İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Can Özenç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Özenç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.04.2012

Topcast 26.04.2012

26 Nisan Topcast'inde İlker ve Ali Aktaş ile ağırlıklı olarak Şampiyonlar Ligi'nden, Chelsea'nin Barça'yı destansı bir şekilde eleyişindnen, Di Matteo'nun görevde kalıp kalmayacağından, haftasonu İngiltere'de oynanacak olan muhteşem maçlardan, Fener'in CAS davasını geri çekmesinden ve Beşiktaş'ın mali iflasından bahsettik.

25.03.2010

At Rahmiyle Sakatlık Tedavisi - 0532....



Soccernet.com'da yayınlanan bir Arsene Wenger röportajından aynen aktarıyorum.

(Wenger, bir basın açıklamasıyla forvet oyuncusu van Persie'nin sezon başında geçirdiği ağır ayak bileği sakatlığından sonra nihayet sahalara döneceği müjdesini veriyor.

"Van Persie, iyileşme sürecini çabuklaştırmak adına, at meşimesiyle ayak bileğine masaj yapıldığı radikal bir yerel tedavi yöntemini denemek için Sırbistan'a bile gitti."

Aha antrenmanlara ve takım yönetimine getirdiği bilimsel yaklaşım nedeniyle "profesör" lakabı takılan Wenger'in karizmayı çizdirdiği an... Tamam adamın sakatlıktan çıkmak için gösterdiği azmi basın karşısında takdir etmek istiyorsun. Taraftara da "Çocuktan öyle hemen her maç hat-trick beklemeyin. Eski formuna dönmesi zaman alır" mesajı vereceksin.

Fakat, hani atlı tedavi gibi saçma sapan bir gaflete de düştüysen, bari basın açıklamasında bahsetme! Kardeşim zavallı atın rahmini ne ara çıkardınız da adamın bileğinin etrafına süreceksiniz? Yanlış anlamayın: rahmin çıkarılmaıdığı, doğal bir tedavi yönetmini düşünmek bile istemiyoruz zaten. Ha bi de koskoca İngiltere'de, Avrupa'da doktor kalmadı, Sırp üfürükçülerden medet umuyorsunuz ya...

Bir de bel fıtığından kurtulmak için türbelere giden, otoyol kıyılarında duvarlara sprey boyayla yazılan cep numaralarını arayan kendi insanımıza cahil deriz. Futbolun dünyası yalan...

31.07.2009

Yiğidonun Avrupa'yla İmtihanı

Maçı İlker Dalgıç’ın evinde, kendisinin Kanadalı bir arkadaşıyla izledik. Futboldan çok anlamadığını iddia eden yabancı arkadaşımızın bile Sivas’ın halini izlerken içi burkuldu.

Açıkçası İlker de ben de bu kadar büyük bir fark oluşacağını beklemiyorduk. Tamam, Sivas Avrupa’da tecrübesizdi, bir-iki yiyebilirdi ama beş çok ağır kaçtı. Fatura kime kesilmeli ya da esasında kesilip kesilmemeli mi bilemiyorum. Fakat Yiğido’nun bu tarihi hezimeti ile ilgili sizlerle paylaşmak istediğim birkaç tespit olacak.

Sivassporlu oyuncuların tecrübesizliği ve telaşı:

İyi-kötü, uzun yıllar çeşitli seviyelerde takım sporları ile uğraştığımdan, sahada bir şeyi çok net gördüm: Sivassporlu oyuncuların yüzündeki korku ve heyecanı. Maçın özet görüntülerini bir yerden izlerseniz siz de fark edebilirsiniz. Üçüncü golden sonra bile iyi niyetle mücadele eden Sivasspor oyuncuları, sahada nerede konumlandıklarını unuttular, hezeyan içinde takım arkadaşlarına bağırdılar, rakibe kontrolsüz girdiler ve kendi takım arkadaşlarıyla çarpıştılar (ki özellikle bu kendi takım arkadaşlarıyla çarpışma, her tecrübesiz çaylağın mutlaka karşılaştığı bir durumdur). Bu anlattığımı daha iyi anlamak için, herhangi bir Milan, M. United ya da Barcelona maçına, bu takımlardaki oyuncuların yüzündeki farkındalık ve serinkanlılık ifadelerine dikkat edin. Dün geceki Sivassporlu oyunculardan ne kadar farklı olduğunu görürsünüz.

Uygun’un taktik hatası ne kadar belirleyiciydi?

Dün geceki hezimette, teknik açıdan bakıldığnda, Bülent Uygun’un çok suçu yok. Sonuçta, öyle ya da böyle Sivas’ı istikrarlı bir şekilde Süper Lig’de zirveye oynar hale getirdi. Üstelik takım, geçen seneki formda kadrodan Bilica, Balili gibi iki anahtar isim kaybetti. M. Yıldız ve Sezer ise sakattı. Genç ama potansiyel vaat eden Yasin-Sedat stoper ikilisinin de hemen birbirleriyle kaynaşmasını bekleyemezsin. Kısacası, dün gece teknik hatalar yerine teknik direktörün taktiğini sahaya uygulayamayan bir Sivas izlediğimizi düşünüyorum.

Sivas’ın dağlarına...

Öte yandan, Uygun’un, takımını mental açıdan hiç de iyi hazırlayamamış. Aslına bakılırsa, “4, 5, 6 yeriz, 8 yemeyiz,” “Sivas’ta Reina yok, o yüzden çok başarılıyız” gibi demeçler veren bir teknik adamdan da daha iyisi beklenemezdi zaten. Kaldı ki, o demeçlerin kurbanı Beşiktaş, Sivas Şampiyonlar Ligi’ne katılayacağı için, kariyeri düşüşe geçmiş 30 yaş üstü oyunculara harcayacak ekstra bir 5 milyon € daha kazanmış olacak. Ne mi demeye çalışıyorum? Oyuncuları asker gibi motive etmek artık Avrupa’da işe yaramıyor. Fatih’in Aslanları ekolü, 2000’lerin başında çöktü. Sivas sınıf atlamak istiyorsa “Gözümü kaparım, vazifemi yaparım” zihniyetini daha farkında ve akıllıca bir oyun mentalitesiyle değiştirmek zorunda. Gerçi Uygun’un bu köt itaate dayalı motivasyonu, daha 16 sene önce önemli sayıda ülke aydının polis ve belediye kontrolü altında canlı canlı yakılabildiği bir kentte bir süre daha işe yarayabilir (şimdi anlıyor muyuz, bu kentte niye Reina yok?). Ancak kimse sonra o şehre kaliteli yabancı gelmiyor, oyuncularımız 3 büyüklere gitmek istiyor diye sızlanma hakkına sahip olamaz.

Özetlemek gerekirse, Anderlecht maçı gösterdi ki, Sivas’ın ülkemizi Avrupa’da aslanlar gibi temsil edebilmesi için daha on fırın ekmek yemesi lazım. Ama Uygun’a ve adamlarına karşı da çok sert girmeyelim. Çoğu Anadolu kulübünün yakalayamadığı bir istikrar yakaladılar ve bunu sürdürüp Trabzonspor gibi ikinci bir Anadolu mucizesi yaratmak ellerinde.

29.05.2009

Barcelona'yı Durdurmanın Bir Yolu Var Mı?

Maç öncesinde, ideal kadrolar karşılaşırsa, Barcelona’yı favori görüyordum. Çünkü Manchester United, Premier Lig’e bile çok ilginç kaçan, topu ayağında tutan, kesin bir formasyonu olmayan, akıcı bir oyun anlayışıyla oynuyordu ve bu anlayışı dünyada yıllardır en iyi oynayan takım, tartışmasız Barcelona’ydı. Bu durumda, United’ın kendi oyun anlayışını, bu oyun anlayışını icat eden takıma sötkürmesi en azından bana çok inandırıcı gelmiyordu. Fakat maç öncesi arkadaşlar “Abidal ve Dani Alves maçta oynayamayacaklar” dedikten sonra, Ronaldo, Rooney ve Park gibi depar azmanı oyuncuların Barcelona’yı parçalayacağını düşünüp “Haklısınız, United maçı alır” deme gafletinde bulundum.

Bulundum bulunmasına ama, United maçın ilk 8 dakikasında kaleyi bulan 5 şutuyla az kalsın maçı kotarıyordu. Hakikaten o 8 dakikada aşırı tehlikeli geldiler. İşte bu 5. şutun hemen akabinde Eto’o ile gelen Barça golü, maçı tamamen İspanyol temsilcisinin lehine çevirdi ve kalan 82 dakikada Barcelona’nın, Manchester United’a futbol dersi verişini izledik. Açıkçası futbol adına biraz hayal kırıklığı yaşadığımı bile söyleyebilirim. Zira, Avrupa’nın en büyük iki takımının bu uzun süredir beklenen mücadelesinin bu kadar tek taraflı olacağını asla tahmin edemezdim. Barcelona, United’ı kelimenin tek anlamıyla ezdi. Üstelik, bu sefer topla oynama oranını o klasik %60 standardının üzerine de çıkarmadılar. Hatta United’ın o fizikselliğiyle meşhur Ferdinand-Vidic stoper ikilisinden neredeyse bütün hava toplarını bile aldılar. Tek kelimeyle muhteşem oynadılar. Kupayı kesinlikle hak ettiler.

Rondaldo mu Messi mi?

Bu soruya, halen objektif olarak Ronaldo’nun daha iyi bir oyuncu olduğu cevabını vermeliyim. İlker’le beraber sitemizde yıllardır “yaşasın Ronaldinho!”, “Barcelona en büyük, onlar için canım feda”, “Messi bence kerkesten daha iyi odünyaydagelmlşeniyi futboalduc yaşasın barca 4ever” tadında milyon tane Barça sempatizanı yorumla boğuşmak zorunda kaldığımızdan, artık Türk insanının zaman zaman ortalama bir Katalan vatandaşınınkini bile aşan Barça sevgisini anlayabiliyorum. Artı La Liga yayıncı kuruluşu NTV’nin de Manu Chao’nun “Rumba de Barcelona” cingılı ile biraz da kendi reytingini arttırmak için bir Barça propagandası yaptığı su götürmez bir gerçek.

İşte bu tür bir atmosferde, özellikle ülkemizde, çoğu futbolsever Ronaldo’yu kağıttan silebilir. Fakat kazananın her zaman haklı olduğu bir dünyada, “final maçlarında oynayamıyor” gibi saçma sapan bir argümanla Ronaldo’yu inkar etmek de çok saçmadır. Sonuçta bu adam da bu maça gelene kadar pek çok finalde rakiplerin canını yakmıştır. Kaldı ki Barça’nın başarısı, Messi’nin kişisel başarısından çok, takımının oynadığı ultra rahat ve farkında futbolun ürünüdür. Zira United’ın orta sahasını Carrick yönetmektedir, Barcelona’da ise Xavi ve Iniesta gibi iki süperzeka oyun kurucu vardır.

Fakat bu maçın, Ronaldo vs. Messi rekabetinde bir dönüm noktası olabileceği de gerçektir. Messi, mütevazı kişiliğiyle çoğu sporseverin beğenisini kazanırken, Ronaldo, egosunun kurbanı olmakta, takımı kaybettiğinde sergilediği aksi ve concon tavırlarla imajını zedelemektedir. Hele ve hele Platini’den gümüş madalyasını aldığı sırada tüm stadyumca ıslıklanması, kendisinin artık zamanında Kobe Bryant’ın elde ettiği bir antipatik-süperstar imajına sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Kaldı ki, Ronaldo, her sene sonu huysuz bir çocuk gibi United’dan ayrılmak istemektedir. Kaybedilen bir Şampiyonlar Ligi finalinden sonra bu hareketi tekrarlaması da çok olasıdır. Öte yandan, Messi halen Ronaldo’dan 3 yaş daha gençtir ve Barça bu hızla giderse önünde çok daha parlak bir gelecek olacaktır.

Barcelona’yı nasıl durdursak?

Barça’yı durdurmanın en iyi yolu, teknik kadronuza Eray Çek’i katmaktır. La Liga’yı yıllardır yakından takip eden Eray, bu soruya hepimizden daha çok cevap bulabilir.

Ha eğer yola Eray’sız devam etmek istiyorsanız, Barcelona-Chelsea eşleşmesinden, kurt hoca Hiddink’in taktiklerini alırsınız. Messi ve forvet hattını savunmak yerine Xavi-Iniesta ikilisi ile sağ ve sol beklerine aşırı bir baskı uygular, sonra da son dakikada Iniesta’nın gol atmamasını umarsınız. Tabii bütün bunlar için Chelsea’ninki gibi cyborg fiziğine sahip, demir ciğerli bir 11’e sahip olmanız da gerekebilir. Ha bir de, ikili mücadelelerde sertlikten kaçınmayıp, Barça’nın görece zayıf birkaç oyuncusunu sürekli ezmeniz gerek, ki bu da kart görme riskinizi arttırır.

Asıl soru şu olmalı: Barcelona’yı uzun vadede nasıl durdurabilirsiniz? İşte bu sorunun cevabı yok. Çarşamba gecesi United karşısına çıkan ilk 11’de Sylvinho, Yaya Toure, Eto’o ve Henry dışındaki 7 oyuncu artı bir de teknik direktör olduğu gibi Barça alt yapısından yetişme isimler! Bu takım, kendi futbol kültürünü, öz kaynaklarıyla yetiştirdiği oyunculara yıllar boyu yavaş yavaş özümseterek bu oyun tarzını bir sezona yayabiliyor. Demek ki, tıpkı Cryuff ve Rijkaard dönemlerinde olduğu gibi, Barça takımı başarının rehavetine kapılıp da kendini salmadıkça, onları durdurmanın da pek bir yolu olmayacak.

8.05.2009

United İçin 3 Kupa Birden Hayal Mi?

Dramatik bir Şampiyonlar Ligi haftasından sonra 2009’un finalistleri belli oldu. Fakat şimdi fark ediyorum ki, yarı finale kalan 4 takımdan 3’ü hakkında bir şeyler yazmışım (ki bu takımlara kaybeden Arsenal ve Chelsea de dahil), Manchester United’ı ise atlamışım.

Geçtiğimiz sene Premiership’i ve Şampiyonlar Ligi’nin ikisini birden alıp sağlambir “duble” yapan Kırmızı Şeytanlar, bu sezon olayı abartıp “4 kupa” olarak çıktıkları hedefte, bir tek FA Cup’tan elendiler. Lig Kupası’nı kazandılar. İngiltere Ligi’nde son 4 haftaya girilirken 2. Liverpool’un 3 puan önündeler ve Şampiyonlar Ligi’nde de finale kalma başarısını gösterdiler. Yani “quintuple”’dan geçmiş olsa da bir “triple” tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Bu sezon, herkes doğal olarak Barça’yı ve Katalan temsilcisinin oyun stilini konuşuyor. Haklılar da; Barcelona, özellikle Nou Camp’ta (çoğu zaman deplasmanda da) rakibini kendi yarı sahasına hapsediyor. Asla %60-65 topa sahip olma oranının altına düşmüyor ve rakibi, karşı takımla adeta dalga geçen bir halı saha takımı edasıyla küçük düşürüyor. Peki bu sezon, niye herkes Barça’yı konuşuyor da United’ı konuşmuyor? Cevap basit: Çünkü United, son 20 yılda o kadar başarılı oldu, o kadar çok kupa kazandı ki artık kazanmaları, güzel oyunları, futbolseverlere “sıradan” gelmeye başladı. Dünyanın en zor ligini son 10 sene parsellemiş, Şampiyonlar Ligi’nde ise üst üste 2. finaline kalmış bir takımdan bahsediyoruz. Bu takımdan Cantona’lar, Sheringham’lar, Yorke-Cole’lar, Beckham’lar, van Nistelrooy’lar geçti. Giggs ile Scholes halen geçemedi. Fakat Ferguson, ne yapıp ne edip genç yeteneklerle tecrübeyi başarılı bir şekilde kaynaştırmanın hep bir yolunu buldu.

Göze hoş gelen, “melez” bir futbol:

Yıllardır Manchester United’ı izlerim. Takımın bu son jenerasyonu, kanımca diğerlerinin arasından en başarılı ve en çekici futbolu oynayan jenerasyonu olarak sıyrılıyor. Bunu da tamamen Sir Alex Ferguson’un büyüklüğüne borçlular. Şöyle ki: 70 yaşına gelmiş (bırakın teknik direktörleri) herhangi bir insan, çok büyük ihtimalle bazı konularda muhafazakardır, tutucudur, değişimi reddeder. Ferguson ise, adeta David Bowie gibi, her daim kendini geliştiriyor. Başka futbol kültürlerine, eleştirilere kapısını asla kapamıyor. Şimdi kim çıkıp da “Manchester United klasik Ada futbolu oynuyor.” diyebilir? Takıma bakıyoruz, United altyapısından, ya da İngiltere’den yetişme, Giggs, Scholes, Ferdinand, O’Shea, Fletcher, Carrick, Rooney, Brown gibi yıldızlar var. Bu yıldızlar United gleeneğini ve İngiliz tarzı, tempolu, fiziksel futbolu ayakta tutuyorlar. Diğer yanda, van der Sar, Evra, Vidic gibi, Avrupa’nın diğer taraflarından toplanmış, oyun konsantrasyonu mükemmele yakın savunma oyuncuları... Hücum hattı, Ronaldo, Nani, Tevez, Berbatov, Park gibi, biraz Latin ağırlıklı olmakla beraber, dünyanın dört bir yanından toplanmış, çok yönlü oyuncularla dolu. Anderson gibi “geleceğin Ronaldinho’su” olarak anılan bir oyuncudan, Lil’ Wayne gibi gözüken, Makelele-Scholes-Ronaldinho arası oynayan bir Frankenstein yaratılmış. Berbatov oynamadığı zaman fiks oynayan bir santrafor bile yok. İleri uçtakilerin kanatta mı, orta sahada mı, forvette mi oynadığı çoğu zaman belli değil.

İşte bu kimliksiz, kimliksiz olduğu kadar da bir kalıba sığmayan, rakip çalıştırıcılarca çözülemeyen oyun anlayışı, United’ın son senelerdeki başarısının en önemli anahtarı. Cantona, Kanchelskis gibi oyuncuların transferiyle başlayan, Fransız etkileşimiyle devam eden Quieroz gibi Güney Avrupa futbolu üzerine ihtisas yapmış bir adamı asistan menajer yapan ve an itibariyle, gerçek anlamda “küresel” bir altyapı ve scouting organizasyonu kuran bir anlayışın zaferi...

Cristiano Ronaldo:

Cristiano Ronaldo ise yukarıda bahsettiğim bu anlayışın en önemli meyvesi. Ferguson kendini hep geliştiren, 70 yaşında bir ihtiyar delikanlı demiştik. Hatırlarsanız, sürekli Real’e gitmek için naz yapan Beckham’ı, bir anlık sinirle tekmelediği krampon ile oyuncunun kaşını yararak takımdan uzaklaştırmıştı. Yerine 17 yaşında garip saçlı, garip oynayan bir Portekizli çocuk alıp, üstelik efsanevi kaptanın 7 numaralı formasını bu çocuğun sırtına geçirdiğinde, herkes (ben de dahil) Ferguson’un bunadığını düşünüyordu. Bu transferi takip eden 2 sene boyunca, Ronaldo oynadığı şahsi ve etkisiz futbol ve hakemi aldatmaya yönelik hareketleriyle beni ve pek çok futbolseveri bayarken, United ise Şampiyonluğu Arsenal ve Chelsea’ye kaptırarak yeniden yapılanma sürecine girdi.

Birkaç sene sonra bir baktık ki, bu cılız çocuk, varıyla yoğuyla kendini antrenman sahasına ve ağırlık odasına adamış ve gerek teknik gerek fiziksel anlamda dünyanın en dominant futbol yıldızı haline gelmiş. Yıllardır sitemizin yorumlar köşesinde olsun, forumumuzda olsun, Pokemon dövüştürür gibi oyuncu kıyaslarız. Ne Ronaldo’lar, Henry’ler, Ronaldinho’lar, Kaka’lar, Zlatan’lar gördük. Bugün ise, görünüşe bakılırsa futbolseverler arasında bir “C. Ronaldo vs. Messi” kutuplaşması söz konusu (ki bence Zlatan bu sene biraz kulübünün başarısızlığına kurban gidiyor). Ben ise, futbol gibi bir takım sporunda bu tür kıyaslamaların her zaman gereksiz ve anlamsız olduğunu düşünürüm. Fakat bu sefer kendimi tutamıyorum. An itibariyle, hücuma yönelik orta saha/kanat oyuncuları arasında C. Ronaldo’nun rakibi olacak bir oyuncu göremiyorum. Buna Messi de dahil... Buna karşı gelenlere ise şunu söylüyorum: “Bana Messi’nin yapıp da Ronaldo’nun daha iyi yapamayacağı bir şey söyleyin.” Çalımsa çalım... Dar alanda en az Arjantinli kadar etkili. Üstelik fazlası da var: çok daha hızlı, bir basket oyuncusu kadar yükseğe sıçrayabiliyor, mükemmel kafa vuruyor, Juninho’dan arakladığı, mesafe tanımadan şut atma yeteneğini önce geliştirdi, sonra mükemelliştirdi. E adam zaten 1.85 boyunda ve alemin de en güçlü oyuncularından... Artık defansta mücadele de ediyor. Pres de yapıyor. Daha ne istiyoruz?

Ferguson’un açık görüşlülüğü demiştik... United’ı ben çalıştırıyor olsam, 2006 Dünya Kupası sonrası Rooney’e ve United’ın üyesi olduğu İngiliz futbol camiasına yaptığı yamukluktan sonra çoktan yollamıştım keratayı... Zaten Alex Ferguson ile benim gibi standart bir FM menajerinin arasındaki büyüklük farkı da buradan kaynaklanıyor. Sir Alex ne yaptı? İki küskün oyuncuyu barıştırdı, taraftarın Ronaldo’yu affetmesini istedi. Ronaldo bunun üzerine 2 sezon sonunda üst üste Real Madrid’e gitmek istedi. United camiasını zedeleyici demeçler verdi. Sir Alex ne yaptı? Çocuğu bırakmadı, mazur gördü. Beckham’da yaptığı hatayı tekrarlamadı. Öfkeyle hareket etmedi. Sabrının karşılığını da gördü. Ronaldo, senede 30-40 gol, bir o kadar da asist üreten bir kanat oyuncusu (sırf bu tanımlama bile komik geliyor) haline geldi. Hatta yakınlarda da uzun dönemli bir kontrat imzaladı. Böylece hem United, dünya futbolunun en dominant yıldızına tutunmuş oldu, hem de dünya futbolunun o en dominant yıldızı, Real Madrid gibi vizyonunu ve misyonunu şaşırmış bir kulüpte harcanıp gitmedi. Chelsea zaferlerinin sarhoşluğu geçtikten sonra da, Guardiola’nın kabuslarını süslemeye başlayacaktır.

Giggs & Vidic:

Bu sezon, United’ın Ronaldo ile birlikten en çok göze batan iki oyuncusu... 17 yaşından beri Manchester United’da ilk 11’de sahaya çıkan Giggs, 35 yaşında ama İngiltere’nin en değerli oyuncusu olma unvanına koşuyor. Gerçi bu sezon çoğu maçta 90 dakika oynamadı. Hatta birçok müsabakaya sonradan dahil oldu. Bu adaylık, kariyerinin sonunda kendisini federasyonca onurlandırmaya mı yönelik diye düşünmüyor değilim. Fakat sergilediği “sessiz liderlik”, yıllandıkça geliştirdiği oyun kuruculuk yeteneği ve oyunun temposuna hükmedişiyle profesyonel oyuncuya biçilen yaş sınırı kavramını zorlamaya başladı. Yılın oyuncusu sıralamasındaki en yakın rakipleri ise Ronaldo ve Vidic. Ronaldo’dan zaten bahsettik. Vidic ise, Ferdinand gibi dünyanın en elit stoperlerinden birinin yanına çok başarılı bir şekilde monte oldu ve formuyla Ferdinand’ı bile gölgede bırakmaya başladı. Hatırlıyorum, United kendisini transfer ettiğinde herkes “Kim? Nereden çıktı bu adam?” diyordu. İlk maçında da kırmızı kart görmüştü. Fakat bu sezonki performansıyla, artık yaşlanmaya başlayacak olan Ferdinand ve Terry’nin “komple stoper” geleneğini uzun yıllar sürdürecek gibi duruyor.

Final Öncesi:

Kırmızı Şeytanlar, Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona ile karşılaşacaklar. Rakibe kendi oyun anlayışını benimsettirmeye çalışan iki takımın, an itibariyle Avrupa’nın en göze hoş gelen futbolunu oynayan iki takımının mücadelesini sabırsızlıkla bekliyorum. Tabii daha finale kadar çok var. Ama şahsen, herhangi bir ekstra sakatlık/ceza durumu olmazsa, çok iyi bir momentum yakalamış olan Barcelona’yı United karşısında %51 favori görüyorum. Ama %51’den fazla da değil. Barcelona’nın mükemmele yakın hücum hattı, Chelsea’ninkinden bile daha katı bir savunmaya karşı bakalım ne yapacak? Öte yandan, United, Ronaldo’yu etkili kullanıp Barça’nın defansif zaaflarının üzerine gidebilecek mi? Topa hakim olmayı çok seven iki takımın mücadelesinde, Barça, her zaman olduğu gibi topu ayağında tutmayı başarabilecek mi? Van der Sar, yaşlanıyor mu? Sanırım bu soruların cevabı, kupanın galibini belirleyecek.

7.05.2009

Hiddink Barcelona'nın "Havasını Aldı"

Bu akşamki Chelsea – Barcelona maçından önce, yıllardır beğenerek takip ettiğim Soccernet sitesinde “Clash of Styles (Ekollerin Savaşı)” diye bir başlık vardı. Bir tarafta Barcelona’nın bu sezonki müthiş performansı, göze hoş gelen, dikine, bol paslı, kahvehane ağzıyla “şiir” gibi futbolu, bir tarafta da belki de modern futbolun gelmiş geçmiş en “fiziksel”, Mourinho zamanlarından beri defansif mükemmeliyetleri ve 90 dakikaya yayılan dirilikleriyle ün salmış Chelsea...

Maç öncesinde ezeli rakibi Real Madrid’i, Madrid’de oynanan El Classico’da 6-2’lik absürd bir skorla küçük düşüren, “Ezeli rekabet biz “devam” diyene kadar bitmiştir” mesajı veren Barcelona, İngiliz temsilcisi ile Nou Camp’ta oynadıkları ilk maç golsüz berabere bitmiş olmasına rağmen herkesin genel favorisiydi. Ki esasında kaptan Puyol’un yokluğunda bu beni oldukça şaşırtmıştı. Zira, Chelsea’nin Nou Camp’ta 0-0 zor kurtardığı beraberlik sonrası, rakibini Stamford Bridge’de öldürücü bir pres ve ölü toplarla yormaya çalışacağı çok aşikardı. Barcelona’nın yumuşak karnı olan fizikselliği ise en iyi kapayan silahı kaptan Puyol’du. Nitekim teknik direktör Guardiola, bu eksikliği, Drogba’yı milli takımdan da çok iyi tanıyan Touré’yi Piqué’nin yanına monte edip, Henry’nin yerine de Keita’yı görevlendirerek çözmeye çalıştı.



Hiddink’in Taktiksel Zaferi

Barça’nın, sezon başından beri devam eden, geçtiğimiz haftasonu ise Real Madrid’e karşı tavan yapan gövde gösterisi sonrası, nasıl durdurulabileceği tam bir soru işaretiydi. Hollanda patentli “total futbol” anlayışını, kendi öz kültürüyle birleştirip, çok çekici bir futbol ortaya koyan Katalan temsilcisi acaba “durdurulamaz” mıydı? Bu maçta durdurulamaz olmadıklarını gördük. Barcelona finali hak etmedi, demiyorum. Tam tersine, Şampiyonlar Ligi’ndeki genel performansa bakıldğında finale kalmaıy Chelsea’den daha çok hak ettikleri ortada. Fakat, Londra’daki maçın hakkı sanırım Chelsea’nindi. Tabir caiz ise, kurt çalıştırıcı Hiddink, Guardiola’nın ve Barcelona’nın şöyle bir “havasını aldı.” Devre arasında İsveç televizyonunun (ne yazık ki, maçı İstanbul’daki sevgili arkadaşlarımla değil, Malmö’de izlemek zorunda kaldım) çok enteresan ve başarılı bir teknik analizi oldu. Arka arkaya, Chelsea’li oyuncuların, Barça’nın kanatları, orta sahasının ortası ve de yan beklerine yaptığı boğucu üçgen bir presle kazandıkları topları gösterdiler. Rahat 10 benzer top kapma kameralarca kaydedilmişti.

Nitekim Chelsea, taktik tahtasında ödevini iyi çalışmanın ödülünü erken gelen golle almış oldu. Golden sonra da son dakikaya kadar oyun disiplinlerinden kopmadılar. Bir kere, fiziksel açıdan Barça’yı aşırı derecede ezdiler. Neredeyse her ikili mücadeleyi kazandılar. Anelka-Drogba-Malouda 3’lüsünün müthiş uyumu ve patlayıcı deparları ile Barça defansını çok rahatsız ettiler. İspanyol temsilcisinin en zayıf halkalarından biri olan Valdes’i ise uzaktan şutlarla başarılı bir şekilde korkuttular. Kurallar dahilindeki sertliği akıllı oyun anlayışlarıyla birleştirerek, Dani Alves, Messi gibi yıldızları kızdırıp, oyuna küstürdüler. Bu süreç esnasında, Terry-Lampard-Cech-Ballack-Anelka gibi tecrübeli oyuncuların oyun konsantrasyonu ise mükemmele yakındı. En önemlisi, Barça’dan top kapmanın saçma sapan bir hayal olduğunun farkına vardılar (ki Barça Stamford Bridge’de, bu kötü oyununa rağmen bile %60 top kontrol oranının altına düşmedi) ve Katalanların yaptığı az sayıda hatanın üzerine %150 yoğunlaştılar. Esasında bu tatkik anlayış, o kadar belirgin bir şekilde üstün geldi ki, Anelka’nın Abidal’a gösterttiği kırmızı karttan sonra maç bitmiş sandık.

Burada, Chelsea’nin tecrübeli çalıştırıcısı Guus Hiddink’e de bir parantez açmak gerekli, diye düşünüyorum. Allah’ım bir teknik adam bu kadar mı profesyonel olabilir? Be adam, gittiğin bir takımda da beklentilerin altında performans ver! Bir başarısız ol! Takımın başına zaten sezonun yarısında gelmişsin. Sezon sonu gideceğin de ortada. Arada yetmiyormuş gibi bir de geçen yaz Avrupa yarı finalisti yaptığın Rusya’yı çalıştırıyorsun. Bir insan bu kadar mı yer, zaman, takım tanımadan, gittiği her ülkede, çalıştırdığı her takımda harikalar yaratabilir? Sanırım dünya üzerinde Mourinho ile beraber “profesyonel” CV’si en başarılı olan hoca Hiddink olabilir (Ferguson ve Wenger’i yıllarca aynı kulüplerde kaldıkları için klasman dışı bıraktım).



Barcelona Finali Hak Etti:

Iniesta’nın son dakika golü, her şeyin biteceği anda Barça’ya hayat verdi. Burada Barcelona’yı da kutlamak lazım. Chelsea gibi, 90 dakika yetmediyse 120 dakika dipdiri ayakta kalmasıyla ünlü bir takıma karşı, hem de 10 kişi kalmalarına rağmen topa sahip olmaya dayalı, kendi oyun stilleriyle kafa tuttular. Herkesin “Messi! Messi!” diye tutturduğu bir sezonda aslında çok belirgin bir şekilde en büyük payın bu adam ile Xavi’nin hak ettiğini düşünüyorum. O kadar konsantre, o kadar zekice ve o kadar diri oynuyorlar ve o kadar diğer 9 oyuncuyu da oyuna dahil ediyorlar ki kimse Messi’nin, Henry’nin, Eto’o’nun üzerindeki yükün bu iki küçük adam tarafından taşındığının çoğu zaman farkına varamıyor.

Son olarak, maçın Norveçli hakeminin, Chelsea’nin hakkını ağır bir şekilde yemiş olduğundan da bahsedelim. Gerçi Abidal’ın kırmızı kartı ne kadar haklıydı çok iyi göremedim (orada bana biraz Anelka kendini yere bıraktı gibi geldi). Fakat ortada Chelsea adına verilmeyen, çok ama çok net 2 kocaman penaltı var. Zaten Drogba’nın ve Ballack’ın kendisini maç sonunda adeta tartaklayıp dövmelerine de hiç şaşırmadım.

2009 Şampiyonlar Ligi finali, Manchester United ile Barcelona arasında oynanacak. Bana kalırsa finalin hakkı da buydu. Şimdiden final maçını dört gözle bekliyorum. Avrupa’nın göze en hoş gelen futbolunu oynayan iki takımı ve an itibariyle dünyanın en dominant 2 süper yıldızının kapışmasının sonunda bakalım kim gülen taraf olacak?

6.05.2009

Arsenal Ne Kadar Başarılı?

Profesör Wenger’in Arsenal projesini çözen varsa gelsin bizimle de paylaşsın. Yıllardır hep ilk 2’de yer aldıkları Premier League’de, Chelsea’nin Mourinho sonrası yükselişiyle önce 3.’lüğe, sonra da bu sene Liverpool’un sıradışı formu ile 4.’lüğe kadar gerilediler. Felsefe yine aynı. Kadro desen bir iki oyuncu dışında olduğu gibi 23 yaş altı. United, Barça, Chelsea, Madrid, Liverpool, Inter gibi takımlarla kıyaslandıklarında transfere çok daha az para harcıyorlar. Emirates Stadı, Deloitte Zenginler Ligi 2008 raporuna göre kendini çoktan amorti etmiş bile.
Genç Arsenal takımı için 2008-09 sezonunun Şampiyonlar Ligi yarı finaline çıkmış olmak bile büyük başarı. Ama gel gör ki, ezeli rakipleri Manchester United karşısında alınan 1-0 ve 3-1’lik mağlubiyetler, daha da ötesinde bu yenilgilerde oynanan aciz futbol, hatta ve hatta United tarafından sahanın her yerinde küçük düşürülmek, Arsenal taraftarının kafasında çeşitli soru işaretleri uyandırıyor.
Bütün bu faktörler değerlendirmeye alındığında karşımıza kaçınılmaz olarak 2 sonuç çıkıyor:
1)    Arsenal esasında çok başarılı bir kulüp:
Tamam, belki uzun süredir müzeye bir kupa götüremiyorlar. Fakat şu küresel kriz zamanında inanılmaz bir altyapı inşa ettiler. Pires’ler, Henry’ler, Vieira’lar, Cole’lar, Ljungberg’ler gönderildi. Yerine kesilen sakal gibi Fabregas, Walcott, Adebayor, Djorou, Arshavin gibi oyuncular yetiştirildi ya da monte edildi. Ve bu genç, iddiasız kadro buna rağmen Şampiyonlar Ligi’ne katılmayı garantiledi, artı bir de aynı kupada yarı final oynadı.
Üstelik, Wenger, tıpkı X-Men mutantları gibi Bergkamp’tan bir van Persie, Henry’den bir Walcott, çeşitli defans oyuncularından da bir Song klonladı. İlaveten elinde Fabregas, Bendtner, Arşavin, Nasri, Vela, Fabianzski gibi sürüyle genç ve potansiyeli yüksek oyuncusu var.
Finansal açıdan ise, Avrupa’nın elit kulüpleri arasında, tek kendi kendine sürdürülebilir bütçesine sahip olan kulüp haline geldiler. Yani, kulüp zengin bir Arap ya da Rus’un müdahalesine gerek duymadan, profesyonel yöneticileriyle şu anki refah çizgisini bir sorun olmadan uzun yıllar sürdürebilecek konumda.
2)    Bu takımdan adam olmaz:

Futbol, Arsene Wenger’in paleti ya da ego tatmin tahtası değildir. Taraftarı sevindirmek için kazanmak gerekir. Yarı final rövanşında ezeli rakip United’a evinde ezilmek değil. Artı, yıllardır her otoritenin ağzına sakız olmuş bir laf var: “Gününde olduklarında, Arsenal’den daha çok keyif veren takım yok.” Bence bu çok acı bir söz. “Gününde olduklarında...” Yani, her zaman değil. İstikrarsız. Hele bir de her yenilgiden sonra Wenger’in hakemi suçlamaları, “Bizi ancak sertlikle durdurabiliyorlar” demeçleri yok mu? Gençlerle iyi güzel, bir yere kadar da, takım acaba biraz yerinde saymıyor mu?

Camia madem para kazanıyorsa, evde ve Avrupa’da başarı için dış transferde, Gallas ve Silvestre gibi atıkların yerine, daha çok harcama yapılarak, daha iddialı isimler alınmalı. Örnek vermek gerekirse, Şampiyonlar Ligi yarı finali rövanş maçında Kieran Gibbs’ten C. Ronaldo’yu tutması beklenmemeli diye düşünüyorum. Dikkatli okurlarım, bu düşünceme ise “Eğer Gibbs’ten Ronaldo’yu tutmasını bekleyecek inanç olmasaydı, Fabregas’lar, Henry’ler de yetişmez, yedek kulübesini ısıtırlardı” dersiniz, itiraz da edemem. Öte yandan, takım birim futbolcudan o kadar çok kar etmeye başladı ki, Flamini, Lassana Diarra gibi 25'ine gelmemiş adamlar bile milyon dolarlar karşılığı satılır oldu. Yani 25 yaşında adamların "veteran" statüsünde oynadığı bir takım haline geldiler.

Özetlemek gerekirse, bir yandan genç oyuncularla dolu, oynadığı güzel futbolla sempati toplayan, dünyanın belki de tek “self-sustainable” kulübü, öte yandan ise bir türlü gelmeyen, hatta git gide uzaklaştırılan sportif başarı ve inada binmiş bir “harcamama” isteği. İşte sevgili Ortakafagol.com okurları, bu yüzdendir ki, ben Arsenal’in gidişatını bir türlü çözemedim. Başarılılar mı, başarısızlar mı, karar veremedim. Sanırım bu sorunun cevabını, önümüzdeki birkaç yılda, Fabregas-Arşavin-Walcott üzerine kurulu yeni jenerasyon Arsenal takımının performansına bağlı olacak.
Fakat yazımı bitirmeden şunu da atlamayayım: bu jenerasyonun olası başarısızlığı bile Arsene Wenger’i yerinden edemeyecektir. Sanırım Sir Alex Ferguson’u saymazsak, Wenger dışında, Arsenal ayarında büyük bir kulübün menajerlik koltuğunu gerçek anlamda “tapulamış” bir teknik adam göremeyiz. Bir insanın adının ilk 5 harfi bile kulübüyle bu kadar uyuşamaz. United hezimetinde pankartlar ne diyordu? “In Arsene We Trust!” Yoksa inanmıyor muyuz?

7.11.2007

Slavia Prag'lı Futbolcular Taraftarlarının Önünde Diz Çöktü. Siz Niye Çökmüyorsunuz?

Bundan önceki Şampiyonlar Ligi yazılarımı unuttum. Her şeye sıfırdan başlayalım. Ben bir Beşiktaş taraftarıyım. Maç günü, üniversitede okuduğum bölümün en zor dersinin sınavından çıktım (sınav çok yorucuydu ve çok kötü geçmişti), radyoda programımı yaptım ve kafedeki televizyonun başında maçı izlemeye koyuldum. Bu durum sırf bana mahsus değil. Pek çok Beşiktaş taraftarı, işinden yorgun çıkan, karısıyla kocasıyla kavga eden, patronundan fırça yemiş, ya da ihaleyi bağlayamamış,... Takımlarından tek beklentileri, iyi bir performans... Performansı da geçtik, biraz gayret...



Ama sahada Beşiktaş adına ne var? 11 tane beyaz formalı futbolcu. Kırmızı futbolcular daha hızlı, daha istekli, daha teknik, daha güçlü. Sonuç? 8-0. Şampiyonar Ligi tarihinin en farklı skoru. Maçın teknik analizine girmemize gerek var mı emin değilim. Bir noktadan sonra taktik dizilişin, hakem kararlarının pek önemi kalmıyor. O nokta nedir peki? Tuttuğunuz takımın 4-0 yenikse ve bırakın mücadele etmeyi, fark daha fazla açılmasın diye yatay, kısa paslar yapması...



Burada sorulması gereken soru şu olmalı: 100 yılını çoktan devirmiş, milyonlarca taraftara sahip bir takım olan Beşiktaş’ın neden Avrupa kupalarında hiçbir başarısı yok? Liverpool, kuruluş itibariyle Beşiktaş’tan sadece 11 sene büyük. Ve İngiltere’deki taraftar sayısı, Türkiye’deki BJK taraftar sayısı kadar ya vardır ya yoktur. Çok basit bir mantık aslında. Bu iki takım arasında 8 gollük bir fark var. İşte bu fark nereden kaynaklanıyor? Yanıltmasın, Beşiktaş İnönü’de Liverpool’u yenerken de, bütün pozitif futbolu İngilizler oynamıştır. BJK’nin ilk golü ise tamamen şanstır.



Diyeceksiniz ki, “Beşiktaş’ı çok ezdin. Liverpool dünyanın en önemli kulüplerinden biri. Hem geçtiğimiz sezon Roma da Man Utd’dan 6 yedi.” Tamam, Roma 6’yı yedi. Ama 1-) 6 yerken en azından bir gol attı. 2-) O maç bir kazaydı. Roma’nın Şampiyonlar Ligi’ne her girdiği sene averaj takımı olma gibi bir geleneği yok. Oysa Beşiktaş’ın sicili kabarık. 6’lık Leeds maçı, 5’lik Barça maçları, 4’lük Milan maçları...Yani sadece bu seneye mahsus değil. Beşiktaş, tarihi itibariyle Şampiyonlar Ligi’nde, adi bir averaj takımı olmaktan öteye gidemedi. Bunu kabullenelim.



Peki niye “adi” bir averaj takımı? “Adi” olmayan averaj takımları da var. Bakınız, Slavia Prag... 2 hafta önce Londra’da Arsenal’den 7 yediler. Ama ne yaptı futbolcuları o maçtan sonra? Gidip taraftarlarının önünde diz çöktüler. Taraftarları da onları alkışlayarak affetti. Beşiktaşlı oyuncular niye 7’den de fazla, 8, yemelerine rağmen orada binlerce Liverpool’lunun arasında üzerini çıkarıp gururla Çarşı – BJK atkısı taşıyan taraftarının önünde eğilmedi?



Ya da şöyle soralım, Şampiyonlar Ligi’ndeki diğer averaj takımlarının arasında, oyuncuları Beşiktaş kadar ücret alan, transfere Beşiktaş kadar para harcayan bir takım var mı? Her sene neşter, her sene yeni yabancılar. Şu anki Beşiktaş kadrosunda bana bir tane üst düzey oyuncu gösterebilir misiniz? Üst düzey derken, Avrupa’nın ilk 20 kulübünde ancak yedek bekleyebilecek potansiyele bile okey derim. Bir Ricardinho vardı, onun da yaşı geçti. Bobo ise ancak orta sıralarda bir Fransız takımını sırtlayabilir, daha fazlası zor. Serdar’ların, Batuhan’ların daha çok pişmesi gerek.



Bütün bu işe yaramaz oyuncular topluluğunun kaptanı kim? İbrahim Üzülmez. Sahada takım arkadaşlarına liderlik etmeyen, dil bilmeyen, pas atamayan bir kaptan olur mu Allah aşkına? Maçtan sonra gidip kendisine itiraz eden Bobo’yu dövmüş. Sevgili okurlar, Bobo 22 yaşında bir genç. İbrahim ise bu kulübün herkese örnek olması gereken kaptanı.



Oyuncularımızın kalitesizliğinden de söz etmişken... Milli takımımızın defansını sayabilir misiniz? Sol bek: İbrahim Üzülmez, Stoperler: İbrahim Toraman ile Gökhan Zan. Sağ bek: Allah’tan Ali Tandoğan değil. Kaleci: Hakan Arıkan. Ondan sonra “Niye eleme gruplarından çıkamıyoruz?”



Maçla ilgili, Babel’in halı sahada dalga geçermiş gibi topukla attığı golden sonra, en çok aklımda kalacak görüntü, her halde Koray Avcı’nın yavaş tempoda yere tükürüp hakeme itiraz ederken, Riise’nin taç atışı kullanıp son süratte koşan Voronin’e asist imkanı sağlamasıydı. Liverpool, milyon paundlar harcadığı transferlerinden istediği verimi elde edememesine, ligde uzun süredir puan kaybetmesine, rağmen, her maç çıkıp sonuna kadar mücadele ediyor. Transferden yine istediği verimi alamayan, ligde de kazanamayan Beşiktaş niye en azından mücadele edemiyor?



Bütün bu argümanlar tek noktada birleşiyor: Her şeyin özü haddini bilmek. Beşiktaş, bütün parasına, taraftarına rağmen, hala başkanının soyunma odasına indiği, mücadele etme onurundan yoksun, Avrupa’da her sene Türk milli gururunu zedeleyecek kadar kötü sonuçlar alan, sahada kişiliksiz, şahsiyetsiz futbol oynayan bir averaj takımıdır. Kendini dev aynasında görmekten, yaptığı 10. sınıf yabancı transferleri dünya starı olarak lanse etmekten, her puan kaybında hakemi suçlayıp “PAF takımıyla çıkarız” gibi oyunbozanlık yapmaktan vazgeçip, Liverpool ile arasındaki fiziksel güç ve tempo farkını kapatmaya karar verdiği an bu kimlikten çıkmaya başlayacaktır.



Bu yeniden yapılanma sürecinin başlangıç noktası ise, bundan sonraki ilk iç saha maçında, gecikmeden, Slavia Prag’lı oyuncuların yaptığı gibi, tüm takımın ve yönetimin taraftarlar önünde diz çökmesi, sonra da toplu olarak, onurluca istifa etmeleridir. Hepsi de 8'de 8 suçludur.

20.09.2007

Şimdi İnandınız mı Bana?

“Haddinizi Bilin” isimli yazım, yorumlardan anladığım kadarıyla epey bir yaygara koparmış. İlker ve Can Evren’in, yazımdaki bariz bilgi hatalarına yaptığı seviyeli, açıklayıcı ve ders kitabı nitelğindeki eleştirilerinin dışında yazım iki ana koldan eleştirilmiş.

1. ana kol: Takımlarımızı çok ezmişsin. Bak Beşiktaş lige çok iyi başladı. Fener de artık bir Avrupa kulübü. Ne dion senn?

2. ana kol: asdfasdfşasdfkljsdfasdfjadsşfkajsd

Normal karşılayacağınızı umarak, 2. ana koldaki eleştirilere hiçbir cevap vermeyeceğim. 1. ana kola gelelim o zaman.

Ertuğrul Sağlam yönetimindeki Beşiktaş’ın artık çok farklı bir takım olduğunu düşünen, takımın Avrupa şansını abarttıkça abartan site sakinlerimiz umarım gerçeği görmüşlerdir. Biliyorum, bazılarımızın içinde “Ah, Hakan Arıkan boşa çıkmasaydı en azından 1 puanı kurtaracaktık.” uktesi kaldı. Peki yabancı basında Beşiktaş için ne gibi ifadeler kullanıldı okudunuz mu? Benim en çok hoşuma giden ifade “goal-shy” idi. Türkçesi, “gol atmaya utanan” demek.

Kimi otoritelere göre futbol tarihinin en başarılı teknik direktörü olan Sir Alex Ferguson’ın bir lafı vardır: “İnsanların uğruna kendilerini öldürdükleri gerçeğini bir kenara bırakalım: futbol temelde bir şov endüstrisidir. Taraftarlar, takımlarının galibiyet serilerinden çok oynadığı oyunla ilgilenirler.” Eğer Ferguson’un futbol anlayışı buysa, ben ona katılıyorum. Benim için, tuttuğum takım olan Beşiktaş’ın her maç 1-0 da olsa, haksız penaltıyla olsa da kazanması değil, adına yakışan bir oyun sergilemesi önemlidir. Gururlu, mücadeleci, cesur bir oyun...

Peki Beşiktaş, geçen Salı Marsilya karşısında böyle bir oyun mu oynadı? Ya da şöyle soralım: Beşiktaş, Marsilya karşısında maçı kazanmak için ne yaptı? Cevap: Hiçbir şey. Cevabın devamı: Beşiktaş beraberliğe razıydı.

Söylediğim bunca şeyden sonra şöyle devam edip hepinizi de şaşırtayım: Ertuğrul Sağlam’a olan inancım, bu takımın son 10 senedir çalıştıran herhangi başka bir antrenöre duyduğum inançtan daha fazla. Gerçekten, kendisine sabır ve inanç gösterilirse Ertuğrul sağlam Beşiktaş’ı çok güzel günlere taşıyabilir. Çünkü o da bu manifestoyu özümsemiş gibi kendi içinde. Takımı çok koşturuyor, çok mücadele ettiriyor. Tek eksiği, tecrübesizlik ve elindeki oyuncuların kalitesizliği. Hadi, ilk yarıda 2 oyuncusunun cenabet sakatlıklara kurban gitmesini de ekleyelim. Marsilya karşısında kazanmaya odaklı bir takım değil de beraberliğe odaklı bir takım çıkarmasını da tecrübesizliğine, kariyerinin ilk Şampiyonlar Ligi maçını oynamanın verdiği heyecana vermek istiyorum.

Maçın teknik analizine gelmek istemiyordum ama içimde kalan bazı şeyler var. Birincisi, Serdar Özkan... Uzun süredir oyun zekası bu kadar yüksek bir Türk oyuncu görmedim. Futbolu gerçekten bilerek oynuyor. Tekniği fena değil. Fakat atletik açıdan çok zayıf. Fabregas’ın şu aralar Arsenal adına oynadığı oyunu izlemesem “Yazık, harcanmış.” derdim. Bu oyuncunun daha da gelişebileceği şu kritik bir-iki yılda psikopat bir fitness çalışma programına tabi tutulması ve sağ kanattan kurtarılıp, daha verimli olabileceği orta sahanın ortasına, oyun kurucu mevkiine getirilmesini diliyorum. Beşiktaş’ın geleceği Ricardinho değil, Serdar Özkan olacaktır.

Serdar Kurtuluş ile İbrahim Toraman da bana geçen gece oynadıkları oyunla gurur yaşattılar. Özellikle İbrahim Avrupa standartlarında bir stoper olduğunu kanıtladı. Serdar Özkan’ı da ekleyelim, bu 3 oyuncu dışındaki tüm Beşiktaş takımı bireysel açıdan hayal kırıklığıydı. Gri tonlara bakarsak, İbrahim Kaş fena değildi. Ama birinin bu çocuğa maç öncesi birkaç shot viski vermesi iyi olabilir, evladım nedir bu agresiflik? Yine de oyun olarak bana 15 sene öncesinin sağ bek oynatılmaya çalışılan Costacurta’sını anımsatabildi ki bu da iyi başarı.

Fransız görüntü yönetmeni, Marsilya kaptanı Lorik Cana’nın arkadaşlarına bir şeyler fısıldadığı 10 kadar görüntücük yayınladı. Benim takımımın kaptanı İbrahim Üzülmez’e bakıyorum, tık yok. Adam topu uzaklaştırmayı bile bilmiyor. Kaptan dediğin biraz oyunun içinde olacak, otoriter olacak değil mi? İ. Üzülmez çok yürekli ve özverili bir oyuncu. Fakat ne oyun zekası, ne de liderlik vasıfları Beşiktaş kaptanı olacak yeterlilikte değil.

Takımın 2 “beyni” Ricardinho ve Delgado kayıplardı. Edouard Cisse de kötüydü. Hadi üçü de kariyerli oyuncular, bir maçla iplerini kesmeyelim, sabredelim. Tello’ya ne diyeceğim? Ha, bu arada, biri bana lütfen Koray Avcı’nın neden hala, ısrarla, 3 senedir bu takımda durduğunu açıklasın. Bu kişi, mümkünse M. Yozgatlı’nın niye oynamadığnı da açıklasın. Hadi Higuain’e hemen dalmayalım daha ilk maçı (ama çok kötüydü). Diatta son golde düştü diye hiç günahını almayacağım. Kısa boyuna, ideal pozisyonu sağ bekten stopere çekilmesine rağmen hiç pes etmedi, son goldeki hatasına kadar da iyi oynadı. Karşındaki adam da sıradan bir oyuncu değil, Cisse. Marsilya’da sürünüyorsa (ki Marsilya, evet, bir ŞL takımı) nedeni her sene bir ayağını kırmayı adet edinmesindendir.

Beşiktaş’ın ileriki maçlarını düşünelim. Liverpool maçlarından hiç ümitli değilim. Tek şans, belki Rafa Benitez’in zaman zaman abarttığı rotasyon zihniyeti olabilir. Bizi küçümseyip yedeklerini çıkarır, onlar da iyi motive olamazlarsa (FB-Inter örneği) Liverpool’u yene bile biliriz. Porto hem iyi bir takım, hem çok mücadele gerektirmeyen bir lig olan Portekiz Ligi’nden geldiklerinden ŞL’ne çok farklı bir gözle bakıyorlar, hem de “slight underdog” olduklarından motivasyon diye bir sorunları yok. Marsilya’yı ise İnönü’de yenmek, Velodrom’da yenmekten daha zor olacak. Çünkü Fransız temsilcisinin asıl uzmanlık alanı kontraatak. Sorarım, BJK nasıl çıkacak bu gruptan?

Bence çıkamayacak. Beşiktaş’ın asıl yapması gereken, Şampiyonlar Ligi’nden çok Türkiye’deki başarısını ön planda tutmak olacaktır. Bu takım, gelecek vaat eden bir takım. Bu takım, isteyen, koşan ama başaramayan bir takım. Niye başaramıyor? Oyuncularının önemli bir kısmı yeteneksiz. Tello biraz daha koşsaydı Türkiye’de oynamazdı. Adamların limiti bu kadar. Evde yakalanan istikrarlı bir formla Bobo, Serdar Özkan, Serdar Kurtuluş, Gökhan Zan, Toraman, H. Arıkan, Batuhan vb. cevherlerin yanına daha kaliteli oyuncular monte edildiği zaman başarı gelecektir. Galatasaray, UEFA’yı almayı, Chelsea’den 5 yiyerek, Fener (daha bir şey başaramamış olsa da) İnter’i yenmeyi, United’dan yarım düzine yiyerek öğrendi. Gerçi Beşiktaş ta Leeds’ten yarım düzine yedi ama neyse karizmayı çizdirmeyelim. Ama sanırım derdimi anlatabildim. Demek istediğim, bu takımın ŞL’ne istikrarlı bir şekilde katılması, genç oyuncuların kendini geliştirmesi ve işe yaramaz, yeteneksiz oyuncuların (İbrahim Üzülmez, Koray Avcı, Ali Tandoğan gibi oyuncular) yerine yenilerinin alınması gerek.

Fener maçı hakkında da bir şeyler yazabilmeyi isterdim ama maç öncesinde cahil gibi uyuya kaldım ve uyandığımda saat sabahın 7 buçuğuydu. Ancak anlatılanlara göre Fenerbahçe, Inter’i eze eze yenmiş. “Haddinizi Bilin” yazısında belirttiğim gibi, 100. yıl gazını arkasına almış, senelerdir istikrarlı bir şekilde Avrupa takımı olmaya yatırım yapan Fener’in bu gruptan çıkması sürpriz olmayacaktır. Ancak Inter 7 eksikle gelmiş. OK, defansında Samuel, forvet hattında da İbrahimoviç, Crespo, Figo felan vardı. Sırf bu adamlar bile her takıma nasip olmaz. Bir de, çoğu isim hastası olduğu için Deivid'e demedikleri lafı bırakmayan spor yazarları ve kör fanatik Fenerliler... Beşiktaş karşısında Süper Kupa'yı getiren Deivid, Inter'e de bıçağı saplayan adam oldu. Bence o da çok zeki, ne zaman nerede olması gerektiğini bilen bir oyuncu. Üstelik onca yargısız infaza, hor görülmeye karşılık işini de gayet iyi yapıyor.

“Haddinizi Bilin” yazımı yanlış algılayan Fenerli arkadaşlar. Takımınız haddini bildi, sizi küçük görüp yedeklerini motive edemeyen Inter’i bileğinizin hakkıyla aşağı aldınız. Ama asıl başarı, size aynı gevşeklikle gelmeyecek olan PSV ve CSKA’yı yenmek. Şimdi anladınız?

Bugün Tarihi Bir Gün

20 Eylül 2007. Bu tarihi bir yere not edin. Çünkü İngiltere futbol tarihi adına çok önemli bir gün olabilir.

            Abramoviç’le sürtüşme içindeler, Chelsea’de mutsuz, Real’e gidecek, Şevçenko’yla Ballack’a trip atıyor, takımı gol yollarında sorun çekiyor, Ronaldinho’yu alacak derken beklenen ve beklenmeyen oldu ve José Mourinho istifa etti. Yani, en azından “resmi” olarak istifa etti. Zira, takımın içinden dışarı sızan bir iki dedikoduya göre esasen “kovuldu.”

            Peki bu gün niye tarihe geçebilir? Bu gün, eğer Mourinho’nun yerine getirilecek teknik adam, José’nin başarısını tekrarlayamazsa tarihe geçer. Şundan kimsenin kuşkusu olmasın: Chelsea’nin, 2003’te Rus işadamı Roman Abramoviç tarafından alınması, İngiltere Premier Ligi üzerinde tarihi bir etki bırakmıştır. Hillsborough faciasından sonra UEFA yarışmalarından men edilen, Demir Leydi politikaları yüzünden yediği darbenin altından kalkamayan İngiliz Premier Ligi, uzun süreden sonra Abramoviç’in transfer gücü sayesinde dünya futbol kamuoyunun dikkatini çekmeyi başarabilmiştir.

            Futbolseverler hatırlayamayabilirler. Roman Abramoviç’in Chelsea’nin sahibi olduğu ilk sene takımın başında Mourinho değil, İtalyan çalıştırıcı Claudio Ranieri vardır. Hatta o sene, Beşiktaş Ranieri’nin Chelsea’sini Stamford Bridge’de mağlup eder. Takıma gelen ilk oyuncu dalgası pek de o kadar süperstar ağırlıklı değildir. Mutu, Geremi, Joe Cole, Bridge gibi, şu anki takımın yedeklerini oluşturan yıldızlar, yine astronomik rakamlara transfer edilirler. (Bugünkü kadroda bu ilk gelenlerden yalnız J. Cole, Bridge ve Makelele kalmıştır.) Ranieri yönetimindeki Chelsea, Şampiyonlar Ligi’ne katılır. Ancak, şampiyonluğu, 38 maçı namağlup bitiren tarihinin en güçlü Arsenal’ine kaptırırlar. Ranieri, başarısız olduğu gereçkesiyle kovulur. Yerine, bir önceki sene Porto’yla UEFA’yı kazanmış, o sene de yine aynı Porto’yla Şampiyonlar Ligi’ni almış eski İngilizce ve beden eğitimi öğretmeni José Mourinho getirilir.

            Pek çoklarına göre José Mourinho, yönetimin bu kadar büyük başarılar beklediği Chelsea’yi başarıya taşıyacak “seçilmiş kişi”’dir. Gerçekten de, kariyerinin zirvesinde, başarıları tartışılamayacak genç bir çalıştırıcı olarak takımın başına getirilmiştir. Ayağının tozuyla, Drogba, Cech, Robben, Kezman gibi genç yıldızlarla beraber Porto’dan tanıdığı Ferreira, Carvalho gibi isimleri takıma dahil eder. Basın toplantılarında sık sık, büyük yıldızlarla çok işinin olmadığını, başarıya aç oyuncularla çalışmaktan zevk aldığını dile getirir.

            Mourinho’lu ilk sezonunun başlangıç evrelerinde, Chelsea oynadığı katı defansif futbol ve gol yollarındaki beceriksizliği yüzünden eleştirilere maruz kalır. Çoğu maçı 1-0 kazanmaktadırlar. Ancak Man Utd, Liverpool, Arsenal gibi rakiplerinin çoğu yeniden yapılanma sürecindedirler ya da sıkıntı yaşamaktadırlar. Sezonun ortasında gol sorununu da çözen Chelsea, 2004-05 sezonunda açık ara farkla şampiyon olur. Şampiyonlar Ligi’nde de çeyrek finalde Liverpool’a elenir. Yıllar sonra gelen şampiyonluk taraftarları sevindirmiş, yönetimin yüzünü güldürmüştür. Üstüne bir de Carling Cup kazanılmıştır.

            Sonraki sezona yatırım yapılır; Shaun Wright-Phillips, Essien gibi oyuncular kadroya dahil edilir. Sezon öncesi şampiyonluğun 1 numaralı favorisi ilan edilen Maviler, sezonun sonunda tahmincileri hayal kırıklığına uğratmazlar. Şampiyonlar Ligi’nde ise yine tık yoktur. 2 sene art arda gelen şampiyolnuk sonrası hedefin hem Şampiyonlar Ligi hem de Premiership olması kaçınılmazdır. Şampiyonluk tekrar kazanılır, Şampiyonlar Ligi’nde ise polemik dolu bir eşleşmede (Barça’nın teknik futbolunun önünü kesmek için Stamford Bridge’e bir ay bakım yapılmaz), erken finalde, Barça’ya elenirler.

2006 yazında kesenin ağzını iyice açan Abramoviç, takıma Ballack, Şevçenko, Ashley Cole, Mikel ve Kalou’yu dahil eder. Yalnız bu transferlerden özellikle Ballack ile Şevçenko’yu Mourinho istememektedir. Bu yüzden başkanla Portekizli hoca arasındaki ilk büyük gerilim ortaya çıkar. Bu iki süperstar da uzun süre kadroda kendilerine yer bulamazlar. Üstelik, Abramoviç’in Mourinho’nun gücünü daha da denetlemek için çalıştırıcının başına Frank Arnesen’i Mourinho’nun üstüne ataması, hocayla başkanın arasındaki uçurumu daha da büyütecektir.

            2006-07 sezonu, Chelsea adına pek çok açıdan şanssız bir sezondur. Mourinho-Abramoviç gerilimini bir kenara bırakalım, sezonun önemli bir kısmında kalecileri Cech, demir adamları Lampard ve kaptanları Terry’den şanssız sakatlıklar nedeniyle faydalanamazlar. Sezonun üçte birini üçüncü kaleci Hilario ile oynamak zorunda kalırlar. Bütün bunlara rağmen, çok formda bir Manchester United’a şampiyonluğu ancak kılpayı kaptırırlar, Şampiyonlar Ligi’nde de Liverpool’a yarı finalde kaybederler. Bu “başarısız” sezonda bile FA Cup’ı kazanmasını bilirler.

Ancak Abramoviç, takımın sezonu sadece FA Cup ile bitirmesini hazmedemez. Mourinho’yla arasındaki sürtüşmeler artar. Mourinho Abramoviç’in kendisinin isteği dışında transfer yapmasını eleştirir. Abramoviç, Mourinho’nun sırf bu sebeple Ballack ve Şevçenko’yu oynatmamasını... Mourinho’nun basın açıklamalarındaki gelenekselleşmiş kibirli ve polemik yaratıcı ifadeleri de Rus iş adamını rahatsız etmektedir. Bu sezona başlarken iki adamın arasında zaten açık bir uyuşmazlık vardır. Ceza olarak Mourinho’ya transfer parası verilmez. Man Utd ve Liverpool’un trilyonlar saçtığı bir transfer döneminde Chelsea bir tek Malouda’ya para harcar, Sidwell, Ben Haim gibi orta sınıf oyuncuları Bosman’dan almak zorunda kalır. Geçen hafta Londra'da Blackburn karşısında alınan 1-1'lik sıkıcı beraberlikten sonra Abramoviç stadı terk eder. Adamımızın kovulacağının ilk sinyalidir. Basın toplantısında Mourinho, her zamanki kibiriyle "Başkanın gitmesi doğal bir şeydir. Burası Londra, trafik tıkalı olur. Yetişmesi gereken bir randevu olabilir." der. Ancak, yine Stamford Bridge'de alınan Rosenborg beraberliği bardağı taşıran son damla olur.

Mourinho’nun Abramoviç tarafından kovulmasını tek cümleyle özetleyebiliriz. “İki karpuz bir koltuğa sığmaz.” Stamford Bridge, iki dev ego için çok dar geldi. Abramoviç, Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu her şeyden çok istedi. Öyle çok istedi ki, Chelsea’deki üç buçuk sezonuna 2 lig şampiyonluğu, 2 FA Kupası, 1 Carling Cup ve 2 Şampiyonlar Ligi yarı finali sığdırmayı başaran Mourinho bile ona göre başarısız kaldı. Mourinho’nun çekici ve baskın kişiliği ise çoğu yönetim kurulunun güvenmesi, övünmesi gereken bir değer olması gereken yerde, Abramoviç’i Mourinho’dan daha da uzaklaştırdı.

Özetle, Mourinho İngiltere’den ayrılırsa, Ada futbolu için büyük bir kayıp olacaktır. O, futbol çalıştırıcılarının “Neo”’suydu, “seçilmiş olan”’dı. Gençti, hırslıydı, yetenekliydi. Leiria, Porto ve Chelsea kariyerleri tartışılamayacak kadar başarılıydı; gerçek bir süper profesyoneldi. Chelsea gibi dev bütçeli bir yıldızlar topluluğunu savaşan ve kenetlenmiş bir takım haline getirmeyi başarabilmişti. Real Madrid, Inter ve Barça’nın da en az Chelsea kadar para harcadığını ve son yıllarda bu kadar büyük bir başarı ivmesi yakalayamadıklarını düşünürsek Mourinho’nun büyüklüğünü tekrar takdir ederiz. Esasen, kızgın başkan ve küskün teknik direktörün fark etmeleri gereken şey şuydu: birinin parası ve şöhreti, diğerinin karizması ve dehası olmasa Chelsea bugün “bir dünya devi” olarak anılmayacaktı. Yine onların açtığı kapının ardından West Ham, Portsmouth, Liverpool, Manchester United ve son olarak da Manchester City gibi takımlar dünyadaki zengin spor yatırımcılarının dikkatini çekti. Bu yatırımlar sonucunda Premiership, “futbolun bir numaralı arenası” olma unvanını La Liga’dan devraldı. Yani, Mourinho ile Abramoviç, her ne kadar yollarını ayırmış olsalar da yazdıkları tarih hatırlanacak.

Özetle, Thierry Henry’nin gidişi Premiership için ne kadar büyük bir kayıpsa, Mourinho’nunki de öyledir. Gerçi yukarıda belirttiğim o “açılan kapı”’dan Torres’ler, Kuyt’lar, Anderson’lar, Nani’ler geliyor artık. Giden Henry’nin yerine Fabregas’lı, Adebayor’lu van Persie’li, daha güçlü bir Arsenal türüyor. Hepimiz onun olay dolu demeçlerini, kendini GQ tarafından “İngiltere’nin en iyi giyinen erkeği” seçtiren tarzını, saha kenarından eliyle Terry’nin eline not tutuşturuşunu özleyeceğiz. Kim bilir, belki de Tottenham’ın başına geçer.

Bugün ayrılan Mourinho’nun yerine, futbol direktörü ve Abramoviç’in yakın dostu İsrail asıllı Avram Grant getirildi. Maccabi Petach-Tikva, Maccabi Tel-Aviv’i çalıştırdıktan sonra Portsmouth’ta Harry Redknapp’ın üstünde futbol direktörlüğü yapmıştı. Kökenlerinin aynı olduğu (bu sözün arkasında kesinlikle ırkçılık aramayın) ve daha kolay kontrol edebileceği, kariyeri daha belirsiz bir hocayı takımın başına getirdi Abramoviç.

Kovuluşunun ardından Grant’ın üzerinde büyük bir baskı kurulacağını düşünmüyorum. Bence Abramoviç de Grant’ın büyük ihtimalle José kadar başarılı olamayacağını biliyor (kim bilir, belki de olur). Mesele, dev egolar meselesi yani.


Son olarak, kişiliği ve meşhur açıklamalarıyla hep gündemde kalmayı başaran Mourinho’dan birkaç inci ile bitirelim.

“Sakın bana kendini beğenmiş demeyin. Ama Avrupa Şampiyonuyum ve “seçilmiş kişiyim”.” (2004 yazında Chelsea’nin başına geçerken).

“Oyuncularımız A kalite. Üzgünüm, ama teknik direktörümüz de A kalite.”

“Zoru sevmeseydim Porto’da kalırdım. Rahat, mavi bir sandalye, Şampiyonlar Ligi kupası, Tanrı, tanrıdan sonra da ben.”

“Eğer tesislere gelip takımı çalıştırmama yardım etseydi şu an küme düşme hattında olurduk. Eğer ben mali işlere karışsaydım, bu sefer iflas ederdik.” (Başkan Abramoviç hakkında)

“Baskı? Ne baskısı? Baskıyı fakirler hisseder. Çocuklarının karnına bir lokma ekmek koyabilmek için sabahtan akşama çalışmak zorudnadırlar. Futbolda baskı maskı yoktur.”

“Herkes Chelsea’nin kaybetmesini istiyor. Bari bir gün kaybedelim de resmi tatil ilan etsinler.”

“Zirvede olmamızın nedeni kulübün mali gücü değil. Şu anda bütün kulvarlarda iddialı bir şekilde koşuyorsak, bu benim eserimdir.”

“Genç oyuncular kavuna benzerler. Kavunun içini açmadan iyi olup olmadığına %100 emin olamazsınız. Bazen pazardan müthiş kavun diye aldığınız kavun tatsız çıkar. Bazen de çürük gibi gözüken kavunun lezzetine doyum olmaz.”

31.08.2007

Haddinizi Bilin

Bu yazıya hiç öyle “Her şeyden önce, iyi bir kuraydı ve umarım Türkiye’miz adına 2 takım da geçer.” diye başlamayacağım. Niye mi?



1) Takımlarımız iyi kuralar çekmediler. Sadece, bir halt olmamalarına rağmen kendilerini dev aynasında görüyorlar.



2) Ben bir Beşiktaş taraftarıyım. Son yıllarda takımımın kirli bağlantıları ve mafya kırması yönetimi yüzünden fanatiklikten iyice soğumuş olsam da Beşiktaş’ın geçmesini, Fener’in de geçememesini istiyorum.



Ama lütfen bu 2 antipatik fikrimden dolayı benden nefret etmeyin. Şimdi,

fanatiklikten gayet uzak bir şekilde, objektif olarak takımlarımızın tur şansını değerlendireceğim.





A Grubu:

Liverpool

Porto

Marsilya

Beşiktaş



Beşiktaşlı yöneticiler iyi bir kura çektiğimizi söylüyorlar. Neresi iyi bunun Allah aşkına? Liverpool, son 3 senede 2 kez bu kupada Milan’la final oynadı. 3 sene önce de yine aynı kupada şampiyon oldu. Üstelik bu sene Fernando Torres gibi dünya futbolunun en önemli yıldızlarından birini aldılar. Menajer Rafa Benitez, takıma her sene daha iyi ısınıyor ve özellikle Premier Lig’e geçmiş sezonların aksine çok pozitif bir başlangıç yaptılar. O finalist takımın tek sorunu hücum deniyordu, Kuyt ve Torres ikilisi bu sene İngiltere’de terör estiriyor. Kaldı ki, İngiltere’de zaman zaman istikrarsız bir grafik sergileseler de Avrupa’da hep çok başarılı oldular. Çok söze gerek yok diyorum

.

Porto ise 4 sene öncesinin Şampiyonlar Ligi, 5 sene öncesinin de UEFA Şampiyonu. Neredeyse her sene Şampiyonlar Ligi’ne katılıyorlar; yani ligin demirbaşlarındanlar. Gerçi bu iki şampiyonluğu da getiren, bugünkü Chelsea’nin hocası José Mourinho’ydu ve Mourinho sonrası aynı başarıları tekrarlayamadılar. Fakat bu art arda gelen iki önemli başarı ve müteakibindeki Euro 2004 Avrupa Şampiyonası (Portekiz’de yapılmıştı) sonrası gelen devlet yatırımı sonrası ciddi miktarda para kazandılar ve bu parayı stada ve altyapıya harcadılar. Sonuç olarak, özellikle Güney Amerika’dan zehir gibi oyuncuları alıp Avrupa’nın daha büyük kulüplerine astronomik fiyatlara satan, sağlam bir ekol takımı oldular. Beşiktaş, bu sene Anderson’la karşılaşmayacağı için şanslı, çünkü kendisi artık Man United’da. Brezilyalı stoper Pepe de Avrupa transfer rekorunu kırarak Real Madrid’e gitti. Fakat Cristiano Ronaldo’dan sadece fizik olarak biraz daha zayıf olan Quaresma gayet de yerinde duruyor. Anlatmak istediğim şu, bu takım her sene 30 milyon €’luk satış gerçekleştirebiliyorsa siz düşünün kadroda daha neler var. Belki de gelecek senenin rekor transferi BJK maçında parlayacak ve vitrin yapacak. Hiç de kolay lokma değil.



Marsilya, açıkçası çıkabilecek en iyi takımdı. Marsilya da süper köklü bir takım ve dünya kadar Avrupa ve UEFA ve Kupa Galipleri Kupası şampiyonlukları filan var. Fakat, o da biraz İngiltere milli takımı ya da Fenerbahçe gibi. Özellikle Fransa’nın göçmen nüfusu tarafından çok sevilen kulüp, yine bu yüzden sadece bir kulüp değil. Bir sosyal sembol... Bu yüzden hep vitrinde, hep kendini dev aynasında görmesi lazım, hep kapasitesinden çok şeyler bekleniyor ve mütemadiyen karışık. Krizlerin takımı... Geçen sene kiralık oynayan süperstar, orijinal Cissé’yi bu sene bonservisiyle aldılar. 2 sene üst üste 2 farklı ayağı da kırılan Cissé’nin artık sakatlık korkusuyla daha ezik bir oyun oynamasını ümit ediyorum. Zira, kendisi sağlıklı haliyle izlemekten en zevk aldığım oyunculardan biriydi. Bir de, Marsilya atletik özellikleri çok güçlü oyunculardan oluşuyor. Afrika kökenli ne kadar sprinter bozması zenci varsa takımda toplamışlar. Tam da Beşiktaş’ın en çok sorun yaşadığı takım tipi... Kontraya çıkmayagörsünler. İyi haber, Fransa’da lige çok kötü başladılar.



Tahminimce Beşiktaş bu gruptan çıkamaz. Hatta 3. olması da çok zor. Liverpool’la Porto ilk 2 sırayı paylaşır gibime geliyor. Diyeceksiniz, “Beşiktaş her Şampiyonlar Ligi’ne katıldığında dev bir takıma fena patlar.” Akla ilk 3-0’lık Barça galibiyetiyle, deplasmandaki 2-0’lık efsanevi Chelsea maçı geliyor. Fakat o Barça, son 10 senedeki en vasıfsız Barça’ydı. Chelsea’nin başında da Mourinho değil, Ranieri vardı ve Chelsea daha dev olma aşamasındaydı; bugünkü Chelsea’den çok uzaktı. Bu iki takımın da Beşiktaş’ı çok küçük gördüğünü söylememize gerek yok tabii ki. Rafa Benitez ise dünyanın en temkinli hocası olabilir ve Beşiktaş’ı asla küçük görmeyecektir, o yüzden sevinmemek gerek. Kaldı ki Beşiktaş, Ertuğrul’la beraber tam bir azim lise takımı havası yakalamış olsa da, defansta saçma sapan açıklar veriyor ve zaman zaman çok amatör bir takım görüntüsüne bürünüyor. Bir takım, bir senede tamamen değişemez ve geçen seneki takımın Tottenham’la oynadığı maçı İngiltere’de bir pub’da izlerken utancımdan yerin dibine girmiştim; İnönü’de 2-0 geride olmasına rağmen 85. dakikada skora razı bir şekilde, kişiliksiz hazırlık pasları yapan bir takımı tutuyordum. Etrafımdaki sarhoş İngilizler ise bu durumla dalga geçiyorlardı.





G Grubu:

Inter

PSV

CSKA Moskova
Fenerbahçe



Inter son iki sezonun Serie A şampiyonu. Forvetinde İbrahimoviç, Adriano ve Suazo var. Orta sahasında Vieira, Cambiasso, Recoba ve Figo ve Stankoviç var. Defansında Materazzi filan var. Daha ne istiyorsunuz? Bir spor otoritemiz “En iyi seribaşını çektik” gibi bir şey söylemişti de... Avrupa’da Milan kadar istikrarlı olamasalar da hiç fena gitmiyorlar. Üstelik içimdeki bir ses, arada bir dellenip saçma sapan kırmızı kartlar görme adeti bulunan Kezman’ın, bu işin profesörü Materazzi’yle bir maçta didişeceğini söylüyor. Allah kerim...



PSV’den her zaman korkacaksın. Bu sene defanstaki kaleleri Alex’i ve kıpırdak forvetleri Kone’yi satmış olabilirler ama yıllardır bu ligdeler, alyapıdan sürekli besleniyorlar ve ne yazık ki bir ekol oluşturmuş durumdalar. Gerçi Fener, geçen seneden tanıyor PSV’yi. İstanbul’daki maçta da galip gelmeyi bilmişlerdi. Fakat aynı maçta Hesselink cahil bir şekilde kırmızı kart görene kadar tablo çok da iç açıcı değildi.



CSKA Moskova ise bence grubun en tehlikeli takımı. Bırakın Inter’i, PSV’yi... Bu sene Şampiyonlar Ligi finali Moskova’da oynanacak. Yani CSKA ekstra motive olacak. 2 senedir UEFA Kupası’na ambargo koyan Sevilla’dan önce kim almıştı o kupayı? Bildiniz! 2 sene önce de finalde kaybettilerdi. Abramoviç’in Chelsea’den sonraki 2. takımı... Finansal olanakları sonsuza yakın. Rusya liginde oynamasalar daha kaliteli oyuncular çekecekler. Çok akıcı ve güzel futbol oynuyorlar. Fener’le Moskova’da oynayacakları maçın tarihi: 12 Aralık. O tarihlerde Moskova’da sıcaklık -20 ºC. Fenerbahçe’nin Brezilyalıları buz kesecekler.



Bütün bunlara rağmen, ben Fener’in tur şansının daha yüksek olduğunu iddia ediyorum. Fenerbahçe, özellikle bu 3 ekipten de Kadıköy’de puan çıkaracak kapasitede. Kadrosu oturmuş. Her şeyden önemlisi de yüzüncu yıl hezeyanı içerisindeler. 100. Yıl balosuna Beyonce’yi getiren Fener, gruptan niye çıkamasın? Bir de, Zico’nun, modern Avrupa futboluyla uzaktan yakından alakası olmayan garip ve sistemsiz futbol anlayışı, çoğu Avrupa takımını şoke ediyor. Şaka gibi, fakat fark ediyor musunuz bilmiyorum, Fenerli oyuncuların artık iyice Brezilya-Japonya ekolüne kaçan dağınık, bireyselliğe dayalı oyunu, hep yüksek tempolu takım oyununa alışık Avrupa takımlarını şaşırtıyor, onlar da dağınık oynamaya başlıyorlar. Bu iddiamın doruk noktası, geçen seneki Schalke, AZ ve Newcastle maçlarıydı. Zico, biraz daha sağduyulu oyuncu değişiklikleri yapsaydı Fener 3 maçı da rahat götürecekti. Buna ek olarak, Fenerbahçe’nin yan toplarda ve duran toplarda, klasik Türk takımı cehaletinden uzak olduğu da apaçık ortada. Bu topları iyi savunan bir takım Fener. Üstelik, hücumda ise Alex sayesinde ciddi bir frikik tehdidi var. Ben, bir sürpriz olmazsa, Fener’in bu grubu, yüksek ihtimalle 3. bitireceğini öngörüyorum.





İki takımımız için de çok ağır konuştuğumu düşünen arkadaşlar, zahmet olmayacaksa Avrupa’dan futbol, Eurogoals, Premier Lig, La Liga, Serie A, Bundesliga maçlarını filan izlesinler. Hatta bir deney yapsınlar. 1 ay boyunca kontrollü bir şekilde sadece Avrupa futbolu izlesinler. Erman Hoca, lig özetleri bile yok. Sonra hemen bizim ligi izlesinler. Futboldan soğuma etkisinin yanında, bizim ligimizin ultra yavaş bir lig olduğu. Temponun hak getirdiği, en ufak şeylere faul çalındığını ve defans denilen şeyin, özellikle takım savunmasının Türkiye’ye aşırı yabancı bir kavram olduğunu fark edeceklerdir. Yan top, duran toplar mevzularına hiç girmeyelim daha iyi...



Hoş olmayan şey ise, bütün bunlara rağmen halen medyamızın takımlarımızı dev aynasında gömre isteği ve halkımızı buna göre gazlaması. Rakiplerimizin hepsi de zamanında bu kupayı müzesine götürmüş ekipler. Beşiktaş’ın en iyi Avrupa derecesi UEFA’da çeyrek final, Fener’in ise öyle bir olayı bile yok. Ön eleme maçlarında Anderlecht’in 2 topu direkte patladı, Zürih’in zenci forvetleri, Hakan Arıkan’la kanka oldular. Hayal görmeyelim. Fatih Terim de hayal görmüyordu. O kendini çok iyi biliyordu, kendini çok iyi bildiği için çok çalışıyor ve realist kararlar alıyordu. Onun sayesinde Galatasaray Avrupa ve Süper Kupa’yı kazandı. Haddini bilmek, ona göre hazırlanmak çok da zor bir şey değil. Kayseri Erciyes bile yapabiliyor. Takımlarımızın yapacağı en akıllı iş, bütün Avrupa’nın kendilerini ezik rakip olarak gördüğü, Fener’i ve BJK’yi çekmekten çok mutlu olduklarını görmek ve hazırlıkarını buna göre yapmak. İşte o zaman, belki ezik takım olmayı, hor görülmeyi, tanınmamayı avantaja çevirip başarlılı olabilirler.

7.06.2007

Hakan Şükür, Korku ve Türk Futbolu Manifestosu

Bosna-Hersek maçını niye kaybettik? Üzerine milyon türlü analiz yapılabilir. Terim’in muhafazakârlığı, oyuncuların ciddiyetsizliği, motivasyon ve disiplin eksikliği, bireysel hatalar... Klasik mazeretler. Teknik analiz yapmak değil amacım. Bu yazıda artık sakız haline gelen “Hakan Şükür” tabusunu yıkmayı, bu tabudan yola çıkarak milli futbol manifestomu açıklamayı amaçlıyorum.



Her milli maçta, maçın izlenildiği ortam (kafe, kahvehane, restoran, meydan), kritik anlarda ikiye bölünür: Hakancılar, Hakancı olmayanlar. Hatta bazen işler iyi gittiğinde de bu ikilik ortaya çıkabilir. Konuştuğumuz adam, açık ara Türk futbolunun en önde gelen sembolü. Yüz küsür maç, bin bilmem kaç gol (istatistiklerle aram iyi değildir). UEFA Kupası, Dünya 3.’lüğü, sayısız şampiyonluk... Nurculukla flörtü, hep bir cemaatle ilişkilendirilmesi... Tartışılan da bir figür yani. ... Ve bütün bunlara rağmen, kırılması çok güç bir gol ve maç rekoru....



Peki niye sürekli tartışılıyor o zaman? Tek bir nedeni var efendim: Korku. Hakan’ın en çok eleştirilen yanları nedir? Bir, bitiriciliği tartışmaya açıktır. Kafa vuruşlarına söz söylemeye haddim yok tabii ki, ama ezelden beri ayaklarının yeterli derecede zalim olmadığı konuşulur. İki, “Şabanlığı.” Laubalilik olarak algılamayın, ama gerçekten Hakan’ın kritik anlarda ebleme, donakalma ya da komik hareketler yapma gibi bir huyu vardır. Fiziksel olarak da ince, uzundur. Kemal Sunal’ı andırır. Üçüncüsü, cemaatçilik iddiaları ve gerek milli takımda gerek kulüp düzeyinde çeşitli oyuncularla yaşadığı sorunlar. Galatasaray’a UEFA’yı kazandıran Hakan’ı hatırlıyorum. Saha içinde gerçek bir psikopattı. O kadar iyi oynuyordu ki, o kadar fazla koşup zıplıyor, pres yapıyordu ki bu negatif yanlarının hepsi unutuluyordu. Lakin doğa kanunu... Kurt kocuyor, hocam. Kocadıkça da o hataları kapayan fiziksel performans ister istemez kayboluyor (“ama Maldini...” diye başlamayın çünkü o insan değil ve bunu hepimiz biliyoruz.). Yaşlandıkça tecrübesi, liderlik vasıfları ve iktidar egosu baş gösteriyor.



Daha yakın zamanda spor bakanımız Hakan Şükür’ü ileride “spor bakanı” olarak görmekten onur duyacağını belirtti (hiç şaşırmadım). Dünya Kupası’nda İlhan Mansız, Yıldıray, Ümit Karan gibi Almancılara yaşam tarzlarından dolayı aralıksız trip koyduğunu, Okan Buruk ve diğer yandaşlarını da aynı yönde motive ettiğini hepimiz biliyoruz. Hatta hep çok tartışılan, kimilerine göre Türkiye’nin Van Basten’i (bkz. Van Basten misin be Ümit?) Ümit Karan’ın kariyerinin üzerindeki en önemli karaltı olduğu konuşuluyor. Tabii ki, artık eskisi kadar gol atamıyor ve koşamıyor. Hatta çoğunlukla hareketsiz kalıyor ve abuk subuk goller kaçırıyor. Buna rağmen, tecrübesi sebebiyle Fatih Terim’in vazgeçilmez tercihi... Arada bir çakmıyor mu? Ayıpsınız, daha son Bosna maçında yine eski “Matrix” günlerinden bir tutam sergiledi, havada asılı kaldı, golünü attı.



Ama görüyorsunuz ya okurlar... Sorun bu değil aslında. Sorun şu: 70 milyon nüfuslu bir ülkede niye hala “Tek bir Hakan Şükür var.” Tartışmasının yapılıyor olması. Ne yani, sadece hizmetlerinden ötürü 42 yaşına kadar tek santrfor mu oynasın bu adam? Ama lider, golünü de atıyor. Soruyorum o zaman: “Hakan’a tanınan şans kime tanındı?” İlhan Mansız’a tanınır gibi oldu, o olmasa dünya 3.’sü olamıyorduk. Gökhan Ünal’a çok kritik Yunanistan maçında tanındı, golünü attı adamcağız sonra oyundan aldılar. Bundesliga gol kralı Halil Altıntop’a golsüz geçirdiği bir-iki maç tahammül edebildiler sadece. Oysa Hakan 10 maç gol atamasa da tek santrforlu sistemde yeri hep garanti kaldı. Ümit Karan’a tanınan maksimum şans ise maç başı 10 dakika, çünkü Hakan’ın lobiciliğiyle karşı karşıya. Hadi zamane örneklerini geçtim, sene taaa 1993. İsveç’le, Norveç’le maçlar oynuyoruz. Fatih Terim döneminin başlangıcı... Genç bir Samsunsporlu Ertuğrul Sağlam, Hakan’ın yerine denendi, milli takım özgüven patlaması yaşandı.



Demek istediğim, Türkiye’de forvet var. Türk insanı Batı karşısında, Avrupa karşısında komplekslidir. Tıknazız, onlar süt, domuz, et, proteinle beslenirken biz tahıl yeriz. O yüzden kısa kalırız. Hakan’ın bu kadar profilik bir sembol olmasında önemli bir pay da, o dalyan gibi Avrupalıların üzerinden kafayı zımba gibi çakabilmesi değil midir? Boyu değil midir? E bu saydığım oyuncuların (Gökhan, Halil) boyu da uzun. İlhan da 1.85 civarında. Ümit Karan da pire tarzında kısa ama sıçrayabiliyor. Kompleks yapacak hiçbir şeyimiz yok. Alternatifimiz bol.



Neden Bosna maçıyla başladım? İşte bu muhafazakârlığı eleştirmek için. Bosna maçında Hakan yine iyi oynadı. Helal olsun. Bu sefer de Rüştü batırdı. Niye? Çünkü kendi kulübünde oynamayan sakat oğlu sakat bir kaleciyi oynatıyorsun. Hakan’ı yıllardır tek alternatif olarak görmekle aynı zihniyet... Türkiye’de kaleci de var sevgili okurlar. Türkiye’de her şey var. Ne yok biliyor musunuz? Cesaret yok. Yeniçeri soyumuzu, damarlarımızdaki asil kanımızı, barbar cesaretimizi kaybetmişiz. Bosna karşısında sahaya “aman bir kaza olmasın” diye çıkıyoruz. Oynadığımız oyunla ulusumuza ve tüm dünyaya zevk vermek, mesaj göndermek için değil. Türk insanı yarattığı şeyi koruyamaz. Akıl oyunları yapamaz, savunma da yapamaz. Türk dediğin saldırır, çok düşünmez, cesurdur. Ulusal karakterimizi yansıttığımız tüm maçlarda destan yazdık. Bütün maçlarını bo....an korner golleriyle 1-0 kazanan, gol yemeden Avrupa şampiyonu olan Yunanistan’ı evinde dörtledik. Niye? Korkmadık, inandık, düşünmedik ve saldırdık.



Fatih Terim’in ve futbol adamlarımızın zihniyeti bu çünkü. Aman Bosna flaş takımdır, patlamayalım, kazanma formülümüze sarılalım, yani 100 yıldır oynayan oyuncularımız Hakan’la Rüştü oynasın. Alpay’ı da alacaklar utanmasalar. Niye? Bu oyuncularla istatistiki olarak kaybettiğimizden fazla kazandık. Uyanın artık! Ülkede canavar gibi futbolcular var. Hadi bizimkileri bırakın gurbetçiler bir başına yeter. Hamit Bayern’de oynuyor Bayern’de. B-a-y-e-r-n... Hakan’ı güvenlikten geri çevirirler Bayern tesislerinde. Emre var Newcastle’da. Nuri Şahin var Chelsea istiyordu. Tuncay var Tuncay. Hakan’a gelene kadar küskün Tugay’ımız var, İngiltere’de sokaktaki West Midlands insanına Tugay diyorsun, Türküm diyorsun, aptal sarhoş slogan söyleyip tapınma hareketi yapıyor.



Hem yeni gelen yeteneğe şans tanımazsak rekabet nasıl sağlanacak? Genç oyuncuların cesareti kırılmayacak mı? Şu Beşiktaş altyapısından Manchester City’e gidecek denilen 90’lı velet Batuhan mesela... Ben onun yerinde olsam oynamayı bırakırım, ya da başka vatandaşlığa geçerim. Hakan 45 yaşına kadar oynasa, temiz bir 10 yıl daha forma giyemeyecek Batuhan. Bu da eder 27 yaşına kadar 0 milli maç. Aklımızı başımıza devşirelim. Özellikle de Fatih Hoca... Fatih Terim’i Fatih Terim yapan, Fiorentina taraftarına yumruk şov yapan, Milano meydanlarında İtalyanca konuşturan, milli takımın ve Galatasaray’ın başında destanlar yazdıran cesaretini bu aralar bi yerlerde unutmuş sanki.



Sizce de artık zevk veren, milli gururumuzu okşayan, yüksek tempolu, cesur futbola dönmenin vakti gelmedi mi? Sonuç önemli değil, oyuncularımız maç bitiminde sahanın ortasına akciğerlerini sersinler, o bana yeter de artar bile diye mi düşünüyorsunuz? Evet, hissedebiliyorum öyle düşünüyorsunuz. Korkunun ecele faydası yok.

27.12.2006

Dört Ayda İlgi Odağı Olmak

11 Eylül 2006… Londra’ya yeni inmişim. Heathrow Havaalanı’ndan atladım otobüse, Canary Wharf Otogarı’ndan uzun süreli ikamet edeceğim Birmingham'a gidecek arabaya aktarma yapacağım. Yanımda 30 kiloluk bagaj limitine karşın İstanbul Atatürk’teki THY görevlisi hanıma yavşayarak ceza ödemeden kotardığım ve arkamdan sürüklemeye çalıştığım neredeyse 50 kiloluk bir bavul demeti, varlıklıca bir Lübnanlı mülteci görünümünde Londra sokaklarında ilerlemekteyim. Tabi otogarlar dünyanın her yerinde aynı; Canary Wharf’a yaklaştıkça sokakta catwalk yaparcasına dolaşan, tarz İngiliz kızlar yerini türbanlı Müslümanlara, Hintlilere ve Arsenal formalı zencilere bırakıyor. Orası da bizim Bayrampaşa’mız yani. 50 kiloluk hengâmeyi otobüsün bagajına atıp, 3 sene önce beni neşter altına yatıran ve arada bir hala kendini hissettiren kasık fıtığımı nasıl nüksettirmediğime hayret ettikten sonra Karayip kökenli olduğunu sandığım, örgülü saçlı siyah kadının yanındaki, kalan tek boş yere oturdum.

Hayatında ilk kez yurtdışına çıkmış, güvensiz, korkak her insanın yapacağı gibi, arabadaki herkesin çalmak için can attığını sandığım çantamı kucağımda sımsıkı sarmalayıp, telefon kulaklığımdan radyo istasyonları arasında gezinmeye başladım. Otobüs Kuzey Londra’nın Yahudi mahallelerine doğru yol teperken bir spor programına ilişti kulağım. Adını bile bilmediğim, iki sıradan yorumcu, Londra kulüplerinin durumunu tartışıyorlardı. Arada bir de canlı yayına gazlı dinleyiciler bağlanıyor, azimli bir şekilde dakikalarca konuşuyorlardı.

Kulübün İzlandalı işadamı Eggert Magnusson tarafından satın alınmasını takiben, Tevez ve Mascherano’nun transfer edilmesi, bir anda West Ham’ı İngiltere ve dünya futbol basınının ilgi merceğine yatırmıştı. Özellikle yönetimin, menajer Pardew’den yeni gelen iki Arjantinliyi daha ilk maçtan ilk on birde oynatmasını istemesi yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Diyordu ki yorumculardan biri: “Alan Pardew, tam bir takım koçudur. Öyle ki, kendisini çoğu zaman Amerikan filmlerindeki lise koçlarına benzetmişimdir. Umarım Tevez’le Mascherano’nun ego problemleriyle yeni yönetimin aşırı hırsı, takım içi uyumu etkilemez.” Diğer yorumcu ise daha iyimserdi: “Ben West Ham’ın bu küçük çaplı krizi kısa zamanda atlatacağına inanıyorum.”

Bu programı izleyen haftalarda West Ham, Newcastle ile Manchester City’ye 2–0, Reading’e 1–0, Portsmouth’a 2–0 ve Tottenham’a 1–0 kaybedecekti. 5 maçta 5 yenilgi ve tek bir gol bile atamamak. Tabloid basının spor sayfaları Pardew’e saldıracak, takım 20 takımlık tablonun dibini boylayacaktı.



Welcome to England (bu uzunca introdan sonra bir Nigel Winterbottom filmi edasıyla New Order’dan Blue Monday’i çalmak isterdim. Hatta imkânınız varsa yazının devamını okurken etkisini artırsın diye, ya da benim kafamdakileri daha iyi hissedebilmeniz için indirin, satın alın, dinleyin. Neyse… Size sinematografik bir yazı keyfi yaşatmaya çalıştım. Şimdi West Ham’ı mercek altına alalım.)



West Ham United, İngiltere’nin en ilginç kulüplerinden biri… 1895’te Doğu Londralı demir işçileri sendikası tarafından kurulmuşlar. 1964’te kazandıkları FA Cup ve 1965’te aldıkları Kupa Galipleri Kupası dışında gözle görülür bir başarısı yok diyenler olabilir. Fakat efsanevi altyapısı ve geleneksel olarak benimsemiş oldukları akıcı, hücuma yönelik futbolla her zaman saygı görmüşlerdir. Geoff Hurst, Alan Taylor, John Bond, Clyde Best, Tony Cottee, Harry Redknapp, Frank Lampard, Lee Bowyer, Jermaine Defoe, Rio Ferdinand, Paul Ince, Joe Cole, Michael Carrick ve daha birçok ünlü futbolcuyu İngiltere ve dünya futboluna armağan etmişlerdir.
Alan Pardew yönetimine her şey iyi gitmekteydi oysa. Takım 2003–04 sezonu sonrası Premier Lig’e yükselmiş, Premiership’teki 2. sezonlarında da (geçtiğimiz sezon) FA Cup finali görmüştü. Genç yıldız üretmekle meşhur kulüp, Mullins, Ashton, Anton Ferdinand (Rio’nun küçük kardeşi), Zamora, Reo-Coker gibi gençlerle başarıdan başarıya koşuyordu. Ta ki bu yaz dünyaca ünlü iki Arjantinliyi transfer edene kadar. Mascherano’yla Tevez’in, yaz transfer aralığının son günü takıma dâhil edilmesi, herkeste soru işaretleri uyandırmıştı. Sonunda, Abramovich’in sağ kollarından Joorabchian’la yakın ilişkileri olan Eggert Magnusson’un başını çektiği İzlandalı bir konsorsiyumun takım hisselerinin çok büyük bir bölümünün satın alındığı öğrenilecekti. Bunca yıldır kendi yağında kavrulmuş West Ham, birden hedef büyütmüştü. Ancak bu iki oyuncunun sözleşmesinde yer alan “mutlaka ilk 11’de oynayacaklar” maddesi Alan Pardew gibi takımında büyük ego istemeyen bir teknik adam için çok fazlaydı. Pardew’ün Tevez’le Mascherano’yu maç başına 15 dakika oynatması ya da hiç oynatmaması tartışılırken West Ham kan kaybediyor, geçtiğimiz sezonun FA Cup finalisti küme düşme potasında serbest düşüşe geçiyordu. 13 maçta 2 galibiyet, 11 mağlubiyetlik bir seriden sonra, daha geçtiğimiz hafta Alan Pardew’in işine son verildi ve yerine yıllardır Charlton’ı çalıştırmış olan ancak sene başında Charlton’dan ayrılan Alan Curbishley getirildi. İronik bir şekilde, dün ise Alan Pardew, Charlton’ın başına geçti. İki takım resmen menajer değiştirmiş gibi oldu.

Peki, bu son kriz ve Pardew’ün kovulması, İngiliz futbol kamuoyuyla West Ham taraftarına ne ifade ediyor? Chelsea, Aston Villa, Portsmouth, Manchester United, Liverpool ve son olarak da West Ham’ın Britanyalı olmayan yabancı yatırımcılar tarafından satın alınması, nispeten daha tutucu İngilizleri önemli ölçüde endişelendiriyor. Sezonun ortasında, daha küme düşmek bile kesinleşmemişken, menajer kovmak hiç de West Ham geleneklerine uygun bir hareket değil. Yabancı yatırımcıların, geleneksel İngiliz spor yönetimine uymayan sabırsızlıkları ve kimi zaman kısa vadede randıman getirsin diye ani borçlanmalara gitmeleri düşündürücü. Öte yandan, Chelsea, Portsmouth ve Villa’nın son zamanlardaki silkinişleri de yabancı başkanların hepsinin o kadar da kötü olmadığını gösteriyor. West Ham taraftarlarının ezici çoğunluğunun Pardew’e karşı herhangi bir kırgınlıkları yok. Aşağı yukarı hepsi de kendisine biraz daha fazla zaman tanınmasını ve Pardew’ün takımı düzeltmesini çok isterdi. Ama Pardew’ün gidişine de kimse tepki koymadı. Zira takım son on haftadır çok durgun, ruhsuz bir futbol oynuyordu. Artı, Alan Curbishley, West Ham’ın başındaki ilk maçında lider Manchester United’ı 1–0 yenerek taraftarı heyecanlandırdı.

Tevez ile Mascherano’ya gelirsek… Tevez, Pardew’ün gitmesini doğru buluyormuş. Bence fikrini kendine saklayıp bir iki kelime İngilizce öğrense daha doğru olabilirdi. Doğruya doğru, bu iki Güney Amerikalı, West Ham tarihinde yapılmış en iyi iki transfer olabilir. Ancak Ortega gibi balona da dönüşebilirler. Mascherano’yu Almanya ’06 haricinde çok izleme fırsatı bulamadım, fakat Arjantin, Boca ve Corinthians forması altında izlediğim Tevez’in en az kendi suratı kadar korkunç bir potansiyeli var. Ancak bu iki oyuncu da, West Ham’ın ihtiyacı olan oyuncular değillerdi. Sansasyon yaratsın diye kulüp el değiştirmeden alındılar. Yani, kulübün İzlandalılar tarafından satın alınması öncesi ortamı yumuşattılar. Kaldı ki, Güney Amerikalıların İngiltere’ye, kültürüne ve İngilizceye ne kadar zor uyum sağladığını hepimiz biliyoruz. İki oyuncu da halen takım arkadaşlarıyla kaynaşamamış. Gerçi Londra gibi kozmopolit bir şehre gelmiş olmaları onlar için büyük avantaj da olabilir. Kısacası, bu iki potansiyel süper yıldızın kaderini zaman tayin edecek.