İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.07.2008

Efsanenin Dönüşü

Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yürütülen, bu topraklarda yaşayan herkesin gururu olan İstiklâl Savaşı’nın bitmesiyle Ankara Başkent ilan edilmişti. Yeni Cumhuriyet’in modern yüzünü ortaya koymak için, sıfırdan başlayan başkent inşasında dünyaca ünlü mimarlar sırayla davet edildiler Ankara’ya. Başkente yapılan ilk binalara bugün sırayla bakıldığında aslında ne kadar güzel bir devletin kurulduğu ortaya çıkıyor. İlk Meclis, Ankara Garı, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ve diğer hem devlet ciddiyetini hissettiren hem de harika estetiğe sahip bir sürü mimari harikası. Laik cumhuriyet böylesine modern ve batılı bir şehir inşa etmeye çalışırken aslında Ankara’ya gelen memurlardan ziyade Ankaralıların laik yaşama pek uzak olmadığı, doğu batı sentezine ta o zaman başlandığı görülmektedir.

Ankara’nın diğer sakinlerine göre en az birkaç kuşak Ankaralı olanların yaşadığı Kayabaşı, Hamamönü, Samanpazarı, Hacettepe civarında her şehirde olan yasadışılık merkezi oluşmaya başlamıştı. Bugün adı sadece bir üniversiteden ibaret zannedilen Hacettepe Mahallesi’nde kendine özgü kuralları olan Hacettepeliler oturmaktaydı. Henüz kalabalıklaşmayıp mahalle kültürünün en hızlı zamanlarını yaşadığı yıllarda Hacettepe Ankara’ya korku salan, kabadayılarıyla ünlü, racon lafını kimse bilmezken en sağlam raconların kesildiği bir merkez haline gelmişti. Ankara’yı seçkinlerin merkezi yapmaya çalışan idareye inat Hacettepeliler kendi seçkinciliğini oluşturup Cumhuriyet’i “anladıkları gibi “ yaşamaya başlamışlardı. Ankara’nın ilk yıllarında yerleştirilmeye çalışılan kültürün tersine Hacettepe ortama hakim oluyordu. Batı müziği çalan ve kadınlı erkekli gidilen pastane, gazinonun yerine bol sarımsaklı mezelerin hüküm sürdüğü, rakı bilemedin şarap içilen ve utla kanunun geri döndüğü meyhaneler açılmaya başlamıştı Hacettepe’ye.

Ankaralıların laik yaşama uygun olduğundan bahsetmiştik. Hacettepe’nin gençlerinden olan anne tarafından dedem lakabıyla “Albay Cemal” Cuma namazlarına neden gitmediklerini soran mahallenin yaşlılarının Hacettepeli gençler tarafından “cumartesi gidiyoruz biz tenha oluyor” diye cevaplandıklarını söylemiş ve rahmetli olana kadar bu iddiasını sürdürmüştür. Artık ölmek üzere olan ve belikli kurtarma yazılısına giden ihtiyarlar dışında pek camiye gidenin oruç tutanın olmadığı ender mahallelerden biriydi Hacettepe.

Hacettepe kabadayılarıyla ünlü art arda açılan meyhanelerde yaşamın sürdüğü meydandaki büyük havuzun kenarında hep beraber pikniklerin yapıldığı en önemli mücadelenin futbol olduğuna inanılan bir mahalle olarak yükselmiştir. Sırf bu yüzden bu mahalleyle başa çıkmak kolay olsun diye mahallenin yakınına “Yıldırım Ekipler Amirliği” kurulmuştur. Aynı zamanda fakir insanların yaşadığı bir semt olduğundan sol fikirlerin serpilmesi karşısında bu tedbir şart olmuştur. İdam cezalarının infaz edildiği yıllarda bu cezalar için hemen Hacettepe’nin yanında bulunan “At pazarı”nın seçilmesi ve Adliyenin Hacettepe çıkışına yapılması “ensenizdeyiz” mesajını Hacettepelilere hissettirmiştir.

BİR GARİP KURULUŞ HİKAYESİ

Hacettepeliler sadece mahallelilerden oluşanlarla ve Hacettepe Parkı’ndaki menekşelerden rengini alan “menekşe mor – beyaz” renklerle Hacettepe Spor Kulübü’nü kurmak için mahallenin büyüğü Fahri Apça’ya müracaat ederler. Fahri Apça’da resmi başvuruları yapıp kulübü kurmaya çalışırken 1. Şube tarafından evinden alınıp merkezde bir güzel sopa yer. Bu örgütü hangi amaçla kurmaktasın vs diye. Niyetini anlatana kadar bir çok yeri morarmış biçimde geri döner. Ardından dönemin valisi Nevzat Tandoğan’a başvurulur ve kötü niyetli bir başvuru olmadığı anlaşılınca 28 Temmuz 1945’te Hacettepe Spor Kulübü kurulur.

Parlatır Mustafa, Karagöz Kemal, Dişi Bakkal, Diksaç Nevzat, Japon Ali, Orley İhsan, Albay Cemal diye bilinen ünlü simalar takımın nasıl taraftarları olduğunu gösteren isimlerdir. İçki içmeyenin mahalleye sokulmadığı Hacettepe bir de futbol takımıyla Ankara’da başarı kazanmaya başlayınca, kabadayılığa özentinin artmasından korkan idare bu mahalleye bir çözüm bulmayı düşünmeye başlamıştır. 1959 da deplasmanlı Türkiye Ligi kurulunca Hacettepe’de 1962 yılında lige yükselmiş ve 1968 e kadar mücadele etmiştir. Ancak Hacettepe maçlarındaki olaylar ve sık sık fair-play e aykırı hareketlerin görülmesi bardağı doldurmaya başlamıştır.

HARBİYE-HACETTEPE MUHAREBESİ

Kabadayılığı ülke çapına şamil olan Dündar Kılıç henüz Hacettepe Kabadayısı iken, Harp okulu’nda okuyan bir kaç öğrenci Hacettepeli bir kıza laf atmışlardır. Sarı Veli ve Karagöz Kemal bu grubu takip edip bir rivayete göre Sus Sineması’nda bir rivayete göre “Pala’nın Kahvesi”nde sıkıştırıp dövmüşlerdir. Bunun üzerine Harbiyeliler toplanıp Hacettepe’yi basmaya karar vermişler ve otobüslerle Hacettepe’ye gelmişlerdir. O dönemin bir çok tanığına göre bu laf duyulunca herkes sopa, silah, bıçak, balta, keser gibi aletlerle silahlanıp müdafaaya geçmişler ve Harbiyelileri biraz fena benzetmişlerdir. Bu olay hem Harp Okulu Komutanlığı’nda hem de Ankara Mülki İdaresi’nde infial yaratmıştır. Zaten istimlak planları sürerken böyle bir olay süreci hızlandırmış ve Hacettepe’nin tam ortasına benim yıllar sonra dünyaya geleceğim hastane dikilmiştir.

Ankara’nın başına bela olmuş olan Melih Gökçek Keçiören Belediye Başkanlığı döneminde 1988 de artık amatör kümedeki Hacettepe’yi alıp Keçiörengücü ile birleştirmiş ve Hacettepe ismi tarihten silinmiştir.

Yazarın futbola adım attığı ASAŞ Spor’un sonradan OFTAŞ haline gelmesi ve şimdilerde adını Hacettepe olarak değiştirmeye karar vermesi hem garip bir bağlantı hem de bütün Hacettepelilerin yattıkları yere güzel haberler gitmesini sağlayan bir olay olmuştur.

Şimdi İsmetpaşa ve Sakarya civarında görebileceğiniz eski Hacettepelilerin benim tanıdığım son iki kişisinden bir tanesi olan Büfeci Avni’nin sevincini ve Albay Cemal’in öldüğünde odasında asılı duran Mor-Beyaz flamanın hüznünü düşündüğümde bu yazının yazılması kaçınılmaz oldu. Artık Ankara’da Hacettepe maçına gitmek denen yarı dini töreni bizde yaşayabileceğiz diye düşündükçe sezonun bir an önce başlamasından başka bir temennim kalmıyor.

KAYNAKÇA

1-Sanki Viran Ankara(İletişim-1.baskı 2006) kitabında Levent Cantek’in yazısı

2-Çünkü Biz Ankaragüçlüyüz…-Ziya Adnan-İletişim Yay.

3-20 Temmuz 2008 tarihli Hüriiyet Gazetesi

8.01.2008

Yaranamayanlar 2

Beğeni toplayan ilk yazımızdan sonra birkaç isim daha zikretmeyi doğru buldum.

1-)Mircea Lucescu: Geçen yazımın sonuna site editörlerimizden Can eklediği yorumda yazıma tamamen katıldığını ekleme yapacak olursa Lucescu’yu söyleyeceğini belirtmiş. Bence tamamen haklı. Bir teknik adam düşünün ki UEFA şampiyonu olup önemli aslarını kaybetmiş bir takımı hem ligde başarılı konuma getirsin hem de Avrupa’da bu takımı çok önemli yerlere çok kalitesiz bir kadro ile getirsin. Allah için o günkü Galatasaray kadrosunda “Aha bu adam çok iyiydi Avrupa kalitesindeydi diyebileceğiniz bir futbolcu var mıydı?” Fleurquin ile Victoria ile Lucescu bu takımı Real Madrid’ler ile kapıştırdı Türkiye Ligi’nde şampiyon yaptı. Yalan mı?

Sonra ne oldu efsanevi Terim geri döndü Lucescu gönderildi. BJK’ ye geçti Beşiktaş tarihinin en derli toplu futbollarından birini bu adamla oynadı ve şampiyon oldu Avrupa da da başarı ile mücadele etti. Sonra bir şeyler oldu başarısızlık geldi ve Lucescu gönderildi. Ama hiçbir zaman Türk medyası tarafından Lucescu’ya hak ettiği değer verilmedi. Çünkü günlük reytingleri değil sistemini önemseyen bir adamdı.

2-)Vicente Del Bosque: Sadece bize değil İspanyollara da yaranamadı bu Yeniköy kasabı. Yeniköy kasabı yakıştırması bence kendini bilmezliktir ki bizim basınımızca da kullanılmıştır. Kendisi çekirdekten yetişen bir antrenördür öyle tepen inmemiştir. Real Madrid alt kademelerinde yıllarca çalışmış alt yapı nedir ne değildir oyuncu nasıl yetiştirilir bunların hepsini öğrenmiş. Real Madrid’e iki adet kapı gibi Şampiyonlar Ligi kupası kazandırmış ama kendini bilmez Mr.Galacticos Fiorentino Perez tarafından kovulmuştur. Aynı Sven Goran Eriksson örneğinde olduğu gibi Perez de belasını Queiroz Camacho ve Luxemburgo gibi ikinci sınıf hocalar ile bulmuştur.

Bahtsız bir ağabey olan Del Bosque’de teknik direktörlük yaşamını Türkiye’de sürdürmeye karar verip Beşiktaş’a gelir. Günümüz futbolu ve sistemden bir haber olan Türk medyası tarafından tandem oynattığı için kıyasıya eleştirilir ve medyamız kadar da futbol bilgisine sahip olamayan vizyonsuz Demirören yönetimi tarafından Madrid’e geri yollanır. Bu çok değerli ağabeyimizin ne Yeniköy kasaplığı kalır ne de İspanya Umum Kasaplar ve Sakatatçılar Birliği başkanlığı. Belki BJK başında kalabilseydi İbrahim Akın isimli yıldız olması beklenen, yaşken eğilemeyen ve odun olan ağaç İstanbul B.B’ye değil Inter FC ye gidecekti. O Liverpool hezimeti belki hiç olmayacaktı ve bu boş transferlerin yerini genç oyuncularla desteklenen başarılı bir Avrupa takımı olacaktı.

21.12.2007

Yaranamayanlar

Futbol dünyasında klişedir bu bazı kişiler ne kadar başarılar elde etseler de yaranamazlar. Bu yazımızda da bu tip insanlardan aklımıza gelen birkaçını sizlere aktaralım.

1-)Frank Rijkaard-Barcelona:

Ülkemizde genel olarak Rüştü yerine Victor Valdez’e şans verdiği için sevilmeyen İspanya’da da her mağlubiyetin ardından adına teneke çalınan Rijkaard harika futbolculuğunun yanına bir de iyi bir teknik adamlık kariyeri eklemektedir aslında. Tamam bazı konularda eksikliği yanlışlığı vardır biraz şansı da vardır aslında iyi oyuncularla çalışmak ve başında Cruyff olması gibi ama nedense bir türlü yaranamamıştır hep kötü antrenör hep yetersiz bir çalıştırıcı olarak görülür.

2-)Sven Goran Eriksson-İngiltere Milli Takımı:

Çok şaşalı kulüp kariyerinden sonra bir anda İngiltere Milli takımının başına geçer Sven Goran ve bu takımı 2 kez dünya kupası finallerine bir kez de Avrupa Kupasına götürür bu turnuvaların tümünde gruplardan çıkar ve eleme turlarında sürekli mağlup olur. Ancak bu üç mağlubiyetin ikisini penaltılarla yaşarken birinde de o zaman yeni parlayan Ronaldinho’nun dengesiz şutuna Seaman’ın daha dengesiz bir çıkışla karşılık vermesi sonucu alır. Bazı gazetecilerinde oyununa kurban giden Sven Goran Eriksson görevi bırakır. Kendisine yapmadığını bırakan İngilizler de belalarını ne idüğü belirsiz McClaren ile bulurlar. Sven ne kadar bu süre zarfından İngiltere’ye kupa kazandıramasa da çok başarısız sayılmamalıdır bence.

3-)Hector Raul Cuper-Inter,Valencia,Mallorca:

Kendisinin asıl problemi dünyanın en bahtsız insanlarından biri olmasıdır bana göre. Aşırı defansif bir taktik uygulaması oyun disiplinine önem vermesi onun temel özellikleridir. Ancak finaller de kaybetme huyu onu bir efsane olmaktan uzaklaştırmıştır. Kim bilir belki finalleri kazansaydı dünyanın en büyük T. D olacaktı. Mallorca ile UEFA finalini Lazio’ya Copa Del Rey finalini Barcelona’ya. Valencia da CL finalini Real ve Bayern’e kaybetmesi,bir ara İtalya’ya gidip Inter ile son maçta Scudetto’yu Lazio’ya kaybederek Juventus’a hediye etmesi ve sonra CL’ de yarı finalde ezeli ebedi düşmanı Milan’a kaybetmesi kendisi için düşüşün başlangıcı olmuştur sonra da Cuper bir daha hangi dalı tuttuysa kurutmuştur. Herkes kendisinin son dakikada kaybettiği kupaları sayarken finale gelirken elde ettiği başarılar hep bir kalemde silinmiştir.

4-)Carlo Ancelotti-Milan:

Rüştü Valdez olayının bir değişiğine aktör olması sebebiyle ülkemizde negatif görüş toplayan Ancelotti de yaranamayalar grubunun ilk sıralarında ne yazık ki. Herkes onu 3-0 dan verdiği CL kupasıyla bir türlü Serie A’da başarılı olamamasıyla ve genç oyuncuları kullanmamsıyla eleştirir durur. Ama hiç kimse kendisinin sahip olduğu 2 CL kupasından dede olmuş kadroyla son beş yılda Şampiyonlar Liginde 3 final 1 yarıfinal 2 kupa yapmasından bahsetmez. Arada almış olduğu bir İtalya Ligi zaferi ise zaten unutulmuştur. Kendisi her zaman başarısız bir antrenör olarak görülür. Sadece biz de değil tüm dünyada.

Yaranamayanlar isimli yazımızda başarılı olup ta bir türlü istediği saygıyı göremeyen antrenörlerden bahsettik. Bir dahaki yazımda hakkettiği değerin fazlasını görenlerden bahsedeceğim.

18.05.2007

Eski Aşk Mutluluk Getirir Mi? (Part II)

Serimize Fatih Terim ile hüzünlü bir aşk hikâyesi ile başlamıştık. Sürekli hüzünlü şeyleri anlatıp arabesk yapmak istemiyorum. O yüzden şimdi sıra sevinenlerde olacak…

Hernan Jorge Crespo: Arjantin futbolunun son yıllarda yetiştirdiği en önemli golcülerden. Gerek hareketliliği olsun gerek son vuruş yeteneği olsun gerekse golü koklama özelliği olsun her T.Direktörün kadrosunda görmek isteyeceği bir forvet.

Bu uzun kıvırcık saçlı kardeşimizin futbol serüveninden bahsedelim biraz. Arjantinli olduğu için doğal olarak ilk olarak sivrilmeye River Plate’de başlar. Oradan sonra İtalya’nın başaltı kulüplerinden Parma’nın yolunu tutar bu tangocu kardeşimiz. Parma da öyle bir futbol oynar ki Crespo bütün büyük kulüplerin gözlerini kamaştırır. O sırada bütün beğendiklerini alan Lazio ya 54 milyon dolara transfer olur. Lazio sezonları dikkat çekicidir.

Lazio batınca Crespo da o zamanların kaybeden takımı Inter’e geçer. İlk günlerde Vieri ile pek anlaşamasa da daha sonra birliktelikleri mutlu ilerler. İkisi de bolca gol atarak sezonu sona erdirirler.

Aynı yıllar içerisinde Chelsea’yi Roman Abramoviç isimli bir Rus satın alır. Önüne gelen bütün topçuları almakla mükellef olduğunu düşünen bu akıllı insan kadrosuna Crespo’yu da katmayı düşünür. Inter ile konuşulur anlaşılır. Artık Tangocu için yeni bir macera başlar Ada futbolu. Gidince tabi Inter’de kıyamet kopar Vieri onu niye sattınız keşke beni satsaydınız der. Tabii ki bir sonuç çıkmaz evli evinde köylü köyünde kalır.

Crespo İngiltere’de top koşturmaya başlar Ranieri yönetimindeki Chelsea ilk sezon istediği başarıları pek yakalayamaz. Sezon sonu Ranieri Abramoviç ile beraber yediği bir öğle yemeğinden sonra işsiz kalır. Yerine dönemin parlayan teknik direktörü Jose Mourinho getirilir.

Mourinho takımın başına geçer geçmez bismillah deyip şu tarihte şu saatte kampta olunması gerektiğini bütün oyunculara bildirir. Beklenen gün gelir herkes kampta hazır ve nazırken bir kişi ortalıkta yoktur bu da ne yazık ki yazı konumuz olan Crespo’dur

Takıma disiplinini göstermek için altın bir fırsat yakalayan Josecan hemen Crespo’yu takımdan postalar. Crespo bir yıllık kiraya verilir başka bir Milano ekibi olan Milan’a. Milan da sezon iyi başlar ancak kazanılacak bütün kupalar son bir ayda kaybedilir. Scudetto San Siro’daki Juventus mağlubiyetinden sonra Juventus’a teslim edilirken. Kupaların kupası Şampiyonlar Ligi ise trajik bir biçimde Liverpool’a teslim edilir.

Sezonun sonu geldiğinde Josecan Crespo’yu İngiltere’ye geri çağırır. Crespo için İngiltere’de yeni bir başlangıç vaat etmektedir. Crespo geri döner ama nafile bu sezon da Crespo için kayıp bir sezon olur.

Yine bir sezonun sonunda transfer düşkünü kardeşimiz Abramoviç takıma bir forvet katkısının gerekli olduğunu görür ve Crespo’nun eski takım arkadaşı Ukraynalı gol makinesi Shevchenko’yu takıma yaklaşık 50 milyon Euro karşılığında dahil eder. Alınan genç forvet Kalou da tuz biber olur. Artık Crespo’nun takımda kalma şansı kalmamıştır. Kendisine yine Milano yolu gözükür. Crespo eski kulübü Inter’e geri döner.

Moratti’nin takımı sezona flaş transferlerle girmiştir. Geçen sezonu Juventus’un karıştığı şike skandalları sayesinde şampiyon tamamlamıştır. Ama bu şampiyonluk kimsecikleri tatmin etmez. Bu sebeple bomba transferler ardı ardına gelir. Önce küme düşen Juventus’tan İbrahimovic’i ve Vieira’yı alır. Sonra gelen Crespo transferi ile kadro tamamdır. Inter sezona çok iyi başlamasa da sonra gösterdiği efsane performansla 17 maç üst üste kazanıp bu alandaki rekoru kırar. Şampiyonluk rahat gelir. Crespo’nun bu şampiyonluktaki payı büyüktür. Tam 18 kez fileleri havalandırır Tangocu.

Tangocu mutlu olduğu yere kiralık olsa da dönebilmiştir. Umarım orada kalır çünkü İngiltere’de mutlu değildir olamayacaktır da. Bu büyük golcüyü 32sinden sonra istemediği bir yere götürmek hoş olmayacaktır.

İşte gidip geri dönenlerden bir mutluluk örneği. Sıra mutlu olamayanlarda olacak tabii ki diğer yazıda. Görüşmek üzere esen kalın.

16.05.2007

Eski Aşk Mutluluk Getirir Mi? (Part I)

Part 1

Futbol dünyası değişik bir dünyadır dünya içinde. Gidersin gelirsin yine gidersin yine gelirsin. Dön baba dönelim hesabı. Topçu gider döner hoca gider döner başkan gider döner. Velhasılı kelam burada işler pek belli olmaz.

Ben bu yazımda Avrupa futbolunda gidip geri gelenler konusuna değineceğim. Çok isimi tartışacağız burada uzun bir dizi olacak.

—Fatih Terim: Türk futbolunun yetiştirdiği en büyük hoca olduğunu tartışmanın gereksiz olduğunu biliyorum. Hakikaten motivasyon bazında dünyada rahat ilk 10 a girer o derece iyi bir motivasyoncu. Teknik bilgisi de iyidir ama onu öne çıkaran motivasyonel yeteneğidir.

Türk futbolunda bir devrim olan UEFA kupası zaferinden sonra herkes Fatih hocanın gidip kalacağını konuşur. Fatih hoca gider hem de nereye. Dünyada en az yabancı hoca olan memleketlerden birine. Hatırlıyor musunuz Sven Goran Erikson ve Zdenek Zeman dışında İtalya’da yabancı hoca. Zaten bir ton hocaları olur birkaçını yurt dışına gönderirler gerisi dön baba dönelim.

Fatih, hoca Fiorentina ya kapağı atar. Kadro fena değildir ancak çok üst sıraları da zorlayabilecek kapasitede bir kadro yoktur Mor Menekşelerde. Her neyse haftalar geçer Fiorentina iyi kötü sonuçlar alır. Fatih Hoca Fiorentina’yı kupa finaline çıkarır ancak, bir süper ego insanı örneği olan başkan Cecchi Gori ile anlaşamaz ve sezon ortasında takımdan ayrılır. Yarım sezon işsizdir Fatih Hoca.

Sonra sezon sonu Fatih Hocaya kanca atılır hem de büyük bir kanca. Kanca’nın sahibi bir başka büyük megaloman Silvio Berlusconi’dir. Fatih Hoca artık dünyanın en büyük takımlarından birinin başındadır. İstediği transferlerin birçoğu gerçekleştirilir. Rui Costa ve Filippo İnzaghi gibi önemli isimler önemli meblağlara Milan kadrosuna katılır. Fatih Terim’in Milan macerası iyi başlar galibiyetler falan derken takım ağalarının rahatsız olması sebebiyle Fatih Hoca Filippo İnzaghi’nin kaçırdığı penaltı sonucunda Torino maçı sonrası Milan’dan sepetlenir. Galliani çıkar bundan sonra Milan’ı Milanlılar yönetecek der ve Ancelotti takımın başına geçer. Fatih Terim için ise bir sürelik tatil yapmak düşer.

Zaman geçer Galatasaray’ın şampiyon olduğu bir sezonun sonunda başkan Özhan Canaydın Mircea Lucescu’yu gönderir yerine Fatih Terim’i getirir. Sonuç ne mi olur gönderilen Lucescu Beşiktaş’ı şampiyon yapar. Terim’in ilk yılı başarısızdır. İkinci sezon da yeni transferlerle girilir sonuç hüsrandır. Tabi burada tüm suç Fatih Hoca’ya da atılamaz. Fair Play demekten başka hiçbir şey yapmayan Özhan başkanda hatalıdır

Fatih Terim efsane olduğu takımdan istifa etmek zorunda kalır. Bir efsane hüzünlü olarak ayrılır yurdundan yuvasından. Bence Fatih Terim’in kariyerindeki en büyük hatasıdır Galatasaray’a dönmek. Fatih hoca şu anda daha önce oldukça başarılı olduğu bir yerde bakalım tarih tekerrür mü edecek yoksa giden hocanın dönüşü yine hüzün mü getirecek.

İlk olarak geri gelip hüzünlenenlerden bir tane inceledik sıra sevinenlerde olacak.

29.12.2006

Atina'da Bundan Önce

Şampiyonlar Ligini yakından takip edenler bilecektir, final bu yıl Atina da, yani 13 yıl sonra kupa yine komşuda sahibini bulacak. Peki, 13 yıl önce ne oldu? Kimle kim oynadı, kim yendi, kimler vardı, kimler yoktu? Nostalji bölümümüzün ikinci yazısında bunu işleyeceğiz.

Takvimler 18 Mayıs 1994’ü gösterirken Avrupa arenasının iki köklü takımı Milan ve Barcelona kozlarını paylaşmak için ağır ağır sahaya çıkmaktaydı. Kimler yoktu ki sahada? Kadife ayak Savicevic, Mesafe tanımaz zımbacı Koeman, kusursuz sambacı Romario, Siyah inci Desailly, şimdilerin hocası Donadoni ve niceleri…

O yıl Avrupa’daki tek temsilcimiz Galatasaray ilk önce Cork City’i eşleşmiş sonra büyük bir sürprize imza atarak Manchester United’ı geçmeyi başarıp ismini grup maçlarına yazdırmıştı. Grupta son sırada kalan Galatasaray Avrupa’ya veda etmiş ama ileriki güzel günlerin ilk haberlerini vermişti.

Finalistlerin buraya nasıl geldiğini açıklayacak olursak. İtalyan temsilcisi Milan ilk turda İsviçre temsilcisi Aaru’yu ikinci turda Kopenhag’ı elemiş grupta ise 6 maçta iki galibiyet 4 beraberlikle lider olarak çıkıp yarı finalde Monaco’nun karşısına dikilmişti. Yarı finalde de Monaco’yu zorlanmadan geçen Rossoneriler iki yıl üst üste finale kalmış oluyordu.

Katalanlar ise ilk turda zorlanarak ta olsa Dinamo Kiev’i geçtikten sora ikinci turda Austria Wien’i rahatça geçmiş gruplardan da lider olarak çıkarak yarı finalde Porto karşısına dikilmiştir.1992 yılının şampiyonu bu eşleşmeyi de geçip Rossonerilerin karşısına çıktı.

Maçın hakemi Philip Don başlama düdüğünü çaldıktan sonra takımlar bu zorlu mücadeleye başladılar. İlk dakikalarda herhangi bir gol girişimi olmazken daha sonraları Rossoneri baskısı hissedilmeye başlamıştı. Bu dakikalardan birinde boş pozisyonu bulan Milan’lı Daniele Massaro ince bir dokunuşla 1–0 Milan üstünlüğünü skorboarda yazdırıyordu. Sonraki dakikalarda Barcelona’nın beraberliği yakalama gayreti sonuç vermezken ilk yarı bitmeden hemen önce Donadoni’nin açtığı ortaya dokunan Massaro takımının ve kendisinin ikinci golünü atıp Capello’nun devre arasına rahat girmesini sağladı.

İkinci yarının başında bütün taraftarlar güçlü bir Barcelona baskısı beklerken ortaya çıkan Savicevic çok güzel bir aşırtmayla Barca kalecisi Zubizaretta’yı avlamış skoru 3-0a taşımıştı. Bundan sonra bütün riskleri alarak saldıran Katalanlar kaptırdıkları bir topta Desailly’nin ayağından golü yerken artık kupa umutlarını başka günlere bırakmışlardı. O günler ise tam 11 yıl sonra bir başka Brezilyalı tarafından getirilecekti.

Maç 4–0 Milan üstünlüğü ile bitmiş Kupa Mauro Tassotti’nin ellerinde yükselmişti Bu kupa Milan’ın son 5 yılda aldığı 3. Avrupa kupasıydı. Ayrıca Milan’ın oynadığı 3 finalin en başarılısıydı.93–94–95 yıllarında arka arkaya 3 kez final oynayan Milan bir tek bu maçtan kupa ile dönmüş bir yıl sonra yine finale çıkmış Ajax’a kaybetmiş bir yıl sonra yani 1996dan itibaren bu finalleri bir diğer İtalyan Juventus’a bırakmıştı. Yani Şampiyonlar Liginde 6 yıl boyunca finalde mutlaka bir İtalyan takımı vardı.

Yazının bu bölümünde kadroları verelim

MİLAN: ROSSİ(K) PANUCCİ, TASSOTTİ(C),GALLİ, MALDİNİ, DONADONİ, DESAİLLY, BOBAN, SAVİCEVİC, MASSARO T.D F.CAPELLO

BARCELONA: ZUBİZARETTA(C),FERRER NADAL, R.KOEMAN, SERGİ, GUARDİOLA, BAKERO, AMOR, STOİCHKOV, ROMARİO BEGUİRİSTAİN T.D.J.CRUYFF

Kadrolara baktığımızda hala görev yapanlar hatta oynayanlar var. Sizce bunlardan biri bu yıl Atina’ya tekrar gelip deja vu yapar mı? Ne dersiniz?

25.11.2006

Musalla Taşı

Serie A yazarı olarak başladığı ortakafagol.com da yeni bir köşe ile karşınızda olacak bu satırların gariban yazarı.Yönetim benden bıkana kadar da Serie A’yı benden okumaya devam edeceksiniz değerli okurlar. Bu köşemiz ise futbol tarihindeki efsanelerden tutunda futbol tarihinde hatırlanmak istenmeyen pek çok anının hatırlandığı köşe olacak. Yani bir nevi Nostalji yapacağız ah eski diyeceğiz.

1985 yılının sıcak bir mayıs ayında gelişmişti ilk işleyeceğimiz olaylar. Şimdiki Şampiyonlar Ligi’nin karşılığı olan Şampiyon Kulüpler Kupasında final oynanıyordu adres ise Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Heysel stadı idi.

Bir yanda o yılların efsanesi inanılmaz takımı Liverpool vardı. Kadrosunda enteresan işler yapan kaleci Grobbelar efsanevi oyuncu Dalglish ve inanılmaz golcü İan Rush gibi önemli oyuncuları bulunduran takım çeyrek finalde Austria Wien’i yarı finalde Yunan ekibi Panatinaikos’u rahatlıkla geçen takım finalde İtalyanların karşısına dikildi.

Liverpool’un rakibi ise o yıllarda fırtına gibi esip İtalya’da alınmadık kupa bırakmayan Juventus’tu. Bianconeriler o yıl çeyrek finalde Sparta Prag’ı kolaylıkla geçtikten sonra zorlu Bordeaux’u da zorlanarak geçmiş finalde Liverpool’a rakip olmuşlardı. O yıllarda da çok zengin bir kadroya sahip olan Juventus’ta da yıldızlar çoktu. Tabii ki içlerinden bir tanesi farklıydı o da Platini idi. T.D ise hepimizin hala tanıdığı Giovanni Trapattoni

Maç günü gelip çattığında saha dışında İngiliz ve İtalyan taraftarlar arasında çok şiddetli kavgalar yaşanmaktaydı. Özellikle alkolü fazla kaçıran İngiliz taraftarlar ortalığı birbirine katmaktaydılar. Öyle ki İngilizler Brüksel sokaklarında gördükleri her İtalyan’a saldırıp sokakları karıştırmıştı. Dışarıda bunlar olup biterken Belçika polisi olanlara önem vermemekte ve stad içi güvenliği fazla önemsememekteydi. Bu yüzden Futbol tarihinin en kanlı günlerinden biri oldu 29 Mayıs 1985 tarihi.

Taraftarlar stada girdikten sonra İngiliz holiganlar iki takım taraftarı arasında barikat olmaması sebebiyle İtalyanlara saldırmaya başladılar. İtalyanlarda karşılık vermeye çalışıyorlardı. Bu hengâme sırasında oluşan izdiham sırasında oradaki bir duvarın çökmesi facianın yaşanmasına sebep oldu. Duvarın da yıkılmasıyla beraber pek çoğu İtalyan olan pek çok taraftar can verdi.

Bu hengâme ve olaylardan pek fazla haberi olmayan oyuncuların sahaya çıkması ile maç başladı. Oyunculara söylenen şey ufak bir tartışma olduğu can kaybı olmadığı idi. Ama bazı oyuncular yine de oynamayı reddetse de UEFA mercilerin girişimleriyle maç başladı. Maçta pek tat tuz yoktu. İlk yarı golsüz geçti. İkinci yarının 11 maçın 56, dakikasında Juventuslu Boniek’in düşürülmesiyle kazanılan penaltıyı Platini gole çevirmiş maçı Juventus 1–0 kazanmıştır. Ancak penaltı pozisyonunda topun ceza sahası dışında olduğu görülse de Liverpoollu oyuncular tribündeki yaşanan hengâmenin utancı ile pozisyona itiraz edememiştir.

Maçtan sonra holigan İngilizlere cezayı UEFA değil kendi hükümetleri vermiştir. Futbol Federasyonunun kararıyla İngiliz kulüpleri 5’er yıl Avrupa müsabakalarına katılamamıştır. Bu ceza ana aktör Liverpool’a 6yıl olarak uygulanmıştır. Cezayı yeterli gören UEFA başka bir ceza verme gereği duymamıştır.

Bu maçtan sonra Heysel stadının bir kısmı yıkılıp yeniden yapılmış stadın ismi de King Baudouin olarak değiştirilmiştir. Stad da ölen 39 kişi holiganizmin şanssız kurbanlarının arasına katılmıştır. Ancak bu olay sonrası Avrupa kupaları organizasyonlarında başka büyük bir olay yaşanmamıştır. Akıllanmayan Britanyalılara tarih bir kez daha ders verecektir. Bu ders daha acı olacaktır. Bkz: Hillsborough Faciası

Maçın kadroları ile yazımı bitirmek istiyorum bu köşedeki bir dahaki yazım Hillsborough faciası.

Juventus T.D. Trapattoni
Tacconi, Favero, Cabrini, Brio, Scirea, Bonini, Platini, Tardelli ,
Briaschi (Prandelli), Rossi (Vignola) ,Boniek

Liverpool T.D: Fagan
Grobbelaar; Neal, Belgin, Lawrenson , (Gillespie) Hansen ,
Nicol, Dalglish, Whelan, Wark, Rush, Walsh (Johnson)

Maçın Hakemi İsviçreli Andre Diana

Bir dahaki yazıma kadar herkese saygı sevgi futbol