İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.10.2011

Telekom Arena & Milli Takım taraftarlığı

Cüneyt Tanman'ın "Milli takım taraftarlığı kendini buldu" demesinin hemen bir ay sonrasında "bizde milli takım taraftarlığı yok, insanlar milli maça kulüp formasıyla geliyor; kendi futbolcusunu alkışlıyor" açıklamaları zaten içinde bulunduğumuz kişiliksiz futbol ile çok örtüşüyor. Kafalarda daha oturmuş bir fikir yokken ayaklardan da pek hayır gelmiyor.

Bizde milli takım taraftarlığının bir dönemi vardır. Eğer finaller dönemindeysek ve futbol ilgisinin başka bir yere kaymayacağı bir dönemde milli takım taraftarlığı vardır. Ancak liglerin arasına serpiştirilen eleme maçları pek de ilgimizi çekmiyor, konsantrasyonu sağlayamıyoruz. En nihayetinde vizeleri sallamayıp, finalleri beklemek gibi bir mentaliteye sahip bir toplumuz.

***
Türk Telekom Arena, işyerime yürüyerek 10 dakika mesafede. Fırsat bu fırsat, Almanya maçına gittim. Bonjovi konserinde de gitmiştim ancak futbol için yapılan bir complexi esas işlevinde görmek çok farklı. Şunu çok rahat söyleyebilirim - diğer şehirlerdeki stadyumları görmediğim için - İstanbul'daki açık ara en iyi stadyum. Bir kere akustiği çok iyi. O beğenilmeyen seyirci skor 2-1 olunca acayip bir gürültü çıkardı. Bir Galatasaray - Fenerbahçe maçından durumu düşünemiyorum bile.

Amma velakin, Adnan Polat'ın bir an önce yol yordam yokken yapılan stadyum açılışında başbakan ıslıklanınca, o stadın dışına devlet daha sonra bir çivi bile çakmamış. Staddan çıkış tam bir işkence. 50 bin kişi 10 tane metro kapısından çıkmaya zorlanıyor. Bunun tek alternatifi tellerden tırmanıp kendiniz şantiyeye atmak oradan da TEM'e çıkmak -ki çokca yapılan bir durum -

***
Doğru düzgün top oynamadan ikinci olup Hırvatistan ile eşleştik. Modric, Kranjcar, Klasnic, Petric derken elbet favori değiliz. Tabiki Euro 2008'e bağlayacağız. Tabi ki Bilic çıkıp "4 senedir bu maçı bekliyoruz" diyecek. Ama...yapmıştık be!

11.08.2011

Gurbetçi


Geçen sezon Bundesliga'nın tozunu atan Borussia Dortmund'un şüphesiz en göze batan oyuncusuydu Nuri Şahin; veya internet milliyetçilerinin pek sevdiği tanımlamayla "Real Madrid'deki İlk Türk". Milli takım tercihini çok önceden yapmış, alt yaş gruplarından itibaren Türk milli takımlarında oynamış ve son raddeye kadar her kategoride oynadığı takımın lideri olmuştu; son raddede, yani A milli düzeyde, gerçi henüz Real Madrid etiketiyle şansını deneyemedi ama, formayı zor giyiyor.

Mesut Özil'in Alman milli takımı tercihi, tıpkı Schalke'den Bremen'e transfer oluşu gibi bir kariyer planlaması ürünüydü; Real Madrid'e transfer oluşu da, şüphesiz, Almanya milli takımıyla 2010 Dünya Kupası'nda gösterdiği performans sayesinde... Bir milli takım iskeleti oluşturmaya çalışan Löw'ün, Mesut'un oynadığı pozisyonda bir oyuncuya ihtiyacı vardı ve Mesut da bunun farkındaydı. Alt yaş gruplarında da Alman milli takımları forması giymesine, hatta 21 yaş altı düzeyinde bir Avrupa Şampiyonası kazanmış olmasına rağmen, yine de karar vermesi neredeyse bir yılı buldu.

Hamit Altıntop, ikizi Halil ile bareber, yine Nuri gibi alt yaş gruplarından itibaren tercihini Türk milli takımı lehine kullanan bir isim; o da Real Madrid'e transfer oldu. Transferi, belki bir sene kadar evvel Şampiyonlar Ligi finalinde Mourinho'nun takımına karşı ilk 11 oynaması ve takımı Bayern'in 90 dakika boyunca yegane olumlu hareketini yapmış olması sayesindedir veya belki salt bir menejer başarısıdır; her iki halde de Real Madird'in sözleşmeli futbolcusu olduğu müddetçe, sadece bir kaç ciddi maçta sonradan oyuna dahil olması kuvvetle muhtemel.

İlkay Gündoğan, Dortmund'un Nuri'nin yerine transfer ettiği bir başka Türk asıllı Alman; Brezilya ile oynanacak hazırlık maçı için Löw tarafından Alman A milli takımına davet edildi, doğal olarak daveti kabul etti. Kendisine bizim yetkililer tarafından herhangi bir teklif iletilmiş midir, bilmiyoruz; bir kaç sene içinde daha büyük bir kulübe transfer olursa Müfit Erkasap muadilleri açıklar da öğreniriz: "Hiddink İlkay'a forma garantisi bile verdi"!

10.05.2011

Tükürdüğünü yalamak!

Öncelikle ufaktan blog üzerindeki ölü toprağı atıp tekrar yazmaya başlayan yazarlara teşekkür ederim. Yazan birileri olunca daha çok yazma isteği geliyor. En azından ıssız Teksas kasabasında olmadığımızı anlıyoruz.

Haftasonu 4 günlüğüne Sofya'daydım. Bir arkadaşım "çok geziyosun, şu gezdiklerini bloga yazsana" demişti. Sofya anılarını bu hafta yazmaya niyetim var ama önce Nuri ile başlayalım.

Geçtiğimiz sene görmemişin bilmem nesi olmuş misali; adam her ne kadar "ben Almanya'da doğdum, Almanya'da büyüdüm, kendimi Alman hissediyorum" dese de "Yok, yok sen Türksün!" deyip Mesut'un gitmesi ile mutlu olmuştuk. Şimdi gerçekten ay yıldızlı formayı giden biri gidiyor.

Çok değil bir sene önce bloga şöyle yazmışım: "Nuri Şahin'in, Khedira'dan hiçbir eksiği olmadığını, tam tersine daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Eğer bugün Khedira, Real Madrid'e transfer olup, Nuri daha vitrine çıkamadıysa, bu kanımca ne yazık ki Nuri'nin milli takım tercihi ile alakalıdır."

Çok güzel bir şekilde tükürdüğümü yalattı bana Nuri. Demek ki olay hangi milli takımda değil, nerede yetiştiğin, hangi ligde oynadığınla alakalıymış. Olur da, Arda bu sene de Avrupa'ya gidemezse, otursun Nuri'ye bir baksın, sonra şapkasını önüne koyup tekrar düşünsün. Arda konusunda tereddütü olanlar da bir zaman Arda'nın son 3 yıldaki milli maç performanslarını tekrar gözden geçirsin.

Son dip not: Nuri Şahin 10 milyon avroya Real Madrid'e transfer oluyor, Mehmet Topuz 9 milyon avro + Gökhan Emreciksin'e karşılık. Emre Belözoğlu yıllık 3.5 milyon avro alıyor; Nuri 2.5 milyon avro alacak.Artık serbest ekonominin şartlarını kabul edip, şu yabancı sınırlamasının artık bitmesi gerekiyor.

29.03.2011

Türkiye - Avusturya

Maçın belki de en formda ismi Rıdvan Dilmen'di. Epey bir süredir bu kadar oyunu okuyarak yerinde yorumlar yaptığına şahit olmamıştık. 3 sene önceki Rıdvan'ı dinlemek büyük keyifti.

Muhtemelen Hiddink'in kafasında bu kadar hızlı jenerasyon değiştirmek yoktu ancak Azerbaycan tramvasından sonra yapacak birşey kalmayınca bu değişim beklenenden hızlı gelişti. Hollanda, Kore denemeleri iyi güzel ama birden bire Nuri, M.Ekinci, Serdar Kesimal, Selçuk ve Burak'ı kadroya adapte etmek bu şekildeki gibi sahada birbirinden bihabersiz bir oyuncu grubunu oluşturuyor.

Gerçekten Rıdvan'ın dediği gibi Hamit, Selçuk, M.Ekinci, Arda ve Nuri'nin beşinin de topsuz oyunda hiç olmamaları hücumsal anlamda hiçbir şey üretememize yol açıyor.

Bir de şu Semih'i "Türk Solskjaer" yakıştırmaları ile kandıra kandıra adamı 28 yaşına getirdik. Yazık günahtır.

15.09.2010

Biri Bu Adamların Kimliğini Ortaya Çıkarsın!

 Guardian'da okudum. Aha linki de şurda. Her şey, Togo ulusal futbol takımı olduklarını iddia eden bir grup Togolu, Bahreyn milli takımı ile Riffa'da 7 Eylül tarihinde bir özel karşılaşma oynamasıyla başlıyor.

Maç sonrasında Bahreynli oyuncular ve teknik görevliler karşılarındaki takımın oynadığı aciz futboldan ve zayıflığından şüphe duyuyorlar. Sonrasında federasyon aracılığıyla Togo Futbol Federasyon'uyla temasa geçiyorlar. Ama o da ne? Togo Futbol Federasyonu, böyle bir fikstürden haberlerinin bile olmadığı cevabını veriyor.

Peki Bahreyn'in maç yaptığı takım Togo değilse kimdi? Kimse cevaplayamıyor. Benim şahsi tahminim A) ülkeden kaçmak isteyen çok yaratıcı bir grup Togolu  mülteci, B) dünyadaki espri anlayışı en gelişmiş arkadaş grubu, C) Geçtiğimiz Afrika Kupası sırasında takım otobüsü taramalı tüfeklerle taranan Togo Futbol Federasyonu'nun aldığı bir potansiyel saldırı istihbaratına karşı geliştirip test etmek istediği yeni bir yönetm.

30.05.2010

Maksat Polemik Olsun

Oyuncular için son derece angarya olan bu kampı açıkçası hiç takip etmemiştim. İlk defa dün akşamki maçı izledim. İlk yarı her derinlemesine topta pozisyon bulduk, ikinci yarı -klişe gazeteci tabiri- frene basmayı geçtik, direk motoru kapattık.

Maç sonu Arda, röportajda "E bizim bir amacımız yok, ABD kendi seyircisi önünde oynuyor, Dünya Kupası'na gidecek, bizse tatile çıkacağız" mealinde birşeyler söyledi.

Daha dün sabah yabancı bir blogda okudum. ABD, bir önceki hazırlık maçında Çeklere 4-2 yenilirken, maçı yayınlayan aynı zamanda Dünya Kupası'nı da yayınlayacak olan ESPN, takımın bu durumu karşısında Dünya Kupası'nı izleyeceklerin sayısının düşeceğinden tırsıp habire "bu maçın skorunun önemi yok. Zaten ABD en güçlü kadrosu ile sahaya çıkmadı" mealinde açıklamalar yapmak zorunda kalmış. Allahın yankileri kaybediyoruz diye izlemeyeceklerse hiç izlemesinler zaten. Otursunlar beyzbol izlesinler.

Hadi madem memleket olarak spordan ziyade içindeki polemiği seviyoruz, Bursa'nın şampiyonluğundan ziyade şikeleri, teşvik primlerini konuşuyoruz alın size polemik konusu. İster misiniz maçın devre arasında ESPN yöneticileri bizim soyunma odasını bassın, "abi ekmeğimizle oynuyosunuz, ABD bu maçı da kaybederse kimse Dünya Kupası'nı izlemez, batarız. Gelin siz yenilin, takımın kamp masrafları neyse biz ödeyelim" desin.



30.03.2009

Milli Takım

Bu yazı İspanya maçının başlamasına 10 saat kala yazıldı. Muhtemelen de maçtan sonra yayımlanacak. Milli Takım hakkında yazacaklarım İspanya maçından bağımsız olduğu için böyle bir saatte yazmakta sakınca görmedim. Yalnız iddaa’da Türkiye’ye verilen 1 e 9 oranını üzücü bulduğumu söylemeliyim. Tamam İspanya Avrupa Şampiyonu olabilir ama aynı turnuvada biz de yarı final oynadık.

Milli Takımımızın sorunları:
1. Sakatlıklar. Dünya’da bizim kadar sakat veren kaç üst düzey futbol ülkesi vardır? Bugünkü maçta da Servet, Mehmet Topal ve Hamit gibi rotasyonun 3 önemli adamı yok. Nihat ve Emre’nin oynayabilecek olmasını da artık şans diye nitelendirmeye başladık. Müzmin sakat diyebileceğimiz bir çok oyuncumuz var. Bunları hepsi şanssızlık olmamalı. Bu oyuncular neden bu kadar çok sakatlanıyor bir araştırılmalı, çaresine bakılmalı.

2. Fatih Terim. Artistiğini, basını aşağılamasını, kabadayı tavırlarını falan geçtim. Fatih Terim’in bizi ciddi şekilde etkileyen iki sorunu var. Birincisi, bazı adamlara takmış durumda. En basitinden Emre, Gökhan Zan, Kazım. Kazım Fener’de yuhalanacak durumdayken Milli Takım aday kadrosuna çağrılıyor. Milli Takım hocası olmak kolay iş değildir. Çok basit bir ifadeyle “Milli Takım kadrosu ülkenin en iyi oyuncularının alt alta yazılması ile oluşturulmaz”. Her hocanın güvendiği, sistemine uygun gördüğü adamları olabilir. Fakat bu hiçbir şey yapmayanları, sürekli sakatlananları milli takıma almak, canına dişine katarak oynayanları hazırlık maçlarında bile denemeyerek görmezden gelmeye girerse bunun adı emeğe saygısızlık olur. Fenerbahçe’de genelde yedek oturan, oyuna girdiği zaman da hem kötü oynayan hem de vurdum duymaz tavırları olan Kazım kadroya alınıyorsa, bütün sezon boyunca mücadele eden oyunculara saygısızlıktır. Fatih Terim’in ikinci sıkıntısı cambazlık. Her maç öncesi “acaba hangi kadroyla oynayacağız” diye düşünüyoruz ki normalde bizim gibi üst düzey bir takım bunu fazla düşünmemeli. Zaten bizim de artık belli başlı oyuncularımız var düzenli oynayan. Ama Fatih Terim zamanında çok cambazlık yaptı, yine yapar diye korkuyoruz. Düşünmeden de edemiyorum acaba Terim tuhaf kadrolarla çıkıp kazanarak başarıdaki payını arttırmak, “ben yaptım” demek mi istiyor. Bu düşünce çok ağır bir ithamdır ama Fatih Terim de şu ana kadar yaptıkları ile insanlara bunu düşündürmüştür. Yoksa Portekiz maçında Arda’nın kulübede oturmasının ve Mevlüt- Kazım ikilisinin oynamasının, İsviçre maçına Tümer, Gökdeniz ile başlamanın fazla bir izahı yoktur.

3. Defans. Servet fena bir defans oyuncusu değil. Türkiye için çok iyi diyebilirim, Avrupa için de idare eder. Sorunumuz o değil. Yanında kimin oynayacağı problemi var. Emre Güngör, Emre Aşık ve Gökhan Zan hem kaliteleri itibariyle hem de sürekli sakatlanmaları nedeniyle bir türlü Servet’in partneri olamadılar. Hakan Balta aslında stoperden çıkma bir sol bek oyuncusu ve Meira satıldıktan sonra Galatasaray’da orada iyi işler yaptı. Bugün de İspanya karşısında stoper oynayacak ve stoper için üstteki saydığım adamlara göre yaşı, kalitesi ve sağlamlığı itibariyle belki de en iyi aday. Fakat o stoper oynarsa da bu kez sol bek problemi ortaya çıkacak. Ayrıca Servet sağ stopere geçecek ve de orada ne kadar etkili olacağı tartışılır. Kısacası defansın ortası problem. Sağ bek süper, kaleci de yeterli. (Gökhan Gönül ve Volkan)

Milli Takımın artısı:
Yüksek teknik kapasite, güçlü orta saha ve forvet. Orta sahamız gerçekten çok iyi. Ortada oynayabilecek Aurelio, Emre, Topal, Ayhan, Selçuk gibi iyi alternatifler var. Bence burada en ideal ikili Aurelio-Topal’dır. Topal şu an sakat, fakat sakat olmasa da Fatih Terim’in Emre’yi tercih edeceğini biliyoruz. Emre’nin hem devamlılığı yok hem de Topal kadar sert değil. Ama bizim Emre’nin tekniğinden ziyade Topal’ın sertliğin ihtiyacımız var Hamit, Arda, Tuncay, Nihat gibi oyuncuların varlığında. Kaldı ki Mehmet Topal da kazma bir adam değil, kaptığı topu olumlu değerlendirebilir. Kanatlar ve forvete bakarsak 4 mevkii için 5 süper aday var: Arda, Hamit, Nihat, Semih ve Tuncay. Bunlardan hangisini keseceğimiz problemi olabilirdi fakat Hamit veya Nihat’tan biri mutlaka sakat olduğu için böyle bir sorunumuz da yok. Olur da beşi de oynayabilecek olursa bence yedek kalacak isim Nihat olmalı. Fatih Terim’in ise Semih’i seçeceğine şüphem yok.

Vaziyet bu. Bugünkü İspanya maçına Volkan-Gökhan-Emre Aşık-Hakan Balta-İbrahim Üzülmez-Tuncay-Aurelio-Emre-Arda-Nihat-Semih onbiriyle çıkacağız. Servet iyileşince muhtemelen İbrahim Üzülmez rotasyondan çıkacak. Hamit, Mehmet Topal, Gökhan Zan, Kazım, Ayhan ve Sabri’yi de eklediğimizde hiç de fena olmayan bir 16 kişilik rotasyon ortaya çıkıyor. Dünya Kupası’na mutlaka katılmalıyız, orada da iyi işler yapmalıyız.

9.09.2008

Türkiye ve 2010 Dünya Kupası

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda yarı final oynayan Türkiye A Milli Futbol Takımı 2010 Dünya Kupası Avrupa elemelerinde altı takımın yer aldığı 5.grupta yer aldı.

Euro2008'de yarı final oynayan dört takımdan ikisinin bu grupta yer alması genel olarak bu iki takımın grupta ilk ikiyi alacağı izlenimi yaratsa da, durum hiç öyle gözükmüyor. Türkiye ve İspanya ilk maçlarını kazanırken, Belçika zor da olsa Estonya'yı geçmeyi başardı. Grubun sürpriz takımı olarak gördüğüm Bosna-Hersek son Avrupa Şampiyonu karşısında çok zorlu bir maç oynadı ve tek gollü sonuca razı oldu.

Genel olarak oluşan ''İspanya rahat birinci, Türkiye rahat ikinci'' kanısına hiç mi hiç katılmıyorum. Birincisi, Türkiye Euro2008'de özetle berbat bir futbol oynadı. Gruptaki İsviçre maçının ikinci yarısı ve yarı finaldeki Almanya maçının ilk yirmi dakikalık bölümü dışında turnuvada çok kötüydük. Her geçen gün daha kötü oynayan bir Milli -olmayan- Takım var.

Grubun en güçlü takımı olan İspanya teknik direktör değişikliğiyle devam etse de işinin zor olmayacağını düşünüyorum. Zayıf rakiplerine puan kaptırmayı gelenek haline getiren Türkiye ve altı yıldır büyük bir turnuvada yer almayan Belçika'ya karşı İspanya bu grubu rahatlıkla birinci bitirebilir.

Türkiye'nin ikincilik için çekişeceği takım Belçika olacak gibi gözüküyor ve bu nedenle de Çarşamba günü oynanacak olan maç fazlasıyla önemli gözüküyor. Belçika'yı tanıyalım...

23 yaş altı oyuncuların katıldığı Olimpiyat Oyunları'nda yarı final oynayarak Avrupa'dan giden dört takım arasında en başarılısı olan Belçika çok heyecan verici bir jenerasyona sahip.

Savunmada önemli bir bonservis ücretiyle Manchester City'ye transfer olan Vincent Kompany'nin yanında Bayern Münih'te forma giyen tecrübeli futbolcu Daniel van Buyten var. Jelle van Damme, Jan Verthongen, Carl Hoefkens de görev alabilecek önemli isimler olarak gözüküyor.

Orta alanda '88li yükselen yıldız Steven Defour ve on beş milyon pound karşılığında Everton'a transfer olan 20 yaşındaki Moruane Fellaini ikilisinin yanında iki tecrübeli isim var. Bunlar da Bologna'da forma giyen Gaby Mudingayi ile PSV'de forma giyen ve yaklaşık yüz maça çıkan Timmy Simons.

Belçika'nın forvetinde üç tehlikeli isim var, ikisi forma giyecek. Twente'de forma giyen ve eski performansını yakalamaya çalışan Stein Huysegems, Fransa'da forma giyen genç golcü Kevin Mirallas ve tecrübeli golcü Wesley Sonck.

Belçika'nın teknik direktörü ise 2006'dan beri takımın başında bulunan Rene Vandereycken.

İki takımın performansları göz önünde bulundurulduğunda Çarşamba günü oynanacak maçın erken olsa da grup ikinciliği açısından çok önemli olduğunu ve çok zorlu geçeceğini, ayrıca da bu grubu ''çantada keklik'' olarak görmememiz gerektiğini düşünüyorum...

26.06.2008

Ve bitti…

Avrupa şampiyonluğu rüyamız sona erdi. Dün akşam, turnuvanın başından beri önemli favorisi karşısındaki ezici ilk yarıdan sonra devre arasında bir an Avrupa şampiyonu olacağımızı hayal etmeye başlamıştım. Maalesef bu rüya ertelendi. 2002’de elendiğimizde bir daha bu başarıyı yakalayamayız, büyük fırsatı kaçırdık demiştim fakat dün akşam “ben ölmeden Türkiye’nin Dünya ya da Avrupa şampiyonu olacağı günün geleceğine inandım”.

Maça gelirsek, iyi oynayıp da kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu görmüş olduk. Bu acıyı 5 gün önce Hırvatistan tatmıştı bu gece de biz yaşadık.

Yalnız biz Hırvatistan’dan farklı olarak çok iyi oynadık. Belki Almanya gibi güçlü bir takım karşısında bu kadar eksikle bu futbolu oynadığımız için maç bize çok keyif vermiş olabilir ama kesin olan şey turnuvadaki en iyi maçımızın Almanya maçı olduğudur.

Bu noktada bir parantez de Terim’e açmalıyız. Çok eleştiriyoruz ama bazı yerlerde de hakkını vermeliyiz. Terim’in takımları hiçbir maçta korkak ve çekingen olmuyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi Terim tam bir motivasyon ustası. İkincisi de takımlarını hiçbir zaman rakipten korkan bir oyun sistemi ile oynatmıyor. Terim’in bu iki özelliği takımlarının en zor durumlarda bile ezilmeden oynamasını sağlıyor. Olmaz denilen maçları kazanıyor ya da kazanma noktasına getiriyor. Bu Galatasaray’ın başındayken de böyleydi şimdi de böyle.

Dün çıkardığı kadro ise gayet iyiydi. Zaten pek alternatifi de yoktu ama örneğin Hakan Balta stoper oynayabilirdi. Ya da Kazım yerine Gökdeniz olabilirdi. Ben olsam bu şekilde başlardım ama Terim’in doğru yaptığını Mehmet Topal ve Kazım başarılı oyunlarıyla gösterdiler. Özellikle Kazım ilk yarıda hatırlanacak bir perfomans sergiledi. Bu performansı kendisini Uğur Boral’la birlikte transferde Avrupa takımlarının listesine sokabilir.

Turnuva öncesi çok karamsar bir yapıdaydım ve 1 puan alıp eleneceğimizi düşünüyordum. Bu tarz turnuvalar biraz garip olur, bizim milli takımımız da pek garip, biz aynı performansımızla bir puanla elenebilirdik bunu kabul etmek lazım. Biz şanslıydık ama şunu da kabul etmek gerek ki biz iyiydik de. Ben biraz fazla karamsar davranmışım. Aslında bizim milli takımımız benim düşündüğüm kadar kötü değilmiş, hatta bu turnuvadan sonra hücum gücümüzün ciddi anlamda iyi olduğunu düşünüyorum. Yedek oyuncularımız Ayhan, Uğur Boral, Kazım gibi isimler bile ayaklarına inanılmaz hakim oyuncular.

Fakat defansımız da ciddi anlamda sıkıntılı. Lehmann “ Türkler bizi çok zor durumlara düşürdü, fakat Almanlar karşısında defans yapmayı unutmamalısınız” demiş. Biz defans yapmayı falan unutmadık, direkt olarak yapamadık. Zaten kötü bir defansımız var, bir de eksikler olunca orada Gökhan Zan – Mehmet Topal ikilisi ile böyle kritik bir maçı oynamak zorunda kaldık.

Hamit ve Rüştü için de birer söz. Dünyada hem bu kadar fizik gücü yüksek olan hem de ayaklarına hakim oyuncu zor bulunur. Düşünüyorum aklıma örnek olarak Zidane ile Hamit geliyor. Başka da gelmiyor şu an.


Rüştü ise milli takımı bırakmış. Bence de isabetli olmuş. Son yıllarda artık neredeyse her maçta bir hata yapmaya başladı. Dün de ben ikinci golden çok üçüncü gole takıldım. İkinci golü çıkıp alması zordu çünkü sert bir ortaydı, çıkmadığı takdirde de Klose yine o golü yapabilirdi. Fakat 3. gole iyi çıkıp Lahm’ın açısını kapatabilir, onu çalıma zorlayabilirdi diye düşünüyorum.

Dünkü maçla ilgili son sözüm hakeme. Çek maçından beri hakemlerle ilgili ciddi sıkıntı yaşıyoruz. Dün akşam ise tam anlamıyla doğrandık. Bazı kararların kötü niyetle verildiğini düşünüyorum eğer günahlarını alıyorsam da bu hakemlerin hakemliklerinden şüphe ediyorum. Bu kadar ağır konuşmak pek mantıklı gözükmeyebilir ama elenmemizin sebeplerinden biridir hakemler ve yardımcıları.

Şimdi önümüze baktığımızda kalede Volkan, sağda Gökhan Gönül güven veriyor. Ortada Servet olacak, 2010’a kadar ondan iyisini bulamayız. Aramaya da gerek yok, bence Servet iyi bir stoper. Yanında ise ben Emre Güngör’den umutluyum. Eğer Galatasaray ona güvenirse 2010’da ideal, en azından birbirini tamamlayan ve iyi tanıyan, idare edeceği kesin olan bir ikilimiz var. Solda ise Hakan Balta maalesef olmuyor. Defansif yönüne hiçbir sözüm yok ama hücum yönü çok zayıf. Zayıflıktan öte bazen takımı soyadı gibi baltalıyor. Hakan Balta ideal bir stoper yedeği olacaktır kanımca ama sol bekte bir alternatif bulmalıyız. Hakan Balta 5 maçta toplam 480 dakika ile her dakikayı oynayan tek oyuncumuz. Bu da alternatifsizliğimizin bir göstergesi. 2010’a kadar Gökhan Gönül tarzı bir sürpriz çıkmazsa bence Volkan Yaman düşünülmeli.

Hücum yönümüz ise son derece iyi. Dünya’da bu konuda kolay kolay kimseden geri kalmayız.

Son olarak hep tecrübesizlikten dem vuruyoruz fakat aslında biz bir turnuva takımıyız. Elemeleri ya geçemiyoruz ya da zar zor geçiyoruz ama geçtik mi de iyi işler yapıyoruz. 2000’de çeyrek final, 2002 ve 2008’de yarı final hiç de fena değil.

2010 için de ümitli olabiliriz. Dünkü maçı belki kaybettik ama bence ciddi bir güven kazandık, takım olarak, ülke olarak…

21.06.2008

Abarttık

Aslında Bilic maç sonrası her şey özetlemiş: “ Türkler karşısında son dakikada gol atmak bile yetmiyor”

Artık olabilecek şeylerin ötesine geçtik. Geriden gelmek falan herkesin yapabileceği şeyler. Ama bizim yaptıklarımızı Dünya tarihinde yapan başka kaç takım vardır merak ediyorum.

90 dakika boyunca gerçekten kötüydük. Özellikle ikinci yarı takım döküldü. Bu esnada takımın tek ön liberosu ve o ana kadar da takımın belki de en iyisi Mehmet Topal muhtemelen sakatlıktan oyundan alındı ve forvet oyuncusu Semih oyuna sokuldu. Fatih Terim her maçta mutlaka bir olağanüstü değişiklik yapıyor. Bu gece de Tuncay kariyerinde ilk kez ön libero oynadı. Oyuna girebilecek Ayhan gibi bir isim varken bu Tuncay ısrarının nedenini maç içinde anlayamadım. Bereket ki Tuncay gerçekten çok iyi oynadı, Semih de gol attı ve Terim kurtuldu. Yani bir nevi Terim’i Allah kurtardı.

Daha sonra takım yorgunluktan ölürken 3. değişikliği bir türlü yapmaması da ayrı bir konu. Orada da 90 dakika bitimindeki dinlenmenin takıma olumlu yansıdığını düşünüyorum. Birden uzatmalarda takım değişti oyuna hakim olan takım biz olduk.

Sonrası ise malum. Rüştü o hatalı golü yemese son dakikada saldırıp o golü atamayacağız. Penaltılara bu kadar moralli gidemeyeceğiz ve belki de bu kez penaltılarda eleneceğiz. Böyle de değişik bir durum söz konusu.

Ama şimdi işler değişti. Önümüzdeki ekip Almanya. Şaka değil. Ayrıca hakem maçı biraz fazla uzatarak belki galibiyetin mimarlarından biri oldu ama Tuncay ve Arda’ya gösterdiği gereksiz sarı kartlar bizim başımızı çok çok ağrıtacak.

Bu eksikliklere eğer Nihat da etkilenirse ilk kez çok güçlü olduğumuz forvette eksik kalacağız. Emre Aşık cezalı. Servet, Göngör sakat. Zan sakat sakat oynuyor. Zaten takımın yarısı sakat sakat oynuyor. Ya da cezalı. Bunu da sorgulamak lazım. Niye bizim oyuncularımız sürekli sakatlanıyor? Turnuvaya sakatlığı nedeniyle gelmeyen ya da sakat gelen oyuncularımız yetmediği gibi bir de turnuva içinde sürekli gazi veriyoruz. Sakatlıklar şanssızlık mı? Sanmıyorum. Çünkü Türkiye’nin şansız olduğunu söylemek biraz komik olacaktır.

Bu şartlar altında Balta stoper oynayacak, Uğur Boral sol beke geçecek. Orta saha Hamit – Aurelio – Topal’dan(sakat değilse) kurulur. İleride de Gökdeniz ve Mevlüt devreye girebilir. Eğer Servet ayağa kalkarsa o zaman Balta sol bek oynar ve orta saha Uğur Boral ile takviye edilebilir.

Kazım aşısı iste bir türlü tutmuyor. Yol yakınken vazgeçmek gerek.

Kısacası çok eksiğiz. Karşımızdaki rakip de bu kez pek kolay olmayacak. Biraz fazla olduk ama Tanrı tekrar bizim yanımızda olmalı. Yoksa işimiz zor.

Bu Bir Futbol Yazısıdır

Türkiye A Milli Erkek Futbol takımının 15 Haziran gecesi Çek Cumhuriyeti takımını futbol oyununda nadir görülen bir maçta 3-2 mağlup etmesi, Fatih Terim’in turnuva öncesi ve süresince tutunduğu tavırlar, medyada futbolun konuşulduğu söylemsel ağ ve Orhan Pamuk ile Terim arasında yaşanan beklenmedik atışma, ‘modern’ futbol ve Türkiye bağlamında düşündüklerimi yazıya dökmeye itti beni.



Bir kere şu soruyla başlamak istiyorum: Türkiye futbol ligini ‘kendi’ ligi olarak benimsemiş futbol seyircisi, Avrupa’da oynanan futbol liglerini izleyip sıklıkla sorar; “Bizim ligde futbol niye bu kadar güzel değil?” Her futbol seyircisi farkındadır ki oynanan futbol farklıdır. Bu farklılık ise hemen ‘güzel’ diyerek estetiğe bağlanır ve Avrupa (özellikle İngiltere) ligleri ile Türkiye ligi arasında bir hiyerarşi kurulur. Çoğu yorumlarda da bu estetik eşitsizlik, futbolun gelişemişliği, geri kalmışılığı, yönetim hataları, yozlaşmalar gibi başka kurumsal yapılara atfedilişiyle alışık olduğumuz terimlerle açıklanmaya çalışılır. Herhalde ligler üzerinden kurulan bu karşılaştırmanın milli takımlar üzerinden de yapıldığını söylesek yanlış olmaz. İşte bu hiyerarşi ‘modern futbol’ ve ‘modernleşememiş futbol’ arasındaki hiyerarşidir.



Gelgelelim zaman oluyor, Türkiye takımları ya da Milli takımlar aynı sahnede ‘yarıştıkları’ ‘daha gelişmiş’ futbol ekollerini mağlup edebiliyorlar. Futbolun konuşulduğu söylemsel ağı anlamak için bu ‘zafer’ anları ile ‘geri kalmışlık’ literatürünü birlikte okumamız gerekiyor. Bu okumayı yaparken hem futbola içkin bazı süreçleri hem de bir 3.Dünya ulus-devleti olarak Türkiye’nin kurucu hegemonyasını birlikte ele almak gerekir. Yazının ilk bölümü futbolun Türkiye modernleşme süreciyle içiçe anlaşılması için bir arkaplan öneriyor. İkinci kısım ise tüm bu söylemsel ağ içinde Fatih Terim’in taktiksel düzenlerini sorguluyor, 2000 yılındaki Uefa Kupası yolculuğu ve Çek Cumhuriyeti maçının son 15 dakikası arasında bir örtüşme arıyor. Umudum yazının ilk bölümünün futbolla yakından ilgilenmeyenlere de alternatif bir bakış sunması. İkinci bölüm ise ‘modern’ futbolla ilişki içinde futbol oyununa yeni bir bakış sunmayı amaçlıyor.



Bu yazıyı motive eden düşünce biçimi, milliyetçiliğin ulus-devlet modernleşme söylemi içinde, kurucu bir rol üstlendiğini kabul ediyor. Milliyetçi söylem ve takip eden kuruluş süreci, ulus-devletin bir ünite olarak modernleşme sahnesine çıkıp, ‘denize dökülen’ ya da ‘tek dişi kalmış bir canavar’ olan ‘medeniyete’ milliyetçi bir elit önderliğinde ‘yetişmeye’ çalıştığı bir toplumsal süreçle bizi yüzyüze bırakmış durumda. (her ne kadar bu sürece ciddi anlamda meydan okunan bir dönemde de olsak.) Nedense yakalanmaya çalışılan ‘medeniyete’ bir türlü ulaşılamaz. Devlet sürekli bir yozlaşmayla suçlanır, yönetimler basiretsizdir ama modernleşmenin, ‘batıyı’ yakalama (bunun Türkiye örneğinde olduğu gibi taklit etme düzeyine kadar gittiği iddia edilir.) çabasının kendisinin sorunlu olduğu pek düşünülmez. ‘İlerleme’ yolunda karşılaşan ‘sorunların’ çok daha başka bir yerde, modernleşme kalıbının sürtünmesiz bir düzlem gibi algılalan ‘Türkiye’ coğrafyası üzerine yapıştırılma çabası içinde görünür olan pütürler; yani mücadeleler ve meydan okumalar olduğunu görmeye çalışmak gerek. Önemli bir not da şu; bu yazının birçok notasında futbol sözcüğü spor sözcüğü ile değiştirilebilir şekilde okunabilir.



Kapsamlı bir teorik alanı bir paragrafa sığdırmaya çalışarak bir ‘şuç’ işledikten sonra bu pencereden ‘modern’ futbol ile Türkiye’nin yaşadığı tarihe bir bakmak gerek. Batıdan gelen antrenörlerin (burada Jupp Derwall ve son zamanlarda K.H.Feldkamp’a yüklenen anlamları düşünüyorum) modern futbolu öğrettiği isimler olarak Mustafa Denizli ve daha sonrasında Fatih Terim gibi antrenörler, onların bıraktığı yerden ‘modern’ futbolu Türkiye’de sürdürecek milli özneler olarak ortaya çıktılar. Milli takımın yabancı bir antrenörler çalışmayı reddetmesi böyle bir tarihe bağlanınca kafamızda anlamlı olmalı. Fatih Terim ve Mustafa Denizli’nin (özellikle ikincisi), batılı bilgiyi öğrenen ve bunu bu coğrafyada uygulayacak olan liderler olarak sunulması Mustafa Kemal ve modern devlet ilişkisi ile Terim-Denizli ve modern futbol ilişkisi arasında bir benzerlik görmemizi sağlayabilir.



Türkiye coğrafyasının modern devlet ve kurumları ile yaşadığı tarih, unutmaya zorlandığımız acı dolu bir tarih ile dolu. Sıradan bir başarısızlık, ‘aşılan engeller’ ya da ‘yapılması gerekenler’ olarak anlatılan tecrübelerin (darbeler, savaşlar vs.) milliyetçi hegemonyadan beslendiğini ve bu hegemonya yoluyla mümkün kılındığını söylemek zorundayız. Futbolu anlamaya çalışırken, futbolun milliyetçi hegemonyadan beslenen ve aynı zamanda onu kuran (tabi burada yoğunlaşmayarak eksik kalsam da futbolun erkek-egemen toplumun kuruluşuyla da devamlı bir ilişki içinde olduğunu not etmemiz gerek) bir söylem-pratik alanı olduğunu düşünüyorum. Bu yazının amacı ve okunuş biçimi, futbolu bir oyun olarak anlayıp depolitize etmek olmamalı. Yine de ikinci bölüm futbola daha büyük bir pencereden bakarken, futbola içkin süreçlerle ilgileniyor ve futbolun bir oyun olarak anlaşılması için bir yol tartışıyor.



Yalnız futbolun aslında (burada futbolun aslı derken tüm sosyal bağlamdan koparıp 22 oyuncunun sahada oynadığı bir oyunun kendi dinamiklerinden söz ediyorum) gerçekten de bir oyun olması, başarı kriteri olan maç sonuçlarının olumsallığında yatıyor. Yani demek istediğim, küresel hegemonyanın baş aktörlerinden biri olan İngiltere’nin (modern futbolun kurulduğu coğrafya olmasına rağmen) yer alamadığı bir turnuvada son sekiz takım arasında kalmak Türkiye ve başarı sözcüklerini modern bir ‘yarışma’da yan yana getirmeyi mümkün kılıyor. İngiltere’nin Avrupa Şampiyonası’na katılamayıp Türkiye’nin katılamaması, sistematik olarak Türkiye’nin İngiltere’den ‘daha iyi’ oluşuyla değil, kuralar, goller, maçlar, hava koşulları gibi sınırsız sayıda etkenin kesişerek oluşturduğu olumsal bir sürecin sonucu olarak anlaşılabilir. 2002 Dünya Kupası Dünya 3.’lüğü de aynı bağlamda okunabilir.(herhalde dünya 3.lüğü Türkiye ile bir de askeri harcamalar sıralamasında veya ordu büyüklüğü sıralamasında yanyana gelmiştir.) Modernite sahnesinde yetişmeye çalışılan, onlar gibi olunmaya çalışılan ‘medeniyet’ simgelerinin alt ediliği bir enstantane oluyor bu ‘zafer’ anları.



İşte tam bu noktada bu galibiyetlerin Türkiye ve Dünya medyasında (3.dünya milliyetçiliklerini performas verdikleri seyirci olan ‘medeni ülkeler’ den bağımsız düşünemeyiz) nasıl yansıtıldıklarına ve açıklanıldıklarına bakmak bize futbolda alınan bu sonuçların hangi tarihsel-toplumsal hikayelerle paralel gittiğini gösterebilir. Çek Cumhuriyeti maçında ortaya çıkan tablo futbol terimi ile bir ‘geri dönüş’tü. Geride olan takımın müsabakanın kalan kısmında maçı tersine çevirip maçı kazanması yani. Peki buna ‘diriliş’ ya da ‘ayağa kalkış’ denildiğinde, hele bir de lider ‘Terim’in’ büyülü ve motive edici sözleri, ‘stratejik’ hamleleri eklenildiğinde aklımıza hangi hikaye geliyor? 2008 Avrupa Şampiyonası için hazırlanan şirket reklamlarının biri ‘Çılgın Türkler’ temasını kullanmış bile. ‘Diriliş’ ise aynı literatürden piyasaya çıkan ikinci ‘en-çok-satan.’ Gazete başlıkları ulus-devletin kurucu hikayelerinden biri olan Kurtuluş Savaşına referansla konuşmakta istikrarlıydılar. Dış medyada ise istikrarlı olmasa da ‘sadece Türklerin yapabileceği bir geri dönüş’ anlatımını görmek mümkündü. ‘Türkün gücü’ bir kez daha gösterilmiş oldu; Dünya’da unuttuysa hatırlamış oldu bu arada. Tabii maç 2-0 iken Çek Cumhuriyeti’nin topunun direkten dönüşü ve aynı pozisyonda Emre Aşık’ın sakar müdahelesiyle Jan Polak’ın kafasını yarması maçın dönüş anıydı.(Maç sonrası o pozisyonun penaltı ve kırmızı kart ile cezalandırılabileceğini söyleyen ‘babayiğit’ yoktu pek.) İşte futbolun olumsallığı burada yatıyor. Futbol topunun yuvarlaklığı, ayakla ve 22 kişiyle oynanışı, açık havada oynanışı futbolu çoğu noktada tahmin edilemez kılar. Az maç oynanan ve tansiyonun yüksek olduğu turnuvalarda ise bu olumsallık uzun vadeli yarışmalara göre çok daha barizdir. Dünyanın en iyi kalecisi sayılan Petr Cech topu elinden kaçırdığında Nihat da şaşırmıştı aslında. Ama yine de uyanıktı ve golü attı. Turnuvlar da bu yüzden keyifli, Yunanistan’ın 2004’teki şampiyonluğu da öyleydi.



Dünya medyasına baktığımızda da ‘medeni’ ve ‘medenileşememiş’ futbol ikiliğinin en bariz işlendiği makalelerden biri Rob Hughes’ün kaleme aldığı ve New York Times’da yayınlanan makale oldu. Volkan’ın son dakikada yaptığı hareketi ‘mağara adamı’ hareketi olarak niteleyerek ciddi tepki çekti Türkiye gazetelerinden. ‘Tam başarıyı yakaladıkları anda Türk olduklarını gösterdiler’ tonu aynı söylem içinden milli takımı ve ulusal değerleri yücelten ana-akım Türkiye medyasını paradoksal bir şekilde kızdırmış gözüküyor. Burada futbol ve üzerine geliştirilen tanımların kayganlığının ve istikrarsızlığının altını çizmeliyiz.



3.Dünya milliyetçiliklerine atfedilen bir süreç de, halkın geri kalmışlığını vurguladığı kadar halka özgü bir karakteristiği de vurgulamaktır. Türklerin azimli oluşu, pes etmemesi, savaşçı oluşu böyle bir çerçevede anlaşılabilir. Güreş, atıcılık gibi sporların bir ‘Türk’ tarihine bağlanarak Dünya şampiyonlukları kutlanması da bunla anlaşılabilir. Ancak futbol dünya kamuoyunu yoğun bir şekilde oyalayan bir spor olmasıyla farklı bir boyut taşıyor. Kuralları Batı Avrupa’da koyulan, ‘modern’ bir oyun olan futbolun sahnesinde boy göstermek, modern dünyaya ‘biz de varız’ demek oluyor bir anlamda; hem de Türklüğümüzü kaybetmeden. Yazının bundan sonraki kısmı bu bağlamda futbolun saha içindeki taktiksel yönü üzerine spekülasyon yaparak, futbolla yakından ilgilenenlere hitap ediyor.



Futbolun taktiksel boyutunu tartışmanın her daim spekülatif bir doğası olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi de futbolun keyifli kısmının olumsallık kavramında yatması. Taktiği böyle yaparsan böyle olur, antrenör şunu yaptı böyle oldu açıklamaları hiç bir noktada kesin ve belirleyici olmamaya mahkum. Çek Cumhuriyeti maçı gibi bir çok maç var ki, ne ayrıntılı bir taktiksel analiz ne de istatistiksel tablo maçı açıklayabilir. Yine de spekülasyonuma devam etmek istiyorum.



İlk olarak modern futbolun taktisel boyutunu tanımlayan birkaç terimden bahsedelim. Modern futbol denilen oyun, kaleci, defans, orta saha ve forvet hatlarının birbiriyle ilişkilenmesi üzerine kurulu. Bu hatlar üzerinde farklı pozisyonlarda oynayan oyuncular birbirleriyle koordinasyon içinde oynayarak antrenörün taktiksel şemasını yansıtmak durumdalar. İyi bir modern futbol performansı bu şemanın oyuncular tarafından başarıyla yansıtıldığı, görevlerin etkin bir şekilde yerine getirildiği bir görüntü verir. Oyunu tanımlayan iki değişik bölüm var. Takımın topa sahip olduğu ve sahip olmadığı anlar; toplu oyun ve topsuz oyun. Modern futbolun vaadi, iki bölümde de takımın belirli bir şemayı takip etmesi ve takım olarak bir şemaya tabi kalmasıdır. Bu şemaya uygun maçları kuşbakışı seyrettiğimizde takımın belirli çizgilere, istikrarla uyduğu (en azından fiziksel kondisyon yettiği sürece), maçların belirli paternler üzerinden okunabildiğini görürüz. Özetlemek gerekirse modern futbol, toplu ve topsuz bir oyunun sistematik bir düzeni izlemesidir. Mahalle futbolunun modern futboldan ayıran da bu düzeneğin ayrıntılı olarak formule edilmemiş olması ve ‘taktik’ denilen direktifler toplamının var olmayışıdır. Dolayısıyla mahalle futbolu, modern futbola göre ‘geri kalmıştır.’



Hatlar arasındaki koordinasyondan bahsettik. Modern futbolda hatlar arasındaki koordinasyonu tanımlayan ise takımın kollektif hareketidir. Yalnız bu hareketin yönü çok önemli. Sahanın enlemesine, boylamasına ve diyagonel olmak üzere 3 değişik eksende düzenli olarak uygulanması gerekir. Bu şablona bakınca oyunculardan beklenenin, oyunun kurallarına uymak ve antrenörün direktiflerini uygulamak düzeyinde ‘modern’ olması beklenir. Kafasına göre hareket eden oyuncular ‘mahalle topçusu’ olarak nitelenerek modern futbola uyumsuzlukları vurgulanır. (Burada oyuncuların kişisel karar ve yaratıcılığın futboldan hiç bir zaman yok olmadığını, ancak modern futbol anlayışı içinde bu karar ve yaratıcılığın belirli bir kalıp içerisinde uygulanabileceğinin öngörüldüğünü söylemek gerek.)



İddiam şu; Fatih Terim’in takımlarının zaman zaman sistematik ve bilinçli olarak ‘modern futbolu’ askıya aldığı, ‘modern futbola’ uygun olmadığı düzeyde başarılı olduğunu düşünüyorum. Bu anlarda da farkında olmadan ‘kendi modern futbolunu’ sergilediğini düşünüyorum. Modern; çünkü o statta, o topla va o zamansallık içinde performe ediliyor. Amacım pre-modern ve Türklere özgü bir futbolun yaratılıdığını iddia etmek değil.

Aynı Fatih Terim’in İtalya macerasından itibaren ise ‘modern futbolu’ taklit etme düzeyinde benimseme çabası içinde olduğunu, birçok değişik faktörle de birleştiği düzeyde başarısızlık yaşadığını düşünüyorum. Fatih Terim’in başarılı olan sistemlerinde radikal düzeyde farklı olan ise şuydu: toplu ve (özellikle) topsuz oyunda yatay hareketi mümkün olduğu kadar askıya alması, ve tek dizgede oyunu kurması. Çek Cumhuriyeti maçının son 20 dakikasında yaşananın da böyle bir niş olduğunu düşünüyorum. Özellikle başarılı olamayan bir ‘modern futbol’ anlayışının askıya alınışı zorunluluk üzerine yapılmış olabilir. (son 20 dakika, takım 2-0 mağlup, ‘risk’ almak adına herşeyin denenmesi gereken bir an.) Niyetlenmeyen sonuç olarak bu ‘bilinçsiz’ öne çıkışın ağır ve hareketsiz Koller’i oyundan tamamen sildiğini ve Çek Cumhuriyeti’nin ‘hedef adam’ taktiğini kilitlediği barizdir. Topu 70 dakika boyunca hedef adama yönlendirerek rahat bir futbol oynayan Çek Cumhuriyeti ise bu hamle karşısında tıkanmış ve toplu oyunu oynayamamıştır.



Özellikle Fatih Terim’in Galatasaray’la yaşadığı 2000 Uefa Kupası yolculuğunu düşünelim. Sağ ve sol savunma oyuncularının orta saha üçlüsü ve forvet ikilisiyle birleşip, sistematik bir şekilde savunma-orta saha-fovet düzlemini kayganlaştırdığı, hatların yatay uyumundan çok rakibin üzerine doğru dikey bir hücum pres uyguladığını hatırlamalıyız. ‘Fatih Terim’ modeli denilen sistem buydu. Bunun sistematik bir düzensizlik olduğunda ısrar ediyorum.



‘Modern futbol’ dediğimiz oyunun iyi uygulayıcılarının ve tanımlayıcılarının Batı Avrupa takımları olduğunu, gösterişsiz oyunlarıyla eski Doğu bloku futbollarının ise sistematik oyunu benimsediğini ve bu oyunun başarılı özneleri olduğunu düşünüyorum. Bu küresel dağılımda Türkiye futbolu’na ‘Avrupa’nın Brezilya’sı’ denmesi ilginç bir nokta. Dribling’i baz alan oyunun yanında kum ve samba dansı gibi toplumsal hafızada yer eden süreçlerin kesiştiği noktada farklı bir futbol olan ‘Brezilya futbolu’ ortaya çıkmış olabilir.[i] Top, çim saha ve diğer futbolcular gibi materyal gerçekliklerle / objelerle öznelerin nasıl ilişkilendiği toplumsal hafızadan bağımsız anlaşılamaz muhakkak. Futbolun spesifik oynanışlarını belirleyen süreçler de bu şekilde açıklanabilir. Avrupa futbolu ile sürekli ilişki içinde (yine modernleşme süreciyle birlikte okunmaya çalışılırsa, bu ilişki sürekli bir arzulama ve örnek alma ilişkisi olabilir) olsa da farklı bir toplumsal hafızanın futbol üzerinde önemli bir etkisi olduğu yadırganamaz.



Aslında geldiğim nokta şu: Brezilya örneğinde kum üzerinde oynanan futbolun ve samba dansının taşıdığı ayak çabukluğunun yarattığı hafıza, Türkiye örneğinde toprak sahalar, asfalt yollar ve ‘mahalle futbolu’ düzeyinde sorgulanabilir. Çarpıcı bir iddiayla özetlersek; yatay hareketin eksikliğiyle ‘modern’ futboldan radikal bir şekilde ayrılan ‘mahalle futbolu’nun Türkiye milli takımının futboluna olan katkısı, oyunu kendi sahasında kabul ettiği noktalarda Fatih Terim’in takımlarında tıkanıklıklar yaratıyor olabilir. Kurtuluş Savaşı anlatılarıyla parallellik gösterdiği düzeyde ‘saldırın’ direktifi, resmi tarihle olduğu kadar futbolun taktiksel şeması üzerindeki ‘dikey’ hareketle çakışıyor olabilir. Saldırma eyleminin yatay bir hareketi çağırdığından daha çok dikey ve ‘ileri’ bir hareketi çağırdığını iddia etsem çok abes kaçmaz umarım. Aslında ikinci bölümde demek istediğim, futbolun tüm aktif failleri tarafından olmasa da Fatih Terim örneğinde bariz olan bu paralellikler, futbolun sadece medyada konuşulma biçimini değil, sahada oynanma biçimini de etkiliyorsa şaşırmamalıyız.



Tartışmaya, araştırmaya ve spekülasyona açık olan bir alan olan futbolun toplumsal süreçlerden bağımsız anlaşılması imkansız. Eleştirel bir bakışın sunulmaktan kaçınıldığı bir alan olarak kalır ve problematize edilmezse, hegemonik milliyetçiliği besleyen bir kurumsal söylem-pratik alanı olarak kalmaya mahkum futbol. Belki de ‘kötü’ ve ‘milliyetçi’ olarak eleştirel yaklaşımdan dışlandığı düzeyde futbol, siyasi olarak daha etkin bir alan oluyor olabilir.



Küreselleşme, ticarileşme, Avrupa Birliği ve son 20-30 yılı domine eden birçok makro süreç içerisinde yönetimsel ve teknik açıdan sorgulanan futbol, birçok değişik sorunsal ile karşımıza çıkıyor. Brezilya doğumlu Marco Aurelio’nun ‘Mehmet’ ismiyle milli takıma kabul edilişi, kadınların giremeyeceği bir alan olarak tasviri, yarattığı eşitsiz kazançlar (Fatih Terim’in maaşının aylık 100-150 bin YTL olduğunu belirtelim) ve birçok farklı boyutuyla tartışmaya açık bir alan futbol. [ii]



Can Evren, 17 Haziran 2008

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, Son Sınıf Öğrencisi.



[i] Özcü olduğu düzeyde samba ve futbolun ilişkilenişini önerdiği için benim futbola bakışımı etkilemiş bir çalışma Antonio J. Muller’in ‘The Sport Journal’da yazdığı, “Soccer Culture and Brazil” makalesidir. (2004 Kış Sayısı.) http://www.thesportjournal.org/article/soccer-culture-brazil

[ii] Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan’ın çalışmaları çok daha ayrıntılı ve teorik bir düzlemde bize yol göstermeli.

16.06.2008

Başarının Analizi

Çeyrek Finale çıktık. Geniş anlamda baktığımızda başarıda bu ülkenin vatandaşı olarak benim bile bir payım olduğu söylenebilir ama dar anlamda bu başarının mimarları Hasan Doğan’ın da belirttiği gibi Fatih Terim ve futbolculardır. Biz alanı daha da daraltalım ve dün akşamki Fatih Terim ile dün akşamki futbolcuları analiz edelim.

Fatih Terim: İlk kez çok az tartışılacak bir ilk on bir çıkarttı. Bu on birde belki de tek tartışılacaklar bekler olabilir. Fatih Terim Sabri – Uğur Boral yerine Hamit – Hakan Balta ikilisini tercih ediyor. Eleştirilebilecek ama belli bir mantığı da olan seçimler bunlar. Hakan Balta’yı Terim bir bek olarak değil de bir stoper olarak düşünüyor olsa gerek. Aksini düşünüyorsa hata yapıyor çünkü Hakan Balta hakikaten bir stoper. Zaten arada Hamit ileri çıktı mı defansımız üçlüye dönüyor ve bu üçlünün solunda da Hakan Balta oynuyor. Terim’in tercihindeki mantık tahminen bu ve anlayışla karşılanır. Hamit için ise biz hep Hamit’in sağ bekte harcandığını düşünüyoruz ama Terim’in mantığına göre Hamit hücum oynadığı zaman harcanıyor. Zaten iyi bir hücum hattı varken orijini sağ bek olmayan ve kalitesi Avrupa Şampiyonası seviyesinde yetersiz kalabilecek Sabri ile maça başlamak pek mantıklı gelmiyor Terim’e. Buna hak verebilirim. Fakat dün gece devre arasında yaptığı değişiklik son yılların en bombastik ve anlamsız değişikliklerinden biriydi. Takımın gole ihtiyacı varken bir numaralı santraforunu çıkarıp Sabri’yi alınca herkes gibi ben de tamam en azından Hamit devreye girecek dedim. Fakat Sabri’yi oyuna aldıktan sonra hala Hamit’i sağ bekte tutup Sabri’yi sağ açıkta kullanmak akıllara zarar bir karardı. Topal- Kazım değişikliği ise bir riskti. Gol yememizde de 3 gol atmamızda da bu riskli değişikliğin az da olsa etkisini gördük.

Volkan: Dün gece pek de iyi değildi. Yediği iki golü de kurtarabilirdi. Gördüğü kırmızı kart ise bence biraz ağır bir karar da olsa anlamsızdı ve bize pahalıya mal olabilir. Volkan çok güven veren bir kaleci, Rüştü ise maçı da alabilir maçı da verebilir.

Hamit – Sabri: Sabri çok riskli bir oyuncu. İnanılmaz agresif olduğu için çok faydalı oluyor ama bazen saç baş da yoldurabiliyor. Dün gece iyi günündeydi ve maçın dönmesinde önemli rol oynadı. Hamit ise bana göre maçın Arda’yla birlikte yıldızıydı. 3 golün de pasını verdi. Zaten takımın hücumdaki etkinliği Hamit’in ileri çıkması ile başladı. Hamit’in bek mi açık mı oynayacağı tartışması turnuvada devam ettiğimiz sürece gidecek fakat Gökhan Gönül iyileştikten sonra arkada Gökhan önünde Hamit onları yedekleyen Sabri ve Kazım ile Avrupa’nın en iyi sağ kanatlarından birine sahip olacağız.

Emre Güngör – Servet – Emre Aşık: Servet sezonun ikinci yarısının ortalarından itibaren sakat. Sakatlığı nedir tam olarak bilmiyorum ama bu sakatlık hem onun performansını etkiliyor hem de belki de futbol kariyerini riske atıyor. O nedenle gösterdiği özveriyi ve oynadığı oyunu kutlamak gerek. Emre Güngör bana göre sakatlanana kadar takımın iyilerindendi. Yerden toplarda kalitesini gösterdi. Tecrübesiz olabilir ama Servet’in yanına gelecek isim odur. Dün gece iyi oynayan Emre Aşık ise onların yedeğidir. Bu üçlünün kalitesi tartışılır. Hatta milli takımın üç stoperine sahip Galatasaray’ın otuzunu devirmiş Simic’in peşine düşmesi anlamsız da olsa bu nedendendir. Ama eldeki bu en iyi üçlü Emre Aşık yedek olacak şekilde kullanılmalıdır.

Hakan Balta: Onun için en ideal mevkii üçlü defansın solu. Fakat bu düzende de elinden geleni yapıyor.

Mehmet (Aurelio – Topal): Aurelio’yu anlatmaya gerek yok. Takımın belkemiği. Hırvatistan maçında onu arayacağız. Onun yokluğunda Topal’a çok iş düşecek. Belki de kariyerinin performansını sergilemek zorunda. Kendi yükü yetmiyormuş gibi bir de Aurelio’nun yükü sırtına binecek. Çünkü Aurelio yerine oynayacak 3 aday da( Emre, Tümer, Ayhan) Aurelio kadar defans yapamaz. Bu üç isimden Tümer saçmalık olacaktır Fatih Terim aynı hatayı bir kez daha yapmaz. Emre iyileşirse ideal seçim, olmazsa da Ayhan oynamalıdır.

Arda – Tuncay: Bu iki isim birbirine çok benziyor. İkisi de çok yetenekli ama bazı eksikleri var. Mesela Tuncay çok hızlı iyi kafa vuruyor vs. ama tekniği zayıf. Arda müthiş bir tekniğe sahip ama biraz yavaş vs. Fakat ikisini de özel futbolcu yapan bir şey var: Agresiflik. Maç içinde sürekli aktifler, top alıyorlar, koşuyorlar, oyundan kaçmayıp sorumluluk alıyorlar falan filan. Böyle olunca da iki oyuncunun da eksikleri kapanıyor ve inanılmaz efektif oluyorlar. Şimdi Tuncay biraz formsuz. Arda ise formda. Ama inşallah Tuncay da düzelecek. Bu aktifliği devam ettiği sürece düzelecektir zaten. Arda daha yaratıcı ve göze hoş gelen bir oyuncu olduğu için Tuncay’ın bir adım önünde. Hatta oyunuyla 2 maçtır tüm takımın önüne geçti. Bu sene Galatasaray bırakmayacaktır ama performansı sürerse ileride iyi bir Avrupa takımında onu görebiliriz. Ciddi bir yetenek ve her şeyden önemlisi büyük oyuncu karakteri var.

Semih – Nihat: Forvet oyuncularını maç maç değerlendirmek çok mantıklı değil. Çünkü oyunları gole göre değerlendiriliyor ve gol de biraz diğer oyuncuların oyununa ve şansa bağlı. Top gelirse atıyorlar işte. Artık kalitelerini ispatlamış Semih – Nihat ikilisi bu takımın forvetidir. Dün Nihat attı 5 gün önce Semih atmıştı. Bu işler böyle.

Kazım: Fenerbahçe’de sezon içinde ve Portekiz maçında da iyi oynuyordu ama bal yapmayan arı gibiydi. Yetenekli olduğu kesin, maç içinde de dikkat çekici hareketler yapıyor ama bir türlü sonuç yok. Biraz bir ara Galatasaray’da oynayan Fabio Pinto’ya benziyor. Sanki Arda ve Tuncay da bahsettiğim “agresiflik ,sonuca gitme” özellikleri yok gibi. Fakat Kazım futbolumuza yeni giren bir isim ve 10 maça bakıp eleştirmek yanlış. Benimki sadece bir öngörü. Umarız ileride kendini geliştirecek ve önemli bir oyuncu olacaktır.

Son bir not da hakeme. Hakem Peter Fröjdfeldt’in maç içinde sıkıntılı kararlar verdiği izlenimi vardı hepimizde ama taraf tuttuğumuz stresli bir 90 dakika içerisinde bu küçük kararları biz de çok sağlıklı değerlendiremeyiz. Maçı bir kez daha izleyip hakemi bir kez daha analiz etmek gerekir. Gece sağlıklı beyinle bazı pozisyonlara tekrar baktım. Maçın başında Topal’a gösterdiği kart anlamsız. Aurelio ise nasıl bir itiraz etti bilmiyorum ama hemen sarıyı görüverdi. Ayrıca bir pozisyonda Arda çok güzel geçmişti ve atağa kalkıyorduk o pozisyonda sarı kartı es geçti. Bunlar önemsiz gibi gözükse de bence önemli hatalar. Volkan’a gösterdiği kırmızının ise ben ağır olduğunu düşünüyorum.

12.06.2008

Epik Destanı

Açıkçası maç öncesi biz final maçlarını iyi oynarız, bu kez olacak durumunu daha önce de yaşamıştık. Geçtiğimiz yıl elemelerde Moldova ile berabere kaldıktan sonra da aynı laflar edilmiş rezil bir Yunanistan maçı çıkarmıştık.



Bu sebepten dolayı İsviçre maçı için de aynı şeylerin olacağını düşünüyordum. Bu yanılgı bana para kaybettirse de elbet güzel oldu. Böyle bir seviyede geriden gelip, üstelik bu berbat zemin tüm oyun sistemini bozmuşken galip gelmek oldukça önemli bir moral kaynağı.



3 gün içersinde oyunun bu kadar değişmesinde oyuncu seçimlerinin etkisi oldukça büyük. Takım olarak oldukça tutarsız maçlar çıkartıyoruz, bunda en büyük etmen Fatih Terim’in sürekli yapboz oynaması. İkinci yarıda oldukça düzgün bir kadroya döndük.



Bir kere biz hep Aurelio’yu, Makalele gibi oynatmaya çalışıyoruz. Oysa Mehmet Topal’ın oynaması ile Aurelio’dan bir Xavi yaratabiliriz, ve bu haliyle Aurelio takıma Emre’den de Tümer’den de daha fazla katkı sağlar. İleriye çıkan bir Aurelio, rakip defansın kafasından dönen topları takımdaki diğer herkesten daha iyi toparlayabiliyor.



Epik bir 90 dakika sonunda gözden kaçmaması gereken en büyük yanlışın Emre Aşık olduğunu düşünüyorum. Üç büyüklerin hepsine gidip de hiçbirinde tutunamayan, en sonunda küme düşmemeye oynayan Ankaraspor’un stoperi milli takımın bu seviyedeki stoperi olmamalı. Nitekim yediğimiz aptal golde kademesini şaşırıp boşluğu savunması affedilecek bir hata değil.



Bizim için turnuvanın grup kısmı erken bitti. Turnuvanın yeni statüsü ile artık Çek maçı ile eleme serisine başlıyoruz. Maçın normal süresi berabere bilerse maç penaltılara gidecek. Brückner, Baros’un ne kadar etkili olduğunu gördükten sonra artık onu keseceğini sanmıyorum. Bu durumda artık daha seri olan Emre Güngör’ü, Emre Aşık’a tercih etmeli.



Hamit’i sağ bekte öldürüyoruz. Bunu herkes zaten söylüyor, benim ayrıca buna değinmemin anlamı yok.



Şu anda geriden gelip morallenen takım biziz. Gruptaki 4 maçı da izledikten sonra milli takımdan bu kez ümitliyim. Artık iş Fatih Terim’de bitiyor. Yavaş yavaş taşlar yerine oturmaya başladı. Umarım artık yeni bir maceraya girişmeden İsviçre maçının ikinci yarısını baz alarak doğru bir kadroyla çıkarız.

11.06.2008

Terimle Güneş arasında sıkışmak

Yaşadığımız günlerin modası Fatih Terim’i eleştirmek. Bir zaman Şenol Güneş’i eleştirmek modaydı. Allah’tan hoca uzaklara gitti de, eleştirilerden bir nebze kurtuldu. Bir nebze diyorum, hala daha, Şenol Güneş’i “bizi neden üçüncü yaptı da rezil olup gelmedik” diye eleştirenler oluyor, artık bu insanların da, düşüncelerinin de modası geçti.



Fatih Terim psikozu memlekette tavan yapınca ve işin ilk akla geleni, ‘vur hocaya’ mantığı egemen olunca, Şenol Güneş’e yapılanları bir kez daha hatırladık. Yine Ersun Yanal’a yapılan benzeri başka şeyleri de. Fatih Terim’i eleştirmek işin kolayı. Nasıl Şenol Güneş’i o dönemde eleştirmek işin kolayı ise, aynı durum.



Şenol Güneş’i hiçbir Avrupalı’yala oynamadan dünya üçüncüsü oldu diye eleştirenler, Fatih Terim’i de, medyanın istediği oyuncuları almadı diye eleştiriyor. Ya da o eski Fatih Terim gibi hücum oynatmadı diye.



Şenol Güneş, camiamızın bir değeri. Ona yapılanları unutmadık. Şenol hoca yanımızda olsa ve sorsak, ‘Hocam, ‘Terim ile ilgili eleştirilere ne diyorsunuz’ diye. Eminim ki derdi ki, ‘Beni sözleriyle yerin dibine sokmaya çalışanlar, aynı şeyi Fatih Terim için yapıyorsa, buna da karşı çıkmanız lazım.’



Fatih Terim, bu milletin gönlüne inadına girenlerden. Başarısız olsa da, sahipleri var, sahip çıkılıyor. Şenol Güneş, başarılı olsa da, sahipsiz ve yalnız. Yoksa adam o kadan uzaklara gitmezdi. Onu Kore’lere gönderen de neticede biziz.



Herkesin Fatih Terim’le bir derdi var, belli. Herkesin derdi kendine, bizi ilgilendirmez. Biz Trabzonsporlular, hocamıza yapılan bu yanlışlığı Milli Takım üzerinden (dolaylı yollarla Fatih Terim üzerinden) tahvil etmeyelim, yeter.



Yani...



Terim, sevimsiz olabilir.

Terim, kendi camiası dışında kabul görmeyen bir adam olabilir.

Terim, bir başka dünyanın adamı da olabilir.

Bunların hepsine evet de, bu durumda Fatih Terim’i inkar mı edelim?

Şenol Güneş’i inkar etmeye çalışanların yaptığı yanlışa bizde mi düşelim?



Fatih Terim’i sevmiyoruz diye Milli Takım kaybetsin mi? Terim itici geliyor diye, gol atmadan dönelim mi? Milli takım yenilsin, hep yenilsin Fatih Terim aslında kötü hocaydı demenin zevkine varalım gibi bir ruh haline ne gerek var? Milli takım sıfır çekse de Terim, en fazla bugünkü kadar eleştirilir. Kariyerinde daha iyi bir takıma gider. Terim kaybetmeyeceğine göre, Milli takım hiç kaybetmesin.



98 Dünya kupasını Fransa kazandı. Fransa’yı Amie Jackie çalıştırıyordu ve Fransız medyası ona hiç güvenmiyordu. Jackie, Şenol Güneş’in yaşadıklarını yaşıyor gibiydi. Ama çok ilginç bir durum, hiçbir Fransız, Fransa yenilsin diye kamuoyu oluşturmadı. Sonunda Fransa dünya şampiyonu oldu, Jackie de gitti.



Terim Trabzonspor’dan hiç oyuncu almadı diye (Tolga hariç) ondan nefret edebilirsiniz, özgürsünüz. Şenol Güneş’in hesabı böyle görülmez. Hem hesap Güneş’in değil Trabzonspor’un. Trabzonspor, biriken tüm hesapları lig şampiyonu olarak kapatır.

8.06.2008

Hayır, Biz Buyuz!

Maç sona erdiğinde reklama girmeden önce Rıdvan Dilmen, “biz bu değiliz” diyerek noktaladı yorumunu. Keza, Güntekin’de aynısını söyledi. Ben de diyorum ki, hayır biz buyuz! Geçen yıl Moldova ile, Malta ile berabere kalırken de buyduk. Hemen balık hafızalı yorumcular milli takımı bu kadar mahkum görmediklerini söylediler. Daha 8 ay önce Ali Sami Yen’de Yunanistan’a yenilen milli takımın bundan hiçbir farkı yoktu.

Yine de bunu beklemiyor muyduk, elbette ki bekliyorduk. Portekiz elbette bizden güçlü bir takım, hatta şampiyonluk adaylarından. Ancak maçın son yarım saatindeki görünüm sonraki iki maçımız için yeteri kadar karamsarlık yaratıyor.

Portekiz öne geçip, geriye yaslandıktan sonra hücumdaki foyamız meydana çıktı. Hiçbir hücum organizasyonumuz yok, kimse ne yapması gerektiğini bilmiyor ve böyle bir ortamda en lazım olacak adam Yıldıray, Terim’in anlamsız seçimiyle kadroda yok. Şaşılacak bir durum yok esasında, Terim maç sonu röportajında bile takımın kötü oynadığını kabul etmeyerek ders almayıp kendince ders vermeye devam ediyor.

Erman Toroğlu’nun daha gündüz saatlerinde yaptığı bir yorum esasında hücum performansımızı tasvir etmek için cuk oturuyor: “Nani’nin yedek olduğu takıma karşı bütün bir sezon oynamayan Emre takımın kalbi oluyorsa o takımdan ancak sakatatçı dükkanı olur.”

Bir önceki maça baktığımızda, her ne kadar İsviçre’nin aklımızda kalacak bir oyunu olmasa da, Behrami ve Barnetta’nın sürekli sağdan bindirmesiyle en azından kafalarında bir oyun planı olduğunu görüyoruz.

Turnuva başladıktan sonra hala daha ne yapacağımıza karar veremeyip arayışlarda olmamız ne kadar umutsuz durumda olduğumuzu gösteriyor. Bundan sonra ne olabileceğini düşünürsek bir kere Terim hayatta prensi Emre’yi kesmez. Ancak bu orta sahanın Emre ile yürümeyeceği belli. Gökdeniz’in lazım olduğunu düşünüyorum.

Mevlüt ve Nihat’ın bu sezon toplam 29 gol attığını söylerken, bu oyuncuların kulüplerinde oynadığı pozisyonların göz ardı edilmemesi lazım. İkisi de santrafor olan oyuncuları hücuma dönük orta sahaymış gibi oynatarak bir verim elde edemeyiz. Takımın şu orta sahası ile hücuma topu taşıyamadığımız için zaten bir verim elde edemiyoruz. Bu sebeple çift santraforun lüks olduğunu düşünüyorum. Tabi ki herkesin hem fikir olduğunu düşündüğüm Hamit’i sağ bek oynatma saçmalığından da vazgeçilmesi lazım.

Sonuç olarak durumumuzun içler acısı olduğunu düşünüyorum. 8 ay önce Yunanistan karşısında da takım buydu, 8 ayda bir şey değişmediyse 3 günde hiç değişmez.

11.05.2008

Terim ve Oğulları

Bir sezon daha bitti, Galatasaray şampiyon oldu, tebrik ediyoruz… Sezonun bitmesiyle beraber ise daha gecesinde Avrupa Şampiyonası heyecanı başladı. Çok seviyorum şu sonu çift sayı olan yılları, futbol heyecanı hiç bitmiyor...


Şimdi artık Avrupa Şampiyonası’na konsantre olabiliriz ülke olarak. İlk etapta görevimiz giden kadroyu tartışmak. Aslında bu Dünya üzerinde bizim klasımızda takımlar için fazla sık rastlanılmayan bir durum. Çünkü bizim futbol kalitemiz belli. Bir Brezilya gibi “güzeller içinden birisini seçmiyoruz”, hatta 25 tane Avrupa Şampiyonası’na gidecek adam bile zor bulabiliriz. Yani özetle bizim fazla kadro tartışması yapmamamız gerekir. İyi olan sayılı oyuncumuzla şampiyonaya gitmemiz gerekir. Zaten Fatih Terim ikinci kez gelene kadar da bu tarz tartışmalar ülkemizde pek yaşanmazdı. Çok eleştirilen Ersun Yanal bile sadece Hakan Şükür’ü kadroya almamıştı. Fakat Fatih Terim Hakan Şükür’ün alınmaması kadar tartışılabilecek bir çok tuhaf seçim yapmayı başarabiliyor. Kendisini tebrik ediyor ve yaptığı tuhaf tercihleri eleştirmeye başlıyoruz…

Bu sezon şampiyon Galatasaray oldu… Galatasaray şampiyon olurken de herkesin bildiği gibi Türk oyuncularının üst düzey performansı ile oldu. Herhangi bir futbolcu topluluğu kalite ve formdan yoksun ise Avrupa’da çeyrek final oynayan bir takımın olduğu ligde kolay kolay şampiyon olamaz. Şimdi Aykut ve Emre formda değil mi? Peki kaliteleri Milli Takım’da oynamaya yetmez mi? Hadi Aykut, Volkan’ın yedeği olur. Fakat Emre, Servet’in yanına en ideal seçimdir. Bir kere iyi bir defans oyuncusu olduğunu bence ispatladı. Ayrıca Servet’i tanıyor ve birbirleriyle iyi anlaşıyorlar. En önemlisi ise Servet gibi hava hakimiyeti ve kademesi ile ön plana çıkan yerden zayıf bir stoperin eşi ancak Emre gibi yerden kuvvetli bir stoper olabilir, Gökhan Zan ya da Emre Aşık değil. Song gibi uluslarası çapta ismi olan bir stoperi kesmeyi başarabilen bir oyuncu Emre Güngör. Milli Takım’ın kadrosuna alınamaması yanlış falan değildir, ayıptır bence. Ümit Karan olayına gelirsek. Fatih Terim’in Ümit Karan’la ilgili kişisel bir problemi yoksa hangi mantıkla neden hiçbir zaman kadroya almadığını anlayamıyorum. Bu adam formda, bu adam tecrübeli, bu adamın öyle ya da böyle Avrupa’da bir parça ismi var. Bu adam ekstra özellikleri olan bir forvet, Dünya klasında bir son vuruşu olan bir forvet. Buradan biraz önce değindiğimiz konuya geliyoruz. Bir oyuncunun Milli Takım oyuncusu olması için sadece formda olması yetmez, kalitesinin kendini belli etmesi gerekir. Ümit Karan’ın formda olmadığı dönemlerde bile Milli Takım’a alınması gerekir çünkü ekstra yetenekleri olan bir forvet. Semih’ten ve Halil’den daha kaliteli olduğunu düşünüyorum. Fakat Fatih Terim düşünmemiş. Kendi bilir…

Galatasaray’ı bir kenara bırakırsak… Kupa şampiyonu Kayseri’nin kalitesini ispatlamış yıldızı Mehmet Topuz ve 73(yazıyla yetmiş üç) puan almış Sivasspor’un yine bence kalitesini ispatlamış forveti Mehmet Yıldız’ın da bu kadroda olması gerekirdi….

Alınmayanları konuştuktan sonra biraz da kadroya alınan Fatih Terim’in manevi oğullarına gelelim… Yani Fatih Terim’in düzenli olarak seçtiği tartışılacak isimler. Saymaya başlarsak; İbrahim Kaş, Gökhan Zan, Emre Aşık, Tümer Metin, Yıldıray Baştürk, Kazım Kazım… Burada Kazım Kazım’ı ve Emre Aşık’ı bir bakıma anlayabilirim. Kazım Türk futbolunun güzel şeyler beklediği kalitesi yüksek bir oyuncu. Fenerbahçe’nin de uğrunda Deivid gibi bir yıldızını sola kaydırmasına neden olacak bir futbolcu. Yetenekli, yani en azından ben beğeniyorum. (Bir de artık şu Türkçe’yi konuşsa iyi olacak) . Emre Aşık ise Servet ve Emre Güngör’ün olacağı stoper mevkisinde biraz alternatifsizlikten biraz da tecrübesi ve kalitesinden dolayı yedeklik için en ideal olabilecek seçim. Hele Emre Güngör’ü kadroya almadıysanız ilk onbir için en ideal seçim. Fakat Gökhan Gönül ve Sabri varken (hatta Mehmet Topuz çağrılmamışken) İbrahim Kaş’ın alınması ve zaten müzmin sakat olan, sakat olmadığı zaman da Servet gibi bir oyuncunun varlığında hiçbir lüzmu olmayan Gökhan Zan’ın alınması pek mantıklı olmasa gerek. Ayrıca bizim gibi çift önliberolu oynayan ve orta sahasında zaten yeteri kadar teknik oyuncu bulunduran (Emre, Arda, Hamit) gibi bir takıma iki tane forvet arkası tarzda futbolcu alınması (Yıldıray, Tümer) da ayrı bir yanlış seçim. Ki bu iki oyuncu inanılmaz formsuz durumda ve müzmin sakatsa.

Mevlüt konusuna ise hiç değinmeyeceğim. Kendisini hiç izlemedim, bilmiyorum nasıl futbolcu. Fatih Terim, Ümit Karan’ın yerine kendisini tercih ettiğine göre mutlaka bir bildiği vardır diyorum.

Ek olarak Gökdeniz Karadeniz’in Milli Takım’a alınmasını kişisel olarak etik bulmuyorum, ayrıca Gökdeniz’in futbol kalitesinin de Avrupa Şampiyonası’nda yetersiz kalacağnı düşünüyorum, umarım yanılırım.

Son olarak Hakan Şükür’den de biraz bahsetmemek olmaz. Hakan Şükür’ün şu anda kalite anlamında Avrupa Futbol Şampiyonası gibi bir şampiyonada sıkıntı yaşayabileceği aşikar. Her ne kadar formda da olsa… İsmi, cismi(yani hacmi, hava hakimiyeti vs. gibi hiç bitmeyen özellikleri) turnuvada bize yardımcı olabilirdi. Özellikle mağlupken oyuna girecek bir Hakan Şükür rakibe isim ve cisim olarak korku verebilirdi. Sonuç olarak önemli bir isim ve hala bile önemli maçlarda kalitesini belli ediyor. Büyük maçlar büyük oyuncularla oynanır bu da bir gerçek. Fakat tüm bunları Fatih Terim de düşünmüştür herhalde. O nedenle kadroya almama kararını daha çok Ersun Yanal tarzı yeni yapılanmanın sonucu olarak görüyorum. Fakat bu süreci başlattıysa o zaman Rüştü’nün de bu kadroda olmaması gerekir. O zaman da akla hemen Hakan Şükür’ün takım üzerinde bir etki oluşturabilecek olmasından kaynaklanabilecek sorunları düşünmüş olabileceği gelir. Ayrıca son açıklamalarıyla biraz da haksız bir şekilde toplumda iyice antipati toplayan Hakan Şükür’ün olmayacağı bir Milli Takım’ın ülkenin havası açısından daha iyi olacağını düşünmüş olabilir. Fakat bunları düşündüyse tüm bir yaz boyu medyada yapılacak(özellikle mağlup olduktan sonra) ve takımı de etkileyebilecek “Hakan Şükür neden yok” tartışmalarını göze de almış olsa gerek. Allah hepimizi bu tartışmalardan korusun. Burada Hakan’a düşen görev de Milli Takım’a çok büyük hizmetler vermiş bir efsane futbolcu olarak bu kez de saha dışı bir hizmet vermesi ve medyaya hiçbir açıklama yapmaması olacaktır. Ya da Fatih Terim’i destekleyecek bir açıklama ile olayı kapatmasıdır. Çünkü teknik anlamda Hakan’ın bence de kadroda olması gerekirdi ve bunu söyleyecek yaz boyu tonla adam ortaya çıkacaktır. Özellikle bizim gibi sürekli kaybetmesi beklenen bir takımın medyasında.

Yazıyı bitirirken Milli Takımımıza başarılar diliyorum. Ben her ne kadar 1 den (yazıyla birden) fazla puan alamayız şeklinde de düşünsem biz Türk’üz içimizde her zaman bir heyecan olur. Fakat Fatih Terim ile Tanjevic Milli Takımlarımızın hocaları ve onların manevi oğulları kadroda olduğu sürece açıkçası milli maçları bile heyecanla izleyemiyorum….

29.11.2007

Türk usulü başarı

Galatasaray’ın UEFA ve Süper Kupa başarılarından sonra yakın zamanda yeni bir futbol zaferi beklemiyorduk. Derken, Şenol Güneş yönetimindeki Milli Takım, dünya üçüncüsü oldu. Kurayla Dünya Kupası’na gidilen dönemlerden, dünya üçüncülüğüne…



Biz, yani taraftarlara kala kala bu işin sevinci ve gururu kalır. Prim, araba, tatil beklentimiz de yok, böyle bir imkan da.. Sadece sevinmek yeterdi bize… Avazımız çıktığı kadar sevinemedik maalesef…



Dünya üçüncülüğünü sağ-sol kavgasına dönüştürenler yüzünden. Garip günlerdi o günler… Avrupalı takımlarla oynamamışız, dünya üçüncüsü olsak da dünyanın en iyi üçüncü takımı olduğumuz anlamına gelmezmiş, falanlar, filanlar…



Aradan geçti, 5 sene… Beş sene önce dünya üçüncülüğünü sırf saçlarını yana tarayan adamdan dolayı es geçenler, Norveç ve Bosna Hersek maçlarından sonraki halimizi, ‘büyük başarı, Titre Avrupa Türkler geliyor’ manşetleriyle önümüze koymaya çalışıyorlar. Ama yemezler…



Biz bunu hak etmiyoruz işte…



Bize başarı diye yutturulanlardan bıktık artık. Böyle bir gruptan son anda son maçta çıkmayı, başarı olarak kabul etmiyoruz. Başarı, 2000’deki UEFA Kupasıdır.Başarı, 2002’deki Dünya üçüncülüğüdür.



Eğer böylesi bir gruptan finallere kalmak başarı ise ve kırk gün kırk gece kutlanacaksa, sekiz sene önce en büyük futbol zaferlerinden birini, altı sene önce de bir başkasını yaşatanları hala omuzlarda taşıyor olmamız lazım.



Çok yakın geçmişte yaşadıklarımızı unutmuşuz gibi, Euro 2008 finallerine kalmayı başarı sayan bu temcit pilavı artık fazla gelmeye başladı. Böyle alalede sonuçları milletin önüne başarı diye koyarsanız, bu millet ilelebet o aşağılık psikolojisinden kurtulmaz. Norveç’i, Bosna Hersek’i yenmeyi marifet diye anlatırsanız, bu ülke futbolu ancak bu ülkelerdeki futbol kadar ilerler… Başarı mı? Yunanistan’ın Avrupa Şampiyonu olması… Başarı mı, Hırvatistan’ın İngiltere’de İngiltere’yi yenmesi ve EURO 2008’in dışına itmesi.



Yani dört büyüklerden birinin küme düşmesi nasıl bir halse, öyle bir hal… Var mı ötesi.? Ders budur. Futbol dersi budur…



Farkında mısınız değil misiniz bilmiyorum ama değilseniz ben bir hatırlatmada daha bulunayım: Türk futbolu, 2000’lerden önce sevindiği şeylere sevinmeye başladı. Sanki bazı şeyleri ilk kez yaşıyormuşuz gibi.



Sanki Norveç yenilmez armada… Sanki Bosna-Hersek, futbolda ekol…



Allah, fakire eşeğini kaybettirir sonra da buldurur. Sevinsin garip diye… Tam bu hal üzereyiz.



Bunu hak etmiyoruz?



Dünya Kupası’nda üçüncülük derecesi olan bir Türkiye Avrupa Futbol Şampiyonası’nda nasıl bir hedef koyacak merak ediyoruz… Gruptan çıkmayı başarı, İtalya’ya, Fransa’yı mağlup etmeyi olay haline getirmeyiz diye umuyorum…



Başarının anlamının kişilere göre değişmediği, biraz İtalyanca bilmeyle, saçlarını arkaya taramayla ve ders vermeyle, Dünya üçüncüsü olmak arasındaki o derin farkı görürüz diye bekliyorum…



Haa unutmadan Yunanistan son Avrupa şampiyonudur. Daha ne diyeyim?