16.04.2009
İran seyehatnamesi 1
Tahran’ı şehir olarak değerlendirirsek açıkçası yol dışında devrimden fazla bir şey değişmemiş gibi duruyor. Yine de şehrin özellikle kuzey kesiminde inanılmaz güzel binalar var. Bunun yanı sıra bir daha hayatta buranın trafiğini gördükten sonra İstanbul trafiğine laf etmem. Benzinin litresi 10 cent olunca toplu taşıma diye bir şey neredeyse yok. Herkesin altında araba var. Özellikle Peugeot ve Hyundai oldukça fazla kullanılıyor. Araba çokluğundan ziyade trafikte orman kuralları geçerli. Şeritmiş, ışıkmış, geçiş üstünlüğüymüş burada hepsi hikaye.
Gelelim işin futbol boyutuna. Persepolis ile Esteghlal buranın Galatasaray’ı ile Fenerbahçe’si. İran’da ligin son iki haftasına girerken Esteghlal ligde ikinci durumdaydı. Saipa ile oynayacakları maç için meşhur Azadi stadında soluğu aldık. Maçta kafadan bir 30 bin kişi vardı. Ancak stad 90 bin kişilik olunca o 30 bin kişi azmış gibi duruyordu haliyle. Futbol tahmin edebileceğiniz gibi burada henüz yeteri kadar endüstriyel ve profesyonel değil. Oynanan oyunun seviyesi Bank Asya düzeyinde. Forma satın almak vb. gibi günümüz endüstriyel futboluna ait kavramlar henüz burada yok.
Stat dışında çakma Esteghlal bayrakları satılıyordu. İnsanlar bunları pelerin gibi kullanıyorlar. Fiyatları boyuna göre 2-3 $ arasında değişiyordu. Çocuklardan birini çevirip niye maça formayla gelmediklerini sordum. İşten geldiğini söyledi. Statta forma satılmadığı için de gidip forma almamışlar. Forma satılsa kaç para verirsin diye sordum, karşılığında 4-5 $ cevabı aldım. Bunun üzerine sıradan bir gömleğin ise 20-25 $ olduğunu öğrendim. Kısacası burada henüz öyle bir alışkanlık yok.
Stadın hiçbir yerinde tel örgü yok. Zaten insanlar oturarak maç izliyorlar. Stada kadınların girmesi yasak. (O kadar da abartmayın canım, burası halen daha İslam devleti) Öte yandan kadın maçlarına da erkekler giremiyor. Kadınların izleyebildikleri tek maç kadın maçları olduğu için, kadın futbolunun ilgisi baya yoğunmuş dediler.
Fanatizm gibi kavramlar buraya oldukça uzak şeyler. Maç öncesinde oyuncu listeleri okunurken taraftarlar (deplasman taraftarı yok, sadece Esteghlal taraftarı) iki takımın da oyuncularının ismini bağırdılar. Her ne kadar Mustafa abi, “yatsınlar diye rakibe yalakalık yapıyorlar” dese de hiçbir şekilde alışık olmadığımız bir görüntüydü. Keçiboynuzu tadında bir ilk yarı seyrettikten sonra stat ve futbol hakkında alacağımızı aldık ve stattan çıktık. Stat tabi ki taştan bir binadan ibaret, tamamen üstü açık hatta stadın ikinci katında koltuk da yok. Beton sıraya oturuyorsun, kısacası bizim statların 20 sene önceki hali gibi.
İlk günden bildireceklerim bunlar. Vaktim oldukça 10 gün süresince buradan gezi notlarımı yazmaya devam edeceğim.
5.04.2009
El Clasico ve Real’e Öneriler
Barcelona’nın bu sezon ne müthiş şeyler yaptığını hafızalarımızdan silecek değiliz. 34 maç ve 100 gol. Defalarca atılmış altı gol. Rakibi şaşkına çeviren paslaşmalar. Xavi, İniesta, Messi. Onlara eşlik eden Eto’o, Henry ve diğerleri. Pep Guardiola’nın futbolculuğundaki zekasının takımına da sirayet edişi. Daha neler söylenir ki! Bir yerde durmak ve bu takımı susarak, keyifle izlemekten başka bir şey yapmamak, gerekir. Bir futbol takımı herhalde bundan daha iyi oynuyor olamaz. Bu takımı sadece
Susmak ve sonuna kadar keyifle onları izlemek! Barça için sözün bittiği yer bu olsa gerek.
Bir yanda Barcelona harikalar yaratırken, onların karşısında acizlikten, şaşkınlığa düşmüş Real Madrid’li futbolcuları görmek. Evet asrın takımını, mabedinde bu kadar aşağılayan bir takım daha olmamıştı. Yerin dibine mi girdiler, sahanın orta yerine mi gömülüp kaldılar nedir ne değildir bilmiyorum ama hüzün denilen şey Los Galacticos için dün gece Santiago Bernabeu’daydı.
Real Madrid için artık dün akşam ki hezimet bir milat olmalı diye düşünüyorum. Değişimin başlaması şart. 2008 yazı ve 2008-09 futbol sezonunda iki takım ortaya çıktı. Bu futbolda yeni bir çağın başladığını gösteren iki takımdı. İspanya Milli takımı ve Barcelona’dan bahsediyorum. İspanyol futbolunun genel özelliği ayağa pas yapan bir futbol olagelmiştir daima. Teknik futbolcuların fiziksel güçlerini artırmasıyla, oyunu çift yönlü oynar hale gelmesi ve İspanya futbol takımının geldiği nokta. Diğer yanda da İspanyolların bu futbol anlayışının en iyi temsilcisi olan Barcelona. 70’lerden itibaren “pas yaparak oynanan futbolun en iyi temsilcisi olan kulüp “. Rijkaard’la başlayan ve Guardiola ile taçlanan bir futbol mekanizması. Xavi ve İniesta üzerine inşa edilmiş, Messi ile katları çıkan bir futbol bu.
İspanya ve Barcelona takımları, futbolun yeni ve sevimli yüzü. Özellikle de Barça’nın yakalamış olduğu bu “mükemmel futbol” bütün takımlara örnek olabilecek, harikulade bir şey. Futboldan zevk almamızı sağlayan bu model, Real Madrid’e de örnek olabilir. Real Madrid’de yeni başkanıyla birlikte bu ekole bir adım atabilir inancındayım. Şu an için Barça’yı taklit etmek ya da onlardan esinlenmek yapılabilecek en güzel şey.
Bu yaz dönemi Real Madrid için epey hareketli olacak. Juande Ramos ile yola devam etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Frank Rijkaard bu yolda onların başvurabileceği bir isim olabilir. Ya da kim bilir onlar da Barça gibi yaparlar ve Hierro’yu takımın başına getirirler. Gelecek teknik adamın her ne olursa olsun, Barça ve İspanyol tarzına dönük bir şeyler yapması gerekiyor.
Barcelona ve İspanya’yı bu mükemmel oyuna götüren esas etkenin yukarıda da söylediğim gibi Xavi ve İniesta olduğu düşüncesindeyim. Real Madrid’in de yapacağı bu ikilinin bir benzerini yakalamak. Aklıma ilk gelen iki ismi hemen söyleyeyim. Fabregas ve David Silva. Real Madrid’in orta sahasını bu iki süper yıldızla şekillendirmesi gerekir. Bu ikili yanına koyabilecekleri, Diarra ve Lassana Diarra’nın olduğunu düşünürsek yada Athletic Bilbao’nun orta sahadaki 20 yaşındaki ön liberosu Javi Martinez’i bu iki adama monte ederlerse ya da Xabi Alonso alınabilirse, Real Madrid için çok üst düzey bir orta saha kurulmuş olur
İşin en önemli kısmı da bu; Yani orta saha. Bu tamamlandıktan sonra üzerine kurulacak bir hücum hattı ve savunma kalıyor. Kalecisinin dünyanın en iyi bir iki isminden biri olan Casillas olduğu, sağ bekinin de dünyadaki en iyi isim olan Sergio Ramos olduğundan hareket edersek, Pepe’nin savunmadaki hızı ve kalitesinin yanına eklenecek bir stoper ve sol bek. Valencia’dan Raul Albiol ve Alexis, Athletic’den Amorebieta ve sezon sonunda Real Madrid’e katılacak olan Garay savunmada Pepe’nin partneri olabilecek kalitede isimler. Sol bek için çok seçenek zaten yok. Marcelo ile yola devam edilir. Heinze yedek bekler. Newcastle’den Jose Enrique’de bu yer için düşünülebilir.
Gelelim forvet hattına. Şu son günlerde ismi geçen bir isim mutlaka bu takımın santraforu olmalı. Zlatan İbrahimovic. O’nun solu Robben’e teslim edilir. O’nun sağına ise Cristiano Ronaldo transferi gerçekleştirilebilirse.
Casillas – Sergio Ramos, Pepe, Albiol, Marcelo – David Silva, Fabregas, Javi Martinez – Robben, Zlatan, Ronaldo.
Barcelona’ya yeryüzünde kendisi gibi oynayan ve en az onlar kadar kaliteli bir takım çıkarmış olamazlar mı! Elbette Barça, o oyuncuları alt yapısından çıkarmış ve felsefesini onlara uzun yıllar önce sindirmiş bir takım ancak Real Madrid’de bunu böyle oyuncularla çabuk içselleştirebilir. Bahsettiğim isimler değişebilir ama özellikle Fabregas ile Silva’nın alınarak o ikili üzerine bir takım inşa etme yoluna gidilmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.
Son yıllarda Real Madrid’in Avrupa’da yaşadığı başarısızlıklar ve dün gece ki hezimet, beni Real için çareler aramaya itti. Yukarıda bahsettiğim kadroyu oluşturabilmek için çok para harcamak gerekiyor olabilir ama dün gece ki hezimetten sonra tekrar en büyük olacak kadro için bunu yapmak şart. Real’i Real yapan yıldız oyunculara tekrar ihtiyacı var baş altı oyuncularla bu işin olmayacağı tekrar görüldü.
30.03.2009
Milli Takım
Milli Takımımızın sorunları:
1. Sakatlıklar. Dünya’da bizim kadar sakat veren kaç üst düzey futbol ülkesi vardır? Bugünkü maçta da Servet, Mehmet Topal ve Hamit gibi rotasyonun 3 önemli adamı yok. Nihat ve Emre’nin oynayabilecek olmasını da artık şans diye nitelendirmeye başladık. Müzmin sakat diyebileceğimiz bir çok oyuncumuz var. Bunları hepsi şanssızlık olmamalı. Bu oyuncular neden bu kadar çok sakatlanıyor bir araştırılmalı, çaresine bakılmalı.
2. Fatih Terim. Artistiğini, basını aşağılamasını, kabadayı tavırlarını falan geçtim. Fatih Terim’in bizi ciddi şekilde etkileyen iki sorunu var. Birincisi, bazı adamlara takmış durumda. En basitinden Emre, Gökhan Zan, Kazım. Kazım Fener’de yuhalanacak durumdayken Milli Takım aday kadrosuna çağrılıyor. Milli Takım hocası olmak kolay iş değildir. Çok basit bir ifadeyle “Milli Takım kadrosu ülkenin en iyi oyuncularının alt alta yazılması ile oluşturulmaz”. Her hocanın güvendiği, sistemine uygun gördüğü adamları olabilir. Fakat bu hiçbir şey yapmayanları, sürekli sakatlananları milli takıma almak, canına dişine katarak oynayanları hazırlık maçlarında bile denemeyerek görmezden gelmeye girerse bunun adı emeğe saygısızlık olur. Fenerbahçe’de genelde yedek oturan, oyuna girdiği zaman da hem kötü oynayan hem de vurdum duymaz tavırları olan Kazım kadroya alınıyorsa, bütün sezon boyunca mücadele eden oyunculara saygısızlıktır. Fatih Terim’in ikinci sıkıntısı cambazlık. Her maç öncesi “acaba hangi kadroyla oynayacağız” diye düşünüyoruz ki normalde bizim gibi üst düzey bir takım bunu fazla düşünmemeli. Zaten bizim de artık belli başlı oyuncularımız var düzenli oynayan. Ama Fatih Terim zamanında çok cambazlık yaptı, yine yapar diye korkuyoruz. Düşünmeden de edemiyorum acaba Terim tuhaf kadrolarla çıkıp kazanarak başarıdaki payını arttırmak, “ben yaptım” demek mi istiyor. Bu düşünce çok ağır bir ithamdır ama Fatih Terim de şu ana kadar yaptıkları ile insanlara bunu düşündürmüştür. Yoksa Portekiz maçında Arda’nın kulübede oturmasının ve Mevlüt- Kazım ikilisinin oynamasının, İsviçre maçına Tümer, Gökdeniz ile başlamanın fazla bir izahı yoktur.
3. Defans. Servet fena bir defans oyuncusu değil. Türkiye için çok iyi diyebilirim, Avrupa için de idare eder. Sorunumuz o değil. Yanında kimin oynayacağı problemi var. Emre Güngör, Emre Aşık ve Gökhan Zan hem kaliteleri itibariyle hem de sürekli sakatlanmaları nedeniyle bir türlü Servet’in partneri olamadılar. Hakan Balta aslında stoperden çıkma bir sol bek oyuncusu ve Meira satıldıktan sonra Galatasaray’da orada iyi işler yaptı. Bugün de İspanya karşısında stoper oynayacak ve stoper için üstteki saydığım adamlara göre yaşı, kalitesi ve sağlamlığı itibariyle belki de en iyi aday. Fakat o stoper oynarsa da bu kez sol bek problemi ortaya çıkacak. Ayrıca Servet sağ stopere geçecek ve de orada ne kadar etkili olacağı tartışılır. Kısacası defansın ortası problem. Sağ bek süper, kaleci de yeterli. (Gökhan Gönül ve Volkan)
Milli Takımın artısı:
Yüksek teknik kapasite, güçlü orta saha ve forvet. Orta sahamız gerçekten çok iyi. Ortada oynayabilecek Aurelio, Emre, Topal, Ayhan, Selçuk gibi iyi alternatifler var. Bence burada en ideal ikili Aurelio-Topal’dır. Topal şu an sakat, fakat sakat olmasa da Fatih Terim’in Emre’yi tercih edeceğini biliyoruz. Emre’nin hem devamlılığı yok hem de Topal kadar sert değil. Ama bizim Emre’nin tekniğinden ziyade Topal’ın sertliğin ihtiyacımız var Hamit, Arda, Tuncay, Nihat gibi oyuncuların varlığında. Kaldı ki Mehmet Topal da kazma bir adam değil, kaptığı topu olumlu değerlendirebilir. Kanatlar ve forvete bakarsak 4 mevkii için 5 süper aday var: Arda, Hamit, Nihat, Semih ve Tuncay. Bunlardan hangisini keseceğimiz problemi olabilirdi fakat Hamit veya Nihat’tan biri mutlaka sakat olduğu için böyle bir sorunumuz da yok. Olur da beşi de oynayabilecek olursa bence yedek kalacak isim Nihat olmalı. Fatih Terim’in ise Semih’i seçeceğine şüphem yok.
Vaziyet bu. Bugünkü İspanya maçına Volkan-Gökhan-Emre Aşık-Hakan Balta-İbrahim Üzülmez-Tuncay-Aurelio-Emre-Arda-Nihat-Semih onbiriyle çıkacağız. Servet iyileşince muhtemelen İbrahim Üzülmez rotasyondan çıkacak. Hamit, Mehmet Topal, Gökhan Zan, Kazım, Ayhan ve Sabri’yi de eklediğimizde hiç de fena olmayan bir 16 kişilik rotasyon ortaya çıkıyor. Dünya Kupası’na mutlaka katılmalıyız, orada da iyi işler yapmalıyız.
26.03.2009
Küçük Ülkenin Büyük Efsanesi: Pat Jennings
Bu küçük ülkelerinden ara sıra çıkan çok büyük isimlerden bazıları Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası gibi, futbol sanatının en göz alıcı sahnelerinde kendilerini gösteremeden kariyerlerine son vermek zorunda kalırlar. Mesela George Best gibi…. Ancak, Milli Takım’a Best’le aynı gün adım atan bir kaleci sadece ülkesinin değil futbol tarihinin en büyükleri arasına girmiş ve 1982-86 Dünya Kupaları’nda oynamayı başarmıştır. Huzurlarınızda; “Nazik Dev”, “Koca Pat” veya “Lorgan Küreği” Pat Jennings.
Adından da anlaşıldığı gibi İrlanda adasının Kuzey köşesine sıkışmış bu minik ülkenin o zamanlar politik yeri tam olarak oturmamıştır ancak ülkeyi kana boyayacak olayların başlamasına da 20 yıldan fazla zaman vardır. Ülkenin güneyinde, İrlanda’ya yarım günlük yürüyüş mesafesindeki Newry şehrinde 12 Haziran 1945 günü doğar Patrick Anthony Jennings. Sakin küçük bir şehirdeki çocukluğunda futbolla tanışması Shamrock Rovers’ın 18 yaş altı takımında henüz 11 yaşındayken olur. Aynı yıl takımı bir bölgesel turnuvada finale ulaşır ve Rovers’i yöneten menajerler o güne kadar kaleyi başarıyla koruyan Pat’i yaşı bir final maçı için çok küçük olduğu gerekçesiyle finalde oynatmazlar. “O gün ne kadar ağladığımı hâlen hatırlıyorum. Artık Wembley hayalleri kurmayı bırakmıştım ve Gal futboluna yöneldim”. Jennings, beş yıl devam ettiği Gal futbolunda aslında bir kaleci için çok önemli özellikleri kazanmaktadır; yer tutma, sıçrayarak yüksek topları yakalama, uzun vuruşlar yapabilme ve topla oynamada el ve ayağa neredeyse eşit önem verebilme. Ayrıca, kariyeri boyunca en önemli avantajlarından birisi olan devasa elleri de vardır ki kariyeri boyunca bu elleri için “kürek gibi” lafını duyacaktır.
Genç Patrick, aynı takımda oynayan abisinin çağrısıyla futbola geri döner sadece 16 yaşında Newry Town takımının kalesini korumaya başlar. Bu takımdaki ikinci sezonunda genç milli takımın da kalesindedir ve Wembley’de düzenlenen bir turnuvada Watford menajeri Bill McGarry’nin dikkatini çekmeye başarır. Jennings, o zamanın İngiltere Üçüncü Ligi’nde oynayan klüple 1964-65 sezonu için anlaşma imzalar. “Birden bire kendi şartlarıma göre zengin olmuştum ama evimi çok özlüyordum. Watford’da geçen sezonum boyunca kaç defa herşeyi bırakıp Newry’ye dönme hayalimi kurduğumu bilemem”. Belki de bunu engelleyen, Newry’de tanıştığı ve gelecekte eşi olacak genç şarkıcı Eleonor Toner’in de solo müzik kariyeri için Londra’ya gelmeye karar vermesi olmuştur.
Pat Jennings, Watford’da sezon boyu oynadığı 48 maçın sonunda kendisini 1. Lig’in önemli klüplerinden Tottenham Hotspur’a imza atarken buluverir. Spurs menajeri Bill Nicholson, klübü o zaman bir kaleci için iyi bir para sayılan 27,000 sterlin vermeye razı etmiştir ancak henüz 19 yaşında ve sadece 3 senelik tecrübesi olmasına rağmen kaleye geçirmek istediği Pat Jennings hakkında bazı soru işaretleri vardır. Bu genç adam hiç ciddi anlamda kalecilik eğitimi almamıştır. Ama takım oyuncuların çok sevdiği Nicholson, Jennings’e tam destek verir. “Watford’dayken sadece Chelsea’nin 2 maçını izlemiştim hepsi buydu ve şimdi aynı ligde oynayacaktım. İlk başta olanlara inanamadım, ama insanlar önüme yeni bir fırsat sunmuşlardı ve bunu değerlendirmeyi başardım”.
Pat Jennings, hiç gerçek anlamda kalecilik eğitimi almamıştır ancak Gal futbolunda öğrendikleri, 1.83’lük boyu ve doğal yeteneği ile birleşince buna çok da gerek kalmamıştır. Hatta bazı yorumlarda, eğitim almaması nedeniyle kaleciliğin bazı katı kurallarına tâbi olmamasının Jennings efsanesinde büyük paya sahip olduğunu ileri sürer. Bunlardan en önemlisi başta ayakları olmak üzere kurtarışlarında vücudunun eller dışındaki yerlerini de kullanabilmesi olmuştur. Jennings ilk maçlarda bazı kritik hatalar yapmıştır ama zamanla kaledeki yerini sağlamlaştırarak White Hart Lane’nin efsaneleri arasında kendine bir yer edinecektir. Öncelikle hemen herkes, Jenings’in yer tutma becerisinden bahsediyor; “Az sayıda güzel kurtarış yapardı çünkü doğru yerde olduğu için buna çok fazla gerek kalmazdı”. Ayrıca sıçrama yeteneği ve büyük elleriyle yan topların tek hakimiydi ve hatta bazı ortalarda topu tek eliyle alabiliyordu. Jennings birebir müdahalelerde ve topu oyuna sokma konusunda da çok yetenekliydi. Hatta 1967 Charity Shield Kupası’nda Manchester United’a karşı oynadıkları maçta karşı sahaya gönderdiği top, Old Trafford seyircisi ve ManU kalecisi Alex Stepney’in bakışları arasında gol olmuştu. Efsane kaleci sahada çok sakin bir görüntü verse de sahaya çıkana kadar öylesine konsantre oluyordu ki ellerinin titrediğini görenler vardı; “Kısmen tedirginlikten ancak daha çok gerilimden olurdu. Bu seviyedeki maçlar için gereken konsantrasyon o kadar fazlaydı ki bazen maçlardan sonra başım ağrırdı. Bir kaleci olarak üzerinizdeki baskı çok daha fazladır çünkü sahadaki diğer oyuncuların aksine kalecilerin hata yapması mümkün değildir”.
K. İrlanda’lı kaleci, Tottenham kalesini 13 yıl boyunca, 472’si lig olmak üzere toplam 591 maçta korumuştur. Bu süre içersinde Spurs ligde hiç mutlu sona ulaşamadıysa da 1967’de FA Cup, 1971 ve 1973’te Lig Kupası zaferlerinin yanı sıra 1972 yılında da UEFA Kupasını kazanmıştır. Jennings ise 1973 yılında Futbol Yazarları Birliği, 1976 yılında ise Profesyonel Futbolcular Birliği’nin oylarıyla İngiltere’de yılın futbolcusu seçilmiştir.
Bu kadar büyük bir kalecinin Milli Takımı da tekeli altına alması kaçınılmazdır. Ta 3. Lig’de Watford’la oynarken, 18 yaşında bir genç olarak ilk defa 15 Nisan 1964’te Galler’e karşı sahaya çıkar. K. İrlanda’nın 3-2 kazandığı maçın bir başka önemi de George Best’in de milli takımda oynadığı ilk maçı olmasıdır. Ancak, Best’in kariyeri Jennings kadar uzun süremez ve yukarıda belirttiğim gibi ülkesiyle önemli bir organizasyona katılamadan 1977 yılında 37. ve son defa milli formayı giyer. Pat Jennings ise toplamda 119 defayla K. İrlanda’nın en çok milli olan ismi olarak tarihe geçecektir. K. İrlanda ile son maçı 1986 Dünya Kupası’nda Brezilya’ya karşı oynanan grup maçıdır. 41 yaşında sahaya çıkan Jennings iki önemli rekor kırar; Dünya Kupası finallerinde oynayan en yaşlı oyuncu ve eleme maçları dahil edilince 1966-86 arasında toplam 6 Dünya Kupası’nda oynamış olmak. İlk rekoru 2004 yılında Kamerun’lu Roger Milla tarafından kırılırken, ikinci rekoru ise 2006 yılında Trinidad&Tobago’lu Dwight Yorke ve Russell Latapy tarafından egale edilecektir. Pat Jenings’in milli takımdaki zirve noktaları, 1982 D.K’nda ev sahibi İspanya’yı 1-0 yenerek ikinci tur yolunda önemli bir adım attıkları ve 1985 yılında Wembley’de, İngiltere karşısında aldıkları 0-0’lık beraberlikle 1986 D.K. bileti aldıkları maçlar olmuştur. “Tottenham ve Arsenal ile Wembley’de çıkacağım maçlar öncesinde Newry’den başarılar dileyen binlerce mektup ve telegraf alırdım. Ama futbol adına kazandığım hiçbir şey beni İspanya maçı kadar tatmıin etmemiştir. Maç bitince sahadan çıkmak istemedim. Hatta, maç sonrası eve dönüş için uçak biletlermiz ve bavullarımız bile hazırdı”.
1982 ve 86 Dünya Kupaları aynı zamanda Jennings’in yanı sıra Whiteside, Quinn, O’Neill ve McDonald gibi başarılı bir jenerasyon yakalamış olan K. İrlanda futbol tarihinin de zirvesidir. Ülke hâlen, İspanya’da ulaşılan çeyrek final ve üst üste birden fazla Dünya Kupası’na katılabilme başarısını gösterebilen en küçük ülke ünvanını elinde bulundurmaktadır. Norman Whiteside ise, 1982 yılında sadece 17 yaş ve 42 günlükken sahaya çıkarak D.K finallerinde oynayan en genç futbolcu rekorunu bugün de elinde bulundurmaktadır.
Ülkesinin futboldaki yeri açısından Pat Jennings’in milli takım kariyerini çabucak bitirebildik. Arada bir yaptığımız gibi Jennings’in bizimle olan ilgisini de kısaca geçelim, 1968 ve 1985’deki ikişer D.K. eleme maçının dışında iki defa da (birinde Jennings forma giymemiş) 1983 yılında Avrupa Şampiyonası elemesi için karşı karşıya geldiğimiz K. İrlanda karşısında 4 mağlubiyet 1 beraberlik ve 1 galibiyet almışız.
1970’lerin ilk yarısında oldukça iyi bir dönem geçiren Tottenham için daha sonrasında işler bozulmaya başlar ve takım 1976/77 sezonunda takım 2. Lig’e düşer. O zaman takımın menajeri olan Keith Burkinshaw, artık 32 yaşında olan Jennings’in en iyi dönemlerini geride bıraktığını düşünerek, Tottenham’ın ezeli rakibi Arsenal’e transfer olmasına engel olmaz. Ancak yıllar sonra bunun “hayatı boyunca verdiği en kötü karar” olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Klübe 13 yılını vermiş olan Jennings ise vedası sırasında yöneticilerden gördüğü ilgisizlik ve vefasızlıktan kırılmış bir şekilde ayrılır; “Kampa giden oyunculara veda ziyareti yaparken, yöneticiler bir bir önümden geçtiler ve selam bile vermediler. Sanki hiç orada olmamıştım”. Ama Tottenham taraftarı asla vefasız olmadı ve onlar için bugün bile dünyada gelmiş geçmiş en büyük kaleci Pat Jennings’dir.
Jennings’i sadece 45,000 paunda Kuzey Londra’nın diğer klübüne taşımayı başaran Terry Neill ise bu transferi “kariyerimdeki en kârlı işlerden biriydi” diye hatırlayacaktır. Normalde bu iki klüp arasındaki rekabet, Tottenham’dan Arsenal’e ya da aksi yönde transfer olan oyunculara nefret olarak kendisini gösterir hatta Arsenal’in internet sitesinde ileri sürüldüğü gibi “Kuzey Londra derbisinin üzerine çıkabilmek için gerçekten özel bir yetenek olmak gerekir”. Ama Pat Jennings Highburry’de tepki görmediği gibi White Hart Lane’e her dönüşünde ayakta alkışlanarak karşılanır ve Tottenham yöneticilerine kafayı duvarı vurduracak şekilde 7 sene ve 321 maçta daha (237’si lig) en üst düzeyde Gunners’ın kalesini korur. Bu süre içerisinde Arsenal sadece 1978-80 yılları arasında FA Cup finalinde oynar ama sadece 1979 yılındaki kupaya uzanabilir. Ayrıca, 1980 yılında Pat Jennings’in destansı oyunuyla Arsenal, Juventus’u geçerek Kupa Galipleri Kupası Finali’ne ulaşır ancak burada Valencia’ya karşı kupayı penaltı atışlarıyla kaybeder.
Pat Jennings, 1984-85 sezonunun sonunda klüp kariyerini sona erdirir. Geride 22 yıllık bir kariyer ve Küzey Londra’nın iki takımıyla oynadığı -709’u lig olmak üzere- toplam 918 maç bırakır. Ancak henüz futbolla işi bitmemiştir. 1986 Dünya Kupası için milli takımla çıkacağı maçlara hazırlanmak için Tottenham’e geri döner ve yedek takımla çalışmaya devam eder. Hatta Mart 1986’da, Everton’un oynayacağı FA Cup finalinde, klübün sakat yedek kalecisinin yerinde kulübede oturmak için bu klüple tek maçlık bir anlaşma bile yapar. Jennings’in aktif futbol yaşamını sona erdirdiği 1986 Haziran ayından, 1993 yılında hâlen Tottenham’ın kaleci antrenörlüğüne gelişine kadar geçen 7 yılda ne yaptığına ilişkin neredeyse hiç bilgi yok. Büyük ihtimalle memleketi Newry Town’a dönüp biraz kafasını dinlemiş ve futboldan sonra en sevdiği spor olan golf oynamıştır. Futbola olan katkılarından dolayı İngiltere Kraliyet Nişanı alan Pat Jennings, 2003 yılında İngiltere’deki Futbol Şöhretler Müzesi’ne seçilir. Efsane kaleci, hâlen çok sevdiği White Hart Lane’deki her maça gelmekte ve bazen maç yorumculuğu yapmaktadır. Ayrıca, Spurs kalecilerine zaman zaman ders vermektedir. Üç direk arasındaki efsanesi ise, kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu tarafından K. İrlanda Ligi takımlarından Derry City F.C.’de yaşatılmaktadır.
Bu da böyle biter efendim. Gelecek yazıda gene modern zamanlara geliyoruz ve Thomas Ravelli ile kaledeki deliliğin en şirin hâlini yaşıyoruz.
23.03.2009
Şampiyonlar Ligi'nde Çeyrek Final Zamanı
Eşleşmelere tek tek bakalım ve değerlendirmeye çalışayım...
Villarreal-Arsenal: Villarreal, en son Şampiyonlar Ligi'nde yer aldığında kupada yarı finale kadar yükselmişti ve Arsenal'le çok dramatik bir yarı final serisi oynamıştı. (Kısaca hatırlatalım, 1-0'ın rövanşı El Madrigal'de oynandı. Henry'nin önderliğindeki Arsenal maç boyunca Villarreal'i durdurdu, 90+1'de Villarreal penaltı kazandı ve Riquelme topu Lehmann'a gönderdi, Riquelme'nin gözleri yaşlarla doldu) Bu sefer şartlar farklı. İki takım da zorlu ikinci tur serileri oynadılar. Villarreal, Panathinaikos'u deplasmanda yenerek eledi. Arsenal, Roma'yı ancak penaltılar sonunda elemeyi başardı. İki takım da kendi liglerinde dördüncülük mücadelesi yapıyorlar. İki takım da önceki eşleşmeden farklı olarak kesin bir lidere sahip değiller. Villarreal; Pires-Senna-Santi orta alanının önünde Rossi'ye sahip. Arsenal'de Fabregas bu seride oynamayacak. Nasri-Walcott gibi etkili kanat oyuncularıyla beraber, etkili forvetler de var. Bu seride Senna-Denilson eşleşmesinde kimin öne çıkacağı kritik duruyor. Tahminim Arsenal'in Roma'yı eleyerek sürpriz yapmasına rağmen Villarreal'in bu turu geçebileceği yönünde...
Manchester United-Porto: Porto, Şampiyonlar Ligi şampiyonu olurken Manchester United'ı elemeyi başarmıştı. Man Utd önceki turda Jose Mourinho'yu saf dışı bırakmayı başardı; şimdi Mourinho'nun eski takımı rakipleri. Porto, önceki turda Atletico'yu eleyerek bana göre sürpriz yaptı. Man Utd'nin Inter karşısında oynadığı futbolu gördükten sonra, bu takımın zamanla ilerleyen grafiğini de hesaba katarsak Porto'nun Man Utd'ye pek rakip olabileceğini düşünmüyorum. Daha iddialı konuşmak gerekirse; Man Utd bu dört takımın arasından sıyrılır ve finale kadar gider. Üçünü toplasanız, Man Utd ile baş edebileceğini sanmıyorum...
Liverpool-Chelsea: Artık Şampiyonlar Ligi tarihinin klasik bir eşleşmesi olarak gözüküyor Liverpool-Chelsea eşleşmesi. Rafa Benitez Liverpool'un başına geçtikten sonra yaşanan Şampiyonlar Ligi eşleşmelerini hatırlayalım:
2004/05 Yarı Final: 1-0 Liverpool
2006/07 Yarı Final: 1-1 penaltılarla Liverpool
2007/08 Yarı Final: 4-3 uzatmalarda Chelsea
Takımlar bu sefer yarı finalden önce eşleştiler ve birisi yarı final oynama şerefine ulaşacak. Dikkat edileceği üzere; eşleşmeler sürekli ufak farklarla gitti ve kazanan son saniyede belli oldu. Bu sefer başka bir ihtimalin gerçekleşmesi de zor. Liverpool rakibini ligde iki kez yenmeyi başarsa da bu elbette ki başka bir ortam. Geçen yılın finalisti Chelsea, Hiddink'le beraber Rafa'yı geçen sezonki gibi devirebilir. Diğer tarafta da, Gerrard-Torres gibi süperstarların olduğunu unutmamak gerekir. Yine de kendimi zorlamam gerekirse; eşleşmenin son saniyede Chelsea'nin zaferiyle sonuçlanacağını düşünüyorum...
Barcelona-Bayern Münih: İki takım da önceki turu rahat -özellikle Bayern fazla rahat- geçtiler. Barcelona'nın olağandışı orta alanı ve hücumuyla günlerinde olduklarında zorlanabileceğini sanmıyorum. Bayern Münih Ribery'nin önderliğinde iyi golcüleriyle sonuca gidebilse de; oyun tıkandıklarında ne yapabilecekleri hala muamma. Schweinsteiger-Van Bommel-Ze Roberto ile kurulu olan orta sahanın Xavi-Yaya-Iniesta'ya dayanabileceğini sanmam. Barcelona geçer, yarı final çok çekişmeli olur...