İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

15.02.2007

Futbol Tarihinden Eğlenceli Notlar

Futbol tarihinin meşhurlarından ve önemli olaylarından bahsettiğimiz bu bölümde geçmişte önemli futbol adamları tarafından söylenen önemli sözleri ve yaşanmış kısa olayları hatırlatacağım bu yazımda.

İlk önce Alex Ferguson’dan bahsedelim. Bildiğiniz gibi Alex Amca ben kendimi bildim bileli Manchester United hocasıdır. Bir gün basın mensupları Alex Ferguson’a Manchester’ı ne zaman bırakacağını sorarlar. Alex amcanın cevabı basittir. Cafu futbolu ne zaman bırakırsa o zaman

Alex Ferguson Man. Utd’nin başındayken Barcelona ile eşleşir Manchester United. Herkes Barca’yı favori görürken Alex Ferguson kendilerinin galibiyeti elde edeceği görüşündedir. Maç Barcelona galibiyeti ile bittikten sonra Sir şu açıklamayı yapar.

Yıllarca futbolun bir oyun olduğunu ve Katalanların da yenilebileceğini söyledim. Ama bugün gördük ki yenilmiyorlarmış…

Bir efsaneden başka bir efsaneye geçelim. Milan’ın efsane kaptanı Maldini bir gün bir Şampiyonlar Ligi maçı için İstanbul Ali Sami Yen Stadına gelir. Coşkuyla bağıran tezahürat yapan Galatasaray taraftarının sesini duyan Maldini şu özlü sözü söyler.’’Burada 25000 kişi olduğuna beni asla inandıramazsınız.’’

Japonya bildiğiniz gibi futbola daha yeni yeni adapte olmaya başlayan yeni yeni futbolcu ihracat eden bir ülkedir. Avrupa’nın en sert ligi olan Serie A’ya ilk gelen çekik gözlü Kazuyoshi Miura’dır.1994 yılında Genoa takımına gelmiştir. Fakat ne kadar şanssızdır ki. Oynadığı ilk karşılaşmada ilk 15 dakika içerisinde Franco Baresi tarafından burnu kırılmıştır.

Türkiye’nin Avrupa kupalarındaki en önemli maçlarından biri Old Trafford’da Man Utd ile Galatasaray arasında oynanmaktadır. Maç sırasında Arif’in müthiş şutu tam çatala gitmiş Manchester’ın efsane kalecisi Schmeichel gayretlerine rağmen topun ağlarla buluşmasına engel olamamıştı. Bu golün sonrasında maçı anlatan ünlü spikerimiz Ümit Aktan şu cümleyi kullanır. Değil şımaykıl bütün maykıllar gelse çıkaramazdı o topu.

Milan’ın tarihinde en önemli yere sahip olan iki teknik direktörden biridir Arrigo Sacchi. Bir gün basın toplantısında bir medya mensubu Sacchi’ye şu soruyu sorar. Profesyonel olarak futbol oynamamanıza rağmen nasıl bu kadar başarılı biçimde takım yönetebiliyorsunuz?

Üstadın cevabı açıktır:’’iyi bir jokey olmak için önce at olmak gerekmez’’

Milan’dan bağlı olarak başka bir konuya geçelim. Rossonerilerin o ünlü üç lalelerinin belki de en ilginci Ruud Gullit idi. Basın mensuplarının bir gün saçlarınızı neden kestirmiyorsunuz sorusuna gücümü saçlarımdan alıyorum diye cevap vermişliği vardır. Ama asıl ilginci İngiltere’de yaşanmıştır.

Ruud Gullit futbolu bıraktıktan sonra T.D olmaya karar verir ve Chelsea takımının başına geçer bir süre sonra. Takımın başına geçtiği ilk gün basın toplantısında Ruud Gullit’e nasıl futbol oynatacağı sorulur. Gullit bombayı patlatır: Seksi Futbol

Gelin görün ki Seksi Futbol pek fayda etmez. Gullit bir süre sonra takımdan uzaklaştırılır.

Futbol dünyasının aktörlerinden şimdilik bu kadar. Bir dahaki yazımda futbolcular hakkında çıkmış kitap ve hikâyeleri incelemeye çalışacağım.

13.02.2007

Babalar ve Oğullar

Kimi “Sen git baban gelsin!” dedirtecek kadar kötü. Kimi babasının adını unutturacak kadar iyi.

İşte futbolcu babalar ve oğulları.

Pelé ve Edinho

Taçsız kralın oğlu… Kimilerince dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu olan Pelé’nin doğal varisi…

Edson Chobli Nascimiento, kısaca Edinho, 1970 yılında dünyaya gelmiş. Edinho’nun, futbolcu dedesi Dondinho ve babası Pelé’nin ardından futbola merak sarması çok da şaşırtıcı değil. Peki, bir futbol efsanesinin oğlu olması onun için bir avantaj mıydı bir dezavantaj mıydı? Bu tartışılır. Ancak o, kaleci olmayı seçerek babasıyla arasında yapılabilecek karşılaştırmaları en aza indirmeyi başarabilmiş diyebiliriz.

Babasının yıldızının parladığı Santos’ta kalecilik yapan Edinho, geçirdiği sakatlıklar yüzünden forma şansı bulamamaya başlayınca kendine yeni alışkanlıklar edinmeye başlamış. Bunların arasında bir motosikletçinin ölümüne neden olduğu motocross sevdası da var. Çok geçmeden uyuşturucu kullanmaya başlamış ve 2005 Haziran’ında uyuşturucu ticareti yapmaktan tutuklanmış. Tahmin edilebileceği gibi oğlunun hapishanede olduğu zamanlar Pelé için oldukça zor geçmiş. Daha sonra Edinho serbest kalmış ve rehabilitasyon merkezine kaldırılmış. Ancak tam iyileşmeye başlamışken 2006 Şubat’ında yeniden tutuklanmış; geçtiğimiz Aralık’ta ise gözaltında tutma koşuluyla salıverilmiş.

Edinho’nun salıverilmesiyle Pelé, oğlunun topluma yeniden uyum sağlayabilmesi ve uyuşturucu bağımlılığından kurtulabilmesi için, Edinho’yu, sahibi olduğu Litoral FC’nin çocuk takımının koçu yapmış. Ayrıca oğlundan başından geçenleri çocuklara anlatmasını ve onları uyarmasını istemiş.

Örnek babalığından dolayı siyah incinin ellerinden öpüyorum!

Johan ve Jordi Cruyff

Jordi, babası Barcelona’da oynarken Hollanda’da dünyaya gelmiş. İsmini, babasının dünya futbolunun zirvesine çıktığı Barcelona şehrinin koruyucusu olduğuna inanılan Aziz Jordi’den almış. O dönemde Franco rejimi, yeni doğanlara Kastilya isimleri konulmasını zorunlu kılmış. Ama Johan Cruyff’un oğluna bir Katalan ismi koymasına Franco kanunları bile engel olamamış.

Johan Cruyff oğlunun da kendisi gibi ünlü bir futbolcu olmasını çok istiyormuş. Cruyff ailesi 1981 yılında Hollanda’ya geri dönünce, yani Jordi 7 yaşındayken, baba Cruyff oğlunu Ajax Amsterdam’ın maçlarını izlemeye götürüyor ve çocuk takımının antrenmanlarına katılması için yüreklendiriyormuş. Johan Cruyff 1988 yılında Barcelona’ya menajer olarak giderken tabii ki güzel oğlu Jordi’yi de yanına almış.

Jordi, Barcelona’ya katıldıktan 4 yıl sonra B takımında oynamaya başlamış. B takımında 2 yıl oynadıktan sonra sevgili babası kendisine A takımında forma şansı vermiş. Barcelona’dan sonra sırasıyla Manchester United, Celta de Vigo, Deportivo Alavés ve Espanyol’da oynamış. Halen Metalurh Donetsk’te oynamakta.

Kimilerince babasının tırnağı dahi olamayan Jordi, hadi Barcelona’da babasının gazıyla, Hollanda milli takımında babasının torpiliyle oynadı. Peki, Alex Ferguson da bu adamı babasının hatırına mı oynattı? Avrupa futbolunun unutulmazları arasındaki babasıyla karşılaştırmak yersiz olabilir ancak bu derece aşağılamak da ne kadar doğru bilemiyorum. Neyse… Herhalde futbolcu olarak babasına en büyük hediyeyi vermiştir.

Cesare ve Paolo Maldini

Doğuştan San Sirolular… Soyadlarının harfleriyle “di Milan” (“Milan’ın” kelimesinin İtalyancası) yazmak mümkün.

1963 yılında A.C. Milan Avrupa Kupası’nı kazandığı zaman takım kaptanı Cesare Maldini idi. Bundan tam 40 yıl sonra Milan tekrar Avrupa Kupası’nı kazandığında, bu sefer kaptan Paolo Maldini idi.

Baba Maldini, 1954-66 yılları arasında Milan forması giymiş ve 2001 yılında Milan’a scout olarak geri dönmüş. İtalya’da farklı kulüplerde hem oyuncu hem de yönetici olarak görev yapan Cesare Maldini’nin, Milan taraftarının kalbindeki yeriyle, oğlu Paolo’nun yerini karşılaştırmak anlamsız olacak.

1985 yılında Serie A macerasına Milan’la başlayan Paolo Maldini, 20 yılı aşkın bir süredir bu kulüpte oynuyor. Milandaki kariyerine neler sığdırmamış ki? Lig şampiyonlukları, İtalya kupaları, Avrupa Kupaları, Süper Kupalar… Haliyle Serie A’da en fazla forma giyen oyuncu olmayı da başarmış.

Milanlılar “il capitano” larına olan saygılarını, Paolo’nun giydiği “3” numaralı formanın oyuncunun jübilesinden sonra müzeye kaldırılacağını açıklayarak gösterdiler. Ancak gelecekte Paolo’nun oğullarından biri Milan’da forma giyerse “3” numaranın yeni sahibi yine bir “Maldini” olacak.

Ve bu günler çok da uzak gözükmüyor. 39 yaşındaki genç(!) sol bek, söz verdiği gibi 2006/07 sezonun sonunda aktif futbol hayatına son verirse forma müzeye kalkacak. 11 yaşındaki Christian ise “3” numaralı formayı sırtına geçirebilmek için gün saymaya başlayacak. 2005 yılında Venezüellalı annesi Adriana Fossa tarafından imzalanan kontratla Milan altyapısına katılan ve ilk maçını Inter Milan’a karşı oynayarak taraftarın gözünde daha bir Milanlı olan, 96 doğumlu Christian, Maldini ailesinin A.C. Milandaki 3. kuşak temsilcisi olacak.

Umarım yıllar, aynı babası gibi, Christian’ı da şarap gibi güzelleştirir.

8.02.2007

Neler Oluyor Bize?

Uzun zamandır sizlere yazılarımla seslenemediğim için özür dilerim. İlk paragraflarımı yazının ana konusuna aktarmayı gelenek haline getirmişken bu yazıda bir istisna yapmak istedim. Kendimi bildim bileli çevrem ve aile yapımdan dolayı futbolla iç içeydim. Uzun yıllardır çok sayıda maç izledim; hazırlık maçları, lig maçları, kupa maçları, hazırlık turnuvaları, Avrupa kupaları, büyük organizasyonlar. Bugüne kadar binlerce maç izledim ve bu yaşıma kadar hiçbir zaman futbol zevkimi kaybetmedim. Ama kısa bir zamandır savunma futbolları Dünya futbolunda o kadar etkili olmaya başladı ki artık futboldan sıkılmaya uzaklaşmaya başladım. Kendi başıma bir şey yapamayacağımı biliyorum ama temenni ediyorum ki eski hücum futbolu günlerine geri döneriz.

Yazımın ana konusuna gelecek olursak bu yazımda futbolun halkımızın sinirlerini nasıl etkilediğini anlatmak istiyorum. Ligimizin ve Türkiye kupamızın maçlarına evimde yayıncı kuruluşum alıcısı olmadığı için halka açık yerlerde zaman zaman bir cafede zaman zaman da kahvehanelerde izliyorum. Bu şekilde futbolun insanlarımıza etkisini rahatlıkta inceleyebiliyorum.

Bu incelemelerimden sonra ülke futbolumuzun halkımızı çok gerdiğini ve sinirlendirdiğin apaçık gördüm. Maç başında benle çok sakin bir şekilde konuşan bir insan maç bitiminde arkadaşına iyi akşamlar derken bile ağzından alevler çıkacak zannediyorsunuz. Bu gerilmeleri tetikleyen iki etmen var bana göre. Biri futbolcular ikincisi de hakemlerimiz.

Eğer futbolu seyir zevki açısından izliyorsanız ve güzel hareketlerden hücum futbolundan zevk alıyorsunuz Türkiye Ligi maçlarını hiç izlememelisiniz. Çünkü seyir zevki açısından çok düşük seviyede giden ligimizi her hafta Barcelona’ nın maçına tercih eden çok futbolsever tanıyorum. Bu kararlarında haksızda değiller hani. Çünkü futbolumuzda artık eskisi kadar yetenekli oyuncular göremiyoruz. Dünya Kupası’ ndan bu zamana kadar hala Hasan Şaş’ ı tartıştığımıza göre Arda gibi Tuncay gibi Burak gibi oyuncuları önümüzdeki 10 sene boyunca konuşacağız gibi geliyor. Onları gölgede bırakacak yetenekte yeni oyuncuları futbolumuza kazandıramıyoruz. Bu yüzden de seyir zevki için maçları izlemeye gelen insanlar, sadece koşan, mücadele, eden, rakibin iyi oyuncusunu futboldan soğutan, sahadan silen, hücum varyasyonları yapmasını engelleyen tabiri caizse yetenek fakiri oyuncuları izleyince ayar oluyor. Adam 10 numara izlemeye geliyor ama aslında stoper olması gereken 9 tane oyuncu bir de kaleci izliyor. Futbolcuların halkımızı germesinin bir diğer nedeni de yaptıkları aldatmacalar, rakip takımların oyuncularına yaptıkları yanlış hareketler. Örneğin çok sakin bir şekilde evden çıkan adam en ufak darbede üç takla atıp boğazını yırtarak bağırarak hakemden faul isteyen oyuncuyu gördüğünde sinirleri zıplıyor. Dalyan gibi oyuncular bir faul almak için balerin gibi kendilerini yere atınca önce bir ‘kalıbından utan’ lafı geliyor ardından sadece yanlarındaki kişinin duyacağı desibelde okkalı bir küfür sunuyorlar. İkinci olarak oyuncuların germe sebebi de rakip takım oyuncularına yaptıkları yanlış hareketler. Türk örf ve adetlerine göre büyüklere saygı en önemli yazılmamış kurallardan biridir ama futbol sahalarında bu kuralın hiçe sayıldığını görebiliriz. Çünkü bazı oyuncular yaşça kendilerinden oldukça büyük oyunculara bile saha içerisinde sülalesine kadar dayanan küfürler edebiliyorlar. Tamam bunu maç sırasındaki heyecana, adrenaline bağlayabiliriz ama maçtan birkaç gün sonra terbiyesizlik yaptıkları için bir özür bile dilemiyorlar. Ben 2001 yılında Kadıköy’ de kendisinin yıllarca kaptanlığını yaptığı Bülent Korkmaz’ a yaptıklarını uzun bir dönem unutamayacağım.

Gelelim ikinci ana gerilim sebebine. Cuma gününden başlayıp Pazartesi gününe kadar süren hakem eleştirilerindeki gibi bir eleştiri yapabilir miyim bilmiyorum. Ben bu işe farklı bir açıdan bakıyorum. Bu gerilimde hakemlerin bana göre hiçbir suçu yok. Nasıl diyebilirsiniz. Paragrafın başında da söylediğim gibi 4 gün boyunca bir kurum sürekli eleştirilirse insanlarda normal olarak hakem camiasına karşı bir antipati besleyebiliyorlar. Her hafta sonu bir maçı canlı izlediğim için artık hakemlerin ağırlığını da anlayabiliyorum. Çünkü insanlar en ufak hatada bile onlara küfür demetlerinden en ağırlarını seçip yolluyorlar. Bana göre artık içi boş hakem forması bile göstersek insanlarımız küfür etmeye başlayacaklar.

Bu yazıyı yazmaktaki amacım son dönemlerdeki duygularımı ve gözlemleri size aktarmak istememdi. İnşallah sizi sıkmamışımdır ve okunası zevkli bir yazı ortaya çıkarmışımdır.

Bol hücum futbollu günler dilerim.

7.02.2007

Çift Başlı Bizans Kartalı

Hep Yunanistan Ligi’ni özet geçecek değiliz ya, biraz da Yunan futbol kültürüne, önemli takımların ve futbolcuların incelenmesine değinelim dedim ve Yunanistan’ın en büyük futbol kulüplerinden biri olan AEK Atina’nın dünden bugüne neler yaptığını, önemli futbolcularını, kuruluş evresini, kazandığı başarıları ve çılgın taraftar gruplarını anlatacağım bu yazıda…

AEK takımı, Kadıköy, Chalki, Tataula ve en önemlisi Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Avrupa turnesine çıkan, ama Fransa’da durdurulan Pera takımı futbolcularının ve yöneticilerinin tek bir çatı altında toplanmasıyla Yunanistan’da oluşan bir kulüptür.Açılımı Athlitiki Enosis Konstantinoupouleos (Athletic Union of İstanbul)-Türkçe’si; İstanbul Atletik Birliği- olan bu takımın logosu da sarı-siyah renklerin üzerine oturtulmuş çift başlı Bizans kartalıdır. Böylece klasik bir futbol takımından farklı olarak, kendi felsefesini oluşturmuş bir efsane çıkar ortaya. Nefretten uzak, karşı yakanın insanına dostça yaklaşan bir efsane…

Takımın kurucuları; M. Ionas, K. Dimopoulos, M. Ieremides, T.Tagaris, M.Karotseris, P.Kehagias ve asıl kurucu olarak Kostas Spanoudis’tir. Kulübün doğum yeri ise, kulübün ilk stadı olan Nikos Goumas’ın bulunduğu Nea Filedelfia bölgesidir.

İlk kupasını 1931 yılında Aris’e karşı 5-3 galip gelerek kaldırmıştır AEK, aldığı bu kupa Federasyon Kupası’dır. O dönemde her maçta oynayan Kostas Negropontis, 1910-1920 yılları arasında Beyoğluspor’da da oynamıştır aynı zamanda…

Maropoulos, Delavinias, Ribas, Sklavounos, Manetas, Janetis, Magiras, Hatzistavridis ve diğer oyuncular uzun süre Yunan futbolunu domine ederler. 1939 yılındaki şampiyonlukla Yunan liglerindeki ilk çifte şampiyonluğu yaşarlar.(Lig şampiyonluğu ve Federasyon Kupası).

Bu dönemde hala futbolcu olan Kostas Negropontis, 1939 yılında futbolcu olarak son şampiyonluğunu kazanmış ve kariyerini bitirmiştir, ertesi yıl ise AEK’nın teknik direktörüdür ve ilk yılında takımı Lig şampiyonu olmuştur bir kez daha…

AEK, Avrupa’da da Yunanistan’ın en başarılı takımlarından birisidir, 1964 yılında Porto’yu 6-1 yenmiş, 1976’da ise UEFA Kupası’nda yarı finale çıkmış, Juventus’a 0-1 ve 1-4 lük skorlarla elenmiştir. Bugün bile kendi sahasında Milan gibi bir takımı 1-0 yenmiştir AEK.

Altın yıllarını 1970'li yıllarda Loukas Barlos'un kulüp başkanlığını yaptığı dönemde yaşayan AEK, Yunan futboluna Kostas Negropontis, Dimitrios Papaioannou, Thomas Mavros, Demis Nikolaidis, Theodoras Zagorakis gibi yıldızlar kazandırmıştır.

Demis Nikolaidis’e bir parantez açmak gerekir kanımca, bu adam hayatını AEK’ya adamış bir adam, 2004 yılında AEK’dan Atletico Madrid’e transfer olduktan sonra, aktif olarak futbol oynamaya devam etmesine rağmen, AEK’nın maddi anlamda çöktüğünü görmüş ve kulübün tüm hisselerini satın almış ve futbolculara olan borçları kapatmıştır. Apollon’da oynarken kendisini isteyen Olympiakos ve Panathinaikos takımlarını reddederek, AEK başkanına “Beni al” diye yalvaracak kadar AEK delisidir, daha sonra “AEK’da başarılı olamasaydım Original21’in başına geçerdim” demiştir. Euro 2004’te Yunanistan ile Avrupa Kupası’nı kaldıran Demis Nikolaidis bugün hala AEK Atina’nın başkanlığını yapmaktadır.

Original21 demişken, AEK’nın en meşhur taraftar grubudur. İsimlerini tribüne girdikleri kapıdan alırlar(Gate21)-Yunanistan’da taraftar grupları isimlerine genelde tribün kapılarından alırlar. Panathinaikos:Gate13, Olympiakos:Gate7, AEK:Gate21-

1975 yılının ortalarında kurulan Original21’in ilk amacı; taraftarlar arasında dayanışmayı arttırmak ve takımı her nerede olursa olsun takip etmektir. Onlar için AEK'i desteklememek daha da kötüsü kişisel çıkarlara hizmet etmek imkansız gibidir. Ayrıca Yunanistan’ın en edepli taraftar grubudur, kesinlikle ırkçılığa ve faşizme karşıdırlar…

AEK Atina, 2004 yılında 80. yılına girmiştir ve kulüp bu özel yılı dolayısıyla Türkiye’den Galatasaray takımına biri İstanbul’da, biri Atina’da olmak üzere iki özel maç teklifi götürür. Galatasaray da bu teklifi kabul eder. İstanbul’da oynanan ilk maçı GS 2-1 kazanmış, 1 ay sonrasında Atina’da oynanan maçta 0-0 berabere bitmiştir.

Bu sene maçlarını 71bin kişilik Atina Olimpiyat Stadyumu’nda oynayan AEK Atina takımı son şampiyonluğunu 93/94 yılında almıştır, kazandığı son kupa ise 01/02 yılındadır. AEK takımının kazandığı kupalar;

Lig Şampiyonluğu(11)

1939, 1940, 1963, 1968, 1971, 1978, 1979, 1989, 1992, 1993, 1994

Yunan Kupası(Federasyon Kupası)-(13)

1931, 1939, 1949, 1950, 1956, 1964, 1966, 1978, 1983, 1996, 1997, 2000, 2002

Yunan Süper Kupası (2)

1989, 1996

Yunan Lig Kupası (1)

1990

Bugün ise, AEK için tarihte ikinci bir dönüm noktası yaşanıyor dersek yanlış olmaz. 1924 yılındaki doğuşun ardından, bugün ekonomik sıkıntıların içinde yeni bir doğuş yaşıyor AEK ve bu ekonomik sıkıntılarına rağmen hala ligde üst sıraları zorluyor.

Kimilerine göre İstanbulspor’un Atina şubesi olan AEK, kimine göre ise Beyoğluspor’un 1924’te yeniden kurulmuş halidir, ama kulüp kuruluşunda İstanbul kelimesinin geçmesi, beni ve birçok İstanbulluyu AEK sempatizanı yapmaya yetiyor.

AEK Atina kulübüyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler kulübün resmi sitesi olan www.aekfc.gr sitesine göz atabilirler.

Yorumlarınızı bekliyorum,şimdilik bu kadar,sağlıcakla kalın…

5.02.2007

Grup Maçları Sonrası: A ve B Grupları

Sevgili okurlar şampiyonlar liginde gruplar bitti bildiğiniz gibi. Yakında maçlar başlayacak. Bende sizlere elimden geldiğince grup maçlarını değerlendireceğim. İkişerli gruplar halinde yazılarım sizlere olacak. İlginize teşekkürler.

A Grubu

Chelsea iki yıldır kendini eleyen şampiyonlar ligi şampiyonuyla aynı gruba düşüyor. 2005'te Liverpool'a elendiler onlar şampiyon oldu, 2006'da aynı gruptaydılar. Geçtiğimiz sezon Barca'ya elendiler, bu kez Katalanlar şampiyon oldu, ilginçtir ki bu sefer de Barcelonayla aynı gruba düştüler.

Kuralar çekildiğinde Barcelona’yla Chelsea'nin büyük favori olduğu aşikardı. Werder Bremen de onlara tehdit oluşturan bir takımdı. Thomas Schaaf yönetiminde Klasnic, Diego, Klose gibi oyuncularla hücuma yönelik süper bir futbol oynuyorlardı, sezona da iyi başlamışlardı. Levski Sofya'dan ise hiç bahsetmiyorum.

Barcelona sezona çok da iyi başlayamadı. Ronaldinho Dünya Kupası'ndaki kötü oyununu sürdürüyordu. Bunun üstüne Eto'o'nun daha sonrasında ise Messi'nin sakatlıkları da eklenince Chelsea'ye yenildiler, Werder Bremen'le berabere kaldılar. 5. maçlar da Chelsea-Werder Bremen'le Barça ise L. Sofya ile karşılaşıyordu. Herkes Mourinho'nun ekibinin maçı Werder Bremen'e vereceğini konuşuyordu. Werder maçı aldı her ne kadar iyi bir oyunla alsa da. Uxun süre Chelsea "yattı" iddiası hafızalardan silinmeyecek.

Grubun son haftasında oynanan Barcelona-Werder Bremen maçı her şeyi belirleyecekti. Bremen'in İspanya'da alacağı bir beraberlik ikinci tur için onlara yetiyordu. Ama Ronaldinho'nun yönetimindeki Barça daha ilk yarım saatlik bölümde 2-0 öne geçmişti. Kısacası Bremen'e yazık olmuştu. Başka bir grupta olsalar güle oynaya çıkarlardı. Levski Sofya ise 6 maçını da kaybederek, zamanında ülkemiz takımı Fenerbahçe'nin de yaptığı gibi "0" çekti. Ama Fenerbahçe hiç değilse o zamanki maçlarda 3 maçta son dakika golüyle yenilmişti. Levski en başarısız takım olarak tarihe geçti Şampiyonlar Ligi'nde. 1 gol attı 17 gol yedi.

B Grubu

B grubunda maçlar başlamadan önce, İtalya’da patlayan şike davasından sonra batan geminin mallarından bir bir yıldızları toplayan İnter grubun favorisi gözüküyordu. Eski gücünü kaybetmiş Bayern Münih, ne de olsa "Avrupa takımı" deyimiyle gruptan çıkacak diğer takım olarak gözüküyordu. Gruptaki diğer takımlar Sporting Lizbon ve Rus takımı Spartak Moskova'ydı.

İlk maçlarda İnter-Lizbon'la deplasmanda karşılaşıyordu o Euro 2004'ün güzel stadı Jose Alvalade'de.

İnter ikinci yarıda yediği golle 1-0 geriye düşüyor, ve orta sahanın bel kemiği Patrick Vieira'nın da kırmızı kart görmesiyle yıkılıyordu adeta. Bayern ise Moskova ekibini 4-0'lık sonuçla güle oynaya yeniyor ve liderlik koltuğuna otuyordu.

İkinci maçlarda S. Lizbon, S. Moskova'yla deplasmanda berabere kalınca ikinci tur için çok büyük bir avantaj yakalamıştı. Diğer maçta da Bayern deplasmanda son on dakika da Pizarro ve genç golcüsü Podolski'nin golleriyle İnter'i yenmeyi başarıyordu. İnter ilk maçtaki gibi bu maçta da yeniliyor üstelik İbrahimoviç ile Dünya Kupası'nın yıldızı, eski Palermo'lu Fabio Grosso kırmızı kart görüyordu. Kırmızı kartların etkisi de büyüktü yenilgi de. Herkes İnter'in gruptan çıkamayacağını düşünmeye başlamıştı.

Bundan sonraki iki maçta İnter, Spartak Moskova'yı içerde dışarda yenerek resmen hayata dönüyor, Bayern de Lizbon'dan iki maçta 4 puan alarak grup liderliğini garantiliyordu.

5. maçlarda İnter Arajntinli golcü Crespo'nun golüyle çok önemli bir 3 puan aldı S. Lizbon karşısında. Son maçlarda da Bayernle berabere kalarak grubu ikinci sırada tamamladı. İşin ilginç yanı ise, ilk iki maçta 4 puan toplayan Sporting Lizbon son maçında kendi sahasında Rus ekibine yenilerek uefaya giden bileti bile alamadı.