İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Okan Güray Bülbül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okan Güray Bülbül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.05.2009

Fenerbahçe Cumhuriyeti

Fenerbahçe’nin başkanlığına yeniden Aziz Yıldırım seçildi. Fenerbahçe’de en uzun süre görev yapan ikinci başkan olmayı garantiledi Aziz Yıldırım. Peki, Aziz Yıldırım diyince akla ilk gelenler ne? Herhalde bir Fenerbahçeli olarak bile akla ilk gelen anti-patik olmasıdır. Galatasaraylılar ve diğer kulüp taraftarları için kesinlik arz eden bu önerme bazı Fenerbahçeliler için bile geçerli. Bu anti-patiklik nerden kaynaklanıyor peki? Birincisi herhalde ben bilirimciliğinden, ikincisi bazı beyanatlarından (Tesadüf), üçüncüsü de gidip gelmesinden. Galatasaraylılar hem kendi şampiyonluklarına gölge düşürmesinden, hem de UEFA kupası sonrası beyanatından ötürü hiçbir zaman sevemeyecekler Aziz Yıldırım’ı. Peki bazı Fenerbahçelilere anti-patik gelmesi nedendir? Bu anti-patikliğin nedeni ise bazı beyanatları ve kesinleşmemekle beraber bazı olaylardan kaynaklanıyor. Birincisi “evinden aldırırım”, ikincisi “takımı ben şampiyon yaptım”, üçüncüsü ise Rüştü’nün dayak olayı ve istifa sonrası bazı grupların “Başkan bizi bırakma” diye bağırmaları için paraya boğulmaları.



Başkanın beyanatlarını değerlendirecek olursak, “tesadüf” beyanatı ne yazık ki o ekibin çok tepkisini çeken ama sonuç itibarıyla doğruluğu kanıtlanan bir beyanat. Tabii ki o ekibin kupayı kaldırması tesadüf değil, ama Türk futbolu açısından o başarı tesadüf olarak yerini çoktan aldı.



İstifa ediyorum, bırakın gideceğim beyanatı ise gündemi değiştirmek açısından başarılı ama ne yazık ki etik değil. Benim inancıma göre taraftarların bağırtılmaları ve yürüyüşleri ise planlı programlı. Bu hareket sonucu şu an başkan adayı olanların bile “Aziz Başkan Bırakma” beyanatları ise çok acı. Fenerbahçe Kulübü istifa eden bir başkanın yerine birini ortaya çıkaramıyor. Böyle bir şey mümkün mü? Olabilir mi? Peki sonra ne oluyor? Başkan tekrar oybirliğiyle görevine devam ediyor. Ve bu sefer daha bir otoriter, daha bir ben yaptım oldu anlayışıyla. Peki, aradan geçen senelerde o zaman Aziz Başkan bırakmacılar, seçimde karşısına çıkabiliyor ve diyorlar ki, 2000 oy başarıdır. Ne yazık ki o sayıya bile ulaşamıyorlar. Çünkü bu süreçte Aziz Yıldırım’ın kulübe yaptığı üyelerin herhangi başka bir adaya oy vermeleri söz konusu değil. Padişahım çok yaşa, ulufeleri dağıt, oy köpeğin olsun. Demokrasi dediğin bu kadar basit bir mesele aslında.



Peki, Aziz Yıldırım bu süreçte başarılı mı? Sportif açıdan tartışılır, hatta başarısız. Şampiyonlar Liginde Çeyrek finali saymazsak (ya da tesadüf olarak nitelendirirsek), en çok Galatasaray şampiyonluğu ve Beşiktaş’ın kupa şampiyonluğunu gören Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım. Ama tesisleşme, kulübün markalaşması açısından hiçbir Fenerbahçe başkanının olmadığı kadar başarılı. Peki, başarı kriteri nedir kulüplerin başkanlarında? Sportif başarı mı? Evet. Tesisleşme mi? Evet. Kulübün markalaşması mı? Evet. Bunların hangisinde başarısız Aziz Yıldırım? Sportif konularda başarısız, istikrar konusunda ısrarlı değil. Peki, Fenerbahçe sadece futbol takımı mı? Hayır. Geriye kalan amatör branşlarda başarılı mı? Evet. Peki, anti – patiklik nerden kaynaklanıyor? Tamamıyla beyanat, davranış ve istikrarsızlıktan kaynaklanıyor.



Eğer Zico kovulmasaydı, Denizli’de kaybeden takımdaki yıldızlar en azından para kazanılarak satılsaydı, Emre, Maldonado transferleri parayı ben veriyorum, istediğim gibi harcarım mantığıyla yapılmasaydı yönetim hataları da olmayacaktı. Zico çok para istedi sattınız, Mehmet ile davalık oldunuz, daha çok para verip Aragonesi getirdiniz, daha da fazlasını verip Guiza geldi bu isimlerle de davalık olmayacağınız garanti değil. Betonda da anlarım, futboldan da olmuyormuş demek ki. Futbol beton gibi değil, daha karmaşık bir yapı.



Bu süreçte amatör branşlarda olduğu gibi teknik kadronun üstünde bir menajer veya şube sorumlusu olsaydı, başkan soyunma odalarına kadar girmeseydi daha iyi olmaz mıydı? Olurdu belki garantisi yok. Ama o zaman Aziz Yıldırım ismi bu kadar ön plana çıkmazdı. Başarıların sahiplenmesi bu şekilde olmazdı.



Bu ülkede bir insan, gayette başarılı bir müteahhit ve iş adamıyken niye böyle bir kulübe başkan olmak ister. Fenerbahçeliliğe adanmıştır, ya da artık para tatmin etmiyordur başka arayışlara kendisini itmiştir. İnsan ihtiyaçları hiyerarşisinde son aşama kendini gerçekleştirme aşamasıdır. Aziz Yıldırım herhalde o aşamada. Zaten bu üç senede eski hatalarını yapmayacağını taahhüt etti ve şampiyonluklar vaat etti.



Bir Fenerbahçeli olarak ise benim tek isteğim, fani Türkiye Liginde şampiyonluklardan ziyade, Fenerbahçelilere yakışır beyanatlar, rakipleri gerekirse tebrik etmeler, hakem hakkında atıp tutmaktansa daha bilinçli beyanatlar ve derbinin yıldönümünü unutmaktansa derbinin değerini arttırıcı hamlelerdir. Yani “Fenerbahçe büyüklüğü şampiyonluk büyüklüğü, kupa büyüklüğü değildir”’i temel alan bir başkan profili olmalıdır. Yegâne istekleri bu olan birçok Fenerbahçeli var ve belki bir gün bu istekleri karşılayan başkanlar daha uzun süre Fenerbahçe’nin başında durabilir. Tabii eğer Fenerbahçe bir cumhuriyetse.



Ama şu andaki durum göstermektedir ki, Aziz Yıldırım istemedikçe Fenerbahçe başkanlığını bırakmayacak ve onu görevinden seçimle indirecek bir ekip de ortalarda yok. Bıraksa bile desteklediği adayın çok büyük şansı var. Yani hanedanlık devam edecek. Yani aslında ortada bir Fenerbahçe Cumhuriyeti yok. Ama hatanın çoğu da sizin canım kardeşim…

6.04.2008

Allah Nasip Ederse Düşücez!

Belediyeler kanununun 14. maddesi belediyelerin görev ve sorumluluklarını net olarak açıklamış ve demiş ki, “..... kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve spor; sosyal hizmet ve yardım, evlendirme, ........ hizmetlerini yapar veya yaptırır”. Yani su kesintileri başka hiçbir ülkenin başkentinde olmazken, su kesintisinin doruğa çıktığı dönemde orta kaldırım sulamayı ihaleyle başka şirketlere yaptırabilen belediyelere, git sen kendi takımını kur, oğlunu başkan yap, Ankaralının parasına kıy, kim ligde başka takımlarda gol atıyorsa al kendi takımına getir dememiş.



Bahsedilen takım Ankaraspor. Ankara’nın meydanlarının en kalabalık olduğu bir gün çıkıp sokakta Ankaralılara rengini sorsanız bilemeyecekleri takım. Gökçek’in şımarık oğluna eğlence olsun diye dünyanın en pahalı doğalgazını bize satarak, bizim vergilerimizle Necati’leri, De Nigris’leri alıp hafta sonları takım elbisesini giyerek, “ya ne güzel yaptık Ankaralının spor ihtiyacını da ne güzel giderdik bu takımı zapt ederek aklımı seveyim” muhabbetlerine konu olan takım. Şimdi bu takım küme düşme potasında ve birçok Ankaralının hislerine tercüman olduğumu düşünerek “belki hiç haddim olmadan” Gökçek’in kendi üslubuyla söylüyorum, “Allah izin verirse” küme düşecekler.



Şimdi birçok futbolsever gibi bende hiç bir takımın küme düşmesini ve bu takımda oynayan futbolcuların mağdur olmalarını istemem. Ama bu durum artık bir futbol meselesi olmaktan çok öte geçti. Çünkü İ. Melih Gökçek bu durumu övünülesi ve başka belediye başkanlarına laf atılası bir durum haline getirdi. İ. Melih Gökçek, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’i, Eskişehirspor’a yardım etmemekle eleştirdi. Eleştiren kim? İ. Melih Gökçek. Yani “ben böyle sanatın içine tükürürüm” diyebilecek kadar sanattan anlayan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. Eleştiriye konu olan kim? Türkiye’nin tek balmumu heykeltıraşı, Anadolu Üniversitesi Eski Rektörü ve yerel seçimlerde AKP dışındaki partilerden Büyükşehir Belediye Başkanı seçilebilen nadir insanlardan biri. Seçim döneminde kendi destekçilerinden gelen Eskişehirspor’a yardım etmesi konusundan önerilere, benim görevim değil, benim görevim spor sahaları açmak, halkın spor yapmasını sağlamak, Eskişehirspor’un sponsora ihtiyacı varsa bulmalarına yardım edebilirim diye önerilere kulak asmayan, bu yüzden oy kaybeden ama neticede tekrar belediye başkanı seçilebilen Büyükerşen. Peki, İ.Melih Gökçek, sanat anlayışından daha kötü bir spor anlayışı olduğu Ankaraspor’un halinden anlaşılan, üslubu neredeyse sayısız kere bir belediye başkanına yakışmayacak değerlendirmeler yapmasına yol açan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. Bu durumu hangi anlayışla eleştiri konusu yapabiliyor. Çünkü İ. Melih Gökçek, kendisini Büyükerşen ile kıyaslayan bir gazete haberine çok kızmış ve kendi üslubunca Büyükerşen’e saldıracak yer arıyor. Buna da, Ankaraspor’u alet ediyor.



Ben bir Ankaralı olarak, Ankaraspor’un derhal küme düşmesi için dua ediyorum. Çünkü İ. Melih Gökçek artık kendi asli görevlerini hatırlamalı ve ismini anarken, saygı göstermesi gereken, Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’i bu gibi yersiz eleştirilerle yıpratmamalı. Popülistliği en azından bir kereliğine bırakıp, yapması gereken hizmetlere yönelmeli ve orta kaldırım sulamayı sol şeritten bir kamyon yardımıyla yapmanın mantığını biz Ankaralılara açıklamalı. Ne zaman bir Müslüman hakkın rahmetine kavuşacak ve bu uygulamanın mantığını anlayacağız onu bilmiyorum ama dünyanın hiç bir yerinde görmediğim sol şeritten giden bir kamyon yardımıyla orta kaldırım sulamak herhalde İ. Melih Gökçek’in son buluşudur herhalde.



Spor mantığı içinde hiç bir önemi olmayan, kimsenin ilgilenmediği, desteklemediği ve umurunda olmayan bir takımın ligde bulunmasının da kimseye bir yarar sağlamayacağını düşünüyorum ve bütün futbol alemine hayırlı olacağına inandığım bu olayın gerçekleşmesi için dua ediyorum. Belki o zaman, bazılarının da hevesi kaçar ve ikinci lige düşen Ankaraspor’u da huzurlu ve hırstan uzak altyapı günleri bekler.

30.12.2006

Bana Irkçılığın Resmini Yapabilir Misin Abidin?

Çemişgezek sınırları içinde doğmamış hiçbir oyuncuya kutsal saydığı pembe – lacivert formayı giydirmeyen FC Çems, sahasında ilk galibiyetini Perslerden eziyet görmüş Moğolların oluşturduğu, tamamı kızılderilerden kurulu Cengizhan United karşısında aldı. Bu maçlar sonucunda Pontus Rums en yakın rakibi Laz Madrid’in 3 puan önünde Irkçılığa Karşı Tükürük Bezini Tüketinceye Kadar Küfür Etme Liginde liderliğini korudu. Ligde gelecek haftanın en önemli maçı Tekirdağ Rakının Dibi ile ezeli rakibi Anason Yeni Rakıdır arasında oynanacak derbi.



Irkçılık şu an için UEFA tarafından tanımlanmış ve tedbir alınmış bir tehlike. Avrupa arenasında ciddiyeti ve şiddeti çok fazla olan bu tehlike henüz güzel yurdumun statlarında fink atmaya başlamadı. Hatta tam tersine, anti ırkçılık olarak adlandırılabilecek “hepimiz zenciyiz” pankartları ile protesto bile edildi. Fakat kendi küçük, sorunları büyük Avrupa kıtasında ciddi bir mesele ırkçılık… Sosyolojik nedenleri olduğu gibi maymun sesi çıkartan veya sahaya fıstık atan kişi açısından düşünüldüğünde psikolojik altyapısı da olan bir problem.



Yazının girişindeki paragraf, biraz es geçilmiş bir alanın, bazı takımların sadece belli etnik kökene sahip oyuncu seçmelerinin, hayal mahsulü, komplo teorisi tadında geleceğinin tasviridir. Yani etnik köken ayrımcılığının son noktasıdır. Olay şu an, bu takımların eziyet gördükleri etnik kökene karşı bir tepkisi olarak nitelendirilebilir. Fakat ırkçılık her zaman ırkçılık ve asla etkin bir protesto biçimi değil. Irkçılığı, ırkçılıkla veya etnik kökencilikle protesto edemezsiniz.



Ayrıca Sociedad’ın internet sayfasındaki bir anket başarı isteğinin, etnik kökenlere bağlı kalma isteğinin önüne geçtiği yönünde sonuçlar verdi. Yani sıkı sıkıya bağlı olduğumuz değerlerin bazılarından vazgeçebilirliğimiz artık sorgulanabiliyor. Marx amcam “katı olan her şey hızla buharlaşıyor” diyordu, haklı çıktı herhalde.



Genel olarak yukarıda bahsedilen etnik kökene dayalı ayrımcılık durumu, sempati uyandıran bir durum olmuştur. Özellikle ülkemizde... Bizim kuşağımız tepkisizliğe yönlendirilmiştir, istese de tepki gösteremez, ama marjinal olana ve tepkili doğanlara saygı göstermesini bilir. Bu yüzdendir ki, çok arkadaşım Athletic Bilbao’yu helal olsun adamlara hissiyatı ile desteklerdi. Fakat bu düşüncenin temellerine inildiğinde hoşgörüsüzlük ve ırkçılık kolayca görülebilir.



Yalnız esas mesele olan ırkçılık yukarıda bahsedilen değildir. Yazıyı yazmaya tetikleyen geçen sene Etoo’nun yaşadığı “bırakın beni gidicem” haletiruhiyesi, DiCanio’nun saçma sapan gol sevinci ve Aragones’in İspanyolcasının, Reyes’i motive ederken başka bir kelime bulamayacak kadar kısıtlı olmasıdır. Nedir insanlara saha içinde kendi takımında aynı deri rengine sahip bir futbolcu varken, aynı deri rengine sahip rakip takım oyuncusuna küfür ettiren güç ve Lazio taraftarları DiCanio’nun gol sevincinde herhangi bir gol sevincinden daha mı fazla orgazm olmuşlardır, o selamı verdiğinde DiCanio.



Tüm bu meseleler, insanların kafasındaki ırkçılık düşüncesinden feyz almaktadır. Irkçılık düşüncesinin en temel anlatımı, insanların doğuştan getirdikleri nitelikleri ile sınıflandırmaktır. Bilimsel açıdan ırk kavramı ıskartaya çıkarılmıştır, ama ırkçılık tedavüldeki yerini korumaktadır. Çünkü ırkçılık türetilmiş bir ırk kavramından insanlığa hediye edilmiştir ve insanoğlu bu hediyeyi geriye çevirmemiş, gerektiği zaman kullanmış, gerekmediği zaman oda ısısında gayet güzel saklamıştır, ta ki çıkarlar ırkçılığı gerekli hale gelinceye kadar. Irkçılık, insanın içindeki şiddet duygusunu açıkça ortaya çıkartır ve bunun en kolay dışa vurulabileceği yer olan tribünde bu tip davranışlarla karşılaşmak çok da şaşırtıcı değildir. Yoksa Etoo, Zaragozanın ezeli rakibinde top koşturan bir oyuncu değil ve tepki koyulacak bir davranışı da raporlara geçmiş değil. Ama ırkçılık bunlardan beslenmez, ırkçılık insanların içinde söndürülmeye çalışan bir volkan ama fırsat bulursa çok çabuk dışarı çıkabilen bir magma tabakasına da sahip.



Irk kavramı, ırkların kendi içlerindeki çeşitliliklerinin, kendi aralarında gösterdikleri çeşitliliklerden fazla oluşu, ırksal farklılıkların tarihsel koşulların ve kültürel farklılığın çeşitlemesi olduğu görüşünün önlenemez yükselişi ile eski popülaritesini kaybetmiştir. Hitler ırkçılığı benimsediğinde “milliyetçiliğin sonu ırkçılık, ırkçılığın sonu ise faşistlik ve vandalizmdir” tezi doğruluğunu açıkça onayladı. Hitlerden önce çağdaş ırk ilişkileri köle ticareti ile başladı. Tarih boyunca ırkçılık en çok zencileri, Kızılderilileri, Yahudileri ve göçmen işçileri etkiledi. Bu kadar çok insanı etkileyen ve insanlara bu kadar acı çektiren bir metanın toplumsal hayatın ortasında olan ve halkın kendini rahatça ifade edebildiği bir ortam olan futbolda görülmemesini beklemek hayalcilik olurdu.



Bilinen bir gerçek de, özellikle gelişmiş ülkelerin ırkçı politikaları uyguladıkları ve eğer kendi çıkarları gerektirirse tekrar bu politikaları uygulamaktan kaçınmayacaklarıdır. Irkçılık uygun şartlarda, yani milliyetçilik dalgası bütün Avrupa’yı sararsa tekrar hortlayabilir. Bu konuda hünerli Avrupa, hücrelerindeki bu ırkçılık safrasını, masanın altına sümük yapıştırma şeklinde gizleyerek atamaz. Çeşitli alanlarda sınırladığı bu duyguyu tamamen kontrol altına alamaz ve bu uğurda çok da istekli oldukları söylenemez. İtalya ve Almanya’daki acılarda unutulmuşa benziyor ki, yandaşlar selam çakmayı özlemiş. O zaman nerden başlamalı insanları irrite etmeye, tabiî ki futboldan.



Tüm bunlar ışığında şu tip durumlar ileride bu gözlerin tanıklık edebileceği hadiseler;

Yıldıray ve Altıntop biraderlerin tepkilere dayanamayarak ilk uçak ile ülkemize dönmesi, Diyarbakırspor’un başka bir ligin lokomotif takımı olması, Fransa’daki göçmenlerin gemiler ile aldıkları galibiyetin ertesi günü ülkelerine doğru meçhul bir yolculuğa çıkmaları.



Yeşil sahalar bazen oynanan oyunun çok dışında işlerin odak noktası olabiliyor. Bu işlerden biride ırkçılıktır. Yoksa ben gene komplo teorilerimi ürettim kafamdan. Eto’o’ya karşı çıkarılan garip sesler bir grup ırkçının hareketi değil de, bir meczubun zırvalıklarımıydı.



Tuvaletteyken gol oldu da, yine ben mi kaçırdım.

16.11.2006

Din ve Futbol

Konu din olunca kalem oynatmak zorlaşır, tabular üstünüze gelir, tepenizde öbeklenen iki grup oluşa gelir; “Din elden gidiyor“cular, “yeşil sermaye buraya da girdi, şeriat geliyor, cumhuriyetimize sahip çıkalım” cılar. Bu yazı bu iki grubun niye oluştuğunu da açıklar nitelikte ama esas konusu “kul ile tanrı arasındaki inanışın”, beyaz topu iki direk arasından geçirme mantığına dayanan oyunu etkileyip etkilemediği.





Son söylememiz gerekeni ilk söyleyelim, cevap kesinlikle evet. Din bu oyunu etkiliyor.



İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik ve kitabı olmayan tüm dinler bu oyunu etkiliyor. Etkilemesi de gayet normal. Çünkü dinler aynı zamanda toplumsal hayatı da düzenler ve ilahi dinlere inananların sayısı ve ilahi dinlerin bazı ortak düzenlemeleri göz önüne alındığında toplumsal yaşamın büyük bir çoğunluğu dinlerin hükmü altındadır. Ayrıca din genel olarak uyulması zorunlu kurallar bütünüdür ve bu üç dinde de bir cennet-cehennem anlayışı benimsendiği için kuralların yaptırımı da vardır ve doğal olarak insanların toplumsal hayattaki hareketlerini de etkiler dinler.



Ne kadar inansanız veya inanmasanız da, ya da inanıp görevlerinizi yerine getirseniz veya getirmeseniz de hayatımızın önemli parçalarından biri din. Her şeyden önce yaşadığınız toplumun ya içindesinizdir, ya da dışında. Yani ya afyondan koklarsınız ya da koklamazsınız. Ama koklamazsanız dışarıda pek fazla ayık bulamayabilirsiniz. Toplumların afyonu benzetmesi Marx’ındır ve din içinde, futbol içinde kullanılabilir. Futbolun din ile benzeşmesinin sebeplerinden biri de kurallarının yaptırımları olmasındandır ve şöyle bir ince nokta vardır ki, ikisinin kurallarını da çiğnerseniz çok ciddi yaptırımı hemen görmezsiniz. Yani içki içerseniz gökten bir sopa kafanıza inmez veya penaltı için kendinizi attığınızda bu ilk vukuatınız ise çok bir tepki olmaz. Ama işin ucunda günahkâr olmak veya Nobre ile Arif olmakta var. Bu yüzdendir ki, el ile gol attığınızda sizi santraya değil de, hakemin yanına koşturan güç kıldan köprüye geldiğinizde ne yapacağınızı düşündüren güçtür.



Din adı ne olursa olsun futbolu etkiliyor. Bunu anlamak için herhangi bir futbolcunun sahaya çıkışını izlemek yeterli. Muhakkak kendi dininde ilahi gücün kendisine yardım etmesi dileğini ilahi güce o dinin belirlediği şartlar çerçevesinde bildirir. Ya çimlere sağ ayağı ile giriş yapar, ya istavroz çıkartır, ya da kendi dinince dua eder. Elleri yukarı açıp yukarıdan yardım istemek her üç dinde de vardır ve en basit yardım isteme ve şükür etme yoludur yeşil sahalarda rahatça uygulanabilen.



Çok çok büyük farklılıklar arz etmemekle beraber üç din bu oyunu bazen değişik şiddetlerde ve değişik şekilde etkiliyor.



İslamiyet diğer dinlerden daha fazla sosyal ve toplumsal hayata müdahaleci bir din. Diğer dinler çok fazla toplumsal hayata müdahale etmiyor ve bu yaşantıyı çok fazla meşgul etmiyor. Ama İslamiyet anayasa gibi değil de, tüzük ve yönetmelikler gibi etkileme yolunu seçmiş.



Doğal olarak da Müslüman ülkelerin ulusal takımlarında uzun süreli kamp dönemlerinde cuma günlerine idman koymama durumu veya takımdaki ikili üçlü gruplaşmaların secdeye alnınızı ne kadar koyduğunuz ile alakalı olması imkan dahilinde olan polemiklerdir, islamın hüküm sürdüğü topraklarda. Fakat ben Pazar günü sabahına maç konmamasını isteyen bir Avrupa takımı duymadım.



Yine geldik eski defterlere ve Hakan Şükür’e ama o yeşil sahalarda türbe yeşilinin en önemli simgesi ve bu konuda yazı yazıp ona dokunmamak olmaz. Japonya’da cumaya gidenler ve gitmeyenler ayrımı ve İlhan Mansız ile Yıldıray Baştürk’ün yeşil saha içindeki performansları ile değil inançlarının şiddetine göre forma şansı bulmaları Hakan’ın takımdaki etkisinden ve hayat görüşünden kaynaklandı.

Ayrıca ramazan ayında kulüplerin form grafiklerindeki değişimler bazı oyuncuların kulüp yasaklarına karşın ibadetinde diretmesi İslam dininin futbola etkilerinden bazıları.



Yani İslamiyet biraz daha zorlamacı bir din ve bu sebepledir ki bazen iyi Müslüman olmak, iyi insan olmanın önüne geçebiliyor. Diğer iki dinden farklı olarak şu noktada İslamiyet’in toplumsal hayata ve toplumsal hayatın ortasındaki objelere etkileri biraz daha fazla çünkü İslamiyet Rodin’in dediği gibi siyasal iktidarı da düzenleyen bir kurallar bütünü olarak doğmuştu. Yani kiliseden kaçıp ayaklanmak isteseniz devletten belki yardım görürsünüz ama camiden kaçmanın yaptırımı devlet eli ile Allah’a yakınlaşmak olabilir.



Dinlerin futbolu etkilemesi son derece normal karşılanmalı, Christmast günü maç oynanması normal bir durumken yani toplumsal hayatın akışı bazen inanışlarımızın seyrinin önüne geçebiliyorsa bu bazı dinlerin toplumsal hayata etkilerinin desibel farkındandır.



Futbolun çoğu nüansını etkiler dinler, örneğin sevinç gösterilerini. İslam dinine mensuplarda toplumsal hayatta normal bir olgu olmasına karşın öpmek suretiyle gol sevinci yaşamak çok popüler değildir. Hâlbuki toplumsal hayatta normal olmamasına rağmen Hıristiyanlar bunu sevinçlerinde kullanmaktadır. Ayrıca golü atanı ilahlaştırarak kutlamak da Müslüman oyuncularda çok görülen bir kutlama biçimi değildir. Şirk koşmak İslamiyet’te en büyük günahtır. Bu birazda her konuda ölçülü olmamızı, sofradan tok kalkmamızı öğütleyen dinimizin bir etkisi olabilir mi? Sevincimizi tam manası ile yaşayamamak ve bunu garip sinir gösterileri ile birilerine yansıtmak beklide bu bastırılmış duygunun etkisidir.



Bir başka altı çizilmesi gereken noktada dinlerin kullandığı simgelerdir. Hıristiyanlıkta İsa ve 12 havarisi varken, İslamiyet’te Hz. Muhammed tekdir ve ondan sonra gelenler durumu idare etmeye çalışmışlar fakat başarılı olamamışlardır. Bu toplumsal hayatta öndere ihtiyaç duyan ve devrim, ihtilal gibi kelimelere çok yabancı halkımızın niye böyle olduğunu açıklar mı? Açıklamaz ise şu cümleyle devam edelim. Hıristiyanlık karşıtları kilise tarafından hadım edilmiş fakat bu hadım edilenler tüp bebekler yardımı ile nesillerini devam ettirip kilisenin çanına karşı mücadeleye devam ederek ortaçağı sonlandırmışlardır. Yani “alkışı duymuş, ihaneti görmüş” bir topluluk. Bizde ise ayaklananların kellesi sokaklarda gezdirilmiş ya da toplumsal linç anlayışımız harekete geçmiş ve bizden farklı düşünenleri yakmak alışkanlık olmuştur. Daha da kötüsü o kelleler ve yakılan küller gömüldükleri topraktan yeni filizler doğurmamış ve meşru kılınan güç, otorite oluşmuştur. Bu yüzdendir ki, Müslüman ülke milli takımları daha koyun gibi yönetilen takımlardır, bireysel yaratıcılık azdır, sorumluluk dağıtılmaz. Otoriteye karşı boyun eğmek normal bir davranıştır haklı olsun veya olmasın, tahtı hak etsin veya etmesin, otorite otoritedir, kudretinden sual olunmaz. Diğer dinlerde ise birlik daha önemli ve işlevseldir. Kolektif futbol oynayan bir Müslüman takımı görmek zordur fakat bütün Müslüman takımların bir lideri vardır ve onun arkasında mücadeleden hiç korkmayan 10 savaşçı.



Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç o veya bu şekilde bütün dinlerin bu oyunu etkilediği. İslamiyet’te bunun dozajı biraz fazla. Toplumsal hayatın bütün nesneleri doğal bir süreç olarak dinlerden etkilenirler ve futbolda yaşadığımız devirde toplumsal hayatın en önemli nesnelerinden biri.



Futbola yeşil sermaye girdi veya Müslüman transfer edelim ramazanda takımdan sivrilip çıkıntı olmasın anlayışı biraz manasız. Peki ya bir görüş öne çıkar ve takımlarımızda kamusal alanın orta sahamı yoksa forvet arkası mı olduğu tartışmaları baş gösterirse ne olacak?

6.06.2006

Aşure Ayı

İçindekilerin benzemezliklerine karşın, bir araya gelişlerinde tat olan karışımın adı bizde aşuredir. Gerçekten de nohutla kuruincirin bir araya gelmesindeki mantık çözülemez, ama yine de bu karışımdan mükemmel tatlar ortaya çıkar.



Dünya Kupası da bir nevi aşure. Yer küre üstündeki tüm futbolseverleri milliyet, din, v.b gibi farklar gözetmeden bir araya getiriyor. Yoksa İranlılar ve Amerikalılar aynı olayı izlemek için 90 dakika aynı televizyona bakabilir mi? Bizim gibiler için aşurenin içindeki sıvı futbol aşure ayı da Dünya Kupası.



Ekvator ile Almanya başka bir platformda zor bir araya gelir. Ama şimdi onların mücadelesi hem aynı platformda hem de milyonlarca kişinin gözü önünde olacak. Ya da Trinidad Tabago ile İsveç özel bir maç yapsa İsveçli futbolcuların aileleri ve Trinidadlıların sevgililerinden başka bu maçı kim izler. Ama bu maç Dünya Kupası çerçevesinde ise işler değişir. Bir Türk bile oturup bu maçı izleyebilir, o maça bahis oynayabilir ve hatta o takımlardan biri lehine tezahürata başlayabilir.



Binlerce gözü dönmüş insanın sokakta sinirden telefon kulubelerini senkronize bir biçimde tekmelediğini ve bunu polislerin küfürleri eşliğinde yapabildiği anlar insanın hayatında ender rastlayabileceği anlardır ve sadece ülkenizin takımı Brezilyaya ikinci kez kılpayı yenilir ve eskiden çok şahsiyetli bildiğiniz Brezilyalıların korner direğinde zavallılaşmaları sonucu dakikalarınızı çalıp beraberlik golünü bulamazsanız olur.



Kendi kalesine gol atan bir futbolcunun ebedi uykuya gönderilmesi ancak bu turnuva içinde vuku bulabilen olaylardandır. Hükümetler, futbolcuları, halka güç ve güven vermeleri ve toplum düzeninin sağlamaları için bir şeyler yapmaları gerektiği konusunda sadece bu kupanın halkı bu kadar etkileyebileceğini bilerek ve sadece bu kupa süresi zarfında ultimatom seviyesinde ve şeklinde uyarabilir. Ayakkabı üreticisi bir firma sadece Dünya Kupası söz konusu olduğunda sponsorluğunu yaptığı bir oyuncuyu sakat sakat sahaya göndermeyi göze alabilir. İnsanların göz yaşları ancak bu kupada bu kadar seri ve kollektif akar ve ancak Dünya Kupası süresinde evlilikler yıkılma aşamasına gelebilir.



İstisnalar (kupayı boykot etme olayları) bir kenara bırakılırsa, bu kupa siyasi açıdan bile kayda değer bir başarıdır. Bu kadar farklı ülkeyi aralarında kavga etmeden seçmeyi başaracak, (Türkiyem Türkiyem cennetim) ve bu kadar ülkeyi sadece birinin amaca ulaşabileceği gerçeğini de altını çizerek belirtip, aynı amaç için biraraya getireceksin. Ciddi bir başarı. Sadece bu kupa için insanlar dört sene bekler.



Dünya Kupası bireyin psikolojik, toplumların ekonomik, milletlerin periyodik problemlerini bile ortadan kaldırabilir. 2002 yazında kimse 2001 kışının ekonomik problemlerinden bahsetmiyordu konu sadece Hakan’ın Dünya Kupası tarihinin en erken golünü atmasıydı. Mucize ilaç Dünya Kupası, her ülke dört yılda bir haziran aylarına almalı. Can çekişen hastaya elektroşok etkisi yapabilecek, katılamayan ülke insanlarının suratlarını beş karış edebilecek kadar etkili bu melet.



Dünya Kupası’na gidebilmek uğruna futbolcu dövdük ve bunu yapanlardan biri bu ülkenin saygı duyulan insanlarından biriydi. Çünkü biz bu meletin tadını bir kere aldık ve aramızda gizli bir bağ var. O da bizi sevdi ki bizi üçüncülük mertebesine çıkaracak şans meleklerinin omuzumuzdan eksik etmedi.Aşkımızdan çılgına dönmeksizin sevemedik onu ve cazgırca saldırdık aşkımıza ulaşabilmek için ama olmadı muvaffak olamadık düşman kuvvetleri karşısında.



Ama bu öyle bir tat ki dışında kalsan da bir şey seni oraya itiyor. Çünkü bu Dünya Kupası, otuz iki ülkeyi tek ülke topraklarına toplayan, o ülkeler için hiçbir ortak nokta arzetmeyen, hiçbirine mutluluk vadetmeyen, hepsine cilve yapan ve kimseyi ilelebet sevmeyecek çok güzel bir kadın. Malzemelerinin karışıklığına rağmen tadının tekliğini koruyan, her bir değişik malzemeden içgıdıklıyıcı aromalar bulan ve asla damağınızda kötü bir tat bırakmayan bir aşure.



Aşure ayınız kutlu olsun ey cemaat…

24.03.2006

Aşkımı Geri Verin Bana (Sen Beni Hiç Sevmedin ki)

Bırakalım artık yalan söylemeyi, komplo teorilerini, safsataları. Ama şunu unutmayalım: hayat sen beni böyle yaptın, “ben böyle değildim sonradan oldum”



Ey futbol, sen ne ara hem güzel, hem zeki, hem bilge oldun. Güzelsen bilge, bilgeysen güzel olamazdın. Güzelsen salak, bilgeysen çirkin olman gerekirdi. Ama sen hem güzel, hem bilgesin.



Defalarca bekledik takımımızın iki sıfırdan maç çevirmesini ama olmadı. Çok kereler farka koşalım rakibi sürklase edelim dedik o da olmadı. Ama onu düşlemek güzeldi. Böyle üç sıfırdan çevrilince maçlar sorgular olduk. Çünkü, bu futbol ama içinde hileyi de barındırıyor. Hayat gibi yani. Kesin maç içerde satın alındı abi yoksa “şehit strasburg” bu kadar kötü oynayamaz ikinci yarı, aynı topa ıskalar ayak kayması ile açıklanamaz düşüncesi içten içe beynimize hücüm etti. Yani bu oyun hem güzel hem bilge. Anlayamadığımız bir şeyler vardı tribünlerde atkı sallarken: yıkılmayan imparatorluk, tükenmeyen kalem ve kaybolmayan sakızın olmadığı. Biz hep namağlup şampiyonluklar, gol yemeden atılan gol desteleri istedik. Ama hiç olmadı bunlar, olanlarda açıklamaları beraberinde getirdi. Senelerdir bekliyoruz İngiltere’ye ulusal takımımızın gol atmasını. Ama “Ünal Amca”nın üst direkten dönen topu dışında beklentilerimizin çok uzağındayız. E niye peki hala bu takımı tutuyoruz biz ey ahali? Ya da niye hala bekliyoruz gol sevinci yaşamayı, bu adalı ülke vatandaşlarının santrada toplanıp boyunlarını bükmelerini. Bu takım fark da yiyiyor, istikrardan da çok uzakta, mahalle kavgası gibi olayları da çok iyi beceriyor, antrenörüne sadık olduğu konu taktik anlayış da değil. E hala niye bu sevgi?



Oyunumu seviyoruz (el cevap) – yooo

Gol mü heyecan veriyor? – yooo

Biz sevmeyi seviyoruz. Oyunun bizi sevmediğini bile bile hem de. Biz tahirliğimizden ödün vermiyoruz da ondan.



Ben de biliyorum Milli takımın dünya üçüncülüğünün at nalı yonca silsilesinin ürünü olduğunu, ben de biliyorum fenerbahçenin avrupada başarılı olması için çok şeylerin değişmesi gerektiğini, beşiktaşlılarda avrupa başarısının çok uzağında yeni tribün melodileri üretme çabası içindeler.



Futbol güzel de değil, bilge de. Biz onu sevdiğimiz için kör olmuşuz ahali. Kral çıplak, Eflatun'un bizi döndürmesi lazım baktığımız yönden. Biz takımımızı seviyoruz, o bize hezimetler yaşatsa da, biz direkten dönen topu seviyoruz, gol olmasa da, biz 90. dakikada yenen golle Nou Camp'ta kaçan bir puanı daha çok seviyoruz.



Ama şunu unutmayalım, “mutlu aşk vardır, mutlak aşk yoktur”. Bu hayat bu gerçeği yüzümüze takır takır vuruyor ve onun istediği gibi yaşayacaz, istesek de istemesek de.



Çocukken seçilir takımlar ve mutlaka bir kere değiştirilir ilk tutulan takım ama kimse bunu hatırlamak istemez. Delete file till dead. Onu kimse kendine itiraf edemez. Sonra o takıma veririz ilk gençlik yıllarımızı, her maçını izleriz, formasını alırız, uzaktan bir sevgidir bu ama güçlüdür. Sonraları maçlarına gitmeye başlarız takımımızın. O daha büyük bir sevgi değildir. Yakından temas halinde sevmektir bu ama kesinlikle daha büyük değildir. Çünkü orda gerçekler alenen ortadadır. Göz görmeyince gönül katlanır ama göz görünce bu sefer yalanlar uydurulur ve inanılmaya başlanır. Özetlerde görünmeyenler statda o kadar açıktır ki. Sonra o statda kötü anılar oluşur, zorluklar ortaya çıkar, maddi imkansızlıklar belirir ve statdaki koltuktan kahvedeki köşeye taşınır sevgimiz. Sonra öyle bir şey olurki sadece derbileri izlemeye başlamışız. Ve bir bakmışız, “Onlarda kazansın sonuçta türk takımı” sözleri gençliğimizde küfür ettiğimiz takım için ağzımızdan dökülmeye başlanmış.

Son aşama 5 yaşındaki oğlumuzu takımımızın (oda ehemmiyeti çok olmayan bir maça) stada götürmek olur. Onada aşılamışızdır sevgimizi ve nesilden nesile geçiş tamamlanmıştır. Ama bundan sonraki aşama adama çok koyar. “Oğlum, stada gitmesen iyi olur, sana bir şey olur diye korkuyorum” moduna geçmişiz. Hayat aşkımı söndürdün de bana niye bunları söyletiyorsun? Dedim ya mutlu aşk vardır, mutlak aşk yoktur. Tahir hala tahirdir de, zühremi çekici gelmez artık ya da selülit mi başlamıştır zührede onu bilen yok.



Ama bildiğim tek şey var “her aşk bitermiş bir gün bildim her aşk bitermiş öğretildim” diyen Candan Erçetin şarkısı doğruluğa çok yakın gibi gelmeye başladı.





Masal Kadın Şiiri Yusuf Aras’ındır. Yazdıda alıntı yapılmıştır.

8.02.2006

Ümit Özat Gibi Bir Baba İstiyorum!!!

Babam bu yazıyı okusa çok sinirlenirdi ama kinaye her zaman ilgi çekici olmuştur.



Hayal edin ey futbol oyununa gönül verenler…



Babanız Fenerbahçe gibi güzide bir futbol takımımızın iki kelimeyi bir araya getirebilen sadece bir araya getirmek ile kalmayıp “evet keşke Fenerbahçe gibi bir takım Alex’e bağlı olmasa” gibi içten ve dürüst cevap verebilen kaptanı. Bu kaptan ki, Barcelona maçında kendinden yaşça bir hayli küçük Saviola’ya topu kalecisine geri pas verirken kendi yavaşlığından dolayı kaybedip şampiyonlar liginin en komik gollerinden birinde başrol oynadı. Bu kaptan ki, takımın daha önceki kaptanının yediği meydan dayağına şahit olup bu göreve talip oldu. Bu kaptan ki, kendi oynadığı asıl mevki spor uleması tarafından bile unutuldu. Bu kaptan ki, sağ ayağının dışı ile ortayı sol ayağının zayıflığından dolayı baya geç yaşlarda icat etti. Bu kaptan ki, toplumun çoğunluğunun bulunduğu bir dini sınıfın karşısındaki sınıftan geliyor. Bu kaptan ki, takımın kendinden milyon dolarlar fazla alan süper yıldızı ile her maç öncesi ısınıyor ve genellikle boş mukaveleye imza atmışlar kontenjanından. Bu kaptan ki, kaydırıldığı her mevkide milli takıma seçilme başarısı gösterebilmiş. Bu kaptan ki, seçilmekle kalmamış kaptanlığını bile yapmış ulusal takımın. Bu kaptan premier ligde bir takımın kaptanı olsaydı ayakta alkışlardık, ama o kaptanın ismi Ümit Özat olunca işler değişiyor.



Böyle bir azim Sergen’de %10 oranında olsaydı, Sergen mor-beyaz bir forma içinde salınırdı yeşil sahalarda. Samsunsporlu Celil yerden orta yapamadığı için topu kaldırma hareketini icat etti ama Ümit hem yerden hem de ters ayakla orta yapıyor. Bu da yetmiyor sağ ayağının dışını kullanıyor. Bu kendini geliştirme örnek gösterilmeli ama biz bunu Ümit’in şaşılığına bağlıyoruz. Evet Ümit şaşı, evet Ümit’in şivesi bozuk, evet Ümit şükrü Saraçoğlu’nda çok hezimet gördü ve görmeye de namzet. Ama Ümit bunların hepsine ve daha fazlasına gönüllü olmuştu ve sessiz ve derinden bu işlerin nasıl yapılacağını efkar-ı umumiye’ye gösteriyor. Ey halkım al bu kaptanına sahip çık. Bu kaptan hakeme takım içinden itirazı kesiyor. Ama bunu Bülentler gibi bırakın ben ederim anlayışı ile değil “bırakın yapmayalım” mantığı içinde yapıyor. Bu kaptan gayet dürüst beyanatlar veriyor. Başkanın hoşuna gitmeyeceği umurunda olmaksızın ve o başkanın dövdürdüğü halefi ile aynı antrenman sahasında koştururken veriyor bu beyanatları. Ama biz bu kaptanı hem adı Ümit hem de şaşı diye taktirden çok uzaktayız.



Ben de Ümit’in yaptığı her kötü ortadan sonra çıldırıyorum ben de “Sparta Prag’ı, Sparta’da yenecek güce sahibiz” beyanatına kahkahalarla güldüm. Ama şu bir gerçek ki üstündeki forma sarı lacivert değil kıpkırmızı bir Manchester forması olsaydı düşünürdük takdir etmek için ama yazık ki kaptanın forması sarı lacivert.



Bazı oyuncular böyle özellikleri ile ön plana çıkar ama Ümit hala medyanın örnek gösterdiği bir futbolcu değil. Belki onunda antrenörken bir tekme atması bekleniyor, “aaa Ümit’te ne efendi adamdı keşke yapmasaydı” dememiz için.



Ümit Özat’ın oğlu babanla gurur duy ama her evlattan biraz daha fazla çünkü o tarihe geçmeyi hak ediyor. Bir kaptanın nasıl olması gerektiği konusunda ince ince dersler vererek.

30.12.2005

Nuri Gelmiş Memleketimin Dağlarına

Yazı Sepp Blatter’in görüşlerini dile getirmesinden sonra bu endüstrideki tezgahlarda kullanılan malzemelerin yani genç oyuncuların durumunu anlamak amacıyla yazılmıştır.



Hafta içinde FİFA başkanı Sepp Blatter Financial Times’a yaptığı açıklamalarda futbolda dönen paranın artık kendisini bile rahatsız edici boyutlara ulaştığını itiraf etti ve Roman Abromoviç’i futbola pornografik öğeler katmakla suçladı. Yani birinci ağızdan artık bu paranın bu kadar vurdumduymazca harcanmasına tepki gösterdi. 6M sterlin kazanan bir futbolcunun psikolojisini siz düşünün.20 yaşında oynadığı bir oyundan bu kadar para kazanan bir genci topluma adapte etmek üstün başarı gerektiren bir iş olmalı. Ayrıca bir de bu oyuncuların menajerleri var. 17 yaşında bir çocuk üstünden para kazanan, üretmeden pastadan pay alan, sırtlanları oyalayacak bir et parçası bulan dahi beyinler….Bu menajerler bir çocuğun kaderini pazarlıyor. Yaşayacağı ülkeyi, hangi arabaya bineceğini, hangi kadınlarla birlikte olacağını belirliyor. İşin kötü tarafı çoğu zaman hayatı pazarlanan genç oyuncularımız sadece ceplerine inecek dolarların miktarı ile ilgilenmekteler. Arkada akıp giden hayatın kendi hayatı olduğundan bi haber hangi marka arabaya daha yakın olduğu telaşı içinde….



FİFA başkanının ağzından dökülen sözler artık bu sektörde dönen paranın fahiş boyutlara ulaştığı ve normal yollardan kazanılan paralar olmadığını kanıtlıyor.Uzaklardaki bir ülkenin futbol takımına yatırım yapmayı kimse ucuz bir sevgi masalıyla açıklayamaz.Roman Abromoviç reklam için inanılmaz bir pazar buldu ve bu kadar kolay işleyeceğini kendisinin bile düşünmediği bir kara para aklama mekanizması keşfetti. Çünkü bu pazarda harcanan paralar, denetimi en az olan paralar.Chelsea artık bana eski çekiciliğinde gelmiyor. Birde bunları Londra ekibinin taraftarlarına sormak gerekir.Bu şekilde gelen bir şampiyonlukmu istersiniz, yoksa eski fedakar taraftarlığa devam etmek mi? Bu herhalde başka bir yazının konusu.Ama bir gerçek var ki Chelsea kulübü artık neredeyse mahallemizde top oynayan Alican’a bile talip olduğunu resmi sitesinden duyurup borsadaki hisselerinde hareket bekleyecek. Durum bu noktalara vardı. FİFA başkanı bu kapitalist saldırıdan genç oyuncuları mümkün olduğunca korumaya çalışacağını açıkladı ve çok doğru yolda.



Çünkü bu düzen artık çabuk starlar yaratıp bu çabuk yarattığı starları yarattığından daha çabuk yok ediyor. Düzenin yürümesi için bu gerekli ama hammaddesi insan hayatı olan bir endüstri bu kadar üretmeden tüketmeye dayanamaz ve hem genç oyuncuların hayatlarını hem de bu para döngüsünü mahvederek ayakta kalamaz, kalmamalı. Artık genç oyuncularımıza dünya takımları talip oluyor. Bizim starımız olmadan dünya starı oluyorlar ve iki sene içinde tıpış tıpış geri dönüyorlar.Örneklerle açıklamak mümkün. Bu bir tek bizim için geçerli değil bizim gibi genç nüfusa sahip ülkelerin hepsi için böyle.



Ne oldum delisi 19-20 yaşlarda, arabasının markasını her hafta değiştiren, içi boş insanlar haline geliyor bu oyuncular. Bu sistem yakında herkesi 15 dakikalığına dünya starı yapmaya aday. Dövüş kulübü filminin kült repliği bu durumu özetliyor.



“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız.Bir amacımız ya da bir yerimiz yok. Ne büyük savaşı gördük, ne de büyük buhranı.Bizimkisi ruhani bir savaş. En büyük buhranımız hayatlarımız. Televizyonlarla büyürken birer milyoner, rock yıldızı ya da tv yıldızı olacağımızı düşündük… Olmayacağız!!! bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve bu yüzden çok çok kızgınız”



İnsanlar bizleri kandırıyor. Bu kadar çok yetenekli oyuncu yok piyasada ve bu paraları hak etmeyen bir sürü oyuncu yeşil sahalarda salınmalarına devam ediyor.

Artık kulüp sahipleri yüzlerini genç oyunculara çevirmiş ve onları bu döngünün içine çekip çarkı çevirmek amacındalar. Bu kapitalist düzenin futbolumuza pompaladığı para yakında futbolu boğacak. Bunları söyleyen Sepp Blatter yani futbolun başındaki isim.



Bu görüşler ışığında Nuri’yi veya onun gibi yetenekleri koruyacak bazı önlemler alınmalı görüşündeyim. Bunlara psikolojik ve mental yardım da dahil. Çünkü ortada söz konusu olan genç insanların hayatı ve bu futbol denilen, çok sevdiğimiz oyundan çok daha önemli bir mevzu.

29.11.2005

Sizin Hiç Takımınız Küme Düştü Mü?

Sizin hiç takımınız küme düştü mü?

Benim bir kere düştü, kör oldum.

Takımımdan ummazdım bunu…



Yazının yazılış amacı hayatımızda hak ettiğinden fazla yer tutan futbolun hayatımızı ne kadar etkilediğini anlayabilmektir.



Yazının başındaki dörtlük futbolun karşılaştırıldığı varlık açısından belki yanlış ama bu kadar ileri gidildiğini göstermek açısından bir o kadar da çarpıcı. Hayatımızın öyle bir yerindeki futbol artık babamızdan çok Drogba’yı görebiliyoruz. Pazartesi gününe nasıl başlayacağımızı hafta sonunda takımımızın oynayacağı maç belirliyor. Yüzümüzün gülmesi ya da sirke satması santrforumuzun ayaklarının ucunda. Futbol artık bizim hayatımızı yönetiyor. Hafta sonları iddia programındaki ilk maçın başlama saatine göre uyanacağımız saat şekilleniyor. Kredi kartları borçları ile programdaki oranlar denk getirilmeye çalışılıyor. Futbol artık iliklerimize kadar işleyen bir kanser gibi. Ondan uzak kalmak krize sokabiliyor insanları. Allah futbolu sevmeyenlere kolaylık versin çünkü bu insanlar Pazar günü televizyonda izleyecek program bulamıyorlar.



Futbol hayatımızda öyle bir yer işgal ediyor ki, şubat ayı ve yazın (eğer dünya kupası, Avrupa şampiyonası gibi bir organizasyon yoksa) yapacak iş bulamayan insanlar haline geliyoruz. Elinden oyuncağı alınmış çocuklara dönüyoruz o zamanlar.



Artık futbol kendimizi ifade etme aracı oluyor. Kendisini tanıtmaya X takımlıyım diye başlıyor insanlar. Ya da hiçbir sivil toplum örgütüne üye olmayan yüzbinler varken, genç Fenerbahçeliler veya ultraaslan’a üye olmayan genç insan sayısı yok denecek kadar az. Artık bir ifade biçimi futbol.



Normal hayatında silik karakterli olan bir insan tribünde aslan kesilebiliyor mesela.Toplum maruz kaldığı haksızlıklar karşısında çok geç örgütlenirken, ülkemize gelmemesi söz konusu olan bir takım için esnafımız hemen bir yerlerden o ülkeye ait beyaz eşyalardan ufak çapta bir yangın çıkartabiliyor. Halbuki biz şairin dediği gibi “gocuklu celep kaldırdı mıydı sopasını katılıveririz sürüye”, ve bu sosyal ortamda da bu huyumuzdan vazgeçmiyoruz. İnsanlar tribünlerde onbinleri tek ses haline getirip tek bir amaç uğruna toplayabiliyor. Yönetilmeye en az tepki gösterdiğimiz yerler takımımızın maçlarını oynadığı tribünler. Gıkımız çıkmaz orda. Her denileni yaparız. Küfür et oğlum, ederiz; sahaya konfeti at oğlum atarız. Feyenord maçında Galatasaray’a sövmenin anlamsızlığını herkes bilir ama Saraçoğlu’nda onbinler bunu bağıra çağıra yapıyordu. 60 bin kişinin küfür edebileceği ve kimsenin bunu garipsemeyeceği başka bir yer var mı sizin bildiğiniz…

Orası bambaşka bir sosyal ortam, orada sizi çevreleyen sorunlar yok, orda patron yok, orda kayınvalide yok. Herkes sizin gibi düşünüyor, herkesin aynı fikirde olabileceği nadir yerlerden biri. Oradaki insanlara sıfırdan, hiç kullanılmamış bir hayat veriyor futbol ve o insanlar da bu hayatı gerçek hayattan daha çok seviyor.

Futbol sizi hiç terk etmeyecek bir sevgili, sizi hep sevecek, elinizi hiç bırakmayacak. Nankörlük yok, aldatma yok. Böyle bir sevgilinin hayatımızda karşımıza çıkma olasılığını düşündüğümüz zaman ne duruyoruz, sevelim takımınızı!!!



O kadar çok insan tanıyorum ki sadece futbol konuştuğu zamanlar nefes aldığının farkında olan ve sadece o zamanlar yaşadığından benim de haberim olan. Coğrafya bilgisi Avrupa futbolundaki takımlar ile şekillenen. Cebindeki üç beş kuruşu takımının ürünlerine harcayan, digitürk elde edebilmek için karısı veya ailesi ile cihat içinde olan, kombine kartı olan arkadaşının hafta sonu şehir dışına çıkmasını dört gözle bekleyen. Futbol sen nelere kadirsin…



Hayatımızda bu kadar önemli olan bir olgunun aslında sadece bir oyun olduğunu ve hayatımızda daha önemli bir çok şeyin olduğunu bize kim ne zaman hatırlatacak peki. 75 yaşında takımımızın maçında kalp krizi geçirdikten sonra başucumuzdaki sandalyede oturan ailenin en genç üyesi mi ? Tamam bende biliyorum futbol sadece bir oyun değil bir çok şey var bu sektörün içinde, her şeyden önce bu bir endüstri, bu asla sadece futbol değil ama bizim hayatımızda bu kadar ön planda olmayı da hak ediyor mu bu melet. Alkol, sigara, esrar gibi bir bağımlılık haline geldi bu oyun. 18 yaşın altındakilere hayatın sadece bu oyundan ibaret olmadığını göstermek için kampanyalar yapmak gerekecek yakında.”Gençlerimizin uefa kupasından başka övünecek şeyleri de olmalı”. Bu ülkenin futbola yorulan beyinlere daha başka yerlerde ihtiyacı var gibi geliyor.



İlk defa iki taşın arasından topu geçirmeye çalışan topluluk bilmeden hayatımıza nurtopu gibi bir problem sokmuş ve o zamandan beri dünya nüfusunun yarısına yakınının hayatında bu sorun var. Fakat birileri bize bu dünyada sadece bir hayatımız olduğunu ve bununda futbol denen oyundan çok daha kıymetli olduğunu hatırlatmalı. Çünkü 90 dakikalar bitip gidiyor ve yeni bir 90 dakika rahatlıkla bulunabilir ama bizim hayat dediğimiz şey çok pahalı ve herkese bir tane veriliyor!!!





Yazının başındaki şiir Cemal Süreyya’nın Sizin Hiç Babanız Öldü mü?, “Gocuklu Celep” Nazım Hikmet’in “Dünya’nın en tuhaf mahluku” şiirlerinden alıntılardır.Gençlerin Uefa kupasından başka övünecek şeyleri de olmalı Cezanın şarkısından alıntılardır.

10.11.2005

Das Genie Daum

Christoph Daum 24 Kasım 1953 Doğu Almanya doğumlu. Henüz yedi yaşındayken Batı Almanya’ya kaçıyor.



* Dikkat etmemiz gereken yönler burada başlıyor. Daum yedi yaşındayken ne kadar bilinçliydi bilmiyoruz ama en azından ailesi için şunu söyleyebiliriz.”Azimliler, kendilerine sunulanla yetinmiyorlar ve daha iyilerine ulaşmak için zorlukları göze alabiliyorlar.



Berlin üstünden yapılan yolculuk sonunda Daum Köln’de spor eğitimi alıyor. Yalnız çoğu zaman dile getirdiği gibi sanat okumak da istiyor ama spora yöneliyor. Sanat daha sonra hayatına giren kadınlar ile ilk sohbet konusu oluyor.



* Özellik iki: Entelektüel, çekici ve kadınların dikkatini çekebilen bir erkek. Bir erkek olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ilk bakışta dikkat çekici olabilmek başka bazı şeylere bağlıyken sohbet aşamasına geçildiğinde zeki olmak kadınların erkeklerde hoşlandığı özelliklerin başlıcasıdır. Buraya bir demecini eklemek kendisinin görüşü açısından çok şey ifade ediyor. “Bende güzellikten öte bir şey var, Güzellikten daha önemli, derin”. Şimdi o şeyin ne olduğu ya da Daum’un ne kastettiği üstüne derin konuşmaya gerek yok ama bunun kesinlikle sarı saçları olmadığı kesin.



Daha sonra 1981-1985 yılları arasında Köln genç takımını çalıştırıyor. Daha sonra 1986-1990 yılları için Köln’de terfi görüyor ve A takımı çalıştırıyor. 1990-1993 yıllarını Stutgart antrenörü olarak geçiriyor. 1994-1995 yılarında Beşiktaş’ın başında Herr Daum. 1997-2000 yıllarında Bayer Leverkusen antrenörü olarak ülkesine geri dönüyor. Sonra Avustria Vienna ve arkasından Fenerbahçe’nin başında.Bu süreçte 92’de Stutgart ile Almanya şampiyonu, 94’te Beşiktaş ile Türkiye kupası 95’te lig ve Cumhurbaşkanlığı kupası kazandı. 2003’te Vienna ile Avusturya Şampiyonluğu ve yine aynı yıl Avusturya kupasını kazandı. Leverkusen ile ligi 3 kez ilk ikide bitirdi. Leverkusen onun döneminde klasik Alman takımı havasından Avrupa’da adı geçen kulüp seviyesine terfi etti. Tüm bunlar zaten Daum’un bilinen başarıları ve onun iyi antrenör olduğunu en azından başarılı sayılacağının göstergeleri. Ama biraz irdelendiğinde altında başka şeylerin yattığını ve biraz dram ve komedinin iç içe olduğu bir Türk filmi havası var.



Tam Alman milli takımının başına gelecekken başına gelenler, kadınlar kokain ve dahası. Daum biraz kırdan kente gelen; orda nüfus tabelasına artı 1 yazan, dönerken yazdığını silen, tekrar bir tabela bulup oraya +1 yazan, tam artık oralı olacakken eski ve tutkulu olarak bağlı olduğu sevgilisi tarafından çağrılan ve bir türlü ona kavuşamayan bir aşık gibi. Bunu Karl Marx özetlemiş “Sevginiz karşılığında bir sevgi doğurmuyorsa talihsizliktir”. Daum hep Almanya’yı sevdi ama Almanya ona bir türlü yüz vermedi.Ama onu tam olarak reddetmedi de. Nazlı bir sevgili gibi sürekli ona umut verdi ama onun sevgisinin yarısını verenlere sattı kendini. Daum Türk filmlerinde emrahın kızkardeşi rolündeydi. Belki de kendiside böyle düşünürken başladı kokaine. Kim bilir ? Bir insanı kokain gibi bir belaya çoğu zaman çaresizlik, nadiren zevk sürükler. Adamımız Daum şöyle düşünüp kokainin kucağına düşmüş olabilir.





“Was soll uns denn dasewig schaffen “Neden bu anlamsız yaratılış

Geschaffens zunichts hig weg zwaffen” Yok olacaksa bir gün her yaratılmış”

GÖTHE (Faust)





* Bu noktada Daum’un özelliklerine bir yenisini ekleyebiliriz. Tamam her düştüğünde yeniden kalkmasını bildi ama düşüşlerinde kanuni sayılmayan yollara da başvurmaktan kaçınmadı. Bu noktada en önemli destekçisi Alman basınına göre Angelica Camm. Bu kadın Daum’un hayatına Mallorca’da ev alması sırasında girdi ve aldığı evin emlakçısının karısı. Yani zaaf bir olarak kadınları ekleyebiliriz. Bu kadın için Daum eşi ve çocuklarını bıraktı Angelica’da kocasını. Kokaine Angelica sayesinde alıştığı Alman tabloid gazetelerinin sayfalarını süsledi. Türkiye’de de Daum’un kadınlarla ilişkileri gazete sütunlarına taşındı ve Daum bunlarla ilgili olarak sadece şu yorumu yaptı “hakkımda yazılan hikayeler”. Oya Aslı Başarır Daum’dan hamile kaldığını Daum’un baskısı sonucunda kürtaj olduğunu iddia etti. Herkesin hayatta zaafları var ve bunları gizlediğimiz sürece toplumda saygın bir rol edinebiliyoruz ama Daum bunları gizlemekte biraz başarısız herhalde. Ayrıca adamımızın bir zaafı da yalan olsa gerek ve bunu inkar etmiyor kendi ağzından söyledikleri bunu önemli göstergesi. “Unutmamak lazım, insanlar para ve seks konusunda her zaman yalan söylerler.”





Tüm bunlar yaşanırken Daum tam tutkulu aşkına kavuşacakken ortaya çıktı bu kokain olayı ve komplo olduğunu söyleyip kendisinin bir doğu alman olduğu için bu olayların başına geldiğini anlatmaya çalıştı. Ama testler Doğu-Batı ayırımı yapmıyordu ve gerçekler adamımızın kokain kullandığı doğrultusundaydı. Peki bundan sonra kahramanımız ne yaptı. Tekrar düştüğü yerden kalkmasını bildi. Kriz yönetimini en iyi şekilde başardı ve “kalça ağrılarım için birkaç kez kullandım” dedi. Yalancı damgası biraz ağır ama yadsınamaz bir gerçek olsa gerek. Tüm bunlardan sonra Beşiktaş Daum’a kucak açtı.



Daum’un en iyi yaptığı şeylerden biri ise (ki bunu bence zekası ile açıklamak mümkün) çalıştığı ülkelerin yerel değerlerine saygı duymak ve ona güvenen insanları mahcup etmemek için çalışmak. Televole muhabirlerine verdiği cevap bunun en önemli göstergesi. Kapadokya gezisinde kendisine uzatılan feshi “Atatürk’ün yasakladığı şeyi ben takmam” diyerek kibarca reddetti.



* Artık bu noktada kimsenin reddedemeyeceği bir özelliğini altı çizili rahatça yazabilirim. Adamımız çok zeki.



Değinmek istediğim noktalar Daum’un özel yaşamından kesitlerle Daum’u biraz daha anlamaktı. Yoksa kişisel görüşüm Daum’un çok iyi bir antrenör olduğu değil ama bazı yadsınamaz gerçekler ortadayken Daum’a deli demenin de doğru olmadığı açıkça ortada. Ama Daum’a futbol açısından Dahi demekte çok kolay değil.Pierre ve Alex ile yaşadığı sorunlar, Avrupa başarısızlıkları, Türkiye’nin genç yeteneklerinin kadro derinliğinde boğulması olumsuz yönleri. Tamamen kişisel görüşüm ise Fenerbahçe’nin Daum ile devam etmesidir. Hedefi Avrupa’da kabul görmek olan bir kulüp en azından yıldızları ve antrenörü ile Avrupa seviyesinde olmalı ki en azından yurtdışında ilk hatırlanılan kulüp aşamasına gelsin.Burada biraz etinden sütünden ve yününden faydalanma mantığı var ama bu işler biraz böyle ilerliyor.

Fakat Atilla Kıyat’ın görüşüne de kayıtsız kalmak mümkün değil. Türk gençliğine bundan kötü bir örnek sunmak biraz zor. Şimdi kimse bunlara deyinmiyor adamımızda işine bakıyor ama Fenerbahçe biraz kötü gitmeye başlarsa medyamız et kokusunu alan sırtlanlar gibi Daum’un üstüne saldıracak ve bel altı vurarak Daum’un kokain olayına gireceklerdir ve bu hakikaten gençlik için iyi bir örnek değil. Ama şu aşamada Fenerbahçe’nin sırf bu yüzden Daum’dan vazgeçmeyeceği de açıkça ortada. Keşke bu seviyede futbola bakabilsek ama ne yazık ki bizim bakışımız bundan çok daha ilkel. Daum Fenerbahçe’ye lig şampiyonluğu hediye ettiği müddetçe tam olarak bilmemekle beraber Daum rahat yaşantısına devam edecek. Ta ki sevgilisi “Aşkım sen benim tek gerçeğimsin. Geçmişi unutup tekrar beraber olalım” diyene kadar.





Yazının yazılışı sırasında AKTÜEL dergisi ve Ayşe Arman röportajlarından yararlanılmıştır.

19.05.2005

Futbolun Coğrafyası

Yazı Avrupa futbolundaki başarı dağılımının ekonomik ve kültürel dağılımını anlamak üzere kaleme alınmıştır.

Futbolun ilgi çekmediği Dünya üzerinde pek az yer kalmaya başladı. Çünkü artık o bir endüstri ve pompalanan bir heves. Peki ama şöyle bir düşünürsek futbolu sevmek, başarı için yeterlimi ya da futbol oyununa yetenekli olmak için dünyanın her hangi bir yerinde doğmak mı gerekiyor. Genetik mühendislerine göre futbol geni yok. O nedenle nerede doğduğunuz çok önemli değil. Peki Dünya üstünde futbola bakış açıları ve başarı nasıl dağılıyor.

Yazının yazılmasındaki mantık silsilesi özellikle Akdeniz ülkeleri (Türkiye, Kıbrıs, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya, Cezayir, Fas, Portekiz, İspanya, İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Yugoslavya, Arnavutluk, Yunanistan) nin futbola bakışları ve bu ülkelerin ekonomik konjoktürleri ile İskandinav ülkeleri ve Dünyanın diğer bölgelerinin futbola bakışlarının karşılaştırılmasıdır.

Akdeniz ülkelerini genel ve çok şaşmayan bir yaşam mantığı vardır. Siestalar, uzun tatiller, sıcak insanlar, ufak kurnazlıklar bunlardan bazıları. İtalyanlar ve Yunanlılardan çok farklı olmadığımızı anlamamak için kör olmak gerekir. Şunu da herhalde inkar etmeyiz: taraftar portremiz ve oyuna bakış açılarımız. Bizim için futbol bir eğlenceden çok ötede. İngilizler hafta sonlarını geçirmek için futbolu kullanırlarken, almanlar gündüz maçları oynansın diye eylem yapıp, hafta sonu öğlenlerini bira içip maç izleyerek geçirirken, biz de maçlar çok büyük oranla gece oynanır (o sezon daha çok gündüz maçı oynayan takım manasız mızmızlanmalarda bulunur) ölüm kalım meselesidir, ayrıca maç 2 saat, etkileri bir dahaki maça kadar ve hatta bazen bir ömür boyu sürer. Ben atlet giyerek ve yüzünü boyayarak taraftar kılığı tasarlayan iki ülke biliyorum ikisi de Akdeniz ülkeleri. Yani bir yaşam biçimi olmuştur Akdeniz ülkeleri için futbol. Siz bir Başbakanın kulüp başkanlığı yaptığı bir ülke hatırlıyor musunuz, ya da küme düşen takımın siyasi olaylar göz önüne alınarak belirlenmeye çalışıldığı ?

Peki bu başarıyı etkiliyor mu? Yani bu işe önem vermek ve yaşam biçimi olarak görmek bu işte başarıyı getiriyor mu? Cevaplar ortada.

Dünya kupasını kazanan Akdeniz ülkesi sayısı:2
Toplam Dünya Kupası Kazanılma Sayısı:3 (İtalya 2, Fransa 1)
Oran:3/17 0.17
Avrupa Şampiyonası Kazanan Akdeniz Ülkesi Sayısı:4
Toplam Avrupa Şampiyonası Kazanılma Sayısı: 5 (Fransa 2, İspanya 1, İtalya 1, Yunanistan 1)
Oran:5/12 0.41

Peki kulüpler seviyesinde nasıl bu başarı seviyesi.

Ülkeler Kupa Alan Takımlar Toplam Kupa
İtalya 9 35
İngiltere 13 33
İspanya 5 31
Almanya 9 17
Hollanda 3 14
Belçika 2 7
Portekiz 3 7
İskoçya 3 4
SSCB 2 4
Romanya 1 2
Türkiye 1 2
Fransa 2 2
Yugoslavya 2 2
İsveç 1 2
Çekoslovakya 1 1
Macaristan 1 1
Oran:0.481

Cevap en azından milli takımlar seviyesinde hayır. Bu rakamların ifade ettiği önemli şeylerden birkaçı şöyle özetlenebilir. Milli takımlar seviyesindeki başarı ile kulüpler seviyesindeki başarı düzeyi Akdeniz ülkeleri için farklılık gösteriyor. Peki bunun sebepleri neler. Bir liste daha bunun nedenini daha iyi açıklayacak.

Dünyanın En Pahalı Transferleri
Zinedine Zidane (R. Madrid).....45.62 milyon Fransa
Luis Figo (R. Madrid).....37 milyon Portekiz
Hernan Crespo (Lazio).....35.5 milyon Arjantin
Gianluigi Buffon (Juventus).....32.6 milyon İtalya
Christian Vieri (Inter).....32 milyon İtalya Avustralya
Rio Ferdinand (M. United).....29.1 milyon İngiltere
Gaizka Mendieta (Lazio).....29 milyon İspanya
Ronaldo (R. Madrid).....28.49 milyon Brezilya
Juan Veron (M. United).....28.1 milyon Arjantin
Rui Costa (Milan).....28 milyon Portekiz
Pavel Nedved (Juventus).....25.5 milyon Çek Cumhuriyeti
Didier Drogba (Chelsea).....24 milyon Fil Dişi Sahilleri
Nicolas Anelka (R. Madrid).....23.5 milyon Fransa
Denilson de Oliveira (Real Betis).....22 milyon Brezilya
Gabriel Batistuta (Roma).....22 milyon Arjantin
Lilian Thuram (Juventus).....22 milyon Fransa
Claudio Lopez (Lazio).....22 milyon Arjantin
Marc Overmars (Barcelona).....21.6 milyon Hollanda
Ronaldinho (Barcelona).....21.25 milyon Brezilya
Nicolas Anelka (PSG).....20.29 milyon Fransa
NOT: Bedeller avro üzerindendir.

Yani bu ülkeler üretmeden tüketiyor. Daha açık bir deyimle parayı bastırıp eğlenceyi satın alıyorlar. Peki bu ülkelerin ekonomik seviyeleri nasıl? Yani bu transferleri yapacak parayı nerden ve nasıl buluyorlar? Yukarıdaki listede transfer yapan kulüplerden sadece ikisi Akdeniz ülkeleri kulüplerinden biri değil. Çoğu İtalyan kulüpleri tarafından yapılmış ve İtalyan ekonomisi iyi sayılabilecek bir ekonomi. İspanya ve Fransa daha iyi ekonomilere sahip olmalarına rağmen daha az para saçmışlar bu endüstriye. Biz herhalde daha çok benziyoruz İtalyanlara. Akdeniz ülkeleri için ligde kimin şampiyon olduğu, ulusal takımın elde ettiği başarılardan çok daha önemlidir. Çok tanıdık gelmiyor mu size de ?

Şu Akdeniz’in ucunu biraz Amerika’ya uzatsak ortalama bir toplum profili yaratırız herhalde. Yani bu Akdenizlilik ciddiye alınacak kadar önemlidir. Bu ülkelerde oynayan futbolcuların beyanatlarına dikkat edelim. “Ne yapsam olay oluyor, rahat rahat dolaşamıyorum bile” duymayan var mı böyle bir beyanat? David Beckham’ın İspanya’da yaşadığı sorunların arkasında bu gerçek yatmıyor mu? Bu yunan mitolojisine kadar dayanan bir hikaye. Mitolojide halk tanrıları takip ederdi, her yaptıklarını bilmek isterdi. Sonra tek tanrılı dine geçince merak duygumuzu törpülemek amacı ile kendi tanrılarımızı yarattık ve onları takip ediyoruz. Zaman zaman kendi hayatımızdan önemli hale geliyor yarattığımız tanrıların hayatı.

Bu ülkelerin ulusal başarılarının altında güçlü jenerasyonlar ve bir kupa organizasyonuna ev sahipliği yapmak yatıyor. Fransa ve İtalya Dünya kupasını birer kez kendi evsahipliklerinde kazandılar. İtalya bunu iki sefer başka ülkelerde becerdi. Çünkü bu tip başarılar için sabır ve altyapı yatırımları gereklidir. Ve Akdeniz ülkelerinde bu sabır seviyesi yeterli değil herhalde.Fransa bu işi hala borusunun öttüğü ülkelerden topladığı oyuncularla götürüyor.

Yani aslında toplum yani çevremiz her şeyi etkilediği gibi oyuna bakış açımızı da etkiliyor. Akdeniz ülkesi olmak ve Akdeniz insanı olmaktan çok memnunum, sadece mutfak olarak bile güzel bir kimlik ama biraz cool olarak nitelendirilmek de fena olmazdı gibime geliyor.

8.05.2005

Küreselleşen Futbol

Bu yazının amacı futbolun küreselleşmesine bir başka açıdan bakarak küreselleşmenin taraftara etkisini vurgulamaktır.

Her Türk vatandaşı o veya bu şekilde bir futbol takımını desteklemektedir. Bu düstur gibidir. “Takım tutmayan adam mı olur kardeşim” ibaresi çok haklı görünür gözümüze. Hiçbir takımı desteklemeyen insanlar milli takımı desteklerler. Onu dahi desteklemeyene vatan haini gözüyle bakarız. Herkes futbol endüstrisinden payını alır yani. Peki, küreselleşmenin etkisi bu boyutta nasıl etkiledi bizi.

21.Yüzyılın en moda kavramı küreselleşme bazılarına göre “bizi bu durumlara getiren emperyalistlerin oyunu”, bazılarına göre “yaşamamız icap eden bir süreç”, bazıları için ise “zincirin en önemli merkez halkası”. Peki, bu halka bizim taraftarlığımızı etkiledi mi?

Yanıt kesinlikle evet. İçinizde herhangi bir Avrupa ligi izlemeyeniniz var mı? Sanırım hayır. Peki, ne kadar zamandır izliyoruz bu ligleri? Şifresiz televizyon kanalları bu ligleri göstermeye başladığından beri. 21 yaş kuşağının sadece müziğini hatırladığı, 30yaş grubunun ise izlemek için uykusuz kaldığı ve o zamanlar Avrupa futbolundan haber almanın tek yolu olan “Avrupa’dan Futbol” programı şimdi hepimizin izlemekte olduğu takımları daha güzel göstermiyor muydu? Yani üç beş dakika izlediğimiz özet görüntülerde o zamanın meşhur takımı Atalanta çok daha güzel gözükmüyor muydu? O zaman inter taraftarı bu kadar meşale atmıyordu sahaya herhalde ki bize sempatik geliyordu.

Bir Avrupa takımını Türkiye’de tuttuğunuz takımın yanına kardeş olarak seçmek bize o günlerden yadigâr olsa gerek ama bu kadar pompalanan bir heves değil di bizimkisi. Yani o zamanlar bu Nike ve onun gibi firmaların ürettiği formaları satmak için başvurduğu bir yöntem gibi gelmiyordu bize. Peki şimdi öylemi? Bu herhalde başka bir yazının konusu.

Ama şu bir gerçek ki NTV, TV8 gibi kanallar Avrupa liglerini canlı maç yayınları ile aktarmaya başladıklarından beri hepimiz birer chelsea’li biraz barcelona’lı biraz milan’lı olduk. Küreselleşmeden nur topu gibi bir ikinci takımımız oldu.

Bu ikinci takım mevzusu gariptir. Azımsanmayacak şekilde iki takımı destekleyen insanlar vardır futbol ahalisinde. Ankara’nın iki takımını tutmak gibi. Ya da üç büyüklerden birini tutup “Mersin idman yurdu ne yaptı acaba bu hafta” gibi soruları aklından çıkarmayan bir topluluk sayıca kesinlikle az değil.

Örneğin el clasico üç büyüklerin herhangi bir maçından daha önemli hale gelmeye başlamadı mı? İtiraf edeyim kendi takımımım maçını izlemeyip bu derbilerden birini izlemek için bira alıp koltuğuma kurulduğumu hatırlıyorum. Artık daha fazla ilgimizi çekiyor bu maçlar. Kendi aramızda bu maçlar için iddialara girmeye başladık. Eskiden bu tip iddialar Türkiye’deki maçlar için olurdu. Kendi adıma Southampton’u Kayserispordan daha fazla izledim bu sene ve daha fazla bilgiye sahibim Southampton hakkında. Lig maçının özetini izleyip yorum yapan bizler Arsenal’in 90 dakikasını izleyip yorum yapmaya başladık. Artık Roma’nın nasıl oynaması gerektiğini tartışıyoruz.

Kesinlikle yazıdan şu anlaşılmasın “Avrupa maçları yayınlanmasın”. Demek istediğim bu değil. Artık yöresel değerlerin azaltılıp, küresel değerlerin ön plana çıkartıldığı gerçeğinin çağımızın en büyük endüstrilerinden biri olan futbolu etkilediği kadar taraftarları da etkilediği gerçeği. Ve artık öz evladımızın sırtını sıvazlayıp onu cesaretlendirmiyor, komşu çocuğunun yaptıklarını alkışlıyoruz. Yani kendi ligimizin güzelliklerin görmüyoruz. Tamam ben de biliyorum ligimiz keçi boynuzu tadında ama biz onu bile kaçırıyoruz.

1.05.2005

Sosyoljik Bakış: Oyun ve Hile

Bu yazının yazılış amacı faulden sonra kıvranan oyuncuların aynı dakika içinde kalkıp görev alanlarına koşmalarına yazarın duyduğu garip duygu ve ilettiği kelimelerin sözcüsü olmaktır.

“Futbol basit bir oyundur” cümlesini çoğu kez duymuşuzdur. Bu cümleyi sarfeden kişi neyi vurgulamak istiyor. Oyun önemsiz mi demek istiyor yoksa oyunu mu övüyor. Benim anladığım oyunun övdüğü. Çünkü basit şeyler kendi iç döngülerini yaratırlar, basit kurallar ile bunu çevrelerler ve hiç biri birbirinin aynı olmayan sahneler ortaya koyarlar. Asıl güzel olan bu tür oyunlar değil midir? Peki oyun kendi içinde döngüler oluştururken hileleri de kendi mi yaratıyor yoksa gizli bir güç oyuncuları bu döngüye müdahale etme yoluna mı itiyor? Yazının konusu bu müdahalelerden legal olmayanlar.

Bu müdahalelerin sonuçları bazen hayal edilmediği ve hatta bu müdahaleyi yapan oyuncunun da amaçlamadığı boyutlara ulaşabiliyor. Örneğin ceza sahasında kendini yere atması, aldığı darbeyi abartarak yerde yattığı süreyi uzatması, ofsayt olmayan pozisyonda elini kaldırması vb gibi hileleri kastediyorum.

Asıl üstünde durmamız gereken şey bunları yapmak zorunda hissetmemizi sağlayan hissiyat ve bizi bu hareketlere itenin oyunun ta kendisi olup olmadığı. Yani bu hileleri niye yapıyoruz. Maçı kazanmak ya da kaybetmemek, rakibe sarı kart göstertmek, gole giden oyuncuyu durdurmak kısaca kazanmak için. Yani oyunun amacı oyunun hilesini doğuruyor.Bilgisayar oyunları da böyledir. Oyunlar piyasaya hileleri ile beraber sürülür ki çabuk oyunun bitirip yenisini alalım. Tamam kazanmak önemli, tamam futbolcular galibiyet primleri ile yaşamlarını idame ediyorlar ama kazanmak uğruna her şey mübah mı?

Peki şöyle bir durum hayal edilemez mi? Kimsenin zaman geçirmek için yerde yatmadığı ve bunun profesyonellik olarak nitelendirilmediği, ofsayt pozisyonuna sadece yardımcı hakemin bayrağı ile müdahale ettiği bir futbol maçı. Ütopya mı dersiniz. Peki Fowler’in kendisi lehine çalınan penaltının haksız olduğunu iddia ederek hakeme itirazını nasıl açıklayacağız. Fowler kazanmak istemiyor mu? Demek ki bir güç bizi hile yapmaktan alıkoyabiliyor. Hileyi ödüllendirmemek bunun yollarından biri olabilir. Çünkü hileyi yutturursanız sizden iyi oyuncu yoktur. Arif Erdem ve Serhat Akın taraftarlarca bu yüzden sevilmiyorlar mı?

Taraftarların galibiyetten başka bir şeye sevinmedikleri futbolumuzda oyuncuların hilelerini hoş görme yolunu mu seçmeliyiz yoksa hilelerden uzak saf bir oyun izlemek hakkımızı sonuna kadar aramalı mıyız? Bence ikincisini yapıp oyunun güzelliğinden vazgeçmemek en akıllıcası. Hakemleri bu hilelerin avcısı olmaktan da çıkartırız belki.

Şimdi şöyle bir durum hayal edelim ve yazıyı noktalayalım. İnanın bana çok uzak bir hayal değil sadece bu oyundan zevk alanlar olarak istemek yeterli.

33. Hafta
Fenerbahçe ile Galatasaray büyük ölçüde şampiyonu belirleyecek maçta kadıköyde karşı karşıya. Maç karşılıklı ataklarla başlıyor. Maç ilginç şekilde hakemi zorlamayacak kadar dürüstçe geçiyor. Kimse ofsayt diye yan hakemden önce ve onu etkileyecek şekilde elini kaldırmıyor. Kimse faulden sonra rakibe sarı kart göstertmek için müdahaleyi abartıcı hareketlerde bulunmuyor.

30. Dakika’da ceza alanı içinde yerde kalan Serhat Akın’a penaltı çalınıyor. Kadıköy çalkalanıyor. Fakat o da ne? Serhat hakemle konuşuyor ve penaltı olmadığını söyleyip hakemin kararını değiştiriyor. Taraftarlar ise Serhat’ı bu itirafından dolayı alkışlıyor. Dakikalar ilerliyor. Gol gelmiyor. 65. Dakika Arif Erdem Lüciano ile mücadelesinde yerde kalıyor ve Luciano son adam. Hakem tam kırmızı kartına yönlenirken Arif müdahale edip kendisi düştüğünü söylüyor ve oyun hakem atışı ile başlıyor.

75. Dakika kornerden genle topa eliyle ağlara atan Servet çetin gol sevinci yaşarken Daum orta noktaya koşan hakeme bir şeyler söylüyor ve gol iptal ediliyor. Daum’un söylediklerinin “O Servetin değil, tanrının eliydi” olmadığı çok açık!!!! Daum bu dakikada serveti kenara alıyor. Sebep çok açık.

Maç böyle bitecek denilirken Tuncay topu ağlara yolluyor. Kadıköyde herkes bir şey olup golün iptalinin bekliyor. Ama böyle bir şey olmuyor çünkü gol nizami. Galatasaraylı futbolcular (Rakibe hakemin görmediği alanlarda dirsek atmasıyla ve yakalanmaması ile meşhur kaptan Bülent Korkmaz) dahil itiraz yok. Ve son düdük……

Galatasaray şampiyonluğu kaybediyor ama gayet nizami ve legal olarak. İçlerinde hiçbir hınç, öfke yok çünkü onlar da oyunun güzelliğini bu denli yaşadıkları bir maç hatırlamıyor. Ayrıca taraftar dernekleri Arif Erdem’e kendisine yapılan hareketin faul olmadığını itiraf etmesi sebebiyle ödül veriyor.

İnanın bana uzak bir hayal değil yeter ki biz hileleri veri olarak kabul etmeyelim, hile yapıp yutturanı profesyonel olarak nitelendirmeyelim.