İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

8.05.2009

United İçin 3 Kupa Birden Hayal Mi?

Dramatik bir Şampiyonlar Ligi haftasından sonra 2009’un finalistleri belli oldu. Fakat şimdi fark ediyorum ki, yarı finale kalan 4 takımdan 3’ü hakkında bir şeyler yazmışım (ki bu takımlara kaybeden Arsenal ve Chelsea de dahil), Manchester United’ı ise atlamışım.

Geçtiğimiz sene Premiership’i ve Şampiyonlar Ligi’nin ikisini birden alıp sağlambir “duble” yapan Kırmızı Şeytanlar, bu sezon olayı abartıp “4 kupa” olarak çıktıkları hedefte, bir tek FA Cup’tan elendiler. Lig Kupası’nı kazandılar. İngiltere Ligi’nde son 4 haftaya girilirken 2. Liverpool’un 3 puan önündeler ve Şampiyonlar Ligi’nde de finale kalma başarısını gösterdiler. Yani “quintuple”’dan geçmiş olsa da bir “triple” tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Bu sezon, herkes doğal olarak Barça’yı ve Katalan temsilcisinin oyun stilini konuşuyor. Haklılar da; Barcelona, özellikle Nou Camp’ta (çoğu zaman deplasmanda da) rakibini kendi yarı sahasına hapsediyor. Asla %60-65 topa sahip olma oranının altına düşmüyor ve rakibi, karşı takımla adeta dalga geçen bir halı saha takımı edasıyla küçük düşürüyor. Peki bu sezon, niye herkes Barça’yı konuşuyor da United’ı konuşmuyor? Cevap basit: Çünkü United, son 20 yılda o kadar başarılı oldu, o kadar çok kupa kazandı ki artık kazanmaları, güzel oyunları, futbolseverlere “sıradan” gelmeye başladı. Dünyanın en zor ligini son 10 sene parsellemiş, Şampiyonlar Ligi’nde ise üst üste 2. finaline kalmış bir takımdan bahsediyoruz. Bu takımdan Cantona’lar, Sheringham’lar, Yorke-Cole’lar, Beckham’lar, van Nistelrooy’lar geçti. Giggs ile Scholes halen geçemedi. Fakat Ferguson, ne yapıp ne edip genç yeteneklerle tecrübeyi başarılı bir şekilde kaynaştırmanın hep bir yolunu buldu.

Göze hoş gelen, “melez” bir futbol:

Yıllardır Manchester United’ı izlerim. Takımın bu son jenerasyonu, kanımca diğerlerinin arasından en başarılı ve en çekici futbolu oynayan jenerasyonu olarak sıyrılıyor. Bunu da tamamen Sir Alex Ferguson’un büyüklüğüne borçlular. Şöyle ki: 70 yaşına gelmiş (bırakın teknik direktörleri) herhangi bir insan, çok büyük ihtimalle bazı konularda muhafazakardır, tutucudur, değişimi reddeder. Ferguson ise, adeta David Bowie gibi, her daim kendini geliştiriyor. Başka futbol kültürlerine, eleştirilere kapısını asla kapamıyor. Şimdi kim çıkıp da “Manchester United klasik Ada futbolu oynuyor.” diyebilir? Takıma bakıyoruz, United altyapısından, ya da İngiltere’den yetişme, Giggs, Scholes, Ferdinand, O’Shea, Fletcher, Carrick, Rooney, Brown gibi yıldızlar var. Bu yıldızlar United gleeneğini ve İngiliz tarzı, tempolu, fiziksel futbolu ayakta tutuyorlar. Diğer yanda, van der Sar, Evra, Vidic gibi, Avrupa’nın diğer taraflarından toplanmış, oyun konsantrasyonu mükemmele yakın savunma oyuncuları... Hücum hattı, Ronaldo, Nani, Tevez, Berbatov, Park gibi, biraz Latin ağırlıklı olmakla beraber, dünyanın dört bir yanından toplanmış, çok yönlü oyuncularla dolu. Anderson gibi “geleceğin Ronaldinho’su” olarak anılan bir oyuncudan, Lil’ Wayne gibi gözüken, Makelele-Scholes-Ronaldinho arası oynayan bir Frankenstein yaratılmış. Berbatov oynamadığı zaman fiks oynayan bir santrafor bile yok. İleri uçtakilerin kanatta mı, orta sahada mı, forvette mi oynadığı çoğu zaman belli değil.

İşte bu kimliksiz, kimliksiz olduğu kadar da bir kalıba sığmayan, rakip çalıştırıcılarca çözülemeyen oyun anlayışı, United’ın son senelerdeki başarısının en önemli anahtarı. Cantona, Kanchelskis gibi oyuncuların transferiyle başlayan, Fransız etkileşimiyle devam eden Quieroz gibi Güney Avrupa futbolu üzerine ihtisas yapmış bir adamı asistan menajer yapan ve an itibariyle, gerçek anlamda “küresel” bir altyapı ve scouting organizasyonu kuran bir anlayışın zaferi...

Cristiano Ronaldo:

Cristiano Ronaldo ise yukarıda bahsettiğim bu anlayışın en önemli meyvesi. Ferguson kendini hep geliştiren, 70 yaşında bir ihtiyar delikanlı demiştik. Hatırlarsanız, sürekli Real’e gitmek için naz yapan Beckham’ı, bir anlık sinirle tekmelediği krampon ile oyuncunun kaşını yararak takımdan uzaklaştırmıştı. Yerine 17 yaşında garip saçlı, garip oynayan bir Portekizli çocuk alıp, üstelik efsanevi kaptanın 7 numaralı formasını bu çocuğun sırtına geçirdiğinde, herkes (ben de dahil) Ferguson’un bunadığını düşünüyordu. Bu transferi takip eden 2 sene boyunca, Ronaldo oynadığı şahsi ve etkisiz futbol ve hakemi aldatmaya yönelik hareketleriyle beni ve pek çok futbolseveri bayarken, United ise Şampiyonluğu Arsenal ve Chelsea’ye kaptırarak yeniden yapılanma sürecine girdi.

Birkaç sene sonra bir baktık ki, bu cılız çocuk, varıyla yoğuyla kendini antrenman sahasına ve ağırlık odasına adamış ve gerek teknik gerek fiziksel anlamda dünyanın en dominant futbol yıldızı haline gelmiş. Yıllardır sitemizin yorumlar köşesinde olsun, forumumuzda olsun, Pokemon dövüştürür gibi oyuncu kıyaslarız. Ne Ronaldo’lar, Henry’ler, Ronaldinho’lar, Kaka’lar, Zlatan’lar gördük. Bugün ise, görünüşe bakılırsa futbolseverler arasında bir “C. Ronaldo vs. Messi” kutuplaşması söz konusu (ki bence Zlatan bu sene biraz kulübünün başarısızlığına kurban gidiyor). Ben ise, futbol gibi bir takım sporunda bu tür kıyaslamaların her zaman gereksiz ve anlamsız olduğunu düşünürüm. Fakat bu sefer kendimi tutamıyorum. An itibariyle, hücuma yönelik orta saha/kanat oyuncuları arasında C. Ronaldo’nun rakibi olacak bir oyuncu göremiyorum. Buna Messi de dahil... Buna karşı gelenlere ise şunu söylüyorum: “Bana Messi’nin yapıp da Ronaldo’nun daha iyi yapamayacağı bir şey söyleyin.” Çalımsa çalım... Dar alanda en az Arjantinli kadar etkili. Üstelik fazlası da var: çok daha hızlı, bir basket oyuncusu kadar yükseğe sıçrayabiliyor, mükemmel kafa vuruyor, Juninho’dan arakladığı, mesafe tanımadan şut atma yeteneğini önce geliştirdi, sonra mükemelliştirdi. E adam zaten 1.85 boyunda ve alemin de en güçlü oyuncularından... Artık defansta mücadele de ediyor. Pres de yapıyor. Daha ne istiyoruz?

Ferguson’un açık görüşlülüğü demiştik... United’ı ben çalıştırıyor olsam, 2006 Dünya Kupası sonrası Rooney’e ve United’ın üyesi olduğu İngiliz futbol camiasına yaptığı yamukluktan sonra çoktan yollamıştım keratayı... Zaten Alex Ferguson ile benim gibi standart bir FM menajerinin arasındaki büyüklük farkı da buradan kaynaklanıyor. Sir Alex ne yaptı? İki küskün oyuncuyu barıştırdı, taraftarın Ronaldo’yu affetmesini istedi. Ronaldo bunun üzerine 2 sezon sonunda üst üste Real Madrid’e gitmek istedi. United camiasını zedeleyici demeçler verdi. Sir Alex ne yaptı? Çocuğu bırakmadı, mazur gördü. Beckham’da yaptığı hatayı tekrarlamadı. Öfkeyle hareket etmedi. Sabrının karşılığını da gördü. Ronaldo, senede 30-40 gol, bir o kadar da asist üreten bir kanat oyuncusu (sırf bu tanımlama bile komik geliyor) haline geldi. Hatta yakınlarda da uzun dönemli bir kontrat imzaladı. Böylece hem United, dünya futbolunun en dominant yıldızına tutunmuş oldu, hem de dünya futbolunun o en dominant yıldızı, Real Madrid gibi vizyonunu ve misyonunu şaşırmış bir kulüpte harcanıp gitmedi. Chelsea zaferlerinin sarhoşluğu geçtikten sonra da, Guardiola’nın kabuslarını süslemeye başlayacaktır.

Giggs & Vidic:

Bu sezon, United’ın Ronaldo ile birlikten en çok göze batan iki oyuncusu... 17 yaşından beri Manchester United’da ilk 11’de sahaya çıkan Giggs, 35 yaşında ama İngiltere’nin en değerli oyuncusu olma unvanına koşuyor. Gerçi bu sezon çoğu maçta 90 dakika oynamadı. Hatta birçok müsabakaya sonradan dahil oldu. Bu adaylık, kariyerinin sonunda kendisini federasyonca onurlandırmaya mı yönelik diye düşünmüyor değilim. Fakat sergilediği “sessiz liderlik”, yıllandıkça geliştirdiği oyun kuruculuk yeteneği ve oyunun temposuna hükmedişiyle profesyonel oyuncuya biçilen yaş sınırı kavramını zorlamaya başladı. Yılın oyuncusu sıralamasındaki en yakın rakipleri ise Ronaldo ve Vidic. Ronaldo’dan zaten bahsettik. Vidic ise, Ferdinand gibi dünyanın en elit stoperlerinden birinin yanına çok başarılı bir şekilde monte oldu ve formuyla Ferdinand’ı bile gölgede bırakmaya başladı. Hatırlıyorum, United kendisini transfer ettiğinde herkes “Kim? Nereden çıktı bu adam?” diyordu. İlk maçında da kırmızı kart görmüştü. Fakat bu sezonki performansıyla, artık yaşlanmaya başlayacak olan Ferdinand ve Terry’nin “komple stoper” geleneğini uzun yıllar sürdürecek gibi duruyor.

Final Öncesi:

Kırmızı Şeytanlar, Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona ile karşılaşacaklar. Rakibe kendi oyun anlayışını benimsettirmeye çalışan iki takımın, an itibariyle Avrupa’nın en göze hoş gelen futbolunu oynayan iki takımının mücadelesini sabırsızlıkla bekliyorum. Tabii daha finale kadar çok var. Ama şahsen, herhangi bir ekstra sakatlık/ceza durumu olmazsa, çok iyi bir momentum yakalamış olan Barcelona’yı United karşısında %51 favori görüyorum. Ama %51’den fazla da değil. Barcelona’nın mükemmele yakın hücum hattı, Chelsea’ninkinden bile daha katı bir savunmaya karşı bakalım ne yapacak? Öte yandan, United, Ronaldo’yu etkili kullanıp Barça’nın defansif zaaflarının üzerine gidebilecek mi? Topa hakim olmayı çok seven iki takımın mücadelesinde, Barça, her zaman olduğu gibi topu ayağında tutmayı başarabilecek mi? Van der Sar, yaşlanıyor mu? Sanırım bu soruların cevabı, kupanın galibini belirleyecek.

7.05.2009

Hiddink Barcelona'nın "Havasını Aldı"

Bu akşamki Chelsea – Barcelona maçından önce, yıllardır beğenerek takip ettiğim Soccernet sitesinde “Clash of Styles (Ekollerin Savaşı)” diye bir başlık vardı. Bir tarafta Barcelona’nın bu sezonki müthiş performansı, göze hoş gelen, dikine, bol paslı, kahvehane ağzıyla “şiir” gibi futbolu, bir tarafta da belki de modern futbolun gelmiş geçmiş en “fiziksel”, Mourinho zamanlarından beri defansif mükemmeliyetleri ve 90 dakikaya yayılan dirilikleriyle ün salmış Chelsea...

Maç öncesinde ezeli rakibi Real Madrid’i, Madrid’de oynanan El Classico’da 6-2’lik absürd bir skorla küçük düşüren, “Ezeli rekabet biz “devam” diyene kadar bitmiştir” mesajı veren Barcelona, İngiliz temsilcisi ile Nou Camp’ta oynadıkları ilk maç golsüz berabere bitmiş olmasına rağmen herkesin genel favorisiydi. Ki esasında kaptan Puyol’un yokluğunda bu beni oldukça şaşırtmıştı. Zira, Chelsea’nin Nou Camp’ta 0-0 zor kurtardığı beraberlik sonrası, rakibini Stamford Bridge’de öldürücü bir pres ve ölü toplarla yormaya çalışacağı çok aşikardı. Barcelona’nın yumuşak karnı olan fizikselliği ise en iyi kapayan silahı kaptan Puyol’du. Nitekim teknik direktör Guardiola, bu eksikliği, Drogba’yı milli takımdan da çok iyi tanıyan Touré’yi Piqué’nin yanına monte edip, Henry’nin yerine de Keita’yı görevlendirerek çözmeye çalıştı.



Hiddink’in Taktiksel Zaferi

Barça’nın, sezon başından beri devam eden, geçtiğimiz haftasonu ise Real Madrid’e karşı tavan yapan gövde gösterisi sonrası, nasıl durdurulabileceği tam bir soru işaretiydi. Hollanda patentli “total futbol” anlayışını, kendi öz kültürüyle birleştirip, çok çekici bir futbol ortaya koyan Katalan temsilcisi acaba “durdurulamaz” mıydı? Bu maçta durdurulamaz olmadıklarını gördük. Barcelona finali hak etmedi, demiyorum. Tam tersine, Şampiyonlar Ligi’ndeki genel performansa bakıldğında finale kalmaıy Chelsea’den daha çok hak ettikleri ortada. Fakat, Londra’daki maçın hakkı sanırım Chelsea’nindi. Tabir caiz ise, kurt çalıştırıcı Hiddink, Guardiola’nın ve Barcelona’nın şöyle bir “havasını aldı.” Devre arasında İsveç televizyonunun (ne yazık ki, maçı İstanbul’daki sevgili arkadaşlarımla değil, Malmö’de izlemek zorunda kaldım) çok enteresan ve başarılı bir teknik analizi oldu. Arka arkaya, Chelsea’li oyuncuların, Barça’nın kanatları, orta sahasının ortası ve de yan beklerine yaptığı boğucu üçgen bir presle kazandıkları topları gösterdiler. Rahat 10 benzer top kapma kameralarca kaydedilmişti.

Nitekim Chelsea, taktik tahtasında ödevini iyi çalışmanın ödülünü erken gelen golle almış oldu. Golden sonra da son dakikaya kadar oyun disiplinlerinden kopmadılar. Bir kere, fiziksel açıdan Barça’yı aşırı derecede ezdiler. Neredeyse her ikili mücadeleyi kazandılar. Anelka-Drogba-Malouda 3’lüsünün müthiş uyumu ve patlayıcı deparları ile Barça defansını çok rahatsız ettiler. İspanyol temsilcisinin en zayıf halkalarından biri olan Valdes’i ise uzaktan şutlarla başarılı bir şekilde korkuttular. Kurallar dahilindeki sertliği akıllı oyun anlayışlarıyla birleştirerek, Dani Alves, Messi gibi yıldızları kızdırıp, oyuna küstürdüler. Bu süreç esnasında, Terry-Lampard-Cech-Ballack-Anelka gibi tecrübeli oyuncuların oyun konsantrasyonu ise mükemmele yakındı. En önemlisi, Barça’dan top kapmanın saçma sapan bir hayal olduğunun farkına vardılar (ki Barça Stamford Bridge’de, bu kötü oyununa rağmen bile %60 top kontrol oranının altına düşmedi) ve Katalanların yaptığı az sayıda hatanın üzerine %150 yoğunlaştılar. Esasında bu tatkik anlayış, o kadar belirgin bir şekilde üstün geldi ki, Anelka’nın Abidal’a gösterttiği kırmızı karttan sonra maç bitmiş sandık.

Burada, Chelsea’nin tecrübeli çalıştırıcısı Guus Hiddink’e de bir parantez açmak gerekli, diye düşünüyorum. Allah’ım bir teknik adam bu kadar mı profesyonel olabilir? Be adam, gittiğin bir takımda da beklentilerin altında performans ver! Bir başarısız ol! Takımın başına zaten sezonun yarısında gelmişsin. Sezon sonu gideceğin de ortada. Arada yetmiyormuş gibi bir de geçen yaz Avrupa yarı finalisti yaptığın Rusya’yı çalıştırıyorsun. Bir insan bu kadar mı yer, zaman, takım tanımadan, gittiği her ülkede, çalıştırdığı her takımda harikalar yaratabilir? Sanırım dünya üzerinde Mourinho ile beraber “profesyonel” CV’si en başarılı olan hoca Hiddink olabilir (Ferguson ve Wenger’i yıllarca aynı kulüplerde kaldıkları için klasman dışı bıraktım).



Barcelona Finali Hak Etti:

Iniesta’nın son dakika golü, her şeyin biteceği anda Barça’ya hayat verdi. Burada Barcelona’yı da kutlamak lazım. Chelsea gibi, 90 dakika yetmediyse 120 dakika dipdiri ayakta kalmasıyla ünlü bir takıma karşı, hem de 10 kişi kalmalarına rağmen topa sahip olmaya dayalı, kendi oyun stilleriyle kafa tuttular. Herkesin “Messi! Messi!” diye tutturduğu bir sezonda aslında çok belirgin bir şekilde en büyük payın bu adam ile Xavi’nin hak ettiğini düşünüyorum. O kadar konsantre, o kadar zekice ve o kadar diri oynuyorlar ve o kadar diğer 9 oyuncuyu da oyuna dahil ediyorlar ki kimse Messi’nin, Henry’nin, Eto’o’nun üzerindeki yükün bu iki küçük adam tarafından taşındığının çoğu zaman farkına varamıyor.

Son olarak, maçın Norveçli hakeminin, Chelsea’nin hakkını ağır bir şekilde yemiş olduğundan da bahsedelim. Gerçi Abidal’ın kırmızı kartı ne kadar haklıydı çok iyi göremedim (orada bana biraz Anelka kendini yere bıraktı gibi geldi). Fakat ortada Chelsea adına verilmeyen, çok ama çok net 2 kocaman penaltı var. Zaten Drogba’nın ve Ballack’ın kendisini maç sonunda adeta tartaklayıp dövmelerine de hiç şaşırmadım.

2009 Şampiyonlar Ligi finali, Manchester United ile Barcelona arasında oynanacak. Bana kalırsa finalin hakkı da buydu. Şimdiden final maçını dört gözle bekliyorum. Avrupa’nın göze en hoş gelen futbolunu oynayan iki takımı ve an itibariyle dünyanın en dominant 2 süper yıldızının kapışmasının sonunda bakalım kim gülen taraf olacak?

6.05.2009

Arsenal Ne Kadar Başarılı?

Profesör Wenger’in Arsenal projesini çözen varsa gelsin bizimle de paylaşsın. Yıllardır hep ilk 2’de yer aldıkları Premier League’de, Chelsea’nin Mourinho sonrası yükselişiyle önce 3.’lüğe, sonra da bu sene Liverpool’un sıradışı formu ile 4.’lüğe kadar gerilediler. Felsefe yine aynı. Kadro desen bir iki oyuncu dışında olduğu gibi 23 yaş altı. United, Barça, Chelsea, Madrid, Liverpool, Inter gibi takımlarla kıyaslandıklarında transfere çok daha az para harcıyorlar. Emirates Stadı, Deloitte Zenginler Ligi 2008 raporuna göre kendini çoktan amorti etmiş bile.
Genç Arsenal takımı için 2008-09 sezonunun Şampiyonlar Ligi yarı finaline çıkmış olmak bile büyük başarı. Ama gel gör ki, ezeli rakipleri Manchester United karşısında alınan 1-0 ve 3-1’lik mağlubiyetler, daha da ötesinde bu yenilgilerde oynanan aciz futbol, hatta ve hatta United tarafından sahanın her yerinde küçük düşürülmek, Arsenal taraftarının kafasında çeşitli soru işaretleri uyandırıyor.
Bütün bu faktörler değerlendirmeye alındığında karşımıza kaçınılmaz olarak 2 sonuç çıkıyor:
1)    Arsenal esasında çok başarılı bir kulüp:
Tamam, belki uzun süredir müzeye bir kupa götüremiyorlar. Fakat şu küresel kriz zamanında inanılmaz bir altyapı inşa ettiler. Pires’ler, Henry’ler, Vieira’lar, Cole’lar, Ljungberg’ler gönderildi. Yerine kesilen sakal gibi Fabregas, Walcott, Adebayor, Djorou, Arshavin gibi oyuncular yetiştirildi ya da monte edildi. Ve bu genç, iddiasız kadro buna rağmen Şampiyonlar Ligi’ne katılmayı garantiledi, artı bir de aynı kupada yarı final oynadı.
Üstelik, Wenger, tıpkı X-Men mutantları gibi Bergkamp’tan bir van Persie, Henry’den bir Walcott, çeşitli defans oyuncularından da bir Song klonladı. İlaveten elinde Fabregas, Bendtner, Arşavin, Nasri, Vela, Fabianzski gibi sürüyle genç ve potansiyeli yüksek oyuncusu var.
Finansal açıdan ise, Avrupa’nın elit kulüpleri arasında, tek kendi kendine sürdürülebilir bütçesine sahip olan kulüp haline geldiler. Yani, kulüp zengin bir Arap ya da Rus’un müdahalesine gerek duymadan, profesyonel yöneticileriyle şu anki refah çizgisini bir sorun olmadan uzun yıllar sürdürebilecek konumda.
2)    Bu takımdan adam olmaz:

Futbol, Arsene Wenger’in paleti ya da ego tatmin tahtası değildir. Taraftarı sevindirmek için kazanmak gerekir. Yarı final rövanşında ezeli rakip United’a evinde ezilmek değil. Artı, yıllardır her otoritenin ağzına sakız olmuş bir laf var: “Gününde olduklarında, Arsenal’den daha çok keyif veren takım yok.” Bence bu çok acı bir söz. “Gününde olduklarında...” Yani, her zaman değil. İstikrarsız. Hele bir de her yenilgiden sonra Wenger’in hakemi suçlamaları, “Bizi ancak sertlikle durdurabiliyorlar” demeçleri yok mu? Gençlerle iyi güzel, bir yere kadar da, takım acaba biraz yerinde saymıyor mu?

Camia madem para kazanıyorsa, evde ve Avrupa’da başarı için dış transferde, Gallas ve Silvestre gibi atıkların yerine, daha çok harcama yapılarak, daha iddialı isimler alınmalı. Örnek vermek gerekirse, Şampiyonlar Ligi yarı finali rövanş maçında Kieran Gibbs’ten C. Ronaldo’yu tutması beklenmemeli diye düşünüyorum. Dikkatli okurlarım, bu düşünceme ise “Eğer Gibbs’ten Ronaldo’yu tutmasını bekleyecek inanç olmasaydı, Fabregas’lar, Henry’ler de yetişmez, yedek kulübesini ısıtırlardı” dersiniz, itiraz da edemem. Öte yandan, takım birim futbolcudan o kadar çok kar etmeye başladı ki, Flamini, Lassana Diarra gibi 25'ine gelmemiş adamlar bile milyon dolarlar karşılığı satılır oldu. Yani 25 yaşında adamların "veteran" statüsünde oynadığı bir takım haline geldiler.

Özetlemek gerekirse, bir yandan genç oyuncularla dolu, oynadığı güzel futbolla sempati toplayan, dünyanın belki de tek “self-sustainable” kulübü, öte yandan ise bir türlü gelmeyen, hatta git gide uzaklaştırılan sportif başarı ve inada binmiş bir “harcamama” isteği. İşte sevgili Ortakafagol.com okurları, bu yüzdendir ki, ben Arsenal’in gidişatını bir türlü çözemedim. Başarılılar mı, başarısızlar mı, karar veremedim. Sanırım bu sorunun cevabını, önümüzdeki birkaç yılda, Fabregas-Arşavin-Walcott üzerine kurulu yeni jenerasyon Arsenal takımının performansına bağlı olacak.
Fakat yazımı bitirmeden şunu da atlamayayım: bu jenerasyonun olası başarısızlığı bile Arsene Wenger’i yerinden edemeyecektir. Sanırım Sir Alex Ferguson’u saymazsak, Wenger dışında, Arsenal ayarında büyük bir kulübün menajerlik koltuğunu gerçek anlamda “tapulamış” bir teknik adam göremeyiz. Bir insanın adının ilk 5 harfi bile kulübüyle bu kadar uyuşamaz. United hezimetinde pankartlar ne diyordu? “In Arsene We Trust!” Yoksa inanmıyor muyuz?

23.04.2009

Şampiyonlar Ligi'nde Sona Doğru

Bu sezon da Şampiyonlar Ligi macerasının sonuna yaklaşırken; görülen o ki değişen birşey yok. Son yıllarda olduğu gibi yarı finalist dört takımdan üçü yine İngiliz. 2006/2007'de Liverpool-Chelsea-ManUtd'ye karşı Milan kupaya uzanmayı başarmıştı. Geçen sezon Liverpool-Chelsea-ManUtd üçlüsünün karşısında Barcelona vardı, kupayı alan ManUtd oldu. Bu sezon geçen sezonki üçlü yine var ama İngilizler'den birisi değişti ve Liverpool'un yerini Arsenal aldı.

Çeyrek finalleri kısaca hatırlayalım; en rahat takım beklediğim gibi Barcelona oldu, Almanlar'ın işini 45 dakikada bitirdi. Porto son şampiyon ManUtd'yi çok zorlasa da kendi evinde teslim oldu ve veda etti. Villarreal bu sefer çeyrek finalde Arsenal'e teslim oldu, ilk maçı iyi oynadılar ama Adebayor'un mükemmel golüyle avantajı kaybettiler, ikinci maçta ise Arsenal rahat geçti. Turun en zor eşleşmesinde ilk maçı deplasmanda kazanan Chelsea turu geçecek gibi gözüküyordu. İkinci maçta ise öyle olmadığı görüldü. 2-0 öne geçen Liverpool tura tutunsa da geçmeyi başaramadı.

Şimdi gelelim yarı finallere... Yarı finallerin ilk maçları 28/29 Nisan'da, ikinci maçları ise bir hafta sonra oynanacak.

Barcelona-Chelsea: Maviler, ezeli rakip Liverpool'u eledikten sonra bir diğer ezeli rakip Barcelona'ya karşılar. Bu iki takım arasındaki rekabete bakalım:

2004/05 İkinci Tur: Chelsea 5-4

2005/06 İkinci Tur: Barcelona 3-2

Bu iki takım arasındaki mücadeleler neden bu kadar önemli? Bu iki eşleşme bize inanılmaz derecede zevk verdiği ve tadı hala damağımızda kaldığı için. Eşleşmenin bu sefer yarı finalde yaşanıyor olması daha da ilgi çekici duruyor. İki eşleşmede de ilk maçı deplasmanda oynayan takımlar kazandı. Bu sefer deplasmanda ilk oynayan takım Chelsea olacak.

Barcelona buraya gelirken son derece rahattı. Grupları rahat geçti, ilk turda Lyon'u, çeyrekte de Bayern'i evindeki farklı skorlarla geçti. Aynı tarifeyi Chelsea'ye uygulayabilirler mi? Barca'nın kendi liginde de rahat sayılabilecek bir konumda olduğunu düşünürsek güçlerini buraya yansıtmalarını bekleriz. Messi'nin önderliğinde müthiş bir takım oyunu ortaya koyan Barca'nın göze çarpan zayıf bir noktası bulunmuyor.

Chelsea grubunu ikinci bitirdikten sonra zorlu turlar oynadı ve Juventus ile Liverpool'u eledi. Liginde üçüncü olan Chelsea ligi de o noktada bitirecek gibi duruyor. Barca finale daha yakın duruyor...

ManUtd-Arsenal: Arsenal'in her turda eleneceğini farzetsek de öyle olmuyor. İkinci turda zorlu bir eşleşme geçirdiler ve Roma'yı ancak penaltılarla yendiler. Villarreal'i deplasmandaki avantajın yardımıyla geçtiler. Bu sefer sert kayaya çarpacaklar gibi duruyor. Geçen sezonun şampiyonu ManUtd bu sezon da geçen sezonu aratmıyor. Lig Kupası'nı penaltılarla kazandıktan sonra FA Cup'ta yarın yarı final oynacaklar, ligde zirvedeler ve Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynayacaklar. ManUtd Porto karşısındakinden daha iyi oynamak zorunda. Arsenal'in ipleri sıkı tuttuğunu unutmadan gerekli ciddiyeti takınırlarsa finale kalmaları kolay gibi gözüküyor.

Finali Barcelona ile ManUtd'nin oynayacağını tahmin ediyorum. Bakalım eşleşmeler beni haklı mı çıkaracak?

18.04.2009

İran Seyehatnnamesi 2

Cuma günü tatil yaptıktan sonra, cumartesi itibariyle yeniden çalışmaya başladım. Burada tatil günleri Perşembe, Cuma. Yani siz bu yazıyı Pazar sabahı okurken ben çalışıyor olacağım. Bugün, İran futbol federasyonunun pazarlama departmanı sorumlusu ile birlikteydim.

Daha önce de belirttiğim gibi burada endüstri diye bir şey yok. Takımlar ve federasyon bütün parayı devletten almaya alıştığı için özel sektörden para kazanmaya çalışmak diye bir durum söz konusu değil. Bu sebeple ki federasyonun pazarlama departmanı ancak 7 ay önce kurulmuş.

Para devletten geldiği için seyirciden para kazanmayı denemek gibi bir durum söz konusu değil. Bu sebeple biletler 1.5- 2 $ arasında. Buranın Galatasaray – Fenerbahçe maçı olan Persepolis – Esteghlal maçının bile en pahalı bileti 8$.

Federasyon, UEFA’nın Şampiyonlar Ligi’nde yaptığı gibi tüm saha kenarı reklamlarını toptan satıyor. Bu yıl buradan kazanılan rakam geçen sezonu ikiye katlayarak 6 milyon dolara ulaşmış. Televizyon gelirinden alınan para ise 4 milyon dolar. Bir karşılaştırma olması için digitürk senelik 94 milyon dolar ödüyor. Federasyon bu paranın %60’ını takımların sıralamadaki yerine göre, diğer %40’ını ise eşit olarak paylaştırıyor.

Neyse futbolu bir kenarı bırakalım, İran notlarıyla devam edelim. Şunu söylemeliyim ki Tahran, Ankara’dan daha güzel bir şehir. Şehir kesinlikle turistlik değil ancak yeşil geniş bulvarları, inanılmaz güzel apartmanları, kocaman parkları ile yaşamak için oldukça elverişli bir şehir. Neyi nerede bulacağını bilirsen, zaten burada her şeyi bulmak mümkün.

Küçük anekdotlarla devam edelim. Buradaki tuvaletlerde pisuar yok. Ayrıca, tarat musluğu oldukça değişik. Klozetin içinde değil. Tuvalet kağıtlığının olduğu yerde bir musluk var ve duş hortumu gibi bir hortum bu musluğa bağlı ve bu hortumla kıçını yıkıyorsun.

Kızlarına gelecek olursak, İran kızlarının ortalama güzelliği, Türk kızlarının ortalama güzelliğinden daha iyi. Her şeyin başında boyları uzun. Bunun yanı sıra gösterebildikleri tek yer yüzleri olduğu için, oldukça bakımlılar ve makyajlarına son derece dikkat ediyorlar. Ayrıca şunu söylemek lazım ki kadınlar burada Arap ülkelerine göre çok daha fazla özgürler. Arap ülkelerinde göremeyeceğimiz bir şekilde burada kadınlar tek başlarına dolaşabiliyorlar, araba kullanıyorlar vs. vs. Son olarak şunu söylemeliyim ki İstanbul’da, Tahran’da gördüğümden daha fazla kara çarşaflı var.

Şimdilik bu kadar. Gezip gördükçe yazmaya devam edeceğim.