. Artık bunu Monsieur Wenger’in oyun karakterinin bir parçası olarak görüyoruz ve mentalitenin bu açıklarını kapatabileceğinden ümidimizi kesiyoruz.
Sıra geldi yazının asıl kahramanlarına: Chelsea FC ve Jose Mourinho. Yukarıdaki Arsenal paragrafını okudunuz. İşte Arsenal’de nasıl bir kötüye gidiş söz konusuysa Chelsea’de tam zıttı bir yükseliş gözlemliyoruz. Tamam, “Topçular” belki yenilmeden en çok maç götürme rekorunu bu sene kazanmış olabilirler, ama derinden gelen bir Chelsea rekorundan hiç kimse söz etmiyor. “Maviler,” Premier League’de bu sezon 16 maçta yalnızca 3 gol yedi ve defansif ciddiyetlerini hiç de kaybedeceğe benzemiyorlar. Şimdiden iddia ediyorum, sezon sonu bir başka rekorla daha karşılaşabiliriz.

Peki nedir Chelsea’nin başarısının ana faktörü? Rus dolar milyarderi Abramovich’in bitmek tükenmek bilmeyen serveti mi, Jose Mourinho’nun dehası mı, yoksa oyuncuların bireysel kalitesi mi? Aslında başarı işte bu üç faktörün bir kombinasyonu. Roman Abramovich’in Chelsea’nin başına gelişi tamamen ayrı bir yazının konusu olabilecek, sosyo-ekonomik bir olay. Bu ilginç adamın Chelsea’ye aktardığı servet, Man Utd’ı dünyanın kendi kendine yetebilen en zengin halka arz edilmiş spor müessesesi haline getirmiş “chairman” Peter Kenyon’un elinde, ligin bütün devlerini psikolojik olarak ezen, onları ümitsizliğe iten, ligdeki rekabetin bir bakıma geleceğini karartan bir güce dönüştü. Bu para, aynı zamanda takımdaki dünya klasındaki birçok futbol yıldızına, yerlerinin hiçbir zaman garanti olmadığını gösteren bir itici güç haline geldi. Öyle ki, klüp, adını karalamamak için, adı kokain skandalına karışan Rumen Adrian Mutu’dan 43 milyon £ pahasına da olsa vazgeçebiliyor. Frank Lampard’ın Champions dergisine verdiği bir demeç işte bu olayı kanıtlıyor. “Roman Abramovich o araba dolusu parayla klübün başına geçip takıma yeni süperstarlar gelmeye başladığında kararımı verdim. Ya her zamankinden daha çok çalışıp bu takımın değişmez bir parçası olacaktım ya da silinip gidecektim.” diyor Lampard. Bu rekabetin ona yaradığını 126 maçtır ne sakatlık ne ceza demeden lig maçlarında aralıksız görev almasından ve İngiltere’nin en istikrarlı orta saha oyuncusu haline gelmesinden çıkarabiliriz. Lampard gibi, kendisini bu süreçte çok iyi geliştiren bir başka oyuncu da John Terry. İstikrarlı oyunu ve saygı duyulan kişiliği sayesinde genç yaşına rağmen kaptanlığa yükselen stoper, inanılmaz hava hakimiyeti (öyle ki sadece kornerlerden attığı kafa golleri sayesinde Şampiyonlar Ligi’nde gol krallığına oynuyor!) ve tükenmek bilmeyen hırsını birleştirerek Lampard’la beraber takımın ruhunu oluşturuyor. “Premier League 2004-05” yazımda da belirttiğim gibi Chelsea taraftarının gözünde, bu altyapıdan yetişmiş iki yerel yetenek, milyon £’lar ödenerek alınan süperstarlardan daha değerliler.
Bu günlere gelmesinde önemli rol oynayan eski patronu Robson aracılığıyla İngiliz futbolunu yakından hatmetmiş taktik deha Mourinho, İngiliz taraftarın genç İngiliz oyunculara olan zaafını bildiğinden takımı Lampard ve Terry üstüne kurdu. Ranieri döneminde kaybolmaya yüz tutan Joe Cole’dan bir sağ kanat oyuncusu yaratarak bu yeteneği takıma tekrar kazandırdı. Ama Mourinho’nun Chelsea’de başardığı en büyük iş, rekabet ve takım ruhu arasındaki dengeyi mükemmel bir şekilde ayarlamak oldu. Öyle ki, takımdaki oyuncuların her biri, kötü oynadıklarında yerlerinin yeni bir transferle doldurulacağını bilmelerine rağmen var güçleriyle çalışıyorlar ve ilginçtir ki, bu büyük rekabete rağmen “Maviler” son 6-7 maçtır tam bir “takım” görüntüsü veriyor. Gol sevinçlerindeki hırs, savunmadaki yardımlaşma, paslaşmalardaki uyum adeta mucizevi. Arsenal, Man Utd gibi, bu takım uyumunu yıllar boyu ancak geliştirebilimiş ekollere rağmen Chelsea, an itibariyle, 4 ayda uyum sürecini tamamlamış bir takım görüntüsü çiziyor. Bu uzlaşmanın sağlanmasındaki en önemli rol, finansal güvencenin de verdiği rahatlık sayesinde, Mourinho’nun, takıma uyum sağlayamamış, çalışmayı sevmeyen, ya da takım oyunundan çok bireysel yetenekleriyle öne çıkan oyuncuları istediği an şutlayıp yerine yenilerini getirebilme lüksü. Véron, Crespo, Gronkjaer, Melchiot, Babayaro gibi oyuncuların satılıp ya da silinip yerlerini takım ruhuna sahip, hırslı, Gudjohnsen, Makelele, Bridge gibi oyunculara bırakması rastlantısal değil. İlginçtir, Arjen Robben’in sezon başındaki transferi öncesi “Bildiğim kadarıyla Robben bir sol kanat oyuncusu. Ben de bir sol kanat oyuncusuyum. Bu da demek oluyor ki ikimizden biri bu takıma fazla.” demecini veren Damien Duff, bugün Robben’le beraber ilk 11’de müthiş bir ikili oluşturmuş durumda. Bu durum takım ruhundaki ve birlik-beraberlikteki iyiye gidişin somut bir örneği.

Mourinho, elindeki sınırsız alternatifi en iyi şekilde kullanıyor. Takımı, zorunlu kalmadıkça değiştirmediği, Cech, Gallas, Terry, Lampard, Gudjohnsen, Makelele gibi oyuncuların üstüne kurarak geri kalan oyuncuları sürekli rotasyona sokuyor. Kezman, Carvalho, Tiago, Bridge, Joe Cole, Smertin, Geremi, Duff, Parker gibi oyuncular bu rotasyonda sık sık görev alıyor. Ancak Wenger’in Arsenal’iyle kıyaslandığında kadro açısından en büyük avantajı, belki Henry, Pires, Vieira, Ljungberg, Reyes gibi doğaüstü yeteneklere hep birden sahip olmamasına rağmen (ki kendisinde de Kezman, Robben gibi cevherler mevcut), takımın en değişmez oyuncusunun bile güvenilir alternatiflere sahip oluşu. İşte bu yüzden, Arsenal örneğinde olduğu gibi, takımın kilit parçaları sezon boyunca ara ara dinlendiriliyor ve bu oyuncuların yıpranması önleniyor. Artı, takım 4 kulvarda da mücadele etmesine rağmen (Lig, Lig Kupası, FA Cup, Şampiyonlar Ligi) kaliteli kadro ve alternatifler sayesinde takım fiziksel olarak daima dinç kalabiliyor. Arsenal nasıl yoğun maç trafiği sonrasında yorgun düşüp kötü sonuçlar alıyorsa, Chelsea de tam tersi bir şekilde, maç oynadıkça form tutuyor ve günden güne daha iyiye gidiyor. Takımın fiziksel gücü en büyük silahı haline gelmiş durumda. Mourinho’nun sabırlı ve prese dayalı futbolunu bütün bir maç boyunca disiplinli ve inatçı bir şekilde sürdürüyorlar. Israrla gol yemiyorlar. Rakibin konsantrasyonunu kaybettiği ya da yorgun düştüğü anlarda ise fiziksel güçlerini ve dinçliklerini kullanarak karşı takımın işini bitiriyorlar. Düşünebiliyor musunuz, bu takımda 70dk.’dan sonra “taze kan” olarak forvete giren isim Mateja Kezman! Nitekim bu yorulmak nedir bilmeyen Chelsea takımı rakibini en sonunda boğuyor ve galibiyete ulaşıyor. Bu hafta oynadıkları Newcastle Utd maçı da bunun tipik bir örneğiydi. Newcastle, maçın ilk yarısında sergilediği fiziksel direnci ikinci yarıda da sergileyemeyince kadrosunun avantajlarını kullanıp 4-3-3’ten 4-4-2’ye dönen Mourinho’nun “Mavileri”, Souness’ın takımını topa tuttu ve maçı 4-0 kazandı. İlginç bir detay da Kezman’ın bu maçın son dakikasında kazanılan penaltıyı gole çevirerek Premier League’deki ilk golünü atması oldu. Oyuncusunun moral kazanması için penaltıyı özellikle Kezman’a attıran kişinin Mourinho olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

İşin Arsenal, Man Utd, Newcastle, Liverpool ve diğer İngiliz devlerini en rahatsız eden tarafı ise sezon başında “toplama takım,” “hala takım olabilmiş değiller,” “kazanıyorlar ama kötü futbol oynuyorlar” demeçlerine maruz kalan Chelsea’nin, “kazanan takım” kimliğine bir de, “göze hoş gelen futbol oynayarak kazanan takım” kimliğini eklemesi oldu. Sezon başında maçları çoğunlukla 1-0 alan, savunmaya dayalı, heyecan vermeyen futbol oynayan Londra ekibi, sezon ilerledikçe açılıyor ve maçlarını daha farklı skorlarla kazanmaya başlıyor.

Chelsea’nin bu durdurulamayan yükselilşiyle ilgili bir parantez de Hollandalı genç süperstar Arjen Robben’e açmak gerekiyor. Robben, bence Euro2004’ün Baros’la beraber en iyi performans gösteren oyuncusuydu. Hatta, çoğu Hollandalı otorite, Hiddink Robben’e turnuvada daha fazla süre verseydi Portakalların akıbetinin çok daha iyi olmuş olabileceğini iddia ediyor. Gerçekten de, Robben, sakatlıktan kurtulup forma şansı bulduğu andan itibaren Chelsea adına inanılmaz performanslar sergiledi. Attığı goller, yaptığı asistler, bitmek tükenmek bilmeyen temposu ve spektaküler hareketleriyle 4thegame.com’un “Sizce Premiership’in şu anda en heyecan veren oyuncusu kim?” anket sorusunda Thierry Henry’den bile daha fazla tık alarak birinci oldu. İlginçtir, Chelsea’nin bu “iyi performans” serisi, tam da Robben’in takıma sakatlık sonrası entegre olduğu döneme rastlıyor. Demek ki Robben’in Chelsea’nin başarısında bir ateşleyici faktör olduğunu inkar edemeyiz.
Sonuç olarak, iki Londralı süpergücün haftaya yapacakları büyük derbi büyük olasılıkla ligin kaderini belirleyecek. Aradaki 5 puanlık fark Chelsea’nin alacağı bir galibiyet sonucu 8’e çıkacak olursa, Arsenal’in ya da herhangi bir ekibin bu farkı kapatması çok güç olacak. Gerek son haftalardaki form grafiği gerekse de Şampiyonlar Ligi’nden birinci çıkmayı garantilemiş olmasının verdiği rahatlıkla bu haftaki Avrupa maçına asılmayacak oluşu, maç yorgunu ve şu anda Şampiyonlar Ligi’ni düşünmek zorunda olan Arsenal karşısında Chelsea’yi favori kılıyor. Derbiyi sabırsızlıkla bekliyoruz.