İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
TSL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TSL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.04.2012

Süper final niyetine Süper bomba

Sırf "Bol derbi oynanırsa çok dekoder satarız" mantığıyla konulan süper final daha ilk haftadan elde patladı. Akdeniz ülkelerinde bu iş şova, eğlenceye falan döndürmeye çalışırsan böyle patlarsın. 

Sportif olarak bakarsan daha ilk haftadan Beşiktaş ve Trabzon havlı attı bile. Haftaya Arena'da Galatasaray kazanırsa zaten kalan dört hafta formaliteye dönüşecek. Alın size haybeye oynanan derbi maçları, tepe tepe kullanın.

Öteki tarafa bakarsan, Trabzon zaten iki maç cezalı, kadınlara oynayacak. Beşiktaş bu maçtan sonra da sezonu seyirci olarak gene sadece kadınlara bırakacak. Fenerbahçe'de Emre gitmiş pis zenci demiş, ne olacağı belli değil.

Son hafta Galatasaray, Kadıköy'e gelecek. Olur da o maçla şampiyonluğu kazanırsa nasıl olaylar çıkar tahmin bile edemiyorum. Muhtemelen tribünlere el kol hareketi çekecek Sabri'ye kafa göz dalmak isterim açıkçası.

Süper final ile futbolu kadın sporu haline getirdiniz, alın tepe tepe kullanın.

7.04.2012

Biri Bana anlatsın


Anlamadığım bir konu var lütfen biri bunu yorumlarda açıklayabilir mi? Avrupa Kupaları'na eğer gidersek 5 takımla gideceğiz. İlk iki sırayı alanlar Şampiyonlar Ligi'ne; 3 takım da Avrupa Ligi'ne. Bunun içinde Avrupa Ligi Play-off grubunu icat ettiler.

İyi de kupayı Fenerbahçe dışında bir takım alırsa, Avrupa Ligi'ne o gitmeyecek mi? O zaman beşinci olan Avrupa Ligi'ne gidemeyecek. Bu takımlar niye hala Playoff oynuyorlar?

Bu kadar saçma sapan bir sezonun içinde mantık aramak hata ama belki bir bilen vardır umuduyla sorayım dedim.

23.11.2011

Beşiktaş - Galatasaray


Haber: Beşiktaş - Galatasaray maçında çıkan olaylar yüzünden iki takım da PFDK'ya sevk edildi.


Demek ki maçta olay çıkmasının deplasman seyircisi ile alakası yokmuş. Galatasaray futbolcularının Kolezyum'da Roma halkının önüne atılan Spartacus'den farkı kalmış mıydı?

23.10.2011

Fenerbahçe - Samsunspor

Maç öncesinde Manchester derbisi ile başladık güne. Forumun diğer Citylisi Cuma Ali maç hakkında birşeyler karalayacaktır diye tahmin ediyorum. Daha 30 hafta var belki ama artık ciddi ciddi şampiyonluktan konuşabiliriz. Maçkolik Complex 6. golden sonra "kulakları çınlasın" tezahüratı ile inliyordu. David Silva ne top oynadı be kardeşim? Rio Ferdinand, acıların cocuğu filminin başrol oyuncusuydu.

Bu haftaki diğer maçlar gibi maçın şehitler ile ilgili geçeceği belliydi. Belki Bursa - Ankaragücü ya da bunun muadili maçlarda oluyordur ama ben Fenerbahçe stadında ilk defa rakip takım tribünü ile karşılıklı tezahürat yapıldığını gördüm. Keşke bu tezahürat " Vatan sana canım feda!" olmasaydı. İki tribünde dev Türk bayrağı açıldı. İnsanların elinde bayraklar vardı, 10. yıl marşı çalındı. Tüm bunların onda biri Almanya maçında yoktu. Vatanseverliği hatırlamamız için illa gencecik çocukların ölmesi mi gerekiyor? Saygı duruşunda, slogan ya da alkışı duymuştum ama ilk defa dua okunduğunu da gördüm.

Maça gelirsek:

- Senelerce Luciano, Edu ve Lugano ile duran toplardan tomarla gol attıktan sonra artık bu vazifeyi görecek bir stoperimiz yok.

- "Genç" Semih senelerce bu takımın esas forveti olmak için bekledi, şimdi ise hiçbir çaba sarf etmiyor.

- Stoch'un oyundan alınmaması gerekendi. Stoch yerine Caner ile oynamak, attan inip eşeğe binmeye benziyor. Caner'in ne işi var bizim takımda ya? Bir sol ayaklı adam yetişmez mi memlekette?

- Kim kaç puanda bilmiyorum bile! Nasılsa play-off var. Ama Kayseri ve Kiev karşısındaki Beşiktaş'ı çok rahat yeneriz.

11.09.2011

Kader

"Değil Gutiler, Quaresmalar; Real Madrid'i, Barcelona'yı getirip şu lige dahil etseniz, birinden biri fikstürün ilk 3 haftasının birinde İstanbul Büyükşehir Belediyespor'u çeker ve tökezler. Bu artık Türk futbolunun paradigması. Dört büyüklerin fikstür çekimine katılan temsilcileri "Bakalım bu sene hangimiz kötü başlayacak" diye geçirmiyorlarsa içlerinden, işlerini ciddiye almıyorlar demektir."
Eski bir yazının girişi bu; geçen sezona Guti, Quaresma gibi önemli transferlerle giren ve Real Madrid meneili Schuster'i takımın başına getiren Beşiktaş'ın, ligin ikinci haftasında İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a yenilmesi üzerine.

Geçen sezonun ikinci haftasında Beşiktaş (0-2), evvelki sezonun birinci haftasında yine Beşiktaş (1-1), daha evvelki sezonun ikinci yarısının ikinci haftasında Fenerbahçe (0-2), daha daha evvelki sezonun birinci haftasında yine Fenerbahçe (0-2) ve nihayet, bu sezonun ilk haftasında Galatasaray.. Büyükşehir Belediyespor'un mazisi bu kadar zaten.

İlgili iki yazı:

25.08.2011

Reste Rest!


Mehmet Ali Aydınlar federasyonu çok kaotik bir ortamda geldikleri görevde sınıfta kalmaya devam ediyor. UEFA'nın "sen el atmazsan, ben el atarım. Birşey bulursam tüm federasyonu yakarım" tehdidi karşısında "Aman abi yapma" deyip Fenerbahçe'yi, Şampiyonlar Ligi'nden alan MAA'nın kararları hep günü kurtarmaya yönelik kişiliksiz kararlar.

Fatih Altaylı: Milan'ın şike yapıp kendi ligine eksi başladığı sezon Şampiyonlar Ligi'nde şampiyon oldu. Şimdi niye Fener'i almıyor?
M.Ali Aydınlar: Bu soruyu bana değil, UEFA'ya sorun.
F.A: Siz niye sormuyorsunuz?
MAA: Ben Fenerbahçe yöneticilerine yarın gidin Zürih'e derdinizi anlatın dedim.
F.A: Siz niye "hadi arkadaşlar kalkın yarın Zürih'e gidiyoruz" diye organize etmediniz?
MAA: ıgh mıgh !?!
Bugün Ali Koç'un çıkıp "madem bizim suçlu olduğumuzu düşünüp Avrupa'ya göndermiyorsunuz, o zaman lige de almayın" demesi önemli bir resttir. Muhtemelen TFF, bunu uygulayabilecek elinde bir delil olmadığı için bunu kabul etmeyecek. O zaman da Fenerbahçe'nin elinde "madem suçumuz yok bizi ligden düşürmüyorsunuz, niye Avrupa'dan aldınız?" deme şansına sahip olacak.

Beşiktaşlılar ya da diğer takım taraftarları kusura bakmasın ama bu ligin yarısı Galatasaray'dır, diğer yarısı Fenerbahçe. Fenerbahçe'yi küme düşürmek kimseye yemez, eksi puanla başlatırsın. Play-off sistemi de getirdiler ya Fenerbahçe'yi böylece sezon boyu şampiyonluk potasında tutarlar. Digitürk de işin kaymağını yer.

Fener kendi isteği ile ligden çekilemez. Birincisi bunun için genel kurul kararı çıkması lazım. Velev ki çıktı. Çekilirse takım bir daha lige amatör kümeden girer ve suçsuz çıkarsa federasyona tazminat da açamaz. Bunun tek yolu var. Sezonun ilk iki maçına çıkmaz, hükmen yenik sayılır ve küme düşürülür.

Futbolcuların durumu, takımın diğer maddi yükümlülükleri var ama şu yapılanı bir Fenerbahçeli olarak sineye çekmek istemiyorum. Madem bu federasyon bizi kaosa sokup 25 milyon euromuzu elimizden alıyor, reste rest çekmelidir. Fenerbahçe, Digitürk tarafından sağılacak inek değildir. Fenerbahçesiz bir lig oynansın bakalım. Artık döndürür döndürür play off oynatırsınız. Digitürk kaç decoder satacak? 400 milyon doları nasıl ödeyecek? Ödeyemezse diğer takımlar ne yapacak? Ligin zaten marka değeri yoktu, maddi değeri de olmayıversin.

21.08.2011

Tutuşan Digitürk Saçma Sapan İşlerin Peşinde

Şu 2 aydır yaşananlardan sonra herkes futbol ve liglerden soğuduğunda kabağın en çok senelik 321 milyon dolar veren Digitürk'ün başına patladığını çözmek için kahin olmaya gerek yok. Tam rakamlara ulaşmak mümkün değil ama liglerin de bir ay ertelenmesiyle LİG TV'nin epey bir kullanıcı kaybettiğini söylemeye gerek yok.

Ligin kalitesinin, marka değerinin yerlerde süründüğü böyle dönemlerde para kazanmak için en kestirme çareyi hep daha fazla maç oynatmakta buluyorlar. Türkiye Kupası'nda da böyle olmuştu. Bu kupadan daha çok TV geliri sağlamak için maç sayını artırabilmek adına abuk sabuk grup sistemini getirdiler. Ocakta soğuğun ortasında kimsenin umrunda olmayan maçlar çıkardılar piyasaya. Şimdi "kaldıralım biz bu grupları" konuşmaları yapılıyor.

Şimdi de son icraat ligin sonunda dört büyükler daha fazla maç yapsın, daha fazla heyecan olsun, daha çok para kazanalım. Böylelikle 9 ayını kimsenin umursamadığı, seyretmediği son 1 ay baktığı bir lig oluşturacaklarının farkında değiller. Şampiyon son ay kendi aralarında yapacakları maçlarla belli olacaksa niye ligi izleyeyim, niye digitürk'e diğer maçlar için para ödeyeyim?

Son 6 hafta ortada keyif olsun diye 34 hafta boyunca keçi boynuzu tadında bir lig çıkacak. Aynen NBA'de normal sezon ile play-off'lar arasındaki fark gibi. Madem öyle, neden oyuncularımı yorayım, neden sakatlık tehlikesine gireyim? Dahası neden sırf son 6 haftada 2-3 şanssız sakatlık ile bütün bir sezonun emeği boşa gitsin?

İşin sportif boyutuna gelirsek zaten saçmalıkların içinden çıkamıyoruz. Herşeyin başında puanların yarıya bölünmesi nasıl bir saçmalıktır? Bundan 20 sene önce takımlar beraberliğe değil galibiyete oynasın diye 3 puanlık sisteme geçilmişken puanın etkisini düşürmek neden?

İlk dördün şampiyonluk şansı olsun diyenler son on sezonda birinci ile dördüncü arasında ortalama 20,4 puan fark olduğunun bilincindeler mi acaba? Play-off'un ilk iki maçını kaybettikten sonra hiçbir iddiası kalamayan takımla şampiyonluk için oynayan takım maç yaptığında nasıl bir heyecan, nasıl şike söylentisiz maç oynanacak?

8'nin de Avrupa Kupaları'na katılma şansı olsun deniyor? Burası Premierleague değil, 8. olan takım da Fulham değil. Ligi geçen yıl dördüncü bitiren takım çoktan elenmiş, üçüncü bitiren de muhtemelen daha lig bile başlamadan Avrupa defterini kapatacakken sekizincinin Avrupa'da işi ne?

Digitürk tutuşmuş durumda ve TFF'yi baskı altına almaya çalışıyor. Ola ki bu gerçekleşirse ortaya son derece keyifsiz bir lig çıkacağını düşünüyorum.


26.05.2011

Son Maç

Pazar sabahı yazdıklarıma bakarsanız esasında güne çok rahat başlamıştım. Hatta maç öncesinde Kemerburgaz'a chill out festival'e gittim. Pek de maçı ya da şampiyonluğu düşünmüyordum. Ne zamanki akşam saatlerinde Şaşkınbakkal'a geldim, o zaman geçen yıl ki anılarım canlandı. Skor 1-1 olunca yine bir stres yine o caddeyi boynu bükük terketmek. Şampiyonluk maçında 90+3'te gol yemek ne demek ya? Böyle bir stres yok.

Sonrasında pazar 1.30'a kadar, pazartesi de 23'e kadar süren şampiyonluk çoşkusu. Tüm takım kupayla şampiyonluk turu atarken Baroni'nin çocuğu ile sahanın öteki yarısında kalması gideceğinin göstergesidir. Pazartesi akşamı eğlenceliydi. Bütün bir sezon saha kapanacak korkusuyla edilemeyen küfürlerin, yakılamayan meşalelerin acısını çıkardık. Taraftarın sahaya girmesini engellemek için "sahaya giren cimbomblu olsun" tezahüratı efsanedir.

Bu sezonki kombinemin yerinden memnun değildim. "Yenilemeyeyim, ilk gün gider, illa ki yukardakilerden yenilemeyenler olur" diye düşünmüştüm. Çarşamba günü 11'de kombine almak için içeri girdiğimde 2 senedir izlediğim tribünde yer kalmadığını gördüm. Artık yeni yerim fenerium lacivert tribün. Fena da olmadı. Direk mackolik complex'den içeri girerim.

Selçuk İnan'ın bize geleceğini kendimi çok inandırmıştım. Emre, Selçuk İnan, Mehmet Topuz'dan oluşan bir orta sahanın yabancı sınırında bizi çok rahatlatacağını düşünüyordum. Ancak daha önce de bahsettiğim pasaport ücreti burada gene devreye girdi. Nuri Şahin'in Real'den yıllık 2.5 milyon avra aldığı ortamda Selçuk İnan'ın 5 yıl için 18 milyon avro almasının başka bir açıklaması yok. Emenike 9 milyon avro eder mi? Soru işareti!

17.04.2011

Fenerbahçe - Gaziantep

Statta olunca ister istemez, olaylara epey bir tek taraflı bakıyorsun ama gerek Bursa gerekse Antep maçında da görüldü ki hakem kararlarında çıldırmamızda hiç de haksız değilmişiz. Bu kadar gerilmiş bir durumdayken, gözünün önünde Stoch'un şutu da direkten dönüp tam çökerken gelen golün tarifini yapabilmek için sanırım Gabriel Garcia Marquez kadar iyi bir edebiyatçı olmak lazım. Tarifini yapamadığım bir orgazm gibiydi gol anı.

O sırada çok anlaşılmıyor ama Fenerbahçe hücum yönlendirmede yetersiz kalıyor. Alex'in ayağına çok bakılıyor, kimse risk alıp, göbekten alıp şut çekmeye cesaret edemiyor. Hal böyle olunca yegane seçenek topu kanatlardan sıfıra indirip, içeriye ortalamak, ya tutarsa diye beklemek. Son 3 senenin futbolunda orta kesmenin hiçbir efektifliği kalmadı, bunun değişmesi lazım.

Bu konuda reçete basit aslında. Her ne kadar köpek gibi koşup bassa da esasında Mehmet Topuz'un bir şeyler ürettiğini söylemek yanlış olur. Niang'ın da haftaya oynamayacağını düşünürsek artık Aykut'un bu maçın sonundaki düzene Mehmet - Emre'nin önünde Dia - Alex - Stoch ve Semih hücum varyasyonu için çok daha faydalı olacaktır. Ama bu düzende daha önce tecrübelendiği üzere Dia - Alex - Stoch üçlüsünün defansif katkısı ne kadar olur, biraz şüpheli. Yine de Stoch'un maçın sonlarındaki çabası ve takımın bu inancı ile artık kalan şu kadar sürede konsantrasyonun düşmeyeceğine inanıyorum.

Haftaya Bülent Uygun'un bize destek olması korkarım ki neredeyse son ümidimiz. Trabzon'un son üç maçta Buca - İBB - Karabük'e karşı puan kaybedeceğini sanmıyorum. Dördüncülüğe oynayan Eskişehir ve Antep maçlarında Trabzon takılmazsa şampiyon olur.

3.04.2011

Fenerbahçe - Bursa

Hem Emre, hem de Selçuk olmayınca mecburen Cristian oynuyor. Yabancı sınırı sebebiyle Dia kesilip Özer ile başlamak zorunda kaldı Aykut hoca. Kadroya bakınca Özer sağ açık, Niang sol açık oynamasını bekliyordum ancak ilk yarıyı Fenerbahçe açıksız oynadı ve Özer, Mehmet, Cristian ile üçlü göbek yapıp iki kanadı sadece Gökhan ve Santos'a bıraktı.

Hal böyle olunca oyun çok sıkıştı hele ki sol kanattan hiçbir şey yapamadık ve Semih'in verilmeyen penaltısı dışında pozisyonumuz da yoktu. Dahası 35. dakikadan sonra Fener'in sol kanadının otoban olduğunu farkeden Bursa, Ali Tandoğan - Volkan Şen ikilisi ile birkaç defa etkili bile geldi. Zaten bunun dışında da Bursa maç boyunca bir şey yapmadı. Bu düzende Özer nerede, ne yapmasını bilmeden sadece deli danalar gibi koştu ve 80 dakika kendisine gereğinden fazla tahammül edildi.

İkinci yarıda beklediğimiz kanatlı düzene dönüp Mehmet - Cristian ikilisinin oyunu öne taşıması büyük baskıyı getirdi ama gol gelmedi. Tribünde ister istemez gereğinden fazla sübjektif bakılıyor ama daha kulübeden çıkmamış oyuncu için oyuncu değişikliği gösterip hızlı hücumu kesmesi bile Kudusi'nin art niyetli olduğunu düşünmeme sebep açıyor.

Maçtan ziyade benim için en büyük anektod Emniyet Müdürlüğünün yoğun PR çalışmasıydı. İmam Orduları vesilesi ile kaybedilen güveni toparlamak için sağlam bir çalışma sergiliyorlar. Fenerbahçe sahaya "Emniyet'in 166. yılı kutlu olsun" pankartıyla çıkarken, 4 tribünde de "Güvenliğiniz bize yeter" diye pankart astırmışlardı. Dahası Ziynet Sali ile anlaşmışlar, Bana Yeter'in sözlerini Emniyet'e uyarlayıp klip çekmişler. Bu klip iki devre öncesinde de gösterildi. Bursa taraftarnın tomarla meşale sokmasına izin veren de aynı emniyet.

Şimdi Trabzon iki puan öne geçti. Haftaya Seyrantepe'de Galatasaray maçı hediye edecek dedikoduları başladı bile. Aynısı geçen sezon Bursa maçı için de söylenmiş, Galatasaray çatır çatır top oynamıştı. Galatasaray taraftarı muhtemlen Fener şampiyon olmamasını ister ama futbolcular bu kadar karizmayı çizdirmişken böyle bir düşünceye gireceklerini düşünmüyorum.


30.01.2011

3 puanın ötesi

Bu sezon içeride ne Avrupa'da, ne Galatasaray, ne de Beşiktaş maçlarından galibiyet alamamıza rağmen gayet kaygısız girdim stada. Muhtemelen bunda en büyük etki kıçımı donduran soğuğu daha fazla düşünmemdi.

Oyuncuların tribünlere çağırılma sırasına önem veririm. Uzun zamandır stada erken girmiyordum, bu kez yakaladım. Emre, Alex'in önüne geçmiş. Zaten maç sonunda da tribünlerden Emre'nin üçlü çektirmesi istendi.

Goller erken geldi, hem takım rahatladı hem de tribünler. Geçen hafta Aykut; Semih, Alex, Niang üçlüsünü sahaya sürerken bu kez Dia vardı. Böylelikle asimetrik bir 4-3-3 oynadık. Sol açıkta Dia varken, sağ açıksız; kanadı bekten çıkan Gökhan ve göbekten kayan Mehmet ile doldurduk.

Bu haliyle, Ramires - Mikel - Essien tarzı bir göbekle maçı çok ciddi pozisyon vermeden, topun arkasında durarak maçı bitirdik. Aykut'un orta sahadan beklentisini gösteren en belirgin durumdan birisi, Selçuk atılınca oyuna Bekir'in alınıp Gökhan'ın orta sahaya çekilmesidir. Böylece göbekte köpek gibi koşturan orta saha bozulmadı.

Uzun süre sonra maç sonunda ilk defa stad hızla boşalmadı. Taraftar, galibiyet sevinci yaşamaya hasretti. Takım da hasretti. Böylece maç sonunda takım gitti bütün tribünleri gezdi. Trabzon, Galatasaray, Beşiktaş'ın yenildiği haftada bu gaz bizi bir hafta iyi sürükler. Ama halen daha Manisa deplasmanı konusunda herkes gözü kapalı takım kazanır diyemeyecektir.


Almeida, Simao, Fernandes... Derken Yine Abdullah Avcı!




İlk yarıda, ligin ikinci haftasında, sezona müthiş transferleriyle iddialı bir giriş yapan Beşiktaş' ın Büyükşehir Belediyespor' a mağlup olması üzerine yazıdğım yazının başlığı şöyleydi: Schuster, Quaresma, Guti... Derken Abdullah Avcı!

İkinci yarıya 17' de 17 gazıyla başlayan Beşiktaş' ın bu hayaline baltayı ilk vuran elbette yine Büyükşehir Belediyespor oldu.

Belediyespor' un ilk yarının son dört haftasını mağlubiyetle kapadığını ve ikinci yarıyı da Kayserispor mağlubiyetiyle açtığını not olarak düşelim unutmadan.

5.12.2010

Fenerbahçe - Karabük

* Buca maçını pas geçtikten sonra 1 aydır ilk maçımdı. Stada girerken İstkilal Marşı okunuyordu. İyice gevşek bir adam oldum.

* Goller erken gelmese çok sıkıntı çekerdik. Niang'ın performansı çok düşüktü. Ne ilerideyken, ne de sola alınınca pek bir şey yapamadı. Bir 10 dakika önce aynı değişiklik yapılmalıydı.

* Sanırım ilk Daum döneminden bu yana Fenerbahçe'nin oyun içersinde sahada dizilimsel bir değişikliğe gittiğini gördüm. İkinci yarının hemen başında Karabük'ün orta sahasındaki baskısına karşılık Selçuk'u çapa olarak oyuna alıp, son haftalarda götü sıkışınca oynamaya başlayan Cristian ile Emre'nin daha önde basabilmesini sağlamak, maçın dönüm noktası oldu.

* Semih'in kaçırdığı pozisyonu tasvir etmek çok zor. O pozisyon 100 defa gelse 100'ünü de Türkiye'den gol yapacak iki adam söyle deseler, biri Baros diğeri Semih olurdu. Vuruş anında öyle bir isteksizlik vardı ki! Genç Semih 27 yaşına geldi. Artık gitse de bir rahat etse bu adam.

* Emenike acayip bir adam. Yobo gibi bir yarmayı bilep basıp takır takır geçiyor. Adam bildiğin Drogba'nın, Türkiye ligi seviyesi karşılığı.

* Santos ile ne yapılacağı konusunda umarım Aykut'un devre arası bir planı vardır. Ya adamı kazansın, ya da faydası olmayacağına kanaat getirdiyse satsın, yerine adam gibi bir sol bek alsın. Zira Caner sol bek değil, bas bas bağırıyor. Her seferinde rakibine geçiliyor. Hoş bence Caner büyük takım topçusu da değil.

21.09.2010

Madde madde Trabzonspor


BİR: Maçın sonucuna hiç şaşırmadım. Bu mağlubiyet Fenerbahçe maçında da gelebilirdi, Antalya maçında da. Trabzonspor Liverpool’u elese yine şaşırmayacaktım. Eleyecekmiş gibi yaptı, başaramadı. Manisa maçında –miş- gibi bir durum yaşandı ama olmadı. İlk yarım saatte yenecekmiş gibi yaptı, yıkıldı.

İKİ: Teo, Umut, Jaja, Yattara, Colman, Selçuk. Bu oyuncuların hangisi gol atsa kimse şaşırmaz. Demek ki neymiş, bol forvet, bol santrafor, bol gol demek değilmiş. Takım organizasyonu, futbolun gerçekten bir taktik ve sistem ürünü olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

ÜÇ: Bir Türk futbolu yanlışı daha. Takımınız ilk 4 ya da 5 haftada gelene 6 gidene 4 atıyorsa şampiyon olacağına inanıyor, bunu da 8 ay önceden açıklıyorsunuz. “Bu sene en büyük aday Trabzonspor, en iyi futbolu Trabzonspor oynuyor” gibilerinden klişe laflarla yazılar yazılıyor, yorumlar yapılıyor. Fener’e 3, Sivas’a 6 atan, Liverpool deplasmanında bile 2 gol yemeyen Trabzonspor, Manisa gibi ilk 4 haftada sıfır çeken takımdan Trabzon’da 3 gol yiyorsa hangi yorumu yapmak lazım?

DÖRT: Aslında yorum belli; bir Trabzonspor klasiğidir bu. Sezona iyi başlar, kendi kendini över. İlk haftalar bu şekilde bol gollü galibiyetler alırsa şampiyonum der. Diyelim tersi oldu, ya hocasını değiştirir ya da kongre yapar. Size yakın tarihten iki çıplak örnek. 2004-2005 sezonu başkan Atay Aktuğ, teknik direktör Şenol Güneş. Avrupa kupalarında Famagusta mağlubiyetinin ardından, içerde Manisa’ya 2-0 mağlup olan Trabzonspor’da Şenol Güneş daha 4.hafta görevi bırakıyor. Tam bir sene sonra, bu kez başkan Nuri Albayrak, teknik adam Lazaroni. Ligin 4. haftası istifa ettirilip ülkesine gönderiliyor. Budur.

BEŞ: Yönetim kurulundaki istifanın bu maçın sonucuyla hiç mi hiç alakası yoktur. Teofilo, asbaşkanının istifasına üzüldüğü için mi golü kaçırmıştır? Bu düşünceler, ‘Geçen hafta nasıl oluyor da 6 gol atan takım bu hafta kendi evinde 3-1 yeniliyor’ diye düşünüp işin içinden çıkamadığımızda cevap bulup sevindiğimiz cümlelerdir?

ALTI: Öyle ya da böyle maçın olayı sonucu değildir. Makukula’dır. Trabzonspor kendisine her gol atan adamı almak zorunda mıdır? Değildir, olmamalıdır. Ancak, nasıl oluyor da Makukula’yı Trabzonspor değil de Manisaspor transfer edebilmektedir? Futbolcu, parayı çok veren biraz da anlı şanlı bir yer olursa üçe beşe bakmaz, gider. Trabzonspor’da yöneticilik sonuç almadır. Trabzonspor’san, Makukula’yı istersin alırsın. Ronaldinho’yu istersin alamazsın. Yoksa bu işi muhtar Kazım dayı da yapar. O da istedik ama olmadı diyebilir pekala!

YEDİ: Manisa maçı Trabzonspor kazanını kaynatır. Trabzon’da herkesin bir hesabı vardır. Çünkü orası kulisler kentidir. Bu hesapların Kayseri maçındaki 1 golden daha önemli olmadığını bilmem yazmaya gerek var mı? Futbolcunun umurunda olmadığını da. Keşke Trabzon’da herkes en iyi anladığı işi yapsa!

SEKİZ: Kriz kelimesini sanki ilk kez duyar gibi olanlar çok şaşırıyor. ‘Her şey yolunda giderken nereden çıktı bu istifalar? Sanki Trabzonspor çok kurumsal, sanki Trabzonspor dünya kulübü. Asbaşkanı istifa etti diye futbolcusu krize giriyor, hocası demoralize oluyorsa vahh benim Trabzonspor’uma!

DOKUZ: Bursa Beşiktaş’ın eski sağbeki, Trabzonspor’un eski sol beki ve ön liberosuyla şampiyon olabildiğine göre, demek ki iş takım olabilmekte. Havan olmayacak, ‘Biz büyüğüz, Trabzonspor’uz, 6 şampiyonluğumuz var, 7 de Kenan Evren kupamız’ diye ortalıkta dolaşmayacaksın. Kulis, kriz, muhalefet üretip kendi kendinle kavga etmeyeceksin. Başarı üreteceksin. Hem de yeni. Onlarla varolacaksın. Yıl, 1977 değil!

21.08.2010

Schuster, Quaresma, Guti... Derken Abdullah Avcı!


Rahmetli Kemal Sunal'a atfedilen bir laf var; "Ben Türkiye'nin sosyal bir gerçeğiyim, bilim adamları beni incelemeli" diye. İlk gençlik çağları, 7 kanalda haftada 77 Kemal Sunal filmi izleyerek geçmiş bizim kuşaktan her kim bu lafı duymuşsa "Ne kadar doğru demiş" demiştir Kemal Sunal için. Meselenin özünde Kemal Sunal filmlerinin absürd derecede birbirine benzerliği nispetinde izleniyor oluşu var tabii.

Değil Gutiler, Quaresmalar; Real Madrid'i, Barcelona'yı getirip şu lige dahil etseniz, birinden biri fikstürün ilk 3 haftasının birinde İstanbul Büyükşehir Belediyespor'u çeker ve tökezler. Bu artık Türk futbolunun paradigması. Dört büyüklerin fikstür çekimine katılan temsilcileri "Bakalım bu sene hangimiz kötü başlayacak" diye geçirmiyorlarsa içlerinden, işlerini ciddiye almıyorlar demektir.

Abdullah Avcı da muhtemelen, her küçük addedilen takım teknik direktörü gibi maçlardan önce oturup dersine çalışıyordur; görünen o ki, diğerlerinden farklı olarak sıkı çalışıyor. Merak uyandıran nokta; 3 senedir hemen hemen aynı topu oynadığı herkeçse kabul edilen ve bu futbolla dört büyüklerden kazandığı puanlar, kaybettiği puanlarla yarışabilen İstanbul Büyükşehir Belediyespor'la karşılaşacak büyüklerin (!) maç öncesi ne gibi mental çalışmalar yaptığı. Ve bu akşamki maç özelinde bu tür bir fizibiliteyi Schuster'den ziyade futbolculardan beklemenin daha akıllıca olup olmadığı.

Yaklaşık 10 sene evvelinden bir anekdotla derdimi daha iyi anlatayım; ikinci Beşiktaş macerasının üçüncü haftasında Cristoph Daum, bir antrenman esnasında futbolculara birer boş kağıt dağıtarak rakip Diyarbakırspor'un muhtemel onbirini yazmalarını istemiş. Sonucu net olarak bilmiyorum elbette ama, bu bir sınav olsaydı futbolcuların asgari yüzde sekseninin bu sınavdan çakacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek olmadığını sanıyorum.

Netice... Beşiktaş son 3 sezonun ilk 5 haftası içerisinde üçüncü kez İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile karşılaştı ve skorlar sırasıyla: 1-1, 1-1 ve 0-2.

1.06.2010

6+2+2%12/3,14=Türk futbolunun yabancı denklemsizliği

2008'in ocağında sırf fener şu sağdakini alsın diye TFF yabancı sınırlamasını 6+1'den 6+2'ye çıkarmıştı. 2010 haziranında sırf beşiktaş soldakini alabilsin diye 6+2+2 icat oldu. Bakalım galatasarayın başı sıkışınca ne uyduracaklar kıçlarından? TFF halen daha plandan, programdan, 2016'dan, 5 yıllık kalkınma planından falan bahsediyor di mi?

"Marka değeri" lafını ağzına sakız yapan ama marka değerinin ağzına sıçan TFF'nin plan, programdan bahsederken, ne kadar planlı çalıştığını bir kez daha görmüş olduk.

Federasyonun "marka değeri"
Federasyonun "marka değeri" algısı

 

18.05.2010

Şampiyonluğun Öyküsü






Üzerine çok şey söylemek istemiyordum (bu yazıyı yazarken istemiyorum diye başlamıştım ama yazıyı bitirip geri döndüğümde araya bir “d” ekledim) aslında. Fenerbahçeli olmasına rağmen ilk kutlama mesajlarından biri İlker'den geldiği için onun sözünü dinliyorum ve “Şampiyonluk”a dair tecrübelerimi yazıya dökmeye çalışıyorum.

Açıkçası Ankaragücü maçında gelen 0-3'lük galibiyetten sonra umudum çok azalmıştı. Babam beni telefonla arayıp Beşiktaş maçına bilet buldum gelecek misin dediğinde düşündüm; “olur da şampiyon oluruz, sonra pişman olurum” diyerek stada gitmeye karar verdim son maç için. Pişman olmadım.

Aynı iki hafta öncesindeki Kayserispor maçında olduğu gibi radyodan gelen haber izlediğimiz maçı sürekli taciz ediyordu. İlk yarıda Bursaspor tribününde de yanlış haberle gelen sevinç vardı. Kayserispor maçında olduğu gibi! Meğer bu sefer de Fener atmış, 1-0. Sonrasında neredeyse üstüste iki gol. Biri gözümüzün önünde Batalla'dan, diğeri Burak'tan. 1-1, 1-0, an itibariyle canlı lig tablosunda lideriz, oynanan maç sayısı 34 yazıyor. Hemen sonrasında Ali Tandoğan'ın müthiş eforu, Toraman'ın yardımıyla, 1-1, 2-0. Bence bu gollerin yakın zamanlı olması Fenerbahçeli oyuncularda mutlaka bir gerginlik yaratmıştır. Son vuruşlardaki beceriksizliklerde bu baskının katkısı olduğunu sanıyorum.

*Araya bir not. Fenerbahçe'nin yediği golde çok önemli bir ayrıntı var. Bu sezon özellikle Emre Belözoğlu'nun takımda etkisinin artmasıyla sıradan düdüklerde bile hakemin etrafını 5 kişiyle sarmayı görev bilmiş Fenerbahçe'li oyuncular, en kritik maçta golü bu şekilde yediler. Trabzonspor'lular atışı erken kullandı ve 5 kişi orta sahada kaldı. Daha iyi bir kanıt olamaz hakeme itirazın saçmalığına.

Statta kimse 80. dakikaya kadar Kadıköy'deki maçın 1-1 biteceğine inanmıyordu bence. Bir kere radyodan gelen seslere göre maç Trabzonspor ceza sahasında oynanıyordu. Hakikaten de öyleymiş. Son 10 dakika nasıl geçti bilmiyorum gerçekten. Müthiş terledim onu hatırlıyorum. Fenerbahçe maçının skorunu öğrenmeden stattan çıktım zaten arada 1 dakika fark vardı. Stadın ağır demir kapısına parmağımı kıstırdıktan sonra stat görevlisi suçlu hissederek bana su verdi elime dökeyim diye. Parmağım morardı tabi. Bursa'da stad şehir merkezindeki yemyeşil Kültürpark'ın içindedir, stattan çıktım ...... Şampiyonuz!! İçeriden ses geldi. Ben parkın içine doğru koşmaya başladım ağaçların arasından, ne yaptığımın sanıyorum farkında değildim. Büyük bir gürüh stada doğru koşuyordu. Neyse parmağımı kıstırdıktan iki dakika sonra, gözlerim yaşlı ellerim havada koşarken ağaca tosladım. Neyse ağacın dallarından kurtulup parkta koşmaya devam. Arabaya doğru giderken fenalaşır gibi oldum, büfeden bir su aldım. O anda forma sponsorumuz olduğunu bildiğim için bir de Uludağ Limonata çaktım kendime geldim. Büfedeki televizyonda Fenerbahçe stadındaki sevinçler vardı. “Can, kendine gel, halüsinasyon görüyosun o bizim stat!”

Arabaya ulaştım, park alanından çıkıp eve dönmeliyim. İlk manevra, “Çat!!!” Arabayı duvara çarptım. Sonra durdum, herhalde dedim trafik kazası yapacağım, trajik bir hikaye. “Şampiyonluk sevinci kanlı bitti. Genç taraftar arabayla şarampole yuvarlandı”. Aslında bu trajik hikayeden 5 dakika arayla ikinciye tedirgin oluyorum. Büfede durup su almamın sebebi de kalp krizi geçiriyorum sanmamdı. Böyle aptalca kaygılardan şikayetçiyim ama bu sefer farklıydı. Sevinmekten korkuyor gibiydim. Neyse sapa sağlam döndüm eve. Sabah 7:30 feribotu var İstanbul'a dönmeliyim, futbol sezonuna göre ayarlamıyorlar yüksek lisans programlarını. Yazık! İşin ilginci ilk kutlayanlardan birinin mail yoluyla sabah gittiğim dersin hocası olması.

Şaşkınlık ve sevinememe hali daha baskın benim için. Bunun kişisel sebepleri de var ama esas bir noktayı anlatmak isterim. Gözlemlediğim kadar gecenin tadını çıkaranlar arasında Beşiktaşlı ve Galatasaraylılar da var. Tabiiki olacak, rakipleri kaybetti. Bir yanda rakipleri kaybettiğinde keyif yapmaya alışık İstanbul taraftarları, öbür yanda gördüğü sahneyi daha önce hiç görmemiş, bu hissi nasıl yaşayacağını, nasıl dışavuracağını daha önce test etmemiş bir topluluk. Ben bu bilmezlikten dolayı sevinemiyorum sanki. Aslında 3 büyüklere karşı bu sezon alınan galibiyetler sonrası yaşananlar son gecenin provasıydı. Ya da küçük bir tersine çevirmeyle bugünden geriye bakarsak, o kutlamalar içlerinde o son gecenin tohumlarını taşıyordu.

Şu noktaya gelmeye çalışıyorum. Medyada genelde “devrim” sözcüğü kullanılıyor. Eğer bu kelimeden futbolun düzlenmesine, içindeki iktidar dengelerine radikal bir son verip yeni bir çağın açılması anlaşılıyorsa, bu tanıma katılmıyorum. Eşitsizlikler korunarak tekrar üretilmeye devam edecektir, köklü bir kurumsal-ekonomik dönüşüm olmadıkça. Ancak bu şampiyonluğun “futbol alanı” içerisinde “devrimsi” bir yanı var. O da şu; mümkün olan ve mümkün olmayan(imkansız olan) arasındaki hayali ama bir o kadar da gerçek çizgiyi, radikal bir biçimde tekrar düşünmemize yol açtı. “Yapmazlar”, “olamazlar”, “son haftada takılırlar” gibi mitik söylemler dolaşıma girdikçe futbol maçları üzerinde gerçek sonuçlar oluşturuyorlar, özellikle futbolcular ve taraftarlarda tetiklenen psişik etkiler yoluyla. Futboldaki kutuplaşmayı sürdüren ana faktörlerden biri bölgesel, ekonomik uçurumlar ise eğer, diğer ana faktör de bu uçurumları yeniden üretmeye hizmet eden konuşma ve hissetme biçimleri. Gerçekten de imkansız olarak tanımlanan, ancak illa da imkansız olmadığını gördüğümüz bir olaya şahit olduk. Aslında Rıdvan'ın da altını çizdiği gibi, “haksız rekabet” şartlarında rekabet eden bir takım şampiyon oldu.

Tecrübelerimi ve fikirlerimi aşağı yukarı böyle özetleyebilirim herhalde. En son 02-03 sezonunun 34.haftasında Bursa'da statta maçı izlerken bir yandan da radyoyla sonuç bekliyorduk. O zaman küme düşmemeye oynuyorduk ve Altay'ın 1-0 yenilmesiyle kümede kalmıştık. 7 sezon sonra benzer bir hikaye, radyodan haber bekledik, yine istediğimiz sonuç geldi. Bu sefer şampiyonluk geldi.

Böyle beklenmedik ve tahmin edilemeyecek ölçüde şaşırtıcı bir olayı analiz etmek kolay değil. Ertuğrul Sağlam'ın mucizesi, oyuncuların yürekleri falan filan onlar zaten hep konuşulan şeyler ve tabiiki hepsine doğruluk payı var. Biraz daha ileri gidersek belki bazı temel ilkeleri ortaya çıkarabiliriz sadece isimleri yüceltmekten ileri gidip. Çünkü ben bu başarının bir veya birkaç kişinin mimarı olduğunu düşünmüyorum, tam tersi ortak bir süreç olduğuna inanıyorum. Bazılar planlama, bazıları uygulama, bazıları da destekleme hatta belki bazıları da eleştirme yoluyla katıldılar bu sürece. Bu yüzden mucizeyi neler mümkün kıldı onlara bakmak lazım bu “ibretlik” süreçte.

1) Altyapı

Bence en temel faktör Bursaspor altyapısının değerinin anlaşılması ve bunun A takıma entegre edilmesinde sağlanan istikrar. Samet Aybaba döneminde başlayan bir süreçti bu, Sercan, Volkan, Serkan Kurtuluş (gs'de şimdi), Serdar Aziz o dönemde genç yaşta A takımda yer buldular. Burada Ertuğrul Sağlam'ın, kendinden önceki teknik direktörler zamanında başarılı olmuş oyunculara şüpheyle bakmaması bir antrenörlük doğrusu. Komik de olsa, Türkiye futbol arenasında, takımın başına geldiğinde bir önceki dönemin iyi giden süreçlerini sahiplenmekten kaçınan antrenörler var, hep vardı. Volkan Şen, Bekir Ozan Has ve Sercan Yıldırım bir önceki dönemde yaptıkları çıkışı devam ettirdiler ve önemli rol oynadılar. Ancak onlarla sınırlı değil. Dönem dönem 18 kişilik kadroya girip yedekten oyuna dahil olan, dışarıda kaldıklarında bile Ertuğrul Sağlam'ın her zaman güvenebileceğini bildiği oyuncular sayesinde Bursaspor bu sene büyük bir takım gibi davranabildi. Serdar Aziz'in varlığı İbrahim Öztürk'ün, Eren Albayrak'ın varlığı Ozan İpek'in performansını arttırdı. Hatta sezonun son kısmında düzenli olarak yedekten giren İsmail Haktan Odabaşı, Volkan Şen'in sakatlık ve ceza yüzünden olmadığı maçlarda Ertuğrul Sağlam'a oyuncu seçiminde müthiş bir esneklik sağladı. Muhammet Demir, Eren Albayrak, İsmail Odabaşı, Serdar Aziz gibi oyuncular ve devamı bu başarının sürekliliği için de önemli rol oynayacaklardır. Bursaspor taraftarlığı tarihimdeki üç başarılı süreçte de (1993-1996, 2000 ve bu son iki yıl) altyapıdan gelen, Bursa'da genç yaştan itibaren top oynamış olan oyuncuların önemli rol aldıklarını söylemekte yarar var. Bunun tesadüf olmadığını ve bir futbol ilkesi olarak sahiplenilmesini çok önemli buluyorum.


2) Transfer politikası

Altyapı maddesiyle yakından bağlantılı bir süreç de şu; kadro şişirmek için gereksiz yere, hakkında çok şey bilinmeyen yabancıların transferine gerek kalmaması. Ergic ve Batalla kapalı kutu olan iki transferdi ve ikisi de müthiş katkı yaptı. Karar verme sürecinde katkısı olanları kutlamak gerek. Onun dışında Ali Tandoğan, Zapo ve Hüseyin zaten Ertuğrul'un yakından tanıdığı oyunculardandı. İkinci ligden gelen futbolcular Ozan İpek ve İbrahim Öztürk'ün çıkışını da takımda yaratılan 25 kişilik ve her mevkiide yaratılan denk rekabet ortamına bağlıyorum. Tabi şans vermekte korkmayan, doğru anda ısrarcılık edip doğru anlarda dinlendiren Ertuğrul Sağlam'dı. Zapo'yu kesmekten kormayıp İbrahim'de ısrar etmesi müthiş bir hamleydi sezon içinde. Hiddink'in kaçırdığı ismin İbrahim Öztürk olduğunu düşünüyorum. Hele Emre Güngör çağrılmışken. İkinci lig'in iyi izlenmesi, birinci lig'de tutunamamış oyuncular yerine çıkış yapmaya açık, başarıya aç oyunculara şans tanınması transfer-kadro politikasının doğrularıydı. Ali Tandoğan, Ömer ve Hüseyin yeterli tecrübeyi sağlıyordu zaten. “Tecrübesiz” lafı bazen öyle bir şekilde kullanılıyor ki sanki 11 oyuncunun 11'i de yaşlı olmalıymış gibi sonuçlara gidiyor.

3) Taktik Düzen

Ertuğrul Sağlam'ı ne kadar tebrik etsek az. Tüm süreçte payı tabiiki var. Ancak tamamen mesul olduğu bir alan varsa o da saha içindeki taktik düzen. Birkaç prensipten bahsetmek istiyorum. Birincisi sistemli pres. Bu sene Bursaspor'un en iyi yaptığı şey önde pres yaparken iki hamle ötesini düşünmesiydi. Hüseyin'in de katılımıyla 3 uzun boylu stoperi bekletirken, hızlı ve hareketli oyuncuların pres yapma amacı her zaman karşı takımı uzun topa zorlamaktı. Pres yaparken anlamsız faullerden kaçınmak aynı zamanda savunma hatttını öne çıkarmak demekti. Bu ikisinin birlikte yapılması çok ama çok önemliydi ve neredeyse tüm maçlarda toplu oyunun kendi kalemizden uzak ve güvenli oynanmasını sağladı. Bursaspor'u geçen seneki Sivasspor'dan ayıran da bu bloklar-arası devamlılıktı. Sivas geçen yıl ileride müthiş pres yapıyor ancak savunmasını sistemli olarak ileri çıkarmıyordu, Hüseyin gibi bir ön liberodan da mahrumdu. Bu çok yorucu bir düzen ve uzun toplarla sahayı geçmeye mahkum kalıyor. Hücüm hattıyla savunma arasındaki mesafe bazen 70-80 metreye çıkabiliyor, karşı takımı boğmakta da zaman zaman eksiklik yaşayabiliyor çünkü oyun alanı çok geniş. Bence Fenerbahçe de Daum'la aynı zaafı yaşıyor. İyi top yapan takımlar Fenerbahçe karşısında tempoyu istedikleri kadar düşürebiliyorlar ve buna her zaman iyi bir cevap veremiyor Fenerbahçe. Analizim şöyle, son haftalara girildiğinde sistemli olarak karşı takımı uzun top yapmaya zorlayan ve savunmayı öne güvenli bir biçimde çıkaran Bursaspor, özellikle evindeki maçlarda o stresi kaldırmakta çok zorlanmadı. Genelde stresli başladığı maçlarda alıştığı oyun düzenine yerleşmesi 10-15 dakikayı bulsa da, bu dakikalarda gol yediği sadece iki maç oldu. İ.B.Belediye deplasmanı ve Antalya maçı. Bunlardan sadece İ.B.B deplasmanında kaybetti, ki o maçın da son 30 dakikasını tamamen karşı yarı sahada oynamayı başardı. 0-0 biten maçlarda da heyecan gol vuruşlarını etkiledi ama süreklilik gösteren bir “futbol tutulması” yaşanmadı beklenenin aksine. Bu sistemin tabiiki zayıf karnı, o arkada bekleyen uzun stoperleri sürekli zorlayacak, atılan uzun toplarda ya hızı ve kondisyonuyla, ya da boyu ve gücüyle; kısaca fiziksel olarak avantaj yaratan santraforlar. Kayseri deplasmanı (Makukula) ve içeride oynadığı Trabzonspor (Umut Bulut) maçlarında Bursaspor sezon boyu, daha doğrusu 6.haftadan itibaren, neredeyse her maçta kurduğu bu sistematik baskıyı kurmakta zorlandı. Hatta buna Antalyaspor maçları ve Djehoua'yı da ekleyebiliriz. Ancak gördüğüm kadarıyla Djehoua futbol bilgisi olarak fiziksel kuvvetinin çok arkasında kalıyor. Açıkçası Türkiye liginde böyle santraforlar sayıca az ve bu yüzden de ligimize çok uygun bir sistemi vardı Ertuğrul Sağlam'ın. İstanbul'un büyük takımlarında bile böyle bir santrafor yok. Bir de şu var ki, Batalla'yı dışarıda bırakırsak Ozan İpek, Turgay Bahadır, Volkan Şen ve Sercan Yıldırım gerçekten çok hareketli ve preste ısrarlı oyuncular. Karşı takımın savunmacılarına, özellikle de beklerine faul yapmak yerine uzun topa zorlamayı bir prensip olarak sezon boyu uygulamış olmaları bu sistemin en önemli parçasıydı bence. Ligin en çok gol atan takımı olan Bursaspor'da, hücum böyle bir savunma düzeniyle içiçe, ondan beslenerek işliyordu. Büyük takımlar diye adledilenler ise sahada böyle bir sürekliliği sezon boyu gösteremediler.

Sezon boyu maçları izlerken kafamda oluşan bu analiz, süreç boyunca da inancımı besleyen birinci güçtü. Umarım devamı gelir. Ligin kırılma anlarından birini de bir daha hatırlayalım;

Ozan ORTAladı, Batalla KAFAyı vurdu, ve GOL! 2-1 oldu dakika 26. Bursaspor farkı bire indirdi...

17.05.2010

Şampiyon Bursaspor


Olmaz denilen oldu sonunda zincir koptu.Türkiye Ligindeki uzun süreli İstanbul hegamonyası epik bir finalle son buldu.Fenerbahçe bir kez daha son haftada ligi kaybederken,Trabzonspor 1996 yılının intikamını çok acı bir şekilde almış oldu.

Aslında 4 Büyüklerin başka bir takımın şampiyon olmasına kesinlikle izin vermeyeceklerini düşünüyordum zira başka bir takımın şampiyonluğu yayın gelirlerinde ciddi bir azalma anlamına geliyordu.Böyle bir durum söz konusuyken gelen bu şampiyonluk hakkında Rıdvan Dilmen'in söylediklerine katılmamak elde değil :"Türk futbolunun Uefa Kupasından sonra gördüğü en büyük olay Bursaspor'un şampiyon olması."Yazılıp çizilecek çok şey var ama önce kutlamayı bilmek lazım .


Tebrikler Bursaspor ...

22.04.2010

Türkcell Süper Lig’i Kim Yönetmeli?


Pazardan beri halen daha süregelen şu Hüseyin Göcek üzerinden federasyon eleştirleri artık kabak tadı verdi. En son Beşiktaş ikinci başkanı ne alakaysa Bilica’nın toprağı eşelemesi ile Euro 2016 adaylığını bağdaştırmayı becerdi. Bugün yaşadığımız ne ilk federasyon eleştirisi ne de son olacak. Pazar akşamı muhtemelen Galatasaray – Bursa maçından sonraki bütün konuşmalar hakem – MHK – federasyon ekseninde olacaktır çünkü esasında kimse futbolu sevmiyor. Futbolu sevsek, Alex’in golü, Bilica’nın eşelemesinin onda biri kadar konuşulmazdı. Konuyu dağıtmayalım, dediğim gibi Pazar akşamı kaybeden takım en basit şekliyle tüm suçu hakem – MHK – federasyon üçlüsüne atacak, en basit yolu seçecektir.


Peki federasyon tüm bunlarla uğraşmak zorunda mı? Dünyadaki örneklerine bakılırsa olmamalı. Bugün Avrupa’da kendimizi kıyasladığımız hiçbir ligin yürütme gücü ulusal federasyonlarda bulunmamaktadır.


İspanya’ya bakarsak 1984 yılında kurulan LFP, 1. ve 2. profesyonel ligleri yürüten organizasyondur. José Luis Astiazarán, birliğin başkanlığını yapmaktadır. Öte taraftan İspanya Futbol Federasyonu’nun başkanı ise 1988’den bu yana Ángel María Villar’dır.


Fransa’da ise Ligue de Football Professionnel’in kurulması daha eskidir ve 1944 yılına kadar dayanır. Organizasyonun ilk aşamadaki görevi, profesyonel kulüplerin oyunculara maaşlarını ödeyip ödemediğini kontrol etmekti. Bu işlem 1984’ten beri daha kapsamlı olarak DNCG adlı kurum tarafından yapılıyor. Kurum, bir ve ikinci ligde yer takımların tüm finansal işlemlerini kontrol ediyor.


İngiltere’deki yapı ise bir limited şirketi şeklinde. Premier league bir şirket olarak kuruluyor ve burada mücadele eden takımlar bu şirketin hissedarı oluyorlar. İngiltere’de bu yapının kurulduğu yıl 1992.


Almanya’da ise 2000 yılında anonim şirket olarak kurulan Deutsche Fußball-Liga GmbH, Bundesliga’nın yürütülmesi görevini Alman Futbol Federasyonu’ndan devraldı.


İtalya’da ise Lega Calcio organizasyonu Serie A ve B’nin düzenlenmesinden sorumluydu. Nitekim, televizyon yayın gelirlerini 2. Lig takımlarıyla paylaşmak istemeyen Serie A takımları yeni bir düzenlemeye gittiler ve aynı Premierleague’de olduğu gibi bağlarını diğer liglerden kopardılar. Gelecek sezondan itibaren İtalya İşçi Birliği’nin eski başkanı Maurizio Beretta önderliğinde yeni bir yapılanmaya gidiyorlar.


Tüm bu örneklerde görüldüğü gibi ulusal futbol federasyonları, profesyonel liglerin yönetimi işlerine karışmıyorlar. Federasyonların görevi, milli takımlar, amatör ligler, altyapılar vs. TFF de Türkcell Süper Lig’in yönetimini, tek işlevi federasyonu ve hakemleri eleştirmek olan Kulüpler Birliği’ne devretmelidir. Kulüpler birliği artık, ligin pazarlamasını da kendisi yapsın, marka değeri ile de kendisi uğraşsın, hakemini de kendi eğitsin. Öyle işkembeden federasyona atıp tutacaklarına kendileri uğraşsın, bakalım o zaman kime suçu atabilecekler.