19.10.2009
Bir Fakir Oğlan Hikayesi: Jean-Marie Pfaff
Tabi bunu bir de Trabzonsporlu’lara sormak lazım; Türkiye 1. Ligi’ni sadece bir sene şereflendirmesine rağmen hâlen taraftar forumlarında zaman zaman özlenen ideal kaleci olarak Pfaff’ın ismi geçmektedir. Aslında 1988-89 ve 1989-90 sezonlarını kaleciler açısından ayrı bir yere koymak lazım. O zaman takımların sadece tek yabancı hakkı var ve Trabzonspor ile Fenerbahçe sağolsun, Avrupa’nın ve hatta belki de dünyanın o zamanlardaki en iyi (5 çok iddialı olur) 10 kalecisinden ikisi Türkiye Ligi’nde boy göstermiştir. Neyse, genel konsepti bozmayalım; Pfaff’ın Trabzon macerasına sonra döneriz.
Yukarıda söylediğim gibi Belçika denince dünyanın aklına ilk futbol değil nefis biralar, patates kızartması veya Ten Ten gelir. Yine de bu küçük ülke, 1930’daki ilk Dünya Kupası’na katılan 4 Avrupalı ülkeden birisi olma onurunu taşımaktadır. Belçika futbolu diyince aklımıza 1980’lerden bir çok isim takılabilir. Bütün bu isimlerin arasından ülkenin en önemli futbol idollerinden birisi olarak Pfaff öne çıkar. O kadar ki yakın zamanlarda Mastercard, tanıtım elçileri arasına katmak için bir Belçikalı seçmek amacıyla anket düzenlediğinde birinciliği açık ara Pfaff alır. Ayrıca Avrupa halkının % 90’ı da bu Belçikalıyı görünce tanımaktadır çünkü o futbolu bıraktıktan sonra da bir kenara çekilmemiş ve gündemde kalmayı başarmıştır.
Ama hikayenin başlangıcı bu kadar görkemli değildir. Pfaff, Belçika’nın hafif kuzey batısında yer alan Lebekke şehrinde 4 Aralık 1953 günü doğar. Babası seyyar bir halı satıcısıdır ve aile yaşamakta olduğu karavanda 11. çocuğa da yer bulmak zorunda kalır. Günümüzde Pfaff’ı anlatan yazarlar, onun halk arasında ve televizyonda bu kadar rahat olmasını, mahremiyete fazla izin vermeyen karavan yaşamına bağlıyor. Şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama Jean-Marie ismi de galiba komşu karavandaki çiftin isimlerinin birleşmesinden doğmuş.
Arada ne olduğuna dair fazla bilgi yok ama kendisi çalışma azmini sürekli mücadele hâlinde geçen çocukluk yıllarına bağlıyor. Futbola ne zaman başladığına dair de bir bilgi yok ama Belçika’da oynadığı ilk klüp olan Beveren’den içeri adım attığında yaşı 16’dır. Aslında ilk başta özellikle ellerinin büyüklüğü açısından kaleciliğe uygun olmadığı düşünülür ama o 1.80’lik boyuna eklediği refleksleri, sıçrama yeteneği ve konstantrasyon gücüyle eldivenleri kapmayı başarır. 1973-74 sezonundan itibaren de A takımının kalesinde Belçika Birinci Ligi’nde boy göstermeye başlar. Dokuz sezonunu geçireceği bu takım 1978 yılında Belçika Kupasını, 1978-79 sezonunda ise ligi kazanır. Kendisi de 1978 yılında ülkede yılın futbolcusu seçilecektir. Ancak Anderlecht ve Brugge gibi Belçika’nın büyük takımları bir kaleci için çelimsiz sayılabilecek cüssesi nedeniyle kendisini hâlen görmezden gelmektedir. Yine de Pfaff, 1976’dan itibaren milli takımın da kalesini korumaya başlar.
1976 Avrupa Şampiyonası elemelerinde 25 Nisan 1976 günü Hollanda, kendi evinde Belçika’yı 5-0’la feci benzetir ve bu yenilgi bizim müzeden Christian Piot’nun bir ay sonraki rövanş maçında yerini Pfaff’a bırakmasına neden olur. Ancak Jean-Marie Pfaff’ın milli takımın kalesini kalıcı olarak devralması için yaklaşık bir yıl daha geçmesi ve bir başka Hollanda yenilgisi gerekmektedir. Buraya ilginç bir not koyalım; Piot, Ocak 1977’de İtalya’yla oynanan özel maçın 85. dakikasındaki penaltıyı gole çevirerek Belçika milli takımı tarihinde gol atan tek kaleci olma ünvanına erişir (aynı maçta iki tane yemiştir, o ayrı).
1978 Dünya Kupası elemelerinde ezeli rakip Hollanda’nın gerisinde kalan Belçika milli takımı, ondan sonraki 10 sene içerisinde 1920 Olimpiyatlarındaki şampiyonluk (ki Zamora yazısından hatırlarsanız o da rakip Çekoslovakya’nın final maçında hakemi protesto ederek sahadan çekilmesiyle kazanılmıştı) ve 1972 Avrupa Şampiyonası üçüncülüğü sayılmazsa ülke futbol tarihinin en şanlı günlerini geçirecektir. İtalya’da düzenlenen 1980 Avrupa şampiyonası elemelerine üç beraberlikle başlayan Kırmızı Şeytanlar, 1979 sonbaharından itibaren uçuşa geçecek ve Haziran 1980’deki finallere kadar üst üste 7 maç kazanarak tarihlerinin en uzun serisini kaydedeceklerdir. Final grubunda da İtalya, İngiltere ve İspanya gibi 3 ekol ülkeyi geride bırakan Belçika, finallerde Almanya’ya 89. dakikadaki golüyle 2-1 mağlup olarak evine ikincilik madalyasıyla dönecektir. Bu arada Pffaf da başta Avrupa olmak üzere dünyanın dikkatini üzerine çekmeye başlamıştır.
Belçika, iki sene sonra İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası’na da, hem de elemelerde 1980’lerin bir başka yükselen değeri Fransa’yı bile geride bırakarak katılma hakkı kazanır. Pfaff’ın yanı sıra, Gerets, Vandereycken, Vercauteren, Vanderbergh ve Ceulemans gibi yıldızlarıyla Belçika, DK’nın açılış maçında son şampiyon Arjantin’i de 1-0 yenerek ve hatta 3. gruptan lider olarak çıkarak büyük sükse yapar. İkinci tur grubunda ise, Polonya ve Sovyetler Birliği karşısında alınan yenilgiler eve dönüş biletini keser. Ancak Pfaff, Belçika’ya değil Almanya’ya gitmektedir. Bayern Münih’in teknik direktörü Pal Csernai, Pfaff’ı istemiştir ve Jean-Marie “herşeyden önce onu beğenmeyen Belçikalı teknik direktörlere ibret olması için” bu teklifi kabul etmiştir. Ama tabi önce hayatta kalması gerekmiştir, çünkü Dünya Kupası sırasında kaldıkları otelde arkadaşı olan bir gazeteci Pfaff’ı havuza itmiş ve yüzme bilmeyen kaleci zor kurtarılmıştır.
Aslında Pfaff’ın Bundesliga macerası çok talihsiz başlar. Daha ilk maçında Werder Bremen forveti Uwe Reinders’in uzun taç atışını kontrol edememiş ve içeri almıştır. Ama sonrasında bu olayı unutturacak performanslar ortaya koymaya başlayacak ve Bayern Münih’in 1985-87 yılları arasındaki 3 şampiyonluğu ile 1984 ve 1986 Almanya Kupası zaferlerindeki en önemli taşlardan birisi olacaktır. Bu arada 1987 yılında dünyada “Yılın Kalecisi” ödülünü kazanırken, 1983 ve 1984 yıllarında biri düet olmak üzere iki single müzik çalışması yapar (valla..!!)
Bayern Münih, Pfaff’lı yıllarında Avrupa’da ise eski günlerinden uzaktır. 1986-87 sezonu dışında takım katıldığı bütün kupalarda çeyrek final-yarı final çizgisinin ötesine geçemez. 1986-87 sezonunda ise Şampiyon klüpler Kupası’nda finale kadar gelirler ve yarı final ikinci maçı Pfaff’ın efsane performanslarından birisine sahne olur. Barnebeau’daki 100,000’in üzerinde taraftar o kadar ateşlidir ki maçın başlaması 5 dakika gecikir. Aslında Bayern, henüz 27. dakikada Santillana’nın golüyle 1-0 geriye düşer ve bu da yetmezmiş gibi 3 dakika sonra savunmanın belkemiği Augenthaler kırmızı kart görür. Bundan sonra hemen herkes Real Madrid’in daha fazla gol atarak ilk maçtaki 4-1’lik yenilgiye rağmen finale ulaşacağını düşünmektedir ama Pfaff başka gole izin vermez.
Finalde rakip Porto’dur ve Bayern Münih favori olarak gösterilmektedir. Nitekim 25. dakikada Kögl’ın golüyle öne de geçerler. Ancak futbolun güzelliği kendisini o gün Viyana’nın Prater Stadı’nda göstermeye karar verecek ve Porto 78’de Madjer’in meşhur topuk golü ile beraberliği yakayacaktır. Bayern daha ilk golün şokunu üzerinden atamadan ilk golün pasını veren Juary bu defa Madjer’in asistiyle 80. dakikada ikinci golü bulur. Bu, Porto’nun kazandığı ilk Şampiyon Klüpler Kupası (veya artık Şampiyonlar Ligi) olurken, Bayern 12 yıl sonra bir kez daha öne geçtiği finali son dakikalar (hatta saniyelerde) yediği gollerle Manchester United’a kaybedecektir.
Pfaff’ın klüp kariyerindeki son iki yıla tekrar döneceğiz, şimdi milli takım kariyerini tamamlayalım. Belçika, 1984’teki Avrupa Şampiyonası elemlerini kolayca geçer ancak çok da yakın olmasına rağmen Fransa’nın havası Belçika’ya kötü gelir ve final gruplarında 3. olunabilir. 1986 Dünya Kupası’nda ise yukarıda saydığımız oyunculara Schifo ve Cleamens’i da katan Kırmızı Şeytanlar için artık daha üst basamakları hedeflemektedir. Aslında Belçika 2. gruba çok kötü başlar ve bir üst tura ancak en iyi 3.’ler kontenjanından çıkabilir. Sonrasında ise ikinci turda kupanın favorilerinden Sovyetler Birliği’ni uzatmada 4-3, çeyrek finalde ise İspanya’yı 1-1 biten maçın sonunda penaltılarla 5-4 geçmeyi başarırlar. Yarı finalde ise rakip fırtına gibi esen Maradona ve Arjantin’dir ve Pfaff maçtan önce Maradona’nın “özel bir yanı olmadığı” gibi iddialı bir laf etmiştir. Maradona da bu lafın cezasını 2-0 biten maçtaki golleri atarak vermiş ve Belçika 3.’lük maçında Fransa’ya yenilerek, tarihindeki en başarılı Dünya Kupası’nı 4. olarak tamamlamıştır. Pfaff ise, milli takım kalesini yükselmeye başlayan yeni bir yetenek olan Preud’Homme’a (o da muhteşem bir kaleciydi) yavaş yavaş teslim etmeye başlamış ve 23 Eylül 1987’de Bulgaristan karşısına kaptan olarak çıkarak 64. ve son kez milli olmuştur.
Pfaff, 1987-88 sezonunda Bayern’e de veda ederek ülkesine dönmüş ve Lierse formasını giydiği sezonda kendi hâlinde bir yıl geçirmiştir. Sonraki yıl ise, Schumacher’den bir sezon sonra Türkiye’ye gelerek bir sezon Trabzonspor’un formasını giymiştir. Belki daha da uzun kalacaktır bilinmez ama antreman sahasında basın mensuplarıyla etmiş olduğu kavga ve alkolle ilgili sorunlarına dair haberler Pfaff’ın Türkiye’de sadece bir sezon kalmasına neden olmuş ve sonrasında da futbolu bırakma kararı almıştır.
Jean-Marie Pfaff futbolu bırakır bırakmasına ama kendi hâlinde bir emeklilik geçirmeye hiç niyeti yoktur. Sonrasında geçen yıllarda önce bir bisiklet takımı kurar ve bu sporla uğraşmaya başlar. Bu arada kendi adına bir vakıf kurarak hayır işlerine girişir ve yine geliri vakfa ayrılmak üzere bisiklet turları başta olmak üzere çeşitli organizasyonlar düzenler. 2000’li yılların başında Paris-Dakar rallisine katılır. Bir yandan da Belçika’da bir idol olmasını her türlü reklam teklifini kabul ederek paraya çevirmeye devam eder. Son olarak, 2002 yılından bu yana Belçika televizyonlarında “Pfaffgiller” (De Pfaffs) adıyla yayınlanan ve karısı, kayınpederi, kızları, damatları ve torunları ile yaşadığı büyük çiftlik evindeki yaşamını kameraya alan çok başarılı bir reality show’un yıldızı olarak karşımıza çıkar.
Onunki tipik bir “çalışarak bir yerlere varan fakir oğlan” hikayesi. Ancak bugün Pfaff, mücadeleyle geçen yılları sayesinde önce Belçika gibi küçük ve futbol anlamında kendi hâlinde bir ülkenin en önemli uluslararası isimlerinden birisi olmanın ve sonra da bu başarısını yeşil sahaların dışına taşımayı başarmanın keyfini sürüyor.
Giderek sona yaklaşıyoruz. Bugün farkettim ki, 20. yüzyılın en iyi kalecileri listesinde sona bıraktığımız iki isim, alfabetik olarak da en sonda yer alıyorlar. En büyüğü en sona bırakıyoruz ve bir dahaki yazıda Walter Zenga’yı hatırlıyoruz.
10.10.2009
Premier Lig - Ekim 2009
Tablonun üst kısmında yer almasını beklediğimiz sekiz takımdan yedisi ilk haftalarla beraber yukarıya çıkmış durumda. Yalnızca son iki sezonu beşinci sırada bitiren Everton maç eksiğiyle ilk sekizin dışında kaldı. Everton istikrarlı olarak sansasyonel bir kadro kurmaya çalışmasa da, istikrarlı teknik direktörleri David Moyes ve oturmuş kadrolarıyla her yıl ortalama bir yıldız futbolcu göndermelerine rağmen başarılı oluyorlar. Bu sezon da Everton'ın düşüş göstermeyeceğini ve beşincilik kadar iyi bir derece yapamasa da beş-on arasında bir yer bulacağına inanıyorum.
Ligin başında tablonun tepesinde hemen iki büyük takım yer aldı ve hala yer almaktalar. 8 maçın 7'sini kazanan Chelsea bu süreçte Liverpool ve Tottenham gibi zorlu rakiplerini de yenmeyi başardı. Tek mağlubiyetleri ise sürpriz bir şekilde Wigan deplasmanında gerçekleşti. Geçen sezon da iyi başlamasına rağmen şampiyonluğa ulaşamayan Chelsea yeni teknik direktörü Carlo Ancelotti ile bu sezon daha şanslı duruyor. Bunun birkaç nedeni var; Liverpool'un sansasyonel transferlerden uzak durması ve inkar etseler de Xabi Alonso'nun yokluğunu hissetmeleri, Man Utd'nin Cristiano Ronaldo'yu kaybetmesi -Tevez de eklenebilir-, Ancelotti'nin takımla müthiş bir uyum yakalaması ve daha da önemlisi Chelsea kadrosunun birbirini tanıyan süper yetenekli ve takım oyunu oynamayı bilen futbolculardan kurulu olması. Chelsea kadrosundaki yıldız futbolculardan en az bu takımda forma giyeni Nicolas Anelka'nın bile Ocak 2008'den beri bu takımda olduğunu ekleyelim. Takımda dengelerin böyle devam etmesi ve çok büyük talihsizliklerin yaşanmaması durumunda Chelsea bir numaralı favorim.
İkinci sıradaki Manchester United, 6 galibiyet-1 beraberlik almış durumda. Manchester United kendi sahasında Arsenal'i geriden gelip yenmeyi başardı, Tottenham'ı ise deplasmanda geriden gelip yenmeyi başardı. Şampiyonlar Ligi'nde de ikide iki yaptılar. Kısacası, Manchester United gazı hiç bırakmadı. Evet, Ronaldo ve Tevez yok ama Valencia'nın gelecek sezon Ronaldo'dan daha etkili olacağını düşünüyorum. Nani bu sezon önemli katkı yapıyor ve Giggs de kariyerinin en formda günlerini yaşamaya devam ediyor. Manchester United'ın çok sağlam bir savunma hattı var ve şu ana kadar kaleci Van der Saar'ın da sahaya çıkmadığını ekleyelim. Bu sezon Chelsea ile zirve mücadelesini kolay bırakmazlar ve Şampiyonlar Ligi'nde de en azından çeyrek final kapısı açık gözüküyor şimdiden.
Tottenham sekiz maçta 16 puan topladı. Kaybettikleri maçlar Man Utd ve Chelsea deplasmanı. Tottenham uyum sorunu yaşamıyor gibi, beklentileri cevaplıyorlar. Teknik direktör Harry Redknapp'ın istifa edebileceği konuşuluyor. Eğer öyle olursa, Tottenham düşüşe geçebilir.
Man City hepimizi şaşırtmış durumda. Yepyeni kadrolarıyla uyum sorunu yaşamalarını ve en azından Ocak'a kadar pek çıkış yakalayamamalarını bekliyorduk ama hiç de öyle olmadı. 7 maçta 16 puan toplamayı başardılar. Man Utd'ye deplasmanda son saniye golüyle yenildiler, kendi sahalarında Arsenal'i rahat geçtiler. Forvette Adebayor'un ve Bellamy'nin şu ana kadar dörder golleri var. Man City böyle devam ederse Şampiyonlar Ligi biletini zorlayabilir.
Arsenal de sezonun önemli çıkış yapan takımlarından. Her sezon öncesi düştü-düşecek yorumları yapılan Arsenal bence ortalama beklentinin de ötesinde çok iyi başladı. 7 maçta 15 puan topladılar ki, kaybettikleri maçlar da sıralamada kendilerinden üst noktada olan takımlara karşı oldu. Devre arasında yapılabilecek muhtemel Patrick Vieira transferi söz konusu. Thierry Henry'nin son açıklamalarına bakarsak, kendisi de Arsenal'e dönebilecek gibi konuşuyor. Bence bu iki transfer yapılırsa ve Ocak'a kadar takım bu form grafiğiyle giderse Arsenal zirve yarışına ortak olabilir.
Son olarak Liverpool ise yine kötü başladı. 8 maçta sadece 5 galibiyet alabildiler ve kalan maçların hepsini kaybettiler. Tottenham ve Chelsea deplasmanları dışında, Aston Villa'ya da içerde kaybettiler. Şampiyonlar Ligi'nde de Fiorentina'ya kaybettiler. Kazanılan maçların ise hepsi bol gollü ama hiçbir güçlü takımı yenemediler. En pozitif istatistik Fernando Torres'in sekiz gol atmış olması. Liverpool bir an önce seri galibiyetlere başlamazsa Şampiyonlar Ligi bileti kaçacak gibi...
21.09.2009
Temuri Ketsbaia ve Zico
Görülen o ki, kısa zamanda teknik direktör göndermek sadece Türkiye'ye has birşey değil. Kısa zamanı bırakın, çok başarılı bir teknik direktörü göndermek de Şampiyonlar Ligi'ne katılan bir takımda bile olabiliyor. Evet, Ketsbaia'nın takımı Olympiakos'tan gönderilmesi beni fazlasıyla rahatsız etti.
Gürcü Ketsbaia'yı ilk olarak FIFA'nın bir oyununda gördüm sanırım. Newcastle'ın parlak zamanlarında sol kanatta oynayan bir dazlak vardı. Kendisiyle iyi maçlar çıkardım ki, aklıma kazındı. 1994-2004 arasında AEK, Newcastle, Wolves, Dundee Utd. ve Anorthosis'te forma giydikten sonra 2004'te Anorthosis'in futbolcu/teknik direktörü oldu ve iki yıl da böylece devam etti. 2006'da ise futbolu bırakarak tam zamanlı işine başladı.
Ketsbaia Anorthosis ile 2005 ve 2008'te Güney Kıbrıs şampiyonluğu yakaladı ama daha da önemlisi Avrupa'daki mücadelesi oldu. Tamam, Avrupa'da olağanüstü işler yapmadı ama 2005'te Şampiyonlar Ligi üçüncü turuna çıkmaları -Trabzonspor'u elediler-, sonraki sezon da UEFA Kupası'nda birinci turda elenmeleri; en önemlisi ise 2008-09'da Şampiyonlar Ligi grubunda önemli işler başarmaları bana göre çok önemlidir. Anorthosis, Avrupa Şampiyonlar Ligi'ne ilk eleme turunda başladıktan sonra Pyunik, Rapid Wien ve Olympiakos'u eledikten sonra grupta Inter, Werder Bremen ve Olympiakos ile eşleşti. İlk dört maçında Pana'yı yenip, Bremen ile deplasmanda, Inter ile iç sahada berabere kalan Anorthosis gruptan çıkmaya çok yaklaşmıştı ama son iki maçta grubun dibine çöktüler.
Sezon sonunda ise Başkan görevden ayrılacağını belirtti, bunun üstüne Ketsbaia da ''Başkan yoksa ben de yokum.'' dedi ve kenara çekildi. Ketsbaia Mayıs ayında Yunanistan şampiyonu Olympiakos'un başına geçti. Olympiakos bu sezon çok iyi bir hazırlık dönemi geçirdikten sonra lige de iyi başladı ve Avrupa'da da Sheriff'i eleyip gruplara kaldı. Ketsbaia takımı ile ilk beş maçını kazandıktan sonra altıncı maçta 0-0'lık bir beraberlik aldı ve görevinden alındı.
İşte bu durum çok sinir bozucu birşey. Bir teknik direktörün kendisine zaman verilmeden görevinden alınmasını geçtim, nasıl olur da 6 maçta 5 galibiyet alan ve toplamda hiç gol yemeyen bir takımın teknik direktörü görevinden alınır? Ayrıca, bu takım Şampiyonlar Ligi'nde de mücadele etmektedir. Ketsbaia'nın yerine göreve Brezilyalı Zico getirildi.
Zico da bir hafta öncesine kadar bir diğer Şampiyonlar Ligi takımı CSKA Moskova'nın başındaydı. Görülen o ki, bundan sonra her Avrupa takımında görev değişikliği olduğunda Zico'nun adı anılacak. Zico Fenerbahçe'ye geldiğinde 'Kendisini ispatlamak isteyecek' yorumlarını duymuştuk ki, bunlar da haklıymış. Fenerbahçe ile Avrupa'da çeyrek final oynayan Zico önce CSKA, şimdi de Olympiakos'un başında. Bir sonraki takımını da merakla beklemekteyiz.
17.09.2009
Cesc Fàbregas
Francesc Fàbregas Soler 4 Mayıs 1987 yılında İspanya’nın Katalunya Bölgesine ait Arenys de Mar’da dünyaya geldi. İlk maçına futbol aşığı dedesi ile birlikte henüz 9 aylıkken giden küçük Cesc, her Katalan çocuk gibi koyu bir Barcelona taraftarıydı. Bir süre CE Mataró’nun genç takımıyla antrenmanlara çıktıktan sonra, hayallerini süsleyen Barcelona’nın genç takımına transfer oldu. Burada defansif orta saha olarak görev yapmasına rağmen, sezonda 30’dan fazla da gol atıyordu. Genç takımda gösterdiği iyi performansa rağmen yaşının küçük olması sebebiyle Barcelona A Takımına yükselemeyen Fàbregas, kendisine yakın zamanda A Takım’da şans vermeyi planlayan Arsenal’e 2003 Eylül’ünde 2.25 milyon pound karşılığında transfer oldu.
Londra’daki ilk günlerinde oldukça zorlandığını belirten genç futbolcu sözlerine şöyle devam ediyor: “Her günüm birbirinin aynıydı. Antrenman veya İngilizce dersimin olmadığı zamanlarda bütün günü odamda geçiriyordum. Kaldığım odada sadece biraz kıyafetim, bir bilgisayarım ve PlayStation’ım vardı. O zamanlar en büyük eğlencem PlayStation’dı dersem yanlış olmaz. Senderos da benimle aynı yerde kalıyordu ve İspanyolca bildiğinden bana yardımcı olmaya çalışıyordu.”
Fàbregas, Arsenal A takımında forma şansını ilk kez 2003 Ekim’inde bir lig kupası maçında buldu ve böylece Arsenal’in tarihi boyunca A takımında oynamış en genç oyuncusu oldu. Bütün bir sezonu sadece lig kupası maçlarında oynayarak geçiren genç futbolcu, 2003-04 sezonu boyunca ligde yenilgi yüzü görmeyerek şampiyonluğu hak eden Arsenal adına madalya alamadı.
İlk lig maçına Manchester United karşısında 2004-05 sezonunda çıktı. Sonrasında Vieira, Edu ve Gilberto Silva’nın ardı ardına sakatlanması sebebiyle hem FA Cup’ta hem de Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi’nde daha fazla forma şansı buldu ve aynı sezon FA Cup Finali’nde Manchester United’ı penaltılarla eleyerek şampiyon olan Arsenal’le birlikte kupa kaldırmanın heyecanını yaşadı.
2005-06 sezonunda Vieira’nın Juventus’a gitmesinin ardından gözler genç İspanyol’un üstündeydi. Vieira’nın aksine Fàbregas’ın daha dar bir alanda etkili olması ve sakin oyunu kimilerinin kafasında soru işareti yaratıyordu. Ancak O, özellikle Şampiyonlar Ligi maçlarında Real Madrid ve Juventus’a karşı ortaya koyduğu üstün performansla Fransız oyuncunun yerini hakkıyla doldurabileceğini göstermiş oldu ve özellikle İspanyol kulüplerin dikkatini üzerine çekti. 2006 Yaz transfer döneminde Fàbregas’la ilgilendiğini resmi olarak açıklayan Real Madrid’e Arsene Wenger’in cevabı gayet netti: “Cesc kesinlikle satılık değil; O, bu takımın geleceği. Bu yüzden gelen ve gelecek olan hiçbir teklifi değerlendirmeye almayacağız.”
Arsenal’deki ikinci yılında bu derece parlayan genç yıldızın İspanya A Milli takımında da değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getiren Luis Aragones, Fàbregas’ı bir hazırlık karşılaşması kadrosuna dâhil etti. Maç sonrasında genç futbolcuyla ilgili yorumlar gayet olumluydu. Aragones tarafından 2006 Dünya Kupasına da çağrılan Fàbregas, böylece İspanya’nın dünya kupalarındaki en genç oyuncusu oldu. Bu kupadaki performansıyla Gillette’in sponsorluğunu yaptığı “En İyi Genç Oyuncu” ödülüne aday gösterildi ancak ödülün sahibi Lukas Podolski oldu.
Genç Arsenal’in yavaş yavaş tecrübelenmeye başladığı 2006-07 sezonunda ise Fàbregas, artık takımın kilit oyuncularından biri haline gelmişti. Tüm Premier Lig maçlarında forma giymiş ve yaptığı 13 asistle ligin en çok asist yapan 2. oyuncusu olmuştu. Her ne kadar Arsenal bu sezonu yine kupasız tamamlasa da, Fàbregas bireysel olarak TuttoSport tarafından verilen “Golden Boy” ödülüne layık görüldü. Bunun dışında UEFA tarafından hazırlanan “Yılın Takımı” kadrosunda yer aldı ve Arsenal taraftarları tarafından % 60’lık oy oranıyla “Sezonun En İyi Futbolcusu” seçildi.
Thierry Henry’nin Barcelona’ya gidişi ve Wenger’in de takımdan ayrılacağı yönündeki söylentiler sebebiyle 2007-08 sezonuna belirsizlik içinde giren Arsenal adına Fàbregas artık her zamankinden daha önemliydi. Beklentilerin farkında olan genç futbolcu ise zorluklarla en iyi şekilde mücadele edebileceğinden emin olduğunu belirtiyor ve Barcelona’ya transfer olacağı yönündeki söylentilere şöyle cevap veriyordu: “Bir Barcelona taraftarı ve eski bir Barcelona oyuncusu olarak bu transfer teklifinden gurur duydum ancak şu an tek isteğim Arsenal’de tüm kupaları kaldırabilmek.”
13 gol ve 24 asistle Arsenal’deki en iyi sezonunu geçirmesine rağmen yine kupa kaldıramadan tamamladığı 2007-08 sezonun ardından Fàbregas, İspanya’nın şampiyonluğuyla sonlanan Euro 2008’in yolunu tuttu. Genç İspanyol Rusya’ya attığı golle A Milli Takım’daki ilk golünü kaydetti ve attırdığı goller ve turnuva boyunca gösterdiği çaba sayesinde “Turnuvanın En İyi Takımı” kadrosunda yer aldı.
Futbolunu geliştirmenin yanı sıra akademik hayatına da önem veren Fàbregas, boş zamanlarında mümkün olduğunca ders çalıştığını söylüyor: “İngiltere’ye geldiğimde henüz 16 yaşındaydım. Dersleri bir yana bırakıp futbola ve İngilizce’ye odaklanmak zorunda kaldım. Ancak şu an her şey kafamda daha net. Ne kadar antrenman yapmam ve dinlenmem gerektiğini biliyorum. Böylece matematik ve edebiyat çalışmaya da zaman ayırabiliyorum. Dürüst olmak gerekirse, PlayStation oynamayı tercih ederim ama bazen hoşlanmasanız da bazı şeyleri yapmak zorunda kalıyorsunuz. Bunu kendim ve ailem için yapmam gerektiğine inanıyorum. Henüz 20 yaşındayım ve futbolda her an her şey olabiliyor. Futbolculuk kariyerinin de çok uzun sürmediğini göz önünde bulundurmak lazım. Küçükken Ronaldo’yu izlemek için Barcelona’nın maçına gittiğimi hatırlıyorum. O zaman daha henüz 20 yaşındaydı. Şimdi ise neredeyse kariyerinin sonlarında. Zaman biz futbolcular için çok hızlı ilerliyor.”
2008-09 sezonuna sakatlığı nedeniyle iki hafta geç başlayan Fàbregas, yeni sezonla ilgili umutlu ve iddialı konuşuyor: “Kimseden korkmuyoruz. Bundan önceki sezonlarda her takımı yenebileceğimizi gördük. Bir daha yenebileceğimize inanmamamız için de herhangi bir sebep yok. Kalitemiz ve deneyimimiz ortada. Artık yeni kupalar peşindeyiz.”
Futbol Extra dergisi 2008/10 Sayı: 43'te yayınlanmıştır.
31.08.2009
Şampiyonlar Ligi ve Beşiktaş
Şampiyonlar Ligi kuralarının çekilmesinden sonra gazetelerimiz Beşiktaş'ın rakiplerini değerlendirmişler ve genel kanı Manchester United dışındaki üç takımın eşit şanslara sahip olduğu, Beşiktaş'ın bu üç takım arasında bir adım öne çıktığı yolunda. Grubun mutlak favorisi Manchester United'ın menajeri Sir Alex Ferguson alışık olduğumuz açıklamasını yapmış ve ''Rakiplerimiz çok güçlü'' demiş. CSKA Moskova teknik direktörü Zico gerçekçi bir açıklama yaparak ''Man Utd dışındaki üç takımın da şansı %33'' demiş. Wolfsburg teknik direktörü Armin Veh de ''Şampiyonlar Ligi çok zor, diğer takımlar bizden daha tecrübeli'' demiş.
Beşiktaş'ın çok da kötü bir kur'a çekmediğini belirterek başlayayım. Beşiktaş bu gruptan çıkabilir mi? Elbette çıkabilir, çıkılmayacak bir grup değil ama maçları ciddi bir şekilde analiz ederek çok ciddi bir futbol oynamak lazım. Rakipleri analiz etmeden önce Beşiktaş'ı analiz edelim. Beşiktaş sezona hiç hazır değil. Teknik direktör Mustafa Denizli'nin ''Mahsus bizi kötülüyorlar.'' demesine bakmayın, Beşiktaş diğer iki takımın haricinde lige Bursaspor kadar bile hazır girmedi. Üst düzey futbolcu alacağız diye tutturduktan sonra Rodrigo Tabata'yı almak nedir? Tabata kötü bir futbolcudur demiyorum ama Şampiyonlar Ligi'nde iddialı olmak isteyen bir takım gidip Tabata'yı transfer etmez. Beşiktaş transfer sezonunu çok kötü geçirdi. Nihat-Ferrari-Fink 30'unu aşmış, Avrupa'da kendilerine kulüp bulamayan futbolcular; Avrupa başarısı arayan bir takım -tamam Nihat bir kenara- bu ikiliyi transfer etmez. Geçen sezonki Fabian Ernst gibi hamleler yapmaları gerekirdi.
Neyse, rakiplere bakalım. Bir kere, ''Man Utd Ronaldo'yu sattı, daha bişey olmaz.'' diyen insanları asla ama asla kaale almayalım. Bu iddiada bulunan kişilerin Charity Shield finalini izlemediğini ve Sir Alex Ferguson'u hiç tanımadığını varsayıyorum. Ronaldo'nun yerine transfer edilen Valencia'nın yanında Nani her an patlamaya hazır bir isim. Ayrıca, Giggs-Scholes gibi iki süper tecrübeli ismin bu takımda olduğunu unutmayalım. Park Ji-Sung da var, değil mi? Bir de bu takım ''ya Beşiktaş ya Galatasaray'' diyen Michael Owen'ı transfer etti. Kısacası, Manchester United'ın bu grupta zorlanmasını beklemek hayal olur.
Gelelim Beşiktaş'la çekişmesi beklenen diğer iki takıma...
Gruba ikinci torbadan giren CSKA Moskova son dört yılda Avrupa futbolunda önemli bir yer tuttu. 2005'te UEFA Kupası'nı kazanan CSKA Moskova, ertesinde iki yıl Rusya Ligi'ni kazandı ve UEFA'ya son 32'de veda etti. Geçen yıl UEFA'da son 16'ya kaldılar, Rusya Kupası'nı kazandılar ve Rusya Ligi'ni ikinci bitirdiler. Son dört yılda takımı çalıştıran Valeriy Gazzaev Dinamo Kiev'in başına geçti, bunun üzerine CSKA da daha önce Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıkaran Zico'yu takımın başına geçirdi. CSKA UEFA Şampiyonluğu'ndan beri kadrosunu pek değiştirmedi. Son olarak, Yuri Zhirkov Chelsea'ye gitti. Ivica Olic ve Jo da daha önce Avrupa futboluna yelken açmıştı. Takımın kaptanı genç kaleci Igor Akinfeev. Genç neslin tartışmasız en iyi kalecisi. Savunmada Berezutskiy ikizleri var. Orta alanda tecrübeli Evgeni Aldonin dışında iki yetenekli isim; Daniel Carvalho ve Milos Krasic var. Sol kanatta, en yeni transfer eski Liverpool'lu Mark Gonzalez var. İleride ise her yıl 'ha Türkiye'ye geldi ha gelecek' denen Vagner Love ve iki genç isim Çek Tomas Necid ile Nijer'li Ouwo Maazou var. CSKA için söyleyeceğimiz en önemli şeyler; Avrupa'da tecrübeli bir takım, büyük bir stadları ve iç saha maçlarında başarıları var, Zico gibi Avrupa futbolunda başarılı olmuş bir teknik direktöre sahipler ve hepsinden önemlisi beş yıldır takımın iskeletini koruyorlar.
Almanya Bundesliga'nın son şampiyonu Wolfsburg en önemli yıldızı teknik direktörü Felix Magath'ı kaybederek sezona başladı. Teknik direktörlüğe daha önce çalıştığı Stuttgart'ı şampiyon yapan ve daha sonra çıktığı Şampiyonlar Ligi'nde grup sonuncusu yapan Armin Veh'i getirdiler. Wolfsburg tarihinde hiçbir zaman Şampiyonlar Ligi'ne katılamadı, daha önce iki kez UEFA Kupası'nda mücadele ettiler. Bugünkü kadronun çoğunun mücadele ettiği geçen sezonki UEFA Kupası'nda son 32'ye kaldılar ve PSV'ye elendiler. Takım geçen sezonki kadrosunu korumayı başardı -ki en önemlisi Dzeko'yu Milan'a vermediler- ve üzerine Thomas Kahlenberg ve Obafemi Martins'i transfer ettiler. Wolfsburg'un niyetinin ilk turda Avrupa'ya veda etmemek olduğu görülüyor.
Beşiktaş'ın fikstürü kullanıma bağlı; çok iyi olabileceği gibi çok kötü de olabilir. İyi ihtimale göre; Beşiktaş İstanbul'da Liverpool'u yendiği gibi Man Utd'yi de yener, ikinci maçta da CSKA'ya deplasmanda kaybetmez ve sonra Wolfsburg'dan dört puan alır ve tur atlar. Kötü ihtimale göre ise ilk maçta Man Utd'ye kaybedilir. Moral bozukluğunun yanında ateşli Rus taraftarı da CSKA'nın kazanmasına neden olur. Almanya'da da kaybedilir ve tur şansı neredeyse sıfır olur.