16.04.2012
Süper final niyetine Süper bomba
7.04.2012
Biri Bana anlatsın
Anlamadığım bir konu var lütfen biri bunu yorumlarda açıklayabilir mi? Avrupa Kupaları'na eğer gidersek 5 takımla gideceğiz. İlk iki sırayı alanlar Şampiyonlar Ligi'ne; 3 takım da Avrupa Ligi'ne. Bunun içinde Avrupa Ligi Play-off grubunu icat ettiler.
İyi de kupayı Fenerbahçe dışında bir takım alırsa, Avrupa Ligi'ne o gitmeyecek mi? O zaman beşinci olan Avrupa Ligi'ne gidemeyecek. Bu takımlar niye hala Playoff oynuyorlar?
Bu kadar saçma sapan bir sezonun içinde mantık aramak hata ama belki bir bilen vardır umuduyla sorayım dedim.
23.11.2011
Beşiktaş - Galatasaray
Haber: Beşiktaş - Galatasaray maçında çıkan olaylar yüzünden iki takım da PFDK'ya sevk edildi.
Demek ki maçta olay çıkmasının deplasman seyircisi ile alakası yokmuş. Galatasaray futbolcularının Kolezyum'da Roma halkının önüne atılan Spartacus'den farkı kalmış mıydı?
23.10.2011
Fenerbahçe - Samsunspor
Maç öncesinde Manchester derbisi ile başladık güne. Forumun diğer Citylisi Cuma Ali maç hakkında birşeyler karalayacaktır diye tahmin ediyorum. Daha 30 hafta var belki ama artık ciddi ciddi şampiyonluktan konuşabiliriz. Maçkolik Complex 6. golden sonra "kulakları çınlasın" tezahüratı ile inliyordu. David Silva ne top oynadı be kardeşim? Rio Ferdinand, acıların cocuğu filminin başrol oyuncusuydu.Bu haftaki diğer maçlar gibi maçın şehitler ile ilgili geçeceği belliydi. Belki Bursa - Ankaragücü ya da bunun muadili maçlarda oluyordur ama ben Fenerbahçe stadında ilk defa rakip takım tribünü ile karşılıklı tezahürat yapıldığını gördüm. Keşke bu tezahürat " Vatan sana canım feda!" olmasaydı. İki tribünde dev Türk bayrağı açıldı. İnsanların elinde bayraklar vardı, 10. yıl marşı çalındı. Tüm bunların onda biri Almanya maçında yoktu. Vatanseverliği hatırlamamız için illa gencecik çocukların ölmesi mi gerekiyor? Saygı duruşunda, slogan ya da alkışı duymuştum ama ilk defa dua okunduğunu da gördüm.
Maça gelirsek:
- Senelerce Luciano, Edu ve Lugano ile duran toplardan tomarla gol attıktan sonra artık bu vazifeyi görecek bir stoperimiz yok.
- "Genç" Semih senelerce bu takımın esas forveti olmak için bekledi, şimdi ise hiçbir çaba sarf etmiyor.
- Stoch'un oyundan alınmaması gerekendi. Stoch yerine Caner ile oynamak, attan inip eşeğe binmeye benziyor. Caner'in ne işi var bizim takımda ya? Bir sol ayaklı adam yetişmez mi memlekette?
- Kim kaç puanda bilmiyorum bile! Nasılsa play-off var. Ama Kayseri ve Kiev karşısındaki Beşiktaş'ı çok rahat yeneriz.
11.09.2011
Kader
"Değil Gutiler, Quaresmalar; Real Madrid'i, Barcelona'yı getirip şu lige dahil etseniz, birinden biri fikstürün ilk 3 haftasının birinde İstanbul Büyükşehir Belediyespor'u çeker ve tökezler. Bu artık Türk futbolunun paradigması. Dört büyüklerin fikstür çekimine katılan temsilcileri "Bakalım bu sene hangimiz kötü başlayacak" diye geçirmiyorlarsa içlerinden, işlerini ciddiye almıyorlar demektir."Eski bir yazının girişi bu; geçen sezona Guti, Quaresma gibi önemli transferlerle giren ve Real Madrid meneili Schuster'i takımın başına getiren Beşiktaş'ın, ligin ikinci haftasında İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a yenilmesi üzerine.
25.08.2011
Reste Rest!


21.08.2011
Tutuşan Digitürk Saçma Sapan İşlerin Peşinde
Şu 2 aydır yaşananlardan sonra herkes futbol ve liglerden soğuduğunda kabağın en çok senelik 321 milyon dolar veren Digitürk'ün başına patladığını çözmek için kahin olmaya gerek yok. Tam rakamlara ulaşmak mümkün değil ama liglerin de bir ay ertelenmesiyle LİG TV'nin epey bir kullanıcı kaybettiğini söylemeye gerek yok.26.05.2011
Son Maç
17.04.2011
Fenerbahçe - Gaziantep
Statta olunca ister istemez, olaylara epey bir tek taraflı bakıyorsun ama gerek Bursa gerekse Antep maçında da görüldü ki hakem kararlarında çıldırmamızda hiç de haksız değilmişiz. Bu kadar gerilmiş bir durumdayken, gözünün önünde Stoch'un şutu da direkten dönüp tam çökerken gelen golün tarifini yapabilmek için sanırım Gabriel Garcia Marquez kadar iyi bir edebiyatçı olmak lazım. Tarifini yapamadığım bir orgazm gibiydi gol anı. 3.04.2011
Fenerbahçe - Bursa
Hem Emre, hem de Selçuk olmayınca mecburen Cristian oynuyor. Yabancı sınırı sebebiyle Dia kesilip Özer ile başlamak zorunda kaldı Aykut hoca. Kadroya bakınca Özer sağ açık, Niang sol açık oynamasını bekliyordum ancak ilk yarıyı Fenerbahçe açıksız oynadı ve Özer, Mehmet, Cristian ile üçlü göbek yapıp iki kanadı sadece Gökhan ve Santos'a bıraktı. 30.01.2011
3 puanın ötesi
Bu sezon içeride ne Avrupa'da, ne Galatasaray, ne de Beşiktaş maçlarından galibiyet alamamıza rağmen gayet kaygısız girdim stada. Muhtemelen bunda en büyük etki kıçımı donduran soğuğu daha fazla düşünmemdi. Almeida, Simao, Fernandes... Derken Yine Abdullah Avcı!

5.12.2010
Fenerbahçe - Karabük
* Buca maçını pas geçtikten sonra 1 aydır ilk maçımdı. Stada girerken İstkilal Marşı okunuyordu. İyice gevşek bir adam oldum.21.09.2010
Madde madde Trabzonspor
BİR: Maçın sonucuna hiç şaşırmadım. Bu mağlubiyet Fenerbahçe maçında da gelebilirdi, Antalya maçında da. Trabzonspor Liverpool’u elese yine şaşırmayacaktım. Eleyecekmiş gibi yaptı, başaramadı. Manisa maçında –miş- gibi bir durum yaşandı ama olmadı. İlk yarım saatte yenecekmiş gibi yaptı, yıkıldı.
İKİ: Teo, Umut, Jaja, Yattara, Colman, Selçuk. Bu oyuncuların hangisi gol atsa kimse şaşırmaz. Demek ki neymiş, bol forvet, bol santrafor, bol gol demek değilmiş. Takım organizasyonu, futbolun gerçekten bir taktik ve sistem ürünü olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
ÜÇ: Bir Türk futbolu yanlışı daha. Takımınız ilk 4 ya da 5 haftada gelene 6 gidene 4 atıyorsa şampiyon olacağına inanıyor, bunu da 8 ay önceden açıklıyorsunuz. “Bu sene en büyük aday Trabzonspor, en iyi futbolu Trabzonspor oynuyor” gibilerinden klişe laflarla yazılar yazılıyor, yorumlar yapılıyor. Fener’e 3, Sivas’a 6 atan, Liverpool deplasmanında bile 2 gol yemeyen Trabzonspor, Manisa gibi ilk 4 haftada sıfır çeken takımdan Trabzon’da 3 gol yiyorsa hangi yorumu yapmak lazım?
DÖRT: Aslında yorum belli; bir Trabzonspor klasiğidir bu. Sezona iyi başlar, kendi kendini över. İlk haftalar bu şekilde bol gollü galibiyetler alırsa şampiyonum der. Diyelim tersi oldu, ya hocasını değiştirir ya da kongre yapar. Size yakın tarihten iki çıplak örnek. 2004-2005 sezonu başkan Atay Aktuğ, teknik direktör Şenol Güneş. Avrupa kupalarında Famagusta mağlubiyetinin ardından, içerde Manisa’ya 2-0 mağlup olan Trabzonspor’da Şenol Güneş daha 4.hafta görevi bırakıyor. Tam bir sene sonra, bu kez başkan Nuri Albayrak, teknik adam Lazaroni. Ligin 4. haftası istifa ettirilip ülkesine gönderiliyor. Budur.
BEŞ: Yönetim kurulundaki istifanın bu maçın sonucuyla hiç mi hiç alakası yoktur. Teofilo, asbaşkanının istifasına üzüldüğü için mi golü kaçırmıştır? Bu düşünceler, ‘Geçen hafta nasıl oluyor da 6 gol atan takım bu hafta kendi evinde 3-1 yeniliyor’ diye düşünüp işin içinden çıkamadığımızda cevap bulup sevindiğimiz cümlelerdir?
ALTI: Öyle ya da böyle maçın olayı sonucu değildir. Makukula’dır. Trabzonspor kendisine her gol atan adamı almak zorunda mıdır? Değildir, olmamalıdır. Ancak, nasıl oluyor da Makukula’yı Trabzonspor değil de Manisaspor transfer edebilmektedir? Futbolcu, parayı çok veren biraz da anlı şanlı bir yer olursa üçe beşe bakmaz, gider. Trabzonspor’da yöneticilik sonuç almadır. Trabzonspor’san, Makukula’yı istersin alırsın. Ronaldinho’yu istersin alamazsın. Yoksa bu işi muhtar Kazım dayı da yapar. O da istedik ama olmadı diyebilir pekala!
YEDİ: Manisa maçı Trabzonspor kazanını kaynatır. Trabzon’da herkesin bir hesabı vardır. Çünkü orası kulisler kentidir. Bu hesapların Kayseri maçındaki 1 golden daha önemli olmadığını bilmem yazmaya gerek var mı? Futbolcunun umurunda olmadığını da. Keşke Trabzon’da herkes en iyi anladığı işi yapsa!
SEKİZ: Kriz kelimesini sanki ilk kez duyar gibi olanlar çok şaşırıyor. ‘Her şey yolunda giderken nereden çıktı bu istifalar? Sanki Trabzonspor çok kurumsal, sanki Trabzonspor dünya kulübü. Asbaşkanı istifa etti diye futbolcusu krize giriyor, hocası demoralize oluyorsa vahh benim Trabzonspor’uma!
DOKUZ: Bursa Beşiktaş’ın eski sağbeki, Trabzonspor’un eski sol beki ve ön liberosuyla şampiyon olabildiğine göre, demek ki iş takım olabilmekte. Havan olmayacak, ‘Biz büyüğüz, Trabzonspor’uz, 6 şampiyonluğumuz var, 7 de Kenan Evren kupamız’ diye ortalıkta dolaşmayacaksın. Kulis, kriz, muhalefet üretip kendi kendinle kavga etmeyeceksin. Başarı üreteceksin. Hem de yeni. Onlarla varolacaksın. Yıl, 1977 değil!
21.08.2010
Schuster, Quaresma, Guti... Derken Abdullah Avcı!

Rahmetli Kemal Sunal'a atfedilen bir laf var; "Ben Türkiye'nin sosyal bir gerçeğiyim, bilim adamları beni incelemeli" diye. İlk gençlik çağları, 7 kanalda haftada 77 Kemal Sunal filmi izleyerek geçmiş bizim kuşaktan her kim bu lafı duymuşsa "Ne kadar doğru demiş" demiştir Kemal Sunal için. Meselenin özünde Kemal Sunal filmlerinin absürd derecede birbirine benzerliği nispetinde izleniyor oluşu var tabii.
Değil Gutiler, Quaresmalar; Real Madrid'i, Barcelona'yı getirip şu lige dahil etseniz, birinden biri fikstürün ilk 3 haftasının birinde İstanbul Büyükşehir Belediyespor'u çeker ve tökezler. Bu artık Türk futbolunun paradigması. Dört büyüklerin fikstür çekimine katılan temsilcileri "Bakalım bu sene hangimiz kötü başlayacak" diye geçirmiyorlarsa içlerinden, işlerini ciddiye almıyorlar demektir.
Abdullah Avcı da muhtemelen, her küçük addedilen takım teknik direktörü gibi maçlardan önce oturup dersine çalışıyordur; görünen o ki, diğerlerinden farklı olarak sıkı çalışıyor. Merak uyandıran nokta; 3 senedir hemen hemen aynı topu oynadığı herkeçse kabul edilen ve bu futbolla dört büyüklerden kazandığı puanlar, kaybettiği puanlarla yarışabilen İstanbul Büyükşehir Belediyespor'la karşılaşacak büyüklerin (!) maç öncesi ne gibi mental çalışmalar yaptığı. Ve bu akşamki maç özelinde bu tür bir fizibiliteyi Schuster'den ziyade futbolculardan beklemenin daha akıllıca olup olmadığı.
Yaklaşık 10 sene evvelinden bir anekdotla derdimi daha iyi anlatayım; ikinci Beşiktaş macerasının üçüncü haftasında Cristoph Daum, bir antrenman esnasında futbolculara birer boş kağıt dağıtarak rakip Diyarbakırspor'un muhtemel onbirini yazmalarını istemiş. Sonucu net olarak bilmiyorum elbette ama, bu bir sınav olsaydı futbolcuların asgari yüzde sekseninin bu sınavdan çakacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek olmadığını sanıyorum.
Netice... Beşiktaş son 3 sezonun ilk 5 haftası içerisinde üçüncü kez İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile karşılaştı ve skorlar sırasıyla: 1-1, 1-1 ve 0-2.
1.06.2010
6+2+2%12/3,14=Türk futbolunun yabancı denklemsizliği
2008'in ocağında sırf fener şu sağdakini alsın diye TFF yabancı sınırlamasını 6+1'den 6+2'ye çıkarmıştı. 2010 haziranında sırf beşiktaş soldakini alabilsin diye 6+2+2 icat oldu. Bakalım galatasarayın başı sıkışınca ne uyduracaklar kıçlarından? TFF halen daha plandan, programdan, 2016'dan, 5 yıllık kalkınma planından falan bahsediyor di mi?"Marka değeri" lafını ağzına sakız yapan ama marka değerinin ağzına sıçan TFF'nin plan, programdan bahsederken, ne kadar planlı çalıştığını bir kez daha görmüş olduk.
Federasyonun "marka değeri"
Federasyonun "marka değeri" algısı
18.05.2010
Şampiyonluğun Öyküsü

Üzerine çok şey söylemek istemiyordum (bu yazıyı yazarken istemiyorum diye başlamıştım ama yazıyı bitirip geri döndüğümde araya bir “d” ekledim) aslında. Fenerbahçeli olmasına rağmen ilk kutlama mesajlarından biri İlker'den geldiği için onun sözünü dinliyorum ve “Şampiyonluk”a dair tecrübelerimi yazıya dökmeye çalışıyorum.
Açıkçası Ankaragücü maçında gelen 0-3'lük galibiyetten sonra umudum çok azalmıştı. Babam beni telefonla arayıp Beşiktaş maçına bilet buldum gelecek misin dediğinde düşündüm; “olur da şampiyon oluruz, sonra pişman olurum” diyerek stada gitmeye karar verdim son maç için. Pişman olmadım.
Aynı iki hafta öncesindeki Kayserispor maçında olduğu gibi radyodan gelen haber izlediğimiz maçı sürekli taciz ediyordu. İlk yarıda Bursaspor tribününde de yanlış haberle gelen sevinç vardı. Kayserispor maçında olduğu gibi! Meğer bu sefer de Fener atmış, 1-0. Sonrasında neredeyse üstüste iki gol. Biri gözümüzün önünde Batalla'dan, diğeri Burak'tan. 1-1, 1-0, an itibariyle canlı lig tablosunda lideriz, oynanan maç sayısı 34 yazıyor. Hemen sonrasında Ali Tandoğan'ın müthiş eforu, Toraman'ın yardımıyla, 1-1, 2-0. Bence bu gollerin yakın zamanlı olması Fenerbahçeli oyuncularda mutlaka bir gerginlik yaratmıştır. Son vuruşlardaki beceriksizliklerde bu baskının katkısı olduğunu sanıyorum.
*Araya bir not. Fenerbahçe'nin yediği golde çok önemli bir ayrıntı var. Bu sezon özellikle Emre Belözoğlu'nun takımda etkisinin artmasıyla sıradan düdüklerde bile hakemin etrafını 5 kişiyle sarmayı görev bilmiş Fenerbahçe'li oyuncular, en kritik maçta golü bu şekilde yediler. Trabzonspor'lular atışı erken kullandı ve 5 kişi orta sahada kaldı. Daha iyi bir kanıt olamaz hakeme itirazın saçmalığına.
Statta kimse 80. dakikaya kadar Kadıköy'deki maçın 1-1 biteceğine inanmıyordu bence. Bir kere radyodan gelen seslere göre maç Trabzonspor ceza sahasında oynanıyordu. Hakikaten de öyleymiş. Son 10 dakika nasıl geçti bilmiyorum gerçekten. Müthiş terledim onu hatırlıyorum. Fenerbahçe maçının skorunu öğrenmeden stattan çıktım zaten arada 1 dakika fark vardı. Stadın ağır demir kapısına parmağımı kıstırdıktan sonra stat görevlisi suçlu hissederek bana su verdi elime dökeyim diye. Parmağım morardı tabi. Bursa'da stad şehir merkezindeki yemyeşil Kültürpark'ın içindedir, stattan çıktım ...... Şampiyonuz!! İçeriden ses geldi. Ben parkın içine doğru koşmaya başladım ağaçların arasından, ne yaptığımın sanıyorum farkında değildim. Büyük bir gürüh stada doğru koşuyordu. Neyse parmağımı kıstırdıktan iki dakika sonra, gözlerim yaşlı ellerim havada koşarken ağaca tosladım. Neyse ağacın dallarından kurtulup parkta koşmaya devam. Arabaya doğru giderken fenalaşır gibi oldum, büfeden bir su aldım. O anda forma sponsorumuz olduğunu bildiğim için bir de Uludağ Limonata çaktım kendime geldim. Büfedeki televizyonda Fenerbahçe stadındaki sevinçler vardı. “Can, kendine gel, halüsinasyon görüyosun o bizim stat!”
Arabaya ulaştım, park alanından çıkıp eve dönmeliyim. İlk manevra, “Çat!!!” Arabayı duvara çarptım. Sonra durdum, herhalde dedim trafik kazası yapacağım, trajik bir hikaye. “Şampiyonluk sevinci kanlı bitti. Genç taraftar arabayla şarampole yuvarlandı”. Aslında bu trajik hikayeden 5 dakika arayla ikinciye tedirgin oluyorum. Büfede durup su almamın sebebi de kalp krizi geçiriyorum sanmamdı. Böyle aptalca kaygılardan şikayetçiyim ama bu sefer farklıydı. Sevinmekten korkuyor gibiydim. Neyse sapa sağlam döndüm eve. Sabah 7:30 feribotu var İstanbul'a dönmeliyim, futbol sezonuna göre ayarlamıyorlar yüksek lisans programlarını. Yazık! İşin ilginci ilk kutlayanlardan birinin mail yoluyla sabah gittiğim dersin hocası olması.
Şaşkınlık ve sevinememe hali daha baskın benim için. Bunun kişisel sebepleri de var ama esas bir noktayı anlatmak isterim. Gözlemlediğim kadar gecenin tadını çıkaranlar arasında Beşiktaşlı ve Galatasaraylılar da var. Tabiiki olacak, rakipleri kaybetti. Bir yanda rakipleri kaybettiğinde keyif yapmaya alışık İstanbul taraftarları, öbür yanda gördüğü sahneyi daha önce hiç görmemiş, bu hissi nasıl yaşayacağını, nasıl dışavuracağını daha önce test etmemiş bir topluluk. Ben bu bilmezlikten dolayı sevinemiyorum sanki. Aslında 3 büyüklere karşı bu sezon alınan galibiyetler sonrası yaşananlar son gecenin provasıydı. Ya da küçük bir tersine çevirmeyle bugünden geriye bakarsak, o kutlamalar içlerinde o son gecenin tohumlarını taşıyordu.
Şu noktaya gelmeye çalışıyorum. Medyada genelde “devrim” sözcüğü kullanılıyor. Eğer bu kelimeden futbolun düzlenmesine, içindeki iktidar dengelerine radikal bir son verip yeni bir çağın açılması anlaşılıyorsa, bu tanıma katılmıyorum. Eşitsizlikler korunarak tekrar üretilmeye devam edecektir, köklü bir kurumsal-ekonomik dönüşüm olmadıkça. Ancak bu şampiyonluğun “futbol alanı” içerisinde “devrimsi” bir yanı var. O da şu; mümkün olan ve mümkün olmayan(imkansız olan) arasındaki hayali ama bir o kadar da gerçek çizgiyi, radikal bir biçimde tekrar düşünmemize yol açtı. “Yapmazlar”, “olamazlar”, “son haftada takılırlar” gibi mitik söylemler dolaşıma girdikçe futbol maçları üzerinde gerçek sonuçlar oluşturuyorlar, özellikle futbolcular ve taraftarlarda tetiklenen psişik etkiler yoluyla. Futboldaki kutuplaşmayı sürdüren ana faktörlerden biri bölgesel, ekonomik uçurumlar ise eğer, diğer ana faktör de bu uçurumları yeniden üretmeye hizmet eden konuşma ve hissetme biçimleri. Gerçekten de imkansız olarak tanımlanan, ancak illa da imkansız olmadığını gördüğümüz bir olaya şahit olduk. Aslında Rıdvan'ın da altını çizdiği gibi, “haksız rekabet” şartlarında rekabet eden bir takım şampiyon oldu.
Tecrübelerimi ve fikirlerimi aşağı yukarı böyle özetleyebilirim herhalde. En son 02-03 sezonunun 34.haftasında Bursa'da statta maçı izlerken bir yandan da radyoyla sonuç bekliyorduk. O zaman küme düşmemeye oynuyorduk ve Altay'ın 1-0 yenilmesiyle kümede kalmıştık. 7 sezon sonra benzer bir hikaye, radyodan haber bekledik, yine istediğimiz sonuç geldi. Bu sefer şampiyonluk geldi.
Böyle beklenmedik ve tahmin edilemeyecek ölçüde şaşırtıcı bir olayı analiz etmek kolay değil. Ertuğrul Sağlam'ın mucizesi, oyuncuların yürekleri falan filan onlar zaten hep konuşulan şeyler ve tabiiki hepsine doğruluk payı var. Biraz daha ileri gidersek belki bazı temel ilkeleri ortaya çıkarabiliriz sadece isimleri yüceltmekten ileri gidip. Çünkü ben bu başarının bir veya birkaç kişinin mimarı olduğunu düşünmüyorum, tam tersi ortak bir süreç olduğuna inanıyorum. Bazılar planlama, bazıları uygulama, bazıları da destekleme hatta belki bazıları da eleştirme yoluyla katıldılar bu sürece. Bu yüzden mucizeyi neler mümkün kıldı onlara bakmak lazım bu “ibretlik” süreçte.

1) Altyapı
Bence en temel faktör Bursaspor altyapısının değerinin anlaşılması ve bunun A takıma entegre edilmesinde sağlanan istikrar. Samet Aybaba döneminde başlayan bir süreçti bu, Sercan, Volkan, Serkan Kurtuluş (gs'de şimdi), Serdar Aziz o dönemde genç yaşta A takımda yer buldular. Burada Ertuğrul Sağlam'ın, kendinden önceki teknik direktörler zamanında başarılı olmuş oyunculara şüpheyle bakmaması bir antrenörlük doğrusu. Komik de olsa, Türkiye futbol arenasında, takımın başına geldiğinde bir önceki dönemin iyi giden süreçlerini sahiplenmekten kaçınan antrenörler var, hep vardı. Volkan Şen, Bekir Ozan Has ve Sercan Yıldırım bir önceki dönemde yaptıkları çıkışı devam ettirdiler ve önemli rol oynadılar. Ancak onlarla sınırlı değil. Dönem dönem 18 kişilik kadroya girip yedekten oyuna dahil olan, dışarıda kaldıklarında bile Ertuğrul Sağlam'ın her zaman güvenebileceğini bildiği oyuncular sayesinde Bursaspor bu sene büyük bir takım gibi davranabildi. Serdar Aziz'in varlığı İbrahim Öztürk'ün, Eren Albayrak'ın varlığı Ozan İpek'in performansını arttırdı. Hatta sezonun son kısmında düzenli olarak yedekten giren İsmail Haktan Odabaşı, Volkan Şen'in sakatlık ve ceza yüzünden olmadığı maçlarda Ertuğrul Sağlam'a oyuncu seçiminde müthiş bir esneklik sağladı. Muhammet Demir, Eren Albayrak, İsmail Odabaşı, Serdar Aziz gibi oyuncular ve devamı bu başarının sürekliliği için de önemli rol oynayacaklardır. Bursaspor taraftarlığı tarihimdeki üç başarılı süreçte de (1993-1996, 2000 ve bu son iki yıl) altyapıdan gelen, Bursa'da genç yaştan itibaren top oynamış olan oyuncuların önemli rol aldıklarını söylemekte yarar var. Bunun tesadüf olmadığını ve bir futbol ilkesi olarak sahiplenilmesini çok önemli buluyorum.

2) Transfer politikası
Altyapı maddesiyle yakından bağlantılı bir süreç de şu; kadro şişirmek için gereksiz yere, hakkında çok şey bilinmeyen yabancıların transferine gerek kalmaması. Ergic ve Batalla kapalı kutu olan iki transferdi ve ikisi de müthiş katkı yaptı. Karar verme sürecinde katkısı olanları kutlamak gerek. Onun dışında Ali Tandoğan, Zapo ve Hüseyin zaten Ertuğrul'un yakından tanıdığı oyunculardandı. İkinci ligden gelen futbolcular Ozan İpek ve İbrahim Öztürk'ün çıkışını da takımda yaratılan 25 kişilik ve her mevkiide yaratılan denk rekabet ortamına bağlıyorum. Tabi şans vermekte korkmayan, doğru anda ısrarcılık edip doğru anlarda dinlendiren Ertuğrul Sağlam'dı. Zapo'yu kesmekten kormayıp İbrahim'de ısrar etmesi müthiş bir hamleydi sezon içinde. Hiddink'in kaçırdığı ismin İbrahim Öztürk olduğunu düşünüyorum. Hele Emre Güngör çağrılmışken. İkinci lig'in iyi izlenmesi, birinci lig'de tutunamamış oyuncular yerine çıkış yapmaya açık, başarıya aç oyunculara şans tanınması transfer-kadro politikasının doğrularıydı. Ali Tandoğan, Ömer ve Hüseyin yeterli tecrübeyi sağlıyordu zaten. “Tecrübesiz” lafı bazen öyle bir şekilde kullanılıyor ki sanki 11 oyuncunun 11'i de yaşlı olmalıymış gibi sonuçlara gidiyor.
3) Taktik Düzen
Ertuğrul Sağlam'ı ne kadar tebrik etsek az. Tüm süreçte payı tabiiki var. Ancak tamamen mesul olduğu bir alan varsa o da saha içindeki taktik düzen. Birkaç prensipten bahsetmek istiyorum. Birincisi sistemli pres. Bu sene Bursaspor'un en iyi yaptığı şey önde pres yaparken iki hamle ötesini düşünmesiydi. Hüseyin'in de katılımıyla 3 uzun boylu stoperi bekletirken, hızlı ve hareketli oyuncuların pres yapma amacı her zaman karşı takımı uzun topa zorlamaktı. Pres yaparken anlamsız faullerden kaçınmak aynı zamanda savunma hatttını öne çıkarmak demekti. Bu ikisinin birlikte yapılması çok ama çok önemliydi ve neredeyse tüm maçlarda toplu oyunun kendi kalemizden uzak ve güvenli oynanmasını sağladı. Bursaspor'u geçen seneki Sivasspor'dan ayıran da bu bloklar-arası devamlılıktı. Sivas geçen yıl ileride müthiş pres yapıyor ancak savunmasını sistemli olarak ileri çıkarmıyordu, Hüseyin gibi bir ön liberodan da mahrumdu. Bu çok yorucu bir düzen ve uzun toplarla sahayı geçmeye mahkum kalıyor. Hücüm hattıyla savunma arasındaki mesafe bazen 70-80 metreye çıkabiliyor, karşı takımı boğmakta da zaman zaman eksiklik yaşayabiliyor çünkü oyun alanı çok geniş. Bence Fenerbahçe de Daum'la aynı zaafı yaşıyor. İyi top yapan takımlar Fenerbahçe karşısında tempoyu istedikleri kadar düşürebiliyorlar ve buna her zaman iyi bir cevap veremiyor Fenerbahçe. Analizim şöyle, son haftalara girildiğinde sistemli olarak karşı takımı uzun top yapmaya zorlayan ve savunmayı öne güvenli bir biçimde çıkaran Bursaspor, özellikle evindeki maçlarda o stresi kaldırmakta çok zorlanmadı. Genelde stresli başladığı maçlarda alıştığı oyun düzenine yerleşmesi 10-15 dakikayı bulsa da, bu dakikalarda gol yediği sadece iki maç oldu. İ.B.Belediye deplasmanı ve Antalya maçı. Bunlardan sadece İ.B.B deplasmanında kaybetti, ki o maçın da son 30 dakikasını tamamen karşı yarı sahada oynamayı başardı. 0-0 biten maçlarda da heyecan gol vuruşlarını etkiledi ama süreklilik gösteren bir “futbol tutulması” yaşanmadı beklenenin aksine. Bu sistemin tabiiki zayıf karnı, o arkada bekleyen uzun stoperleri sürekli zorlayacak, atılan uzun toplarda ya hızı ve kondisyonuyla, ya da boyu ve gücüyle; kısaca fiziksel olarak avantaj yaratan santraforlar. Kayseri deplasmanı (Makukula) ve içeride oynadığı Trabzonspor (Umut Bulut) maçlarında Bursaspor sezon boyu, daha doğrusu 6.haftadan itibaren, neredeyse her maçta kurduğu bu sistematik baskıyı kurmakta zorlandı. Hatta buna Antalyaspor maçları ve Djehoua'yı da ekleyebiliriz. Ancak gördüğüm kadarıyla Djehoua futbol bilgisi olarak fiziksel kuvvetinin çok arkasında kalıyor. Açıkçası Türkiye liginde böyle santraforlar sayıca az ve bu yüzden de ligimize çok uygun bir sistemi vardı Ertuğrul Sağlam'ın. İstanbul'un büyük takımlarında bile böyle bir santrafor yok. Bir de şu var ki, Batalla'yı dışarıda bırakırsak Ozan İpek, Turgay Bahadır, Volkan Şen ve Sercan Yıldırım gerçekten çok hareketli ve preste ısrarlı oyuncular. Karşı takımın savunmacılarına, özellikle de beklerine faul yapmak yerine uzun topa zorlamayı bir prensip olarak sezon boyu uygulamış olmaları bu sistemin en önemli parçasıydı bence. Ligin en çok gol atan takımı olan Bursaspor'da, hücum böyle bir savunma düzeniyle içiçe, ondan beslenerek işliyordu. Büyük takımlar diye adledilenler ise sahada böyle bir sürekliliği sezon boyu gösteremediler.
Sezon boyu maçları izlerken kafamda oluşan bu analiz, süreç boyunca da inancımı besleyen birinci güçtü. Umarım devamı gelir. Ligin kırılma anlarından birini de bir daha hatırlayalım;
Ozan ORTAladı, Batalla KAFAyı vurdu, ve GOL! 2-1 oldu dakika 26. Bursaspor farkı bire indirdi...
17.05.2010
Şampiyon Bursaspor
22.04.2010
Türkcell Süper Lig’i Kim Yönetmeli?
Pazardan beri halen daha süregelen şu Hüseyin Göcek üzerinden federasyon eleştirleri artık kabak tadı verdi. En son Beşiktaş ikinci başkanı ne alakaysa Bilica’nın toprağı eşelemesi ile Euro 2016 adaylığını bağdaştırmayı becerdi. Bugün yaşadığımız ne ilk federasyon eleştirisi ne de son olacak. Pazar akşamı muhtemelen Galatasaray – Bursa maçından sonraki bütün konuşmalar hakem – MHK – federasyon ekseninde olacaktır çünkü esasında kimse futbolu sevmiyor. Futbolu sevsek, Alex’in golü, Bilica’nın eşelemesinin onda biri kadar konuşulmazdı. Konuyu dağıtmayalım, dediğim gibi Pazar akşamı kaybeden takım en basit şekliyle tüm suçu hakem – MHK – federasyon üçlüsüne atacak, en basit yolu seçecektir.
Peki federasyon tüm bunlarla uğraşmak zorunda mı? Dünyadaki örneklerine bakılırsa olmamalı. Bugün Avrupa’da kendimizi kıyasladığımız hiçbir ligin yürütme gücü ulusal federasyonlarda bulunmamaktadır.
İspanya’ya bakarsak 1984 yılında kurulan LFP, 1. ve 2. profesyonel ligleri yürüten
organizasyondur. José Luis Astiazarán, birliğin başkanlığını yapmaktadır. Öte taraftan İspanya Futbol Federasyonu’nun başkanı ise 1988’den bu yana Ángel María Villar’dır.
Fransa’da ise Ligue de Football Professionnel’in kurulması daha eskidir ve 1944 yılına kadar dayanır. Organizasyonun ilk aşamadaki görevi, profesyonel kulüplerin oyunculara maaşlarını ödeyip ödemediğini kontrol etmekti. Bu işlem 1984’ten beri daha kapsamlı olarak DNCG adlı kurum tarafından yapılıyor. Kurum, bir ve ikinci ligde yer takımların tüm finansal işlemlerini kontrol ediyor.
İngiltere’deki yapı ise bir limited şirketi şeklinde. Premier league bir şirket olarak kuruluyor ve burada mücadele eden takımlar bu şirketin hissedarı oluyorlar. İngiltere’de bu yapının kurulduğu yıl 1992.
Almanya’da ise 2000 yılında anonim şirket olarak kurulan Deutsche Fußball-Liga GmbH, Bundesliga’nın yürütülmesi görevini Alman Futbol Federasyonu’ndan devraldı.
İtalya’da ise Lega Calcio organizasyonu Serie A ve B’nin düzenlenmesinden sorumluydu. Nitekim, televizyon yayın gelirlerini 2. Lig takımlarıyla paylaşmak istemeyen Serie A takımları yeni bir düzenlemeye gittiler ve aynı Premierleague’de olduğu gibi bağlarını diğer liglerden kopardılar. Gelecek sezondan itibaren İtalya İşçi Birliği’nin eski başkanı Maurizio Beretta önderliğinde yeni bir yapılanmaya gidiyorlar.
Tüm bu örneklerde görüldüğü gibi ulusal futbol federasyonları, profesyonel liglerin
yönetimi işlerine karışmıyorlar. Federasyonların görevi, milli takımlar, amatör ligler, altyapılar vs. TFF de Türkcell Süper Lig’in yönetimini, tek işlevi federasyonu ve hakemleri eleştirmek olan Kulüpler Birliği’ne devretmelidir. Kulüpler birliği artık, ligin pazarlamasını da kendisi yapsın, marka değeri ile de kendisi uğraşsın, hakemini de kendi eğitsin. Öyle işkembeden federasyona atıp tutacaklarına kendileri uğraşsın, bakalım o zaman kime suçu atabilecekler.



