İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.05.2012

Trink!


Yazı-tura atışı gibi minimal faktörlü bir karar algoritmasına sahip insanlar var dünya üzerinde: Gerekçelendirme yapmayan, değişkenleri görmeyen, olasılıkları hesaplamayan; sebebi belirsiz, hiçbir şeye bağlı olmayan, sonucundan kendini azat ettiği random bir karar veren ve uygulayan bir insan tipi.

Karar verme yeterliliği sorunlu bu insan tipine mensup bir bireyin, karar verme zorunluluğuna sahip olduğunu düşünün bir an için... Ortaya absürd sonuçlar çıkması kaçınılmaz.

- Rodrigo Tabata?
+ 8 milyon Euro.
- (Trink!) Yazı... Alıyorum.

+ Takım kötü gidiyor değişiklik şart. 
- (Trink!) Tura... Hocayı kovalım
 + Çok yüklü bir tazminatı var.
- Ne kadar?
+ 8 milyon Euro.
- (Trink!) Yazı... Kovuyorum.


Futbol Federasyonu, Galatasaray'ın, play-offun son maçında rakibi Fenerbahçe'nin stadında kupa kaldırma isteğini onayladı bir kaç gün evvel. Dün gece ise, maç bitti, Galatasaray şampiyon oldu, sıra kupa törenine geldi; ama kupa bir türlü verilemiyor. İddiaya göre Federasyon başkanı Demirören yan çizmiş: "Stadyum boşaltılsın, öyle verelim", "Bugün vermeyelim, yarın sizin stadınızda verelim", "Sahada vermeyelim, soyunma odasında verelim"... 

Galatasaray cephesinin, doğru veya yanlış, ama anlaşılabilir, tahmin edilebilir bir gerekçesi var ısrar etmek için; ezeli rakiplerinin stadında kupa kaldırmak istiyorlar ve bizzat sen bir kaç gün evvel izin vermişsin buna. Lakin, Demirören'i, nihayetinde kupayı Sabri'nin kucağına atıp kaçacak raddeye getiren bu "bir şekilde vermeyelim" ısrarının dayanağı nedir, anlamak mümkün değil; alıp eve mi götürecek, ne yapacaksa?

27.04.2012

Topcast 26.04.2012

26 Nisan Topcast'inde İlker ve Ali Aktaş ile ağırlıklı olarak Şampiyonlar Ligi'nden, Chelsea'nin Barça'yı destansı bir şekilde eleyişindnen, Di Matteo'nun görevde kalıp kalmayacağından, haftasonu İngiltere'de oynanacak olan muhteşem maçlardan, Fener'in CAS davasını geri çekmesinden ve Beşiktaş'ın mali iflasından bahsettik.

30.10.2011

Oradan Buradan

 Eve 10 dakika mesafede WTA championship oynanıyorsa en azından bir gün gitmek lazımdı. Hayatımda ilk defa tenis maçına gittim. Muhtemelen pahalı bir organizasyon olduğu için birçok sponsor almışlar ve Sinan Erdem'in için fuar alanı gibiydi. Hadi Wilson'un standını anladım ama halıcı ya da PTT stantları baya absürd olmuş.

Maçlara gelirsek: İki yarı finali arka arkaya izledik. Epeydir bir süperstarın olmadığı kadınlarda iki maçı izlemek epey yorucuydu. Hele ki Kvitova - Stosur maçı hiç rally olmadan, sürekli basit hatalarla geçen bir maç oldu. 5 saat kıçının üstüne oturarak maç izlemek zor işmiş. Bir insanlar yazın bunu açık havada nasıl yapıyorlar anlamıyorum.

***
Yusuf Namoğlu; kendini Erman Toroğlu ya da Ahmet Çakar falan mı zannediyor? Nasıl olur da Merkez Hakem Kurulu başkanı her hafta televizyona çıkıp da "bu hakem kötü yönetti, orada penaltı vermeliydi" diye açıklamalar yapabilir? 

***
Fener iyi top oynuyor. Epeydir bu kadar çok kaleyi yoklayan bir Fenerbahçe hatırlamıyorum. Emenike'nin Moskova'da yaptıklarını görünce iç geçirmemek elde değil. Bienvenu'den pek de bir numara olmayacakmış gibi geliyor. Caner de yeteneksiz oyuncu ama dikine gittiği sürece Aykut'un oyun sisteminde epey  iyi oyunlar sergileyebilir. 

***
City için sezon başında çok iyi hücum hattı falan demiştik ama 10 maçta 36 gol çok abartı olmuyor mu?

***
Son not futbol dışı. Florya'da yapılan İstanbul Akvaryum çok güzel olmuş. Baya büyük, bir sürü değişik deniz canlısı var. Çok keyifli bir 2 saat geçirdim. Tavsiye ederim.

23.10.2011

Fenerbahçe - Samsunspor

Maç öncesinde Manchester derbisi ile başladık güne. Forumun diğer Citylisi Cuma Ali maç hakkında birşeyler karalayacaktır diye tahmin ediyorum. Daha 30 hafta var belki ama artık ciddi ciddi şampiyonluktan konuşabiliriz. Maçkolik Complex 6. golden sonra "kulakları çınlasın" tezahüratı ile inliyordu. David Silva ne top oynadı be kardeşim? Rio Ferdinand, acıların cocuğu filminin başrol oyuncusuydu.

Bu haftaki diğer maçlar gibi maçın şehitler ile ilgili geçeceği belliydi. Belki Bursa - Ankaragücü ya da bunun muadili maçlarda oluyordur ama ben Fenerbahçe stadında ilk defa rakip takım tribünü ile karşılıklı tezahürat yapıldığını gördüm. Keşke bu tezahürat " Vatan sana canım feda!" olmasaydı. İki tribünde dev Türk bayrağı açıldı. İnsanların elinde bayraklar vardı, 10. yıl marşı çalındı. Tüm bunların onda biri Almanya maçında yoktu. Vatanseverliği hatırlamamız için illa gencecik çocukların ölmesi mi gerekiyor? Saygı duruşunda, slogan ya da alkışı duymuştum ama ilk defa dua okunduğunu da gördüm.

Maça gelirsek:

- Senelerce Luciano, Edu ve Lugano ile duran toplardan tomarla gol attıktan sonra artık bu vazifeyi görecek bir stoperimiz yok.

- "Genç" Semih senelerce bu takımın esas forveti olmak için bekledi, şimdi ise hiçbir çaba sarf etmiyor.

- Stoch'un oyundan alınmaması gerekendi. Stoch yerine Caner ile oynamak, attan inip eşeğe binmeye benziyor. Caner'in ne işi var bizim takımda ya? Bir sol ayaklı adam yetişmez mi memlekette?

- Kim kaç puanda bilmiyorum bile! Nasılsa play-off var. Ama Kayseri ve Kiev karşısındaki Beşiktaş'ı çok rahat yeneriz.

21.07.2011

Sezon Açılışı

Kombineli olarak 6. sezonumun açılışında şu durum olmasa tabi ki bir hazırlık maçına gitmeyi düşünmezdim ama kulübün şu durumunda gitmemezlik edilmezdi. Maç öncesinde etrafta yeni çıkan; esasında Fenerbahçe'nin bu maçta da giydiği formalı birçok taraftar vardı.

Geçen yıl da takım düz lacivert formayı hazırlık maçlarında giymiş o forma çok satılmış, sezon ortasında yeşil forma icat edilip, kupa maçlarında giyilerek ondan da para elde edilmişti. Bu sezon da buradan para vurulmuş. Tabi bir de 10 liraya satılan üzerinde Aziz Yıldırım'ın fotoğrafı olan T-shirtler ile.

Maçın başında Mor ve Ötesi'nin Cambaz'ındaki "ne habersin ne Türk'sün" kısmını ısrarla çalıp taraftarı Habertürk'e karşı kışkırtıp önce basın tribünündeki gazetecileri, sonra da foto muhabirlerini pet şişelerle taşlayıp kaçırdıktan sonra maçın 20. dakikasından sonrası kabak tadı vermeye başladı.

Zaten kimse de maç için orada değildi. Kimse maça konsantre olamadı. Açıkçası bu noktadan sonra birşey olmayacağını ve yarın işe gitmem gerektiğini düşünerek, devre arasında staddan ayrıldım.

Taraftarın yaklaşık 14 ay sonra birkez daha stadı işgal edeceğini, kale direklerine çıkıp hatıra fotoğrafları çektireceklerini nereden bilebilirdim ki? Şu görüntülerin, "taraftar çok stresli, bu baskı patladı, bıdı bıdı" gibi sebeplerle açıklanamaz. Stresli olan taraftar kale direğine çıkıp fotoğraf falan çektirmez.

Hazırlık maçı da olsa bu cezasız kalmayacaktır diye tahmin ediyorum. O zaman gene kıyamet kopacak o ayrı konu.

13.07.2011

Şike

Şike soruşturması Ergenekon vari bir hal alırken artık işin Fenerbahçe yönetimi ile iktidar arasında olduğu herkes tarafından dillendiriliyor. Dün, Can Dündar altına imzamı atacağım bir yazı yazmış. Görmeyenler buyursun.


Fenerbahçe Cumhuriyeti’nde darbe


Fenerbahçe’de yaşanan, bir temizlik çalışması değil, bir iktidar çatışmasıdır; dolayısıyla siyasaldır.
Yanlış anlaşılmasın; “Şike yoktur” demiyorum; tersine, “Yıllardır olan şey niye şimdi ortaya çıkarılıyor” sorusuna cevaben, “Siyaseten zamanı geldi de ondan” diyorum.
Fenerbahçe tarihi boyunca hep böyle olmuştur.
* * *
Birkaç örnek vereyim:
Tek parti döneminde Fenerbahçe’nin başkan koltuğunda CHP’li Şükrü Saracoğlu oturuyordu.
Saracoğlu, 1934’ten 1950’ye kadar Başkan kaldı. Başbakanken bile bu koltuğu bırakmadı.
1950 baharında DP iktidara geldi.
Ülkedeki tek partiden kalma koltuklar yenilenirken takımların koltuk takımları da o bahar temizliğinde değiştirildi.
12 yıllık “Milli Şef” İnönü’nün ardından, 16 yıllık Başkan Saracoğlu da koltuğu devretti.
Kime?
Demokrat Parti milletvekili Osman Kavrakoğlu’na...
* * *
Kulüpte DP egemenliği ne zaman bitti dersiniz?
27 Mayıs’ta...
Menderes’i deviren askerler, futbol takımlarından da DP’li başkanları değiştirmelerini istedi.
Zaten Kavrakoğlu da Yassıada’da müebbet hapse mahkûm olmuştu.
Yerine İsmail Cem’in kayınpederi Razi Trak seçildi.
İlginçtir; Trak, 12 Eylül’den sonra da Başkanlık için ilk akla gelen isim olacaktı.
* * *
1960’ların ortalarında, CHP ile AP koalisyon yapmıştı.
Fenerbahçe yönetiminde de bir koalisyon vardı:
Başkan, CHP’li İsmet Uluğ idi.
Başkan yardımcısı AP’li Faruk Ilgaz...
1965’te seçimi AP kazanıp tek başına iktidara gelince Faruk Ilgaz da Fenerbahçe’nin başkanlığına geldi.
* * *
Türkiye Cumhuriyeti ile Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin paralel tarihinin örnekleri çoğaltılabilir.
Önemli olan şu:
“Fenerbahçe Cumhuriyeti”, TC içinde başından beri bir siyaset silahı, alternatif bir güç odağıydı.
Üstelik askeri gücü olan bir cumhuriyetti bu... Ordu içinde etkisi büyüktü. 1973’te Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Batur’un, futbolcu transferine evrak yetiştirmek için jet havalandırması hâlâ anlatılır.
Şimdi bu “askeri-sivil bürokratlar cumhuriyeti”nin 13 yıllık başkanı, hem de seçimden hemen sonra tutuklanıyorsa, bu işlem, başta zamanlamasıyla, sonra hedefiyle elbette tartışılır.
Kadri Gürsel’e katılıyorum:
“İktidar, eski Türkiye’nin bayrak dikmediği son kalesi olan ‘Üç Büyükler’i, en güçlüsüne taarruz ederek psikolojik bakımdan yıkıyor.”
Dokunulmazlığını kaldırıyor. İktidar kümesinden düşürüyor.
Ve Fenerbahçe yönetimi, yıllarca hep destek aldığı iktidarın, bürokrasinin, yargının, medyanın, nasıl bir günde aleyhine döndüğünü, gazetelerin nasıl savcılıkla kol kola girip gizli olması gereken belgeleri ortaya serdiğini, yargısız infaz birimlerinin nasıl devreye girdiğini, sermayenin nasıl panik halinde köşeye çekildiğini hayretle gözlüyor.
* * *
2011 seçimlerinin ilk faturaları kesilmeye başlandı.
“Bundan sonra ne olur” diye soranlara yukarıda örnekler verdiğim tarihi hatırlamalarını tavsiye ederim.
Cevabı orada var.
Bu, siyasetteki yapılanmaya paralel bir darbedir.
Arkası gelecektir.
Her devir olduğu gibi yine eski çerçeveler indirilip yenileri asılacaktır.
Top, şimdi iktidarın ayağındadır.

26.05.2011

Son Maç

Pazar sabahı yazdıklarıma bakarsanız esasında güne çok rahat başlamıştım. Hatta maç öncesinde Kemerburgaz'a chill out festival'e gittim. Pek de maçı ya da şampiyonluğu düşünmüyordum. Ne zamanki akşam saatlerinde Şaşkınbakkal'a geldim, o zaman geçen yıl ki anılarım canlandı. Skor 1-1 olunca yine bir stres yine o caddeyi boynu bükük terketmek. Şampiyonluk maçında 90+3'te gol yemek ne demek ya? Böyle bir stres yok.

Sonrasında pazar 1.30'a kadar, pazartesi de 23'e kadar süren şampiyonluk çoşkusu. Tüm takım kupayla şampiyonluk turu atarken Baroni'nin çocuğu ile sahanın öteki yarısında kalması gideceğinin göstergesidir. Pazartesi akşamı eğlenceliydi. Bütün bir sezon saha kapanacak korkusuyla edilemeyen küfürlerin, yakılamayan meşalelerin acısını çıkardık. Taraftarın sahaya girmesini engellemek için "sahaya giren cimbomblu olsun" tezahüratı efsanedir.

Bu sezonki kombinemin yerinden memnun değildim. "Yenilemeyeyim, ilk gün gider, illa ki yukardakilerden yenilemeyenler olur" diye düşünmüştüm. Çarşamba günü 11'de kombine almak için içeri girdiğimde 2 senedir izlediğim tribünde yer kalmadığını gördüm. Artık yeni yerim fenerium lacivert tribün. Fena da olmadı. Direk mackolik complex'den içeri girerim.

Selçuk İnan'ın bize geleceğini kendimi çok inandırmıştım. Emre, Selçuk İnan, Mehmet Topuz'dan oluşan bir orta sahanın yabancı sınırında bizi çok rahatlatacağını düşünüyordum. Ancak daha önce de bahsettiğim pasaport ücreti burada gene devreye girdi. Nuri Şahin'in Real'den yıllık 2.5 milyon avra aldığı ortamda Selçuk İnan'ın 5 yıl için 18 milyon avro almasının başka bir açıklaması yok. Emenike 9 milyon avro eder mi? Soru işareti!

22.05.2011

Sezon Sonu

Eylül bile gelmeden Avrupa'dan elenme, kupada gruplardan çıkamama, ikinci yarıdaki Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında yurt dışında olma yüzünden bu sezona bir türlü konsantre olamadan sezon bitiyor.

Geçen sene Bağdat caddesinden kös kös evime nasıl döndüğümün her karesi gözümün önünde. Yine de yarın akşam da caddedeyim tüm stresiyle. Herşeye rağmen geriye baktığımda bir 5 sene sonra aklımda ne kalacak diye düşünüyorum da bütün heyecan sanırım son haftalardan geliyor:

- Dia - Stoch - Niang üçlemesi ile başlayan sezonun işlememesi ve bugün bize 17 maçta 16 galibiyet 1 beraberliği getiren serideki orta saha düzeni.
- Sezon başında Aykut ile problem yaşamasına rağmen attığı 27 golle Alex ve Ankaragücü maçı.
- Resmen orgazma sokan 90+4'teki golle Antep galibiyeti.
-"Geçmiş olsun, şampiyonluk gitti" dediğim anda 3-1'den dönen Buca maçı

17.04.2011

Fenerbahçe - Gaziantep

Statta olunca ister istemez, olaylara epey bir tek taraflı bakıyorsun ama gerek Bursa gerekse Antep maçında da görüldü ki hakem kararlarında çıldırmamızda hiç de haksız değilmişiz. Bu kadar gerilmiş bir durumdayken, gözünün önünde Stoch'un şutu da direkten dönüp tam çökerken gelen golün tarifini yapabilmek için sanırım Gabriel Garcia Marquez kadar iyi bir edebiyatçı olmak lazım. Tarifini yapamadığım bir orgazm gibiydi gol anı.

O sırada çok anlaşılmıyor ama Fenerbahçe hücum yönlendirmede yetersiz kalıyor. Alex'in ayağına çok bakılıyor, kimse risk alıp, göbekten alıp şut çekmeye cesaret edemiyor. Hal böyle olunca yegane seçenek topu kanatlardan sıfıra indirip, içeriye ortalamak, ya tutarsa diye beklemek. Son 3 senenin futbolunda orta kesmenin hiçbir efektifliği kalmadı, bunun değişmesi lazım.

Bu konuda reçete basit aslında. Her ne kadar köpek gibi koşup bassa da esasında Mehmet Topuz'un bir şeyler ürettiğini söylemek yanlış olur. Niang'ın da haftaya oynamayacağını düşünürsek artık Aykut'un bu maçın sonundaki düzene Mehmet - Emre'nin önünde Dia - Alex - Stoch ve Semih hücum varyasyonu için çok daha faydalı olacaktır. Ama bu düzende daha önce tecrübelendiği üzere Dia - Alex - Stoch üçlüsünün defansif katkısı ne kadar olur, biraz şüpheli. Yine de Stoch'un maçın sonlarındaki çabası ve takımın bu inancı ile artık kalan şu kadar sürede konsantrasyonun düşmeyeceğine inanıyorum.

Haftaya Bülent Uygun'un bize destek olması korkarım ki neredeyse son ümidimiz. Trabzon'un son üç maçta Buca - İBB - Karabük'e karşı puan kaybedeceğini sanmıyorum. Dördüncülüğe oynayan Eskişehir ve Antep maçlarında Trabzon takılmazsa şampiyon olur.

3.04.2011

Fenerbahçe - Bursa

Hem Emre, hem de Selçuk olmayınca mecburen Cristian oynuyor. Yabancı sınırı sebebiyle Dia kesilip Özer ile başlamak zorunda kaldı Aykut hoca. Kadroya bakınca Özer sağ açık, Niang sol açık oynamasını bekliyordum ancak ilk yarıyı Fenerbahçe açıksız oynadı ve Özer, Mehmet, Cristian ile üçlü göbek yapıp iki kanadı sadece Gökhan ve Santos'a bıraktı.

Hal böyle olunca oyun çok sıkıştı hele ki sol kanattan hiçbir şey yapamadık ve Semih'in verilmeyen penaltısı dışında pozisyonumuz da yoktu. Dahası 35. dakikadan sonra Fener'in sol kanadının otoban olduğunu farkeden Bursa, Ali Tandoğan - Volkan Şen ikilisi ile birkaç defa etkili bile geldi. Zaten bunun dışında da Bursa maç boyunca bir şey yapmadı. Bu düzende Özer nerede, ne yapmasını bilmeden sadece deli danalar gibi koştu ve 80 dakika kendisine gereğinden fazla tahammül edildi.

İkinci yarıda beklediğimiz kanatlı düzene dönüp Mehmet - Cristian ikilisinin oyunu öne taşıması büyük baskıyı getirdi ama gol gelmedi. Tribünde ister istemez gereğinden fazla sübjektif bakılıyor ama daha kulübeden çıkmamış oyuncu için oyuncu değişikliği gösterip hızlı hücumu kesmesi bile Kudusi'nin art niyetli olduğunu düşünmeme sebep açıyor.

Maçtan ziyade benim için en büyük anektod Emniyet Müdürlüğünün yoğun PR çalışmasıydı. İmam Orduları vesilesi ile kaybedilen güveni toparlamak için sağlam bir çalışma sergiliyorlar. Fenerbahçe sahaya "Emniyet'in 166. yılı kutlu olsun" pankartıyla çıkarken, 4 tribünde de "Güvenliğiniz bize yeter" diye pankart astırmışlardı. Dahası Ziynet Sali ile anlaşmışlar, Bana Yeter'in sözlerini Emniyet'e uyarlayıp klip çekmişler. Bu klip iki devre öncesinde de gösterildi. Bursa taraftarnın tomarla meşale sokmasına izin veren de aynı emniyet.

Şimdi Trabzon iki puan öne geçti. Haftaya Seyrantepe'de Galatasaray maçı hediye edecek dedikoduları başladı bile. Aynısı geçen sezon Bursa maçı için de söylenmiş, Galatasaray çatır çatır top oynamıştı. Galatasaray taraftarı muhtemlen Fener şampiyon olmamasını ister ama futbolcular bu kadar karizmayı çizdirmişken böyle bir düşünceye gireceklerini düşünmüyorum.


4.02.2011

Trabzonspor Şampiyon Olsa Bile


Fenerbahçe maçından sonra konuşulanları gördükten sonra, şampiyonluktan değil değişiminden umudumu kestiğimi söylemeliyim.

Trabzon zor yer, Trabzonspor zor camia.

Bu şehir, bu camia bir şampiyonlukla değişmez.

Yönetimler gelmiş, gitmiş, kongreler olmuş ama değişim adına elde var sıfır.

Aziz Yıldırım, dokuz puan geriden gelip şampiyon olacağım diyor, Trabzon, eski yöneticilerinin stadyumda nerede oturduğunu tartışıyor.

Bu değil Trabzon, olmamalı.

Kafasında tilkiler olanlara sormak lazım;

Şenol Güneş Fenerbahçe’yi çalıştırsa, Aykut Kocaman Trabzonspor’u neler düşünülebilirdi mesela!

Trabzonspor maalesef; şehirde her şeye araç olmuş.

Kavgalar, hesaplaşmalar onun üzerinden yapılıyor.

Geri kalmışlık da onun üzerinden örtülüyor.

Birleştirici olması beklenirken, ayrıştırıcı oluyor. Öyle olmasını isteyenler olduğu için öyle oluyor.

Suç Trabzonspor’un değil. Suç Trabzonluların.

Ben senelerdir bunu yazıyorum. Trabzonspor henüz bir camia olma yolunda ergenlik dönemini yaşıyor. Şu anki ruh hali de ergen bir çocuğun ruh halinden farksız.

Ve bu ergen beden, kendini ne kadar taşıyabiliyorsa o kadar taşıyor.

Bütün yük bir adamın sırtında, saha dışındaki bu kronik sorunları çözecek ki, sıra saha içine gelsin.

O adamın her şeye ve herkese yetişmesi de zor.

Elbirliğiyle nasıl şampiyon olunmaz, bunu göstermek yerine, nasıl şampiyon olunur’u göstermek lazım. Bu sezon şampiyonluğa kesin gözüyle bakanlardanım. Trabzonspor bu yarışı birinci bitirir. 27 sezon sonra şampiyonluk gelir.

Bu şampiyonluk gelir ama bu kent, bu camia, bu kafa değişmez. Onun için şampiyonluktan mutlu olamazlar. Ruhlar, kavgaya, hesap görmeye meyilli.

Trabzonspor’un şampiyonluğu basit bir matematik hesabı da, içerdekiler ve dışarıdakiler ne olacak. Zor iş, zor.

30.01.2011

3 puanın ötesi

Bu sezon içeride ne Avrupa'da, ne Galatasaray, ne de Beşiktaş maçlarından galibiyet alamamıza rağmen gayet kaygısız girdim stada. Muhtemelen bunda en büyük etki kıçımı donduran soğuğu daha fazla düşünmemdi.

Oyuncuların tribünlere çağırılma sırasına önem veririm. Uzun zamandır stada erken girmiyordum, bu kez yakaladım. Emre, Alex'in önüne geçmiş. Zaten maç sonunda da tribünlerden Emre'nin üçlü çektirmesi istendi.

Goller erken geldi, hem takım rahatladı hem de tribünler. Geçen hafta Aykut; Semih, Alex, Niang üçlüsünü sahaya sürerken bu kez Dia vardı. Böylelikle asimetrik bir 4-3-3 oynadık. Sol açıkta Dia varken, sağ açıksız; kanadı bekten çıkan Gökhan ve göbekten kayan Mehmet ile doldurduk.

Bu haliyle, Ramires - Mikel - Essien tarzı bir göbekle maçı çok ciddi pozisyon vermeden, topun arkasında durarak maçı bitirdik. Aykut'un orta sahadan beklentisini gösteren en belirgin durumdan birisi, Selçuk atılınca oyuna Bekir'in alınıp Gökhan'ın orta sahaya çekilmesidir. Böylece göbekte köpek gibi koşturan orta saha bozulmadı.

Uzun süre sonra maç sonunda ilk defa stad hızla boşalmadı. Taraftar, galibiyet sevinci yaşamaya hasretti. Takım da hasretti. Böylece maç sonunda takım gitti bütün tribünleri gezdi. Trabzon, Galatasaray, Beşiktaş'ın yenildiği haftada bu gaz bizi bir hafta iyi sürükler. Ama halen daha Manisa deplasmanı konusunda herkes gözü kapalı takım kazanır diyemeyecektir.


21.01.2011

"Mourinho'yu Fener'e Ben Getirdim'


Menajer Bayram Tutumlu'dan rakı muhabbetlerini zenginleştirecek yeni sözler (resme gelin ama!!!).

“Evet, Mourinho ile İstanbul’a geldik. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ile konuştuk fakat sayın Yıldırım kabul etmedi. Nedenini bilmiyorum. Sonra, Beşiktaş’tan ayrılan Christoph Daum’u takımın başına getirdi. O günlerde Mourinho ile beraber Etiler’deki Hacıdan Restaurant’ta kebap yedik, çay içtik.”

Sami Hyppiä'nın Trabzonspor'da antrenmandan kovulması kadar tatlı bir olaydır bence. Ha haber linkinin altında yapılan yorumlar da doğruluktan uzak değil hani. Eğer Fener'i çalıştırsaydı kesin 1 seneyi çıkaramazdı. Bu sadece Fener için değil tüm 3 büyükler için geçerli. Akıllı adam vesselam. Morinho'yu gönderip Daum'la imzalamak da nasıl bir vizyondur aman Allah'ım!

5.12.2010

Fenerbahçe - Karabük

* Buca maçını pas geçtikten sonra 1 aydır ilk maçımdı. Stada girerken İstkilal Marşı okunuyordu. İyice gevşek bir adam oldum.

* Goller erken gelmese çok sıkıntı çekerdik. Niang'ın performansı çok düşüktü. Ne ilerideyken, ne de sola alınınca pek bir şey yapamadı. Bir 10 dakika önce aynı değişiklik yapılmalıydı.

* Sanırım ilk Daum döneminden bu yana Fenerbahçe'nin oyun içersinde sahada dizilimsel bir değişikliğe gittiğini gördüm. İkinci yarının hemen başında Karabük'ün orta sahasındaki baskısına karşılık Selçuk'u çapa olarak oyuna alıp, son haftalarda götü sıkışınca oynamaya başlayan Cristian ile Emre'nin daha önde basabilmesini sağlamak, maçın dönüm noktası oldu.

* Semih'in kaçırdığı pozisyonu tasvir etmek çok zor. O pozisyon 100 defa gelse 100'ünü de Türkiye'den gol yapacak iki adam söyle deseler, biri Baros diğeri Semih olurdu. Vuruş anında öyle bir isteksizlik vardı ki! Genç Semih 27 yaşına geldi. Artık gitse de bir rahat etse bu adam.

* Emenike acayip bir adam. Yobo gibi bir yarmayı bilep basıp takır takır geçiyor. Adam bildiğin Drogba'nın, Türkiye ligi seviyesi karşılığı.

* Santos ile ne yapılacağı konusunda umarım Aykut'un devre arası bir planı vardır. Ya adamı kazansın, ya da faydası olmayacağına kanaat getirdiyse satsın, yerine adam gibi bir sol bek alsın. Zira Caner sol bek değil, bas bas bağırıyor. Her seferinde rakibine geçiliyor. Hoş bence Caner büyük takım topçusu da değil.

6.11.2010

Remember, Remember, The Sixth of November

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, ben 12 yaşındayken mahalledeki bütün Fenerbahçeli ve Galatasaraylı arkadaşlarım zilimize basmış, beni kahvede maç izlemeye çağırmıştı. Babam olmadan kahvede izleyeceğim ilk maç olacaktı. Bütün mahalle gidiyordu maça resmen. Benden küçükler de vardı aralarında. Babam izin vermedi.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, Galatasaray maçı başladığında annem, 7 yaşındaki kardeşimle komşudaydı. Ben babamla oturma odasında televizyon izliyordum. İlk yarı bittiğinde TRT'nin teletext'ine bakmıştık. 2-0 önde kapamıştık devreyi. Babam şaşırmıştı, "Hayret yeniyoruz, hem de 2-0. 2. yarı atarlar, berabere biter." demişti. Hep karamsardı zaten babam, ya da kendince totem yapıyordu.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, 2. yarı babamın adrenalinin yükselmesiyle 10 dakikada bir teletext'e bakar olmuştuk. Skor sürekli artıyordu. 3, 4, 5, 6. "Olamaz" dedi babam, "Böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyorum. Teletext bozulmuştur." dedi. Der demez silahlar patladı. Olmuştu, ezeli rakiplerden biri diğerine 6 tane atmıştı ve ben o tarihi maçı canlı izleyememiştim.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, Çağla Şikel, Şenol İpek'e "Tostumu yedim, odamda bekliyorum" diye bir sms yollamıştı. Moda olmuştu o sms. Galatasaray taraftarı, derbi öncesi son maçlarında "Tostunuzu yiyin, 6 Kasım'da geliyoruz." pankartı açmışlardı. 6 Kasım'da golleri Tuncay, Ortega, Serhat(2), Ceyhun ve Ümit Özat attılar. Bir sonraki maç Fenerbahçe tribünlerinde açılan pankart; "Tuncay Ortega SerhaT Ceyhun Umit, anladın sen onu anladın!" idi.

Bugün 6 Kasım 2010. Bundan 8 yıl önce, 1 gün sonra en akılda kalan gazete manşetleri "Tarih yazar Fener bozar", "6 Kasım 6 Gol", "Acımasız Fener", Fener rütbe söktü", "Tarih bunu da yazar, 6-0!", "Fener 6 attı, üstü kaldı", "Kadıköy Tarih Dersanesi", "Kadıköy'de iftar vakti", "Derbikatör Lorant" ve "Fener yarım düzine attı"ydı.

Bugün 6 Kasım 2010. Unutma, unutturma.

23.10.2010

Rakibe Saygı Duymak ve Hüsranı Beklerken

Geçtiğimiz sene Ortakafagol oluşumu blog olduğunda, benim yazdığım ilk yazı bir derbi yazısıydı yanlış hatırlamıyorsam. Ligin sonlarına doğru, Ali Sami Yen'de Galatasaray'ı 1-0 yendiğimiz derbinin yazısı. Şöyle demişim o yazının son paragrafında; "Derbi nedir? Derbi, iki takımın da 11'er kişiyle sahaya çıktığı, 90 dakika mücadele ettiği, Papazın Çayırı, Union, Dolmabahçe, İnönü, Ali Sami Yen, Şükrü Saracoğlu ve hatta Seyrantepe farketmeksizin nerede oynanırsa oynansın, Çubuklu'nun kazanacağı bir mücadeledir diye bitireyim, bu da masum bir gönderme olsun, eheh." Elbette bu gerçekten masum bir gönderme. Tabii ki Galatasaray'a hiç bir zaman yenilmeyeceğiz gibi bir iddiam yok, aksine 2 yıl önce kısa hayatımdaki ilk ve tek stattan izlediğim Galatasaray maçı için evden çıkarken, Fenerbahçe'li bir arkadaşımla şu muhabet geçmişti aramızda;

Ben: Şimdi ben maça gidiyorum ya, kesin yenemeyiz.
O: Rahat ol oğlum, Galatasaray bu, Kadıköy'de kesin yeneriz.
Ben: Ne alaka lan, sanki sonsuza kadar yenilmeyeceğiz.
O: Sonsuzu bilmem de, önümüzdeki 2-3 yılda berabere bile kalmayacağımız kesin.
Ben: E iyi bakalım.

Bir de, şimdi nefret ettiğim iddaa'yı, o zamanlar çatır çatır oynardım. Her gün 1-2 kupon yapardım sektirmeden. Genelde derbilerde rakibe oynardım totem olsun diye. Bir de egoist bir düşüncem vardı, takımım kazanamazsa ben para kazanayım. Ama o gün, öyle motive olmuştuk ki biz, 6 maçlık kuponumda Fenerbahçe'ye de vermiştim. Zaten İddaa açılalı ilk defa bir derbide, bir taraf en düşük oranı almıştı, 1.60. Neyse, gerisini biliyorsunuz. 11 Türk ile sahaya çıkan Galatasaray, bize dar etti Kadıköy'ü. 0-0 bitti maç. İddaa'da tek maçtan yattı. Rövanşında 8 kişi kalmıştık, son dakikada yemiş ve 2-1 yenilerek elenmiştik. Nerede "derbilerde favoriler kaybeder ama Fenerbahçe favoriyse işler değişir" sözü?

Şimdi bir derbi oynanacak yarın. Sanırsın Galatasaray ile değil, Tarsus İdman Yurdu ile oynayacak Fenerbahçe. Tarsus'lu taraftarlar alınmasın, Fenerbahçe'li, yüzdesi hiç de düşük olmayan bir kesime göre maç %100 bizim hatta 5-0'dan sonra 6'yı atmalı mıyız, atmamalı mıyız o tartışılıyor. Evet gerçekten, ciddi ciddi bir forumda tartışılıyormuş bu bir arkadaşımın dediğine göre. Bakmadım ama muhtemelen de antu'dur. Facebook'ta herkes profil resmini "Cimbom'a koymaya az kaldı" yapmış, en yakın arkadaşlarımdan biri "yarın puan kaybetmemiz için bir neden söyle?" diyor bana. Herkes hazır yani, yarın maç başlayacak, ilk 10 dakikada 2 tane sallayacağız, sonra rölantide götürdüğümüz oyunda "canımız isterse" 6'ya kadar gelip "kulak çınlatacağız". Aksi düşünülemez, en kötü 3-0 olur, bizim olur.

Haydi taraftarı bir nebze anladık. Anlamadık da, anladık diyelim. Yönetime ne demeli? Çok değil, 4 yıl önce Denizli deplasmanına önde girmiş bir takım Fenerbahçe, son haftada. Galatasaray sahasında Kayseri'yi 3-0 yenerken, biz Denizli'de 1-1 berabere kaldık ve ellerimizle şampiyonluğu verdik. Üzerinden 4 sene geçti, lider girdiğimiz son hafta Trabzon'u ağırladık, Bursaspor evinde Beşiktaş'ı yenerken biz yine 1-1 berabere kaldık ve şampiyonluğu ellerimizle verdik. 28 yıldır Türkiye Kupası'nı alamıyoruz ve son 10 senede sanırım 4 final oynadık, 5 de olabilir bakamayacağım şimdi. Hepsini de kaybettik ve öyle bir psikoloji oluştu ki, sanırsın hiç bir zaman kazanamayacağız. Neden anlattım bunları? Hepsinin de bir ortak noktası var. Hepsinde de maçlar başlamadan önce Fenerbahçe kurumu öyle bir abartıyor ki olayları, maçlar başlamadan şenlik gününe dönüşüyor ortam. Özellikle geçen seneki Trabzonspor maçı, Kadıköy'ün her tarafında sarı lacivert konfetiler, balonlar hazırlanmış. Bağdat Caddesi süslenmiş. Resmi siteyi açıyorsunuz maçtan önce, şampiyon olmuşuz gibi resimler, yazılar çıkıyor. Bunların hepsi taraftarın da, futbolcuların da bilinçaltına yerleşiyor. O "asla kaybetmeyiz, havada karada alırız" bilinci. Sonra ne oluyor? Acı gerçek, 90 dakika sonra ortaya çıkıyor. Kazanamayınca önünde televizyonla Bursa maçını izleyen stad anonsçusu bile şaşırıyor, ne dediğini bilemiyor. 70. dakikada Fenerbahçe Marşı çalıyor, 90. dakikada Bilica, Lugano maç bitsin de şampiyonluğumuzu kutlayalım diye zaman geçiriyor. Fenerbahçe taraftarı kafayı yemekten ne yaptığını bilmiyor ve kutsalını yakıyor, mabedim dediği yeri yakıyor ya adam, yakıyor. Var mı böyle bir şey?

Fenerbahçe yönetimi bütün bu olaylardan hiç ders almamış olacak ki, hafta başında "6-0 Dejavu" tişörtleri çıkarttı Fenerium'dan. Mantık şu; hazır biz bu kadar iyiyiz, Galatasaray kötü, 10 yıldır yeniyoruz, taraftar zaten gaz, biz 1 desek onlar 1000! diyor. Çıkaralım tişörtleri de paramıza para katalım. Hiç Fenerbahçe onuruymuş, duruşuymuş, rakibe saygıymış kimsenin umrunda değil. Heh, bravo size. Afferin, devam edin böyle. Yarın da stadı şenlik yerine çevirin yine. Taraftarı iyice havaya sokun, galibiyete şartlandırın. Hayır en büyük korkum da şu, taraftar böyle galibiyete şartlanınca, gerçekten yenilmeyeceğiz sanıyor. Yani adamlar ciddi ciddi yarın Galatasaray'a yenilmeyeceğimizi iddia edebiliyor. Yenilirsek ne olur? Ne olur söyleyeyim, o stat 2. kez yanar. Vallahi de billahi de yanar. Galatasaray'ın 4 puan önündeyiz, yenilirsek de önünde tamamlayacağız haftayı ama ne olacak? 10 yıldır kazandığımız takıma karşı ilk yenilen teknik direktör Aykut Kocaman oldu olacak ve vurun Aykut Kocaman'a. Öyle bir atmosfer oluşacak ki, 3 haftadır çok iyi gittiğimiz halde, sistem oturduğu halde, şampiyonluğun önemli adaylarından biri olduğumuz halde bir anda moraller bozulacak, takımın üstünde baskı olacak ve Galatasaray'ın, Galatasaray'lının şu günlerde bile yaşadığı kötü durumdan daha kötüsü bizi bekliyor olacak. Evet bir maçta, bu taraftar ve yönetim yüzünden her şey değişebilir.

Bakın daha maçtan 2 gün önce konvoy yapan, 1 gün önce de Galatasaray adına kına gecesi düzenleyenlerden bahsetmedim bile. Üstelik şöyle bir durum var, bu adamlar teknik direktör değiştirdi. Hagi, yenilgiye her zaman baş kaldıran bir isimdir. Galatasaray'ın lideridir. Rijkaard takımın başındayken oyuncular bilerek oynamıyordu diye bir iddia atıldı ortaya, doğruysa eğer bu maçta aynı oyuncular ekstra çaba sarfedecektir. Galatasaray burada 1 puan alırsa, neredeyse sezon başından bu maça kadar tüm yaşananları unutabilirler. Bu şartlar altında sahaya çıkacaklar ve "kesin yeneriz" öyle mi? İyi madem, tutmayayım ben sizi, sevinmeye başlayın.

Tam da bu yazıyı yazarken, bir arkadaşım msn'den şöyle dedi; "Yenilme falan ihtimali benim için sona ermiştir. Kewell yok, Baros yok, Ufuk yok, Arda yok. Kadromuz mükemmel, seyircimiz mükemmel. Psikolojik avantajımız var. Banko alacağız, alamazsak sorun var." Bir de dün bir kafe açılışına katılmış bizimkiler, Galatasaray'lı bir taraftar Gökhan Gönül'ün yanına gidip, "Ne olur yarın bize çok fark atmayın" demiş. Ha bir de, İddaa 1.50 veriyor bu sefer, kendi rekorunu kırdı adamlar. İşte bu nedenlerden dolayı sen yılların en zor derbisi bizi bekliyor diyorum Fenerbahçe adına. Galiba da yenemeyeceğiz...

27.08.2010

2. Maç, 2. Hüsran

1100 lira vererek aldığım kombinenin ikinci maçında ikinci mağlubiyeti aldık ve daha anca kombinenin üçüncü taksidini ödemişken, Eylül'ü bile göremeden Avrupa defterini kapattık. GS - BJK maçlarını çıkar zaten kalan her maça bilet bulursun. Hoş kalan maçların kaçına gidersin ki zaten? Niye verdim ben bu kadar parayı bu kombineye?

***
Takımın nasıl bir sıkıntısı olduğu, esasında tribünlerin oyuncuları hangi sırayla çağırdığına bakarak anlaşılabiliyor. Kaptan Alex'in ardından sırasıyla, Lugano, Gökhan Gönül, Emre, Andre Santos çağırıldı. Kişisel olarak savunma oyuncularını her zaman daha çok sevsem de 4 savunmacı, gol atan, heyecan veren,çoşturan hücumculardan daha önce çağrılması, Fener'in hücum zaafiyetini kanımca çok güzel gösteriyor.

***
İlk yarı ile ikinci yarı arasındaki gündüzle gece arasındaki farkta PAOKlu oyuncuların da payı büyüktü. İlk yarıda önde basan PAOK'un kondüsyonu erken bitti ve Fener, Emre çıkana kadar çok rahat orta sahayı geçip oyunu rakip sahaya yıktı. Maçın kırılma anı Emre'nin oyundan çıkışıdır. Yok, Emre gerçekten çıkacaksa Özer'i alırsın oyuna, Mehmet Topuz'u çekersin, orta saha top çıkartır. Selçuk - Cristian ikilisinden oyun kurma beceresi beklemek hataydı ve olmadı.

***
Yayın ihalesi 400 milyon dolar olan ligin maç oynamış dört takımından sadece biri eylül ayında Avrupa'da devam edecek. Daha İspanya ve İtalya ligi başlamamıştı di mi?

***

O bayrakları dağıtmak hangi fındık beyinlinin ürünüydü gerçekten merak ediyorum. Yunan takımıyla oynanan maçta o sopaların sahaya atılacağını kimse düşünemedi mi?

PAOK taraftarları 300 Spartalı gibiydiler. Statta PKK bayrağı açtılar. Maraton tribünün ortasına kadar meşale fırlatacak düzenekleri vardı. Hiç mi aranmadı bu adamlar?

16.08.2010

Fener'in değişen transfer politikası

Fenerbahçe'nin yabancı transferindeki sistematik her yıl değişiyor. Aragones gelince İspanya'dan adam toplama modası, geçtiğimiz yıl "hadi Brezilya'ya yeniden el atalım"a dönmüştü. Bu yıl transfer stratejisini kim belirlediyse nihayetinde Türkiye Süper Lig'inin gerçeklerini hesaba katmış durumda.

Karakteriksel olarak her takımın çok iyi takım savunması yaptığı bu açıdan Türkiye'ye çok benzeyen Fransa'ya el atmak çok başarılı bir haraket gibi duruyor. En nihayetinde oyun yapısı uymadıktan sonra Anelka'nın bile burada iş yapamadığını gördük. Fransa gibi "alt"a bağlamış bir ligin şampiyon takımında 100 gol atmış olmak Türkiye ligi için fazlasıyla iyi bir referanstır. Aynı şeyi Dia için de söyleyebiliriz.

Aykut'un söylediği gibi, her transfer bir risk içerir. Önemli olan bu riski ne kadar minimize edebildiğinizdir. Bu politika ile Fenerbahçe'nin bu riski minimize ettiğini düşünüyorum.

6.08.2010

Sezon açılışı: İlk Hüsran


Öncelikle bu yeni işim beni fena bozdu. Haftada 6 gün sahada çalıştığım için, bloga vakit ayıramadığımın farkındayım. Yine de çarşamba gecesine dönelim ve Şükrü Saraçoğlu'nu yazalım.

Askerlik yüzünden araya giren 1 sene kombinesizlikten sonraki ilk maçın heyecanı ile işten çıkar çıkmaz, maçkolik complex'e oradan da stada. Meraklısına maraton sarı tribündeyim.

Maç sonunda yapacağım ilk yorum, oyuncuların iş disiplinsizliği, şu an takımın en büyük problemi olmalı. "Nasılsa 0-0 ile turu geçiyoruz, zaten Saraçoğlu'nda yenilmeyiz" mentalitesi ile koca bir ilk yarı hiçbir şey oynanmadan bitecekken, durduk yerde golü yedik.

Son üç maçta takımın üç kırmızı kart görmesi üzerinde en çok düşünülmesi gereken konudur. Zira bunlardan biri, hazırlık maçında, diğeri vakit geçirmekten, sonuncusu da 1.5 metre farkla hakemi kandırmaktan geliyorsa ortada ciddi bir iş disiplinsizliği var demektir.

İkinci bir nokta takımın hücum anlayışı. Semih - Gökhan ikilisinden,Aykut hocanın Gökhan tercihini henüz daha çok bir maç performansı görmediğimiz için ancak antrenmandaki durumlara bağlayıp saygı gösterebiliriz. Ancak şu anlayışta Gökhan'ın, Kezman'dan bir farkı yok.

En iyimser yorumla, Aykut Kocaman, Gökhan'ın kanatları kaçıp, savunmayı peşinden sürüklemesini; göbekte oluşacak boşluğa da Stoch, Alex gibi oyuncularla penetre edip değerlendirmek istiyor diye bir yorumda bulunabilirim. Aksi türlü Gökhan ve Stoch "daha nerede durmaları gerektiğini" bilmiyor diye bir çıkarımda bulunmak zorunda kalacağım.

İlk Young Boys maçında hem Emre'nin hem de Stoch'un golleri bu çıkarımımı doğrular cinsten ancak o bindirmeler bu maçta gelmeyince Fener'in yegane kaleyi bulan şutu 90+'da Semih'ten geldi. 90 dakika boyunca yerimizden kaldıracak tek bir pozisyonun olmaması ciddi şekilde irdelenmeli.

Cristian kesinlikle bu takımın topçusu değil. Dia'yı fazlasıyla beğendim. Zaten adam, 3 oyuncuya sarı kart göstertti ki kanımca önemli bir istatistiktir.

Sonuç: Takımda 2 tane daha Gökhan Gönül iş etiğine sahip oyuncu bulunsa şu takım çok başka bir konumda olurdu.

Dip Not: Maçın ardından başlayan "yönetim istifa, Aziz siktir git" tezahüratlarının daha sezonun ilk maçından gelmesinde art niyet ararım ben. Acaba Unifeb ile Saadettin Saran yakınlaşması mı var?