İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.10.2011

Güzel Bir pazar: Maraton ve D-will

 İki senedir kayıt yaptırıp gitmedikten sonra bu sene kesin be kesin katılıp boğaz köprüsünü yürüyerek geçmeyi ve köprüde kahvaltı etmeyi kafaya koymuştum. Melih pazar sabahın köründe kalkıp eşlik etmeyi kabul etti. Köprüde kahvaltı yapıp kahve içtikten sonra yağmur bastırınca en nihayetinde amaca hizmet edip Yıldız'dan sonrasında koşmaya başladık. Yarışı 1 saat 40 dakikada bitirdiğimize göre sanırım epey bir köprünün üzerinde takılmışız. Pazar sabahı uykumdan feda etmeye kesinlikle değdi. Herkesin hayatında bir kere yapması gerekli.
Sonrasında dönüp kurunduktan sonra 13.30'da Deron Willams'ı izleyelim dedik. Salona girene kadar Beşiktaş'ın kiminle oynadığını, dahası ligde Banvit Kırmızı diye bir takım olduğunu bilmiyorduk. Olur ya lokavt biter, Deron Williams döner; gitmeden bir an önce canlı gözle izlemek tek hedefimizdi. Pek rağbet yoktu maça. Belki 2000 kişi salonda anca vardır. Hakemler sağolsun bir hücum bir de teknik faul çalarak Deron'u maçın önemli bölümünde kenarda tuttular. Oynadığı sürede belli ki Deron hakikaten iş ahlakıyla buraya oynamaya gelmiş. Bunu görmek güzel. Semih'in ise götü kalkmış. Daha 2 sene evvel Fenerbahçe'de çömez muamelesi göre Semih, böyle bir abilik taslamalar, bir hakemlere itiraz sormayın gitsin. Belli ki amacı sakatlık ardından form tutmaya çalışıyor ama ortada bariz bir arıza var.

Banvit Kırmızı'da yaşları 17 ila 21 arasında değişen çocuklar oynuyor. Zaten koçları da "NBA'deki lokavt umrumuzda değil. 6 oyuncumuzun lise talebesi olduğunu düşünürsek eğitim müfredatı bizi daha çok ilgilendiriyor" demiş. Bugün 50 sayı fark yediler. Belki bütün sezon böyle farklar yiyecekler ama yaşıtları altyapı maçlarına çıkarken bu çocukların birinci ligde Deron Williams'a karşı oynaması bulunmaz nimet. Ama bu kadar bireysel oynayarak bir yere varamazlar. Maç bittiğinde takımın yaptığı toplam asist sayısı 8 idi.

 Maçın genci ise Beşiktaş'tan çıktı. Isınmalarda bir baktık daha yeni bıyık tüyü biten bir çocuk var. Dedik bu çocuk olsa olsa en fazla 16 yaşındadır. Nitekim dönünce baktım hakikaten 1995 doğumluymuş. Oyuna girer girmez iki asist yaptı. Ne büyük şans ki böyle bir dönemde çok şey öğrenebileceği Deron var.

Şu NBA yönetimi de fazla naz yapmasa da sezonu komple iptal etse de bizim Fenerbahçe de sadece sakatlanan Marko Tomas'ın yerine adam almakla kalmasa şöyle Ömer Aşık'ı falan da geri getirse. Salı Euroleague başlıyor. CSKA şu an itibariyle en büyük favori. Tabi Barça'da antrenmanlara çıkmaya başlayan Gasollerin takıma resmen katılması tüm düzeni değiştirebilir.

19.09.2011

Eurobasket 2011 sıralaması

1. Juan Carlos Navarro (18,7 sayı, 3 asist)
2. Tony Parker (22,1 sayı, 4,4 asist)
3. SF olsa da 5.1 asist ortalamasıyla Victor Khryapa (7,9 sayı, 5 rib)
4. Bo McCaleb (21,4 sayı 3,7 asist)
5. Sarunas Jasikevicius (9,5 sayı, 4,6 asist)
6. Diamantidis, Spanoulis ve Papaloukas'dan bayrağı devralmaya çalışan Nick Calathes (9,2 sayı; 3,8 asist)
7. Jaka Lakovic - Goran Dragic (9,5 sayı; 3 asist - 11,7 sayı; 2.7 asist)
8. Milos Teodosic (11,3 sayı; 4,2 rib; 5,7 asist)

Peki tüm bunlara karşılık Kerem'in istatistikleri nedir? 3,3 sayı ve 2,1 asist. Tamam savunma şampiyonluk getirir ama bir de point guardın kadar konuş diye bir söz vardır. Sözüm Kerem'e değil; 10 senedir ha bire uzun yetiştirip bir tane oyun kurucu yetiştirmeye beceremeyenlere.

10.09.2011

Kanser Eden Takım

Tatilden döndüğümden beri takım 5 maç oynadı, bunun dört tanesini kaybetti ve hala üst tur şansı var ama kanser olmak üzereyim. Takım kabiliyetsizdir, rakibi daha güçlüdür; oynar, kaybedersin. Ama bu durum böyle açıklanamaz. 2 sayı gerideyken, 12 saniyede bir set çizemeyip bütün turnuva boyunca bir tane bile üçlük sokamayan oyun kurucunun üçlük denemesi; maç topunu beş saniyede oyuna sokamayıp maçın kaybedilmesi; ilk çeyrekte 6 sayıda tuttuğun rakibinin kalan üç çeyrekte 67 sayı atması güçsüzlükle açıklanamaz.

"Hücum maç kazandırır, savunma şampiyonluk" felsefesini benimsememiz güzel ama hücum yapamayıp maç kazanamayınca şampiyonluk gelmiyor. %28 üçlük isabeti ile oynuyoruz ve şu noktadan sonra hangi birimizin hücumda maç topunu oynadığımızda, o topun gireceğine inancımız var ki?

26 sayı attığın sürece rakibi koca devre 23 sayı tutmak birşey ifade etmiyor. Hücumda birşeylerin üretilmesi gerekiyor ki bizim oyuncu yetiştirme politikamız sebebiyle anca seyirci olursa hücum oluyor. Uzunlara yatırım yapıp Semih, Enes, Ömer, M.Okur, Ersan ve hatta Hidayet ile senelerce NBA seviyesinde, hatta All-Star seviyesinde oyuncular yetiştirdik. Amma velakin İspanya sadece Pau Gasol ile değil Calderon, Navarro ve Rubio ile bu seviyelere çıkıyor.

10 sene önce Türkiye'deki şampiyonada da Kerem'e ana avrat dümdüz gidiyorduk, sene 2011 oldu hiçbir şey değişmedi.Kerem'in arkasında ikinci adam olarak dura dura Ender 28 yaşına geldi. Futbolda Semih Şentürk ne ise Ender de odur.Her sene aşağıdan gencecik uzunlar geliyor ama aşağıdan gardımız yok.

Nihayetinde pazar gene epik bir maç çıkartıp, Teodosic'e sahayı dar edip, maçı kazanıp üst tura da çıkabiliriz. Sonrasında Euro 2009'da olduğu gibi saçma sapan bir Yunanistan mağlubiyeti ile turnuvayı gene 8. kapatabiliriz.

3.09.2011

Önümüz Açık


Basketbol milli takımımız ile devam edelim. Litvanya maçıyla gördük ki bizim 2 senedir yakaladığımız ivme tesadüf değil, biz Avrupa'nın her takımıyla başa baş oynarız, işler iyi giderse Avrupa Şampiyonu bile oluruz.

Milli takımımız çok iyi savunma yapıyor. Savunmanın birinci kaynağı kenetlenme ve iyi mücadele. Ancak teker teker baktığımızda da oyuncularımız hep iyi savunmacılar, bu nedenle müthiş bir savunma takımı olduğumuz çok açık.

Bir başka artımız ise tabii ki pota altımız. Yıllardır pota altımız kuvvetliydi ancak hiç bu kadar iyi olmamıştı herhalde. Ömer, Ersan, Enes, Oğuz, Semih pota altı İspanya ile birlikte Avrupa'nın en iyisi. Furkan, İzzet, Dusan gibi daha tam olmamış isimleri de unutmayalım. Kerem Gönlüm, Kaya, Mirsad, Mehmet Okur gibi eski jenerasyonun yıldızlarını hiç saymadım bile ki bu isimler hala kullanılabilir.

2 ve 3 numara pozisyonlarında ise sıkıntı çekiyorduk, hele ki Hidayet'in kötü performansı bu sıkıntıyı arttırıyordu. Ancak son 2 yılda Ömer Onan'ın çıkışı muazzam. Ömer'den daha uzun yıllar yararlanamayacağız belki ama bu yıl Cenk'i kazanmaya başladık gibi, ve en önemli kazancımız Emir Preldzic oldu elbette. Henüz ilk yılında takıma inanılmaz bir katkı veriyor ve oyun sıkıştığında "al at" diyebileceğimiz bir numaralı oyuncumuz konumuna geldi. Bu turnuvada şu ana kadar çok süre almadı ama Sinan Güler'i de unutmayalım.

Point Guard konusunda ise Kerem Tunçeri şu an iyi götürüyor ve 2-3 yıl daha üst düzey seviyede basketbol oynayacağını ümit ediyorum. Ama ilerisi için bir fikrim yok, Doğuş'u hiç izlemedim, Tutku'yu beğenirim ama Orhun Ene tercih etmiyor. Hakan Demirel ve Engin Atsür maalesef olmadı. Ender Arslan'ı da hiç bir zaman güvenilir bulmamışımdır ama Emir'den sonra "al at" diyeceğimiz ikinci oyuncu konumunda.

Buradan da takımımızın hücum gücünün zayıflığına vurgu yapabiliriz. Evet, hücumda çok sınırlı değiliz ama oyuncularımız genelde tamamlayıcı, skor üreten NBA tabiriyle "go to guy" oyuncumuz yok. Bir Harun Erdenay yok yani..

Yazımı bitirirken şunu ilave edeyim dünkü maçta da gördük ki Ömer serbest atışlarını mutlaka geliştirmeli. Avrupa basketbolunda "Hack the Ömer" furyası başladı. Her potaya uzanışında faul yapıyorlar.

Hidayet "The End"


Basketbol milli takımımız geçtiğimiz yıl Dünya ikincisi oldu diye bu yıl da Avrupa Şampiyonu olacak diye bir şey yok, geçtiğimiz yıl çok ekstra durumlar söz konusuydu, bunları basketbolu az çok takip eden herkes biliyor.

Fakat yerimiz de çok aşağısı değil, bugün Avrupa'nın her takımıyla başa baş oynayabilecek kapasitede bir takımımız var ve gelecek yıllarda işler daha da iyiye gidecek gibi gözüküyor. İnşallah turnuvalara damga vuracağımız bir 10 yıl bizi bekliyor.

Futbolla karmaşa olduğu için sadece ikinci yarısını izlediğim Litvanya maçıyla ilgili analiz yapmamız gerekirse büyük sıkıntının Hidayet olduğunu söyleyebilirim. Hidayet'i severdim ta ki geçtiğimiz yılki maddi - manevi mevzusuna kadar. Ancak burada bahsedeceğim şeyler tamamen tarafsız düşüncelerim.

Hidayet 2001 yılından beri milli takımın lideri ve 11 yıllık NBA kariyeri gayet başarılı. Ancak Hidayet başarılı NBA kariyeri olduğu için Avrupa standartlarında skorer bir yıldız olduğunu düşünüyor, bu 10 yıldır değişmedi.
Oysa öyle değil, tam tersi Avrupa'da sayı atmak NBA'e göre çok daha zor. 2001'de, 2002'de, 2007'de yine takımın skor yükünü çekecek kadar attı ama üç turnuvadır Hidayet dripling ile adam geçemiyor, şutları girmiyor, yaptığı şey topu aldığında vakit geçirip zorlamak, adamını geçemeyince ya top kaybı yapıyor, ya el üzerinden isabetsiz bir şut atıyor. Kendisi için en iyi seçenek dün maçtaki gibi zor pozisyonda yanındaki oyuncuya verip yanındaki oyuncunun topu kaybetmesini sağlıyor.

Hidayet şu an bir üç numara için fazlasıyla ağır ve şutu kötü, ancak belli ki hiç bir zaman Avrupa standartlarında NBA'deki kadar bile iyi oyuncu olmadığını kabul etmeyecek. Hidayet bence milli takıma zarar vermektedir. Bunu 2009'da da söyledim, geçen sene maçları yarım yamalak izlediğimde de söyledim, şimdi de söylüorum. Hidayet'i milli takımdan kesmek kolay değil ancak kendisi bırakmazsa maalesef o da Hakan Şükür'ün durumuna düşecek, bıraktırılmak zorunda kalacak. Kendisi 2012 olimpiyatlarında oynamak istediğini sonra bırakacağını söylemişti zannedersem, bu da kendisi ve Türk basketbolu için iyi bir gelişme bence. Türk basketboluna büyük hizmetleri oldu ve belki de basketbol tarihimizin en büyük oyuncusu. Hidayet'i iyi hatırlamak istiyoruz.

24.11.2010

Akatlar'a Nasıl Gidiyoruz Abi?

Bir Fenerbahçeli için futbolda Trabzonspor deplasmanına gitmek hacılık ise, basketbolda bunun karşılığı Beşiktaş deplasmanına gitmektir. Özellikle Akatlar'dan beri. Hepimizin bildiği gibi, Türkiye'de basketbolda deplasman tribününe izin yok. O yüzden biz de deplasmana gittiğimizde sus pus maçımızı izliyoruz. Yeri geldiğinde rakip olduğumuzu çaktırmamak için alkışlara eşlik ediyoruz, rakibin basketlerine sevinir gibi yapıyoruz falan. Böyle yazdığımda çok sıkıcı bir aktivite gibi gözükse de bu aslında çok zevkli bir şeymiş, ben bunu pazar günü anladım. Evet efendim, bu satırları yazan Fenerbahçeli, Akatlar'a giderek hacı oldu geçtiğimiz haftasonu. Galibiyeti de Beşiktaş'ın kalbinden söküp çıkararak eve döndük...

Gerek Iverson'ın ülkeye gelişi, gerek artık Akatlar'ı görmem gerektiği hissine kapılmam ve en çok da Beşiktaş'ın bizimle oynaması beni bu maça gitmeye iten faktörler. Çağrı isimli, Beşiktaşlı arkadaşımla bu maça ailelerimizin ortak girdiği dananın kesiminde karar verdik. Hemen ertesi gün İstanbul'a akraba ziyaretine giderken, Kanyon Biletix'ten aldım 40 TL'lik biletleri. En ucuz biletler 30 TL'ydi ve onlar bitmişti, biz de 40 TL'lik biletlerden aldık. Salona girdiğimizde ise gördüğümüz görüntü şoka uğramamıza yetti. Futbolda bileti alırsın ve tribüne girip istediğin yere oturursun. Ama basketbolda genelde böyle değildir bu, özellikle de küçük salonlarda. Biletimizde yazan yere oturmak istedik başta ama imkansız. Maçtan 25 dakika önce salona girmemizin çok yanlış bir karar olduğunu farkettik çünkü 3.500 kişilik salonda yaklaşık 5.000 kişi vardı. Hani erkenden gelsek ve 150 TL'lik yer olan bench arkasına otursak kimse bir şey demeyecek gibi bir ortam. Herkes her yerde. Biz de biletimizle hiç alakalı olmayan bir yere sıkıştık. Protokol karşısı, 2. kat...

Gelin maçtan 3 saat öncesine dönelim. Kadıköy'de Beşiktaş vapurunu bekliyoruz. İlk olarak Beşiktaş formalı bir çocuk gördük ve yanındaki ürünsüz diğer çocuk yanımıza gelip (Çağrı'da Beşiktaş atkısı vardı) "Usta ben Galatasaraylıyım da, bu Akatlar'a nasıl gidiyoruz?" dedi. Çağrı'nın ilk söylediği ise "Arkadaş da Fenerbahçeli." oldu. Neden öyle dedin Çağrı, neden? Ben ki, fişlenmemek için aldığımdan beri sadece 1 kez çıkardığım Fenerbahçe bilekliğimi (1 yıl oldu aldığım ve çıkardığım tek gün yine bir Beşiktaş maçına gittiğim gündü, geçen sene İnönü, Beşiktaş-Sivasspor) çıkarmıştım sabah evden çıkarken. Ondan sonra "Biz de bilmiyoruz vallahi." geldi. Beşiktaş'a geçtik, herkes birbirine Akatlar'ın nerede olduğunu soruyor. Iverson'dan önce kimse gitmiyordu ki Akatlar'a. Bunun somut kanıtını Beşiktaş'ta buram buram hissediyor, hatta canlı tanık olarak görüyordunuz. Bundan önceki 3 yıl, seyirci ortalaması 50 falandı Akatlar'ın.

Burada bir parantez açalım ve Beşiktaş'ta durakta Akmerkez'e giden bir otobüs beklerken yaşadıklarımızı anlatalım. Hani böyle maça giderken görülen kirli sakallı, şişman ve uzun boylu abiler tehlikeli gelir ya hep size. Hele de muhabbete girersiniz ve karşıdakinden "Benim biletim yok." sesini duyarsınız. İyice tırsıp uzaklaşmak istersiniz oradan. Öyle bir abi bize salona nasıl gideceğimizi sordu. Yok yok, gülmekten anlatamıyorum ben, aynen diyalogları yazayım.

Abi: Selam gençler, ya benim biletim yok. Salona nasıl gidiyoruz?
Çağrı: Abi biz de bilmiyoruz, sora sora gideceğiz işte?
A: Ya ben aslında Beşiktaşlı değilim ama Iverson gelmiş, görelim dedik. Galatasaraylı'yım ben, Fenerbahçe düşmanıyım. Zaten bizim tribünün %80'i Beşiktaşlı'dır.
Biz: Eheheh, meheheh.
A: Nerelisiniz siz?
Ç: Kocaeli abi.
A: Kocaelililer sağlam tribün yapar. Bir besteleri var; "Körfez'im, işte bak, Hodri Meydan her zamanki yerinde". (Bu arada doğrusu; "Körfez'im, bak işte, Hodri Meydan her zamanki yerinde" olacak.)
Ç: Evet abi.
A: Hmm, grupta lider biziz ama.
(Çağrı burada abinin Elazığlı olduğunu anlıyor. TFF 2. Lig Kırmızı Grup'ta Elazığspor 1. sırada. Bense hiç sevmem Kocaelispor'u laf arasında.)
Ç: Haftaya bize geliyorsunuz abi.
(Ben nezaketen araya girip "Gel ağırlayalım abi." dedim burada, eheh.)
A: Ben de Elazığ'da olacağım, tüh.
Biz: Tüh.
Biz: Neyse abi biz kaçalım.
A: Haydi görüşmek üzere.

Sonra bindiğimiz otobüste gördük abiyi. Sonra maçtan sonra tekrar Beşiktaş'a döndük ve semtte gördük. Beşiktaş'ta yemek falan yedik. 1 saat geçirdik. Vapurla karşıya geçtik. Kadıköy'de yürürken bakkalın içinde yine aynı abiyi gördük. Şaka gibiydi. Yaşamanız lazım.

Biraz da salondan bahsederek bitireyim. Akatlar çok güzel bir salon. Küçük salonları her zaman sevmişimdir. Sırf bu yüzden Fenerbahçe Kadın Basketbol takımının Ataşehir'deki salon bitince Caferağa'dan ayrılmasını istemiyorum. Akatlar'daki atmosfer muazzam. Çok gürültülü bir maç yaşadık. Rakibi çok iyi baskı altına alıyorlar. Rakip çok kaliteli olduğu için bu baskıya bu sonuç anca. Üstelik Fenerbahçe'nin çok nadir galibiyetle çıktığı bir deplasmandır Akatlar. Iverson'a ilgi büyüktü. İlginin büyük olduğu kadar, Iverson'ın basketbol oynama niyeti düşüktü. Oynamadı demeyelim de oynayamadı diyelim. Ömer Onan çok iyi kilitledi onu, ondan ziyade uzun bir süre sonra yeni yeni basketbol oynuyor. Dolayısıyla form durumu, kondisyonu falan çok alt seviyede. Zamanla iyileşecektir Ivy. Ancak Beşiktaş taraftarının her maçı böyle doldurması gerek takımlarının başarılı olabilmesi için. Kötü bir kadronuz da olsa şu seyirci önünde maç kaybetmeniz çok zor gerçekten. Ancak seyirci de haddini bilecek ve 40 dakika boyunca rakibe küfretmeyecek. Bu bir derbi nihayetinde ve küfrü tabii ki anlarım. Bütün Beşiktaş seyircisine de mal etmiyorum bu olayı. Sadece protokol karşısındaki tribüne göre sağ pota arkasında kalan az sayıda Beşiktaş taraftarının amacı tamamen olay çıkartmaktı. Tamamen kendi egolarını tatmin ettiler. Basketboldan zerre anlamadıklarına ve işlerinin güçlerinin Fenerbahçe ile olduklarına eminim. Her tribünde var böyle azınlık ve açıkçası spor, onlar olmadan çok daha güzel.

İmkanı olan her basketbolsever Akatlar'ı görmeli.Maç girişinde arama yapılmasa da (Evet bozuk parayla girdim içeri.), herkes istediği her yere oturabilse de, maç çıkışında orta çıkıştaki kapıların açılmaması dolayısıyla turnikelerden geçtikten sonra geri dönemeyip, kapıların da kilitli olmasından dolayı bir 8-9 kişi, küçücük bölgede bir 10 dakika hapis kalsak da (2 de yabancı vardı yanımızda, hayır yabancılar ülkesine gidip ülkemizi kötüleyecekler geyiğine girmeyeceğim) Akatlar güzel salon. Ama her maç böyle dolduğunda güzel, 10 kişiyle değil...

6.11.2010

Yorumsuz

Kasti dirsek atan, yumruk atan, suratına top atan çok kavga gördüm ama böylesine tek taraflı bir sportmenlik dışı tekmeye, American History X'den bu yana ilk defa şahit oluyorum. Yuh!


10.05.2010

Spor Kulübü Olmak

Geçtiğimiz perşembe akşamı önce Burhan Felek'te kadın voleybolcularımızın şampiyonluk maçındaydım. Maç biter bitmez GFB'nin kiraladığı otobüslerle Caferağa'ya gidip bu kez Galatasaray ile oynanan final serisinin ilk maçında kadın basketçileri destekledik. İki maçı kazandıktan sonra da tribünlerde bir "dünyanın en büyük spor kulübü" tezahüratı hakim oldu. Ne yazık ki bu sadece söylemekle olmuyor. Evet 9 branşıyla Fenerbahçe belki de dünyanın en çok branşta yer alan spor kulüplerinden birisi ancak eğer branşlar arasında etkileşim yoksa tek ortak noktaları sarı lacivert çubuklu formayı giymek oluyor.

Dün akşam Barcelona, Euroleague finalinde Olympiakos'u yenerken takımı destekleyenler arasında bu 5 futbolcuda vardı. Beşi de Barcelona altyapısından çıkan oyuncular, Sevilla maçından bir gün sonra, haftaya La Liga'da şampiyonluk maçına çıkacaklarken kalkıp Paris'e gidip final maçında takımlarını desteklediler. Bunu yaparken de üzerlerinde takım elbise vb. değil basketbol formaları vardı.

Türkiye'de basketbol maçına basket forması ile gitmek gibi bir şansımız yok çünkü Feneriumlarda basket forması satılmıyor. Muhtemelen daha önce denenmiştir, satılmadığı için ürün gamından çıkarılmıştır. Salonlarda futbola ait olan tek şey tabi ki formalar değil. Voleybol maçında "Fener gol,gol,gol! Şampiyonluk geliyor" tezahüratının ne işi var?

En başa dönelim. Sarı Melekler, Cannes'da kulüp tarihinin ilk Avrupa Kupası finalini oynarken kulüpten başka bir oyuncunun tribünde olduğunu sanmıyorum. Olsaydı gazeteye çıkardı. Cannes'ı geçtim acaba herhangi bir futbolcu Dereağzına 10 dakika mesafedeki Caferağa'ya ya da 15 dakika mesafedeki Burhan Felek'e hiç gitmiş midir?