İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com
Milan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.08.2012

Topcast 23 Ağustos



Premierleague'de sezonun başlamasıyla neredeyse tüm maçların üzerinden geçtik. Cassano - Pazzini transferini konuştuk. Cuma Ali Uçar ve Ali Aktaş'ın katkıları ile.

19.07.2012

10.05.2012

Topcast 9 Mayıs 2012



Bu hafta konular Avrupa Ligi, Arda Turan, İspanya, İtalya, Mençıstır kardeşler ve şike üzerinde yoğunlaştı. Ali Aktaş, İlker Dalgıç ve Can Özenç...

20.04.2012

Roberto Baggio Top Sürme Derlemesi


Geçenlerde İnternet'te dolanırken karşılaştım. Dikkat, vidyonun sonuna doğru başınız dönmesin.

5.04.2012

Ai se eu te pego

Şu anda bile yeteri kadar çalıyor ama yaz gelip kendimizi sokaklara attığımızda bu şarkıdan ne kadar çok bayacağımızın haddi hesabı yok. Ali Aktaş, Barça maçının yasını tuta dursun Milan'ın Brezilyaları oturdukları yerden Ai se eu te pego dansı yapıyorlar.




4.04.2012

Topcast 03.04.2012


5 kişilik (İlker, Melih Özenç, Cuma Ali, Ali Aktaş ve ben) sezonun şu ana kadarki en kalabalık TopCast'inde Şampiyonlar Ligi'ni (Barcelona - Milan, Bayern Münih - Marsilya), Premier Lig'deki şampiyonluk ve 4. sıra çekişmesini, La Liga, Serie A ve Bundesliga'daki son gelişmeleri konuştuk.

7.03.2012

Topcast 06.03.2012

Son iki haftadır teknik sorunlar yüzünden güme giden Topcast, bu hafta bomba gibi geri döndü. Yayın sırasında Arsenal-Milan maçının oluşundan mı, iki haftanın getirdiği birkimin kerametinden mi bilemedik, bu yayını yaparken epey eğlendik.


17.02.2012

Topcast 16 Şubat 2012


Bu yayınımızda İlker ve Ali Aktaş'la beraber Afrika Kupası ve Zambiya ile başladık, oradan Glasgow Rangers ve Portsmouth'un iflasını tartıştık, sonra sırasıyla İngiltere, İspanya ve Serie A'ya atladık. Sonunda ise Avrupa Ligi, Beşiktaş, Trabzonspor ve Milan-Arsenal maçıyla bitirdik.

8.04.2010

21 Sene Öncesinin Rövanşı Olur Mu?

Sene 1989 Ben O zaman 4 yaşımda imişim.Evvel zaman içinde kalbur saman içinde....


Şampiyon Kulüpler Kupasında o yıl final Nou Camp'ta oynanacak yarı finalde de Real Madrid var.Yani Real'in finale çıkıp Katalunya'da Avrupa'nın en büyük kupasını kaldırıp rakiplerini tilt etmesi işten değil.

Amaa bir Milano takımı geliyor yarı finalde Real'i eliyor Nou Camp'a finale gidiyor kupayı da kazanıyor.

Aradan 21 yıl geçiyor.

Bu sefer maç kralın evinde.Kral'ın takımı ortada yok.Ve finalin ve kupanın en büyük favorisi siyasi,sportif ezeli rakip Barça.Barca'da yarı finalde bir başka Milano'lu ile karşılaşıyor.

İster misiniz tarih tekerrür etsin.

Bebelere Balon, İkizlere Takke, Devlere Reçete v.1 Milan

Sıkıntıda olan büyükleri nasıl düzeltiriz sorularına cevap arayacağımız bir seriye hoşgeldiniz

Takımın patronu Galliani'nin kepazeliklerini saymakla bitiremediğimiz bu son senelerde Milan'da düşüş içerisinde.Bu sezon şampiyonluğa yakın gitse de takım gerek son hafta fikstürü gerekse artık son haftalarda görülen yorgunluk takımın pilinin bittiği gösteriyor.2005'te son günde her kupayı kaybeden Milan bugün nasıl adım atamaz hale geldi.Bu araştırılmalı.Peki bu takım nasıl ayağa kalkar o konudan da bahsetmeli.

Herşeyden evvel Milan'da Rossi'den sonra bir kaleci problemi var.Ezeli rakipler Inter ve Juve'nin her zaman iyi bir kalecisi varken Milan senelerdir kazmalarla idare etmeye çalışıyor.Dida zaten yorumsuz yedeği Abbiati'de senelerdir atılım gösterememiş vasat bir adam.Üçüncü kaleci Roma'ya söyleyecek söz yok.O zaman ne yapmalı kaleye uygun bir adam bulunup monte edilmeli.Mesela Akinfeev! Nasıl olur şık olmaz mı

Defans bu yıl Nesta,Thiago Silva ikilisiyle gayet iyi göründü.Nesta her yıl 2-3 ay kesin kaçırsa da fiziksel durum olarak en az 3 sene daha oynayabilir.Bir de gidip Chievo'dan eski PSG'li Yepes'i almışlar 35 yaşında.O da onlara yedek olur ancak Milan savunmasında asıl önemli sıkıntı bekler.

Janku artık bitmiş.Zambrotta da ortada yok.Oynayan elemanlar olan Bonera Abate ve Antonini Empoli'de Reggina'da Siena'da oynar ama Milan'da oynamaz kardeşim.Bu adamların yerine Milan cebinden paraya kıyıp 2 tane bek alırsa pek şık olacak.

Çoğunluğun aksine ben Milan orta sahasından memnunum.Pirlo, Ambrossini, Gattuso,Seedorf dörtlüsünün yaşları toplamı 1.5 asır etse de halen kaliteli ve dinç oyuncular.Bir de bunlara Flamini'yi eklersek iyi bir ota saha bence.

Gelelim hücuma.Dinho bu sezon biraz kendini bulmuş gibi.Sol tarafta birkaç sene daha idare eder.Sağda da parlak çocuğumuz Pato var.Ortayı bu sezon Huntelaar ve Borriello kapattı ancak ben yeterli görmedim.Bir Dzeko transferiyle hücum hattı yeniden şekillendirilebilir.Huntelaar satılıp kaynak yaratılır.Hücum hattının yedekliği Borriello genç vatandaşlar Adiyiah,Zigoni ve emektar Pippo götürebilir.


son bir not. Vay efendim şu da eksik şunu da alın diye milyon dolarlık adamları yazmayın.Biliyorsunuz Silvio seçimle meşgul paralar onda.Galliani efendinin isde cebinde kocaman bir akrep var.


İtalyan'lardan başladım devam edeceğim sırada Kocakarılar olacak

16.03.2010

Yıllar Sonra Mücadele İçindeyiz


Senelerdir ligde zirveden uzak kalan Milan'ım bu sezon nihayet zirveye yaklaştı.Şampiyon olunabilir olunmayabilir hiç önemli değil.Ligi ilk ikide bitirerek güven tazelemek asıl önemli olan.United'e farklı yenilmiş olabiliriz ama bizi ilk kez eleyebildikleri için onlara kızamıyorum bile.


Gelecek yılda ise yapılacak olanlar daha önemli.Herşeyden önce bir kaleci transferi şart.Kimi getirirler bilemem ama birilerini getirmeliler.Daha sonra ileri uca yapılacak bir Dzeko eklemesi çok şık olacaktır.3'lü forvet hattının tam ortasına dikilecek bir Dzeko takıma bir Zlatan katkısı yapabilir.Hem hücum opsiyonlar çeşitlenir.Dinho -Dzeko-Pato üçlüsü as forvetler olur bunlaru da Pippo ile Borriello yedekler.Huntelaar'a da tek yönlü bir uçak bileti hediye edilebilir.


Savunmanın kanat kısımlarına da 1-2 eklemeyle beraber Milan'ın gelecek yıllarda daha etkin olmasını bekliyorum.Forza Rossoneri
Blogda ilk kaydım olmakla beraber,blog'un hayırlı uğurlu olmasını da temenni ederim.

16.09.2005

Milan vs. Fener Maçı Değerlendirmesi

Fenerbahçe’nin 2005-2006 sezonunda oynayacağı en zor maçtı belki de San Siro deplasmanındaki AC Milan-Fenerbahçe maçı. AC Milan, yerleşmiş, oturaklı ve uyumlu kadrosuyla, kuşkusuz, Şampiyonlar Ligi’ne son beş senedir damgasını vurmuş bir kulüp. Bu süre zarfında bir Avrupa şampiyonluğu kazandılar, iki kez de finalde kaybettiler. Her şeyden önce rakibin bu inanılmaz istikrarını ve başarısını takdir etmemiz ve gerek Milan’ı, gerekse Fener’i buna göre değerlendirmeliyiz.



Tamam, Fenerbahçe belki deplasmanda oynuyordu, ancak Daum’un üzerindeki baskı Ancelotti’nin üzerindekinin onda biri olamazdı. Fatih Terim’in tahtını devraldığından beri Milan’ı başarıdan başarıya koşturan Ancelotti anlaşılan bir türlü taraftarlara ve Berlusconi hanedanına yaranamıyor ki onca başarıdan sonra bile koltuğu sallantıda. Daum’un da iş güvencesinin çok yüksek olduğu söylenemez; özellikle de tepesinde ezeli rakibi Galatasaray’ın Avrupa kariyeri altında ezilen ve başarıya susamış, sabırsız bir camia varken. Ancak şu da unutulmamalıdır ki Türk kamuoyu geçen sezonun finalisti Milan karşısında Fenerbahçe’nin galip geleceğinden çok da ümitli değildi. Doayısıyla Daum’un 3-1 kaybedilen bu maçtan sonra çok fazla kredi kaybettiği söylenemez.



Maçın taktik analizine gelirsek… Milan, dünyada 4-1-2-1-2 sistemini uzun süredir en iyi oynayan takım. Üstelik Ancelotti bu taktiğini de hemen hemen hiç değiştirmediğinden, herhangi bir teknik direktörün Milan’ı analiz etmesi kadar kolay bir şey yok. Yani Milan’ın güçlü yanları da zafiyetleri de apaçık ortada. Milan, göbekten, özellikle de kontrataklarla çok iyi gelen bir takım. Savunma halindeyken ve orta alanda pas yaparken inanılmaz derecede uyumlu ve soğukkanlılar. Kalelerinde çoğu zaman ciddi tehlike yaşıyor gibi görünseler de yavaş çekimde Milan oyuncularının surat ifadelerine dikkat edin, en ufak bir panik, heyecan, insani bir his ifadesi göremezsiniz. Çünkü Milan asında bu tür pozisyonları verip biraz biraz rakibi üzerine çekmek isteyerek tuzağına düşüren, kontratak kollayan bir takım. Bu gerçeği maç sonrasındaki röportajında Tuncay Şanlı da ifade ediyor. En zayıf yanları ise kanatlardan çok atak yemeleri ve yaş ortalaması gitgide ilerleyen kadronun fizik kondüsyon açısından maç sonlarına doğru oyundan kopabilmesi. Bu zafiyetleri geçen sezonki finalde Liverpool karşısında doruğa çıkmıştı.

Fenerbahçe’nin artı yanlarından en önemlisi ise genç ve kondüsyonu çok yüksek bir kadroya sahip olması. Mücadele çok üst düzeyde. Anelka ve Alex gibi Avrupa takımlarının hepsinde oynayamayacak kadar eksantrik, ancak inanılmaz derecede yetenekli oyuncuları var. Marco Aurelio ve Appiah ise her koçun aradığı, savaşçı ve topu iyi kullanabilen önliberolar. Artı, takım olarak, hem savunmadaki hem de hücumdaki yan toplarda, çoğu Türk takımına tezat oluşturacak bir şekilde iyiler. En büyük eksiklik ise sağ ve sol beklerde. Ne Serkan ne de Ümit Özat bek oynayacak oyuncu değiller. Kaldı ki, Luciano’nun hiçbir zaman ikili tandemde istikrarlı bir partneri olamadı. En son Tomas’la çok iyi bir uyum içerisindeydiler. Daum Önder, Servet, Deniz ve Ümit Özat’ı bu noktada sürekli deniyor. Fenerbahçe’de gerçek anlamda kanat oyuncusu da yok. En bariz örnek, sol kanatta aslen forvet olan Tuncay’ın oynatılmaya çalışılması.



Siz siz olun maç sonrası Telegol’de yapılan aptalca yorumlara kanmayın. Fener bu maçta kapasitesini aşarak oynadı. Mümkün olduğunca kanatlara pas yapmaya çalıştılar, 87. dk.’ya kadar panik yapıp da Milan’ın istediği gibi göbekten gelme hatasına düşmediler. Spor yazarları Milan bu maçta iyi oynayamadı diyorlar; Milan’ı uzun zamandır izliyorum, bu maçta da aynı ciddiyetle, ellerinden geldiğini artlarına koymayarak oynadılar. Yani aslında Milan uzun süre Fener’e dikiş tutturamadı. Üstüne üstlük 1-1’den sonra ciddi anlamda bocaladılar. Ancak yine de maçı, oyuncularının üstün bireysel kalitesi ve yılların birikimi olan Şampiyonlar Ligi tecrübesiyle kazanmayı bildiler. 3-1 sizleri yanıltmasın, maç zaten 2-1’den sonra kopmuştu. Fenerbahçe iki senedir Şampiyonlar Ligi’nde oynuyor diye kendini kesinlikle tecrübeli sanmamalı, karşı takımda Maldini gibi Tuncay’ın yaşı kadar senedir bu ligde oynayan bir oyuncu varken.



Uzun lafın kısası, Milan, uzun süre Daum’un doğru taktiğini sahaya yansıtan Fener karşısında bocalamasına rağmen (ki golü de çok erken bulmuşlardı) her zamanki taktikleriyle başarıya ulaşmayı bildiler: Shevchenko ve Vieri (sonradan Gilardino) çapraz koşularla defansın göbeğini şaşırtırken onların arkasında gizli forvet oynayan Kaka, inanılmaz bireysel becerisiyle B planını harekete geçirdi, ve adeta maçı tek başına kazandı. Shevchenko’nun maç sonrası röportajı ise ibret niteliğindeydi: adam kısacası İtalyan futbolunu yıllardır Avrupa’nın zirvesinde tutan sportif Makiyavelizmi özetledi desek yeridir.



Şimdi isterseniz bazı oyunculara ayrı birer parantez açalım:


Pirlo: Herhalde bu adam Milan’dan başka hiçbir takımda bu denli etkili oynayamaz. Bu maçta da bütün atakları koordine etti, oyunu müthiş kurdu. Herhalde bir futbolcu bu kadar soğukkanlı, bu kadar iyi pas verebilir. Yerine giren Vogel, Pirlo’nun yokluğunu hissettirdi. Kaka’nın ilk golündeki pasına dikkat çekmek istiyorum.

Kaka: Yaşlı kadronun genç yıldızı Fener savunmasını tek başına darmaduman etti. Hele attığı ikinci gol herhalde bu haftanın highlight’ı olacaktır. Açık alanda bu kadar iyi dripling yapan bir oyuncuya hiçbir taktik, hiçbir savunma oyuncusu önlem alamaz.

Cafu: İnsaf be adam!!! Gelmişsin 35 yaşına hala mı bu kadar enerjik, bu kadar güçlü oynayabiliyorsun. Tecrübeli oyuncu, beklenildiği gibi Fener’in zayıf sol tarafını dağıttı.

Vieri: Nerede o Dünya kupasında kendine kayarak giren Kamerunluyu devirecek güce, uzaktan takır tukur goller atan efsane ayıcık “Bobo?” Adam iki senedir hayaletleri oynuyor adeta. Yaşlılığın yanı sıra Adriana Lima’yla çıkmış olmasının da Vieri’yi bitirdiğini düşünüyorum.



Anelka: Houllier onun için “Kendi jenerasyonunun kesinlikle en iyisi” demişti. Gerçekten de inişli çıkışlı, çalkantılı kariyerine rağmen dün akşam da klasını belli etti. Tek santrfor olarak ileride bir başına ne yapabilirse yaptı. Topu en iyi şekilde sakladı. Dünyanın en iyi savunmalarında birine karşı oynamasına rağmen çoğu zaman topu kendine basan 3 adamdan kurtararak olumlu pas yapabildi. Penaltıyı kazandıran isimdi.

Alex: Bu adamdaki teknik ve soğukkanlılık gerçekten aşmış. Fakat çoğu eleştiride de belirtildiği gibi durarak oynuyor. Adeta çakılı bir pozisyonda… Hiç boşa kaçmak gibi bir eforu yok. Dünkü maçta eğer Milan’ın zayıf noktası olan kanatlarda serbest bir şekilde dolaşsaydı skor çok daha farklı olabilirdi. Bütün bunara rağmen dar alanda akıllara zarar paslar verdi ve takımın diğer oyuncularını birçok pozisyona soktu.

Tuncay: FM diliyle Tuncay’da fizik gücü ve atletizm 20/20, oyun zekası ise 1/20. Kendini mentalite açısından acilen geliştirmesi lazım. Neredeyse yaptığı hiçbir pas ve şut seçimi doğru değil. Kaldı ki, tekniği de yetersiz. Ancak çok deli dolu ve hava toplarında süper. Bu gidişle tahminimce 28 yaşından sonra fiziksel olarak yavaş yavaş çökmeye başladığı zaman futbolu da bırakması gerekecek.
Volkan: Adam elinden geleni yapıyor, savunma yetersizse daha ne yapsın? Rüştü’nün Fener’deki ve milli takımdaki hanedanı sona ermiştir.

30.05.2005

Şampiyonlar Ligi Finali İzlemek

Saat 17’ye doğru Taksim’e vardığımızda yavaş yavaş maçın havasına girmeye başlamıştık. Otobüs duraklarının olduğu yerde bin belki de daha fazla Liverpool taraftarı toplanmıştı. Hayatımda ilk defa açık havanın bira koktuğuna şahit oldum. Adamlarının hepsinin kollarının altında 24’lük kolilerde bira vardı. Enver’e “ bu adamlar için bira içmek su içmek gibi bir şey herhalde” deyince Enver bana “sen koltuğunun altında 24’lü su mu taşıyorsun?” diye yanıt verdi. Haklıydı! Kalabalığa baktım. Herkesin kafasında üç aşağı beş yukarı bir İngiliz taraftar tipi vardır: Renkli gözlü, beyaz tenli, yanakları hafif pembeleşmiş/kızarmış ve dazlak. Gerçekten de oradaki tüm taraftarların tipi bu şekildeydi. Herhalde İngiltere’de uzun saçlı taraftarları dövüyorlar! Sarhoş olmuş bir şekilde iğrenç aksanlarıyla şarkı söylüyorlardı. Tek anladığım oyuncuların ismiydi. Başka da hiç bişi anlaşılmıyordu. Bizdeki tezahürat sisteminden oldukça farklıydı bağırma şekilleri. Bunu daha önce Prof. Halil Berktay ile konuşmuştuk. Berktay, biz de kilise kültürü olmadığı için maçlarda şarkı söylemediğimizi söylemişti. İlginç bir bakış açısı açıkçası. Her neyse, Liverpoollu taraftarları gören bazı cin Eğitim-Sen’ciler hemen onların yanlarında protesto yapmaya başladı. Nasılsa, İngilizler varken bizim polisimiz onlara dokunamazdı. Ancak sarhoş ve kalabalık İngilizler, Eğitim-Sen’cilerin elinde megafonu alıp Liverpool diye bağırmaya başladılar. Eğitim-sen’ciler “biz burada eğitim sistemini protesto etmek için bulunuyoruz” deseler de, İngilizler “Evet biz de İngiltere’de eğitime önem veririz” diye geçiştirip megafonla Liverpool tezahüratlarına devam ettiler. Dahası bazı Liverpool taraftarları, Eğitim-Sen’cilerin elinden bayrakları alıp sallamaya başladılar. Komikti Taksim, ama çok daha komik manzaralarla karşılaşacakmışız 2 saat sonra…

Sahil yolu, Yeşilköy, Güneşli’yi geçip İkitelli’ye geldiğimizde artık bulunduğumuz yerin İstanbul ile alakası yoktu. Yolda Liverpool’lu taraftarlarla beraber geldik. Kimisi bildiğimiz taksilere binmişti. Bazı uyanıklar ise arabalarını taksi gibi kullanmıştı. Örneğin 5 İngiliz’in bordo bir Şahin’e tıkıştığını gördük. Adamların hayatındaki sanırım ilk ve son şahine binişleri olmuştur. Başakşehir diye gayet varoş bir yere geldik. Şehrin yol kısmının muhtelif yerlerine “ Welcome to champion Başakşehir” ya da “Sports is friendship and peace” gibi pankartlar asmışlardı. Önce sağlı sollu veletler gözüktü. Yolun kenarında arabalardaki İngilizlere “çak çak” yapıyorlardı. Bazı uyanıkları ise biraz önce bir şekilde öndeki arabalardan aldıkları/çaldıkları Liverpool atkılarını arkadaki arabadaki İngilizlere satmaya çalışıyordu. Daha da dumuru az sonra geldi. Tüm mahalle halkı yolun kenarına inmişti. Yaşlı başlı teyzeler yolun kenarında çekirdek çitletiyorlar, daha gençleri ise ellerindeki Türk bayraklarını sallıyorlardı. Erkeği – kadını, yaşlısı – genci bütün mahallenin işi gücü yoktu ve yoldan geçenleri izliyorlardı. Yanlış anlamayın gelen Başbakan ya da takım otobüsü falan değildi. Allahın liman işçileri idi.

Yol tıkanmıştı. İşin komik tarafı sağımız uçsuz bucaksız çayır, solumuz da öyle. Ama gel gör ki sadece 2 şeritli yol yapılmış. Daha da Türk aklı sanki o saatte karşıdan gelecek varmış gibi gelişi bir türlü gidişe katmadılar. Yolda durmuş etrafı izlerken, birden 10 tane veledin bir tepeye koştuklarını gördüm. Azıcık ilerleyince tepenin arkası gördündü. Dünyanın birası için İngilizlerden teki işiyor, bizim veletler tepeden adamınkine bakıyor, adam da kafayı kaldırmış veletlere bakıyor. Daha sonra yolun tıkanıklığından yararlanan tüm İngilizler yolun kenarını İngiliz sidiği ile doldurdular. Nihayetinde stat göründü ve saatlerdir otobüsün içersinde sıkılan İngilizler, otobüsten indiler ve dağ, tepe, bayır, çayır aşarak stada gittiler. Biz de arabamızı park edip stada girdik. Gazetelerde, yok karaborsa timi yok 3 kademeli güvenlik falan yazıyordu ya. Hepsi palavra. Doğru düzgün üstüm aranmadı bile.

Böylece maça iki saat varken stada girdik. Acıktım. Büfeye gittim. İnanılmaz bir arbede. Bizim büfedekiler İngilizce anlamıyorlar, adamlar da haliyle Türkçe bilmiyorlar. Bu karışıklıktan yararlanıp “bana oradan 2 tane hamburger versene” deyip sıra mıra hiç bir şeyi takmayıp yemeğimi aldım, üzerine bir güzel de İngilizlerden küfür yedim. Neyse yerimize oturduk. Bir tek penaltıların atıldığı tribün Milanlılarındı. Bir de numaralı da bir kısım pek bağırmayan İtalyanlar vardı. Yine de Milanlılar çok daha organize olmuşlardı. Tribünlerde görmüşsünüzdür, oturma düzenleri diklemesine kırmızı, beyaz, siyah şeritler halindeydi. Olimpiyat stadının iğrenç ambiyansında bile karşı tribünden sesleri çok net duyuluyordu. Kalan tribünlerin nerdeyse tamamı Liverpool taraftarıydı. Her taraf kırmızıydı. Liverpool bariz bir şekilde ev sahibi takımıydı maçın. Hatta maç başlamadan önce Milan sahaya çıkarken “ We will rock you” çalarken, Liverpool “You’ll never walk alone” ile çimlere ayakbastı.

Maçın başlaması çok komik oldu. Bizim alıştığımız “santra ile üçleme” olmayınca bizim bulunduğumuz tribünde maçın başladığını idrak etmek yaklaşık yarım dakikamızı aldı. Zaten hemen sonrasında da Maldini’nin golü gelince iki saattir bağıran Liverpoollular yerlerine çöktüler. Kaka döktürüp, Crespo golleri atarken statta mutlak sessizlik vardı. Bu arada Shevchenko’yu statta seyretmek inanılmaz büyük keyif. Televizyon toplu oyuncuyu çektiği için Sheva’nın topsuz koşularını görmek mümkün olmuyor. Sheva yaptığı çapraz koşularla savunmayı dağıttı, son iki golde de çok büyük payı vardı bu açıdan. Stam gerçekten mükemmel bir stoper buna değinmeden geçemeyeceğim. Baros’un geçmesine hiçbir şekilde izin vermedi.

Her neyse. Devre olunca Liverpoollular yeniden canlandılar. Bir kez daha şarkı söylemeye başladılar. Bu arada şunu gördüm, adamların futbol kültüründe teknik direktörün yeri çok büyük. Bizde teknik direktör için yazılmış benim bildiğim bir tek “ Bir günde kral olmadık, bir günde tahtan inmeyiz” var. Oysaki adamlar nerdeyse tüm maç “arı vız vız vız” melodisinde “Rafa Rafael (3x), Rafael Benitez” şeklinde bağırdılar. Zaten pankartlarında da bu yansıyor. Statta bol miktarda “Rafa’s Red Army” ve türevi pankartlar vardı.

Milan’ın göbeğindeki Seedorf – Kaka – Pirlo üçlüsü ilk yarı boyunca kanatları kullanmadılarsa da Cafu’nun sürekli ileriye çıkmasıyla sağ kanatta etkili oldular. Ancak Maldini’nin bunu yapamadığını gören Benitez, soldan bindiren bir Milanlı olmayınca sağ bek Finnan’ın yerine ikinci yarıya Hamann ile başladı. Ancelotti’nin bu hamleye karşılık vermesi epey zamanını aldı ve Serginho’yu oyuna alana kadar iş işten geçmişti.

Gerrard’ın müthiş aşırtması ile arkamdaki Liverpoollular üstlerini çıkarmışlardı. Hemen ardından iki, derken üçüncü golle arkamdakiler birbirlerine sarılıp ağlamaya başladılar. Milan’ın ne olduğunu anlaması 80. dakikayı bulmuştu. Bu dakikadan sonra yeniden kontrolü ele geçirdiler. Her neyse, maça çok fazla girmeyeceğim, zaten izlediniz.

120 dakika boyunca çok saçma sapan hatalar yapan Dudek’in - bu arada 118. dakikada Dudek kurtarmadı, Sheva atamadı.- üç penaltı kurtarması maçın ironisiydi. Maçın oyuncusu Steve Gerrard seçildi ama bence Jamie Carregher’dı. Uzatmalar boyunca Bülent Korkmaz’ın Arsenal maçındaki performansını hatırlatan bir oyun sergiledi. Tüm duran toplardaki kafa toplarını uzaklaştırdı, kaç kere sakatlanma pahasına müdahaleler etti, nitekim sakatlandı da. Sonuçta İngilizler kazandılar, kupayı kaldırdılar, stadı turladılar ve gittiler.

Sabahın 4’ünde ancak vardım eve, yine aynı trafik sorunu yüzünden. Sabah 10.30’da Taksim Meydanı’ndaydım yine, bu kez okula gitmek için. Liverpoollular dolanıyorlardı meydanda. Ellerinde poşetler, içlerinde altılı bira kutuları…