Bursa'yı Sivas'tan ayıran sadece şehrin büyüklüğü ve taraftarı değil.
Bursaspor, Sivasspor'dan çok daha iyi top oynuyor. Ve daha yetenekli bir kadrosu var. Geçtiğimiz sezon Sivas liderken hemen hemen tüm futbol yorumcuları Sivas takımındaki hiçbir oyuncunun 3 büyüklerde banko oynayamayacağı görüşündeydi. Nitekim Bilica dışında 3 büyüklere transfer olan bir Sivassporlu çıkmadı. Şimdi ise herkes Ozan İpek'in, Sercan'ın, Volkan Şen'in peşinde.
Bursa, Sivas'tan çok daha güçlü geliyor
14.03.2010
13.03.2010
Karakterim Roy Hodgson, karakterim Fulham
İki sene önce "The Great Escape"*le Championship'e düşmekten son anda kurtulan bir takımın Uefa Avrupa Ligi'nde son 32'de geçen senenin şampiyonu Shakhtar Donetsk'i eleyeceğini kimse düşünmezdi herhalde. Bu başarıda en büyük pay tabii ki menajer Roy Hodgson'a ait.
Roy Hodgson'ın Fulham'ına baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey zannedersem ülkemizde de özellikle Aziz Yıldırım tarafından çok söylenen "istikrar" mevzusuna verdiği önem. Geçen sene Fulham neredeyse çıkabildiği bütün maçlara Paintsil-Hughes-Hangeland-Konchesky defans dörtlüsüyle çıkmıştı. Bu dörtlünün hepsi geçen sene en az 3000 dakika oynamışlar. Ayrıca kaptan Danny Murphy de 3327 dakika(38*90=maksimum 3400 dakika) sahada kalarak takımını sırtlamış ve bu süreye sığdırdığı 5 gol, 5 asistiyle takımının başarısında önemli pay sahibi olmuş. Forvet ikilisi Bobby Zamora ve Andy Johnson da sırasıyla 2710 ve 2583 dakika sahada kalmışlar.
Özellikle Hodgson'ın Zamora seçiminde dikkatimi çeken çok önemli bir nokta var. Geçen sene ligde sadece 2 gol atan Zamora'ya(bütün karşılaşmalarda 4 gol) Hull City sezon sonunda maaşını ikiye katlayacak bir kontrat önermişti(Fulham ve Hull City 5 milyon pounda anlaşmışlardı) ama Zamora takımda kalıp kendisini kanıtlamak istediğini söyledi. Hodgson da geçen sene boyunca Zamora'nın gol atamamasına rağmen iyi oynadığını ve takıma önemli katkılarda bulunduğunu açıklamıştı. Zaten ayrılan Eddie Johnson yerine gelen David Elm dışında başka forvet de transfer edilmedi.Zamora bu sene oynadığı 23 lig maçına 8 gol sığdırdı ve diğer karşılaşmalarda da attığı toplam 15 golle takımının gol yollarındaki en önemli silahı oldu ve şu anda İngiltere'nin Dünya Kupası kadrosunda olabileceği konuşuluyor. Bir nevi SAF'ın dediği gibi: "Eğer bir oyuncuya güveniyorsanız, hiçbir zaman vazgeçmeyin".
Bir başka dikkat çeken nokta ise Fulham'ın büyük takımlara karşı başarısı. Bu sene kendi evinde Manchester'ı 3-0, Liverpool'uysa 3-1'le geçti Fulham. Yarınki karşılaşma öncesi SAF'ın açıklaması da zaten bu durumu özetler nitelikte. "Roy, Fulham'a tecrübe ve otorite kattı. Kimsenin oynamak istemeyeceği bir takım kurdu". Bu sonuçların arkasındaki sebeplerinin en önemlisinin geçen sene Simon Davies'in www.premierleague.com'a yaptığı bir açıklamada saklı olduğunu düşünüyorum:
"Roy Hodgson bize her maç öncesi ne yendiğimiz zaman gazetelerin yazdığı kadar iyi olduğumuzu, ne de yenildiğimiz zaman onların yazdığı kadar kötü olduğumuzu anlatıyor".
Yani hem oyuncularının üzerindeki medya ve çevre baskısını azaltıp güven aşılarken hem de her zaman oyunu geliştirmeleri gerektiğini söylemiş oluyor. Zaten yaptığı açıklamalarda da hiçbir oyuncusunu kötülemiyor ve daha çok yaptıkları şeyleri anlatarak morallerini üst düzeyde tutmaya çalışıyor.
Uzun lafın kısası futbolun her zaman ama özellikle de şu zamanlarda daha fazla Roy Hodgson gibi teknik direktörlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Juventus'a deplasmanda 3-1 kaybedip çeyrek final şansını büyük ölçüde yitirmesine rağmen, daha önceki tecrübelerine* dayanarak bir mucizeyi gerçekleştirebileceklerine de inancım tam.
*The Great Escape: 28 Aralık 2007'de Roy Hodgson, Lawrie Sanchez'in yerine getirildiğinde Fulham düşme hattının içindeydi. Hiç vakit kaybetmeden ara transfer döneminde Hangeland, Nevland, Andreasen, Eddie Johnson, Litmanen, Toni Kallio ve Paul Stalteri kadroya katıldı. Brian McBride ve Bullard'ın dönmesiyle de Fulham ilk üç maçından 4 puan almayı başardı ama takım bir türlü form tutamıyordu. Ligin bitmesine son 5 maç kala evinde Sunderland'e 3-1 yenilen Fulham'da Roy Hodgson maç sonu röportajında resmen göz yaşlarını tutamıyordu. Ama aynı röportajda kalan son 5 maçtan 4ünü yeneceklerini ve bu galibiyetlerin kendilerini ligde tutacağını söylüyordu Hodgson. Ki bunları söylerken de son 5 maçlarından 3ünün deplasman maçı olduğunu bilerek ve sezon boyunca tek bir deplasman galibiyeti dahi almamış olduklarının farkında olarak söylüyordu. İlk maç Reading'i 2-0 yendiler, ikinci maç Liverpool'a kaybedildi. Üçüncü maçtaysa rakip Manchester City'di ve ilk yarı deplasmanda 2-0 City üstünlüğüyle bitmişti ki maç bu sonuçla bitmiş olsa Fulham ligden kesin düşmüştü. Ancak ikinci yarı efsanevi bir comeback'le (geri dönüş) 3-2 yenerek umutlarını son iki maça taşıdılar. Dördüncü maçta bir diğer düşme adayı Birmingham'la karşılaşan Fulham maçı 2-0 kazandığında sezon boyunca ilk kez düşme potasından çıkmıştı ve umutlar son Portsmouth maçına taşınmıştı. 76. dakikaya kadar 0-0 giden maçta Fulham, Reading'in kazanmasından dolayı yine düşmüş gözüküyordu ama bu dakikada Murphy'nin golü Fulham'a adeta hayat vermişti ve maçın bu sonuçla bitmesiyle birlikte Fulham birçok kişinin gözünde imkansızı gerçekleştirmişti.
Roy Hodgson'ın Fulham'ına baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey zannedersem ülkemizde de özellikle Aziz Yıldırım tarafından çok söylenen "istikrar" mevzusuna verdiği önem. Geçen sene Fulham neredeyse çıkabildiği bütün maçlara Paintsil-Hughes-Hangeland-Konchesky defans dörtlüsüyle çıkmıştı. Bu dörtlünün hepsi geçen sene en az 3000 dakika oynamışlar. Ayrıca kaptan Danny Murphy de 3327 dakika(38*90=maksimum 3400 dakika) sahada kalarak takımını sırtlamış ve bu süreye sığdırdığı 5 gol, 5 asistiyle takımının başarısında önemli pay sahibi olmuş. Forvet ikilisi Bobby Zamora ve Andy Johnson da sırasıyla 2710 ve 2583 dakika sahada kalmışlar.
Özellikle Hodgson'ın Zamora seçiminde dikkatimi çeken çok önemli bir nokta var. Geçen sene ligde sadece 2 gol atan Zamora'ya(bütün karşılaşmalarda 4 gol) Hull City sezon sonunda maaşını ikiye katlayacak bir kontrat önermişti(Fulham ve Hull City 5 milyon pounda anlaşmışlardı) ama Zamora takımda kalıp kendisini kanıtlamak istediğini söyledi. Hodgson da geçen sene boyunca Zamora'nın gol atamamasına rağmen iyi oynadığını ve takıma önemli katkılarda bulunduğunu açıklamıştı. Zaten ayrılan Eddie Johnson yerine gelen David Elm dışında başka forvet de transfer edilmedi.Zamora bu sene oynadığı 23 lig maçına 8 gol sığdırdı ve diğer karşılaşmalarda da attığı toplam 15 golle takımının gol yollarındaki en önemli silahı oldu ve şu anda İngiltere'nin Dünya Kupası kadrosunda olabileceği konuşuluyor. Bir nevi SAF'ın dediği gibi: "Eğer bir oyuncuya güveniyorsanız, hiçbir zaman vazgeçmeyin".
Bir başka dikkat çeken nokta ise Fulham'ın büyük takımlara karşı başarısı. Bu sene kendi evinde Manchester'ı 3-0, Liverpool'uysa 3-1'le geçti Fulham. Yarınki karşılaşma öncesi SAF'ın açıklaması da zaten bu durumu özetler nitelikte. "Roy, Fulham'a tecrübe ve otorite kattı. Kimsenin oynamak istemeyeceği bir takım kurdu". Bu sonuçların arkasındaki sebeplerinin en önemlisinin geçen sene Simon Davies'in www.premierleague.com'a yaptığı bir açıklamada saklı olduğunu düşünüyorum:
"Roy Hodgson bize her maç öncesi ne yendiğimiz zaman gazetelerin yazdığı kadar iyi olduğumuzu, ne de yenildiğimiz zaman onların yazdığı kadar kötü olduğumuzu anlatıyor".
Yani hem oyuncularının üzerindeki medya ve çevre baskısını azaltıp güven aşılarken hem de her zaman oyunu geliştirmeleri gerektiğini söylemiş oluyor. Zaten yaptığı açıklamalarda da hiçbir oyuncusunu kötülemiyor ve daha çok yaptıkları şeyleri anlatarak morallerini üst düzeyde tutmaya çalışıyor.
Uzun lafın kısası futbolun her zaman ama özellikle de şu zamanlarda daha fazla Roy Hodgson gibi teknik direktörlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Juventus'a deplasmanda 3-1 kaybedip çeyrek final şansını büyük ölçüde yitirmesine rağmen, daha önceki tecrübelerine* dayanarak bir mucizeyi gerçekleştirebileceklerine de inancım tam.
*The Great Escape: 28 Aralık 2007'de Roy Hodgson, Lawrie Sanchez'in yerine getirildiğinde Fulham düşme hattının içindeydi. Hiç vakit kaybetmeden ara transfer döneminde Hangeland, Nevland, Andreasen, Eddie Johnson, Litmanen, Toni Kallio ve Paul Stalteri kadroya katıldı. Brian McBride ve Bullard'ın dönmesiyle de Fulham ilk üç maçından 4 puan almayı başardı ama takım bir türlü form tutamıyordu. Ligin bitmesine son 5 maç kala evinde Sunderland'e 3-1 yenilen Fulham'da Roy Hodgson maç sonu röportajında resmen göz yaşlarını tutamıyordu. Ama aynı röportajda kalan son 5 maçtan 4ünü yeneceklerini ve bu galibiyetlerin kendilerini ligde tutacağını söylüyordu Hodgson. Ki bunları söylerken de son 5 maçlarından 3ünün deplasman maçı olduğunu bilerek ve sezon boyunca tek bir deplasman galibiyeti dahi almamış olduklarının farkında olarak söylüyordu. İlk maç Reading'i 2-0 yendiler, ikinci maç Liverpool'a kaybedildi. Üçüncü maçtaysa rakip Manchester City'di ve ilk yarı deplasmanda 2-0 City üstünlüğüyle bitmişti ki maç bu sonuçla bitmiş olsa Fulham ligden kesin düşmüştü. Ancak ikinci yarı efsanevi bir comeback'le (geri dönüş) 3-2 yenerek umutlarını son iki maça taşıdılar. Dördüncü maçta bir diğer düşme adayı Birmingham'la karşılaşan Fulham maçı 2-0 kazandığında sezon boyunca ilk kez düşme potasından çıkmıştı ve umutlar son Portsmouth maçına taşınmıştı. 76. dakikaya kadar 0-0 giden maçta Fulham, Reading'in kazanmasından dolayı yine düşmüş gözüküyordu ama bu dakikada Murphy'nin golü Fulham'a adeta hayat vermişti ve maçın bu sonuçla bitmesiyle birlikte Fulham birçok kişinin gözünde imkansızı gerçekleştirmişti.
"Türk" Rijkaard

Hazretleri röportajlarında buyurmuşlar ki 3 büyükler dışındaki takımlar Bursaspor'a karşı ,kendilerine oynadıkları kadar sert,mücadeleci oynamıyorlarmış.
Yıllardır her karşılaştıklarında ne tür haksızlığa uğrayacaklarını merak eden Anadolu takımları,tabii ki Galatasaray yerine Bursaspor'un şampiyon olmasını istemeyecek mi?Sonuçta bu takımların da kendilerine hedef alacakları bir simgeye ihtiyaçları yok mu?
Manipülasyon yaparak kafa karıştırabileceğini zannediyorsa bu ülkenin spor camiasının bu işin piri olduğunu birisi Rıjkaard'a anlatmalı.
Eğer öğrenecek bir şeyler istiyorsa paşam ilk önce Keita'yı oyunda tutmayı öğrenmeli..
Beckham’ın atkısı

İstediği kadar bir açıklama yapmaktan kaçınsın, Beckham şu fotoğrafı çektirerek rengini belli etmiştir. Red Knights gerçekten çok başarılı bir kampanya izliyor. FC United gibi romantik yaklaşımlarla değil son derece somut adımlar atıyorlar. Tabi işin başında koskoca Goldman Sachs’ın baş ekonomisti Jim O’Neill olunca sarı-yeşili bir ikon olarak kullanma, bu yolda Beckham’ı bir figür olarak gösterme gibi başarılı ve ses getiren çalışmalar görüyoruz. Dahası grup, Obama’nın seçim kampanyasında çalıştığı Blue State Digital ile anlaştı ki daha dün Obama’nın seçimlerdeki baş danışmanı David Ploufe, Turkcell Akademideki konuşmasında “Dijital medya olmadan Obama kazanamazdı” demiş.
Bütün bu tantananın nereden koptuğunu merak edenler için ufak bir previously on lost çekelim. Efendim bu Glazer, kulübü satın alırken kendi borçlanarak değil, kulübü borçlandırarak kulübü satın aldı. Yıldırım Demirören’in yaptığı kötü harcamalar için kendi cebindeki parayı kulübe borç yazmasının bir türevi gibi.

11 Ocak 2010 itibariyle bu borç 716 milyon pounda (1.17 milyar dolar) ulaştı. Bu ödemeleri karşılamak için 2017 vadeli 500 milyon poundluk yıllık %8.75 faiz oranıyla tahvil açıldı. Bu da kulübün her yıl haybeye 45 milyon pound faiz ödemesi aynı zamanda 2017’e kadar kulübün gelirlerini bir anlamda ipotek altına alması demek.
İşte Red Knight’ın da ortaya çıkışı bu finansal durum sonunda çıkıyor. Buna karşılık Malcolm Glazer tok satıcıyı oynuyor. 2 oğlunu ve kızını da denetleme kuruluna sokarak” boşuna uğraşmayın ben buraya kök salıyorum” imajını veriyor. Red Knights’ın yapabileceği ise pazarlık masasına oturmadan olabildiğince Glazer’ın üstünde baskı oluşturarak elini kuvvetlendirmek. Kamuoyu yüzü olarak Beckham’dan daha iyi bir figür olamazdı sanırım.
12.03.2010
Yeni Dönem
Pazarlamanın değişen kurallarını anlatmak için hep şu örnek verilir: Eskiden üretici üretir ve satışa sunar, tüketicinin satın almasını beklerdi. Artık önce tüketicinin ne istediğini öğreniyor, sonra ona göre ürün üretiyor. Açıkça söylemek gerekirse ortakafagol.com’un hikayesi de buna çok benziyor. Bundan 5.5 yıl önce henüz 19 yaşındayken bu siteyi Can ile kurduğumuzda kendi kafamızda ne varsa onları uygulamaştık. O dönemde pazarda tekel olunca da aslında bu sistem oldukça iyi işlemişti. Ne zaman ki pazarda inovatif çözümler üreten alternatifler (bloglar) çıktı o andan itibaren talebe karşılık verememeye başladık. Bunun sonucunda bundan 637 gün önce sitenin 2200 olan günlük sayfa gösterimi bugün itibariyle 220lere düşmüş durumda. 40 gündür yazı koymadığımızı düşünürsek bu bile başarı sayılmalıAslında talep basitti: “Aslında kafamda fikir var ama yazmaya vakit bulamıyorum!”. Hatta bi arkadaş şöyle demişti: “Ben ödevleri bile yapmaya üşenirken, koskoca makaleyi nasıl yazayım” Sanırım talebe cevap verecek çözümü bulmak için pazarlama bölümünü bitirmem gerekiyormuş :)
Neyse millet yazmamak için artık bahaneniz kalmadı! Çok değil bundan kısa bir süre öncesine kadar Hürriyet tarafından Türkiye’nin en iyi 100 futbol sitesinden biri seçilen, birçok dergiye konu olan, buradan çıkan yazarların dergilerde yazar olduğu sitemizi eski günlerine döndürmenin zamanı geldi. Elbette ki Emre Yalçın’ın kaleciler serisi gibi uzun makalelerimiz her zaman olacak. Bunun yanında yazarlarımızın günde 5 dakikalarını ayırıp iki satır çiziktirip kafalarındaki düşüncelerini bi post ile aktaracaklarını düşünüyorum.
Forum ve yazar sayfasından yaklaşık 35 tane invitation gönderdim. Sitede hangi e-mailiniz varsa oradadır. Kimse “vay efendim, ben sitenin bunca yıllık üyesiyim, bana göndermemişsin” demesin, ya mailini bulamamışımdır, ya da maili eskidir. Bana yeni mailini göndersin ben de atayım invitation’ı
Hadi bakalım arkadaşlar, paylaşın kafanızdaki düşünceleri.
İlker
Dip Not: Eski sitedeki yazıları nasıl kurtaracağımızı bulana kadar eski site açık kalacaktır. www.ortakafagol.com/default.asp adresinden ulaşabilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


