İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

17.04.2007

Çeyrek Finaller

Buraya ilgi çekici bir başlık yazmak isterdim ama bulamadım. Son sekiz-on gündür Şampiyonlar Ligi maçlarını düşünüyorum, matematiğini bulmaya çalışıyorum. ''İyi ki Şampiyonlar Ligi var'' diyorum sonunda. Sonunda hep haklı olanlar kazanıyor. Tamam, ''hep'' değil belki ama bu aşamaya geldikten sonra haklıların kaybetmesi pek bir zor oluyor. Dört çeyrek final serisini de geniş olarak analiz etmek istiyorum bu yazıda, yarı finalleri de sonra inceleyelim...

İlk seriden başlayalım; en kolay seri oldu PSV-Liverpool eşleşmesi. Seri öncesi duruma bakalım önce: PSV, başka bir İngiliz takımı Arsenal'i elemiş, çoğu otoriteye göre sürpriz yapmış. Liverpool ise son şampiyon Barcelona'yı elemiş önceki turda -o da sürpriz sayılabilir- . Liverpool'un başında çok tecrübeli, çok başarılı, takımını çok iyi tanıyan, çok ama çok zeki bir adam olan Rafael Benitez var. Barcelona maçlarından önce Bellamy'nin Riise'yi dövdüğü yazılmıştı, takım içinde gerginlik vardı, hatırlarsanız. Hepsinin üstünden geldi Rafa. Takımını kenetledi, kimseyi dışarıda bırakmadı. Dar bir kadroya sahip olsanız bu kolaydır, diyebiliriz. Rafa'nın geniş bir kadrosu da vardı, üstelik. Sanırım, başarısı daha iyi aktarılabiliyor böylece. PSV takımının durumuna bakalım. Çok fazla kapasiteye sahip olan bir kadroları zaten yoktu. Başlarında da kalan teknik direktörler arasında en tecrübesiz olan Ronald Koeman var. İlk maç içeride ve savunmanın belkemiği olan Alex de cezalı.

Dersini çok iyi çalışıyor Rafa Benitez, takdir etmemek mümkün değil. Mascherano ve Crouch'u sahaya sürüyor, rakibi çözüyor. Dediğimiz gibi, PSV'nin zaten boy ölçüşebilecek bir kadrosu yok. Ellerinden gelen mücadeleyi yaptılar zaten maçın başlarında. 0-0 iken Varynen'in uzaktan bir şutu vardı, gol olabilirdi. Olsaydı ne olurdu, bilemiyorum. İçimden geçen o ki, Liverpool yine rakibini mahvederdi. Gerrard, Riise ve Crouch'un golleriyle bitirdiler işi. O maçta, Alex olsa ne olurdu? Yine pek birşey değişmezdi gibime geliyor. Kadro kapasitesi farkı açıktı, çünkü. Liverpool rahat geçti, kadro kapasitesi ve teknik direktör farkı diyelim, yeter sanırım.

İkinci serimiz; Liverpool'un yarı finaldeki rakibini belirliyordu. Valencia ile Chelsea arasındaydı. Seri öncesi duruma bakalım: Valencia, çok zorlu bir seri sonrası İtalya Serie A'nın açık ara lideri İnter'i elemiş. Maç sonrası olaylar çıkmış, kaptan Marchena cezayı yemiş. Chelsea ise Porto'yu elemiş. Takım içinde sorunlar var. Jose Mourinho, sonrasında ne olursa olsun, kupayı almak istiyor. Yüzeysel olarak bakarsak, Chelsea'nin çok üstün bir kadrosu var.

İlk maç başlıyor. Valencia, bütün eksikliklerine rağmen müthiş oynuyor. Chelsea, gerektiği gibi oynamıyor. David Silva'nın uzaktan attığı golle, Valencia öne geçiyor. Valencia, doğruları yapıyor. Yetmiyor ama, Chelsea bastırınca durduramıyorsunuz, öyle veya böyle, golü atıyorlar. Doğru anda golü atıyorlar ama sonrasını bulamıyorlar. Devamına izin verilmiyor, altı gün sonraya randevu veriliyor... Altı gün sonra gidiyoruz Mestella'ya. Müthiş bir atmosfer var, abartmadan söyleyeyim. Valencia iyi başlıyor maça, rakibini bunaltıyor. Sonrasında, gel de sinirlenme. Chelsea'nin gardı zaten inmiş, baskını kabul ediyor. Zorla ayağı kaldırıyorsun rakibini. Neyse, kalkıyorlar, bastırıyorlar. ''Gol geliyor'' diyorum izlerken, Chelsea gol atmak isteyince zaten atar, sen de gol yemek istiyorsun adeta. Valencia golü buluyor, ama baskıyı Chelsea kuruyor. İlk yarıyı Valencia önde bitiriyor. Bu dakikadan sonra Valencia'yı anlamak mümkün değil. Beklediğimiz üzere, ikinci yarının başında Chelsea golü atıyor. İkinci yarının ortasında Raul Albiol de sakatlanıyor, zaten kadro kapasitesi zayıf olan Valencia'nın dengesi iyice bozuluyor. David Villa da etkisiz oynayınca, bir tek Angulo'nun çabaları kalıyor. En sağlam adamlar dediğin Ayala ve Albelda da vasat performanslar verince... Chelsea gidiyor, güzel bir gol atıyor... Söyleyecek fazla sözümüz var da diğer seriler bekliyor...

Diğer tarafa dönelim. Orada tek İngiliz, iki İtalyan var, bir de Alman... Roma-ManUtd'den başlayalım. Seri öncesi duruma bakalım: Roma'nın kadro kapasitesi oldukça dar. İstiyorlar ama, finale çıkmayı çok istiyorlar. Buraya kadar gelmişken, devam etmek istiyorlar. Başka bir istekleri yok zaten. Lyon'a karşı sürpriz sayılabilecek bir şekilde turu geçmişler. Gelen takım, Manchester United. Çeyrek finalistler arasında, sezon başından beri ulusal liginin zirvesinde duran tek takım. Teknik direktörleri; hocaların en kıdemlisi Sir Alex Ferguson.

İlk maç başlıyor. Çok yüksek tempoda oynanıyor. Roma elinde ne varsa bastırıyor. Fikret Engin olsa ''Allah ne verdiyse vuruyorlar...'' derdi heralde. Bastırıyorlar, oluyor da. Birinci golü buluyorlar. Rakip takımın en önemli isimlerinden Paul Scholes kırmızı kartı görüyor. Roma bastırıyor yine. Sir Alex, ne yapması gerektiğini biliyor ama. Çok fazla şey istemiyor, tek bir gol. Takımı o tek golü buluyor. Ondan sonra, Roma bir gol daha atıyor. Sekiz gün sonrasına randevu veriliyor... İngiltere'ye gidiyoruz.Manchester United'da Paulie yok, Vidic yok, Gary Neville yok. Kafamızda soru işaretleri. Nasıl yapacak hoca? Belki de yapamaz, belki de Roma bir sürpriz daha yapar. Roma'da da Perrotta ile Taddei yok. Demiştik, bir adam çıkarsan takım çözünür diye. ManUtd öyle olmuyor ama çünkü kadro geniş. Yine yüksek tempoda başlıyor maç, Sir işi çözüyor, ilk maçta çözmüş olmalı. Farka koşuyor takım...

Geldik son seriye. Milan ile Bayern Münih arasında. Seri öncesi duruma bakıyoruz. İki takımın da benzer durumları var. Sezon boyunca istikrarsız gidiyorlar. Bayern Münih, önceki turda kendinden biraz daha iyi olan(ulusal lig bazında) Real Madrid'i eliyor. Milan ise uzatmalarda Celtic'i geçiyor. Milan'ın çok iyi bir orta sahası var, kaleci sorunu ve forvet sorunu var. Bayern Münih ise tersine, sezon başından beri yarım orta sahayla oynuyorlar.

İlk maç başlıyor. Ottmar Hitzfeld işini biliyor, takımını ona göre kuruyor. Milan müthiş bir baskı kuruyor ama faydası ne? Bir gol çıkarıyorlar sonunda. Bir gollerini hakem iptal ediyor, Van Buyten skoru eşitliyor. Kaka, masaya yumruğunu vuruyor sonra. İlk golden önce olduğu gibi, klasik hareketlerini yapıyor, Lucio'ya penaltıyı yaptırıyor. Kendisi atıyor, gol oluyor. Maç biterken, Van Buyten olmayacak bir gol atıyor, arkası haftaya diyor... İkinci maç, Allianz Arena'da. Bayern bastırıyor, golü bulamıyor. Milan da ''Atamayana atarlar'' prensibini hayata geçiriyor. Arka arkaya iki gol geliyor. İkinci yarıda Bayern bastırıyor, ama olmuyor. Dida kariyerinin en iyi maçlarından birini çıkarıyor, diğer tarafta Roy Makaay da kariyerinin en kötü gecelerinden birini geçiriyor. Milan yarı finale gidiyor.

Yarı final eşleşmeleri; ManUtd-Milan ve Chelsea-Liverpool şeklinde. İngilizler, çeyrek finali kayıpsız atlatıyor. Bakalım ileride ne olacak? Bir hafta ara var Lig'de, yarı final serilerini de başka bir yazıda irdelemek üzere...

11.04.2007

Zirve Hesapları Yine Karıştı

Son yılların en heyecanlı zirve mücadelesine sahne olan La Liga’da bu haftasonu da yine ilginç sonuçlar alındı ve zirve mücadelesi yeni bir boyut kazandı.

Şampiyonluk yarışında adı zikredilen takımlardan Valencia ve Sevilla’nın diğer rakiplerine oranla biraz sıkıntısı var. Avrupa Kupalarında mücadelelerini sürdüren bu iki takım her iki kulvarın yoruculuğu karşısında, kendilerinden beklenen performansı gösteremiyorlar. Sevilla bu hafta eline kadar gelen liderlik fırsatını, tam anlamıyla elinin tersiyle itti ve ikinci sırada kalmayı sürdürdü. Bir gün önce Barcelona’nın üç puan kaybetmesiyle liderlik hayali kuran Sevilla bu yıl birçok kez tekrarlandığı gibi bu fırsatı değerlendiremedi. Tabi bunda UEFA kupası mücadelesinin takım üzerinde olumsuz etkilerini de görmekteyiz. Rakiplerine oranla daha tecrübesiz diyebileceğimiz Sevilla kadrosu şampiyonluk stresini uzun süredir yaşıyor ve bu nedenle de ne geçen sezonun ikinci yarısındaki ne de bu sezonun ilk yarısındaki performanslarını gösterebiliyorlar. Sevilla’da yıldız dediğimiz oyuncular da bu sezon bu dönemlerde takımı zor durumdan kurtaracak performansı tam anlamıyla gösteremiyorlar. Mamafih, Sevilla takımı bu sorunlarına rağmen ligde ikinci, UEFA kupasında çeyrek finalde ve Kral Kupasında da yarı finalde. Üç kupayı da kazanabilme umutlarını sürdürüyorlar. Bunu da göz ardı etmiyoruz elbette.

Barcelona’nın, Zaragoza deplasmanından puansız dönmesi ise bence Barca için çok da kötü bir netice değildi. Deplasmanlarda zaten başarılı olamayan Barcelona için bu deplasmanda bir puan alınabilse belki şampiyonlukta en önemli viraj aşılmış olacaktı ama bu gerçekleşmedi. Kalan maçları diğer rakiplerine nispetle daha kolay olan Barcelona’nın şampiyonlukta puan olarak önde olmanın dışında bu anlamda da avantajlı olduğunu söylemeliyiz.

Barcelona, Sevilla ve Valencia’nın puan kayıpları yaşadığı haftanın en şanslılarından biri Real Madrid’di kuşkusuz. Uzunca süredir kaybetmeyen Real dün gece de Osasuna karşısında belki de bu sezon ki en iyi iç saha performanslarından birini göstererek 2-0 galip geldi. Bu galibiyet onları Barcelona’nın bir, Sevilla’nın ise iki puan arkasına getirdi. Beğenmediğimiz Real artık zirve yarışının tam olarak ortağı durumuna geldi. Bundan sonra işleri daha zor olacak, çünkü artık onlar da göz önünde.

Şampiyonlar liginde Chelsea ile yarı final için karşılaşacak olan Valencia ise ligde kalmak için tüm çabasını sarf etmek zorunda olan Athletic karşısında, beklendiği üzere konstrasyondan yoksundu ve istediğini alamadı. Kazanmış olsalar her şey çok iyi olabilirdi. Valencia takımının dikkatini şampiyonlar ligine verdiğini rahatlıkla görebiliriz. La Liga’da alt etmeleri gereken takım sayısı hayli fazla. Şampiyonlar liginde ise kupaya uzanmak daha ulaşılır bir hedef olarak görünüyor. Bu nedenle de takım ligde çok da hevesli değil. Bir de sakatlıklar var tabi. Bu kadar sakatlık yaşamış bir takımın hem ligde zirve mücadelesi vermesi hem de ş.ligini zorlaması başarıdır. Hele de bunlardan birinde zirveye çıkabilirlerse. Sezonun en iyisi dememiz lazım onlara o zaman.

Barcelona’yı yenerek zirveye yeniden şekil veren Zaragoza ise bu hafta 4. sıraya yükseldi. 7 haftadır kaybetmeyen Zaragoza takımı da acaba şampiyon olabilir miyiz? Sorusunu kendilerine sormaktalar. O olmasa bile ş.ligi hedefinin içindeler ve bunu başarmak istiyorlar. Aimar’lı, D’Alessandro’lu, Gabi ve Diego Milito’lu çok renkli ve sempatik bir takım, Zaragoza takımı. Onları orada görmek güzel olur sanırım ama ş.ligini istiyorlarsa 4. olmak yetmeyebilir bu yıl. Çünkü 1999-2000 sezonunda bu hedefi yakalamış olmalarına rağmen UEFA’ya gitmek zorunda kalmışlardı. Bunun nedeni de ligi 63 puanla 4. bitirmelerine rağmen, 62 puanla 5. olan Real Madrid’in o sezon şampiyonlar ligi şampiyonu olması yüzünden İspanya Futbol Federasyonu Zaragoza’yı değil, Real Madrid’i şampiyonlar ligine göndermişti. O yüzden bu yıl da Valencia’nın kendilerine aynı problemi yaşatma ihtimalini göz önünde bulundurarak ligi ilk üçte bitirmeyi hedefleyeceklerdir(Tabi bu arada Liverpool’a yapılan İspanya Futbol Federasyonu için de örnek teşkil edebilir).

Haftalardır yaşadıkları kayıplarla şampiyonluk yarışından kopan, ş.ligi işini de hayli zorlaştıran hatta UEFA kupası bari gitse dediğimiz Atletico bu kez deplasmanda Villarreal’i mağlup ederek zirvede yaşanan puan kayıpları sonrası hedeften kopmak için henüz erken, şampiyonluk pek mümkün görünmeyen bir hedef olsa bile şampiyonlar ligine ulaşmanın mümkün olduğunu anlamış bulunuyorlar. 47 puandalar ve ş.ligi sınırının sadece 3 puan gerisindeler. Tabi arkalarında da, 2 ve 3 puan gerilerinde kendilerini UEFA sınırından aşağı atmak için iştah kabartan Recreativo ve Racing takımları var. Atletico’da kalan haftalarda zirvede olan takımlardan sadece Barcelona ile karşılaşacak bu bir avantaj. Bunu değerlendirmeleri gerekiyor.

Aslında bu yazıyı oturup onlara ayırmak gerekecekti. Bunu bir başka yazıya bırakalım deyip, kendilerinden kısaca bahsetmek istiyorum. Kimden mi? Tabiî ki Racing Santander’den. Geçen sezon düşer dediğimiz ama düşmeyen, bu sezon da düşmeme mücadelesi verir dediğimiz ne var ki ligde kalma değil de UEFA kupası mücadelesi veren Santander takımı gerçekten alkışı hak ediyor. Miguel Angel Portugal bu yıl ismi en üstlere yazılması gereken birkaç isimden biri. Santander bu yıl en az yenilen takımlardan biri. Deplasmanda bile çok zor yeniliyorlar. Son 12 maçında sadece Nou Camp’da kaybettiler. Bu hafta da Sevilla deplasmanından puanla döndüler. İki hafta önce de Valencia’yı deplasmanda devirmişlerdi. Bu hafta karşılarında Real Madrid olacak. Yani zor maçları bile neredeyse kayıpsız kapatıyorlar. Bu süreci uzatabilirlerse sezon sonunda büyük bir sürprize imza atabilirler. Ben tebrikler Santander diyorum, şimdiden.

Ligin zirvesi hayli heyecanlı geçerken, alt sıralarda da hummalı bir yarış var. Haftaya 18. sırada giren Athletic, Valencia galibiyetiyle 16. sıraya yükseldi. 29 puana ulaşan bir başka takım ise Levante oldu. Betis’i konuk eden Levante alması gereken üç puanı alamadı. İyi gittiklerini söyleyemeyiz. Düşen takımlar arasında isimlerinin olması muhtemel görünüyor. Celta ise Recreativo karşısında 75. dakika beraberliği bulmasına rağmen son beş dakika üç gol yiyip, bir gol atıp maçı 4-2 kaybetti. 27 puanları var ve bir türlü sonuca gidemiyorlar. Birkaç hafta içinde tekrar ümitlenen Sociedad ve Nastic ise yeniden kaybetmeye başladılar. Her iki takım da 21 puandalar. Nastic, Deportivo deplasmanından puansız dönerken, Sociedad da Espanyol karşısında 1-0 mağlup oldu. Yine de umutlarını yitirmiyorlar çünkü Celta, Levante ve Athletic de puan kayıpları konusunda oldukça cömert davranıyorlar.

Ligde kalma savaşı bu beş takım arasında sürecek gibi görünüyor ancak ardı ardına alabilecekleri kötü sonuçlarla Betis, Osasuna ve Mallorca gibi takımlar da bu sıkıntıyı yaşayabilirler ancak şu an ki durumlarıyla bu zor olur. Betis ve Mallorca alacakları birkaç iyi sonuçla ligi bitirmeyi bekleyecekler. Osasuna için ise malum UEFA kupası mücadelesi sürüyor. Ligde orta sıra takımları Deportivo ve Getafe ise kupada final arzusundalar. Tüm konsantrasyonları o yönde. Villarreal bu hafta kazanabilmiş olsaydı UEFA yarışına isimlerini ekleyebileceklerdi ama olmadı. Haftayı galip bitirenlerden Espanyol da UEFA kupasında Benfica maçına kilitlenmiş durumda.

La Liga’da ligde kalma mücadelesi her sezon benzer tablolar ortaya çıkarıyor ancak zirve mücadelesi her zaman böyle olmuyor. En son beş altı takımının “adının karıştığı” bir şampiyonluk yarışını 1999-2000 sezonunda Deportivo’nun şampiyonluğuyla yaşamıştık.

Son olarak haftanın takımı diyelim;

Kalede; Santander’den Tono

Savunmada; Real Madrid’den Sergio Ramos, Zaragoza’dan Gabi Milito, Athletic’den Sarriegi ve Racing’den Ruben.

Orta Sahada; Zaragoza’nın Arjantinlilerinden Aimar, Mallarco’dan İbagaza, Atletico’dan Agüero ve Celta’dan Canobbio.

Hücumda; Recreativo’dan Rosu ve Real Madrid’den Raul.

Sonu Göründü

Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar sevgili ortakafagol okurları. Çok uzun zamandır sizlerle buluşamadım. Bu aranın bu kadar uzamasındaki sebep okuldaki sınavlarımdır. Sınav sezonu açıldıktan sonra yazı yazmak için zaman bulmak benim için çok zorlaştı. Ancak yazı yazamadığım için çok üzgün olduğumu da belirtmek isterim. Lafı uzatmamak gerekirse aranın bu kadar açılması yüzünden beni bağışlamanızı isterim.

Evet 2006-2007 sezonunun da birçok Avrupa ligi sonu göründü. Zirvede amansız bir yarış. Fark sadece burun farkı. Belki kazanan sadece ikili averaj sayesinde belli olacak. Futbol açısından çok zevkli bir yarış olsa da bu takımın oyuncuları için ve bu takımın taraftarları için zor zamanlar olsa gerek. Taraflardan biri beraberlik bile alsa liderin ismi değişebilir. O yüzden takımların hata yapma lüksleri yok denecek kadar az. 1 puanlık farkla çok az da olsa Genk ileride. Genk son şampiyonluğunu Wesley Sonck’ lu Trabzonspor’ dan tanıdığımız Bernd Thijs’ li rüya kadrosuyla kazanmıştı. Bu iki oyuncunun da şu an esamesi okunmadığına göre Genk tarafı başarıya oldukça aç.

Genk’ in hemen arkasındaki Anderlecht’ te ise Belçika Ligi’ nde şampiyonluk bir geleneğe dönüştü artık. Her sezon şampiyon olunmasa da yarışta kalınıyor. O yüzden stresli zamanlarda Genk’ ten bir adım öndeler. Kadro kaliteleri de Genk’ e göre oldukça fazla. Özellikle Frutos ve Tchite’ den oluşan forvet hakkı çok efektif performanslar sergiliyorlar. Ancak Anderlecht’ in kendisinin seviyesindeki veya kendisinin seviyesine yakın takımlarla oynadığı maçlardaki başarısızlığı taraftarlarını korkutuyor.

İki takımın ileriki haftalarda birer tane zor maçları var. Anderlecht, Standard Liege ile oynarken Genk’ te Club Brugge deplasmanına gidecek. Bu iki takımında geleceğini bu iki maçın belirleyeceğini söylemek yanlış olmaz. Ancak bana göre bu yarış Avrupa’ nın en amansız zirve yarışı. İki takımın kendi aralarındaki oynadıkları son karşılaşmanın 1-1 bittiğini düşünürsek bu yarış son haftaya kadar devam eder.

Dikkat Çeken Oyuncular

Son zamanlarda Belçika Ligi’ nde en çok dikkatimi çeken oyuncu Nijeryalı forvet Patrick Ogunsoto. Lagos doğumlu Siyahi oyuncu Ogunsoto bu sezon Westerlo formasıyla 27 maçta tam 18 gol attı. Ayrıca iki maç dışındaki bütün maçlarda 90 dakika futbol oynayan Ogunsoto diğer iki maçta 89. dakikalarda oyundan alındı. Yani tam bir istikrar abidesi. Büyük ihtimalle bu sezon sonu gol kralı olacak farklı bir özelliğiyle de dikkat çekiyor. Yıldız oyuncu bu sezon sadece 2 sarı kart gördüğü için ligin en centilmen oyuncularından biri. Ogunsoto’ nun formunda son zamanlarda bir düşüş olsa da takımını en önemli oyuncusu olarak göze çarpıyor. İmajı ile Trabzonspor’ un kanat oyuncusu İbrahima Yattara’ ya da benzeyen oyuncuyu Türk takımları mercek altına aldı mı çok merak ediyorum. Ogunsoto kariyeri ile de göz dolduruyor. Westerlo’ ya transferinden önceki 4 sezonda Ergoletis formasıyla Yunanistan 1. Ligi’ nde 104 maçta 71 gol attı. 83 doğumlu oyuncu büyük ihtimalle ileriki sezonlarda Avrupa’ nın sayılı liglerinde 9 numaralı formasıyla göz dolduracak.

Geri Kalanlar

İki takımın zirve yarışını yaptığı Jupiler League’ de diğer takımların hangi sırayı alacağı üç aşağı beş yukarı belli olmuş durumda. UEFA biletini Standard Liege büyük bir sürpriz olmazsa kapacak. En yakın rakibiyle arasında 6 puan olan kırmızı beyazlılar çok belli etmeseler de akıllarını çelmiyor değil. Düşme hattındaysa en büyük tehlikeyi Beveren ve Lierse taşıyor. Beveren’ in az da olsa şansı olsa da otoritelere göre Lierse sezon sonunda lige devam edecek.

Evet bir yazımın daha sonuna geldim. Umarım sizin için okuması zevkli bir yazı olur. Benim için yazması oldukça zevkli bir yazı oldu.

9.04.2007

Bundesliga'nın ekonomik yapısı

Bugün Avrupa’nın en büyük 5 liginden biri kabul edilen Bundesliga; esasında La Liga, Serie A ve Ligue 1 gibi rakiplerinden çok daha sonra kuruldu. Bunun sebebi 1963 yılına kadar Almanya’da hala daha amatör seviyede oynanmasıydı. 1963 yılı öncesinde Alman takımları Operliga’da, ( üst lig) bölgesel seviyede mücadele eder, daha sonra da play-offlarla ulusal şampiyon belirlenirdi. 1962 Dünya Kupası’nda Alman milli takımı çeyrek finallerde Şili’ye elendikten sonra, artık profesyonel futbolu kabul etmeleri gerektiği ortaya çıktı. Böylece 1963 yılında bölgesel liglerden çeşitli takımların katılımıyla Almanya profesyonel futbol dönemini açmış oldu.

Bundesliga, türkçesiyle federal lig, bugünkü konumunu 1994 yılından sonra; Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra aldı. Buna göre Bundesliga her kümede 18 takım olmak üzere iki takımdan oluşuyor.

Ekonomik başarı ve sürekli artan popülaritesi ile Bundesliga 2005/2006 sezonunda 1.52 milyar euro kazanan bir kurum haline geldi. Bu haliyle profesyonel futbol sektörü sadece ödediği 460 milyon euro vergi ile ülkenin en önemli vergi ödeyen sektörlerinden biri değil; aynı zamanda sektör içersinde 34 bin çalışanın bulunması ile önemli bir işveren konumuna yükseldi.

Bundesliga’nın bu kadar büyük bir sektör haline gelmesinde en önemli etken ligin geniş kitleler tarafından takip edilmesi. Bundesliga 2007 raporuna göre futbol %53 ile en çok ilgilenilen spor dalı konumunda. Onu %40’lık oranlarıyla Kış sporları ve Formula 1 takip ediyor. Elbet “takip etmek” sözcüğü finansal değerleri açıklamak için yeterli değil.

Alman futbol seyircisi yüksek katılım oranıyla ligin en önemli gelir kalemlerinden birini oluşturuyor. 2006-2007 yılının rakamlarına göre sezon boyunca oynanan 306 maçı 11.9 milyon biletli seyirci izledi. Bu da maç başına ortalama 38.888 seyirci demek. Bu şekilde Bundesliga, NFL’in ardından tüm dünyada en çok izlenen 2. ülke içi profesyonel spor organizasyonu oluyor. Alman futbol seyircisinin ilgisi sadece 1. lige değil, aynı zamanda Bundesliga 2. ligi de oldukça büyük ilgi topluyor. Yine bu sezonun sayılarına göre Bundesliga 2. ligi, 16.815 seyirci ortalaması ile sezonu kapattı. Böylece, Bundesliga 2; Türkiye Süper Ligi, Belçika 1. ligi, Portekiz 1. ligi gibi ülkeleri geride bıraktı. Sayı vermek gerekirse Türkiye Süper Ligi’nin 2006-2007 seyirci ortalaması 14bin 49 olurken, Galatasaray sezonu 16.307 seyirci ortalamasıyla tamamladı.

Bu katılım yüksekliğinin altında yatan temel sebep Bundesliga’da bilet oranlarının görece olarak çok daha düşük olması. Premierleague’de ortalama bilet fiyatı 48€, La Liga’da 32€, Serie A’da 24€ iken, Almanya’da bu fiyat 18€ .

Büyük seyirci oranlarına karşılık, bilet fiyatlarının düşük olmasıyla, bilet gelirleri Bundesliga’nın ancak 3. büyük gelir kalemi olabiliyor. Bu kalemlerden aslan payını %28’lik oranla reklamlar ve sponsorluk alırken, %25.21 ile televizyon yayınları ikinci sırada yer alıyor. Maç gelirlerin oranı ise %23.46. Bu üçlüyü %7.18 ile transferler; %4.41 ile ürün satışları takip ediyor.

Gelir kalemlerinin başını çeken reklam ve sponsorluk alanında en büyük geliri 2007 yılının başından itibaren Schalke kazanıyor. Rus doğalgaz devi Gazprom ile 2007 yılı itibariyle başlayan anlaşmaya göre Schalke ilk etapta 100 milyon € alacak. 2012’ye kadar devam edecek anlaşmada eğer Schalke, Şampiyonlar Ligi’ne katılırsa bu miktar 125 milyon €’ya kadar yükselecek. Anlaşmaya göre Schalke forma göğüs reklamı olarak Gazprom’un amblemini taşıyacak, Gazprom, stadın reklam panoları hakkına sahip olacak. Bununla birlikte bir tribünün adına da şirketin ismi verilecek.

Gazprom anlaşması ile birlikte, 1. ligdeki ana sponsorlarda enerji şirketlerinin sayısı beşe yükseldi. Bu sektörü, 4 şirketle seyehat, 3 şirketle finansal kurumlar, 2 şirketle telekomünikasyon ve birer şirketle içecek, spor bahis, tekstil ve otomotiv sektörleri takip ediyor. İkinci ligde de toplam 9 takımın sponsorları enerji ve finans sektörlerinden.

Bu 1.5 milyarı aşan gelirin aslan payı tabi ki 1.lig kulüplerine ait. Deloitte’in raporuna göre Bundesliga 1, 1.287 milyar euroluk senelik geliriyle PremierLeague (1.974 mir €) ve SerieA’nın (1.336 mir €) ardından Avrupa’nın en büyük 3. gelir sahibi ligi.

1.lig ile 2. lig arasındaki gelir dağılımı %85-%15 olunca, 1. ligde kalmak ve 1. lige çıkmak oldukça önemli bir hedef haline geliyor. Gerçekten de ligden düşen ve lige çıkan kulüplerin gelir-gider tablolarına baktığımızda bu iddianın doğruluğunu kanıtlıyoruz. 2004-05 yılında birinci ligden düşen üç kulüp ortalama olarak 29.4 milyon euro kazanırken 27 milyon euro harcamışlar. Ertesi sezon, 2005-06’da, 2. ligde gelir kaynaklarını neredeyse yarı yarıya kaybederlerken (19.8 mil €), giderleri sadece üçte bir oranında düşmüş (21.5 mil €) böylece kulüpler yaklaşık olarak 1.7 milyon € zarar etmişler.

Aynı şekilde 2004-05 sezonunda, 1. lige yükselen 3 takım ortalama olarak 21.8 milyon € gelir elde edip, 23.5 milyon € harcayarak yaklaşık 1.7 milyon euro zarar etmişlerken; 2005-2006 sezonunda 1. ligde gelirlerini %96 arttırıp (42.8 mil €) gider kalemlerindeki artışı %73.8 (40.9 mil €) seviyesinde tutarak ortalama 1.9 milyon € kar etmeyi başarmışlardır.

Bundesliga Harcama Dağılımları

Maaşlar

39.40%

Ticari ve Yönetim giderleri

5.19%

Transferler

11.10%

Maç giderleri

17.34%

Altyapı yatırımları

3.32%

Diğer

23.64%

Bundesliga takımları altyapıya yatırımlarını da sürekli olarak arttırıyorlar. Alt yapı yatırımları 3 sezonda %26.78 oranında artarak 2005-2006 sezonunda 43 milyon € seviyesine ulaştı.

Alman kulüplerinin gelir ve gider tablolarını 2005-06 yılının puan tablosuna yansıttığımız zaman dağılımda büyük uçurumların olduğunu görüyoruz. İlk altı takımın oyuncularına ödediği maaşlar ortalama 45.9 milyon € olurken, sonraki 6 takımın bu harcaması yarısından bile daha az miktarda, 22.9milyon € olarak gerçekleşti. Ligin dibindeki altıya baktığımızda ise bu takımların maaş toplamları ortalaması 16.3 milyon € oldu. Bu tabloyu oranlarsak eğer; 1.lig ortalamasını 100 kabul edersek, ilk altının oranı 159, ikinci altının oranı 83, son altının oranı ise 59 oluyor.

Elbet bu oranlar gelirlere de yansımış durumda. Yine 1. lig ortalamasını 100 kabul edersek; ilk altının gelirleri 167, ikinci altının gelirleri 83, üçüncü altının gelirleri 61 oluyor.

1. lig takımlarının lig sıralamasına göre gelir dağılımı (mil €)

İlk 6

İkinci 6

Son 6

Bilet gelirleri

26.1

13.2

11.0

Sponsorluk

32.0

14.4

13.7

TV

27.2

14.1

12.8

Transferler

6.8

6.5

2.1

Ürün Satışları

7.8

1.0

0.7

Diğer

12.2

9.9

3.1

Toplam

112.1

59.1

43.4

1. lig takımlarının lig sıralamasına göre gider dağılımı (mil €)

İlk 6

İkinci 6

Son 6

Maaşlar

45.9

22.9

16.3

Yönetim giderleri

7.2

2.1

1.9

Transferler

12.7

7.0

4.3

Maç Giderleri

19.5

8.2

9.8

Altyapı harcamaları

3.3

1.7

2.2

Diğer

25.6

17.6

7.9

Toplam

112.2

59.5

42.3

Bundesliga’nın Zayıf Yanları

Bütün bunların yanında Bundesliga’nın zayıf yanlarını da belirtmemiz gerekiyor.

Bundesliga, Almanya içindeki takip edilme ve seyirci oranıyla diğer tüm ligleri geride bırakıyor. Ancak Bundesliga’nın yurt dışında rakiplerine oranla fazla payı bulunmuyor. Daha da açıkça söylemek gerekirse Bundesliga yurt dışında satmıyor. Bundesliga’nın yurtiçi yayın hakları arena adlı yayıncı kuruluşun elinde. 2009 yılına kadar sözleşmesi bulunan arena bu sözleşme için yıllık 240 milyon euro ödemekte. Bundesliga’nın maçları birçok ülkede yayınlanmasına karşılık buradan elde edebildikleri yıllık gelir ise ancak 140 milyon euronun biraz üzerinde. Buna karşılık Premierleague’in yurtdışı yayın haklarından kazandığı para yıllık 300 milyon euro.

Bunun yanında ligin rekabet yönünde iki açıdan eksiklikleri bulunuyor. Bunlardan birincisi yurtiçi rekabet. Almanya’nın birleşmesinden sonra Doğu Almanya takımları, Batı Almanya’nın daha zengin takımlarıyla baş etmekte oldukça zorlanıyor. Yüksek miktarlı sponsorluk anlaşmaları yapamıyorlar. Bunun sonucunda gerekli ücret ödeneği ayıramadıkları için yetiştirdikleri genç oyuncuları ellerinde tutamıyorlar. Öte yandan Batılı rakiplerine nazaran çok daha ilkel stat ve tesislere sahipler. Bundesliga’da bulunan 36 takımdan sadece 4 tanesi Doğu Almanya kökenli. Hansa Rostock ve Energie Cottubus, 1. ligde oynarlarken; Carl Zeiss Jena ve Erzgebirge Aue, ikinci ligde mücadele ediyorlar. 2006 Dünya Kupası hazırlıkları yapılırken, maçların oynanacağı şehirlerin belirlenmesi esnasında Doğu ile Batı arasında bir denge sağlanmak istendiyse de Doğu Almanya’nın otel, restoran, ulaşım gibi konularda altyapısının yetersiz olması neticesinde; Doğu Almanya, turnuvada sadece Leipzig ile temsil edilebildi.

İkinci olarak, finansal anlamda İngiltere, İspanya, İtalya gibi ülkelerle rekabet edebilmelerine karşın, bu rekabeti son beş sezondur sahaya yansıtamıyorlar. Son beş yılda Şampiyonlar Ligi’nde sadece Bayern Münih iki defa çeyrek finale çıkmayı başarabildi. Öte yandan UEFA Kupası’nda da durum pek farklı değil. Son 5 sezonun 40 çeyrek finalistinden sadece üçü Alman takımı. (2 kere Schalke ve 1 kere de Bayern Levekusen) Bunun altında yatan en büyük sebep Alman takımlarının, diğer liglerdeki takımlara oranla çok daha düşük ücret oranı vermesi. Deloitte&Touch’ın araştırmasına göre İtalya, İspanya, Fransa ve İtalya 1. ligindeki takımlar gelirlerinin %59 ila %64 arasındaki bir oranı oyuncu ücretlerine ayırırken, bu oran Bundesliga 1. liginde sadece %40. Bütçe oranının yüksek olmaması sebebiyle, kaliteli oyuncu getiremiyorlar bu da Alman takımlarının Avrupa karnesine yansıyor. Avrupa Kupaları’ndaki başarısızlık sebebiyle Almanya 2007-08 yılına UEFA sıralamasında, Romanya’nın bile arkasına düşerek 6. sırada başlayacak. Eğer kısa vadede, Bundesliga takımları Avrupa’da başarılı sonuçlar alamazlarsa, yakın zamanda Şampiyonlar Ligi’ndeki 3. takımlarını kaybetme tehlikesi ile karşılaşmaları içten bile değil.

7.04.2007

Aile İşleri

Bugün World Soccer’da okuduğum bu yazının, şu anki Chelsea’nin durumunu çok iyi açıkladığını düşünüyorum bu sebeple yazıyı herkesin okuması gerektiğine inanıyorum. Bu amaçla yazıyı Türkçeleştirdim umarım beğenirsiniz. Yazı Corriere Dello Sport gazetsinin İngiltere sorumlusu Gabriele Marcotti’ye ait.



Her şeyi satın alabilen bir insan ne yapar? Eğer 10 milyar poundunuz varsa bundan sonra ne yaparsınız? Rakamı biraz daha netleştirmek adına şunu söyleyeyim: Eğer Abramovich hayatının geri kalanında her gün 500.000 (yazıyla beşyüzbin) pound harcasa bu varlığı tükenene kadar 100 yaşına kadar yaşaması demek.



Korku ve eğlence –aşk gibi- satın alınamayacak şeylerdi, ama bunları yaratacak şeyleri satın alabilirsiniz. Sadece birine mücevher alın oda size biraz aşk versin.



Abramovich’in etrafındaki insanlarla devam edelim. Takımın CEO’su Peter Kenyon’dan menejer Jose Mourinho’ya, süper oyuncu temsilcisi Pini Zahavi’den sportif direktörü Peter Arnesen’e kadar hepsi kendi alanlarında son derece başarılı insanlar ve biliyorlar ki Abramovich onların bir sonraki seviyeye atlamaları için bilet olabilir. Bugünün oyununda Abramovich’in kaynakları tatmin edilemiyor ve dördü de Rus’un sevgisini kazanabilmek için çokça çaba sarf ediyor.



Ancak, herhangi bir ailede olduğu gibi, sadece bir tane favori oğul olur. Dörtlü bunun oldukça farkında ve bu sebeple tansiyon geriliyor. Bu bir futbol draması değil, daha çok aile draması.



Bir adam parayla alınamayacak şeylere sahip olmak istiyor ve çocukları da babasının sevgisini kazanmak istiyor. İşte bu durumu ilginç kılıyor. Daha sonra ne olacağı, hikayenin nasıl gelişeceğine bağlı. Ve kahramanlarımız insan olduğundan sorunun cevabını bulmak için oyunun ötesine bakmamız gerekiyor.



İlk konumuz, Abramovich kulübü satın aldığında ne umduğu. Eğer amaç kupalar ise, bunu başardı. Eğer amaç futbolun dışından gelen bir adamın, parasıyla işinde en iyi olanları işe alıp başarılı olabileceğini kanıtlamaksa bunu da başardı.



Peki ya eğer Abramovich başka şeyler arıyorsa? Ya da eğer dört yılın ardından başka şeyler öncelik kazandıysa? Örneğin eğlendirilmek, büyük oyunculara sahip olmak ya da takımının Chelsea seyircisi dışındaki insanlar tarafından da sevilmesi ve hayran olunması. Bu soruların yanıtını arayacak olursak, Mourinho bu amaçları karşılayamadı. Portekizli, Chelsea’yi üstün bir takım haline getirdi ancak, takımı, Cruyff’un Barcelona’sı, Arrigo Sacchi’nin Milan’ı veya hatta Del Bosque’nin Real Madrid’i gibi saygı gören bir takım olamadı.



Michael Ballack ile Andrii Shevchenko dışındaki (ki fısıltılara göre bunlarla anlaşma sağlayan menejer değil “kulüp”) alınan oyuncular günümüz starlarından öte gelecek vaat eden oyuncular. Bir de popülarite meselesi var. Bazılarına göre başarılı olanlar popüler olmazlar ki bu kısmen doğru olabilir. Ancak tarih rakipleri tarafından da sevilen başarılı taraflarla dolu. Buna karşılık, Mourinho’nun davranışları ve yorumları hiç de dostça değil; bu da kuşkusuz takıma ve sahibine yansıyor.



Bir de Mourinho’nun perspektifinden bakalım. Şüphesiz tarihte hiçbir antrenör kariyerinin ilk yıllarında bu kadar başarılı olmamıştır. (6 sezonda 12 kupa) Kimseye kanıtlayacak hiçbir şeyi yok. Ancak Abramovich’in önceliklerinin değiştiğinin, artık gümüşlerin onu mutlu etmeye yetmediğinin farkına varırsa, Mourinho için en iyisinin başka bir yerde yeni bir kariyere başlamak olduğu söylenilebilir.



Bir de kontol mevzuu var. Mourinho’nun bir menejer olarak takım üzerinde kısıtlı yetkisi var. O, Sir Alex ya da Arsene Wenger gibi kulübün her alanına bakacak tüm gücü elinde bulunduran bir menejer değil.



Arnesen takımın altyapısı ile ilgilieniyor. Zahavi Chelsea’nin çoğu transfer anlaşmasını yapıyor. Son olarak geçtiğimiz yaz gördük ki Kenyon, Amramoviç’in kulağı ve büyük transferlerde onun adı vardı. Buradan anlaşılıyor ki Chelsea, Mourinhosuz da başarılı olabilir. Ve bu yüzden Mourinho, Ferguson ya da Wenger’in sahip olduğu konuma sahip değil çünkü Chelsea’nin bir B planı var ve bu plana Portekizli dahil değil.



Elinizde her biri farklı alanlarda uzmanlaşmış dört insan var ve hepsi de Rus’un sevgisini ve saygısını istiyor. İdeal bir dünyada dördü de işbirliği içinde çalışabilir, birinin başarısı diğerlerini de sevindirir, ve hep beraber kalkınırlar. Ancak insan doğası böyle çalışmıyor. Sadece bir tane gözbebeği oğlan olabilir.



Acaba dörtlü bir olup, beraber çalışıp, gelecek sezon daha iyi bir iş çıkartacaklar mı? Yoksa Abramovich’in bazı soruların cevaplarını aramaya başladığında birbirlerini mi sorgulayacaklar? Örneğin; sezona sadece üç stoper ile başlamak kimin dahiyane fikriydi? Kim Gallas’ın gitmesine izin verdi? Chelsea Ballack ve Sheva için çok fazla mı ödedi? Chelsea’nin kulüp imajının kötü olması kimin sorumluluğunda?



Ne olacağını kestirmek oldukça zor. Ancak eğer Mourinho yeteri kadar kaldığını ve yenilik istediğini açıklarsa bu sürpriz olmaz.