İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Cuma Ali Uçar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma Ali Uçar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.03.2010

Karakterim Roy Hodgson, karakterim Fulham

İki sene önce "The Great Escape"*le Championship'e düşmekten son anda kurtulan bir takımın Uefa Avrupa Ligi'nde son 32'de geçen senenin şampiyonu Shakhtar Donetsk'i eleyeceğini kimse düşünmezdi herhalde. Bu başarıda en büyük pay tabii ki menajer Roy Hodgson'a ait.

Roy Hodgson'ın Fulham'ına baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey zannedersem ülkemizde de özellikle Aziz Yıldırım tarafından çok söylenen "istikrar" mevzusuna verdiği önem. Geçen sene Fulham neredeyse çıkabildiği bütün maçlara Paintsil-Hughes-Hangeland-Konchesky defans dörtlüsüyle çıkmıştı. Bu dörtlünün hepsi geçen sene en az 3000 dakika oynamışlar. Ayrıca kaptan Danny Murphy de 3327 dakika(38*90=maksimum 3400 dakika) sahada kalarak takımını sırtlamış ve bu süreye sığdırdığı 5 gol, 5 asistiyle takımının başarısında önemli pay sahibi olmuş. Forvet ikilisi Bobby Zamora ve Andy Johnson da sırasıyla 2710 ve 2583 dakika sahada kalmışlar.
Özellikle Hodgson'ın Zamora seçiminde dikkatimi çeken çok önemli bir nokta var. Geçen sene ligde sadece 2 gol atan Zamora'ya(bütün karşılaşmalarda 4 gol) Hull City sezon sonunda maaşını ikiye katlayacak bir kontrat önermişti(Fulham ve Hull City 5 milyon pounda anlaşmışlardı) ama Zamora takımda kalıp kendisini kanıtlamak istediğini söyledi. Hodgson da geçen sene boyunca Zamora'nın gol atamamasına rağmen iyi oynadığını ve takıma önemli katkılarda bulunduğunu açıklamıştı. Zaten ayrılan Eddie Johnson yerine gelen David Elm dışında başka forvet de transfer edilmedi.Zamora bu sene oynadığı 23 lig maçına 8 gol sığdırdı ve diğer karşılaşmalarda da attığı toplam 15 golle takımının gol yollarındaki en önemli silahı oldu ve şu anda İngiltere'nin Dünya Kupası kadrosunda olabileceği konuşuluyor. Bir nevi SAF'ın dediği gibi: "Eğer bir oyuncuya güveniyorsanız, hiçbir zaman vazgeçmeyin".
Bir başka dikkat çeken nokta ise Fulham'ın büyük takımlara karşı başarısı. Bu sene kendi evinde Manchester'ı 3-0, Liverpool'uysa 3-1'le geçti Fulham. Yarınki karşılaşma öncesi SAF'ın açıklaması da zaten bu durumu özetler nitelikte. "Roy, Fulham'a tecrübe ve otorite kattı. Kimsenin oynamak istemeyeceği bir takım kurdu". Bu sonuçların arkasındaki sebeplerinin en önemlisinin geçen sene Simon Davies'in www.premierleague.com'a yaptığı bir açıklamada saklı olduğunu düşünüyorum:

"Roy Hodgson bize her maç öncesi ne yendiğimiz zaman gazetelerin yazdığı kadar iyi olduğumuzu, ne de yenildiğimiz zaman onların yazdığı kadar kötü olduğumuzu anlatıyor".

Yani hem oyuncularının üzerindeki medya ve çevre baskısını azaltıp güven aşılarken hem de her zaman oyunu geliştirmeleri gerektiğini söylemiş oluyor. Zaten yaptığı açıklamalarda da hiçbir oyuncusunu kötülemiyor ve daha çok yaptıkları şeyleri anlatarak morallerini üst düzeyde tutmaya çalışıyor.
Uzun lafın kısası futbolun her zaman ama özellikle de şu zamanlarda daha fazla Roy Hodgson gibi teknik direktörlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Juventus'a deplasmanda 3-1 kaybedip çeyrek final şansını büyük ölçüde yitirmesine rağmen, daha önceki tecrübelerine* dayanarak bir mucizeyi gerçekleştirebileceklerine de inancım tam.

*The Great Escape: 28 Aralık 2007'de Roy Hodgson, Lawrie Sanchez'in yerine getirildiğinde Fulham düşme hattının içindeydi. Hiç vakit kaybetmeden ara transfer döneminde Hangeland, Nevland, Andreasen, Eddie Johnson, Litmanen, Toni Kallio ve Paul Stalteri kadroya katıldı. Brian McBride ve Bullard'ın dönmesiyle de Fulham ilk üç maçından 4 puan almayı başardı ama takım bir türlü form tutamıyordu. Ligin bitmesine son 5 maç kala evinde Sunderland'e 3-1 yenilen Fulham'da Roy Hodgson maç sonu röportajında resmen göz yaşlarını tutamıyordu. Ama aynı röportajda kalan son 5 maçtan 4ünü yeneceklerini ve bu galibiyetlerin kendilerini ligde tutacağını söylüyordu Hodgson. Ki bunları söylerken de son 5 maçlarından 3ünün deplasman maçı olduğunu bilerek ve sezon boyunca tek bir deplasman galibiyeti dahi almamış olduklarının farkında olarak söylüyordu. İlk maç Reading'i 2-0 yendiler, ikinci maç Liverpool'a kaybedildi. Üçüncü maçtaysa rakip Manchester City'di ve ilk yarı deplasmanda 2-0 City üstünlüğüyle bitmişti ki maç bu sonuçla bitmiş olsa Fulham ligden kesin düşmüştü. Ancak ikinci yarı efsanevi bir comeback'le (geri dönüş) 3-2 yenerek umutlarını son iki maça taşıdılar. Dördüncü maçta bir diğer düşme adayı Birmingham'la karşılaşan Fulham maçı 2-0 kazandığında sezon boyunca ilk kez düşme potasından çıkmıştı ve umutlar son Portsmouth maçına taşınmıştı. 76. dakikaya kadar 0-0 giden maçta Fulham, Reading'in kazanmasından dolayı yine düşmüş gözüküyordu ama bu dakikada Murphy'nin golü Fulham'a adeta hayat vermişti ve maçın bu sonuçla bitmesiyle birlikte Fulham birçok kişinin gözünde imkansızı gerçekleştirmişti.

12.01.2009

Premierleague'de orta sıralar

Herkese iyi yıllar dileyerek ve yılın yazarı olarak bana oy atanlara çok teşekkür ederek başlıyorum yazıma. Son yazımda da belirtmiş olduğum gibi İngiltere Ligi’ndeki orta sıralarda bulunan takımlardan bahsedeceğim.

Öncelikle oturmuş kadroları bulunan takımlardan başlamak istiyorum, çünkü onların durumlarını değerlendirmek hem yeniden yapılanan takımlara karşı daha kolay hem de daha doğru olur düşüncesindeyim. İlk olarak bu sene müthiş bir çıkış yakalayan ve ilk 4ü zorlamaya başlayan Aston Villa’dan bahsetmek istiyorum. Aston Villa, sezon öncesi geçen seneki başarısına rağmen birçok transfer yaptı ve hepsinde de takımın forvet hariç her bölgesini güçlendirmeye çalıştı. Olof Mellberg’den doğan sağ bek boşluğuna Luke Young’u monte eden O’Neill, ayrıca Carlos Cuellar’ı da sakat bulunan Wilfried Bouma’nın yerine transfer etti. Liverpool’dan kiralık Scott Carson kalmak istemesine rağmen Martin O’Neill kaleyi 37lik Friedel’a teslim etti.

Defansa son takviyeyse Reading’te geçen sezon başarılı bir performans gösteren Nicky Shorey oldu ama O’Neill istediği oyunu ve verimi tam olarak alamadı ondan. Ortasahayaysa Chelsea’de pek forma şansı bulamayan Sidwell dahil edildi ve O’Neill’ın ve taraftarın 3 sene önceki performansını çok beğendiği James Milner, bonservisiyle birlikte alındı. Gol yollarında geçen sene hiç de sıkıntı çekmeyen Aston Villa, forvetine de takviye yapmak istedi ama O’Neill tam olarak istediği adamı bulamadı. Aston Villa’dan bu kadar bahsetmemin sebebi, onları hakikaten de İngiltere’nin yeni 5. büyük takımı olacağını düşünmem. İki sezonda bu kadar büyük aşama kaydeden bir takımın gelişmesinin gözden kaçması neredeyse imkansız. Kaptan Gareth Barry’nin adı Liverpool’la çok anıldı ama o yeni sözleşme imzalayarak bu takıma inandığını gösterdi.

Ashley Young, Agbonlahor, Carew, Laursen ve Barry takımın kilit isimleri ve şu ana kadarki performansları da Aston Villa’yı 4.lüğe yükseltmiş durumda. Carew’in sakatlığı O’Neill’ın ikinci forvet olarak Young’u ileri sürmesine sebep oldu ama 4-4-2 oynatmayı seven O’Neill’ın ara transferde kadrosuna bence iyi bir forvet katacağı kaçınılmaz. Arsenal’in bu seneki kötü performansı da açıkçası Aston Villa’nın ekmeğine yağ sürüyor ve Villa’nın ligi ilk dört içinde bitireceğini tahmin ediyorum.

Fulham ve Everton da en az Aston Villa kadar ilgimi çeken diğer önemli takımlardan. Fulham geçen sene Lawrie Sanchez’in yerine Roy Hodgson’ı getirdiğinden beri önemli bir çıkış içinde.  Kadrosuna bu sene Paintsil, Andrew Johnson, Zamora, Schwarzer ve Zoltan Gera’yı katan Fulham ligin belki de en “consistent” takımı. Yani kadro yapısı ve oyuncuları en az değişen takım. Bu Roy Hodgson’ın takımına ne kadar güvendiğinin bir göstergesi, öyle ki izlediğim zamanlarda performansını hiç beğenmediğim Zamora’yı dahi her zaman ilk 11de gördüm. Gerçi bunun bir diğer sebebi olarak yedeklerin kalitesizliği gösterilebilir ancak Fulham güçlü defans kurgusu ve çok beğendiğim ortasaha oyuncularıyla forvetine kaliteli bir oyuncu daha alabilirse daha üst sıraları zorlayabileceğinden eminim. Geçen sene küme düşmekten son anda kurtulan takımı bu sene üst sıralar taşıyan Roy Hodgson’ı da ayrıca tebrik etmek lazım.

David Moyes, Premier Lig’deki en beğendiğim hocalardan. 3-4 yıldır beraber oynayan iskelet bir kadrosu olduğunu söyleyebiliriz ve yaptığı transferlerde de hakikaten çok başarılı bir grafik yakalamış bir hoca Moyes. Bu sene takıma kattığı Saha, Baines ve Fellaini şu ana kadar iyi bir performans göstermiş durumdalar. Bu sene Moyes’in peşini sakatlıklar bırakmadı ama yine de Cahill ve Arteta gibi yıldızlarıyla sonuca gitmeyi bildiler ve ligde 6.sıradalar. Everton kadrosuna ara transferde bir forvet daha katmak zorunda kalacak gibi çünkü Yakubu’nun sezonu kapatmasından sonra Saha da şimdilik en az Ocak sonuna kadar sakat.

Wigan da bu sene yaptığı çıkışla herkesi şaşırtmış durumda. Özellikle sakatlanana kadar sezon sonuna kadar kiralık olan Amr Zaki, forvette inanılmaz bir performans göstermişti. Ayrıca geçen sezon da başarılı bir oyun sergileyen Valencia’nın da katkılarıyla Wigan’ı 7.liğe kadar yükseltmiş durumda. Birmingham’ı bırakıp takımın başına geçen Steve Bruce, Middlesbrough’da yedek olan Cattermole’u transfer edip ilk 11e koymakta hiçbir sakınca görmedi ve bu oyuncu da performansıyla şimdiye kadar Bruce’u utandırmadı.

Son olarak hayal kırıklığı yaratan iki takımdan bahsetmek gerekirse hiç şüphesiz bu ikisi Man City ve Tottenham olacaktır. Sezonun son gününde yaptığı flaş Robinho transferi ve Abu Dhabi grubuna satılmasıyla bir anda dünya transfer piyasasında da bir endişeye yol açan City, ne yazık ki menajeri Hughes’ın en azından şimdiye kadarki bu durumumu kaldıramamasından dolayı takım hiç de sevindirici bir noktada değil. Ancak yine de taraftarlar gelecek transferlerden ve oyuncuların da bu duruma ayak uydurmalarının beklentisi içerisindeler.

Tottenham tarafındaysa geçen sene Ramos’un göreve gelmesiyle bir kesim büyük beklenti içerisine girmişken diğer bir kesimse Jol’un görevine son verilmesinin hiç de yerinde olmadığını düşünüyordu. Nitekim yapılan Bentley, Modric, Gomes ve Pavlyuchenko gibi büyük transferlere rağmen Ramos bir türlü doğru 11i kuramadı ve yerini ligin tecrübeli menajerlerinden Harry Redknapp’e bıraktı.

Ligin diğer ekipleriyse açıkçası çok tutarsız performanslar göstermekteler. Tuncay, Middlesbrough’daki oyunuyla Chelsea’nin transfer listesine girmiş olsa da puan durumunda 17.liğe kadar gerilemiş durumdalar. West Ham’ın sezon başında Ashton’ı kaybetmesi, Curbishley-Zola değişikliği gibi durumlara rağmen fena bir durumda değiller ancak kesinlikle daha fazla potansiyeli olan bir takım. Portsmouth’ta Redknapp’ten doğan boşluğu eski Arsenalli Tony Adams doldurmaya çalışıyor ama zaten ortasahada sıkıntı çekiyorken Diarra’yı da kaybetmesi işini zorlaştıran sebeplerden. Yine de Crouch-Defoe ikilisi takımı sırtlamayı başarıyor.

11.12.2008

EPL’de alt ve üst


Premier Lig bütün heyecanıyla devam ederken hem üst sıralar hem de alt sıralar için bu seneki mücadele geçen senekinden daha çetin geçecek gibi gözüküyor. Bu durumun en önemli sebebi olarak lige yeni çıkan takımların geçen senekilere oranla daha iyi takımlar kurmalarını gösterebiliriz ve hakikaten de baktığımızda beşinci olan Aston Villa ve sonuncu olan W.B.A’in arasında sadece dokuz puan fark var.
Lige yeni çıkan takımların en azından şu ana kadar başarılı olmalarındaki temel sebep, başındaki menajerlerin başarıyı elde etmiş kadro iskeletini çok bozmamaya çalışmalarından kaynaklanıyor. Gerçi Hull City bu takımların arasından sıyrılıyor biraz ancak onların da yaptıkları Geovanni, Boateng ve Cousin transferleri hakikaten çok yerinde. Özellikle Geovanni transferi Phil Brown’un tam bir fırsat avcısı olduğunu gösterir nitelikte. Geovanni geçen sene Manchester City’ye Sven Goran Eriksson tarafından getirilmiş ama ilk 11e adını bir türlü yazdıramamıştı. Yine de oynadığı maçlarda yeteneğini sergilemiş ve ismini özellikle alt sıra ekiplerinin transfer listesine yazdırmıştı.
Başka önemli bir nokta da Stoke City ve W.B.A’in kalelerini ligin önemli kalecilerinden olan Thomas Sorensen ve Scott Carson’a emanet etmiş olmaları. Şu ana kadar bu ikili de takımları için çok iyi performans sergilemiş durumdalar. Her ne kadar çok çekişmeli geçecek gözükse de ben Stoke City ve W.B.A’in düşeceğini tahmin ediyorum. Yine de taçtan attıkları gollerle de olsa (Rory Delap’ın bu seneki tüm Stoke City maçlarında 6 taç asisti var) iki takımın da  lige geçen seneki Derby County’den daha fazla renk ve heyecan getirecekleri kesin.

Şampiyonluk mücadelesine gelecek olursak yine orada da sezonun son maçına kadar sürebileceğini düşündüğüm bir çekişme olacak gibi. Özellikle Liverpool’un Robbie Keane transferini Benitez’in şampiyonluğu istediği bir hamle olarak görüyorum. Hatta Gareth Barry’yi de kadroya alsa benim gözümde şampiyonluğun en büyük adayı olurdu Liverpool. Agger’in dönüşü, Arbeloa’nın ve Aurelio’nun uyum sağlaması, Alonso ve Mascherano’nun da oynadıkları zaman göz kamaştırmaları ve Kuyt’un parmak ısırtan performansı Liverpool’u şu ana kadar zirveye ortak etmiş durumda. Torres’in dönüşüyle birlikte daha da güçlü olacaklar ve Gerrard kaptanlığında ilk kez bu kadar ciddi bir şampiyonluk havasına girecekler. Yine de Chelsea ve Manchester’ı unutmamak lazım. Lampard’ın kariyerinin son beş senesini Chelsea’de geçirecek olması ve geçen seneki ayrılıp ayrılmama kararsızlığından kurtulması “The Machine”in hem şampiyonlar liginde hem de ligde fırtına gibi eseceğinin bir göstergesiydi benim için ve şu ana kadar göstermiş olduğu muhteşem performansı da bunu doğruluyor. Ayrıca Anelka’nın da özellikle son haftalarda göstermiş olduğu performanslar da yıllardır beklenen büyük patlamayı göstereceği şeklinde yorumlanabilir. Bosingwa ve Deco transferleri, sakatlıklarından çıkmalarıyla takımlarına büyük katkı sağlayacaklarını düşündüğüm Essien, Ballack ve Drogba gibi oyuncularla da Chelsea hakikaten şampiyonluğun en önemli favorilerinden.
Manchester United içinse Berbatov transferiyle beraber yine şampiyonluğun en büyük adayı olacağını söylemiştim ama bu sefer hakikaten karşısında kendisini çok zorlayacak iki güçlü rakip var ve bu yüzden çok zevkli bir şampiyonluk mücadelesi izleyeceğimizi düşünüyorum. Arsenal’i bu kadroya eklememeyi düşündüm çünkü ortasahada bariz bir defansif orta saha eksikliği var ve Denilson bu açığı kapatacak özellikte ve deneyimde bir oyuncu değil. Fabregas’ın performansındaki düşüşün en büyük nedeni yanında Flamini gibi defansif özellikleri iyi olan ve Fabregas’ın orta sahadaki yükünü hafifleten bir oyuncu olmamasından kaynaklanıyor. Adebayor, Van persie ve Nasri’nin performansları her ne kadar iyi olursa olsun defansif sıkıntıları bulunan Arsenal’in bu üçlüyü zorlayabileceğini tahmin etmiyorum. Ancak ve ancak bu üçlüyü sıkı bir şekilde takip edeceklerinden şüphem yok ama Arsenal’in onlara yetişebileceğini, yetişse bile orada çok durabileceğini sanmıyorum. Orta sıra takımlarını içeren kapsamlı bir yazıyı yakında yazacağım.

18.11.2008

Orada bir City var uzakta!!!

Manchester City, sezona flaş bir değişiklikle girdi ve kulüp, yasaklı ve aranan başkan Thaksin Shinawatra tarafından Abu Dhabi grubuna satıldı. Gün geçmeden Robinho transfer edildi ve zaten öncesindeki Kompany, SWP ve Zabaleta gibi transferlerle güçlenmiş olan City’yi Robinho’nun bir üst seviyeye taşıyacağı öngörüldü. Ancak çoğu teknik adam ve kulüp sahibi bunun zaman alacağını Chelsea örneğiyle verdiler ki City’nin şu andaki durumu da bunu doğrular nitelikte. Robinho’nun inanılmaz performansına rağmen City 13.sırada ve kesinlikle kadrosunun hakkını vermiyor. Hatta Stephen Ireland dahi bu sene müthiş bir performans sergiliyor ve ligin en çok gol atan takımlarından biri City.

Ancak defansif anlamdaki başarısızlık City’nin istediği noktaya çıkmasına engel oluyor. Bu başarısızlıktaki en büyük pay bana göre Mark Hughes’a ait. Yaptığı gereksiz Ben Haim transferiyle Richard Dunne’ın özgüvenini sarsan teknik adam Robinho, SWP, Elano ve Ireland gibi hücumcu ortasahalarla oynarken ortasahayı sadece Kompany’ye emanet etti. Önceki sezonların en sağlam bölgesi olan defansı bu seçim kevgire çevirmeye yetti de arttı bile. Öyle ki dört sene üst üste kulübün en değerli oyuncusu seçilen Dunne’ı dahi taraftarlar protesto etmeye başladı. Kompany’nin beş sarı kart görmesi, Gelson’un bu hafta üst üste iki sarı kart görmesi ortasahadaki defansif oyuncuların orta sahada her yere koşamayacağını gösterir gibi. UEFA kupasına ilk kez katılmaları tecrübesizliklerini gösterebilir ancak grup maçlarına kalırken dahi adı sanı duyulmamış FC Midtjylland’ı penaltılarla geçebildi.

Martin Petrov’un, Bojinov’un, Michael Johnson’ın ve bu hafta düzelen Vassell ve Benjani’nin sakatlıklarının önemli ölçüde etkisi oldu ancak şu ana kadarki izlediğim City maçlarındaki hem dizilişlerin hem de oyuncu değişikliklerinin yerinde olmadığını düşünüyorum. Dunne, Richards, Onuoha, (sezon öncesi) Corluka gibi dört kaliteli stoperi ve takımda o zamanlar önemli bir şekilde sol bek ve sağ kanat problemi varken Ben Haim gibi sıradan bir defans oyuncusunu alması hakikaten çok saçma bir karar.

Daha önce de dediğim gibi bu olayın Dunne’ı etkilediği bariz çünkü daha önce defansın belkemiği olan Dunne şimdi inanılmayacak hatalar yapmaya başladı . Yani Hughes sadece bir transferle geçen senelerin en başarılı bölgesi olan defansın yapısını allak bullak etti. Yine haftalardır SWP’in performansında bariz bir düşüş var çünkü takımın yıldızı şu anda Robinho. Halbuki SWP transfer edildiğinde takımın liderinin ve yıldızının o olacağı düşünülüyordu haklı olarak. Bunun sebebiyse SWP’in ayrılırken takımın yıldızı olarak ayrılmasıydı.

Robinho transfer olduktan sonra gün geçtikçe takımdaki etkinliğini ve performansını arttırırken, SWP’in haftalardır performansı pek iç açıcı değil ne yazık ki. Belki bunda Abu Dhabi grubunun bir etkisi vardır ancak menajer olarak Hughes, Robinho transferinin daha sonraya ertelenmesini savunmalıydı. Çünkü şu andaki dengesizliğin en büyük nedeni takımdaki görev dağılımının belli olmaması. Zaten menajer de bu dengeyi ayarlayacak kişi olmalı. Takım şu anda tamamen bireysel yeteneklere bakıyor ve istatistikler de bunu doğruluyor.

Açıkçası Hughes takımın başında kaldıkça da City’nin çok daha ilerilere gideceğine ihtimal vermiyorum. City eğer dünya çapında bir kulüp olmak istiyorsa aynı Chelsea’nin yaptığı gibi dünya çapında bir teknik direktör getirmeli.

3.04.2008

Şampiyon kim olacak?

Premier League’de lider hala Arsenal ancak iki haftada aldığı iki beraberlikle yakaladıkları 5 puanlık avantajı koruyamadılar. Van Persie’nin yokluğuna zaten alışan Wenger; Rosicky, geçen hafta Eduardo ve bu hafta içinde de Toure’nin sakatlanmasıyla Senderos ve biraz da Walcott ve Bendtner hariç yedeklerinin yeterli olmadığını gördü. Hele ki Manu’ya 4-0 kaybedilen maçta Traore ve Hoyte’yle çıkması Manu kanatlarının arı gibi çalışmasına neden oldu. Ayrıca Eduardo’nun sakatlığının takımı derinden etkilediğini söylememek mümkün değil. Tam iyi bir çıkış yakalamışken böyle talihsiz bir olay yaşaması hakikaten üzücü.Yalnız bunlardan ayrı olarak bana göre en önemli sorun Fabregas’ın son haftalarda performansının düşük olması. Takımın şu anda beyni olan Fabregas atakları yönlendirmede çok etkili değil ne yazık ki son haftalarda. Bunda yaşının daha genç olması muhtemelen en önemli etken ama Gerrard’ın yıllardır Liverpool’un kaptanlığını ve şampiyonlar ligini kazandırmasını düşündüğümüzde kulüpte beşinci yılını dolduran ve şampiyonlar ligi finali tecrübesi bulunan Fabregas’ın da Arsenal’i bu sene şampiyonluğa taşıyacak performansı gösterebileceğini düşünüyorum. Yanlış anlaşılmaktan öte tek oyuncunun değil, başarının tüm takımın performansı sayesinde geldiğini düşünüyorum ama lider oyuncular olmadan başarının gelebileceğine pek ihtimal vermiyorum açıkçası.



Manu’ya geçersek denecek çok şey yok açıkçası, her maçta kim oynarsa oynasın makine düzenindeler. Örneğin bu hafta Ronaldo’suz, Vidic’siz, Rooney’siz oynadılar ama Fulham’ı çok rahat geçtiler. Kadroları çok geniş ve hepsi kaliteli ve skoru değiştirebilecek çok fazla oyuncuları var. Her ne kadar Liverpool, Arsenal ve Chelsea’yle de karşılaşacak olsalar da oynadıkları futbolla şampiyonluğun şu andaki en büyük adayı olarak gözüküyorlar.



Chelsea, Lampard ve Drogba’nın dönüşüyle iyi bir çıkış yakaladı ama League Cup’ı da Tottenham’a kaybetmekten kurtulamadı. Ballack, Joe Cole, SWP’le sonuca gitmeyi biliyorlar. Makelele’yi oynatmama yanlışından dönmesi Grant’ın önemli bir hamlesiydi. Hem Manchester hem de Arsenal’le maçları şampiyonluk yolundaki kaderlerini önemli bir biçimde etkileyecek. Ayrıca Chelsea’nin önemli bir avantajı da Manu ve Arsenal’in aksine Liverpool’la karşılaşmayacak olması.



Açıkçası kağıt üzerinde Manchester avantajlı gözüküyor olsa da Arsenal’in bu hafta aldığı beraberlik çok önemliydi diye düşünüyorum. Bu beraberlik onları kendilerine getirecektir ve kalan maçlarda daha istekli oynayacaklardır. Şampiyonlar liginde Milan’a eleneceklerini düşünüyorum çünkü genç ve tecrübesiz bir kadroya sahipler(hele ki Milan’a kıyasla). Bu durum tamamen lige asılmalarını sağlayacaktır çünkü FA cup’tan da elenmeleri dolayısıyla yapabilecekleri çok şey yok açıkçası. Paralel bir şekilde Manchester’ın da şampiyonlar liginde devam etmesi durumunda lige Arsenal kadar asılamayacak olması ve FA cup’ta da çeyrek finalde bulunması hatta 5.turda Arsenal’i elemesi belki de işlerini beklediklerinden daha fazla zora sokacak.



Tüm bunlardan ayrı olarak Chelsea’nin iyi bir çıkış yakalayacağını ve şampiyonluk yarışına beklenildiğinden daha fazla ortak olacağını düşünüyorum. Terry, Drogba ve Lampard’ın takıma dönmesi inanılmaz bir katkı yapacaktır takıma. Ballack ve Joe Cole’un performanslarının yanısıra dünyada mevkisinin bir numarası olduğunu düşündüğüm ve hayranlıkla izlediğim Makelele’yi de Grant’ın oynatmaya başlaması çok önemli adımlar.



Son olarak Arsenal’in şampiyon olarak 2003-04 ruhunu yakalayacağını düşünüyorum. Manchester muhtemelen ikinci olacaktır ancak Chelsea de ikinci olursa hiç şaşırmam açıkçası. Tahmin yapmayı sevenler için;



http://news.bbc.co.uk/sport2/hi/football/eng_prem/predictor/default.stm

14.03.2008

Son Dokuz Haftaya Girerken

Everton’ın son haftalardaki savunması geçit vermiyor. Öyle ki, bu seneki ilk gollerini 62 gün sonra yediler. Yobo, Jagielka ve Lescott’un yanısıra ortasahada da Carsley takım savunmasının iskeletini oluşturuyor. Alternatifli bir kadrolarının olması da çok önemli bir avantajları. Şu anda bir maç fazlayla Liverpool’un 3 puan önündeler ve şampiyonlar ligi için Liverpool’la çok büyük bir çekişme içine girecekler ki bence bunu yapabilecek güç de ellerinde. Yakubu’nun Afrika Kupası’ndan dönmesi takımın hücum gücünü de arttırdı.

Liverpool, Benitez’in rotasyondan sıkılmasıyla sonunda form tutmaya başladı. En azından iskelet bir kadroları oluştu. Everton’la sıkı bir mücadeleye girecekler ve Everton’ın daha avantajlı bir fikstürü olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Ancak şüphesiz en önemli karşılaşma 32.haftada Anfield’a Everton’ın konuk olması olacak. Aynı şehrin iki takımının bu yarışta yer almaları ve karşılaşacak olmaları da ayrı bir güzellik. Önemli bir noktaysa David Moyes’in temkinli davranıp rakipleri Liverpool’un daha güçlü bir kadroya sahip olduğunu belirterek oyuncularını strese ve taraftarlarını beklentiye sokmaması. Bu açıklama Everton oyuncularını rahatlatacaktır.

Açıkçası Everton’dan öte Uefa’ya kalmak için de müthiş bir yarış var açıkçası. Sene başından beri istikrarlı bir şekilde yoluna devam eden Aston Villa, son iki hafta da aldığı puanlarla bu yarışın içinde var olduğunu gösteren Blackburn, ne zaman ne yapacağı belli olmayan City ve Defoe’yle devam edeceğini düşündüğüm Portsmouth.

West Ham iyi bir takım ancak gol yollarında sıkıntı çektikleri bir gerçek. Ortasahada daha çok defansif yönleri ağır basan oyuncular var. Tek başına Ljungberg yeterli değil ayrıca tek forvet Cole da yetersiz. Ashton, bir türlü doksan dakika boyunca iyi bir performans çıkartamıyor. Boa Morte’yi ikinci forvet olarak oynatması da Curbishley’nin çaresizliğinin bir göstergesi olsa gerek. Tottenham, Ramos’la ilk kupasını aldı ligde de yoluna devam edecektir. Middlesbrough’nun kanayan yarası yaratıcı bir ortasahasının olmaması. Tuncay’ın performansı şimdilik tatmin edici, Alves adapte oldukça forma yarışıyla birlikte daha da iyi olacaktır düşüncesindeyim. Newcastle’ı Keegan dahi kurtaramadı demekten başka söyleyecek birşey yok, Barton sakattı, kavga çıkardı, kıldı, yündü derken olan Emre’ye oldu. Wigan, Steve Bruce yönetiminde çok iyi bir çıkış yakaladı. Newcastle’ı yakaladılar muhtemelen de geçecekler. Ligin alt sıralarından Birmingham çok heyecan verici bir takım benim gözümde. Özellikle Alex McLeish ne yaptığını bilen bir teknik direktör. McFadden transferinin ne kadar isabetli olduğunu son haftalarda gördük. Açıkçası Birmingham’ın tek ihtiyacı da iyi pas yapabilen, şut çekebilen, teknik bir forvetti. McFadden bu açığı çok iyi kapattı, Birmingham da yükselişte ve devamı gelecektir.

Bu senenin underperformance gösteren ekiplerin başında Reading geliyordur muhtemelen. Geçen seneden sadece Sidwell’siz devam eden Reading bir türlü o boşluğu dolduramadı ve Harper tek başına ancak belli bir yere kadar taşıyabiliyor takımı. Hunt ve Oster hatta sakat olan Little dahi Reading için yeterli oyuncular değil. Doyle, Kitson, Lita gibi çok kaliteli forvetlere sahip olmasına rağmen ortasahaları ve özellikle kanat oyuncuları cidden çok yetersiz. Geçtiğimiz hafta son dakikada aldıkları galibiyet çok önemliydi. Fulham’ın resmen içini boşaltan Lawrie Sanchez’den sonra Roy Hodgson’un çok birşey yapması beklenemezdi ancak en azından defansa Hangeland’ı transfer etti de savunmadaki eksikliği bir nebze olsa da kapattı. Paul Jewell de zaten Derby’nin gelecek sene championship’te şampiyonluk kovalayacağını söyledi. Savage ve Stubbs transferleri de Jewell’in düşünceleriyle uyumlu transferler.

3.11.2007

Arsenal - Manchester United (3.11.2007)

Daha başlama düdüğüyle birlikte Hleb’in geri pas atmak yerine topu ileri sürmesinden maçın son dakikasında gelen gole kadar heyecanı azalmayan, tempolu bir maç oldu. İki hoca da hafta içi verdikleri demeçlerde takımlarına çok güvendiklerini ve kesinlikle kazanacaklarını açıklamışlardı ve özellikle Arsenal’in kazanma arzusu maç içinde çok belirgindi. Emirates Stadı’nda taraftarını da yanına alan Arsenal, 16.dk’ya kadar Manchester’a doğru düzgün pozisyon dahi vermedi ancak, Arsenal’in de baskılı oynamasına rağmen çok ciddi bir şans yarattığını söyleyemeyiz. Scholes’un yerine oynayan Anderson her ne kadar onun yerini dolduramasa da yaptığı basit ama önemli faullerle Arsenal’in ataklarını daha fazla büyümeden kesti.



Her iki teknik direktör de maçı kazanamamalarının gururlarına fazlaca dokunacağını bildiğinden dolayı maç boyu yerlerinde duramadılar. Yirminci dakikada Ferguson ayağa kalktı dördüncü hakeme bayağı bir veryansın ettikten sonra Wenger de boş durmadı ve o da hakemlere birşeyler söyledi. Taraftarın da muhteşem baskısıyla Arsenal sağlı sollu ataklar denerken Vidic kilit adamdı. Bir pozisyonda Hleb’i öyle profesyonelce düşürdü ki hakem Howard Webb penaltı vermekten çekindi. Ayrıca kritik pozisyonlarda(Özellikle Anderson’un yaptığı fauller) yanlış karar verdiğini düşündüğüm Howard Webb de ilk yarıda Arsenal’in hızının kesilmesine neden oldu.



İlk yarının tam da bu skorla biteceği düşünülürken ve de Manchester 44.dk’da oyunun kontrolünü eline aldı diye not düşerken, Rooney Toure’nin önlediği pozisyona benzer ön direğe doğru çapraz koşusunu yaptı ve Gallas’ın da yardımıyla takımını öne geçirdi. Emirates’de ilk yarı sonunda büyük bir sessizlik oluştu. Devre arasında Ferguson’ın Hargreaves’i kenara çekeceğini, Wenger’in de Walcott’u oyuna alacağını düşünürken iki teknik adam da aynı 11le devam etti. Manchester, önde olmanın da etkisiyle ikinci yarıya rahat başlarken Hleb’in müthiş pasında bir kontra ataktan, son pozisyonda Sagna’nın yerine Walcott’un olduğunu düşündüğüm bir şekilde golü Fabregas’la buldu. İlk yarının sonunda gelen golle sesi kesilen tribünleri geri döndüren bu gol, Manchester’ın da planlarını bozdu. Golden sonraysa yetmişinci dakikaya kadar müthiş bir orta saha mücadelesine dönüşen maçta özellikle 60 ve 70.dakikalar arası çok yüksek bir tempoda geçti maç ve iki takım da özellikle Manchester soldan geldiği ataklarda etkili oldu. Bu periyotta geçen senelerde kendileri hakkındaki düşüncelerimi adeta bana yedirircesine iki futbolcu takımlarının kilit isimleri oldu: Flamini ve Evra. Flamini doksan dakika boyunca her pozisyonda, maçın her dakikasında etkili oldu ve oyundan düşmedi. Evra’ysa Manchester özellikle 70.dk’dan sonra kontrolü ele geçirdiği dönemde yaptığı bindirmelerle çok etkili oldu ki nitekim golün asistini de o yaptı.



70.dk’dan sonra kontrolü eline alan Manchester ataklarda etkisiz gözüken Wes Brown’ın yerine John O’shea’yi oyuna dahil etti. Wenger’se bence geç kaldığı Walcott değişikliyle zaten çok iyi oynayamayan Eboue’nin yerine kontra atak ve uzun paslarla ileriye daha hızlı çıkmayı istedi. Bu hamleyi gören Ferguson yorulan ve ataklarda kararsız kalan Anderson ve Arsenal’in müthiş baskın ve istekli ortasahasında kaybolan Tevez’in yerine Saha ve Carrick’i aldı ki Saha’nın, Ronaldo’nun golünde önemli bir katkısının olduğuna dikkat etmek lazım. Bu arada Nani yerine Giggs’i tercih eden Ferguson’ın da kararında ne kadar doğru olduğunu Giggs’in Evra’yı etkili kılan paslarında gördük. 82. dk’da gelen golle yenik duruma düşen Arsenal’de 80.dk’da oyundan düşen Rosicky ve Hleb’in yerine Silva’ları oyuna dahil etmişti ancak bu iki değişikliğin de çok olumlu olduğunu söylemek zor. Zira Gilberto Silva ilk 11de zor şans buluyor ki maç eksikliğinden dolayı fiziksel olarak çok güçlü durmadı, Eduardo da Silva’da oynamaya alışkın olmadığı bir yerde Rosicky’nin yaptıklarını yapamadı. Ancak bütün bunlara rağmen son dakikada gelişen atakla kaptan Gallas’ın ayağından golü bulmayı başardı Arsenal.



Maç sonrasında Ferguson son dakikada yenilen gole karşı çok öfkeliydi çünkü Manchester yendiği anda Arsenal’in maç eksiğine rağmen liderlik koltuğuna oturacaktı ancak bundan daha önemlisi ezeli rakiplerinden Wenger’e karşı önemli bir zafer elde etmiş olacaktı. Ayrıca iki kere öne geçtiği maçtan 1 puan çıkartabilmişti. Buna rağmen Wenger, maçtan sonra yaptığı açıklamada kendine has olan üslubuyla takımının teknik kapasitesinin yanısıra gözden kaçmaması gereken bir karaktere sahip olduğunu bunu da iki kere yenik düşmelerine rağmen yenmeleriyle kantladıklarını söyledi. Ferguson’sa bu kadar zorlandıkları maçtan az daha galip gelmenin keyfine varacakken maçın berabere bitmesinden dolayı sinirliydi ve elimize gelen fırsatı teptik dedi. Önemli ayrı bir nokta da şampiyonlukla ilgili sorularaysa iki menajerin de Chelsea ve Liverpool’un düzeldikten sonra belli olur şeklinde açıklama yapmalarıydı. Müthiş bir maçı yorumlamanın zevkini bana tattırdıkları için de her iki menajer ve takımın da önünde saygıyla eğiliyorum.

9.08.2007

I'm a Swedishman in Manchester



“Manchester City gibi köklü bir kulübün başına getirildiğim için çok mutluyum. Bu muhteşem bir deneyim olacak” diyerek başladı işe. Seneliğine 3 milyon pound gibi iyi bir para alacak ve de 50 milyon pound transfer bütçesinin şimdilik 40 milyonunu harcamış durumda. Gelecek haftaysa Marco Amelia ve Mark Bresciano’yu transfer edeceği dedikodularıyla 50 milyon poundu tamamlayacak gibi duruyor. Şu ana kadarsa sırasıyla geçen sezon İtalya liginde 19 gol atan Rolando Bianchi, İsviçre U-21 kaptanı Gelson Fernandez, Bos(man)’la alınan Geovanni, Atletico Madrid’in hızlı sol kanatı Martin Petrov, Hırvatistan A milli takımında oynayan 21 yaşındaki Vedran Corluka, Real Sociedad’dan gelen 21 yaşındaki Javier Garrido, 15 kere Brezilya A milli olmayı başarabilmiş Elano ve de Bulgaristan’ın gelecek vaad eden yetenekli oyuncularından 21 yaşındaki Valeri Bojinov Eriksson’un City kadrosuna kattığı oyuncular. Bu transferlerin en ilginç ve de önemli yanları hiçbirinin Premier League tecrübesi olmaması ve de 2-3 tanesi hariç(ki en yaşlısı Geovanni 27 yaşında) yaşlarının çok genç olması.

Eriksson menajer olduğunda ilk değindiği noktalardan birisi de Manchester City Academy’nin çok önemli ve de başarılı işlere imza attığını söylemek olmuştu. Şu an takım kadrosunda Academy’den çıkan tam 9 tane oyuncu bulunuyor ve bu rakam hakikaten dünyanın belki de hiçbir takımında yok. Ayrıca bu 9 oyuncudan Micah Richards, Nedum Onuoha, Stephen Ireland, Michael Johnson geçen sezon çoğunlukla ilk 11de yer almışlardı. Hatta Chelsea ve Arsenal tarafından ısrarla transfer edilmeye çalışılan Micah Richards ve de yakın zamanda “Next big big star of English football” olarak gösterilen Daniel Sturridge de bu akademiden çıkan futbolcular. Eriksson’un bu kadar genç futbolcudan yararlanma olanağının yanısıra genç oyuncular transfer etmesini ve de Paul Dickov, Danny Mills ve Ousmane Dabo gibi takımın yaşlı oyuncularını göndermesini, City için uzun vadeli planlar yaptığının göstergesi olarak yorumlamak için kahin olmaya gerek yok gibi. Zaten bu düşünceyi 1-0 yenildikleri Valencia’yla yapılan hazırlık maçından sonra “Yeni oyuncular aldım. Hepsi de genç ve başarıya açlar” sözüyle destekliyor Eriksson.

Ligin ilk haftalarındaki ManU derbisini ve Arsenal deplasmanını puanlar alarak geçiştirebilirlerse takım iyi bir hava yakalayabilir ancak bu maçlardan alınacak mağlubiyetler takımın uyum sürecini daha geç tamamlamasına neden olur. Dünyanın en kısa sürede en iyi adaptasyonu yaratmasıyla bilinen Eriksson, Valencia maçından sonra takımını çok beğendiğini ve takımının ligin başlaması için can attığını söyledi. Daha önce İngiltere milli takımında, İngilizler tarafından çok da beğenilmeyen Eriksson bu sorunun kendisine yöneltilmesi üzerine “Milli takımda başarısız mıydım?” sorusuyla karşılık vermesi ve de bilindiği gibi Ada’dan hiç oyuncu almaması üzerine kafalarda soru işaretleri oluşmasına yetti de arttı bile. Buna rağmen taraftarlar şu anda alınan oyuncuların kalitesinden çok memnun. Ayrıca Eriksson’un takımına güvenmesi ve transfer dedikodularına “cool” bir şekilde yaklaşması da taraftarları ayrıca sevindiren bir durum olarak gözüküyor. Bilindiği gibi Premier League bu haftasonu başlıyor ve Eriksson ilk maçına West Ham karşısında çıkacak. Yapılan son transferlerle ilk 8 için şansını zorlayacak gibi gözüken City’nin sezon sonu durumunu açıkçası şimdiden merak ediyorum.