1998 Dünya Kupası finalinde Ronaldo'nun hasta hasta Nike'ın baskısıyla oynatıldığı rivayet edilir, sponsorların oyuna nasıl müdahele ettiğine örnek verilirdi. Artık bunun için rivayete ihtiyacımız yok çünkü açık açık Liverpool'un forma sponsoru Standard Chartered, kulübün transfer politikası için görüş beyan ediyor.4.04.2011
Kulübün İpleri Kimin Elinde?
1998 Dünya Kupası finalinde Ronaldo'nun hasta hasta Nike'ın baskısıyla oynatıldığı rivayet edilir, sponsorların oyuna nasıl müdahele ettiğine örnek verilirdi. Artık bunun için rivayete ihtiyacımız yok çünkü açık açık Liverpool'un forma sponsoru Standard Chartered, kulübün transfer politikası için görüş beyan ediyor.7.04.2010
"Bu Kardoyla Olmaz" ise Alternatif Nedir?

İlker sağolsun son yazısında geçen sene yazdığım bir yazıya gönderme yapmış. Eminim ki blogumuzu takip eden futbolseverlerin %90'ı da Arsenal hakkında şu an İlker'in düşündüklerini düşünüyordur.
Ben ise, açıkçası biraz finans-ekonomi okumaya başladıktan sonra Arsenal'in başarısız olduğu görüşümden 180° saptım. Evet, Arsenal 2004'te kazanılan namağlup Premier Lig şampiyonluğundan sonra (2005 Community Shield'ı kupadan saymıyorum) tek bir kupa dahi kaldıramadı. Bu süreçte, ezeli rakipleri Manchester United 4 kez Premier Lig'i, 1 kez de Şampiyonlar Ligi'ni, Liverpool ise 1 kez Şampiyonlar Ligi'ni kazanabilirken, Arsenal'in en büyük başarısı 2006'da yine Barça'ya kaybedilen Şampiyonlar Ligi finaline yükselmek oldu.
Yine aynı süreçte takımın yıldızları Arsenal'in hedef küçülttüğünü öne sürerek bir bir takımdan ayrıldı. Kimine göre kulüp tarihinin en efsane oyuncusu Henry, 2 yıllık bir flörtün ardından dün Arsenal'i 4-1 ile sahadan silen Barça'ya gitti. Bir başka efsane kaptan Vieira, Juventus'a satıldı (şimdi Manchester City'de oynuyor). Tecrübeli isimler Parlour, Ljungberg, Lehmann, Campbell bir bir takımdan koptu. Yıldızları parlayan, nispeten daha az önemli Adebayor, Flamini, Hleb gibi oyuncular da kariyerlerini seçerek Avrupa'nın diğer büyük kulüplerine gittiler ve zamanla kayboldular.
Peki Arsenal, bütün bu kayıpları yaşarken ne kazandı? Yukarıda bahsettiğim değişimler olup biterken, guru menajer Wenger, sürpriz bir şekilde, tıknaz bir İspanyol çocuğun etrafına kurulu, top tekniği daha fazla, boy ortalaması daha kısa, yaş ortalaması ise daha da genç, Premier Lig'in aşırı fiziksel standartlarına çok radikal kaçan, yerden ayağa paslarla oynayan bir takım yarattı. Aynı zamanda, Highbury müteahitlere satılarak, 60.000 kişilik Emirates stadına geçildi. Kulüp, finansal açıdan Avrupa'nın en zengin 5 takımı arasına girdi. Üstelik bu finansal performansın en önemli özelliği ise kendi kendine sürdürülebilir olması ki Avrupa'da herhalde benzeri bir performansın yakınına gelebilecek tek kulüp Lyon.
Okurlarımız haklı olarak soracaklardır: bir futbol kulübünün amacı para mı yapmaktır, yoksa kupa mı kazanmak? Dünyaca ünlü strateji gurusu Michael Porter'a göre, strateji, çevredeki değişkenleri gözetmesi gereken, dinamik bir kavramdır. Arsenal, son 6 senedir tek bir kupa bile kazanamamış, Messi, Ronaldo, Ronaldinho, İbrahimoviç gibi "PlayStation" tarzı oyuncular yetiştirememiş olabilir. Wenger, yeni transferlere milyonlar akıtmadığı için inatçılıkla, bunaklıkla suçlanmış olabilir. Fakat, buzdağının su seviyesinin altında kalan kısmına baktığımızda, Arsenal'in geleceğe yönelik çok önemli ve başarılı yatırımlar yaptığını ve bu çizgisinden sapmadığı sürece bırakın hedef küçültmeyi, aslında hedef büyüttüğünü görmemiz mümkündür.
İsterseniz bu hipotezi açıklamak için Arsenal'in rakiplerini ve kupasız geçen bu 6 senede neler yaşadıklarını ele alalım.
Manchester United: Son 6 senedir sportif olarak muazzam başarılar yakalayan (3 lig şampiyonluğu, 3 lig kupası, 1 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 1 Şampiyonlar Ligi finali) United, bütün bu başarılarını Glazer ailesinin aldığı, kulübü mali açıdan tamamen batırmış kredilere borçlu. Carrick'e bile 30 milyon € civarı ödeme yapabilen bir transfer politikası, Ronaldo'yu 80 milyon €'ya satmasına rağmen açıklarını kapayamamış durumda. Bu sene mali zorluklar yüzünden ilk kez kulüp adına, çok yüksek faiz oranlı bonolar basan United'ın mali geleceği çok sakat ve Kızıl Şövalyeler kulübü alsa bile yine öyle kalacak. Çöküşü ise ne yazık ki Fergie'nin takımı bırakmasından sonra göreceğiz.
Chelsea: Farkındaysanız artık Abramoviç transfere eskisi kadar para harcayamıyor. Chelsea'nin oyuncu iskeleti, Mourinho'nun Chelsea'siyle aynı. Takım hızla yaşlanıyor ve bu sene ya da öteki seneye bir tökezleme görmemiz hayli mümkün.
Liverpool: Arsenal ile en iyi kıyaslanabilecek kulüp. Birkaç sene öncesine kadar varlıklarının toplamı Arsenal ile aşağı yukarı aynıydı. Wenger'i transfer yapmıyor diye eleştirenler, Benitez'in yaptıklarını beğenecekler mi acaba. Yeni stada geçilmedi ve bolca transfer yapıldı. Torres'ler, Mascherano'lar, Keane'ler, Kuyt'lar, Babel'ler geldi de ne oldu? Şu anki panoramada, City, Villa, Tottenham gibi takımların seviyesine inen Liverpool'un önümüzdeki birkaç sene parlak bir geleceğe sahip olduğunu düşünüyor musunuz? Eminim Liverpool taraftarları İstanbul'da kazanılmış kupayı daha parlak bir geleceğe değişmek isterlerdi.
Manchester City: Şeyh parasıyla gümbür gümbür geliyorlar. Mali olanaklarının sınırı yok. Her oyuncuya ortalama 50-60 milyon € ödeyebilirler.
Villa, Tottenham & Everton: Son 3-4 senedir istikrarlı bir şekilde ligin 4., 5. ve 6. sıralarını zorlar hale geldiler. Transfere de az para harcamıyorlar.
Barça & Real Madrid: Aslında Arsenal'i bu tür Avrupa devleriyle kıyaslamak bile ilginç. Dünkü 4-1'lik hezimetin ardından "Almunia'yla, Vermaelen'le olmaz" diyebilmemiz bile, esasında gizliden gizliye Arsenal'in yavaş yavaş Barça, Real gibi takımlarla aynı potaya girmeye başladığının ve üzerlerindeki beklentilerin arttığının sinyalini vermiyor mu? Gerek Barça, gerek Madrid, tam anlamıyla kurumsallaşmamış 2 (adı üstünde) "kulüp." Bunların halen, hayli politik atmosferlerde gerçekleşen seçimleri var bir kere! Biri, İspanyol muhafazakarlarının, diğeri Katalan toplumunun simgesi. Yani sırf politik çıkarlar yüzünden, bu iki takımın sırtı parasal açıdan asla yere gelmez. İstedikleri gibi de yıldızlara para saçmaya devam edebilirler. Şike skandalı öncesi bu listeye Milan, Juve gibi takımları da ekleyebilirdik, nasip olmadı.
İşte "Vermaelen'le, Sagna'yla olmaz" zihniyetinin aslında gözden kaçırdığı Arsenal başarısı budur. Aslında ironik bir şekilde, evet, Vermaelen'le ve Sagna'yla da olmaz! Eleştirmek kolay. O zaman yapıcı olalım. Durum böyleyse Arsenal'in alternatifleri nelerdir? Arsenal'in transfere ihtiyacı var. Hatta Almunia'nın yerine adam gibi bir kaleciyle ve sağlam bir stoperle başlayabiliriz! Fakat o da ne? Küresel kriz ve birkaç zengin psikopat yüzünden transfer pazarı tamamen şişmiş durumda. İbra'ya verecek 40 milyon € + Eto'o'muz var mı? Kaka'ya önerecek 100 milyon €'muz? Ronaldo'yu alacak 80 milyon €'muz? Cevap: Yok. Liverpool bu yoldan gitmeye çalıştı, nefesi kesildi.
E, Premier Lig de profesyonel finans kuruluşlarınca denetlenen, her takımın tamamen borsada listelendiği bir lig. Oradan çıkıp Barça ve Real Madrid gibi politikaya malzeme olma ihtimaliniz de kalmadı.
Tek bir alternatif kalıyor: Arap şeylerinin ya da Rus oligarkların himayesi altına girmek. Bunu da ne kadar isterziniz, orası sizlere kalmış. Chelsea'nin durumu ortada: Abramoviç'in şevki kaçtı, transfere akan para bitti. Takım don değiştirir gibi teknik adam değiştiriyor. Oligark yarın Chelsea'yi bıraksın, kulübün durumu ne olur? Koskoca bir soru işareti...
Bugün dahi Uzmanov, Kroenke gibi pek çok para babası Arsenal hisselerini %30'un üzerine çıkarıp kulübün başkanı olabilmek için pusuda beklerken, çokça eleştirilen Peter Hill-Wood - Wenger ikilisinin, dünya kadar parayı alıp gitmek yerine Arsenal'in bağımsızlığını ve sportif başarısını düşünerek saflarını korumaları, Arsenal'in aslında kupa ve futbol için savaçtığının, çevresindeki bütün bu olumsuzluklara rağmen doğru ve sürdürülebilir bir stratejiyle büyümeye devam ettiğinin göstergesidir.
Arsenal taraftarları, dünkü hezimete her türlü hayıflanma hakkına sahip olmakla beraber, takımın geleceğinin emin ellerde olduğu gerçeğini görmeli, bu genç, birlikte büyüyen ve parlak geleceğe sahip takımına destek çıkmalıdır.
13.03.2010
Beckham’ın atkısı

İstediği kadar bir açıklama yapmaktan kaçınsın, Beckham şu fotoğrafı çektirerek rengini belli etmiştir. Red Knights gerçekten çok başarılı bir kampanya izliyor. FC United gibi romantik yaklaşımlarla değil son derece somut adımlar atıyorlar. Tabi işin başında koskoca Goldman Sachs’ın baş ekonomisti Jim O’Neill olunca sarı-yeşili bir ikon olarak kullanma, bu yolda Beckham’ı bir figür olarak gösterme gibi başarılı ve ses getiren çalışmalar görüyoruz. Dahası grup, Obama’nın seçim kampanyasında çalıştığı Blue State Digital ile anlaştı ki daha dün Obama’nın seçimlerdeki baş danışmanı David Ploufe, Turkcell Akademideki konuşmasında “Dijital medya olmadan Obama kazanamazdı” demiş.
Bütün bu tantananın nereden koptuğunu merak edenler için ufak bir previously on lost çekelim. Efendim bu Glazer, kulübü satın alırken kendi borçlanarak değil, kulübü borçlandırarak kulübü satın aldı. Yıldırım Demirören’in yaptığı kötü harcamalar için kendi cebindeki parayı kulübe borç yazmasının bir türevi gibi.

11 Ocak 2010 itibariyle bu borç 716 milyon pounda (1.17 milyar dolar) ulaştı. Bu ödemeleri karşılamak için 2017 vadeli 500 milyon poundluk yıllık %8.75 faiz oranıyla tahvil açıldı. Bu da kulübün her yıl haybeye 45 milyon pound faiz ödemesi aynı zamanda 2017’e kadar kulübün gelirlerini bir anlamda ipotek altına alması demek.
İşte Red Knight’ın da ortaya çıkışı bu finansal durum sonunda çıkıyor. Buna karşılık Malcolm Glazer tok satıcıyı oynuyor. 2 oğlunu ve kızını da denetleme kuruluna sokarak” boşuna uğraşmayın ben buraya kök salıyorum” imajını veriyor. Red Knights’ın yapabileceği ise pazarlık masasına oturmadan olabildiğince Glazer’ın üstünde baskı oluşturarak elini kuvvetlendirmek. Kamuoyu yüzü olarak Beckham’dan daha iyi bir figür olamazdı sanırım.
4.06.2006
Dünya Kupası ve Alman Ekonomisi
Ekonomik Kalkınmayı Başlatmak (Kicking Off Economic Growth)
Büyük spor olaylarının etkilerini değerlendirmek kolay değildir. 2002’deki son Dünya Kupası iki ülkede düzenlendiğinden, tek ülkenin ev sahipliğine dair sonuçlar çıkarmak oldukça zor. Yine de 1998’de Fransa’da düzenlenen Dünya Kupası Almanya için bir gösterge (benchmark) olabilir. Organizasyona ev sahipliği yapmak Fransız ekonomisini global bir düşüşten korumuştu. Hadise özellikle yeni audio/TV ürünlerinde bir tüketim çılgınlığına yol açtı. Benzer bir süreç iki yıl önce Avrupa Şampiyonasını düzenleyen İngiltere’de de yaşanmıştı.
Bir bütün halinde Franız özel tüketimi 1998’in ikinci çeyreğinde %1.5 arttı –tarihindeki en büyük artışlardan biri. Fransa sonuçta Dünya şampiyonu oldu, bu durum Almanya için iyiye işaret. Turnuvadaki zafer kesin olmasa da ekonomik uyarının turnuva sonucuna bağlı olmadığını göstermek yararlı olacaktır.
Fransa’da 1998 hazırlıkları birkaç milyar euroluk altyapı projeleri gerektirdi. Ancak bu projelerin turnuvadan birkaç yıl önce hayata geçirilmesi, zamana yayılmalarına ve ekonomik etkilerinin zorlukla görülebilir olmasına sebep oldu. Buna ek olarak harcamaların Fransa’nın bütçe politikasının sıkılaştırıldığı bir döneme denk gelmesi 1998 turnuvası hazırlıklarında hükümet yatırımlarının zayıf kalmasına yol açtı. Dünya Kupasının turizm gelirlerinde artışa sebep olup olmadığı Fransa’da ciddi bir şekilde tartışıldı. Geriye dönüp bakıldığında böylesi olumlu bir etkiden bahsetmek zor görünüyor.
Turizm ve Enflasyon
Turizm sonuçları aslında bir miktar düşüşe de işaret ediyor. Fransa’nın geleneksel olarak bir turizm merkezi olduğu düşünüldüğünde (turizm bağlantılı harcamalar ülke GSYİH’sının %7’sine denk geliyor) Dünya Kupası bağlantılı turizmin diğer turist akımlarını dışladığı söylenebilir.
Dünya Kupası gibi olaylar geçici fiyat düzeltmelerine de sebep olabilmektedir. Ancak Tüketici Fiyat Endeksinin bu tip etkilere en açık olabilecek bileşenine bakıldığında –otel, restoran ve kafe fiyatları, böyle bir etkiden bahsetmek zor. Bu dönemdeki aylık fiyat artışı Haziran ve Temmuz aylarındaki ortalama aylık artıştan yüksek değildi.
Almanya, Fransa Gibi Olacak Mı?
Genel olarak bakıldığında Fransa örneği Dünya Kupası gibi büyük ölçekli küresel organizasyonların GSYİH üzerinde ölçülebilir etkileri olduğunu göstermektedir. Ne var ki, Fransa deneyiminde elde edilen sonuçları Almanya’ya aynen uyarlamak doğru olmayabilir. 1998’de Fransız ekonomisi güçlü bir durumdayken, Alman ekonomisi özellikle zayıf özel harcamalar sebebiyle kırılgan durumda. Şimdilik Dünya Kupası hazırlıklarının Alman ekonomisinin reel göstergeleri üzerinde olumlu etkileri olduğunu söylemek mümkün değil.Turnuvanın 9 Haziran ve 9 Temmuz arasında yapılacak olması sebebiyle tüketim üzerindeki etkiler temelde ikinci çeyrek rakamlarında görülecektir. Dünya Kupası’nın Alman yurt içi hasılası üzerindeki muhtemel etkilerini değerlendirmek için kullandığımız varsayımlar şunlardır:
Ø Alman takımı en az çeyrek finallere kalacak.
Ø Kabaca 3.5 milyon insan maçları izlemeye gelecek ve bunun 1 milyonu yurt dışından gelecek.
Ø Gecelik konaklamaların sayısı 5 milyon civarında artacak.
Ø Ortalama taraftar günde 150 euro harcayacak.
Ø En çok yarar görecek talep bileşenleri, özel tüketim, yatırım ve ihracat olacak.
Artan Rakamlar
Özel tüketim, 2006 Dünya Kupasından ciddi biçimde yararlanacaktır. Perakende satışları taraftarların harcamaları sayesinde 500 milyon euro civarında artacaktır. Ve harcamaları yapacak olan sadece “gerçek” futbolseverler olmayacaktır. Maçları izlemeye gitmeyenler bile Dünya Kupası ürünleri ve audio/TV ürünleri alacaktır. Buna ilaveten istihdamda da geçici bir artış yaşanacaktır. 60000 civarında yeni iş –özellikle hizmetler sektöründe- oluşması beklenmektedir. Aslına bakılırsa, bu işlerin üçte biri Dünya Kupasından sonra da devam edecektir. Bu kalıcı işlerin çoğu güvenlik, yiyecek-içecek (catering) ve restoran sektörlerinde olacaktır. Bu durumun sonuç olarak harcanabilir geliri ve özel tüketimi arttırması beklenir. Genel olarak bakıldığında büyük çoğunluğu yılın ilk yarısında olmak üzere özel tüketimin 2-3 milyar euro civarında artması muhtemeldir. Bunun önemli bir kısmı tasarruf oranının düşmesine sebep olacaktır. Bunların dışında güvene bağlı olarak dolaylı tüketim etkileri ortaya çıkabilir. Tüketici ikliminde son aylarda görülen iyileşme 2006 Dünya Kupası ev sahipliğiyle iyice artabilir. Alman takımının turnuvada varsayılandan daha başarılı olması (Fransa’da olduğu gibi) tüketici güveninin iyice artmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde başarısız bir Alman takımı özel tüketimin düşmesine yol açacaktır.
İthalat ve İhracat
Genel olarak bakıldığında Dünya Kupası Alman Yurt İçi Hasılasına kabaca 5 milyar euroluk bir katkı yapacaktır. Bu ülkenin büyümesine 0.25 puanlık bir artışa denktir. Son bir not olarak yabancı futbol taraftarları tarafından yapılacak tüketim ve gecelik konaklamaların özel tüketim olarak değil ihracat olarak sınıflandırılacağı belirtilmelidir- bu tip harcamalar istatistiksel sebeplerle hizmet ihracatı olarak nitelendirilmektedir.
Mal ve diğer hizmet ihracatları Alman toplam ihracatını 2 milyar euro kadar arttıracaktır. Turizm, Almanya için Fransa için olduğundan daha az önemli olduğundan sıradan turistlerin futbol turistleri tarafından dışlanması Almanya’da daha az telaffuz edilecektir. İhracatla birlikte ithalat da artacaktır. Sonuçta Dünya Kupası malzemelerinin çoğu ithal edilmektedir. Bu yüzden, net ihracatın büyümesi biraz daha küçük olacaktır. Toplamda, Almanya’nın net ihracatında futbol kaynaklı artış %0.1 düzeyinde olacaktır.
3.09.2004
Kiev'in Fener'e Kıyağı
Şampiyonlar Ligi, Avrupa futbol endüstrisinde öyle bir yere geldi ki kupaya katılıp katılamamaya ve orada alınan sonuçlara göre takımlar ya çok daha elit bir kademeye yükseliyorlar, ya da iflas ediyorlar.
Genel olarak gazetelerimizde Şampiyonlar Ligi’nin gruplarda elde edilen sonuçlara göre dağıtılan fiks ödemelerinden bahsedilir.Bunun yanında UEFA’nın dağıttığı bir de medya ve televizyon yayın hakları gelirleri vardır ki bu gelirlerin dağılımı bir standarda bağlanmamıştır, değişkendir. O kadar değişkendir ki bir kulübün toplam Şampiyonlar Ligi gelirlerinin %5 ila %75’i arasında bir değer belirtir.
UEFA’nın Şampiyonlar Ligi’ndeki yapısına baktığımız zaman, UEFA’nın arabulucu bir şirkete benzediğini görüyoruz. Bu şirket, televizyon kuruluşlarından gelen parayı sadece katılan kulüplere değil aynı zamanda üyesi olan 52 federasyon arasında da bölüştürür.
Peki bu paralar nerelere nasıl gider? Kulüplerin bu havuz sisteminden alacağı para, ülkesinin yayıncı televizyon kuruluşunun ödediği ücrete göre değişir. Kulüplerin alacağı ödeneğin yarısı bir önceki sezon takımın kendi ligini kaçıncı sırada bitirdiğine bağlıdır. Takımın, Şampiyonlar Ligi’nde ne kadar ilerlediği de diğer yarısını etkiler. Şimdi bu karmaşık görünen formülü örneklerle açalım.
Son 4 yıla baktığımız zaman bu yayın hakları havuzundan en çok geliri 122 milyon euro ile Bayern Münih’in aldığını görüyoruz. Bunun sebebi sadece Münih’in kupada başarılı olması değil aynı zamanda Alman yayıncı kuruluşun geçtiğimiz sezona kadar yayın hakları için en yüksek ücreti ödeyen kuruluş olmasıydı. Bu havuzdan alacağınız parayı belirleyen bir diğer faktörde ülkenizden kaç takımın kupada oynadığı ve ne yaptığıdır. 2001 yılında Münih Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğunda kupaya katılan diğer iki Alman takımı Hamburg ve Leverkusen ilk turda elenmişlerdi. Bu sayede Münih o sezon UEFA’dan 46 miyon euro alırken onun arkasındaki takım Münih’ten 10 milyon euro daha az almıştı.
Alman yayıncı kuruluşunun ödediği paranın etkisini gösterdiği bir diğer örnek de Borussia Dordmund. 2002/03 sezonunda 34 milyon euro alan Dordmund o sezon şampiyon olan Milan’dan daha fazla para almıştı. Ancak ertesi sezon takım Club Brugge’e ön elemede elenince kulüp tahmini 14 milyon eurodan oldu. Bunun sonucunda kulüp yöneticileri oyuncuların ücretlerinde %20’lik bir kesintiye gittiler ve bu paraları bir havuzda topladılar. Havuzdaki paranın geri dağıtılması için üç kriter belirlendi: UEFA Kupası’nda final oynamak, Almanya Kupası’nı almak, ya da doğrudan Şampiyonlar Ligi’ne kalma hakkını elde etmek. Takım bu üç hedeften hiçbirine ulaşamayınca oyuncular paralara elveda demek zorunda kaldılar.
Geçtiğimiz sezonla birlikte finansal dengeler Fransa, Almanya ve İtalya’dan, İspanya ve İngiltere’ye doğru kaymaya başladı. Yeni televizyon anlaşmaları ile birlikte 2006’ya kadar İngiliz ITV ve Sky kanalları UEFA’ya en büyük parayı verecek kurumlar oldular. Yeni sözleşmeyle İngiliz kuruluşların ödediği ücret %33 arttı. Böylece geçen sezon Arsenal, Manchester United ve Chelsea üçlüsü toplam 55 milyon euro aldılar ki bir önceki sezon ödenen ücret 42 milyon euro idi. Bu 55 milyon euronun dağıtımının belli bir oranı var. Bu oran takımlar bir önceki yıl ulusal liglerinde aldıkları sıraya göre değişiyor. 2002/03 sezonun şampiyonu United bu paranın %45’ini alırken, lig ikincisi Arsenal paranın %35’ine, lig dördüncüsü Chelsea ise %20’sine sahip oldu. Lig ücüncüsü Newcastle United ön elemeyi geçemeyince tüm para dört yerine üç takım arasında bölüşüldü. Buradan çıkartacağımız sonuçla başlığı çözebiliriz. Trabzonspor’un elenmesiyle Fenerbahçe, Star’ın bu yıl kulüplere ödeyeceği paranın tamamını tek başına alacak.
Dediğimiz gibi UEFA sadece katılan kulüplere değil aynı zamanda federasyonlara da para ödeyerek futbolun gelişmesine katkıda bulunuyorlar. Lige takım gönderemeyen takımlar 6.5 – 12 milyon euro arası bir para alırken, takımı olan federasyonlar 21 milyon euro alıyorlar.Şampiyon Ligi’nden alınan paralarla yazılan birçok başarı ve başarısızlık öyküsü mevcut. Şampiyonlar Ligi’nde çok başarılı olamasa da yıllardır Norveç’i tek başına temsil eden Rosenborg bugüne kadar 43 milyon euro kazandı. 29 milyon euroya 21000 kapasiteli tamamı kapalı tribünlerden oluşan yeni stadını inşa ederken bu parayı kullandılar. Şampiyonlar Ligi havuz sisteminden 34 milyon euro gelir elde eden Olympiakos yeni bir antrenman tesisi inşa etti. Bunun tam tersi istikamette de Şampiyonlar Ligi’nden gelecek paraya güvenip de bol para saçan ancak başarılı olamayan kulüpler var. Bunların en büyük örneği Leeds United. David O’Leary yönetiminde transfere 134 milyon euro harcayan kulüp Avrupa’nın en büyük kupasında başarılı olamayınca 98 milyon euroluk bir borca girdi. Yine 2000/01 sezonunda lige katılma başarısı gösteren Fiorentina başarılı olamayınca iflas etti. Son bir örneği de kendi ülkemizden verelim: Şampiyonlar Ligi’ne en çok katılan takımlardan biri olan Galatasaray bu sayede günümüze kadar 48.5 milyon euro kazandı. Peki Rosenborg ve Olympiakos örnekleri ile karşılaştığında ne yaptı? Gitti paraları Jardel, Bülent Akın ve Serkan Aykut’a yatırdı ve şu an içinden kolay kolay çıkılamayacak bir borç batağında.Şapkların öne konup düşünülmesi gereken bir durum.