24.12.2015
Teknik direktörlerde domino etkisi (22 Aralık Topcast)
Şom ağazımızı açtık, ne zaman kovulacak bu Mourinho dedik, adam 2 gün sonra kovuldu. Şimdi Hiddink ile Chelsea ne yapacak? Bayern'in Ancelotti'yi açıklamasıyla bizi ne bekliyor? Real 9 kişilik takıma 10 attı, ayıp değil mi? Hepsi 22 aralık kaydında.
16.12.2015
Bu Mourinnho ne zaman kovulacak? Topcast 15.12
Mourinho'nun gitme vakti gelmedi mi? Ha keza, Van Gaal ve Benitez'de. Haftalık futbol geyiği.
13.11.2015
Amalfi
Tren bizi Salerno’ya kadar bırakacak, ardından kıyılardaki
kasabalar için otobüse binerek girintili, çıkıntılı yollardan geçeceğiz. Tren
yavaş yavaş Salerno’ya yaklaşıp deniz göründüğünde içimiz kıpır kıpır olmaya
başlıyor. O zaman tabi, 5 gün sonra tekrar Salerno’yu dönüş için gördüğümüzde “oha burası ne kadar büyük şehirmiş” diyeceğimizi
bilmiyorduk. Amalfi kıyılarında birçok
ufak köy kasaba bulunuyor. Hemen ilk akla gelen, “bir Fiat 500 kiralayayım, geze geze bütün köyleri görelim!” Bu
fikri aklınızdan çıkartın. Öncelikle yollar çok dar, çok virajlı. Bazı
noktalarda iki araç yanyana geçemeyecek kadar dar, o yüzden sürekli her kör noktalı virajda korna çalıp karşıdakine
haber veriyorsunuz. İkincisi dağ yamaçlarına kurulmuş bu köylerde ciddi bir
park yeri sorunu var ve park yerine ödeyeceğiniz para araba kirasını rahatlıkla
geçebilir. Örneğin Positano’da haftasonu park yerinin günlük kirası 30 avro.
Bunun yerine köyler arasında dolaşan SITA buslar var, bilet fiyatı 1,80 avro.
Kimsenin bilet kontrolü yaptığı yok. Biz 5 gün boyunca aynı bileti tekrar
tekrar makineye sokup durduk. O şekilde tüm kıyıları gezdik. Kıyının en gözde
köyleri, kıyıya ismini veren Amalfi, jet sosyetenin mekanı olan Positano ve
Praiano. Tabi bu kadar gözde yerlerde konaklama da bir o kadar pahalı. Gecelik
120-130 avrolardan başlıyor. Bu sebeple biz kendimize konaklamak için Amalfi’ye
otobüsle 15 dakika mesafedeki Minori’yi tercih ettik. 3 yıldızlı otelde
kahvaltı dahil geceliği 80 avroya konakladık. Bu köy, tatilcilerden ziyade daha
çok yazlık bir yer. Gecenin 11’inde bile
babaneler ile çocukların denize girdiği, kurulan pazarın öğlen toplanacağı
kadar küçük şirin bir sayfiye alanı. Burayı kendimize merkez alıp hergün
buradan diğer köylere dağılıyoruz.
İlk gün yönümüzü, jet sosyetenin uğrak mekanlarından olan
Capri adasına çeviriyoruz. Burada zaten konaklama fiyatları hepten uçmuş
durumda. Deniz kıyısındaki yamaçlara kurulmuş lüks otellerin geceliği 1000 avro
diye ifade ediliyor. Hal böyle olunca sabah 8’de kalkıp, akşam 5’te dönen
günübirlik tekneler imdadımıza yetişiyor. Yol yaklaşık 2 saat sürüyor ve kişi
başı gidiş dönüş 30 avro gibi tuzlu bir bedeli de var. Capri limanına geldikten
sonra şehir bir tepenin üzerinde kalıyor ve teleferikle gidilebiliyor. Biz onun
yerine limandan tekneyle ada turu almayı tercih ediyoruz. Adanın etrafını
dolaşan teknenin fiyatı ise 15 avro. Açıkçası biz bunu alırken ilk düşündüğümüz
şey Grotto Azzuro’ya gitmekti. Ancak sonradan gördük ki iki tane otobüs ile 3
avro karşılığında da bu mağraya varılabiliyormuş. Yine de tekne turu keyifli.
Kaptan, yamaca kurulmuş restoranları gösterip “bu romantik restoranın bir diğer özelliği bir yiyorsunuz, on
ödüyorsunuz” tarzında baba espirileri de yapabiliyor. En nihayetinde esas
gelmek istediğimiz yere Grotto Azzuro’ya varıyoruz. Bu mağranın önünde ciddi
bir kalabalık var. Yaklaşık 45 dakika bekledikten sonra sıra bize geliyor.
Tekneden bizi alan gondollar ile mağraya giriyoruz. Zira mağranın girişi çok
alçak. Belki en fazla 40-50 cm vardır. Mağraya girmek ve gondollar için de yine
kişi bir 13 avro bayılıyoruz. Girişe geldiğimizde gondolda da dik oturamıyoruz.
Boylu boyunca gondolun zeminine yatmamız gerekiyor. Gondol sürücüsü de mağara
girişinin kenardaki zincirlerden bizi hızlıca çekip yatıyor ve o kuvvetle
mağranın içine kayıyoruz. Sonrasında gördüğümüz doğa harikasının ise tarifi
yok. Kendimizi böyle Karayip Korsanları’ndaki kayıp şehir, gizli mağara gibi
bir film sahnesinde buluyoruz. Giriş çok dar olduğu için içeriye güneş ışığı
giremiyor ve içerisi karanlık ama bir şekilde güneş ışığı denize vuruyor, ışık kırılıp
mağarayı suyun içinden aydınlatıyor. Bizim iphone bunu fotoğraflamak için
yetersiz kalıyor o yüzden ne demek istediğimi anlatmak için Google’dan bulduğum
profesyonel fotoğrafı kullanacağım.
Mağara sonrasında gemi turu da tamamlanıyor. Marina taraflarında
bir yere oturuyoruz. Burada Margarita pizza 7-8 avro civarında. Yemek sonrası,
dönüş gemimiz kalkmadan önce yaklaşık bir saatlik bir zamanımız kalıyor. Bu
sebeple Capri’nin merkezine çıkmak yerine zaten bütün bir gün kafamızda güneşi
yediğimiz için kendimizi denize atıyoruz. Su oldukça tuzlu ama bunu dert
edebilecek durumda değiliz. Saat 16.30 gibi teknemiz Minori’ye geri dönmek
üzere hareket ediyor ve biz de sıcaktan sızıyoruz.
İkinci gün istikametimizi Fiordi di Furori’ye çeviriyoruz.
Şu fotoğrafta gördüğünüz doğa harikasına ulaşmak için Amalfi’den bir yarım
saatlik otobüs yolculuğu yapıyoruz. Vadiyi çevrleyen dağlardaki ağaçlar doğal
şemsiye görevini üstleniyor. Vadi o kadar dar ki bir tarafta gölge kalmayınca,
diğer tarafta gölge başlamış oluyor. Çok kapalı bir koy olduğu için su devinimi
çok yüksek değil ve ilk denize girerken biraz pislik olabilir, aldanmayın. Zira
biraz açılınca boğazda çok ciddi bir akıntı var. Su oldukça derin. Belli bir
yükseklikteki kayalara tırmanıp atlayabiliyorum. Daha yükseğe çıkanlar da var
ama o yemiyor işte. Bu arada dikkatli olun kayalar yengeçlerle dolu. Yanınıza
yeteri kadar nevale almadıysanız, ufak bir restoran bile var. Bunun dışında her
taraf bakir alan. Ağaçların arasından vadi derinleşiyor da derinleşiyor. Dönüşümüzde
Amalfi’de biraz vakit geçirmeye karar veriyoruz.
Kıyılara ismini veren Amalfi kasabası ortaçağda denizcilik
anlamında oldukça önemli bir liman iken sonrasında 1343 yılındaki bir Tsunami
ile liman ve şehir yerle bir oluyor. Sonrasında bu tarihi şehir önemini
yitiriyor ve düşüşe geçiyor. Zaten
otobüsten inip, Amalfi’nin meydanına açılan kapıdan geçtiğinizde gördüğünüz
manzara, buranın çevredeki diğer kasabalardan daha farklı olduğu hissini
anlamanızı sağlayacak. Kafe ve dondurmacılarla çevrelenmiş meydandan yukarıya
doğru çıkan yayalaştırılmış yol sağlı sollu butiklerle bezeli. Klasik elbise
satan butiklerin yanında buranın alametifarikası ise limon. Yıl boyu yoğun
güneş alan bu güney sahil şeridinin yamaçları liman yetiştirmek için oldukça
elverişli. Ayva büyüklüğünde limonlar yetiştiriyolar ama sulu sulu bir
içerikten ziyade kavun kabuğu kalınlığına sahip kabuklara sahipler. İşte bu limonlar sabundan tutun da risottoya
kadar her türlü malzemede kullanılıyor. Elbette ki bunların arasında
Limoncello’yu unutmamak lazım. %35 alkol oranıyla tatlı ama adamı sağlam çarpan
içkiyi üreten burada birçok imalathane mevcut.
En son artık döneceğimiz günü ise kendi kasabamıza Minori’ye
ayırıyoruz. En başta da dediğim gibi Amalfi, Positano ya da Capri ile turistik anlamda
kıyaslanmayacak ama belki de o yüzden bana daha içten gelen bir yer burası.
Markete meyve almaya girdiğimizde, “niye
benden alıyorsun, arka sokakta manav var” diyen içten esnafı, plaja
giderken bize kendi güneş şemsiyesini veren otel sahibesi ile 4 akşamın sonunda
özümsediğim , bir tatil kasabası burası.
Akşam olup artık Roma’ya gitmek için yola çıkıyoruz tekrar Salerno’ya doğru. En
başta da dediğim gibi 5 günümüzü bu küçük kasabalarda geçirdikten sonra normal
bir Anadolu şehri kıvamındaki Salerno bile bize çok büyük geliyor.
12.11.2015
Napoli - Pompeii
Napoli havalimanına indiğinizde karşılaştığınız bu keşmekeş
ve boşvermiş hava esasında kuzeylilerin ne kadar haklı olduğunun göstergesi
aslında. Pasaport görevlisinin sol elini çenesine dayayıp sağ eliyle omuzunun
üstünden bezgin gözlerle pasaportuna bile bakmadan geç işareti yapması daha
dakika bir gol bir şeklinde bu tembelliğin kanıtı. Schengen bölgesine giriyorum
ve pasaportumda girişim yok. Ola ki biri çevirse, Avrupa’da kaçak konumundayım.
Sonrasında valizlerin çıkacağı kapının değişip, koca bir güruhun öteki tarafa
koşuşturması, ardından çıkışta, karşılamaya gelenlerin kapının önüne
yığıldıkları için insanları yara yara kendimizi dışarıya atmamız işte hep bir
hafta boyunca nelerle karşılaşacağımızın özeti gibiydi.
37 derecede nemli havada valizlerle çok da dolaşmamak için
tren garına yakın, UNESCO dünya mirası listesindeki eski merkezde bir otele
geliyoruz. Korna seslerinin hiç
dinmediği eski merkez bildiğin Aksaray’ı andırıyor. Koruma altına alınan
yayalaştırılmış sokaklar ise bildiğin tahtakale. Açıkçası bu merkezin nesinin
korunduğunu anlamadan, esas olayımıza yani Napoli pizzasına geçiyoruz. 16.
Yüzyılda Peru’dan, o dönemde de fakir
olan Napoli’ye gelen gemiler Avrupa’da
bulunmayan domatesi kıtaya getiriyorlar. Napoliler domatesi hamurun üzerine
sürüp yiyorlar ve ortaya pizza çıkıyor. Hatta bildiğin domates sosu olan, “napoliten sos”un da hikayesi bu. Klasik bir Napoli pizzası deneyimi için öğlen
ilk olarak soluğu Da Michele’de alıyoruz. İçeriye girmek için öncelikle
yaklaşık bir 20 kişilik bir sıra bekledikten sonra duvarları fayanslarla
döşeli, masa örtüsü namına saman kağıdın serildiği salaş ötesi Da Michele’de
bütün menü bir çerçeve içinde duvarıda asılı: Oregano pizza, margarita pizza,
kola, fanta, bira, su. Margarita pizza malumunuz (birazdan buna değineceğim zaten),
Oregano pizza ise salça, sarımsak, kekikten oluşuyor. Bunun dışındaki yok
mantardı, salamdı, sucuktu şuydu buydu gibi malzemeler ise tamamen Amerikan
icadı. Hatta Dominos’ta çalıştığım dönemde bir araştırma yapmıştık. Türk halkı
için paranın karşılığını alabilmek için pizzada ne kadar fazla malzeme varsa o
kadar mübah anlayışı hakim. O yüzden Türkiye’de en çok satan pizza çeşidi
hiçbirşeyin doğru düzgün tadını alamadığınız pek de birşeye benzemeyen
“Karışık” pizzadır, hatta göz açlığı ile kalın hamurlu ekmek kıvamında pizza
söylenir, sonra karın doyunca da “ekmeksiz
götür” anlayışı ile yazık olmasın diye üzerindeki malzemeler tırtıklanır ve
hamuru çöpe atılır, pizza yedim adı altında esasında şarküteri yenilir. Da
Michele’ye geri dönelim. İki pizzadan da birer adet sipariş ediyoruz.
Lahmacundan da ince bir hamurda pizzalar geliyor. Pizzanın tanesi 4 avro. Bu
anektod bir yerlerde bulunsun zira sonrasında gittiğimiz her şehirde
restaurantların pahalılığını karşılaştırmak için margarita pizza endeksini kullanacağız. 1889’da, bir pizzacı, birleşik İtalya’nın ilk
kralı II. Emmanuel’in karısı Margarita için kırmızı domates, beyaz mozarella ve
yeşil fesleğen ile İtalyan bayrağının renklerinde bir pizza üretir. Kraliçe
pizzayı çok beğenir. Pizzanın da ismi kraliçeye atfedilir ve günümüze kadar bu
içerik konulur. Akşam yemeği için ise işte bu pizzacı abinin mekanına Pizzeria
Brandi’ye gidiyoruz. Burası daha bir restoran ve margarita pizzanın fiyatı 6
avro.
Napoli bana bir anlamda Gaziantep’i hatırlatıyor. Şehirde gezip
görülecek yerler var ama öncelikli gitme amacı yemek. Antep’te iki öğün
arasındaki sindirim döneminde soluğu Zeugma müzesinde almıştık. Antep sıcağını
aratmayan Napoli’de ise Pompeii ve diğer antik şehir kazılarından çıkartılan
heykellerin, mozaiklerin sergilendiği Arkeoloji müzesinde serinledik. Dediğim
gibi eski tarihi şehir Aksaray’ı andırıyor. Şehrin daha güzel yerleri liman
kıyısında. Metro istasyonundan çıkar çıkmaz sizi geniş kuleleriyle Castel Nuova
selamlıyor. Yeni kale dendiğine bakmayın yapım tarihi 1282. Pizzacıya giderken
yolumuzun üstünde bir kalabalık ile karşılaşıyoruz. “Aa noolmuş, ne varmış” merakıyla içeri dalıyoruz. Meğerse burası
1737 yılında yapılmış San Carlo Tiyatrosu imiş. Tam oyun arasına denk gelmişiz.
Kimse “hop birader, nereye?” demeden
kendimizi salonun içinde bulduk. Hem aç olduğumuzdan hem de nasılsa birşey
anlamayacağımız için şöyle bi bakıp yolumuza devam ettik. Yemek sonrası
kendimizi Piazza del Plebiscito’da buluyoruz. Meğersa sabahtan beri gelmemiz
görmemiz gereken yer burasıymış. 1860’ta Napoleon’un kayınbiraderi Napoli Kralı
Murad’ın düzenlendiği bu meydanın bir tarafında saray, karşısında bazilika,
etrafında da zamanının önemli binaları var. Meydan ise Muse’dan Bruce
Springfield’a kadar birçok şarkıcının açık hava konseri verdiği bir meydanmış.
Biz bilmediğimiz için anca hava kararınca gittik, ama siz biliyorsunuz
gündüzden gidin.
Böylelikle Napoli’yi tamamlayıp ertesi sabah erkenden
Circumvesuviana treni ile Pompeii’ye doğru yola çıkıyoruz. Pompeii treni
alışılageldik bir şehirler arası tren değil daha çok Sirkeci – Halkalı gibi bir
banliyö treni. Uçak inişe geçtiği zaman Napoli körfezindeki yerleşimlere bakıp,
“Napoli amma büyükmüş” demiştim. Bu
trene binince anladım ki daha çok İstanbul – İzmit arası gibi yerleşimin
kesintisiz olması sebebiyle şehirler içiçe geçmiş. 25 dakika boyunca Pompeii’ye
varana kadar hep evlerin arasından geçtik.
Pompeii’ye vardığımızda, her ne kadar tren istasyonundaki görevli “Vezüv daha sıcaktır, çünkü yüksekte olunca
Güneş’e daha yakınsın” gibi bütün Coğrafya bilgilerini hiçe sayan bir
açıklamada bulunsa da 37 derece sıcaklıkta ilk önce yolumuzu yanardağa
çevirdik. Tren istasyonunun önünden 23 avroya parka bileti de dahil olacak
şekilde dağa otobüsler kalkıyor. Bu otobüsler bizi ulusal parkın girişine kadar
bırakıyor. Oradan sonra boyum kadar lastikleri olan 4x4 minibüsler ile dağa
tırmanıyoruz. Bu yolculuk sırasında mideniz allak bullak oluyor. En nihayetinde
4x4’lerin bizi bıraktığı yerden tozların içinde yaklaşık 20 dakikalık bir tırmanış
ile zirveye çıkıyoruz. O sıcakta o zirveye çıkış gerçekten zorlu oluyor.
Zirveye çıkıp kraterin içine baktığınızda, Mordor’a çıkmış Frodo gibi bir sahne
görmeyi umuyorsanız, unutun öyle birşey yok. Zira dağ 60 senedir uykuda olduğu
için kreterin içinde göreceğiniz tek şey toz haline gelmiş lavlar. Muhtemelen o
son patlamaya tanık olmuş yaşlıca bir amca elindeki siyah beyaz fotoğraflarla
bize patlamayı anlattı. Patlamanın yarattığı basınç ile dağın tepesi patlamış
ve yüksekliği 100 metre azalmış. Sicilyada bulunan ve 2002’de patlayan Etna
bundan daha aktif durumda ve orada dumanlar çıkıyormuş. Buradan ise
görebileceğiniz yegane şey Napoli’den başlayıp Sorrento’ya kadar uzanan körfez
manzarası. Buraya gelirken bindiğimiz
4x4’ler bir buçuk saat sonra bizi aşağıya geri götürüyor. 2500 yıl önce de
lavlar bu şekilde aşağıya inerek koca bir şehri yutmuş ve o dönemde 40 bin
kişinin yaşadığı Pompeii lavların altında kalarak yok olmuştu. Yapılan kazılar
ile şehrin yaklaşık yarısı gün yüzüne çıkarılmış, ki bu da epeyce büyük bir
alan. Evler, amfitiyatrolar, sokaklar, kasabı, manavı ile kocaman antik şehir
Pompeii. Bu kadar gezmenin ardından yavaş yavaş akşam oluyor ve biz
yorgunluktan ölüyoruz. Normal şartlarda insanlar Pompeii’ye ya Napoli’den ya da
Sorrento’dan günübirlik gelirler ve dönerler. Ancak biz yolumuzu Napoli’den
Amalfi’ye çevirdiğimiz için konaklamayı yeni Pompeii’de yapıyoruz. Burası
tahmin ettiğimden daha şirin bir yazlık kasaba. Okullar da kapalı olduğu için
her taraf ergen kaynıyor. Hepsinde fiks iğrenç bir saç tıraşı var: Yanlar
kazıtılmış, tepedeki saçlar ise yana yatırılmış. İki günlük bol tarih, gezip görmeli kısmı
tamamlayıp, yarın 4 gece kalacağımız deniz tatilimiz için Amalfi kıyılarına
geçiyoruz.
10.11.2015
Roma ve Londra'da Derbi haftası
İtalya'da Şampiyonluk yarışı dolu dizgin, İspanya'da El Classico geliyor, Pochettino'nun çıkardığı oyuncular, Chelsea kümeye. Haftalık futbol geyiği
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
