5.08.2009
Manchester City Ne Yapmalı?
Kaka ve John Terry örneklerinden yola çıkarsak şunu diyebiliriz: Man City transferde öyle bir yol izliyor ki gerek kulüpler gerekse oyuncular üzerinde transferin olmaması için ciddi bir kamuoyu baskısı oluşuyor. Eski Türk filmlerinden örnek verirsek; transfer edilmek istenen oyuncu güzel kız, Man City zengin ama şımarık genç, oyuncunun kulübü Tarık Akan, kulübün taraftarları ve diğer sporseverler ise filmi izleyen duygusal Türk halkı oluyor. Sonuç itibariyle tüm futbol kamuoyunun istediği oluyor ve film mutlu sonla bitiyor: Oyuncu kulübünde kalıyor.
Bu zengin ve şımarık genç profili Manchester City’e ciddi anlamda bir itibar kaybettiriyor. Artı kulübün sahibinin bir Arap olması ve Arapların özellikle Hıristiyan ülkelerde hiç sevilmemesi de bu antipatiyi arttıran diğer etken.( Müslüman bir ülke olmamıza rağmen bizde de ciddi bir Arap antipatisi vardır)
Oysa Manchester City’nin izlemesi gereken yol belli. Önünde de güzel bir örnek var: Chelsea Abramovic tarafından satın alındığı zaman ilk başta Dünya’nın büyük yıldızlarını kadrosuna dahil edememişti . Kaldı ki Chelsea o zaman da Man City’e oranla çok daha önemli bir geçmişe ve konuma sahipti. Fakat örneğin almayı çok istedikleri Gerrard’ı alamadılar. Robben, Drogba, Carvalho, Essien gibi ismini duyurmuş ama henüz Dünya çapında yıldız olmamış isimlerle başarılı oldular. Ne zaman ki başarılı oldular, takıma çok faydası olmasa da Ballack, Shevchenko gibi isimleri kadrolarına katabildiler. Tabii tüm bunları yaparken başlarında Jose Mourinho vardı. Önce menajeri doğru seçtiler sonrasında bu menajerin yaptığı doğru hamlelerle başarıyla ulaştılar.
Manchester City’nin şu anki durumu 2003’deki Chelsea’nin de gerisinde . Man City gidip de Kaka’yı getiremez, daha az para veren Real Madrid getirir. Man City öncelikli olarak takımı doğru menajere teslim etmeli.(o isim Mark Hughes mıdır bilemem) Yapılacak doğru transferler ile Premier Lig şampiyonu olamasa bile 2-3 sene üst üste Şampiyonlar Ligi’ne kalmalı, orda başarılar elde etmeli. İşte o zaman Dünya’nın büyük yıldızlarına daha ciddi yaklaşabilirler. Bu şekilde devam ederlerse bir çok ikinci sınıf futbolcuya ederinden fazla paralar ödeyerek kısa zamanda düşüşe geçerler.
30.03.2009
Milli Takım
Milli Takımımızın sorunları:
1. Sakatlıklar. Dünya’da bizim kadar sakat veren kaç üst düzey futbol ülkesi vardır? Bugünkü maçta da Servet, Mehmet Topal ve Hamit gibi rotasyonun 3 önemli adamı yok. Nihat ve Emre’nin oynayabilecek olmasını da artık şans diye nitelendirmeye başladık. Müzmin sakat diyebileceğimiz bir çok oyuncumuz var. Bunları hepsi şanssızlık olmamalı. Bu oyuncular neden bu kadar çok sakatlanıyor bir araştırılmalı, çaresine bakılmalı.
2. Fatih Terim. Artistiğini, basını aşağılamasını, kabadayı tavırlarını falan geçtim. Fatih Terim’in bizi ciddi şekilde etkileyen iki sorunu var. Birincisi, bazı adamlara takmış durumda. En basitinden Emre, Gökhan Zan, Kazım. Kazım Fener’de yuhalanacak durumdayken Milli Takım aday kadrosuna çağrılıyor. Milli Takım hocası olmak kolay iş değildir. Çok basit bir ifadeyle “Milli Takım kadrosu ülkenin en iyi oyuncularının alt alta yazılması ile oluşturulmaz”. Her hocanın güvendiği, sistemine uygun gördüğü adamları olabilir. Fakat bu hiçbir şey yapmayanları, sürekli sakatlananları milli takıma almak, canına dişine katarak oynayanları hazırlık maçlarında bile denemeyerek görmezden gelmeye girerse bunun adı emeğe saygısızlık olur. Fenerbahçe’de genelde yedek oturan, oyuna girdiği zaman da hem kötü oynayan hem de vurdum duymaz tavırları olan Kazım kadroya alınıyorsa, bütün sezon boyunca mücadele eden oyunculara saygısızlıktır. Fatih Terim’in ikinci sıkıntısı cambazlık. Her maç öncesi “acaba hangi kadroyla oynayacağız” diye düşünüyoruz ki normalde bizim gibi üst düzey bir takım bunu fazla düşünmemeli. Zaten bizim de artık belli başlı oyuncularımız var düzenli oynayan. Ama Fatih Terim zamanında çok cambazlık yaptı, yine yapar diye korkuyoruz. Düşünmeden de edemiyorum acaba Terim tuhaf kadrolarla çıkıp kazanarak başarıdaki payını arttırmak, “ben yaptım” demek mi istiyor. Bu düşünce çok ağır bir ithamdır ama Fatih Terim de şu ana kadar yaptıkları ile insanlara bunu düşündürmüştür. Yoksa Portekiz maçında Arda’nın kulübede oturmasının ve Mevlüt- Kazım ikilisinin oynamasının, İsviçre maçına Tümer, Gökdeniz ile başlamanın fazla bir izahı yoktur.
3. Defans. Servet fena bir defans oyuncusu değil. Türkiye için çok iyi diyebilirim, Avrupa için de idare eder. Sorunumuz o değil. Yanında kimin oynayacağı problemi var. Emre Güngör, Emre Aşık ve Gökhan Zan hem kaliteleri itibariyle hem de sürekli sakatlanmaları nedeniyle bir türlü Servet’in partneri olamadılar. Hakan Balta aslında stoperden çıkma bir sol bek oyuncusu ve Meira satıldıktan sonra Galatasaray’da orada iyi işler yaptı. Bugün de İspanya karşısında stoper oynayacak ve stoper için üstteki saydığım adamlara göre yaşı, kalitesi ve sağlamlığı itibariyle belki de en iyi aday. Fakat o stoper oynarsa da bu kez sol bek problemi ortaya çıkacak. Ayrıca Servet sağ stopere geçecek ve de orada ne kadar etkili olacağı tartışılır. Kısacası defansın ortası problem. Sağ bek süper, kaleci de yeterli. (Gökhan Gönül ve Volkan)
Milli Takımın artısı:
Yüksek teknik kapasite, güçlü orta saha ve forvet. Orta sahamız gerçekten çok iyi. Ortada oynayabilecek Aurelio, Emre, Topal, Ayhan, Selçuk gibi iyi alternatifler var. Bence burada en ideal ikili Aurelio-Topal’dır. Topal şu an sakat, fakat sakat olmasa da Fatih Terim’in Emre’yi tercih edeceğini biliyoruz. Emre’nin hem devamlılığı yok hem de Topal kadar sert değil. Ama bizim Emre’nin tekniğinden ziyade Topal’ın sertliğin ihtiyacımız var Hamit, Arda, Tuncay, Nihat gibi oyuncuların varlığında. Kaldı ki Mehmet Topal da kazma bir adam değil, kaptığı topu olumlu değerlendirebilir. Kanatlar ve forvete bakarsak 4 mevkii için 5 süper aday var: Arda, Hamit, Nihat, Semih ve Tuncay. Bunlardan hangisini keseceğimiz problemi olabilirdi fakat Hamit veya Nihat’tan biri mutlaka sakat olduğu için böyle bir sorunumuz da yok. Olur da beşi de oynayabilecek olursa bence yedek kalacak isim Nihat olmalı. Fatih Terim’in ise Semih’i seçeceğine şüphem yok.
Vaziyet bu. Bugünkü İspanya maçına Volkan-Gökhan-Emre Aşık-Hakan Balta-İbrahim Üzülmez-Tuncay-Aurelio-Emre-Arda-Nihat-Semih onbiriyle çıkacağız. Servet iyileşince muhtemelen İbrahim Üzülmez rotasyondan çıkacak. Hamit, Mehmet Topal, Gökhan Zan, Kazım, Ayhan ve Sabri’yi de eklediğimizde hiç de fena olmayan bir 16 kişilik rotasyon ortaya çıkıyor. Dünya Kupası’na mutlaka katılmalıyız, orada da iyi işler yapmalıyız.
21.12.2008
Avrupa’da İlk Yarı
Şampiyonlar Ligi’nde çok başarısız bir macera yaşayan Fenerbahçe ile başlayalım. Öncelikli olarak çok başarısız Şampiyonlar Ligi macerası ifadesini biraz açmalıyım. Şundan eminim ki Fenerbahçe 0 çektiği 2001-02 sezonunda bile bu sezondan iyiydi. Bunun nedenlerine gelince;
1- O sezonki grup ekstra zordu. Bu sezon ise kura çekildiğinde grubun denk olduğunu söylemiştim. Takımların da zorluk derecesinin ortada olduğunu düşünüyordum. Fakat yanılmışım. Şampiyonlar Ligi’nin en zevksiz gruplarından biriydi ve takımların kalitesi de(en azından performansları) düşüktü. Çok klişe olacak ama geçen yılki Fener olsa bu gruptan 12 puan civarı bir şey toplayabilirdi.
2- Fenerbahçe’nin gruptaki 2 puanını da 0-0 lık sonuçlarla alması, hiçbir maçta öne dahi geçememesi, taraftarını çıldırtan istatistikleriydi.
3- Oynadığı her maçtaki ruhsuz hava
Tüm bunları topladığımızda gerçekten 2001 den bile kötü bir performans olduğunu görüyoruz.
2003 yılında 6. olduğu sezondan sonra yeniden yapılanmaya girişen Fenerbahçe, ligde son beş yılı domine etti. Bu 5 yıl içinde 3 şampiyonluk kazanırken, 2 şampiyonluğu son anda(Denizli, Sami Yen) kaçırdı. Avrupa’da ise sürekli artan bir ivmeyle oynadı. Önce Şampiyonlar Ligi’nde 9 puanla 3. oldu, ertesi yıl güzel PSV-Schalke maçları izletti, sonraki yıl UEFA’da gruptan çıktı ve en nihayetinde geçtiğimiz yıl Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadı. Bu beş yıllık süreçte Van Hoijdonk, Alex, Appiah, Anelka, Kezman, Tuncay vs. gibi Türkiye standartlarının üstünde oyuncular Fenerbahçe forması giydi. İsimler değişse de takımın başarılı performansı pek değişmedi. Bu durum, Fenerbahçe’nin forma ve kombine satışlarına hatta taraftar sayısına dahi yansıdı.
Fakat tüm bu güzel tablolarla birlikte ileriye giden bir kulübün bu yıl en azından sportif başarı anlamında ciddi bir geriye gidiş yaşadığını görüyoruz. 2008in Nisan ayında Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynarken, Aralık ayında 2 puanla grup sonuncusu olmak vahim bir durum. Bunun sorumlusu büyük oranda yönetim(ya da eğer gerçekten tek başına yönetiyorsa Aziz Yıldırım). Aslında yaz boyunca yapılan komik ve anlamsız hamleler işlerin kötüye gideceğinin sinyallerini veriyordu. Bunlara daha önce çok değindik, daha değinmeyeceğim.
Daha da vahim olan bir durum var. Yönetim eğer bu Ocak ayında düzgün hamleler yapıp, bir nevi yazın yaptığı hataları affetirmezse, 2008’in Nisan ayında Şampiyonlar Ligi çeyrek finali oynayan takım, 2009’un Nisan ayında ligde havlu atmış hatta Şampiyonlar Ligi vizesi alamamış dahi olabilir. İkinci yarıda derbileri deplasmanda oynayacağı ve rakiplerinin çokluğu düşünülürse bu hiç de şaşırtıcı olmaz.
Konuyla alakasız olacak ama yaptığım bir tespiti paylaşmak istiyorum. NBA’i takip edenler Detroit Pistons’ın son beş-altı yılını bilir. Her sene başarılı olamasa da güçlü kadrosuyla ligi domine etmiş ve hep zirvede olmuştu Detroit. Bu sezon ise kadrosu çok zayıflamasa da eski güçlerinde ve havalarında hiç gözükmüyorlar. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi NBA’de de bu sezon birçok zayıf takımın olması nedeniyle hala iyi bir oranda kazanıyorlar ve iddiaları var fakat güçlü rakipler karşısında tökezliyorlar. Ve en önemlisi maçlarda eski ruhlarını ve havalarını kaybetmiş görünüyorlar. Ben Fenerbahçe’yi bu saydığım nedenlerle biraz Detroit’e benzetiyorum.
Peki yönetim ne gibi hamleler yapmalı? Öncelikle yapabileceklerinin kısıtlı olduğunu söylemeliyiz. Yabancı sınırlaması var ve Fenerbahçe’nin Ocak ayında göndermek istediği yabancılarını göndermesi kolay olmayacaktır. Ayrıca gönderebilecek olsa bile yerine kimi alacak? İyi oyuncular pek kolay ara transferde yer değiştirmez. Değiştirecek olsalar bile Fenerbahçe’nin yaz aylarındaki popülaritesini kaybettiğini de unutmamalıyız.
Bu durumda Türklere yönelmek gerekiyor. En son yazımda da belirttiğim gibi Türkiye’deki en iyi Türk oyuncu kadrosu Galatasaray’da ve nitelikli, Fenerbahçe’ye direkt katkı yapabilecek yabancıları ezeli rakibine hediye etmez Galatasaray. Bir Ayhan, Mehmet Topal bulması zor olacaktır Fenerbahçe’nin. Sivasspor değerlendirilmesi gereken bir maden olarak görülüyor ve çoğu yerde de Fenerbahçe’nin Sivas’ın yıldızlarına yöneldiği söyleniyor. Ben de bu düşünceye katılıyorum. Yapılan Gökhan Emreciksin transferi de bence takımın ihtiyacı olmadığı bölgeye yapılsa da mantıklı bir transfer. İyi bir Türk oyuncu temeli oturtmak için yapılan uzun vadeli bir transfer gibi gözüküyor. Yalnız bu oyuncuları aldığı gibi oynatması da gerekiyor Fener’in. Bu şekilde Fenerbahçe’de oynayamadan dönen bir çok Türk oyuncuyu biliyoruz.
Mevkii olarak baktığımızda da Fenerbahçe’nin net bir önlibero ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Bence sol açık ve stoper için de birer alternatif alınabiliyorsa alınmalı. Hatta bu sezonki bazı maçlardan sonra Volkan’ın da kalitesini sorgulamaya başladım. Devre arasında kaleci değişmeyecektir ama sezon sonunda sözleşmesi biten Volkan ile Fenerbahçe yollarını ayırırsa pek şaşırmam.
Gelelim Galatasaray’a. Galatasaray hakkında fazla yazmayacağım. Beni şaşırttığını söylemeliyim. Laf olsun diye oynanan Metalist maçı dışında üçte üç yaptı Galatasaray. Gruptan ikinci çıktı fakat gelen Bordeaux kurası sonrası bu ikinciliğin çok sıkıntı olmadığını düşünüyorum. Bence Galatasaray eleyebileceği bir takımla eşleşti, hatta elemesi gerekir. Tek sorun maçların Şubat’ta olması. Anlayamadığım bir nokta da bu. Hem Şampiyonlar Ligi’nde hem de UEFA’da bu tarz takvimlerin amacı nedir? Şimdi çekilen bir kurayı Galatasaray niye iki ay sonra oynuyor? Şu form durumları itibariyle Galatasaray, Bordeaux’yu eler, fakat Şubatta ne olacağı hiç bilinmez, bir de arada transfer dönemi var. Kısacası verilen bu inanılmaz uzun aranın futbolseverleri soğuttuğu gibi haksızlık da olduğunu düşünüyorum. İyi durumda olan takımlar ile kötü durumdaki takımlar arasındaki farkın kapanması için adeta süre tanıyor UEFA. Bu süre zarfında da doğru hamleler yapan takımlar(ayrıca da sakatları iyileşenler) avantaj sağlıyor. Ben şu form durumu ile Galatasaray’ın UEFA’da bir-iki tur daha oynamasını isterdim.
Galatasaray’ın grubuyla ilgili çok ilginç bir nokta da maçlar başlamadan önce yapılan tahmini sıralamanın tam tersinin oluşması: 1. Metalist, 2. Galatasaray, 3, Olympiakos, 4. Hertha, 5. Benfica…
Peki Galatasaray nereye kadar gider? Başta hiç ihtimal vermiyordum, sürpriz grup performansı sonrası belki iyi yerlere gelebilir demeye başladım. Finali her Galatasaraylı içten içe istiyor ama şu an için dillendirmekten kaçınıyor, ben de kaçınıyorum. Fakat Galatasaray tuhaf bir takım. Bordeaux eşleşmesinde Leverkusen gibi olursa da şaşırmam. Fakat Bağış Erten’in dediği gibi eğer öndeki hattı gününde olursa Avrupa’nın en güçlü takımlarına bile çok zor anlar yaşatabilirler. Galatasaray’a başarılar, herkese de iyi yıllar diliyorum.
22.11.2008
Hoffenheim
Ben de uzun zaman sonra yazdığım bu Bundesliga yazısını, Hoffenheim’a ayırdım.
Hoffenheim Almanya’nın güneybatısında Baden – Wüttenberg eyaletinin Sinsheim şehrinin küçük bir kasabası. Futbol takımı dışında bir numarası yok, futbolda da bu son birkaç yıla kadar bir numarası yoktu.
Alman yazılım firması SAP’ın kurucularından, eskiden Hoffenheim’ın genç takımında oynamış(kısacası futbol oynamasını bilmeyen) Dietmar Hopp 1990 yılından beri takımın mali destekçisi. Dünya’nın en zengin 100 adamından biri olduğu iddia edilen bu şahsiyetin takıma desteği aslında en başlarda laf olsun diye. 90 yılından 2006 yılına kadar takımın bulunduğu en iyi yer 3. Lig. Fakat 2006 yılında takımı hala çalıştıran, 2005 yılında Schalke’den hatırlayacağımız Ralf Ragninck ile anlaşıyorlar. Bundesliga tecrübesi olan ve halen kadroda bulunan Seitz ve şu anda takımın yardımcı antrenörlüğünü yapan Maric gibi isimleri de katıyorlar kadrolarına. Tabii Şampiyonlar Ligi’nden 3. lige antrenör getirdiğinizde başarı da geliyor. Önce 2. lig ardından, Bundesliga. Hikayenin buraya kadarı gayet olası fakat kolay da değil. Zaman zaman böyle yatırımların başarısızlık ve hüsranla karşılaştığını da görürüz. En yakın örnek, Etimesgut Şekerspor…
Bu sezon Ragninck ile yola devam eden Hoffenheim’ın an itibariyle geldiği nokta elbette şaşırtıcı. Geçtiğimiz hafta Hertha Berline’e yenilmeselerdi, liderlerdi hala. Kadroları zayıf, Hopp denilen adam takıma Ronaldo’yu, Kaka’yı getirmedi sonuçta. Takımın yıldızı PSG’den hatırlayacağımız(ya da hatırlamak istemeyeceğimiz) Boşnak golcü Ibisevic. 14 golle de açık ara ligin sürpriz gol kralı. Yaptığı açıklamada “14 gol atabileceğimi hiç tahmin etmiyordum” demiş. Ne yalan söyleyeyim, ben de etmiyordum.
Ibisevic dışındaki dikkat çeken oyuncular Salihovic, Carlos Eduardo , Demba Ba ve Obasi. Hatta biraz altta bahsedeceğimiz gibi bu beşli muhteşem bir hücum takımının oluşmasını sağlamış durumdalar.
Bu oyuncuları ve başarısını izlediğinizde FM/CM oynuyor gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Nijeryalı Obasi, 22 yaşında, Real Madrid ve Chelsea’ nin listesinde olduğu söyleniyor. Salihovic, Ibisevic gibi Boşnak. O biraz yaşlı, 24 yaşında(!). 2006’daki yapılanmadan beri takımın yıldızı. Forvet arkası Carlos Eduardo ise 87’li. Daha 18 yaşındayken Real Madrid’in gündemine gelmiş, fakat yetersiz bulunduğu için alınmamış. Güney Amerika futbolunu takip edenler onu Gremio ile 2007’de Copa Libartadores’de final oynadığını hatırlar, kendisini ta o günlerden tanır. O yaz Gremio’dan henüz o aralar Alman 2. Ligi’nde bulunan Hoffenheim’a 8 milyon avroya transfer oldu. Son maçlarda formunu arttırdı. Gelecekte ne fiyata nerelere gider merak konusu. Ibisevic’ten sonra takımın Obasi ile birlikte en golcü ismi Senegalli Demba Ba da henüz 23 yaşında.
İşte bu tanınmamış, genç beşli attıkları gollerle Hoffenheim’ı zirveye taşıyorlar. Atılan 34 golün 32sini bu beşli atmış durumda (Ibisevic 14, Ba ve Obasi 6, Salihovic 4, Eduardo 2) Demek ki böyle şeyler sadece menajerlik oyunlarında olmuyor.
Bu yazıyı okuyan herkese sporx.com dan Hoffenheim maçlarının özetlerini izlemelerini tavsiye ederim. Hoffenheim hücum hattının ne kadar hızlı ve göze hoş gelen bir oyun oynadıklarını her futbolseverin görmesi lazım. Benim favori oyuncum, Obasi. Favori gollerim ise Bochum ve Wolfsburg maçlarındaki üçüncü goller...
Takımdaki ciddi sıkıntı, Bremen, Leverkusen, Hertha ve Stuttgart gibi zor maçlarından toplam 1 puan çıkarabilmiş olması. Onu da gol yemedikleri(ne hikmetse) Stuttgart karşısında aldılar. Bremen ve Leverkusen 5 attı bu takıma.
İstatistiklerle devam ediyoruz. 7 maçta 19 puanla iç sahada lig lideri, 13 maçta 34 golle ligin en çok gol atan takımı durumundalar. Maç başına üçe yakın(!)… Arkalarından 31er golle Bremen ve Leverkusen geliyor ki onlar da bu gollerin altıda birini Hoffenheim’a attılar. 19 da gol yemişler. Averajlarını siz hesaplayın.
Yazıyı bitirirken şu ekstra notu vereyim: Dietmar Hopp, şu an Rhein-Neckar Arena denilen bir 30.000 kişilik(fazlasını dolduramazlar zaten) bir stadyum inşası çabasında. 2009’da bitmesi bekleniyor. Stadyum hakkında daha fazla bilgi için http://www.dkexe.de/rnarenade/
Son bir not: Bayern Münih toparlandı…
7.11.2008
Çap Sorunu
Galatasaray’dan başlayalım. Benfica deplasmanında 2-0 harika sonuç.. Gelin görün ki Galatasaray öndeyken maçın bilmem kaçıncı dakikasında az sayıdaki Galatasaray taraftarından biri bir pankart açtı: N.F.V.A.S… Açılımını herkesin bilebileceği bu pankartı o anda açmanın mantığı nedir? Senin takımının “Avrupa Fatihi” lakabı var. Yıllar sonra bu sezon iddialı bir kadro kurmuş, Uefa’da gruplara 2 de 2 ile başlamış, büyük ihtimalle lider çıkacak grubundan. Nedir bu çapsızlık hala? Ne olacak Fener’e küfür etsen? Maalesef Galatasaray taraftarında 2007’deki “şişeli” Fenerbahçe maçıyla doruk noktasına vardığını gördüğümüz anlaşılmaz bir Fenerbahçe antipatisi oluştu. Ezeli rakibini sevmemek normal ama olayı bu boyuta getirmek senin camianı küçültmekten başka bir işe yaramaz.
Maça gelirsek, klasik bir Galatasaray maçıydı. Yine hücum ve savunma arası koordinasyon sıfırdı Galatasaray’da. Bu oyunuyla Galatasaray’ın her maçı basket maçı gibi geçer, geçiyor da zaten. Rakip Benfica da Galatasaray’a çok benzeyen bir yapıya sahip. Onların da hücum hattı çok güçlü ama takımın diğer bölgeleriyle uyum problemi var. Galatasaray Mehmet Topal ve Barış’ın dönmesiyle daha güçlü olacaktır ve Avrupa’da ilerleyebilir. Şimdilik bu oyunla 2 galibiyet(ve yüzde doksan gruptan çıkmış olmak) mükemmel.
Bu maçla ilgili bir başka not da artık Ayhan gerçeğinin anlaşılması gerektiği. Mehmet Aurelio’nun da yurtdışına gitmesiyle tartışmasız ülkedeki en iyi orta saha oyuncusu oldu. Hem hücum yönü hem de defansif yönü olan ideal bir orta saha. Çok iyi.
Fenerbahçe’ye geçersek. Emre Belözoğlu hafta içi Aragones’e “ Beni Arsenal’e karşı oynatma, Galatasaray’a hazırlanıyorum” demiş. Haberin yalan olma ihtimali var. Zaten benim amacım da Emre’yi suçlamak değil. Haber doğruysa Emre’nin, yalansa medyanın çapsızlığı.
Sorun anlayışta. Henüz geçtiğimiz yıl Avrupa’da çeyrek final oynamış takımın yıldızı(!) veyahut medyası Arsenal maçını önemsiz, Galatasaray’a karşı oynanacak derbiyi önemli görüyor. Arsenal maçını kesin kaybedilmiş bir maç olarak görüyor, hedefi Galatasaray olarak belirliyor. Bu Fenerbahçe için 6-7 yıl önce yaşanan bir durumdu. Fakat o zamanlar Fenerbahçe’nin Avrupa’da başarısı yoktu, şimdiki gibi bir kadrosu ve ekonomik gücü de yoktu. Ama artık çok şey değişti. Geçtiğimiz yıl Fenerbahçe lig şampiyonluğunu kaybetse de çoğu Fenerbahçe taraftarı takımlarının harika bir sezon geçirdiğini biliyordu. Şimdi tekrar hedef küçültmek düşündürücü.
Maç da tam bu anlayışla başladı. Fenerbahçeli oyuncular mağlubiyeti kabullenmiş gözüküyorlardı ve sanki “bir an önce yenilsek de gitsek” havasındalardı. Fakat dakikalar hızla geçip Arsenal golü bulamayınca Fenerbahçe bu maçta puan ya da puanlar alabileceğinin farkına vardı. Ve güzel bir direniş gösterip Arsenal’e ikinci yarıda ciddi bir pozisyon vermedi. Dakikalar daha da geçtikçe ben de Fenerbahçe’nin puan alabileceğini, puanlar almasının ise imkansız olacağını anladım. Çünkü Alex olmadığı zaman Fenerbahçe’nin hücum gücü çok zayıflıyor.
Öyle kolay kolay Emirates’de 5 yiyecek bir takım değil Fenerbahçe. Bunu İngiliz medyası bilemeyebilir ama Türk medyası ve Fenerbahçeli oyuncular bilmeli.
Hafta sonu iki takım da muradına eriyor. Derbide karşılaşacaklar. FB-GS maçları öyle bir hal aldı ki bu iki guzide kulübümüz nerdeyse bütün yatırımlarını bu maçlar için yapacaklar yakında. Galatasaray stressiz, yenilse de fazla taş yerinden oynamaz. Fenerbahçe stresli, yenildiği anda sezon çöpe gidebilir fakat yıllardır olduğu gibi en kötü döneminde Galatasaray’ı yenip düzlüğe çıkmak da var. Fenerbahçe iç sahada, avantajı bu. Galatasaray’ın avantajı ise hücum hattı hızlı ve teknik, Fener defansının en çok sorun yaşayacağı tarzda oyunculara sahip. İki takımın da orta sahası kötü. Yıllardır Kadıköy’de yenemiyor olsa da sanki Galatasaray bir adım önde, göreceğiz.
27.10.2008
Avrupa Maceraları
Bu hafta temsilcilerimizin Avrupa haftasıydı. Biri üzülürken, diğeri sevindi.
Arkadaşın evinde oturmuş Fener-Arsenal maçını beklerken, tv kanallarını dolaşıyordum. Tesadüfen izlememiş olduğum Kocaeli maçının özetini yakaladım. Maçın 90 +6ncı dakikasında gol atan Fenerbahçe’de gol atan Semih dahil kimsede ciddi bir sevinç yoktu. Sanki uzatmanın son anlarında gol atıp maç kazanan bir takım değil de 15. dakikada deplasmanda öne geçen bir takım gibi sevindi Fenerli oyuncular.
Bu tabloyu gördükten sonra kafamdan verdiğim “Arsenal karşısında Fenerbahçe’nin kazanma ihtimali” daha da düştü. Kadroları gördükten sonra biraz olsun belki dedim. Çünkü ileride Alex – Semih – Guiza üçlüsünün varlığı arkalarında ise Uğur Boral’ın önlibero gibi başlaması ile orta sahanın biraz daha dirençli tutulması Fenerbahçe’nin kendi sahasındaki bu maçta şansının olabileceğini düşündürdü bana.
Fakat maç başladıktan sonra anladım ki Fener’in sorunları çok farklı. Aurelio, Deivid, Aziz Yıldırım’ın transfer politikası, Aragones vs. tabii ki önemli ama öncelikle Fenerbahçe’nin Kocaeli maçında son dakikada gelen galibiyet golüne sevinmesi gerekli.
Kan değişikliği şart gibi. Camianın içinden gelen ve taraftarın sevgilisi olacak bir teknik adam(Rıdvan) veya ünlü bir başka yabancı isim tekrar takıma hava getirebilir. Belki sistemde yapılacak bir değişiklik, üçlü defans oynamak da olabilir bu kan değişikliği.
Fener’in elinde iyi bir kadro var. Tek sıkıntı(ki o da çok büyük bir sıkıntı) kadronun darlığı. Rotasyon imkanı yok. İlk onbir oyuncuları ile yedekler kesin çizgilerle ayrılmış durumda. Sanki farklı takım oyuncuları gibi. Devre arasında Türkiye liglerinden ve lejyonerlerden yapılacak birkaç ekleme ile kadro güzel bir hale getirilebilir. Yoksa geçen sene kahraman olan Volkan, Gökhan, Lugano, Uğur vs. gibi oyuncular birden kötü oyuncu olmadı.
İş işten geçti mi? Avrupa’da evet diyebiliriz. Ligde ise ilk yarı sonuna kadar Fener ne kadar kötü olursa olsun herhangi bir takım farkı açamayacak gibi. Fenerbahçe’nin lig şampiyonluğunda tekrar güçlü bir aday olması yönetimin bir an önce gerekli hamleleri yapmasıyla olacaktır.
Taraftarın ise şu tablodaki tutumu gerçekten çok başarılı. Az kişiden gelen “I love you Zico” sözleri dışında pek bir tepki yok gibi. Samandıra falan basılmıyor. Daha önce Fenerbahçe dahil olmak üzere birçok takımımızda gördüğümüz tepkileri artık Fenerbahçe taraftarının göstermemesi bence alkışlanmalı. Bu sıkıntılı ortamda Fenerbahçe taraftarı bence camianın parlayan yüzü. En çok kombine alan taraftar, en çok forma alan taraftar, en az küfür eden taraftar, sahaya en iyi etki yapan taraftar. Ve takım rezalete doğru gitse de sahip çıkmaya çalışan taraftar. Maldonado, Volkan ve Burak’a yapılan ufak tepkiler de son derece normal. Her zaman belli başlı günah keçileri vardır. Bunlar genelde medyanın sürekli ezdiği adamlar ya da tarzıyla antipatik gelen isimlerdir. Volkan, Maldonado ve Burak da maalesef günah keçisi oldular. Stadda falan değildim ama tvden anladığım kadarıyla onlara gösterilen tepki de çok abartılı değildi. Her maç Maldonado ile başlayıp fark yiyince Maldonado’yu 50. dakikada oyundan çıkaran ve taraftara yuhalatan Aragones düşünsün bunları biraz.
Perşembe günü ise Galatasaray’ın maçı vardı. Galatasaray Olympiakos’u çok ezici bir oyunla yendi. Skorun 1-0 olması kimseyi yanıltmamalı. Galatasaray 5 yapabilirdi bu maçı.
Takımın istekli ve baskılı oyunu, taraftarın coşkusu, Olympiakos’un 1-0 mağlupken bile Galatasaray kalesine gelememesi uzun zamandır özlenen tablolardı.
Bu maç şunu anlamak açısından iyi oldu ki Galatasaray yaptığı yatırımların karşılığını bir parça da olsun almış. En azından Olympiakos gibi Avrupa’nın sıradan takımlarını rahatlıkla yenebiliyor.
Galatasaray takımında bu sezon yabancılar öne çıksa da asıl kahramanlar yine Türkler. Servet, Sabri, Ayhan, Arda gibi oyuncuların takıma kattığı enerji yadsınamaz. Özellikle Arda gibi bir süper yeteneğin saha içindeki ekstra mücadelesi gerçekten herkesi şaşırtıyor ve sevindiriyor.
Bu isimlere Hakan Balta ve şu an sakat olan Barış ile Mehmet Topal’ı da ekleyebiliriz. Eğer Galatasaray bu harika Türk oyuncu iskeletini koruyabilirse ileride çok başarılı olacaktır.
Takımın artan performansındaki bir başka etken de Lincoln. Ben dahil herkes ona karşı güvensiz olduğumuz için söyleyemiyoruz ama Lincoln hakikaten çok iyi oynuyor. Ve direkt skora etki yapıyor.
Fakat yine de Galatasaray’da sıkıntılar var. Meira ön libero değil. Olympiakos maçında böyle değildi ama 4-2-3-1 oynayan takım saha içinde çoğu zaman “6 defans 4 hücum” gibi oynuyor. Gerideki oyuncular ile ilerideki oyuncular arasında koordinasyon problemi var. Kewell formsuz ve sanki Arda ve Lincoln’ün varlığında 35 yaşındaki bu yaşlı vücut kenardan gelen bir koz olsa daha etkili olacak gibi. Kaldı ki kendisi sağ açık değil ve o ya da Arda sağda oynadı mı verimleri düşüyor. Barış ve Hasan sakat olduğuna göre takıma Aydın monte edilebilir.
Kimse bahsetmiyor fakat Uğur, Hasan, Mehmet Topal ve Barış’ın sakatlıkları da çok önemli bence. Bu isimler sakat olmasaydı Galatasaray’ın şu an bulunduğu yer farklı olurdu. Çok daha dirençli bir takım haline gelirdi.
8.10.2008
Son UEFA Kupası ve Galatasaray’ın şansı
Uefa da bunun kupanın garip statüsü olduğunu düşünüyor. Henüz birkaç yıl önce geçilen ve geçildiği anda saçma sapan olduğu belli olan bu statü geçtiğimiz günlerde değiştirildi ve gelecek sezondan itibaren geçerli olacak yeni statü açıklandı.
Logosu ve ismi de değiştirilen(Yeni Logo: Resimdeki, sarı kırmızı olmuş, fazla bir fark yok, Yeni isim: UEFA Avrupa Ligi veya UEFA Europa League) kupanın yeni statüsü şu şekilde:
48 takımla başlayacak olan kupada 4 er takımlı 12 grup olacak. Grup maçlarının deplasmanlı olması hem zevki arttırması açısından hem de adaleti sağlama açısından on numara bir karar. İlk iki sırayı alacak takımlar Şampiyonlar Ligi’nden gelecek 8 takımla birlikte 32 takım olup 3. turdan itibaren eleminasyon sistemine başlayacaklar.
Eskisine göre kat be kat iyi de olsa sistemin hala eksiklikleri mevcut. Bir kere ilk turda altı maç yapıldıktan sonra geleceğiniz nokta ilk 32. Yani altıda altı yapıp Avrupa’da destanlar yazsanız ve futboldan anlamayanları sevince boğsanız bunu Avrupa’nın ikinci liginde ilk 32 ye girmek için yapmış olacaksınız. Bu kadar fazla maç ile kazanılacak bir UEFA kupasının tabii ki önemi artacaktır ama biraz da zayıf takımlar ile oynanacak maçlar angarya halini alacaktır.
Aslında UEFA Kupası Şampiyonlar Ligi statüsüne getirilse ve Şampiyonlar Ligi’nden takım gelmese en bomba sistem olacak ve gerçek anlamda bir “Kupa 2” ye kavuşmuş olacağız. Fakat Uefa Kupası’nın misyonu Avrupa’da mücadele etmesi zor olan absürd takımlara Avrupa şansı tanımak, önemli liglerde 5-6. olacak takımları motive etmek ve Şampiyonlar Ligi’nin daha ilgi çekici hale gelmesi için 3. olarak elenen takımlara bir şans tanımak. Zaten tüm bunlar olmasa 2. kupa falan olmaz bir tek Şampiyonlar Ligi’ni keyifle izler diğer takımlarla uğraşmazdık. Fakat böyle olunca Milan, Schalke, Sevilla, PSG, Valencia vs. gibi takımları nereye koyacağız? Onlarsız bir Avrupa futbolu olur mu?
Ya da Nijmegen, Borac, Vaslui gibi takımların hiçbir şekilde Avrupa futbolu görme şansı olmasın mı? Daha önce Galatasaray’ın yaptığı gibi Avrupa futbolunun dağından gelen takımlar bağdakileri kovmasın mı?
Tüm bu nedenlerden dolayı UEFA Kupası bu tarz angarya sistemlere biraz mecbur. Fazla takımın olması şart. Uefa Kupası bir anlamda Devler Ligi dışında olanların ligi. Zaten UEFA’nın verdiği isim de bunu kapsıyor: UEFA Avrupa Ligi.
Statülerle ilgili son olarak Şampiyonlar Ligi’nin ikinci turuna değinmek istiyorum. Eskiden yapıldığı gibi ikinci tur da grup şeklinde olsa hem heyecan ve keyif artar hem de başarı zorlaşır. Fakat tabii sürpriz olması daha zor olur ve takımlar daha çok yorulur. Uefa da bunları düşünüyordur muhtemelen.
Saraçoğlu’nda final hayal mi? Evet, hayal…
Galatasaray bu son UEFA Kupası’ndaki temsilcilerimiz içerisinde kuşkusuz en güçlüsü ama aşırı abartıldığını belirtmek istiyorum. Türk medyası ve Galatasaray taraftarı hala kendini 2000 yılında görüyor. Başkan Adnan Polat’ın takımına gaz vermek için “Saraçoğlu’nda final oynarız” demesi veya Haldun Üstünel’in final oynayacağı garantiymiş gibi “Finali Milan’la oynarız” diyerek rakip seçmesi kimseyi gaza getirmemeli, yanıltmamalı. Galatasaray henüz UEFA Kupası’nın favorilerinden biri değil.
Elinizde Avrupa’nın dev takımlarındaki gibi bütçeler yoksa bu takımlar ile başa çıkmak için gerekli olan formül belli. Bu formülü 2000’de Galatasaray’da da gördük, geçen yıl Fenerbahçe’de de.
Öncelikle toplama takım hüviyetinden çıkıp, en az 2 yıldır birlikte oynayan bir iskelete sahip olmak gerekli
İkinci olarak da “taş gibi takım” diye nitelendirmemiz için içeriden çıkan, savaşçı oyunculara sahip olmak.
Üçüncüsü de her ne kadar geniş ve kaliteli kadro önemli olsa da insanların hiç düşünmeden sayacağı bir ilk onbiriniz olmalı.
Bunların hepsine sahipseniz ve bir de elinizde bir tane olmak kaydıyla Hagi veya Alex varsa Avrupa’da ilerleyebilirsiniz.
Ayrıca Galatasaray’ın Avrupa’da başarılı olmasını engelleyecek çok önemli bir de taktiksel faktör mevcut.
Demin de söylediğim gibi Galatasaray UEFA şampiyonu olurken veya Fenerbahçe çeyrek final oynarken takımlarımız üstte saydığım etkenler itibariyle birbirine çok benziyordu. Aradaki tek fark taktiksel anlayıştaydı, Galatasaray önde basan sürekli hücum yapan daha mücadeleci bir takım görüntüsü çizerken, Fenerbahçe rakibini bekleyen, ayağa paslarla rakibi yoran ve teknik oyuncuları sayesinde az gelip öz gelen bir takımdı.
Galatasaray 15 yıldır aynı futbolu oynuyor ve kadrosu şu ana kadar hep bu oyuna yakın isimlerden kuruluydu. Fakat bu sene daha farklı bir kadro anlayışıyla, pivot santraforsuz ve tek forvetle oynuyor. Eskisi kadar kanatlardan gelmiyor. Hal böyle olunca Galatasaray teknik ayakları ile iyi kapanan, sürekli faullerle oyunu durduran rakiplere karşı zorluk çekiyor. Fakat öne geçtikten sonra rakip açılınca boş alan bulan bu isimler ile farka gidiyor. O nedenle Galatasaray’ın ligde attığı farkların hepsinin yanıltıcı olduğu, sert oynayacak ve açık alan bırakmayacak takımlara karşı başarısız olacağı şu an için herkes tarafından görünen net bir gerçek.
Tüm bunlara rağmen eldeki kadro inkar edilemez. Yabancılardan De Sanctis ve Meira dışındakilerin kariyeri düşüşte de olsa kaliteleri ortada. Arda, Lincoln, Kewell, Hasan Şaş, Baros, Nonda’lı bir hücum hattına Topal, Ayhan, Barış, Meira, Servet, Sabri, Hakan ve De Sanctis’li bir savunma hattına yetersiz denemez.
Geçtiğimiz yılki şampiyonlukta ne kadar iyi bir Türk oyuncu iskeletine sahip olduğunu gösteren Galatasaray bu yıl ligde yabancı oyuncuların kalitesiyle ilerliyor. Bu da kadronun kalitesini ve genişliğini gösteriyor. Geniş kadro iyi bir şey ama abarttın mı sıkıntılar yaşaman doğal. Başarılı olmak için mutlaka bir sistemin ve bu sistemde oynayacak banko oyuncuların olması gerekli.
Fakat her şey karman çorban. Her maça farklı bir onbirle çıkıyor Galatasaray. Tek önlibero oynasa olmuyor, tek forvet oynasa olmuyor, bazen yedek kulübesinde Lincoln ile Baros oturuyor vs.
Skibbe’ye de fazla yüklenmemek gerekli. Böyle bir karmaşadan iyi bir takım yapabilmek kolay değil. Halihazırda Rıdvan’ın dediği gibi Türkiye’nin en iyi 20 kişilik kadrosu var. Fakat Skibbe’nin de belli bir iskeleti oluşturması lazım. Bir kere Mehmet Topal bu takımın banko adamıdır, bunu bilmeli. Bunun dışında Meira, Servet, De Sanctis banko olmalı. Arda gibi bir oyuncu varken Lincoln ve Kewell’ın kadroda olması ne kadar doğru bilemem ama bu oyuncular için Arda’yı yedek kulübesine koyma hatasına düşmemeli. Hakan Balta, Sabri, Baros ve Ayhan gibi isimler ise şimdilik uygun bir iskelet için diğer öne çıkan adaylar. Skibbe ise yaptığı açıklamada takımın beş as oyuncusunun Meira, Servet, Ayhan, Kewell ve Baros olduğunu söylemiş.
5.09.2008
Porto ve Lyon
Avrupa’da 2000 li yıllara hangi takım damgasını vurdu? Bir önceki yüzyılın takımı Real Madrid mi? İki kez Şampiyonlar Ligi şampiyonu olup, bir kez de finalde kaybeden Milan mı? Abramovic’in renklendirdiği Chelsea mi? Yoksa Ferguson’un istikrarlı Manchester United’ı mı?
Tam anlamıyla hiçbiri değil. Elbette yukarıda saydığım takımlar ve bunların dışında Barcelona, Arsenal, Inter, Juventus gibi takımların kuruldukları günden itibaren olduğu gibi 2000li yıllarda da adlarından çok söz ettirdikleri gerçek. Fakat damga vurmak farklı bir anlama geliyor. Adından söz ettirmek, şampiyonluk kazanmaktan fazlası. Ekstra işler yapmak gerekiyor. Örneğin Fenerbahçe 17 kez şampiyon olmuştur ama 103 gol attığı sezon Türk futboluna damga vurmuştur. O nedenle benim adaylarım üstteki takımlardan biraz farklı. Hatta son Quaresma transferiyle artık eminim diyebilirim. Avrupa’da 2000 li yıllara Porto ile Lyon damga vurdu. Bu takımlar oynadıkları ligleri domine ettiler, Avrupa kupalarında başarılar kazandılar, ve en önemlisi bir çok yıldız oyuncuyu futbol piyasasına sundular.
Porto: Miladı 2000 alırsak, 2000 yılında Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıktıktan sonra 2002 yılıyla birlikte Avrupa’ya damga vurdular. Kendi liglerinde o yıldan itibaren 6 sezonda 5 kez şampiyon oldular, Mourinho yönetiminde 2002-03 sezonunda Uefa Kupası’nı, 2003-04’de ise Şampiyonlar Ligi’ni kazandılar. Sonrasında 3 kez ilk 16’ya kaldılar. Avrupa’ya ihraç ettikleri en önemli isim Mourinho oldu fakat futbolcu olarak da bir çok önemli isimi Avrupa futboluna sundular, dünyanın parasını kazandılar, kıyamete kadar o paraları saklayacakları söyleniyor.
İşte Porto’nun Avrupa futboluna kazandırdığı bazı oyuncular
Ricardo Carvalho: Mourinho Chelsea’nin başına geçer geçmez 30 milyon avroya onu Chelsea’ye getirdi. 2004-05 sezonundan beri düzenli olarak Chelsea’de ilk onbir oynuyor. Muhtemelen Terry ile birlikte Avrupa’daki en iyi tandemi oluşturuyorlar.
Deco: Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan sonra takımın yıldızı olarak 21 milyon avroya Barcelona’nın yolunu tuttu. 4 sezon istikrarlı bir şekilde Barca’da oynadı, bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu da orada kazandı. Bu sezon Chelsea’ye geçti. Portekiz Milli Takımı’nın da en iyi oyuncularından biri.
Pepe: Geçtiğimiz sezon başında 30 milyon avroya Real’e sattılar. Avrupa Şampiyonası’nda bize attığı golle de gösterdi ki Dünya’daki ayaklarına en hakim defans oyuncularından biri. Portekiz Milli Takımı’nın ve Real Madrid’in stoperi, daha ne olsun.
Paulo Ferreira: 2004-05 sezonu başında 13 milyon avroya Chelsea’ye gönderilen Paulo Ferreira o günden beri istikrarlı olarak Chelsea’de oynuyor. Çok sıra dışı bir oyuncu olmamakla birlikte biraz da sağ bek sıkıntısından hep vazgeçilmez oldu. Tam güvenilmediği için yerine sağ bek olmayan Essien de oynadı fakat bu yaz 5 yıllık sözleşmeyi kaptı. Portekiz Milli Takımı’nda sol bek de oynadı.
Bosingwa: Bu sezon başında Chelsea’ye 25 milyon avroya satılan Bosingwa henüz Chelsea’deki oyunu için bir şey diyemeyiz. Ama yine Avrupa Şampiyonası’ndan yola çıkarsak, orada oynadığı oyunla Avrupa’nın en iyi birkaç sağ bekinden biri olduğunu gösterdi diyebiliriz.
Anderson: Geçtiğimiz sezonun başında 18 milyon pounda Manchester’a transfer olan Anderson için ise ilk sezonunda iyi bir performans ile fiyatını hak ettiği söylenemez. Fakat henüz çok yeni ve ilerleyen yıllar ne olacağını gösterecek. Manchester tarihinin Kleberson’dan sonraki ikinci Brezilyalısı olarak kariyerinin Kleberson seyrinde devam etmemesi ve alttaki listeye girmemesi dileğiyle…
Quaresma: Aslında Querasma’yı sırf Porto’nun ürünüymüş gibi görmek pek doğru değil. Çünkü Sporting altyapısından yetişti. Daha Porto’ya gelmeden genç bir star olarak anılıyordu ve Barcelona’ya transfer olmuştu. Fakat Barcelona’da bekleneni veremedikten sonra 6 milyon avroya Porto’ya gitti ve Porto’da oynadığı futbolla ismini Avrupa’nın sayılı yıldızları arasına yazdırdı. O nedenle Sporting – Porto ortak ürünü diyebiliriz. Bu yazın sonunda da 18.6 milyon avroya Inter’e transfer oldu. Bakalım Inter’de beklentileri karşılayabilecek mi? Milli takımda kariyer yapamaması da maalesef Portekizli olmasından kaynaklanıyor, önünde Cristiano Ronaldo var.
Bunların dışında Porto’nun attığı bazı “kazıklar” da mevcut…
16 Milyon dolara Galatasaray’a sattıkları Jardel, Galatasaray’da ve Sporting Lizbon’da birer sezon iyi oynadıktan sonra ortalıklarda gözükmedi, Sonra Türkiye’yi falan ziyaret etti, kokain kullandığını söyledi, şu an Brezilya 2. liginde oynuyor sanırsam.
2005 yazında daha büyük bir takıma gitmesi beklenirken 16 milyon avroya Dinamo Moskova’ya giden Maniche ise bir türlü istikrar yakalayamadı. Aynı sezonun ikinci yarısında beklenilen büyük takım transferini Chelsea’ye giderek gerçekleştirdi fakat oynayamadı. Atletico Madrid’e transfer oldu, geçtiğimiz sezon Inter’e kiralandı. Bu yaz Fener’in gündemine geldi, Atletico Madrid’de kaldı.
Olympique Lyon: 2002 yılına kadar Fransa’da hiç şampiyonluk görmemiş olan Lyon 2002 yılından beri 7 yıldır Fransa Ligi’ni kimseye bırakmıyor. Geçtiğimiz yıl Fransa Kupası’nı da kazandılar. Avrupa’da bir türlü istenilen başarı yakalanamadı ve bu bir çok Lyon’un “şampiyon” teknik direktörlerinin işlerinden olmasına sebep oldu. Fakat Avrupa futboluna kazandırdıkları öyle isimler var ki…
Michael Essien: 2005 yazında 24 milyon pounda Chelsea’ye geçtiğinden beri takımın dinamosu. Sağ bek de oynadı orta saha da. Şu an Lampard, Ballack, Deco gibi isimlerle kanımca Avrupa’nın en kaliteli orta sahasının bir üyesi.
Eric Abidal: Aslında 2002-04 yılları arasında Lille’de gösterdiği performansla kendini tüm Avrupa’ya tanıtmıştı fakat Lyon’a gitmeseydi hiçbir zaman bu seviyelere gelemezdi. O nedenle Abidal’i 3 yıl oynadığı Lyon’un Avrupa Futboluna kazandırdığını düşünüyorum. Geçen yaz Barça’ya geçti.(15 milyon avro) Bence şu anda Dünya’nın en iyi sol beki.
Florent Malouda: 2003-07 yılları arası Lyon’da 138 maçta 25 gol attıktan sonra 2007 yazında Chelsea’nin yolunu tuttu. Geçtiğimiz yıl pek çok maçta ilk on bir oynadı. Şu an da takımın önemli isimlerinden biri. 4-2-3-1 sisteminde 3 kişilik attacking midfielder hattının sol kanadında oynayabilecek Avrupa’daki en iyi isimlerden biri, Uğur Boral’ın gelişmiş versiyonu, Fransa Milli Takımı’nın vazgeçilmezi.
Mahamadou Diarra: 2006 yazında Real Madrid defansif orta saha eksiğini doldurmak için onu transfer etti.(26 milyon avro) Kazanılan iki şampiyonlukta da büyük pay sahibi oldu. Şu an belki de Real Madrid’in en önemli oyuncusu.
Juninho Pernambucano: Lyon’a 2001 yılında geldi. O geldiğinden beri Lyon düzenli olarak şampiyon oluyor. Bu süreçte oyuncular, antrenörler sürekli değişti fakat o hiç ayrılmadı. Geçtiğimiz yaz başında Galatasaray’dan yıllık 4 milyon avro gibi ciddi bir teklif almıştı fakat kulübünde kalmayı tercih etti.(Bu transfer gerçekleşseydi ben şu anda daha mutlu, huzurlu ve neşeli bir insan olurdum, muhtemelen ömrüm 2 yıl uzardı) Kariyeri bittiğinde bir Lyon efsanesi olarak anılacak.
Karim Benzema: Lyon altyapısı ürünü 21 yaşındaki genç star, patlamasını geçtiğimiz yıl yaptı. Bu sene de sürdürüyor. Geçtiğimiz sezon Ligue 1 gol kralı olan Benzema şu an Fransa Ligi’nde oynayan en iyi futbolcu olarak gösteriliyor. Ciddi bir fiyata transferi yakındır.
29.08.2008
Fenerin Grubu
G grubunu çekti Fenerbahçe.. Son torbada Atletico ve Fiorentina hariç kim gelse Fener’den zayıf diyeceğimiz için pek sorun yoktu. Fakat Atletico ve Fiorentina da bir 4. torba takımından ziyade 2. torba takımlarını andırıyordu. Bu ikiliden sonra gelen zayıfların en iyisi Dinamo Kiev, Fener’i buldu ve grup tamamlandı.
Fener şanslı bir kura mı çekti? Bu soruya evet ya da hayır cevabı vermek zor. Galatasaray’ın ahını alan Steaua Bükreş’in yerinde de olabilirdi( Lyon, Bayern, Fiorentina) , komşumuzun temsilcisi Panathinaikos’un yerinde de.(Inter, Werder, Anorthosis)
Peki Fenerbahçe’nin gruptaki şansı nedir? Bu soruyu cevaplamadan önce Fenerbahçe’nin grubunun her takımın çıkma ihtimalinin yüksek olduğu bir grup olduğunu belirtmeliyim. Şanslar birbirine yakın. Bu gruba benzer bir diğer grup da Liverpool, PSV, Marsilya ve Atletico Madrid’in olduğu D grubu ki bu gruba ölüm grubu da diyebiliriz. Fenerbahçe de kağıt üstünde herkesin herkesi yenebileceği bir grupta mücadele edecek. Tabii her şey sahada belli olacak. O nedenle çok sevmeme rağmen Ahmet Çakar tarzında “Fener şunu yapar bunu yapar, yapmazsa adam değilim” tarzında bir tahmin yapmayacağım.
Şimdi Fenerbahçe’nin rakiplerine bir göz atalım…
Arsenal:
Arsenal hakkında yapılacak her değerlendirme boş çıkacaktır. Çünkü hiçbir zaman beklentileri karşılayan bir takım olmadı Arsenal. 2006’da final oynayacağını kim tahmin ederdi? Ya da finalden sonra yeni stadıyla ve güçlü kadrosuyla 2 yıl kayde değer bir başarı yakalayamacağını..
Bu sene Arsene Wenger’in ekibi yine güçlüdür, eminiz. Sağolsun Digiturk sayesinde Premier Lig ekiplerini izleyemedim fakat okuduklarım iki maçta 3 puan alan Arsenal’in iyi bir görüntü çizmediği yönünde. Lehmann, Senderos, Flamini, Hleb, Gilberto Silva gibi önemli isimlerle yollarını ayıran Arsenal bu sene çok güç kaybetti gibi gözüküyor. Ama hep böyle olmuyor mu? 2004’te şampiyon olan o harika takım dağıldığında kimsenin bir şey beklemediği Arsenal takımı 2006 ‘da final oynamadı mı? Arsene Wenger yine bazı genç oyuncuları Dünya piyasasına sunacaktır, Arsenal yine iyi bir takım olacaktır. Zaten elinde hala Fabregas, Van Persie, Adebayor ve yeni transfer Nasri gibi isimleri bulunduran bir ekibe zayıf diyemeyiz.
Porto:
Çok değil 4 yıl önce şampiyon olan Porto’yu geçtiğimiz yıl Beşiktaş’ın grubundan hatırlıyoruz. (Ben iki maçı da izlemediğim için bir şey hatıırlamıyorum). Yaz başında 2003-04 sezonunda iki lig maçında hakemlere rüşvet teklif ettiği gerekçesiyle Şampiyonlar Ligi’ne katılmaktan men edilen Porto’nun daha sonra cezası affedildi ve şimdi de Fener’in grubunda. Son üç yılın Portekiz şampiyonu ekipte en önemli isim elbette Querasma. Herkes onun Avrupa’nın devlerinden birine geri dönmesini bekliyor. Porto’da benim özel olarak beğendiğim diğer iki isim ise Raul Meireles ve Lucho Gonzalez. Genelde futbol piyasasına kazandırdığı oyuncular ile meşhur olan Porto’nın bu sezon Avrupa’ya sattığı isim Bosingwa oldu. Transfer ettiği isimler ise benim için kapalı kutu.
Dinamo Kiev: Dinamo Kiev hakkında fazla bilgi sahibi değilim. Zaten Türkiye’de Dinamo Kiev hakkında yapılacak değerlendirmelerin çoğu ezbere konuşmalardan ibaret olacaktır. Her şeyden önce maçlarını izlemiyoruz, kadrosunun pek çoğuna yabancıyız. Fakat henüz iki sene önce Dinamo Kiev’in ön elemede Fener’i elediğini unutmayalım.
Porto ve Dinamo Kiev nispeten az tanınmış oyunculara sahip olduğu için ve Avrupa’nın büyük beşlisinin ekipleri olmadığı için muhtemelen medya tarafından hafife alınacak ve Fenerbahçe için “lokum gibi kura” yorumları yapılacaktır fakat bu iki kulübün de birer futbol efsanesi ve futbol ekolü olduklarını herkes biliyordur umarım.
Son olarak çok zevkli bir grup olacağını tahmin ediyorum. Yüksek kalitede maçlar ve birbirine yakın puanlar bizi bekliyor gibi. Hatta Avrupa’da PSG ve Real Madrid’den sonra üçüncü takımım olan Arsenal’i izlemeye Kadıköy’e bile gidebilirim.
28.08.2008
Ön Elemeler
Galatasaray Steaua Bükreş’ten kesinlikle iyi takımdı, elemeliydi falan demiyorum. Fakat eleyebilirdi. Geçen sezonki şampiyonluk ve kulübün ekonomisinin düzelmeye başlaması ile Galatasaray 2001’de Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadığından beri ilk kez bu kadar güçlü ve havalı oldu. İki yıl önce transferde Carrusca ve Inamoto’yu zar zor getiren kulüp bu sezon Kewell, Meira, De Sanctis ve Baros gibi isimleri getirebildi. Zaten eldeki harika Türk oyuncu kadrosu ve Lincoln, Nonda ve Linderoth gibi yine iyi isimler sayesinde kaliteli ve geniş, hatta biraz fazla geniş kadroya sahip oldu.
Üzüntüm bu yüzden. Ön elemede ilk kez elenmek, kaçan para, Şampiyonlar Ligi’nin doyumsuz heyecanı falandan çok Galatasaray’ın yükselen ivmesinin Şampiyonlar Ligi ile taçlanamamasından dolayı.
Beni çok çok üzen ikinci bir nokta, sezonun en iyi transferi denilen, Juventus dahil olmak üzere bir çok büyük takımın istediği söylenilen Meira’nın dünkü maçta yenilen goldeki inanılmaz hatası. Yarı sahada rakibe basıp pozisyonu bozmak yerine geri geri giderek hücum oyuncusunun ilerlemesine izin veren Meira, yenilen golün baş sorumlusuydu. Eğer rakip oyuncuya baskı yapsa belki topu kapacaktı, kapamasa bile oyuncu yavaşlayacak orta sahadan topu götürene kadar defans yerleşecekti. Bırakın tecrübesiz bir stoperi, kafası normal düzeyde çalışan hiçbir insanın yapmayacağı bir hataydı. Maalesef Portekiz milli takımının üçüncü stoperi Meira yaptı bu hatayı.
Fakat beni sevindiren bir nokta da Galatasaray’ın aslında çok da iyi bir takım olmadığını anlamış olmamız oldu. Tabii insan tuttuğu takımı kolay kolay zayıf göremiyor hele ki bu takım kendi liginde çok güçlü bir takım izlenimi veriyorsa Avrupa’da Leverkusen, Steaua Bükreş gibi takımlardan alınan yenilgiler daha çok koyuyor. Fakat henüz Galatasaray iyi bir Avrupa takımı değil. Türkiye için çok yeterli kadrosu ve bence bu yıl da şampiyonluğun en büyük adayı. Fakat Avrupa takımı olmak başka bir şey. İki Steaua maçında da Arda’nın tek kişilik şov yapması, dünkü maçta Arda’ya yaklaşan ve diğer iyi oynayan oyuncuların Hasan ve Kewell gibi Avrupa’da daha önce çok iş yapmış oyuncular olmaları bunun göstergeleri.
İlk maçtaki saçma kadro seçimi ve verilmeyen penaltı, ikinci maçtaki bariz ofsayttan yenilen gol tabii yaralasa da Galatasaray bunların altına sığınmamalı. Bir an önce toparlanıp Uefa’da bir şeyler yapmalı. Fazla uzamış saç gibi Galatasaray. İyi bir berberin elinde güzelce tıraş edilmeli. Kadro şekle şemale girmeli. Hücuma yönelik orta saha olarak Arda, Kewell, Hasan Şaş ve Lincoln’e sahip Galatasaray sezonun en önemli maçlarından birine sağ beksiz çıkıyor. Bu Galatasaray kadrosundan Türkiye’de şampiyonluğa oynayacak iki takım çıkar ama bir tane Avrupa’da iş yapacak takım çıkmıyor. Fazlalıklar en kötü devre arasında temizlenmeli. Lincoln de böyle giderse bu fazlalıkların en başta gideni olacak.
Ayrıca Galatasaray biraz da zorunluluktan oynadığı tek forvet saçmalığından bir an önce vazgeçip çift forvete dönmeli. Galatasaray’ın önde basan ve kanatlardan beslenen oyun anlayışı çift forvetle çok daha iyi olacaktır. Ayrıca forvet arkası oyuncunuz katkı sağlayamayan Lincoln ve defansif orta sahalarınız Topal ve Ayhan gibi hücuma katkıda zorlanan isimler ise tek forvet oynamak pek mantıklı değil. Sanırım Baros ilaç gibi gelecek Galatasaray’a.
Son olarak Baros transferi hakkında birkaç cümle etmek istiyorum. Nedense Baros transferi medyada ve kamuoyunda yeterli önemi göremedi. Hatta kimileri tarafından Baros’un kariyerinin düşüşte olduğu ısrarla vurgulandı. Sanki kariyerinin zirvesindeki bir Baros Galatasaray’a gelecekmiş gibi ya da Türkiye’ye gelen tüm yıldızlar kariyerinin zirvesindeymiş gibi(örneğin Kezman, Carlos, Anelka vs.) bu yorumları yapmak gerçekten anlamsız. Bahsettiğimiz adam Euro 2004’ün gol kralı ve 2005’te Şampiyonlar Ligi’ni alan Liverpool’un forveti. Galatasaray’ın diğer kariyeri düşüşteki yıldızları (Lincoln, Kewell, Nonda) gibi önemli sakatlıklardan etkilenmemiş bir oyuncu ve henüz 27 yaşında. Ayrıca Galatasaray kazıklanmış olabilir ya da olmayabilir ama hala 7 milyon avro. Jardel’den beri bence Galatasaray’ın yaptığı en flaş transfer fakat belki biraz transferin son dönemine geldiği için biraz da Galatasaray transferi kimselere duyurmadan birden yaptığı için(örneğin Lincoln transferi 2 hafta kadar medyanın gündemindeydi) Baros yeterli ilgiyi görmedi.
Galatasaray bahsini kapattıktan sonra Fenerbahçe’ye geçelim.
Öncelikle iki Partizan maçını da izlemediğimi söylemeliyim. Fakat Fenerbahçe hakkında analizimi Partizan maçı etkilememeli çünkü Fenerbahçe geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadı. Partizan’ı zaten elemeliydi ve eledi de.
Fakat yine de Fenerbahçe hakkında olumsuz görüşlere sahip olduğumu belirtmeliyim. Bir kere Fenerbahçe yönetimini kutlamak gerekli. Transfere 50 milyon avro civarı para harcayarak ve hiç oyuncu satmadan nasıl bir önceki sezona göre daha güçsüz hale gelineceğini bize çok güzel bir şekilde öğrettiler.
Zico – Aragones tartışmasına hiç girmeyeceğim. Zico beğendiğim bir teknik adamdı, Aragones de kariyerli bir teknik adam. Futbolcuları bir iki kere izleyerek ne yapacağını tahmin edebilirsiniz fakat teknik direktörler için bu söz konusu değil. Antrenörler farklı takımlarda farklı görüntü çizebiliyor. O nedenle Aragones’in ne yapacağını değerlendirmek saçma olur. Yaptıklarını hep beraber görüp değerlendireceğiz.
Fakat Kezman – Guiza analizini yapabilirim. Bu iki oyuncunun birbirine göre artıları ve eksileri olsa da genel anlamda benzer yapıda oyuncular. İkisi arasında kayde değer tek fark birinin kariyerinin en üst noktasında olması diğerinin ise en alt noktasında olması. Yine de Guiza’ya 14 milyon avro verirken Kezman’ı kiralamak ne kadar doğru, tartışılır.
Emre’ye ise oyunun iki yönünü de oynayabilen bir oyuncu diye tonca para döküldü fakat Emre birkaç senedir oyununu iki yönünü de oynayamıyor. Ayrıca Alex gibi oyunun sadece tek yönünü oynayan(onu da mükemmel oynayan) bir oyuncunuz varsa orta sahada iyi bir Emre bile lüks olabilir. Çift ön libero her zaman daha iyi olacaktır Fenerbahçe için.
Ön libero demişken, Aurelio’yu bedavaya kaybeden Fenerbahçe’nin elindeki ön liberolar şu an için Maldonado, Deniz ve Selçuk. Alonso ve Senna olmadı gibi ve ben bu yazıyı yazarken internette Fenerbahçe’nin Villarreal’li Josico ile anlaştığı yazılıyordu. Josico hakkında yorum yapacak kadar bilgi sahibi değilim, bunu daha çok İspanya Ligi’ni sıkı takip eden kişilere bırakmak gerekir.(örneğin Eray Çek)
Fakat Aziz Yıldırım Aurelio gittiğinde kendini kurtarmak için “zaten yaşlıydı” falan demişti. Şimdi alınan oyuncu 33 yaşında.. Ayrıca Aurelio’nun Türkiye’ye ve takımına uyumunu, Türk vatandaşı olmasını da hesaba katarsak Aurelio’nun kaybının önemi bir kat daha artıyor.
Geçtiğimiz sezonun ortasında Fenerbahçe bu önlibero mevkiinde eksik diye Maldonado alınmıştı. Geçen zaman Maldonado’nun Deniz ve Selçuk’tan fazlası olmadığını gösterdi. Şu an için kesin olarak bu üç isim var bu pozisyonda Fenerbahçe’de. Türkiye’de mutlaka yeterli olacaktır fakat Avrupa için ne olacağını Josico’nun (ya da transfer gerçek değilse alınacak ön liberonun) performansı gösterecek.
Orta sahanın kanatlarında Fenerbahçe’nin sıkıntılı olduğunu söyleyebilirim. Deivid’in sakatlığından sonra Kazım, Ali Bilgin ve Burak Yılmaz’ın ne kadar yeterli olacağı tartışılır. Hele ki kıstasımız geçen yılki Deivid ise şimdiden Fener’in sağ kanatta çok güç kaybettiğini söyleyebiliriz.
Solda ise durum aynı: Uğur Boral ve Vederson. Geçtiğimiz yıl çok iyi bir performans çizen bu ikilinin bu yıl da aynı performansı göstermesi mümkün. Fakat bu oyuncular olası bir form düşüklüğünde bir Alex gibi, Deivid gibi ölüsü iş yapacak oyuncular değiller. Sıkıntı burada.
Son olarak Fenerbahçe’nin ciddi bir eksiği de kadronun darlığı. Fenerbahçe taraftarı yedeklerine güvenmiyor. Özellikle kale olmak üzere defansta ilk onbirin her taşı takım için vazgeçilmez durumda. Volkan Babacan’ı, Can Arat’ı, Yasin’i bir türlü ciddi performanslarda göremedik ve o nedenle değerlendirirken zorlanıyoruz. Geçtiğimiz yıl Song Afrika Kupası’na gitmese Emre Güngör ortaya çıkmayacaktı. Belki de Lugano sakatlansa Türk futbolu Yasin’i kazanacak. Ama diğer ihtimal de var işte.
Tüm bu karamsar tabloya rağmen Fenerbahçe kalede ve defans dörtlüsünde halen çok güçlü. Biraz abartılı gelecek ama Avrupa’nın en iyilerinden bu beşli. Keza Semih, Guiza ve Burak Yılmaz’dan oluşan forvet de süper. Alex için ise diyecek bir şey yok zaten. Geçtiğimiz sezonki başarının en büyük mimarı yine iş başında olacaktır. Kadıköy faktörünü de göz önüne alırsak Fenerbahçe’nin hala güçlü olduğu net. Fenerbahçe için asıl tehlikeli olan yönetimin transferde 2000lerde yakaladığı başarı grafiğinin düşüşe geçmesi. Geçtiğimiz yıl Tuncay’ın bu yıl Aurelio’nun bedava gitmesi, Carlos, Guiza ve Emre’ye verilen büyük paralar, ön libero transferinde beklenildiği gibi büyük bir isim getirilememesi bu düşüşün bazı göstergeleri
26.06.2008
Ve bitti…
Maça gelirsek, iyi oynayıp da kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu görmüş olduk. Bu acıyı 5 gün önce Hırvatistan tatmıştı bu gece de biz yaşadık.
Yalnız biz Hırvatistan’dan farklı olarak çok iyi oynadık. Belki Almanya gibi güçlü bir takım karşısında bu kadar eksikle bu futbolu oynadığımız için maç bize çok keyif vermiş olabilir ama kesin olan şey turnuvadaki en iyi maçımızın Almanya maçı olduğudur.
Bu noktada bir parantez de Terim’e açmalıyız. Çok eleştiriyoruz ama bazı yerlerde de hakkını vermeliyiz. Terim’in takımları hiçbir maçta korkak ve çekingen olmuyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi Terim tam bir motivasyon ustası. İkincisi de takımlarını hiçbir zaman rakipten korkan bir oyun sistemi ile oynatmıyor. Terim’in bu iki özelliği takımlarının en zor durumlarda bile ezilmeden oynamasını sağlıyor. Olmaz denilen maçları kazanıyor ya da kazanma noktasına getiriyor. Bu Galatasaray’ın başındayken de böyleydi şimdi de böyle.
Dün çıkardığı kadro ise gayet iyiydi. Zaten pek alternatifi de yoktu ama örneğin Hakan Balta stoper oynayabilirdi. Ya da Kazım yerine Gökdeniz olabilirdi. Ben olsam bu şekilde başlardım ama Terim’in doğru yaptığını Mehmet Topal ve Kazım başarılı oyunlarıyla gösterdiler. Özellikle Kazım ilk yarıda hatırlanacak bir perfomans sergiledi. Bu performansı kendisini Uğur Boral’la birlikte transferde Avrupa takımlarının listesine sokabilir.
Turnuva öncesi çok karamsar bir yapıdaydım ve 1 puan alıp eleneceğimizi düşünüyordum. Bu tarz turnuvalar biraz garip olur, bizim milli takımımız da pek garip, biz aynı performansımızla bir puanla elenebilirdik bunu kabul etmek lazım. Biz şanslıydık ama şunu da kabul etmek gerek ki biz iyiydik de. Ben biraz fazla karamsar davranmışım. Aslında bizim milli takımımız benim düşündüğüm kadar kötü değilmiş, hatta bu turnuvadan sonra hücum gücümüzün ciddi anlamda iyi olduğunu düşünüyorum. Yedek oyuncularımız Ayhan, Uğur Boral, Kazım gibi isimler bile ayaklarına inanılmaz hakim oyuncular.
Fakat defansımız da ciddi anlamda sıkıntılı. Lehmann “ Türkler bizi çok zor durumlara düşürdü, fakat Almanlar karşısında defans yapmayı unutmamalısınız” demiş. Biz defans yapmayı falan unutmadık, direkt olarak yapamadık. Zaten kötü bir defansımız var, bir de eksikler olunca orada Gökhan Zan – Mehmet Topal ikilisi ile böyle kritik bir maçı oynamak zorunda kaldık.
Hamit ve Rüştü için de birer söz. Dünyada hem bu kadar fizik gücü yüksek olan hem de ayaklarına hakim oyuncu zor bulunur. Düşünüyorum aklıma örnek olarak Zidane ile Hamit geliyor. Başka da gelmiyor şu an.
Rüştü ise milli takımı bırakmış. Bence de isabetli olmuş. Son yıllarda artık neredeyse her maçta bir hata yapmaya başladı. Dün de ben ikinci golden çok üçüncü gole takıldım. İkinci golü çıkıp alması zordu çünkü sert bir ortaydı, çıkmadığı takdirde de Klose yine o golü yapabilirdi. Fakat 3. gole iyi çıkıp Lahm’ın açısını kapatabilir, onu çalıma zorlayabilirdi diye düşünüyorum.
Dünkü maçla ilgili son sözüm hakeme. Çek maçından beri hakemlerle ilgili ciddi sıkıntı yaşıyoruz. Dün akşam ise tam anlamıyla doğrandık. Bazı kararların kötü niyetle verildiğini düşünüyorum eğer günahlarını alıyorsam da bu hakemlerin hakemliklerinden şüphe ediyorum. Bu kadar ağır konuşmak pek mantıklı gözükmeyebilir ama elenmemizin sebeplerinden biridir hakemler ve yardımcıları.
Şimdi önümüze baktığımızda kalede Volkan, sağda Gökhan Gönül güven veriyor. Ortada Servet olacak, 2010’a kadar ondan iyisini bulamayız. Aramaya da gerek yok, bence Servet iyi bir stoper. Yanında ise ben Emre Güngör’den umutluyum. Eğer Galatasaray ona güvenirse 2010’da ideal, en azından birbirini tamamlayan ve iyi tanıyan, idare edeceği kesin olan bir ikilimiz var. Solda ise Hakan Balta maalesef olmuyor. Defansif yönüne hiçbir sözüm yok ama hücum yönü çok zayıf. Zayıflıktan öte bazen takımı soyadı gibi baltalıyor. Hakan Balta ideal bir stoper yedeği olacaktır kanımca ama sol bekte bir alternatif bulmalıyız. Hakan Balta 5 maçta toplam 480 dakika ile her dakikayı oynayan tek oyuncumuz. Bu da alternatifsizliğimizin bir göstergesi. 2010’a kadar Gökhan Gönül tarzı bir sürpriz çıkmazsa bence Volkan Yaman düşünülmeli.
Hücum yönümüz ise son derece iyi. Dünya’da bu konuda kolay kolay kimseden geri kalmayız.
Son olarak hep tecrübesizlikten dem vuruyoruz fakat aslında biz bir turnuva takımıyız. Elemeleri ya geçemiyoruz ya da zar zor geçiyoruz ama geçtik mi de iyi işler yapıyoruz. 2000’de çeyrek final, 2002 ve 2008’de yarı final hiç de fena değil.
2010 için de ümitli olabiliriz. Dünkü maçı belki kaybettik ama bence ciddi bir güven kazandık, takım olarak, ülke olarak…
21.06.2008
Abarttık
Artık olabilecek şeylerin ötesine geçtik. Geriden gelmek falan herkesin yapabileceği şeyler. Ama bizim yaptıklarımızı Dünya tarihinde yapan başka kaç takım vardır merak ediyorum.
90 dakika boyunca gerçekten kötüydük. Özellikle ikinci yarı takım döküldü. Bu esnada takımın tek ön liberosu ve o ana kadar da takımın belki de en iyisi Mehmet Topal muhtemelen sakatlıktan oyundan alındı ve forvet oyuncusu Semih oyuna sokuldu. Fatih Terim her maçta mutlaka bir olağanüstü değişiklik yapıyor. Bu gece de Tuncay kariyerinde ilk kez ön libero oynadı. Oyuna girebilecek Ayhan gibi bir isim varken bu Tuncay ısrarının nedenini maç içinde anlayamadım. Bereket ki Tuncay gerçekten çok iyi oynadı, Semih de gol attı ve Terim kurtuldu. Yani bir nevi Terim’i Allah kurtardı.
Daha sonra takım yorgunluktan ölürken 3. değişikliği bir türlü yapmaması da ayrı bir konu. Orada da 90 dakika bitimindeki dinlenmenin takıma olumlu yansıdığını düşünüyorum. Birden uzatmalarda takım değişti oyuna hakim olan takım biz olduk.
Sonrası ise malum. Rüştü o hatalı golü yemese son dakikada saldırıp o golü atamayacağız. Penaltılara bu kadar moralli gidemeyeceğiz ve belki de bu kez penaltılarda eleneceğiz. Böyle de değişik bir durum söz konusu.
Ama şimdi işler değişti. Önümüzdeki ekip Almanya. Şaka değil. Ayrıca hakem maçı biraz fazla uzatarak belki galibiyetin mimarlarından biri oldu ama Tuncay ve Arda’ya gösterdiği gereksiz sarı kartlar bizim başımızı çok çok ağrıtacak.
Bu eksikliklere eğer Nihat da etkilenirse ilk kez çok güçlü olduğumuz forvette eksik kalacağız. Emre Aşık cezalı. Servet, Göngör sakat. Zan sakat sakat oynuyor. Zaten takımın yarısı sakat sakat oynuyor. Ya da cezalı. Bunu da sorgulamak lazım. Niye bizim oyuncularımız sürekli sakatlanıyor? Turnuvaya sakatlığı nedeniyle gelmeyen ya da sakat gelen oyuncularımız yetmediği gibi bir de turnuva içinde sürekli gazi veriyoruz. Sakatlıklar şanssızlık mı? Sanmıyorum. Çünkü Türkiye’nin şansız olduğunu söylemek biraz komik olacaktır.
Bu şartlar altında Balta stoper oynayacak, Uğur Boral sol beke geçecek. Orta saha Hamit – Aurelio – Topal’dan(sakat değilse) kurulur. İleride de Gökdeniz ve Mevlüt devreye girebilir. Eğer Servet ayağa kalkarsa o zaman Balta sol bek oynar ve orta saha Uğur Boral ile takviye edilebilir.
Kazım aşısı iste bir türlü tutmuyor. Yol yakınken vazgeçmek gerek.
Kısacası çok eksiğiz. Karşımızdaki rakip de bu kez pek kolay olmayacak. Biraz fazla olduk ama Tanrı tekrar bizim yanımızda olmalı. Yoksa işimiz zor.
16.06.2008
Başarının Analizi
Fatih Terim: İlk kez çok az tartışılacak bir ilk on bir çıkarttı. Bu on birde belki de tek tartışılacaklar bekler olabilir. Fatih Terim Sabri – Uğur Boral yerine Hamit – Hakan Balta ikilisini tercih ediyor. Eleştirilebilecek ama belli bir mantığı da olan seçimler bunlar. Hakan Balta’yı Terim bir bek olarak değil de bir stoper olarak düşünüyor olsa gerek. Aksini düşünüyorsa hata yapıyor çünkü Hakan Balta hakikaten bir stoper. Zaten arada Hamit ileri çıktı mı defansımız üçlüye dönüyor ve bu üçlünün solunda da Hakan Balta oynuyor. Terim’in tercihindeki mantık tahminen bu ve anlayışla karşılanır. Hamit için ise biz hep Hamit’in sağ bekte harcandığını düşünüyoruz ama Terim’in mantığına göre Hamit hücum oynadığı zaman harcanıyor. Zaten iyi bir hücum hattı varken orijini sağ bek olmayan ve kalitesi Avrupa Şampiyonası seviyesinde yetersiz kalabilecek Sabri ile maça başlamak pek mantıklı gelmiyor Terim’e. Buna hak verebilirim. Fakat dün gece devre arasında yaptığı değişiklik son yılların en bombastik ve anlamsız değişikliklerinden biriydi. Takımın gole ihtiyacı varken bir numaralı santraforunu çıkarıp Sabri’yi alınca herkes gibi ben de tamam en azından Hamit devreye girecek dedim. Fakat Sabri’yi oyuna aldıktan sonra hala Hamit’i sağ bekte tutup Sabri’yi sağ açıkta kullanmak akıllara zarar bir karardı. Topal- Kazım değişikliği ise bir riskti. Gol yememizde de 3 gol atmamızda da bu riskli değişikliğin az da olsa etkisini gördük.
Volkan: Dün gece pek de iyi değildi. Yediği iki golü de kurtarabilirdi. Gördüğü kırmızı kart ise bence biraz ağır bir karar da olsa anlamsızdı ve bize pahalıya mal olabilir. Volkan çok güven veren bir kaleci, Rüştü ise maçı da alabilir maçı da verebilir.
Hamit – Sabri: Sabri çok riskli bir oyuncu. İnanılmaz agresif olduğu için çok faydalı oluyor ama bazen saç baş da yoldurabiliyor. Dün gece iyi günündeydi ve maçın dönmesinde önemli rol oynadı. Hamit ise bana göre maçın Arda’yla birlikte yıldızıydı. 3 golün de pasını verdi. Zaten takımın hücumdaki etkinliği Hamit’in ileri çıkması ile başladı. Hamit’in bek mi açık mı oynayacağı tartışması turnuvada devam ettiğimiz sürece gidecek fakat Gökhan Gönül iyileştikten sonra arkada Gökhan önünde Hamit onları yedekleyen Sabri ve Kazım ile Avrupa’nın en iyi sağ kanatlarından birine sahip olacağız.
Emre Güngör – Servet – Emre Aşık: Servet sezonun ikinci yarısının ortalarından itibaren sakat. Sakatlığı nedir tam olarak bilmiyorum ama bu sakatlık hem onun performansını etkiliyor hem de belki de futbol kariyerini riske atıyor. O nedenle gösterdiği özveriyi ve oynadığı oyunu kutlamak gerek. Emre Güngör bana göre sakatlanana kadar takımın iyilerindendi. Yerden toplarda kalitesini gösterdi. Tecrübesiz olabilir ama Servet’in yanına gelecek isim odur. Dün gece iyi oynayan Emre Aşık ise onların yedeğidir. Bu üçlünün kalitesi tartışılır. Hatta milli takımın üç stoperine sahip Galatasaray’ın otuzunu devirmiş Simic’in peşine düşmesi anlamsız da olsa bu nedendendir. Ama eldeki bu en iyi üçlü Emre Aşık yedek olacak şekilde kullanılmalıdır.
Hakan Balta: Onun için en ideal mevkii üçlü defansın solu. Fakat bu düzende de elinden geleni yapıyor.
Mehmet (Aurelio – Topal): Aurelio’yu anlatmaya gerek yok. Takımın belkemiği. Hırvatistan maçında onu arayacağız. Onun yokluğunda Topal’a çok iş düşecek. Belki de kariyerinin performansını sergilemek zorunda. Kendi yükü yetmiyormuş gibi bir de Aurelio’nun yükü sırtına binecek. Çünkü Aurelio yerine oynayacak 3 aday da( Emre, Tümer, Ayhan) Aurelio kadar defans yapamaz. Bu üç isimden Tümer saçmalık olacaktır Fatih Terim aynı hatayı bir kez daha yapmaz. Emre iyileşirse ideal seçim, olmazsa da Ayhan oynamalıdır.
Arda – Tuncay: Bu iki isim birbirine çok benziyor. İkisi de çok yetenekli ama bazı eksikleri var. Mesela Tuncay çok hızlı iyi kafa vuruyor vs. ama tekniği zayıf. Arda müthiş bir tekniğe sahip ama biraz yavaş vs. Fakat ikisini de özel futbolcu yapan bir şey var: Agresiflik. Maç içinde sürekli aktifler, top alıyorlar, koşuyorlar, oyundan kaçmayıp sorumluluk alıyorlar falan filan. Böyle olunca da iki oyuncunun da eksikleri kapanıyor ve inanılmaz efektif oluyorlar. Şimdi Tuncay biraz formsuz. Arda ise formda. Ama inşallah Tuncay da düzelecek. Bu aktifliği devam ettiği sürece düzelecektir zaten. Arda daha yaratıcı ve göze hoş gelen bir oyuncu olduğu için Tuncay’ın bir adım önünde. Hatta oyunuyla 2 maçtır tüm takımın önüne geçti. Bu sene Galatasaray bırakmayacaktır ama performansı sürerse ileride iyi bir Avrupa takımında onu görebiliriz. Ciddi bir yetenek ve her şeyden önemlisi büyük oyuncu karakteri var.
Semih – Nihat: Forvet oyuncularını maç maç değerlendirmek çok mantıklı değil. Çünkü oyunları gole göre değerlendiriliyor ve gol de biraz diğer oyuncuların oyununa ve şansa bağlı. Top gelirse atıyorlar işte. Artık kalitelerini ispatlamış Semih – Nihat ikilisi bu takımın forvetidir. Dün Nihat attı 5 gün önce Semih atmıştı. Bu işler böyle.
Kazım: Fenerbahçe’de sezon içinde ve Portekiz maçında da iyi oynuyordu ama bal yapmayan arı gibiydi. Yetenekli olduğu kesin, maç içinde de dikkat çekici hareketler yapıyor ama bir türlü sonuç yok. Biraz bir ara Galatasaray’da oynayan Fabio Pinto’ya benziyor. Sanki Arda ve Tuncay da bahsettiğim “agresiflik ,sonuca gitme” özellikleri yok gibi. Fakat Kazım futbolumuza yeni giren bir isim ve 10 maça bakıp eleştirmek yanlış. Benimki sadece bir öngörü. Umarız ileride kendini geliştirecek ve önemli bir oyuncu olacaktır.
Son bir not da hakeme. Hakem Peter Fröjdfeldt’in maç içinde sıkıntılı kararlar verdiği izlenimi vardı hepimizde ama taraf tuttuğumuz stresli bir 90 dakika içerisinde bu küçük kararları biz de çok sağlıklı değerlendiremeyiz. Maçı bir kez daha izleyip hakemi bir kez daha analiz etmek gerekir. Gece sağlıklı beyinle bazı pozisyonlara tekrar baktım. Maçın başında Topal’a gösterdiği kart anlamsız. Aurelio ise nasıl bir itiraz etti bilmiyorum ama hemen sarıyı görüverdi. Ayrıca bir pozisyonda Arda çok güzel geçmişti ve atağa kalkıyorduk o pozisyonda sarı kartı es geçti. Bunlar önemsiz gibi gözükse de bence önemli hatalar. Volkan’a gösterdiği kırmızının ise ben ağır olduğunu düşünüyorum.
11.06.2008
İlk Maçlar
Genel anlamda turnuva hakkında bir iki gözlemim var. Bunlardan ilki bu turnuvaya artık yeni yıldızların damga vuracağı ve Avrupa’nın en iyi oyuncuları denilen sınıfta oynamalar olacağı. Yani artık “abi şu Cannavaro da ne iyi defans”, “Henry çok iyi forvet”, “Ballack gibi orta saha yok” demeyeceğiz de sanki Sneijder, Iniesta, Pepe, Podolski vs. diyeceğiz gibi geliyor.
Bir diğer gözlemim ise turnuvadaki takımlar arasındaki güç farkı. Gerek futbolda gerekse basketbolda her zaman Avrupa Şampiyonaları Dünya Şampiyonalarından zordur çünkü güçsüz takım yok gibidir ve tüm takımlar birbirine yakın güçtedir. Fakat bu turnuvada birkaç güçlü takım haricindeki takımların çok zayıf olduğu izlenimini aldım ilk maçlarda. Portekiz, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, İspanya bu turnuvanın favorileri. Onun dışında sürpriz yapması beklenen pek bir takım olmadığı gibi bu ekipleri zorlayacak fazla takımın da olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle aslında bu turnuva çeyrek finallerde hatta yarı finallerde başlayacak gibi.
Üçüncü konu ise yayıncılık konusu. Benim için önemli bir konu bu. Maçları atv’den izliyorum. Hem TRT deneyimli bu işi bilen spikerler ile hem de diğerleriyle spiker yönünden gayet iyiler. Yorumcu tercihlerinde Ömer Üründül ve Uğur Meleke doğru seçimler gibi gözüküyor. Fakat daha çok kulüp yazarlığıyla özdeşleşen Bülent Tulun ve Selçuk Yula pek olmamış gibi geliyordu bana. 4. günkü maçlarda yorumları hiç batmadı. Pek bir ekstra sunmuyorlar ama en azından sinir bozmuyorlar.
Bunu niye söyledim. Çünkü sinir bozanlar da var. Maç önceleri ve sonraları Santra’da Kazım Kanat, Ahmet Çakar ve Aziz Üstel’in yorumları beni benden alıyor. Bazen kahkahalar atıyorum bazen de sinirlerim bozuluyor. Ahmet Çakar çok gereksiz bir şekilde Aziz Üstel ile birlikte Kazım Kanat’a yükleniyor. Onlara bazen genç spiker Ali Şahin de katılıyor. Aziz Üstel’in bir başka özelliği de Ahmet Çakar’a yağ çekmek. Oradaki insanların hiç işleri güçleri yokmuş gibi Kazım Kanat gibi kendilerinden yaşça büyük birine karşı alay eder gibi tavır alması çok yanlış. Ayrıca Kazım Kanat dahil hiçbiri de maalesef bu işi yapacak kişiler değiller. Avrupa futbolunu bu işin uzmanları tartışsa daha iyi olur gibi geliyor. Yoksa Ahmet Çakar’ın ağzından duyduğumuz gibi “Bizim 4 defans oyuncumuzun toplamı, Senderos’un bir bacağının altı kadar etmez” tarzında cümleler duymaya devam ederiz. Bir yayıncılık rezaleti yaşıyoruz Santra’da.
İlk iki gün Eskişehir’de olduğum için Türkiye maçı dışındaki maçları yarım yamalak izleyebildim. Almanya – Polonya maçına hiç bakamadım. Üçüncü gün Fransa – Romanya maçı izlenecek gibi değildi. Hollanda – İtalya gayet iyiydi. Dördüncü gün maçları ise sıradandı.
Biraz Türkiye – Portekiz maçına değinmek istiyorum.
Türkiye açısından bakarsak, Fatih Terim’in kadro seçimi, ilk 11 seçimi, taktik dizilişi, oyuncuların hataları vs. gibi konulara hiç değinmeyeceğim. Bu çok ayrı bir yazı konusu olacağı gibi Portekiz maçını izledikten sonra bunun yersiz olduğunu düşünüyorum. Portekiz maçını bize kaybettiren ne Hamit’in sağ bek oynaması ne de Emre’nin etkisiz oyunu. Portekiz maçını bize kaybettiren aradaki inanılmaz güç farkı. Turnuvaya gelirken de gücümüz belliydi ama biz biraz kendimizi kandırıyorduk. Şu an Türkiye Milli Takımlar seviyesinde hiçbir büyük turnuvada zirveye oynayacak durumda değil. Her katıldığımız turnuvanın, her aldığımız galibiyetin önemini fark etmeli biraz aza kanaat etmeliyiz. Portekiz maçına çıkarken futbolcularımızın yüz ifadesi çok anlamlıydı. Hepsi buz gibiydi. Mücadele ettiklerini ama yapamadıklarını düşünüyorum.
Oturduğum yer olan Bostanlı’da gezerken Gavlon Nihat’ın kahvesinde 60 yaşın üstündeki adamların İsveç – Yunanistan maçını izlediklerine şahit oldum. Dünya üzerinde futbola bu kadar ilgili olup da futbolda bu kadar geri olan kaç ülke var? Peki neden bu kadar geriyiz? Öncelikle temel altyapı sorunlarımızı çözmeliyiz. Milli takımımızın Avrupa Şampiyonası’nda en güvendiği iki isim Aurelio ve Hamit gibi altyapısını bu topraklarda almamış isimler ise, her yan top bizim için tehlike oluyorsa biz mağlubiyetin nedenini günlük performanslarda aramamalıyız.
Milli takımla ilgili değinmek istediğim iki konu daha var:
Birincisi, Fatih Terim’in ilk geldiği günden beri amacı klişe deyişle “oynayan” bir takım kurmak. Bunun için gerçekten çok zorlamalarını da gördük. Her mevkii de teknik oyunculardan kurulu bir takımla mücadele etmeye çalışıyor. Kadroya Yıldıray, Tümer, Arda, Gökdeniz gibi benzer tipte oyuncuları dahil ediyor vs. Fakat bunu yaparken bir noktayı kaçırıyor herhalde. Teknik oyunculardan kurulu bir takım kurmak istiyorsanız en başta defans oyuncularınızın iyi top yapması lazım. Siz oyunu defanstan kuramazsanız her topu zaten şişirmek zorunda kalırsınız böyle olunca orta sahadaki teknik oyuncularınızın da bir önemi kalmaz. Bizim defansımız da oyunu kuramadığı için yapılacak şey bu sezon Galatasaray’ın yaptığı gibi önde basmak ve oyunu ileriden kurmak. Bunu yapmak için de inanılmaz tempoya sahip olmanız lazım. Fakat biz bunu da yapmıyoruz çünkü yapamayız orta sahamız daha çok “kesici” değil “kurucu” ağırlıklı. Hal böyle olunca 2 günde Popescu’yu ya da Zago’yu getirip Türk yapamayacağımıza göre önde basma olayını düşünmemiz lazım. O zaman Fatih Terim de “teknik” yıldızlarından vazgeçip Topal, Ayhan gibi isimleri ilk on bire almak durumunda kalacaktır.
İkinci değineceğim konu sakatlıklar. Niye hep bizim oyuncularımızı sakat ya da formsuz? Yıldıray ve Fatih Tekke gibi iki kozumuzdan bu nedenle yararlanamadık. Emre, Tümer hep sakat hep formsuz. Nihat da müzmin sakat diyebileceğimiz bir oyuncu. Bir de bunlar yetmezmiş gibi Hamit sakatlandı, Gökhan Gönül sakatlandı, Volkan sakatlandı, Servet sakatlandı, Tuncay sakatlandı. Bunu şansızlık olarak almak işin kolay yanı. Bir diğer bakış açısı ise şu olabilir? Bu sakatlanan oyuncular genellikle lejyonerlerimiz. Servet dışındaki diğerleri de Fenerbahçe ile Avrupa’da yüksek seviyede oynayarak geçirdiler sezonu. Acaba diyorum bizim oyuncularımız Avrupa futbolunun antrenman ve maç temposuna ayak uyduramıyor mu?
Diğer takımlar ile ilgili gözlemlerimi ise grup maçlarından sonra yazmayı planlıyorum. Sadece bir iki cümle etmeliyim.
-Portekiz çok iyi gözüktü. Gerçi bize karşı değerlendirmek pek doğru değil. Çünkü açık konuşmalıyız ki Türk olmayan biri o maçı izlerken “ Türkiye bu turnuvaya hafif kalıyor” demiştir. Ama yine de her mevkide teknik oyunculara sahip Portekiz ciddi bir ekip. Özellikle defansı çok iyi.
-Hollanda müthiş hücum gücüne sahip ama defansif yönü alarm verdi ilk maçta.
- İtalya yaratıcılıktan çok uzak. Takımın en izlenesi oyuncusu oyuna sonradan giren Del Piero. Arda Turan’ın da dediği gibi bence bu turnuvayı 04 ve 06’nın aksine defansif yönlü değil de hücum yönlü bir takım kazanacak. O nedenle İtalya’ya pek şans vermiyorum
- İspanya Torres – Villa ikilisiyle muhtemelen turnuvanın en iyi forvet ikilisine sahip.
- Yunanistan ise harbi iyi takım.
9.06.2008
Hollanda
Hollanda gibi her turnuvaya oynadığı futbolla damgasını vuran “müzmin gönüllerin şampiyonu “ bir takım için son derece kötü bir turnuvaydı. Dünya Kupası’ndan sonra Van Basten ile devam kararı aldılar. Genç hocalarına güvendiler. Van Basten için bu turnuva çok önemli bir sınav olacak. Turnuva sonrası Ajax’ın başına geçecek teknik adamın pek çok oyuncusu ile arası değil. Bu ara bozukluğu nedeniyle Seedorf ve Van Bommel kadroda yoklar, Nistelrooy profesyonellik icabı var. Robben ile de arasının kötü olduğu söyleniyor. Yani kısacası oyuncuları ile arasında sorunlar olan karizmatik bir teknik adamla turnuvaya gidiyor Hollanda.
Fakat Van Basten de epey şansızmış gerçekten. Dünya Kupası’nda olduğu gibi yine ölüm grubuna düştüler. 2000 Avrupa Şampiyonası’nda da ölüm grubuna düşmüşlerdi. Sanırım Hollanda’nın kaderi bu.
Grupta son Dünya Kupası’nın iki finalisti artı Romanya var. Romanya denilen takım da hafife alınıyor ama bu gruptan çıkarsa kimse şaşırmasın. Aynı Romanya’nın elemelerde Hollanda’ya aynı grupta olduğunu ve Hollanda’yı kendi evinde yenip deplasmanda berabere kaldığını hatırlayalım. Grubu da lider bitiren Romanya oldu.
Her ölüm grubunun özelliği 3 güçlü takım bir tane de ortalama takım ya da zayıf takım olmasıdır. Bu gruptaki 3 takımın 2 si çok çok güçlü, biri epey güçlü 4. düşünülen takım ise güçlü. Romanya bu grup dışındaki tüm gruplardan çıkardı bana kalırsa.
Neyse biz Hollanda’ya geri dönelim. Hollanda’nın kadro seçiminde en şok edici gelişme Seedorf’un milli takımı reddetmesiydi. Kadroya seçildikten sonra Van Basten’i aramış ve oynamak istmediğini, kendisini göstermesi için uygun şartların oluşmadığını söylemiş. Önemli bir oyuncu da olsa Seedorf’un bu yaptığı bence affedilmez. Van Basten’le anlaşamadığı için Milli Takım’ı reddettiği söyleniyor. Ne olursa olsun bir oyuncunun Milli Takım’ı reddetme lüksü yoktur bence.
Hollanda kadrosunu 23’e indirdiğinde çıkan isimler çok şaşırtmadı kimseyi. Sürpriz olarak nitelendirilebilecek bir tek Khalid Boulahrouz vardı fakat onun da mevkiisinde Ooijer ile bu sezon yeniden doğan Melchiot vardı. Zaten Van Basten de kararını etkileyen faktörün Melchiot bu sezonki performansı olduğunu söylemiş ve 31 maç oynamış oyuncusunu sezonun genelinde yedek olan Khalid’e tercih etmişti. Sonrasında ise forvet oyuncusu Ryan Babel sakatlanınca Van Basten şaşırtıcı bir kararla Babel’i defans oyuncusu Khalid ile ikame etti. Bu tercihi yapmasındaki en önemli etken Hollanda’nın güçlü forveti, güçsüz defansı olsa gerek.
Hollanda’da kaleyi Van Der Sar koruyacak.
Defansın sağında Melchiot, ortasında ise Atletico Madrid’e transfer olan Heitinga ile Mathijsen oynasa güzel olacak gibi. Defansın ortasına ve Bouma da bir alternatif. Sol bek için ise Van Basten’in göreve geldikten sonra milli formayı verdiği Feyonoord’lu Tim de Cler ile yine Feyenoord’lu tecrübeli Giovanni van Bronckhorst yarışacak. Van Basten’in seçiminin De Cler olmasını beklerdim. Van Bronckhorst’u defansif orta saha olarak da kullanabilir çünkü. Fakat hazırlık maçlarında farklı bir tablo vardı. Hollanda’nı hazırlık maçlarında genellikle Ooijer – Heitinga – Mathijsen – Van Brocnkhorst 4 lüsü ile çıktığını, yani tecrübeli Melchiot ve de Cler ikilisi yerine epey tecrübeli Ooijer – Van Bronckhorst ikilisini tercih ettiği söylemeliyim. Önemli oyuncularının epey yol aldığı, tecrübeli ama bana kalırsa kalitesi tartışılır bir defansı var Hollanda’nın..
Hollanda’nın bir diğer sıkıntılı olduğu yer orta saha. Van Basten muhtemelen beşli orta saha ile oynayacak.. Beşli orta sahanın temel direkleri öndeki üçlünün arkasında oynayan defansif yönlü ikilidir. Burada çok iş görebilecek bir Seedorf onları yalnız bıraktı. Ayrıca yine önemli bir isim Van Bommel de Van Basten’le yaşadığı sorunlardan dolayı kadroda yok. Bu iki ismi kaybeden Hollanda’nın pek alternatifi de yok açıkçası. Hazırlık maçlarını da gösterge alırsak burada De Zeeuw’un yeri garanti gibi. Fakat De Zeeuw’un turnuvada ne kadar iş göreceği bir soru işareti olarak görülüyor çoğu kişi tarafından. Yanında da muhtemelen Engelaar onyayacak. Yedek ise Nigel De Jong. Baktığımız zaman sıkıntılı bir mevkii. Zaten iki kişinin ilk onbirde başlayacağı bir kadroda bu mevkii için 3 isim olması sorun. Ayrıca bu isimlerin “isimleri” yani kaliteleri de Avrupa Şampiyonası için yetersiz kalabilir. Ben genelde isimsiz kahramanlara önem veren bir anlayışa sahibim ama takım içindeki diğer mevkiilere baktğımzda bu bölgenin en azından kağıt üzerinde sıkıntılı olduğunu kabul edebiliriz.
Orta Sahanın önündeki üçlüyü ve ilerideki tek forveti ise ben birlikte değerlendirmek istiyorum. Bu toplam 4 oyuncuya genel anlamda hücum oyuncuları diyebiliriz. Hollanda’nın en kuvvetli olduğu mevkii bu hücum oyuncuları bölgesi. Özellikle “attacking midfielder” olarak nitelendirilen bölgede o kadar çok önemli isim var ki ister istemez bu bölgeyi üçlemek zorunda kalıyorlar. Bunun yapan bir başka takım da Barcelona bildiğiniz gibi. Bu bahsettiğimiz üçlünün ortasında çok formda Sneijder’in yeri garanti gibiydi. Sneijder sakatlanınca bir sıkıntı oluştu ama Hollanda’nın ilk sınavı olan 9 Haziran’da oynanacak İtalya maçına yetişmesi bekleniyor. Üçlünün sağı ve solu için ise birçok alternatif var. Arjen Robben tekrardan formuna kavuşuyor ve solda ve sağda rahatlıkla kullanılabilecek bir isim. Kendisi de zaten bu turnuvayla tekrardan isminden söz ettireceğini söylemiş. Sneijder’in yedeği olması beklenebilecek Van Der Vaart ise hazırlık maçlarında ilk onbirdeydi. Turnuvaya “sakat” gelen Van Persie ve Hollanda futbolunun genç yıldızı PSV’li İbrahim Afellay bu üçlü için diğer alternatifler. Oynarlarsa Van Persie solda, Afellay ortada oynar. Aslında forvetin arkasında oynayacak bu üç oyuncuyu sağ – orta –sol ayrımına tutmak pek doğru olmaz. Bu üç oyuncu muhtemelen forvet arkasında serbest oynayacaklardır ve oyunları ile atlatırlarsa Hollanda’ya bu isimler sınıf atlatacak. Çünkü gerçekten Hollanda kadrosu bu mevkiide inanılmaz kaliteli. Sakatlığı nedeniyle kadrodan çıkarılan yine bu mevkiiye alternatif olabilecek Ryan Babel’den hiç bahsetmedim bile.
Tek forvet olarak da çok muhtemel Van Nistelrooy oynayacaktır. 2006’da ile sorunlar yaşayan forveti Van Basten Dünya Kupası’nda oynatmama riskini almıştı. Fakat şu anki form durumu itibariyle Van Nistelrooy’un oynamaması söz konusu değil. Teknik direktörü ile arası iyi olmasa bile. Teknik direktör için sorun olan bir oyuncuyu teknik direktörün her kim olursa olsun kadrodan çıkarma yetkisinin sonuna kadar arkasındayım ama teknik direktör “Biz profesyonel değil miyiz, işimize bakarız” dediyse buna da saygı duymak gerekir.
Nistelrooy’un varlığında ise sistem gereği Kuyt’e yazık olacak. Kuyt turnuvaya katılan çoğu takımda ilk onbir oynayabilecek kapasitede bir oyuncu olsa da belki gruptan bile çıkamayacak olan Hollanda’da yedek kalacak. Arada forvet arkası üçlüde de görev alabilir ya da maç içinde Van Basten forveti ikilerse Nistelrooy’un yanında göreceğimiz isim Kuyt olacaktır. Bu mevkiinin hiç düşünülmeyen üçüncü ve dördüncü alternatiflerinin de Hesselink ve Huntelaar olduğunu görünce de genel anlamda hücum oyuncuları bakımından turnuvanın en güçlü takımlarından birinin Hollanda olduğunu söyleyebilirim. Ama gerek grubun zorluğu gerek Van Basten ile yaşanan sorunlar gerekse de defansın ve defansif orta sahanın yetersiz kalabilme ihtimali nedeniyle ben Hollanda’nın gruptan çıkamayacağını hatta belki de grupta sonuncu olacağını düşünüyorum.
26.05.2008
Almanya
Almanya 2000’li yılların ortasında girdiği yeniden yapılanma işini iyi kıvırdı. Bunda tabii ki Klinsmann’ın payı büyük. 2006’da Almanya üçüncü oldu ama bana kalırsa turnuvanın izlemesi en keyif veren takımıydı. Genç oyuncularının gelişimi ve takımın oturması ile 2008’de favori olacakları belliydi. Şu anda bir çok otorite turnuvanın en büyük favorisini Almanya olarak gösteriyor. Almanya’nın saha avantajı olduğunu ise düşünmüyorum. Bu tarz turnuvalarda her takımın zaten belli bir sayıda seyircisi oluyor. Turnuva Almanya’nın kardeş ülkelerinde oynanacak ama sonuçta farklı stadyumlar, farklı bir atmosfer. Oraya biraz daha fazla gelecek Alman seyircisi takıma en fazla ne katabilir ki? Turnuvalarda saha avantajına sahip olmaak daha farklı bir şey. Faydaları daha çok özgüven, moral, medya ilgisi, sponsor ilgisi vs… Seyirci desteği değil yani.
Alman Federasyonu Klinsmann ayrıldıktan sonra bence cesur bir kararla yardımcısı Löw ile devam etti. Löw de aldığı mirasın üstüne koydukları ile ilk kez ciddi bir sınav verecek.
Elemelerde Çek Cumhuriyeti’nin arkasından ikinci oldu Almanya üçüncüye 10 puan fark atarak. Yani pek değerlendirilecek bir performans değil çünkü zaten baştan belli ilk iki vardı, oradan Çeklerin lider çıkması Almanya’ya fazla bir şey kaybettirmedi. Zaten genel anlamda turnuva elemelerini değerlendirmek mantıklı değil. Çünkü futbolculara angarya gibi geliyor. Bizim gibi turnuvalarda oynamaya alışmamış ülkelerde elbet bir heyecan oluyor ama zaten turnuvaya katılacağını bilen ülke futbolcularında inanılmaz rehavet oluyor. Onlar için bu maçların ifade ettiği anlamlar daha çok sakatlık riski, eziyet, yorgunluk vs… Bu nedenle bu tarz takımları değerlendirirken elemeleri esas kriterlerden biri olarak almak pek anlamlı değil.
Almanya henüz hazırlık maçı yapmadı, ilk maçı 27’sinde Belarus’la. İzleme şansımız muhtemelen olmayacak, olsa da izler miyim sorgulanır.
Kale konusu Almanya’da tartışma konusu oldu epey, muhtemelen turnuva sonuna kadar da olabilir. Oliver Kahn artık yok, ona bir sözümüz yok. Fakat adamlarda o kadar kaleci alternatifi var ki bu konu bile sıkıntı olabiliyor. Kadroya alınan kaleciler, Lehmann, Adler ve Enke. Tabii ki Hildebrand’ın olmaması garip. Hildebrand buna tepki gösterdi ve şok olduğunu söyledi. Löw ise klasik bir cevapla bu oyuncular benim oyuncularım dedi ve daha fazla konuşmak istemediğini söyledi. Fakat Löw bu tercihi yaparken muhtemelen “Üçüncü kaleci olarak Hildebrand gibi kariyerli bir ismi alıp sonra onu 18 kişilik kadroya almazsam hem takım için hem Hildebrand için sorun olabilir” mantığıyla hareket etmiştir. Hildebrand yaptığı açıklamada “ 2. kaleci olmayı kabullenmiştim, neden böyle bir karar alındı anlamadım” dese de maalesef Löw onu ikinci kaleci olarak bile düşünmüyor. Timo açıklama üstüne açıklama yapmış, hala da yapmaya devam ediyor ama bu konuya yeteri kadar yer ayırdım, uzatmaya gerek yok. Fakat bir yedek kaleci konusunun bu kadar tartışılması ilginç, o nedenle epey yer ayırdım bu konuya.
Kalede muhtemelen Lehmann olacak, Leverkusen kalecisi Adler ise yedeği…
Almanya’nın defansı Avrupa’nın en iyi defansı olabilir. Friedrich, Metzelder, Mertesacker, Lahm dörtlüsü benim idealim. Ben gelenekçi bir insanım, 2006’da oynayan bu dörtlüyü bozma taraftarı değilim. Lahm kanımca Dünya’nın en iyi sol beki şu anda. Fakat sol bek oynadığı zaman. Lahm’ı sağ beke çekip takım arkadaşı genç yıldız Marcel Jansen’i sol bekte oynatabilir Löw. Ayrıca Fritz defans için ciddi bir alternatif. Neler olacağını hazırlık maçları ile göreceğiz.
Orta saha da defans gibi biraz karışık Löw’ün dörtlü orta saha oynatacağı kesin gibi ama bu dörtlünün nasıl olacağı tam bir muamma. Aday çok, ön plana çıkan pek yok. Bu sezon tekrar formuna kavuşan Ballack’ın oynayacağı kesin fakat onun da ne oynayacağı belli değil. Eğer Ballack’ı defansif oynatırsa bu kez kanat oyuncularına çok iş düşecek. Hücuma yönelik oynatırsa da orta sahaya defansif ağırlık adam koymak gerekecek ve belki kanatlardan vazgeçecek. Orta sahada ilk 11 oynaması muhtemel bir diğer isim Torsten Frings. Scweinsteiger de ya sağda ya solda ama mutlaka bir yerde ilk 11 çıkacaktır diye düşünüyorum. Schneider sakat olmasa o da ilk 11 için ciddi bir aday olurdu. Fakat bu durumda geri kalan bir boşluk için aday sayısı epey fazla. Bu sezon Mönchengladbach’da dikkat çeken 19 yaşındaki Marko Marin’e herkes dikkat diyor, ilk onbir oynayabileceği düşünülüyor. Ben kendisini hiç izlemedim açıkçası, fakat merak da etmiyor değilim. Löw verdiği demeçte, Marin’in birebirdeki yeteneğinin özel olduğunu söylemiş. Adam haklı, teknik kapasitesi zayıf bir takımı çalıştırıyor. İzlemedim ama Marin eğer beklenilenleri karşılarsa, Almanya’ya farklı bir tat katacağı kesin. Orta sahada ilk 11 için yarışacak diğer isimler, Hitzlsperger, Simon Rolfes, Odonkor, Trochowski, Borowski, Jermaine Jones...
Forvette Klose oynamazsa, Löw taş olacaktır muhtemelen. Allah çarpar adamı. Partneri için ise en uygun aday Podolski bence. Bu ikili 2006’da bayağı etkili olmuşlardı. Ama çok formda bir Mario Gomez var, benim kişisel olarak çok beğendiğim Kuranyi var hatta ikinci ligden gelen büyük tecrübe Neuville var…
İkinci lig demişken, Löw’ün ikinci ligden üç isim alması (Neuville ve Marin Gladbach’dan, Helmes Köln’den) ayrı bir tartışma konusu oldu. Bir oyuncunun ikinci lig performansına bakarak Dünya’nın belki de en zor futbol arenasına götürülmesi tartışılabilecek bir şey ama bu isimlerin hiçbir o kadar da yadırganmadı çünkü çok dikkat çeken isimler. O zaman asıl tartışılması gereken konu Almanya İkinci Ligi’nin kalitesi olmalıdır, hatta bu lig tartışmaktan öte takdir edilmelidir.
Almanya bir açıdan bize çok benziyor Bazı takımlarda teknik direktörler, oyuncularının önüne geçer, karizmasıyla ön plana çıkar. Bizde Fatih Terim nasıl karizmasıyla takımın önüne geçiyorsa orada da Jogi lakaplı Löw ülke sporunun bir numaralı adamı konumunda şu an. Çok da kariyerli olmayan bu adama bu itibarı veren şey ise tabii ki karizma. Zamanında Fatih Terim’le de aynı ligde şampiyonluğu kovalamışlardı, o lig de bizim ligimizdi.
Son olarak şunu da belirtmeliyim ki iki kişiyle Almanya’nın şampiyon olacağına dair gömleğine iddiaya girdim. Hatta biraz işi abarttım, sadece Almanya’yı aldım, diğer tüm takımların şampiyonluğunda iddiayı kaybediyorum. Sanırım Enver Paşa’dan bu yana Almanya’ya bu kadar güvenen ikinci Türk benim…
11.05.2008
Terim ve Oğulları
Şimdi artık Avrupa Şampiyonası’na konsantre olabiliriz ülke olarak. İlk etapta görevimiz giden kadroyu tartışmak. Aslında bu Dünya üzerinde bizim klasımızda takımlar için fazla sık rastlanılmayan bir durum. Çünkü bizim futbol kalitemiz belli. Bir Brezilya gibi “güzeller içinden birisini seçmiyoruz”, hatta 25 tane Avrupa Şampiyonası’na gidecek adam bile zor bulabiliriz. Yani özetle bizim fazla kadro tartışması yapmamamız gerekir. İyi olan sayılı oyuncumuzla şampiyonaya gitmemiz gerekir. Zaten Fatih Terim ikinci kez gelene kadar da bu tarz tartışmalar ülkemizde pek yaşanmazdı. Çok eleştirilen Ersun Yanal bile sadece Hakan Şükür’ü kadroya almamıştı. Fakat Fatih Terim Hakan Şükür’ün alınmaması kadar tartışılabilecek bir çok tuhaf seçim yapmayı başarabiliyor. Kendisini tebrik ediyor ve yaptığı tuhaf tercihleri eleştirmeye başlıyoruz…
Bu sezon şampiyon Galatasaray oldu… Galatasaray şampiyon olurken de herkesin bildiği gibi Türk oyuncularının üst düzey performansı ile oldu. Herhangi bir futbolcu topluluğu kalite ve formdan yoksun ise Avrupa’da çeyrek final oynayan bir takımın olduğu ligde kolay kolay şampiyon olamaz. Şimdi Aykut ve Emre formda değil mi? Peki kaliteleri Milli Takım’da oynamaya yetmez mi? Hadi Aykut, Volkan’ın yedeği olur. Fakat Emre, Servet’in yanına en ideal seçimdir. Bir kere iyi bir defans oyuncusu olduğunu bence ispatladı. Ayrıca Servet’i tanıyor ve birbirleriyle iyi anlaşıyorlar. En önemlisi ise Servet gibi hava hakimiyeti ve kademesi ile ön plana çıkan yerden zayıf bir stoperin eşi ancak Emre gibi yerden kuvvetli bir stoper olabilir, Gökhan Zan ya da Emre Aşık değil. Song gibi uluslarası çapta ismi olan bir stoperi kesmeyi başarabilen bir oyuncu Emre Güngör. Milli Takım’ın kadrosuna alınamaması yanlış falan değildir, ayıptır bence. Ümit Karan olayına gelirsek. Fatih Terim’in Ümit Karan’la ilgili kişisel bir problemi yoksa hangi mantıkla neden hiçbir zaman kadroya almadığını anlayamıyorum. Bu adam formda, bu adam tecrübeli, bu adamın öyle ya da böyle Avrupa’da bir parça ismi var. Bu adam ekstra özellikleri olan bir forvet, Dünya klasında bir son vuruşu olan bir forvet. Buradan biraz önce değindiğimiz konuya geliyoruz. Bir oyuncunun Milli Takım oyuncusu olması için sadece formda olması yetmez, kalitesinin kendini belli etmesi gerekir. Ümit Karan’ın formda olmadığı dönemlerde bile Milli Takım’a alınması gerekir çünkü ekstra yetenekleri olan bir forvet. Semih’ten ve Halil’den daha kaliteli olduğunu düşünüyorum. Fakat Fatih Terim düşünmemiş. Kendi bilir…
Galatasaray’ı bir kenara bırakırsak… Kupa şampiyonu Kayseri’nin kalitesini ispatlamış yıldızı Mehmet Topuz ve 73(yazıyla yetmiş üç) puan almış Sivasspor’un yine bence kalitesini ispatlamış forveti Mehmet Yıldız’ın da bu kadroda olması gerekirdi….
Alınmayanları konuştuktan sonra biraz da kadroya alınan Fatih Terim’in manevi oğullarına gelelim… Yani Fatih Terim’in düzenli olarak seçtiği tartışılacak isimler. Saymaya başlarsak; İbrahim Kaş, Gökhan Zan, Emre Aşık, Tümer Metin, Yıldıray Baştürk, Kazım Kazım… Burada Kazım Kazım’ı ve Emre Aşık’ı bir bakıma anlayabilirim. Kazım Türk futbolunun güzel şeyler beklediği kalitesi yüksek bir oyuncu. Fenerbahçe’nin de uğrunda Deivid gibi bir yıldızını sola kaydırmasına neden olacak bir futbolcu. Yetenekli, yani en azından ben beğeniyorum. (Bir de artık şu Türkçe’yi konuşsa iyi olacak) . Emre Aşık ise Servet ve Emre Güngör’ün olacağı stoper mevkisinde biraz alternatifsizlikten biraz da tecrübesi ve kalitesinden dolayı yedeklik için en ideal olabilecek seçim. Hele Emre Güngör’ü kadroya almadıysanız ilk onbir için en ideal seçim. Fakat Gökhan Gönül ve Sabri varken (hatta Mehmet Topuz çağrılmamışken) İbrahim Kaş’ın alınması ve zaten müzmin sakat olan, sakat olmadığı zaman da Servet gibi bir oyuncunun varlığında hiçbir lüzmu olmayan Gökhan Zan’ın alınması pek mantıklı olmasa gerek. Ayrıca bizim gibi çift önliberolu oynayan ve orta sahasında zaten yeteri kadar teknik oyuncu bulunduran (Emre, Arda, Hamit) gibi bir takıma iki tane forvet arkası tarzda futbolcu alınması (Yıldıray, Tümer) da ayrı bir yanlış seçim. Ki bu iki oyuncu inanılmaz formsuz durumda ve müzmin sakatsa.
Mevlüt konusuna ise hiç değinmeyeceğim. Kendisini hiç izlemedim, bilmiyorum nasıl futbolcu. Fatih Terim, Ümit Karan’ın yerine kendisini tercih ettiğine göre mutlaka bir bildiği vardır diyorum.
Ek olarak Gökdeniz Karadeniz’in Milli Takım’a alınmasını kişisel olarak etik bulmuyorum, ayrıca Gökdeniz’in futbol kalitesinin de Avrupa Şampiyonası’nda yetersiz kalacağnı düşünüyorum, umarım yanılırım.
Son olarak Hakan Şükür’den de biraz bahsetmemek olmaz. Hakan Şükür’ün şu anda kalite anlamında Avrupa Futbol Şampiyonası gibi bir şampiyonada sıkıntı yaşayabileceği aşikar. Her ne kadar formda da olsa… İsmi, cismi(yani hacmi, hava hakimiyeti vs. gibi hiç bitmeyen özellikleri) turnuvada bize yardımcı olabilirdi. Özellikle mağlupken oyuna girecek bir Hakan Şükür rakibe isim ve cisim olarak korku verebilirdi. Sonuç olarak önemli bir isim ve hala bile önemli maçlarda kalitesini belli ediyor. Büyük maçlar büyük oyuncularla oynanır bu da bir gerçek. Fakat tüm bunları Fatih Terim de düşünmüştür herhalde. O nedenle kadroya almama kararını daha çok Ersun Yanal tarzı yeni yapılanmanın sonucu olarak görüyorum. Fakat bu süreci başlattıysa o zaman Rüştü’nün de bu kadroda olmaması gerekir. O zaman da akla hemen Hakan Şükür’ün takım üzerinde bir etki oluşturabilecek olmasından kaynaklanabilecek sorunları düşünmüş olabileceği gelir. Ayrıca son açıklamalarıyla biraz da haksız bir şekilde toplumda iyice antipati toplayan Hakan Şükür’ün olmayacağı bir Milli Takım’ın ülkenin havası açısından daha iyi olacağını düşünmüş olabilir. Fakat bunları düşündüyse tüm bir yaz boyu medyada yapılacak(özellikle mağlup olduktan sonra) ve takımı de etkileyebilecek “Hakan Şükür neden yok” tartışmalarını göze de almış olsa gerek. Allah hepimizi bu tartışmalardan korusun. Burada Hakan’a düşen görev de Milli Takım’a çok büyük hizmetler vermiş bir efsane futbolcu olarak bu kez de saha dışı bir hizmet vermesi ve medyaya hiçbir açıklama yapmaması olacaktır. Ya da Fatih Terim’i destekleyecek bir açıklama ile olayı kapatmasıdır. Çünkü teknik anlamda Hakan’ın bence de kadroda olması gerekirdi ve bunu söyleyecek yaz boyu tonla adam ortaya çıkacaktır. Özellikle bizim gibi sürekli kaybetmesi beklenen bir takımın medyasında.
Yazıyı bitirirken Milli Takımımıza başarılar diliyorum. Ben her ne kadar 1 den (yazıyla birden) fazla puan alamayız şeklinde de düşünsem biz Türk’üz içimizde her zaman bir heyecan olur. Fakat Fatih Terim ile Tanjevic Milli Takımlarımızın hocaları ve onların manevi oğulları kadroda olduğu sürece açıkçası milli maçları bile heyecanla izleyemiyorum….