13.06.2011
Gözün Aydın Trabzon!
4.02.2011
Trabzonspor Şampiyon Olsa Bile
Fenerbahçe maçından sonra konuşulanları gördükten sonra, şampiyonluktan değil değişiminden umudumu kestiğimi söylemeliyim.
Trabzon zor yer, Trabzonspor zor camia.
Bu şehir, bu camia bir şampiyonlukla değişmez.
Yönetimler gelmiş, gitmiş, kongreler olmuş ama değişim adına elde var sıfır.
Aziz Yıldırım, dokuz puan geriden gelip şampiyon olacağım diyor, Trabzon, eski yöneticilerinin stadyumda nerede oturduğunu tartışıyor.
Bu değil Trabzon, olmamalı.
Kafasında tilkiler olanlara sormak lazım;
Şenol Güneş Fenerbahçe’yi çalıştırsa, Aykut Kocaman Trabzonspor’u neler düşünülebilirdi mesela!
Trabzonspor maalesef; şehirde her şeye araç olmuş.
Kavgalar, hesaplaşmalar onun üzerinden yapılıyor.
Geri kalmışlık da onun üzerinden örtülüyor.
Birleştirici olması beklenirken, ayrıştırıcı oluyor. Öyle olmasını isteyenler olduğu için öyle oluyor.
Suç Trabzonspor’un değil. Suç Trabzonluların.
Ben senelerdir bunu yazıyorum. Trabzonspor henüz bir camia olma yolunda ergenlik dönemini yaşıyor. Şu anki ruh hali de ergen bir çocuğun ruh halinden farksız.
Ve bu ergen beden, kendini ne kadar taşıyabiliyorsa o kadar taşıyor.
Bütün yük bir adamın sırtında, saha dışındaki bu kronik sorunları çözecek ki, sıra saha içine gelsin.
O adamın her şeye ve herkese yetişmesi de zor.
Elbirliğiyle nasıl şampiyon olunmaz, bunu göstermek yerine, nasıl şampiyon olunur’u göstermek lazım. Bu sezon şampiyonluğa kesin gözüyle bakanlardanım. Trabzonspor bu yarışı birinci bitirir. 27 sezon sonra şampiyonluk gelir.
Bu şampiyonluk gelir ama bu kent, bu camia, bu kafa değişmez. Onun için şampiyonluktan mutlu olamazlar. Ruhlar, kavgaya, hesap görmeye meyilli.
Trabzonspor’un şampiyonluğu basit bir matematik hesabı da, içerdekiler ve dışarıdakiler ne olacak. Zor iş, zor.
31.01.2011
Şenol Güneş'in Cesareti
Herhalde hiçbir spor yorumcusu, Trabzonspor’un bu kadroyla Beşiktaş maçına çıkacağını tahmin edemedi. Buna ben de dahil. Hafta içi idmanları takip eden Trabzonspor muhabirleri bile. Şenol hoca neden böyle bir şey yaptı?
Neden yaptıyı az çok herkes tahmin ediyordur. Önemli olan buna cesaret edebilmek. Şenol Güneş, önemli bir maç öncesinde yaptığı kadro tercihiyle, yüksek standartlı bir teknik adam algısı yaratmıştır bende.
Böyle cesaretli kararı ancak büyük düşünen, günlük başarılar peşinden koşmayan, daha ileriye bakan bir teknik adam yapabilirdi.
En basitinden Daum olsa ve yapsa dahi olurdu. Ki öyle de oldu zaten.
Mustafa Denizli bu rotasyonu yapsa, yine ha keza büyük hoca diye manşetler atılırdı.
Ki her ikisinin de bu denli bir cesaret gösterisi yapacağını tahmin etmiyorum.
Trabzonspor medyası, camiası, kupadan elenmenin faturasını Şenol Güneş’e kesmeden önce düşünmeliler.
İnönü’de, cesaret gösterisi yapabilen bir liderleri olduğu için, dünden daha fazla sahip çıkmalılar.
Fark yeseydi, bugünkü eleştirilerin yüz katı eleştiri gelecekti.
Berabere ayrılsa, ‘Helal olsun, rotasyona bak’ denecekti.
O, Türk antrenörlerinde çok az gördüğümüz cesaretiyle, kimsenin kadro beklentilerine kulak asmadan, bildiğini cesaretle okudu.
Bence antrenörlere eğitim verirken Beşiktaş maçındaki Şenol Güneş irdelenmeli.
Vermek istediği teknik adamlık dersi anlatılmalı.
Kore’ye gitti, değişti geldi diyerek Şenol Güneş’i anlamamakta ısrar edenler,
Onu kabul etmemekte ısrar edenlerdir.
O her zaman garantici ve cesurdu. Hedefinin ne olduğunu da cesaretle anlattı.
Trabzonspor camiası umarım anlamıştır. Anlayacaktır.
21.01.2011
"Mourinho'yu Fener'e Ben Getirdim'
Menajer Bayram Tutumlu'dan rakı muhabbetlerini zenginleştirecek yeni sözler (resme gelin ama!!!).
“Evet, Mourinho ile İstanbul’a geldik. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ile konuştuk fakat sayın Yıldırım kabul etmedi. Nedenini bilmiyorum. Sonra, Beşiktaş’tan ayrılan Christoph Daum’u takımın başına getirdi. O günlerde Mourinho ile beraber Etiler’deki Hacıdan Restaurant’ta kebap yedik, çay içtik.”
Sami Hyppiä'nın Trabzonspor'da antrenmandan kovulması kadar tatlı bir olaydır bence. Ha haber linkinin altında yapılan yorumlar da doğruluktan uzak değil hani. Eğer Fener'i çalıştırsaydı kesin 1 seneyi çıkaramazdı. Bu sadece Fener için değil tüm 3 büyükler için geçerli. Akıllı adam vesselam. Morinho'yu gönderip Daum'la imzalamak da nasıl bir vizyondur aman Allah'ım!
19.08.2010
Yine yeniden marka değeri
Pazar günü kısa bir postta takımların sponsorsuzluğuna ve marka değerine değinmiştim. Bugün İbrahim Altınsay bu konuya derinlemesine dalmış. Kanımca yere serilip, önünde secdeye yatılacak bir yazı. Okumayan kalmasın diye buraya taşıyayım dedim.
Başka ülkelerin futbolu postmodernist sorunlar yaşarken biz ‘premodernist’ dertlerden kurtulamadık bir türlü... İşte lig ve kulüp sponsorları konusu...
Futbolun medya değeri küresel ve anında yayılan bir özellik kazanınca elbette birçok firma markasını futbolla ve futbol takımları üzerinden tanınır kılmayı tercih etti. İki taraf da kazandığı sürece işleyen bir süreç bu. Ancak futbol ve futbolcu formaları fazla markayla hormonlandığında, yani sponsorlandığında, her postmodern olguda, örneğin sebze meyvelerde olduğu gibi, bu güzel oyunun tadı kaçıyor. Futbol izlemenin ve seyretmenin keyfi kalmıyor. Sahada gönül verdiğiniz formalar yerine aşırı marka tıkıştırılmış reklam panolarını görüyorsunuz.
Belçika ve Kuzey ülkeleri formanın her yerini reklamla doldurmuştu, şimdi bundan nasıl kurtulacaklarını düşünüyorlar. En büyük ekonomiye sahip olan ve kâr maksimizasyonuna göre örgütlenen ABD profesyonel spor liglerinde, mesela NBA’de, forma üzerinde sponsor adı taşınmaması uyarıcı olmalı.
Devlet Tekeli Süper Ligi
Başka ülkelerde sponsor fazlasından yakınılırken, işte lig başladı gördünüz,
bizde sponsorsuzluk sorunu var... Yayıncı kuruluşla ortaklığından olsa gerek Turkcell şimdiye kadar lige sponsor olmuştu. Hattâ daha bir yılları vardı. Bu yıl herhalde yabancı ortağın aklı başına erdi ve adlarını Süper Lig’le özdeşleştirmekten vazgeçtiler. Ligin ve takımların sponsorluğunu bıraktılar. Böylece ligin adı gibi, şampiyon Bursaspor dahil, Süper Lig’deki 9 takımın ana sponsorluğu boşa çıktı.
İşin garibi Turkcell’le aynı alanda iştigal eden ve kıyasıya bir rekabet içinde olan öteki iletişim firmaları da lige ve takımlara talip olmadı. İşin daha garibi, serbest rekabet koşularında faaliyet gösteren, bu yüzden pazarlamaya ve reklama rasyonel para harcama durumunda olan firmaların hiçbiri de hevesli çıkmadı.
Kim çıktı biliyor musunuz? Bakanlar, başkanlar araya girdi ve spor karşılaşmaları üzerinden bahis oynatma tekelini elinde bulunduran Spor-Toto!
İş o kadar son anda bağlandı ki iki gün öncesine kadar Spor-Toto’nun resmi internet sitesinde ligin adı ‘Turkcell Süper Lig’ olarak geçiyordu. Spor-Toto ne? Bir devlet tekeli... Vatandaşın, Spor-Toto’nun düzenlediği ve lisans verdiği firmalar aracılığıyla pazarladığı bahis oyunları dışında başka bahis oyunu oynaması mümkün mü? Değil. En azından yasal durum böyle.
Pekiyi her hafta adı takımlarla ve maçlarla birlikte anılan ve tekelinde tuttuğu iş pazarlama şirketleri aracılığıyla vatandaşa götürülen Spor-Toto’nun sponsorluk yapmaya ve reklama ihtiyacı var mı? Yok.
Zaten mesele ekonomik de değil. Sistemin zırt dediği ve ‘futbolun
marka değerinin yerlerde süründüğü’ yerde yetiş devlet!
Futbolu bir nüfuz ticareti olarak gören iktidarlar devlet kesesinden çıkma yapıyorlar futbola. Futboldaki mevcut feodal sistemde eli en tutulmaz ağa ‘Devlet Ağa’ nasıl olsa... Adı üstünde vatandaşa ucuz toplu konut yapmakla yükümlü TOKİ 15 günde bir maç oynanacak stat yapar, zorunlu deprem sigortası DASK Dünya Kupası yayınına sponsor olur, TRT yayın ihalesinde ikinci pakete değerinin üzerinde para verir, İSPARK gibi belediye tekelleri borcu
olmamakla övünen İBB’nin profesyonel futbol takımına reklam verir... Hepsi
kamu kesesinden hovardalık.
Bakın, bonkör Spor-Toto isim hakkı olarak kulüplere fındık fıstık parası gibi bir şey ödüyor. Ne de olsa devlet tekeli; bahis hakkının da yayın hakkı gibi kulüplerden toplu pazarlık ya da ihale ile alınmasına hiç yanaşmıyor. Bu kuruluşun gelirlerinin ne kadarıyla bu ülke çocuklarına spor yapma olanağı yarattığı meçhul.
Daha önce yazdım; bu ülkede profesyonel futbol olmasa ülke daha geri, halk daha yoksul olmaz. Profesyonel futbol bir kamu hizmeti değil. Siz kamu bütçesinden profesyonel futbola para aktarırsanız, en büyük adaletsizliği yapmış olursunuz. Ülke insanının iyi yaşaması, ülke çocuklarını spor yapması için harcanması gereken parayı, kendi keyfiniz için profesyonel
futbola peşkeş çekmiş olursunuz.
Sponsorsuzluk daha güzel
Takımlara gelince... Göğsünde firma adı taşımayan formalar bana daha çok sempatik geliyor. Yine de bir kesim takım, o da özel ilişkilere dayanarak ana sponsora sahipken bir kesimin sponsor bulamaması eşitsiz bir durum ortaya çıkarıyor. Biliyorsunuz Beşiktaş formaların sırtına sponsor bulamamıştı da, yardım kuruluşlarının adını yazarak ‘ulvi bir görev yapıyoruz’ havasına girmişti. Kendi borç batağında olan bir kulübün başkasına yardım etmesi, şaşkınlığın bir başka tezahürüydü...
Herhalde bu işe de devlet el atacak. Zamanında Ankaragücü, bir Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) olan MKE ile adını birleştirmişti. Devlet de, artık şimdi ne kadar kaldıysa, her takıma bir KİT’i ya da devlet tekelini, ya da devlet kurumunu sponsor edecek! Yakında takımların göğsünde RTÜK, YÖK, YHK, Anayasa Mahkemesi yazdığını görürseniz şaşırmayın!
Aslında ana sponsor olacağınıza firmanızın adını kulübün adıyla birleştirin, o daha kolay. Bakın Antalyaspor’un formasının göğsü boş (pardon bantlı) ama adı Medical Park... Bu konuda hiçbir sınırlama, hiçbir teminat yok. Daha önce de Vestel, Manisaspor’la adını birleştirmişti. Sonra, bence çok haklı nedenlerle adını çekti ama hiçbir yükümlülüğü olmadı. Federasyon bu konuda düzenleme getirmezse, adın çekilmesi durumunda kulübün ve futbolcuların perişan olmaması için baştan büyük teminatlar şart koşmazsa bu ülkede daha çok Siirt Jetpa ve İstanbulspor felaketleri yaşanır.
Olduğun gibi görünmezsen
Aslında sponsor kaçışı üzerinde durulsa futbolumuzun ‘marka değeri’nin neden erozyona uğradığı da belki anlaşılır... En azından şu ilk haftaya bakın; iki maç seyircisiz oynandı. Geçen sezon seyircisiz maç rekoru kırıldı. Şimdi de ligi çöl sıcaklarının ve Ramazan’ın ortasında başlattınız, maçları 4 güne yaydınız.
Çok maç âşık usandırır; genel olarak futbola kayıtsızlık yaratır... Futbolcu ve seyirci işkence çekiyor. Şampiyon Bursaspor’un maçında bile tribünlerde boşluklar vardı. Federasyonunun ‘seyircisevmez’ olduğu bir ortamda futbola ilginin artacağını ummak hayalcilik olur. Statta maç seyretmeyen seyircinin ekran başında maç seyredeceğini düşünerek elini ovuşturan ‘futboldananlamazlar’ da sonunda havasını alır.
Son yayın ihalesinde oluşan rakam kimseyi aldatmasın. O rakam futbolun değeri değil. Süper Lig yayın haklarının değeri de değil. Olsa olsa o tarihteki iletişim devleri arasındaki rekabetin değeri... Bu para, maçları dört güne yayıp ağustos başında başlatmak gibi panik düzenlemelerle çıkmaz. Olsa olsa futbolu seven radikal ve çağdaş yayıncılıkla çıkar.
Futbolun sponsor tekeri kırıldı, öteki tekerlekler de bu hesapsız ve dümensiz gidişi çekmeyecek gibi... Hocalarım, “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” derlerdi. Benden de bir ek:
“Olduğundan büyük görünürsen sonunda olduğundan çok küçük hale gelirsin.”
15.08.2010
Reklamsız Takımlar Ligi
Süperlig'in açılış gününden aklımdan en çok bu kaldı. Turkcell'in ligden çekilmesinin ardından senelerdir topluca armut piş ağzıma düş şeklinde reklama konan takımların hepsi reklamsız kaldılar. Sezonun açılış maçlarında hiçbirinin sponsoru yoktu.Bir kez daha görüldü ki 400 milyon yayın bedeli, 40 milyon isim bedeli esasında 3-4 takım için. Kalanları figüran.
2.07.2010
Trabzonspor'un Biten Ekolü
Okuyacaklarınızı klasik eleştiri olarak algılamayın. Bir durumun meali deyin, ne derseniz deyin ama körü körüne eleştirdi demeyin.
Dışarıdan bakanlar için Trabzonlular akıllı insanlar, işini bilen insanlar. İçerde ise maalesef bunun esamesi okunmuyor.
Akıllı işini bilen insanların herkese faydası var ama iş spor yönetimine gelince maalesef bu kadar sene bu kadar üst üste hata yapmak özel eğitim ister. Kabiliyet ister.
Trabzon yerel medyası, Trabzon’un dinamikleri, senelerdir bu hataların kaynağını arıyor, sorumlu buluyor, yönetimler geliyor, gidiyor, yığınla futbolcunun yolu Trabzon’a düşüyor, maçın ilk yarısına kaptan çıkan ikinci yarı kadro dışı kalıyor vesaire.
İnsanın aklı bazen bazı şeyleri alamıyor. Bir plan dahilinde yapılsa, 25 senede Trabzonspor’u yerin dibine batıracağız deseniz, bu kadar sistematik bir yokoluş olmazdı herhalde.
Sözünü ettiğim konu transferin de ötesinde.
Ne olacak Pantelic gelse, ne olacak Ronaldinho gelse..!
İşin muhasebe kısmında hiç değilim ama olacağı şu, gelen ünlüler bu işten para kazanacak biz de olağanüstü kongrelerle bir deneme daha yapacağız.
Pfaff gelmedi mi? Camphell gelmedi mi? Şota yok muydu? Ünlü Marcelinho gelmedi mi?
Onun için ünlü bir golcü alacağız, Türkiye’yi sallayacağız demek, tribüne yumruk şov yaptırır, biraz da gol attırır. Ötesi bir sene sonra biz yine aynı şeyleri konuşur oluruz?
Medyası, eski yöneticisi, yeni yetmesi, ileri geleni, yani biz Trabzonlular, başarısız transfer örneklerinden, başarısız yönetim biçimlerine kadar bir dizi yanlışı eleştire eleştire maymun olduk. Taraftar forumlarda çıldırıyor, en basitinden formanın dikişine bile sayfalarca eleştiri yazılıyor.
Trabzonspor, gelenekleri olan, ekolü olan bir spor okuluydu. Süleyman Rıza Kuğu diye bir adam çıktı, futbol kitabı yazdı. Hala onu söylüyor, onu okuyoruz. 1924 Paris olimpiyatlarına sporcu gönderen kent. Ben hayatta değilken, babam da askere henüz gitmemişken, amatör İdmanocağı, profesyonel Beşiktaş’ı kupadan eledi. Süper lig şampiyonlukları, Avrupa maçlarındaki asaletli futbol. Keşke Trabzonspor, bu başarılarının üzerine yenilerini koysa ve bize bunları yazdırmasa.
Altyapısından başlayan, daha sonra üst yapıda şampiyonluklarla taçlanan o yıllar ekol yıllarıydı. O futbol geleneğinin oluştuğu yıllardan sonra gelen herkesin ekolün yerle bir olmasında payı var. İsmi ne olursa olsun. Müdahil olmayanların da. Adamına göre konuşanların da bu yokoluşta payı var.
Bugün Trabzon futbolu ve Trabzonspor, kendi futbol ekolünü, geçici transferlerle, amatör yöneticilerinin acemilikleriyle, yanlış teknik adam ve transfer taarruzlarıyla tarihe gömdü. Hani neyi kutlayalım dediğiniz var ya işte bunu kutlayabilirsiniz. Ekolümüzün tarihte bir anı olmasının 25.yılı. Her neyse işte, siz 26 deyin, ne derseniz deyin.!
Trabzonspor yeniden kendi ekolünü üretebilir mi? Küllerinden doğabilir mi?
Olabilir…
Bunu Şenol Güneş yapabilir.
Yalnız, futbol ekolünün ne anlama geldiğini bilmeyen yöneticilerle ve yönetememe becerisiyle olmaz. Ronaldinho’nuz olsa da olmaz. Bu başka bir şey. Yıkanma, arınma, eski günahlarınıza tevbe etmeden zaten hiç olmaz.
Sadece Ahmet Suat Özyazıcı’nın futbol danışmanı, sadece Ali Kemal Denizci’nin teknik danışman olmasıyla da. Hem bu insanlara görev veriyorsanız, dibine kadar da yetki verecekseniz. Kırıp dökmeleri gerekiyorsa kırıp dökecekler, yıkıp yapmaları gerekiyorsa yıkıp yapacaklar. ‘Bak Ali Kemal de kulüpte’ dedirtmek iş değil, çözüm değil.
Başarı hikayesi dendi mi aklıma Trabzonspor gelir. Ne vardı o hikayede?
Anadolu’dan tek şampiyondu, artık değil. Bursa geldi.
Avrupa kupalarında Barcelona’yı, Liverpool’u yenmişti Trabzonspor. Galasatasaray’ın UEFA kupasından, Fenerbahçe’nin ŞL’de çeyrek finalinden sonra bunları mı söyleyeceksiniz?
Trabzon’da yarı sahayı geçmek ve korner atmak, deplasman takımı için o günün kazanımıydı. Şimdilerde Trabzonsporlu oyuncuların yenilmedik demesi alkışlanıyor.
Artık Trabzon futbolu ve Trabzonspor, ülke futboluna yeni bir alternatif sunmuyor. Yeni bir oyuncu da. Milli takıma bile 1995’de A takıma yükselen FatihTekke alınsın istiyoruz. Yok, kimi önereceksin? Umut gitsin Fatih gelsin istiyoruz. Takımın yıldızı Trabzonlu değil. En basitinden çokça övündükleri altyapılarından bir sağ bek bile çıkmıyor.
Trabzonsporluluk her zaman bir duruş bir güzelleme. Ama geri dönmesi gereken bir güzelleme. Kendini var etmesi gereken, başka bir biçimde üretmesi gereken bir güzelleme. Sadece bu kadar.
Onun için bonservisi neyse verilsin, yabancı oyuncu yerine yabancı ekol alınsın. Daha gerçekçi, daha marjinal ve daha etkili. Denersek, görürsünüz…





