İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Konfederasyon Kupası 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konfederasyon Kupası 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.07.2009

B Planı Olmayan Teknik Direktörler Turnuvası

1980 yılında ABD, Watergate skandalı ile sarsılırken, Sovyetler Birliği de Afganistan’ı işgal etmiştir ve soğuk savaşın en hareketli zamanları yaşanmaktaıdr. İşte tam bu sıralarda 1980 kış oyunlarında kolej oyuncularından oluşan ABD buz hokeyi takımı, hepsi kızıl ordu görevlisi olan ve 1960’tan bu yana yenilmeyen SSCB’yi mağlup ederek şampiyon olur. Maçı anlatan ABC’den Al Micheals maçın sonunda “Do you believe in miracles?” diye sorar ve böylelikle bu olay tarihe “miracle on ice” diye geçer. Uluslar arası buz hokeyi federasyonu, federasyonun yüzüncü yıl dönümünde bu olayı yüzyılın maçı seçerken, Sport Illustrated da yine aynı şekilde bu maçı 20. Yüzyılın en önemli spor müsabakası olarak gösterir. Hatta sonrasında da Kurt Russell’ın koç olarak oynadığı bir film de çekilir.



ABD, Brezilya önünde 2-0 öne geçtiğinde işte tam bu maç aklımdan geçiyordu. İlk iki maçında 0 puan ve -5 averaja sahip bir takım büyük bir mucizeye imza atıp yarı finale çıkmıuş sonrasında 15 maçtır kazanan 35 maçtır yenilmeyen İspanya’yı yenmiş ve şimdi de Brezilya önünde 2-0 öndeydi.



Eminim bunu yapan ABD değil de Mısır ya da Irak olsaydı, bu durum birçoğumuz için büyük bir keyif olacaktı ancak bunu yapan herşeyde en iyi, en büyük vs olan ve bir tek bu alanda söz sahibi olamayan ABD olunca kişisel olarak bundan hiç de keyif almadım. Miracle on ice’da olduğu gibi 20 yıl sonra da Hollywood’un hemen bu maça el atıp, ticarileştireceğini tonla para kazanacağını düşünmek midemde ufak çaplı bir ağrıya yol açtı. Neyse ki futbol tanrıları buna daha fazla izin vermedi ve Brezilya buradan maçı çevirdi. İyi ki Amerikan kültüründe ikinci olmak kaybetmek demek ve ABD bu turnuvayı büyük bir sükse yaparak değil, kaybedilen bir turnuva olarak hatırlayacak.



Emre Yalçın, turnuvaya fazla değinmeden işin teknik taktik kısmını diğer yazarlara atıyorum demiş. O zaman biz de pası alıp devam edelim. Turnuvanın büyük çoğunluğunu izleyen biri olarak turnuva hakkında ilk düşündüğüm şey başlıkta da görüldüğü gibi teknik direktörlerin bir B planının olmamasıydı.



Öncelikle en kötü durumdaki İtalya ile başlayalım. Zira diğer takımların en azından maç içinde bir B planı yokken, İtalya daha kadro kurma düzeyinde B planına sahip değildi. İlk göze çarpan Totti’nin yerinin doldurulamayışı. Orta alan ile forvet birbirlerine çok uzak kalıyorlar ve bu sebeple organize atak geliştiremiyorlar. Gattuso – De Rossi – Pirlo üçlemesi fazla defansif kalıyor ve pozisyon yaratamıyorlar. Böyle bir üçlü ile oynayınca sol kanat tamamen 33’lük Grosso’ya kalıyor ki zaman zaman bu sebeple Pirlo’nun sol kanada gittiğini gördük. Lippi buna karşılık Camorenesi – Montelivo – Rossi – Toni – Iaquinta denemelerinde bulundu ki bence ilk önce çözmesi gereken problem forvetten ziyade orta sahaydı.



İkinci olarak İspanya’ya bakalım. Çok pasa dayalı İspanyol sistemi az daha Barcelona – Chelsea maçında duvara tosluyordu, ABD karşısında gerçekten tosladı. Bu iki maçtan ortak olarak çıkartabileceğimiz sonuç kanımca şu: İnsan azmanlarıyla fiziksel futbol oynayıp çok iyi yarı saha savunması yapan takımlara karşı İspanya’nın her zamanki sistemi işlemiyor ve buna karşı farklı bir oyun sistemi geliştirmeleri gerekiyor.



3. olarak Dunga ve Brezilya’ya değinmek lazım. Dunga’nın Mısır maçı sonrasında takımda bazı değişiklikleri oldu ancak oyun içersinde oyuna müdahele etme konusunda pek başarılı değil. Kendisinden epey güçsüz olduğu belli olan Güney Afrika’ya karşı hiçbir taktiksel değişiklik geliştiremedi. Bek değiştirip o bekin maçı kazandıran golü atması tamamen şansıydı. Nitekim bu şans ABD maçında da devam etti ve ikinci yarı başlar başlamaz bulunan golle ikinci yarı 2-1 başladı ve hem Brezilya cesaretlendi, hem ABD panikledi.



Kendim okumadım ama spikerin dediğine göre Dunga maç öncesi basın toplantısında ABD’nin kontraataklarından çekindiğini söylemiş. Eğer gerçekten bunu dediyse bu takımın böyle bir ikinci gol yememesi lazım. 11 kişi ile rakip yarı sahaya geçip sonra ikiye iki yakalanıyosan bu çekindiğin konuya hiç çalışmamışsın demektir.



Son olarak vuvuzela ile bitirelim. İlk maçtaki sivri sinek saldırısının ardından epey bi sinirim bozulmuştu ama maçlar ilerledikçe ya ben alıştım, ya daha az ses çıkarmaya başladılar, ya da TRT tribün mikrofonunun sesini kıstı. Gelecek yıl vuvuzelaya kaldığımız yerden devam ederiz.

30.06.2009

Bu ABD de Nerden Çıktı?

Ya da annemin sorduğu şekilde “Amerika’nın futbol takımı mı varmış?” Herhalde futbolla yakından ilgilenensin ya da ilgilenmesin hemen herkes, İspanya’yı yenip, Brezilya’ya karşı finalde 2-0 öne geçen bu takıma hayret etmiştir. ABD’nin, Konfederasyon Kupası’ndaki başarısının teknik-taktik kısmını sitemizin diğer uzmanlarına bırakıyorum. Zaten ben de finalin 20 dakikası dışındaki hiçbir maçı izleyemedim. Bu yazıda öncelikle ABD’deki futbolun gelişimine ilişkin minik bir tarihsel bilgi verebilmek istiyorum ki “Türkiye’nin En İyi Gazetesi” olduğunu iddia eden bir gazetenin internet sitesinde bugün Konfederasyon Kupası finali haberinde “futbolda hiç bir geçmişi olmayan ABD” diye yazabilen kara cahiller bir şeyler öğrensin. Doğrunun bilinmesi konusundaki bu yeni oluşan saplantım bir gün başıma iş açacak ya, dur bakalım.... Sonrasında ise, 2002-04 yılları arasında yaşamış olduğum bu ülkedeki deneyim ve gözlemlerimden yola çıkarak “ABD’de futbol” meselesine kişisel bir dalış yapmayı planlıyorum.

Her ne kadar, bazıları modern futbolun başlangıcı olan FA’nin 1867’de kurulmasından önce ortaya çıktığı için futbol takımı olamayacağını ileri sürse de 1862 yılında Boston’da kurulan Oneida Football Club of Boston, Ada dışında isminde futbolu barındıran ilk takımdır. (“hiçbir geçmiş yok” önermesi belki de bu açıdan anlamlı olabilir... “daha FA kurulmamış ki, bu sayılmaz kardeşim”... eğer yazı ilerledikçe sakinleşmezsem, böyle parantezleri daha çok görürsünüz...). Ama 1869 yılında Princeton ve Rutgers Üniversiteleri arasında oynanan maç çatır çatır FA kurallarına göre oynanmış bir futbol maçıdır. Hatta ve hatta 1900 yılından önce 3 ayrı futbol ligi bile kurulmuş. 1885 yılında ABD ve Kanada Milli Takımları arasında oynanan maç ise yine Ada dışında oynanan ilk milli maç olarak tarihe geçmiş. Bugün “ABD Futbol Federasyonu” olarak görev yapan oluşum ise 1913 yılında iki ligin birleşmesi ile başlamış. Amerika’da bizim bildiğimiz futbol yerine kullanılan “soccer” kelimesi ise (kaleciliğin tarhine ilişkin yazılarda bu lafın nerden çıktığını anlatmıştık) 1945 yılında Federasyon’un isminde yerini almış.

“Futbolda hiçbir geçmişi olmayan” bu ülke, Uruguay’da düzenlenen 1930 Dünya Kupası’na katılan 13 ülkeden birisi olmuş ve hatta bu da yetmemiş yarı finale kadar ulaşmıştır. Her ne kadar FIFA’nın bu kararı neye göre aldığı bilinmese de (Arjantin ve Uruguay’a aynı skorla 6-1 yenilen ABD ve Yugoslavya, 3.’lük maçı oynamadı) ABD resmî olarak 1930 DK’yı 3. olarak tamamlamıştır. Yankiler, o gazla geldikleri 1934’te ise, daha ilk maçta ev sahibi ve daha sonra şampiyon olacak İtalya’ya 7-1 yenilerek eve dönerler. 1938’i pas geçen ABD, 1950’de Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda ise belki de olmayan (!) futbol tarihlerinin geçtiğimiz haftaya kadarki en önemli sansasyonuna imza atarlar. İşe bakın, bu yazının yazıldığı tarihten tam da 59 yıl önce 29 Haziran 1950’de yapılan 2. grup maçında ABD, o tarihe kadar kendilerini büyük görüp geçmiş DK’larına katılma lütfunda bile bulunmamış İngiltere’yi, 38. dakikada Gaetjaens’in ayağından bulduğu tek golle 1-0 yenmeyi başarır. Ertesi gün İngiltere’de çıkan çoğu gazete, o dönemde telgraf ve teleksle bildirilen bu skorun yanlış olduğunu düşünerek maçı 1-0 İngiltere’nin kazandığını yazar. Hatta Halit Kıvanç’a göre, bazı gazeteler skoru 10-0 olarak duyurmuştur. (demek ki, aradan kaç yıl geçse de kötü gazeteci hep var olacak... ). Ancak sonrasında ABD futbolu milli takımlar düzeyinde 30 yıldan uzun süren bir düşüşe geçecektir ve deyim yerindeyse unutulacaktır. 1950-1980 yılları arasında sadece Çin, Honduras, Haiti, Kanada, Bermuda ve Polonya’ya karşı galip gelebilir. 1981-83 yılları arasında ise sadece 2 maç oynar.

Burada, futbolun ikinci yükselişine vesile olan NASL’ye girmek gerekiyor (North American Soccer League). 1968 yılında kurulan bu ligde ABD, Kanada ve Porto Riko kulüpleri yer almaktadır ancak oyuncuların büyük bölümü dünyanın geri kalanından gelmektedir. Çoğunluğu, kariyerlerinin sonbaharında ABD’ye gelen bu oyuncuların arasında kimler yoktur ki; Pele, Beckenbauer, Cruyff, Gordon Banks, George Best.... ve hatta Ogün Altıparmak ve Adnan Sezgin’in başını çektiği 10’a yakın Türk. Bu isimler 1984’e kadar devam eden NASL’de oynayarak, ABD’de futbolun belki de popülaritesine zirve yaptırdığı döneme imza atarlar. ABD milli takımı ise 1984 Los Angeles Olimpiyatları ve 1986 DK’ndan başlayarak yeniden uluslararası arenada söz sahibi olmak istemektedir. Bu amaçla, milli takım 1983 yılında NASL’ye girer ancak ligi sonuncu bitirerek hüsrana uğrar. Zaten NASL de bir sezon sonra yeniden parlamaya başlayan NBA ve diğer sporlara yenilerek sona erer.

Federasyon 1980’lerin ikinci yarısından itibaren milli takımı yeniden ayağa kaldırmaya girişir. NASL’nin kapanmasıyla üst düzey bir ligi kalmayan ülkede, Avrupa’ya gitmeyen milli takım kalibresindeki oyuncuları motive edebilmek için kontratlar bile yapılır ama 1986 Dünya Kupası vizesi son maçta kaçar. ABD, 4 yıl sonra İtalya’ya gelmeyi başaracaktır ancak Çekoslovakya, İtalya ve Avusturya’ya karşı 3’te 0 çekerek elenir. 1994 yılında ise ev sahibidir ve bu ülkede futbol ateşini yeniden canlandırmak için çok büyük bir fırsattır. Milli takım ikinci tura çıkmayı başarır ancak daha sonra şampiyon olacak Brezilya’ya 1-0 yenilerek elenir. 1994 Dünya Kupası ise, saat farkları nedeniyle Haziran-Temmuz sıcağında oynanan bayıcı maçlar ve golsüz biten ilk (ve hâlen tek) finalle hatırlanır.

ABD milli takımı 1998’de Fransa’ya gelmeye hak kazanır ama Teknik Direktör Steve Sampson’ın, başta kaptan John Harkes olmak üzere, elemelerin geçilmesinde en önemli paya sahip olan birçok oyuncuya kesik atması takımın klasmanda 32 takım arasında sonuncu olmasına sebep olur. 2002 ise daha iyi geçer ve çeyrek finale kadar ulaşan ABD, 1930’dan bu yana en büyük başarısını gösterir. Bu arada Eric Wynalda, Alexi Lalas, Brad Friedel, Kasey Keller ve Landon Donovan gibi isimler Avrupa liglerinde boy göstermeye başlamıştır. Milli takım 2006 Dünya Kupası’nda ise, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Gana’dan oluşan ölüm grubuna düşer ve tek beraberlik ve iki yenilgiyle elenmekten kurtulamaz. Tabi bunca hikayeye, şimdiye kadar düzenlenmiş 5 Bayanlar Dünya Kupası’nın 2’sini kazanmış olan ve FIFA sıralamasında dünyanın hâlen 1 numarası olan bayan milli takımını saymıyorum bile. Zaten aşağıda da değineceğim gibi bayan futbolu ABD’de erkeklere göre biraz daha ileride sayılabilir.

Profesyonel futbola dönersek, kulüpler bazında 1985-93 yılları arasında üst düzey bir lig bile yoktur. Bu yılda Major League Soccer (MLS) kurulur. 2009 sezonu itibariyle 14 ABD, 1 Kanada takımı içeren lig, dünya futbol kamuoyunda belki de en büyük yeri 2007’de David Beckham’ın Los Angeles Galaxy takımına transferiyle bulur. MLS, futbolu ülkede biraz daha popüler kılabilmek için çeşitli kendine özgü kurallar denemektedir. Buna da aşağıda değiniriz.

Neymiş sevgili haber yazarı ve editörü vatandaşlar.? Hâlen ülkenin “Futbolda hiçbir geçmişi olmadığını” savunabilecek misiniz..? Yazıya başlayalı iki saat oldu ama sinir aynen yerinde... Her neyse, siz ve sizin gibileri Allah’a havale edip geçiyorum iki yıllık ABD maceramda futbolla ilişkin gördüğüm şeylere...

Birinci ve en önemli mesele; Amerikanyalılar futbolu neden bir türlü sevemediler ? Buna kendimce cevabı forumda ve diğer yazılara yaptığım yorumlarda vermiştim. Bir kere de burada tekrarlıyorum. Öncelikle sadece sporda değil hayatın her alanında kazanmak isteyen bir millete bir spor müsabakasının berabere bitmesi çok saçma geliyor. Bu ülkede basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbolun ardından 2005-06 sezonundan itibaren buz hokeyi maçlarında da ille de bir taraf maçı kazanacaktır. Bu çerçevede MLS, oyunun berabere bitmemesi için çeşitli çözümler denemiştir. Neler yok ki bunların içerisinde; beraberlik hâlinde her takımdan 5’er oyuncunun kaleye 35 metre mesafeden başlayarak 5 saniye içerisinde sonuçlandırması gereken “shoot out” uygulaması (buz hokeyindeki penaltıları hatırlayın, aynı o mantık) ve berabere biten normal sezon maçlarında 10 dakikalık bir “altın gol” süresi (ben ordayken geçerliydi, 10 dakika sonunda kazanan olmazsa maç berabere bitiyordu). Ancak her iki uygulama da bugün uygulamadan kalkmış durumda. Sadece, play-off maçlarında deplasman golü uygulaması geçerli olmadan, berabere biten her maçın uzatma ve penaltılara gitmesi uygulaması var.

Amerikalıların (tabi burada “Amerikalılar” lafından Anglo-saxon ve Afrika kökenlileri kastediyorum, yoksa Hispanikler, bütün dünyada olduğu gibi bu ülkede de futbolun hastası) futbolu sevmemesinin bana göre ikinci (belki de daha bile önemli) sebebi ise, futbol maçları sırasında yerinizden ayrılmanızın çok büyük bir risk olması. Bu vatandaşlar, spor karşılaşmalarını bir çeşit yeme-içme-dolaşma aktivitesi olarak görüyorlar. Bunu anlatmak için hiç unutmadığım bir anım var; 2004 yılında Michael Jordan’ın son maçı şans eseri bana sadece 45 dakika olan Philadelphia’daydı ve ben de o maça bilet bulmuştum. Arkadaşlarla evden erken çıkmamıza rağmen normalde 45 dakikalık mesafe, maç trafiğiyle birlikte 2 saati bulmuştu ve salona girdiğimizde ilk çeyreğin son dakikasıydı. Ben koştur koştur yerime giderken etrafımdaki manzara; salon içerisinde bulunan barlar ve diğer yeme-içme mekanlarındaki insanların orada takılarak, içerde oynanan maçı televizyondan izlemeleriydi. Oradayken gitme fırsatı bulduğum bir başka NBA maçı ve birkaç NCAA Amerikan futbolu maçında da vaziyet aynıydı. Tribünlerde sürekli bir hareket var ve popüler sporlar bu harekete büyük ölçüde izin veriyor. Aynı şey futbol maçında biraz sıkar çünkü öyle keyif için bira-sosisli almaya giderken maçın tek golü olabilir. E öyle 90 dakika hareketsiz oturmak, hele de o 90 dakika golsüz bittiyse bu adamlar için ölüm demek.

Ama şu da var ki, MLS takımları stadyumları tıka basa doldurmakta zorlansalar da parklar ve kamuya açık futbol oynanabilecek alanlar hiç de öyle boş değil. Nitekim futbol, özellikle NASL’nin başarılı günlerinden bu yana hem erkek hem de kız öğrenciler için açık hava aktiviteleri arasında sürekli en üst sıralarda yer alıyor. Hele kız çocukları için Mia Hamm ve Julie Foudy gibi oyuncular birer ikon durumunda ve posterleriyle taraftar eşyaları NBA, NFL ve diğer sporların süperyıldızlarının yanında satılıyor.

Oradayken, hafta sonları bütün malzemeleri tam takım küçük çocukların sıra sıra koşuşturduğu antremanları gördüğümde, dikkatimi onları izleyen anneleri çekerdi. Neredeyse hiç baba yoktu. Nitekim bugün, çocuklarını hafta sonlarında, futbol dışındaki spor dallarının antremanlarına/maçlarına ve diğer sosyal aktivitelere de götürüp getiren orta sınıf ailelerdeki kadınlar için “soccer mom” (futbol anası gibi bi şekilde çevirebiliriz heralde) tabiri kullanılmakta. Bütün bunları gördüğüm zaman gördüğüm zaman içimden “bu herifler futbola da kafayı takmış, çok geçmeden ortalığı sallamaya başlar” derdim. İşte başladılar bile.... Dün akşamdan sonra kimse gelecek sene yapılacak olan Dünya Kupası’nda ABD’yi hafife almayacaktır. Ve eğer bu şekilde devam ederlerse -ahanda buraya yazıyorum- 2030 yılından önce en az bir kere Dünya Kupası alacaklardır.

Yalnız dünkü sonuç bir anlamda ABD futbolu için bir darbe de olabilir. Yukarıda da belirttik, bu ulus her zaman kazanmayı ya da en üst seviyeyi istiyor ve artık son yıllarda domine etmeye başladığı CONCACAF Golden Cup onları yavaş yavaş kesmemeye başladı. Bu çerçevede futbolun ABD’deki kalıcılığı açısından çok önemli olan bir sonraki genç kuşağı da cezbedecek şekilde istikrarlı bir başarı dönemi gerekebilir. Bana göre, düzenli bir şekilde peşpeşe birkaç defa Copa America ve Dünya Kupası’na katılmaları ve her ikisinde de düzenli bir şekilde en az çeyrek finale ulaşmaları gerekiyor. Tabi böyle Konfederasyon Kupası gibi ekstra başarılar da katkıda bulunacaktır.

Nisan-Haziran aylarında korku tüneli gibi geçen iş yoğunluğunun ardından feraha çıkmanın ve yukarıda giydirmeye doyamadığım meselenin verdiği gazla işbu yazıyı karalayıverdik. Çok uzatmadan, efsane kalecilere söz verdiğimiz şekilde Ravelii ile devam ederiz.

Hadi eyvallah...