İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Zinedine Zidane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zinedine Zidane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.07.2006

Efsaneye Veda (Zizou) - Almanya 2006

Ve bitti! bir aylık karnaval, hepimizi ekrana kilitleyen, futbola doyuran, kadınların eziyeti, erkekerin balayı bitti. Litrelerce biranın dostunu şimdilik 2 yıl erteledik. Peki ne oldu Almanya'da?

Bir kısım medyanın dediği gibi tatsız mıydı? Yıldızı yok muydu? Futbol oynanmamış mıydı? Acaba bu bir kısım medya hadi adını da verelim Hıncal Uluç ve tayfasıne bekliyordu ki daha başka? Tamam belki mükemmel değildi ama hangi kupadan daha fazla ne aldık ki allah aşkına?

Geriye bakınca aklımıza bir çırpıda gelenleri sayalım burda. Ronaldo'nun gol rekoru en basiti! Dünya kupaları tarihinin en çok gol atan futbolcusunu canlı izledik. Graham Poll'ün 3 sarısı, Brezilya'nın hayal kırıklığı..., peki çöldeiki vaha (Ronaldinho)? Serap gibiydi!! Almanya'nın beklenmedik futbolu ve 3. lüğü, Nostradamus'un yalanı - İspanya her zamanki İspanya-, İtalya'nın 24 yıl sonra gelen şampiyonluğu... Bunlar bir çırpıda gelenler. Mutlaka sizinde aklınıza gelenler vardır bunlardan başka.

Ama en önemlisi bir efsanenin vedasıydı, hemde efsanevi bir kafayla! Burda Zidane'ı anlatmayacağım, şu takımda oynadı, şu şu kupaları kazandı, şu boyda, şu kadar gol attı, asist yaptı, bunları benden daha iyi bilenler vardır. Bunların hepsini geçelim, unutalım ama o kafayı unutmayalım! Bu kafa bir kupa için yapılan pisliklere, çirkefliklere atılan kafadır. Alçalanlara, küfür edecek kadar düşenlere, kulüp takım arkadaşını oyundan attıranlara, ya da kendini yere atanlara atılan kafadır! Rakibinin hayalarına kramponu ile basan geleceğin yıldız adayı büyük futbolculara atılan kafadır. O yüzdendir Zizou bir aydır uğraştığı, jübilesinin tacı olmasını istediği o altın kupaya yanından geçerken bile dönüp bakmamıştır bile! Aklından geçenler 'bunun için alçalmayacağım buyrun sizin olsun ben gidiyorum'dur!

35 yaşında bir yıldız, 110. dakikada artık akacak ter bile kalmamış, sakat ama futbolu, oyunu bırakmamış, futboldan anlamayan hocasına rağmen Fransa'yı finale çıkarmış bir efsaneyi alkışlayalım, asmayalım. Bırakalım Materazzi kupayı öpsün, taraftarlarının önüne çıksın, çılgınca eğlensin, ülkesinin en büyük kulübüne transfer olsun, gazeteler çıksın dürüstlük maskesi ile 'evet küfür ettim' desin, herkes onu konuşsun, onu hatırlasın ama bunu okuyan, burada sırf futbolu oyun olduğu için, bizi eğlendirdiği için bulunan biz Zizou'yu ve kafasını

11.07.2006

O Kafa Kaç Ton Çeker?

2006 Dünya Kupası için sıkıcı ya da benzeri yorumları yapanları anlayamıyorum. Oynanan futbolu çok beğendiğimden değil ama Dünya Kupalarının bu 15.si futbol oyununda bugüne kadar gördüğüm bir futbolcunun en büyük ağırlığına sahne olduğu için. Bizlere aktarılan büyük oyunculardan pek çoğuna zamanlama itibariyle yetişemedik. Sadece Maradona buna istisnaydı ama O’nu da Zidane’ı izlediğimiz kadar yoğunlukta seyredemediğimiz, seyredebildiğimiz zamanların çoğunda da maçları banttan takip edip o günlerin hissiyatına hakim olamadığımız için Cezayirli bir başka kaldı. Ve yine diyebilirim ki bu dünya kupasının ikinci turundan itibaren gelişen durum onun için bile başkaydı..


Muradım Zinedine Zidane kariyerinin en başarılı maçlarını çıkardı ya da bir oyuncunun oynayabileceği top bu kadardır demek değildir hemen söyleyeyim. Zidane’ın da daha iyi maçlarını seyrettim, başka futbolcuların 3,4 ya da 5 gol attıkları maçlar da. Ama seyrettiğim hiçbir oyuncu Fransa’nın 10 numarasının, Brezilya, Portekiz ve İtalya maçlarında sahip olduğu ağırlığa sahip değildi. Mesela Hagi Galatasaray’ın tartışmasız komutanıydı ama rakiplerinin saygısına özellikle de sevgisine pek mahzar olduğu söylenemezdi. Ya da şimdilerde Ronaldinho pek çok maçı (bu kupada olmadı ama) tek başına çevirebiliyor ama uyandırdığı his daha ziyade mahallenin pek yetenekli fırlamasına duyulan muhabbette benziyor. Ama Zidane öyle değil, o daha çok hepimizin ve belli ki sahadakilerin de futbolu ondan görüp sevdikleri ağabeyimiz, hani saygımızdan topu ayağından almak istemediğimiz..Futbolun Jordan’ı işte, bir blok yapıp onunla büyüdüğümüz efsaneyi bozmak yerine şerefli bir mağlubiyeti tercih edebileceğimiz insanüstü imge.


Ve derken kafa hadisesi. Dünyanın en iyi kalecisine atılan Panenka penaltısıyla başlayan ve giderek bir masala dönüşeceği izlenimini veren bir gecenin nihayeti. Böyle mi olmalıydı sorularının yükselişi. Evet bu bir masal idiyse böyle olmamalıydı ama anlaşılan o ki gerçek hayat masallardan esinlense de kendi bildiğince sonuçlanıyordu. Ve masallardaki kötü adamlar Marco Materazzi kadar acımasız ve bencil değildi belki de. Zidane’ın kaç çocuğa rol modeli olduğunu bilmiyorum, bir halkın onu ezenlere karşı direnişinin sembolü olduğundan da başarılarının Sarkozy’i faşistliğini sorgulamaya iteceğinden de emin değilim. Ama Zidane’ın dün geceye kadar rakip futbolculardan duyulabilecek her türlü küfürü duyduğundan eminim. Ve kariyerinin son maçında, bir dünya kupası finalinde yanından uzaklaştığı bir futbolcuya babalanmak amacıyla değil düpedüz zarar vermek amacıyla kafa attıran sözlerin ne olduğunu hep merak edeceğim. Ve benim gözümde Materazzi bu filmin kötü adamıdır, Zidane da profesyonel olduğunu unutmasaydı diyecek olanlara da gülüp geçerim. Profesyonellik benim bildiğim kadarıyla başkasına küfür etmeyi, tekme atmayı içermez; bugün bunlar buna dahil kabul ediliyorsa da bu benim sorunum değildir. Materazzi gibiler profesyonel sayılıp akıllı adam yerine konacak Zidane gibileri de sırf daha yetenekli oldukları ve diğerleri oyun dahilinde onları durduramadıkları için tekme yediklerinde, en galiz küfürleri işttiklerinde “profesyonelce” duracaklar, öyle mi? Hadi canım siz de, ya bu oyunu sevdiğinizi söylemekten vazgeçin ya da estetik, yeteneğe saygı gibi erdemlere sahip olduğunuzu düşünmekten..


Şiddetin her türlüsünün kötü olduğunu söyleyerek malumu beyan etmek istemiyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim Materazzi gibiler daha kabiliyetli olanları türlü çirkefliklerle durdurup profesyonelliğin gereğini yapmış olmakla taltif edildiklerinde ya da Christiano Ronaldo gibiler karşı tarafın önemli oyuncusu atıldığında kendi kulubelerine göz kırptıklarında kanım donuyor. Futbolcuları çıkıp kıyasıya, kalleşçe olmadan mücadele ederken görmek istiyorum, rakiplerinden korkularından türlü ayak oyunu çevirirken değil.

20.06.2005

Kariyerinin son demlerini yaşayan büyük üstad: Zidane

Zinedine Yezid Zidane, 23 Haziran 1972, Fransa doğumlu. Çoğunlukla göçmen ailelerin yaşadığı Marsilya’nın kenar mahallerinde büyüyen Cezayir asıllı futbolcu, çocukluğunu geçirdiği çevreyi “turistlerin gezmek istemediği, yetkililerin de görmezlikten geldiği bir yerdi” diye tanımlıyor.

Zidane’ın çocukluğunda kullandığı ismi Yezid. Farid, Nordine ve Lila isimli 3 kardeşin en küçüğü. Küçük Yezid, tahmin edilebileceği gibi top oynamayı çok seviyor. Ancak futbol dışında, her an yeni bir problem çıkarabilme yeteneğine de sahip olduğu için oyun bölgesi, sokaktaki kasapla eczane arasında sınırlı. Çünkü bu sayede annesi Malik Zidane, onu kontrol altında tutabiliyor. Yezid’in okulla arası hiç iyi değil. Abisi onun, okuldan çok kızlarla ilgilendiğini söylüyor. Okul sonrasında ise futbolun dışında judoyla da ilgileniyor. Ancak yine de onun en büyük eğlencesi, mahalle arkadaşlarıyla kurulan takımlar. Yaşı çoğu arkadaşından küçük olduğu için, sokakların vazgeçilmezi olan “ küçük olan kaleci olur” kuralına başlarda boyun eğmek zorunda kalıyor. Fakat kısa zamanda büyük ilerleme kaydediyor ve küçük yaşına rağmen, sokak takımlarının as oyuncusu olmayı başarıyor. Ondaki bu gelişmeyi, en büyük destekçisi olan abisi Nordine şöyle açıklıyor: “İlk başlarda onu oynatmak istemiyordum çünkü çok küçüktü. Fakat o kendini öyle bir yetiştirdi ki arkadaşlarım 'ya o oynar ya da sen oynamazsın' demeye başladılar.”

Çok geçmeden Yezid, US Saint-Henry’de top koşturmaya başladı. Buradaki başarılı performansıyla, Septemes Sports Olympiques takımının antrenörünü etkilemeyi başardı ve 11 yaş altı takımına seçildi. 1986 yılında genç takımda oynarken, zamanın teknik direktörü Alain Lepeu tarafından fark edildi ve Fransa 2. Lig takımlarından Cannes’a transfer olarak profesyonelliğe ilk adımını attı. 1989 yılında Cannes’ın 1.lige yükselmesinde, en büyük pay sahibi genç Yezid’di ve bu başarıyla “Zinedine Zidane” markasının temelleri atılmış oldu.

Cannes ile başarıdan başarıya koşan Zidane, 1992 yılında Fransa’nın köklü kulüplerinden biri olan Bordeaux’a transfer oldu. 1996 yılında Zidane’ın yanı sıra, Fransa Milli takımı oyuncularından Christophe Dugarry ve Bixente Lizarazu'nun da forma giydiği Bordeaux, UEFA Finali'ne yükselirken, artık Zinedine Zidane fırtınası tüm dünyada esmeye başlamıştı ve Fransa’da efsane futbolcu Platini’nin varisi olarak gösterilen Zidane, “Zizou” adıyla anılmaya başlanmıştı.

Bordeaux’taki başarısını milli takımda da gösteren Zizou, Euro 96’da oyun kurucu özelliğiyle takımını yarı finale kadar yükseltti. Bu başarılar sayesinde, dünyanın büyük kulüplerini peşinde koşturtmaya başlayan Zidane, 1996 yılında dönemin rekoru sayılabilecek bir ücretle Juventus’a transfer oldu. 1997 yılında ayağının tozuyla, Juventus’a lig şampiyonluğunu kazandırdı. 1998 yılına gelindiğinde, artık tüm dünya Zizou’yu konuşuyordu. Juventus’u 2. kez lig şampiyonu yapan ayaklar, aynı yıl Fransa’ya Dünya Kupası’nı kazandırdı ve ünlü Eiffel kulesinin üstüne “Merci Zizou” yazdırttı. Bu Dünya Kupası finalinde Zidane 2 gol atarak, Stade de France’ın yapımında bizzat kendisi amele olarak çalışmış babası Ismail Zidane’ı ve kupayı Ermeni, Arap ve Senegalli arkadaşlarıyla vatansever(!) Fransa adına kaldırarak beni, bir ayrı mest etmiştir.

2000 yılında, dünyada yılın ve İtalya Serie A’da sezonun futbolcusu seçilen Zidane, aynı yıl Fransa Milli takımıyla Avrupa Şampiyonluğu’nu yaşadı. 2001 yılında ise yine rekor bir ücretle Real Madrid’e transfer oldu ve başarılı çıkışını burada da devam ettirdi. Ancak 2002 Dünya Kupası’na gelindiğinde işler biraz değişmişti. Büyük umutlar bağlanan Zidane, gruptaki iki maçta sakatlığı nedeniyle forma giyemedi. Son maçta oynamasına rağmen, herkesi hayal kırıklığına uğrattı ve böylece Fransa evine hiç gol atamadan geri dönmek zorunda kaldı.

Fransa, 2004 Avrupa Şampiyonasında yine umduğunu bulamadı. Ancak bu şampiyonada Zidane, İngiltere’ye karşı oynadıkları maçı son 2 dakikada neredeyse tek başına Fransa lehine çevirerek ve Hırvatistan’a karşı oynadıkları maçta ise topuğuyla muhteşem bir orta yaparak, neden Dünya’nın en iyi futbolcularından biri sayıldığını kanıtladı.

Zidane’ın Real Madrid’e transferi ise ayrı bir hikâyedir. Futbol camiasının güzide simalarının biraraya geldiği bir yemekte, Zidane ile aynı masada oturan Real Madrid Başkanı Florentino Perez, üzerinde “Real Madrid için oynamak ister misin?” diye yazan bir peçeteyi Zidane'a göndermiş. Zidane ise verdiği cevabı şöyle açıklıyor: “O gece şarap çok güzeldi, benim de keyfim yerindeydi ve peçetenin altına evet yazdım.” Ve sonrası sadece Juventus’a deve yükü para verip, imza atmaktan ibarettir ki, o da Başkan için gayet kolay olmuştur.

Zidane’ın, Real Madrid’de 5 numaralı formayı giymesinde yine Başkan Perez’in etkisi vardır. Real Madrid’in efsane oyuncusu Manuel Sanchis’in forma numarası olan 5’i, Başkan Perez özellikle Zidane’ın giymesini istemiştir. Çünkü Başkan’a göre “Gerçek futbolcular, gerçek numaralı formaları giyerler.”

Zidane, tekniğini fiziğiyle mükemmel bir şekilde birleştirir. O anın 2-3 pozisyon sonrasını rahatlıkla görür ve hareketlerini buna göre ayarlayarak beklenmedik asistler yapar, goller atar. Ayağındaki topla o kadar kendinden emin bir şekilde oynar ki, ondan topu almayı başaran futbolcu, rahatlıkla ağzıyla kuş tutmuş izlenimine kapılabilir, ki haklidır da.

Zidane, takıma hiç yoktan pozisyon kazandıran akılalmaz ortalarıyla, insanda, yeşil sahanın her metrekaresinden haberdarmış gibi bir izlenim uyandırır. Topu ayağıyla, beyninden gelen direktifler doğrultusunda yönlendirmesi, bu futbol ustasının o saçları bir bakıma bilgelikten döktüğünün göstergesidir.

Zidane’lı bir maçı izlerken, her an milimetrik bir pas, seyir zevki yüksek bir hareket, rakibi ekarte edecek bir hamle ve müthiş bir gol olacak şut izleyebilirsiniz. Ayrıca Zidane, akıllıca oyunu sayesinde, kendi hariç çevresindeki 5 adamı da oynatabilme özelliğine sahiptir. Ancak bu özelliği takımın lehine midir yoksa alehine midir buna tam olarak karar vermiş değilim. Çünkü kendisi yerine Zidane’ın düşünmesine alışmış takımın diğer futbolcuları, Zidane herhangi bir sebepten dolayı oynamadığı zaman, hiçbirşey yapamıyorlar. Ya da bana öyle geliyor.

Bu efsane futbolcunun tek zayıf noktasının kafa vuruşları olduğu söylenir. Ancak işin ilginç tarafı şudur ki, Zidane’ın belki de en önemli golleri kafasıyla attığı gollerdir. Örneğin 1998 Dünya Kupası Finali’nde Brezilya’ya attığı gol.

Zidane’ın sahaya çıkarkenki tek hedefi, topu ağlarla buluşturmaktır. Ayağında topla kaleye doğru ilerlerken başka hiçbir şey düşünmez, görmez. Bu yüzdendir ki örneğin yerde yatan bir futbolcunun üzerine rahatlıkla basabilir. Bu da Zidane’ın duygusuz, hin, kinci bir kişilik olması gibi asılsız yorumlara sebep olur. Halbuki Zidane, futbolu tamamen bir iş olarak görür. Sahaya çıkar, oynadığı futbolla herkese futbol dersi verir, sonra da yerine çekilir. Onun futbolunda duyguya yer yoktur; futbol için, çelme atmak da, adam ezmek de caizdir.
Gelelim aile babası Zidane’a. Zidane’ın Cannes’ta tanıştığı eşi Veronique, eski bir dansçı. Zidane ailesinin 3 tane oğlu var: Enzo, Luca ve Theo. Zidane, ailesine fazla zaman ayıramamaktan şikayetçi. Bir bakıma emekliliğini bekliyor. Ayrıca Zidane “Mutlu olmak için, gizli kalmalısın” diyerek ailesinin temel kuralını koyuyor ve hem eşini, hem de çocuklarını medyadan uzak tutmaya özen gösteriyor.

Bu kadar ünlü bir futbolcunun kendisine kimleri örnek aldığı veya kimlere hayranlık duyduğu merak edilir. Zidane’ın taptığı futbolcu Enzo Francescoli. Bir zamanlar Marsilya’da forma giyen orta saha oyuncusu Enzo, Zidane için o kadar değerli ki en büyük oğluna Enzo ismini vermiş. 1996 yılında Zidane’ın Juventus formasıyla katıldığı kıtalararası kupada, Juventus’un eşleştiği takımlardan biri de Enzo Francescoli yönetimindeki River Plate. Maçı Juventus kazanıyor ve Zidane hayatının en zor maçlarından birini oynuyor. Tabii maç sonrasında hayallerindeki futbolcuyla tanışma fırsatı yakalıyor ve elinde imzalı formasıyla evine geri dönüyor.

Zidane’la ilgili birkaç ilginç detaya değinelim. Zidane, küçüklüğünde bir anneler gününde arkadaşlarıyla hırsızlık yapmış ve bir evin penceresinde duran içi çiçek dolu saksıları alarak annesine hediye etmiş. Ayrıca küçükken en büyük hayali polis olmakmış. İlk arabasını 1991 yılında almış. Cannes’da oynadığı ilk yıllarda, kulüp başkanı, profesyonel olarak attığı ilk golün şerefine kendisine bir araba hediye edeceğini söylemiş. Yani ilk golün hatırası kırmızı bir Clio. Zidane, Fransa Milli Takımına seçilmeden önce, teknik direktör Abdelhamid Kermali tarafından çok yavaş olduğu gerekçesiyle Cezayir Milli Takımına alınmamış. Boyu 1m 85cm, kilosu ise 78kg. Burcu yengeç. En sevdiği yemek makarna. Madrid Wax Müzesi’nde balmumu bir heykeli var. Fransa’nın Dünya Kupa’sını kazandığı sene, Fransa’da ülkenin en sevilen insanı ( futbolcusu değil ) seçilmiştir ve Real Madrid’le 2007 yılında sona erecek sözleşmesi sonrasında futbolu bırakacağını açıklamıştır.

Kendisinin “efsane” sıfatına layık olup olmadığının, hiç kimse tarafından tartışılamayacağını zannettiğim; futbol tarihinde gelmiş geçmiş en iyi 3 orta saha oyuncuları arasında yer alabilecek kapasitedeki; o futbol oynuyorsa diğer futbolcular başka bir şey yapıyor olmalı ya da o futbol değil başka bir şey oynuyor diye beni evde manasız manasız düşündüren; futbolcunun zeki, çevik ve yakışıklısıdır Zinedine Yezid Zidane. Ne diyelim ayakların dert görmesin Zidane.