İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

21.05.2006

Elle Tutulur Tarih

Geçen yazıda, kaleciliğin tarihi diye yola çıkmış ancak mecburen rugby’den evrilen futbolda kaleci hariç diğer oyuncuların topa elle dokunmasının engellenişinin tarihi üzerinde ilerlemek zorunda kalmıştık. Gerçi bu durumdan şikayetçi değilim, futbolun tarihini de güzelce bir öğrenmiş ve de anlatmış olduk. Bu defa daha ele avuca gelir bir yazı olacak. En azından tarihler daha kesin....

Bugün hâla futbol kurallarını belirleyen ve bir anlamda FIFA’nın da köklerini oluşturan International Football Association Board’ın (IFAB: kuruluş 1886), 1887 yılında yaptığı bir kural değişikliğine kadar bizim mevkiyle ilgili benim bulabildiğim en önemli değişiklik; 1875 yılında iki yan direğin tepe noktaları arasında on senedir gerilmekte olan kurdelenin, üçüncü bir direkle değiştirilmesi oluyor. IFAB’ın değişikliğinde ise kalecinin topu tutabileceği alan, bütün kendi yarı sahası oluyor. Hatırlarsanız, geçen yazıda bıraktığımız haliyle kaleciler topu sadece kendi kaleleri etrafındaki yaklaşık 3 metrelik bir alanda tutabiliyorlardı. Bu değişiklik, ilk başta kalecinin avantajına gibi görünüyor ama bence bu bugünün futbolunu düşündüğümüzde işleri zorlaştırırdı. Mesela düşünün; takımınız korner atmış ve defanstan dönen topu alan Sheva, danalar gibi sizin sahaya giriyor... Nerede karşılayacaksınız..!?

Artık kalecilik tarihi giderek daha gözle görünür oluyor. 1890 yılında Milford Everton F.C. kalecisi William McCrum, penaltı fikrini ortaya atıyor. İşte kalecilere neden deli dendiğine bir ispat daha..! Başka hangi sporcu kendi aleyhine sonuçlanma ihtimali yüksek bir kural değişikliği ister ki..!? McCrum’un teklifini İrlanda Futbol Federasyonu, IFAB’a taşır ve büyük tartışmalardan sonra 1891’de penaltı kuralı yürürlüğe konur. Tartışmaların en önemli noktası, futbolu o günlere kadar sırtında taşıyan Viktoryen dönem centilmen sporcu ahlakıdır. Centilmenler, giderek sıradan vatandaşın da ilgisini çeken bu sporda bir oyuncunun bilerek ve isteyerek, diğer bir oyuncuyu gol atmaktan kural dışı bir şekilde alıkoyabileceğini bir türlü kabullenememiştir. Hatta, dönemin “centilmen” kulüplerinden Corinthians, bu kuralı protesto etmek için lehine verilen penaltıları kullanmayı reddetmiş. Ah bugünün penaltı kazanabilmek için 88 takla atan oyuncuları; bunları kulağınıza küpe etmeniz lazım…!! Centilmenlerin penaltı kuralına –çok şükür- kabul edilmeyen katkısı, kalecinin atış anında köşe gönderinde beklemesini önermek olmuş. Herhalde “Madem böyle bir atışa sebep olacak kadar ağır bir suç işleniyor, o zaman cezası da en ağırından olmalı” falan diye düşünmüşlerdir, bilemiyorum. Futbol tarihçileri, “3 korner bir penaltı” kuralına son şeklini ise, ticaretten iyi anlayan ve daha önce “2 kangal sucuk bir penaltı” vb. versiyonlarını da deneyen Kayserili hemşehrilerimin 1950’li yıllarda verdiğini yazıyor. Yarın bir gün ortakafagol.com tarihçileri de benim yazıya bu noktada bir geyik sürüsünün girdiğini yazacaktır.

Penaltının kabulünden sonra geçen ilk 15 senede ne olduysa artık, 1905’te kabul edilen bir değişiklikle, kaleciler artık topa vurulana kadar kale çizgisinden ayrılamıyorlar. Gerçi, hepinizin de görmeye alıştığı şekilde, biz kaleciler biraz değişse de temelde aynı kalan bu kuralı çoğu zaman ihlal ederiz. Fakat bir başka ilginç nokta, hakemlerin de bu ihlalleri % 70’e varan oranlarda görmezden geldiklerinin tespit edilmiş olmasıdır.

Penaltı vuruşunun izini bulduk ama ceza sahasından hâla eser yok. Kural değişikliğinde sadece “kaleye 12 yardadan daha yakın bir yerde yapılan kusurlu hareketin, aynı mesafe üzerinde istenilen yerden yapılacak bir vuruşla cezalandırılacağı ve diğer oyuncuların en az 6 yarda geride bekleyeceği” yazıyor (Bu arada fark ettiyseniz, 12+6 bugün bile kullandığımız 18 –İngilizce 18 yard box- ediyor). 1901 FA Cup finaline ait bir fotoğrafta, kaleye 12 yarda mesafede çizilmiş köşeleri bombeli bir alan var. Diğer oyuncuların gerisinde durmaya mecbur olduğu 18 yardalık çizgi ise iki taç çizgisi arasında boydan boya uzanıyor. Hemen bir sene sonra yapılan değişiklikle de bugün bildiğimiz ceza sahası son halini alıyor. Ama ceza sahası hâla biz kalecileri, topa elle dokunabilmemiz için sınırlayan bir yer değil. 1912’de, bizi o 40x18 metrelik kutuya tıkmalarının üzerinden daha 100 yıl bile geçmemiş. Buradan sonrası ise biraz daha kozmetik değişimler.

Diğer oyunculardan tanım ve yetki olarak ayrılsalar da 1. Dünya Savaşı’na kadar kalecileri diğer oyunculardan görüntü olarak ayıran tek şey kafalarındaki şapkaları olmuş. Ama burada 1909 yılından itibaren İskoçya’da kalecilerin farklı bir renk forma giymeleri şart koşulduğunu da belirtmek gerekiyor. 1921 yılından itibarense en azından milli maçlarda kalecilerin sarı forma ile maça çıkmaları şartı konulmuş. Bundan sonra 1970’lerde kurallar biraz daha gevşetilene kadar kalecileri çoğunlukla; mavi, yeşil, kırmızı ya da yeşil formalarla görüyoruz. Ama Doğu Avrupa ülkelerinin kalecileri geleneksel bir şekilde baştan aşağı siyah giyinmeyi tercih ediyor. Bu arada, formalara numara yazılan ilk maçı belirtiyoruz burada; 1933 FA Cup finali. Ancak, her iki takım da 1-11 arası numaralanmamışlar, bunun yerine numaralar 22 oyuncuya 1’den 22’ye kadar dağıtılmış. Böylece tarihin ilk 1 numarası Everton kalecisi olurken, rakip Manchester City kalecisi ise 22 numarayı giymiş... Hmmm, galiba şu son yıllara kadar kadroya giren kalecilerin –özellikle dünya kupalarında- 1 ve 22 numaraları giymeleri meselesinin nereden çıktığını da anlıyoruz. Aradaki 12’yi bulmak da kolay aslında; çok rahat bir şekilde 1933’teki maçtan sonra numaraların -önce bazen sonra sıklıkla- kaleciden başlayarak 1-11 ve 12-22 olarak dağıtıldığını tahmin edebiliyorum. Bu arada, tarih biraz kafama takıldı ve kontrol ettim. Gerçekten de 1950 Dünya Kupası’na kadarki resimlerde oyuncuların numaraları yok. Lig maçlarında forma numaralarının yazılması da 1939 yılında başlamış. Bu paragrafı da, 1960’ların başından itibaren ise giderek daha fazla kalecinin, şapkalardan kurtularak sırma saçlarını ahenkle dans ettirmeye başladığını söyleyerek kapatıyorum.

Nerede kalmıştık, 1970’lerden itibaren kuralların gevşetilmesiyle kaleci kazakları (gerçekten de eskiden yünlü polo yaka kazaklar tercih ediliyormuş), giderek artan bir şekilde özgürlüğe kavuşuyor. Bundan sonra gözümüzün önünden Zoff’un gri-mavi’si, Schumacher’in önce siyah sonra sarıları, Dassaev’in buz mavisi, Pfaff’ın mavi-yeşil’i, İspanyol kalecilerin siyahları ve daha niceleri gelip geçiyor. Moda gösterisinin son örnekleri olarak Meksikalı Jorge Campos’un özel dizayn kazaklarını 1990’lardan itibaren Fabien Barthez’in öncülüğünü yaptığı kabul edilen kısa kollu kazakları alkışlıyoruz.

Kalecilerin alameti farikası ise artık dile de yansıdığı gibi “eldiven” olarak kabul ediliyor (tecrübeli eldiven vs.). Kaleciler 1960’ların ortalarına kadar o sert ve ağır topları çıplak elleriyle karşılamak zorunda kalmışlar. Bu konuda belki kaleciliğin tarihi kadar uzun bir araştırma yaptım ama elimdeki tek bilgi; Uhlsport’un (yoksa Reusch muydu?) web sitesinde 1968 yılına ait “giderek daha fazla kaleci özel eldivenler kullanmaya başladı” şeklindeki cümle. Yine de, özellikle Dünya Kupaları’na ait resimleri incelediğim zaman, yukarıdaki gibi yuvarlak bir tarihe ulaşabiliyorum.

Vay be.! İlk bölüme başlarken “ne yazarım ki” diyorken sonuçta iki parçalı bir şey çıktı piyasaya. Ama bence iyi de oldu. Hem kaleciliğin hem de ucundan kıyısından futbolun tarihçesine baktık. Bir dahaki yazı daha çok bir liste hâlinde olacak. FIFA’nın seçtiği “Yüzyılın En İyi Kalecileri”nde görüşmek üzere.

Kupa Kehanetleri

Son Serie A yazımdan sonra ne zamandır aklımda olan şu yazıyı hem ligler sebebiyle tenha olan şu gündemimize sokayım da yayınlansın istedim. Ayrıca şimdiden belirtmek isterim ki yazımın hiçbir sosyal-bilimsel ve kültürel dayanağı yoktur.

Arjantin gruptan çıkamayacak, teknik direktör sopayla kovalanacak…

Bu defansla bu orta saha kurgusu ve Abondanzieri isimli kaleci ile Arjantin gruptan çıkamayıp elenecek.

—İlk maçta kaleye geçecek olan Lehmann bütün turnuva kalede olacak Kahn kenarda sinek avlayacak

Yüksek formu ile Lehmann turnuva sonuna kadar panzerlerin kalesini korur Kahn da kenarda oturur.

—Almanya kupasız kapatacak bu organizasyonu

Bu futbolu sürdürdükten sonra Almanya en fazla çeyrek final yapar ilerisi hayal.

—Fransa ilk turu geçse bile sonraki turlarda hezimete uğrar

Emekli Sandığı kampına benziyor biraz Fransa Milli Takımı kadrosu bu yaşlı kadro ile başarı zor gibi gözüküyor ama neyse.

—Turnuva gol kralı Luca Toni olur

Bu yılki formu ve kendisine uygun oyun yapısı ile Luca Toni bu turnuvada en çok ağ havalandıran şahsiyet olur.

—94 Dünya kupası finali tekrar oynanır. Kim kazanır bilemem.

İşin Türkçesi turnuva favorisi Brezilya finale rahat gelir. Rakibi de İtalya olur maç yine uzar.

—Ribery süre bulduğunda iyi iş yapar turnuva sonrası iyi fiyata satılır Galatasaraylılar dizini döver.

Kupa kadrosuna alınan Ribery iyi iş yapar Premier Lig yolunu tutar. Galatasaraylılar kaybolan minimum 20 milyon€ ya yanar

—Atv kupa yayınlarında başarılı olur kimse yakınmaz.

Şu ana kadar anlaştıklarını duyduklarım muhabirler bu işin ustaları inanıyorum ki bu anlaşmalar olur ve iyi bir yayın seyrederiz.

—Dünya Kupasında eskisi kadar sürpriz olmaz ikinci bir Güney Kore vakası yaşanmaz.

En son 1–2 turnuvada hayal kırıklığı yapan bazı takımlar bu sefer iş yapar underdoglara fırsat kalmaz.

—Final maçını alman Markus Merk yönetir.

Almanya finale kalamayacağı için Almanlara bir kıyak geçerler zaten şu anda en iyi birkaç hakemden biri olan Merk finalde düdük çalar. Onlarda boyunlarına birer madalya kazanır.

—Karşılaşmalar çok sert geçer koca turnuva boyunca en az 25 kırmızı kart olur.

Avrupa kıtasında oynanacak bu turnuvada eski kıtanın takımları sert liglerinin etkisi ile çok sert oynarlar maçlar kızışır kartlar havada uçuşur.

Bu anlık aklıma gelenler bu kadar hepinize çok zevkli bir Dünya Kupası dileğiyle…

19.05.2006

Beklenen Son: Şampiyon PORTO

Avrupa’da 4 ligde –ki bunun içinde bizim ligimiz de var- Ukrayna, İsviçre, Türkiye ve Portekiz- diğer liglerden farklı olarak mücadele son haftalara kadar sürdü. İsviçre’de Zürich son maçta, Ukrayna’da Shaktar yine son maçta hem de play-off’ta, Türkiye’de yine son maçta Galatasaray son maçlarında şampiyonluğu kazanırken düşme potasında yer alan takımlarda son iki haftada ya da son haftalarda belli oldu. Bu liglerin ortak özellikleri oynanan futbol kalitesi olarak diğer Avrupa ülkelerine göre düşük seviyede olması; ancak heyecanın son haftalara kadar sürmesi bu liglere olan ilgiyi arttırdı.

Portekiz Ligi de aynı konumdaydı. 06-07 sezonu için düşünülen 16 takımlı lig organizasyonu için ligden düşen takım sayısı federasyon tarafından 4’e çıkarıldı, ve bu lige ayrı bir heyecan getirdi, çünkü düşmemek için tam 10 takım savaştı. Üstte ve baş altında ise; Porto, Sporting, Benfica çekişmesine ŞL hedefi ile Braga’da katıldı. Ayrıca UEFA için Nacional, Boavista, Setubal ve yine Braga ile heyecan son haftalara taşındı.

Şampiyonluk için yine her zamanki gibi üç büyükler çekiştiler. Porto,Sporting ve Benfica...

Benfica:Ancak ŞL’de gelen sürpriz başarı Benfica için Portekiz Betandwin Lig’i düşünüldüğünde pekte hayırlı olmadı. Barselona maçına kadar Porto ve Sporting’in sadece bir-iki puan arkasından gelen Benfica, ŞL’den elendikten sonra ligden de koptu ve şampiyonluk yarışına erken havlu attı. Alttan gelen Braga’nın da fazla sıkıştırmamasının etkisi ile son haftaları rahat geçirdiler ve ligi 20 galibiyet 7 beraberlik ve 7 mağlubiyetle 67 puan alarak 3. sırada bitirdiler ve ŞL’ne 3.ön elemeden katılmaya hak kazandı. Ancak ŞL’de elde ettikleri çeyrek final başarısı onları bu sezon için ‘başarılı’ denebilecek konuma gelmelerini sağladı.

Sporting:Lizbon şehrinin diğer takımı Sporting ise son 3 haftaya kadar şampiyonluk şansını sürdürüyordu ama sadece matematiksel olarak! Aslında şampiyonluğu kendi sahalarında aldıkları Porto yenilgisi ile kaybettiler. Ondan sonra oynadıkları maçlar sadece formalite icabı olarak geçti ve ligi 22G 6B 6M ve 72 puan ile kapattılar ve şampiyonlar ligi için direk katılma vizesi aldılar. Geçen sezonki Uefa başarısını bu sezon mumla aratan Sporting seneye ŞL’de Benfica’nın ve Porto’nun gölgesinden kurtulmaya çalışacak

PORTO: Ve şampiyon... Bir seneliğine koltuğu Benfica’ya emanet eden Porto emaneti tekrar geri aldı ve lig tarihindeki 19. şampiyonluklarına ulaştılar. Sene başında başlarına Alkmaar’dan Co Adrianse’yi getiren Portolular sezon ortasında ŞL’nde yaşadığı hayal kırıklığını şampiyon olarak üzerinden attı. Co Adriense’de Alkmaar’la ulaştığı ‘iyi hoca’ tanımını burada pekiştirdi. Burada bir parantez açarak Hoca arayan büyüklerin zamanında neden Hollandalıyı düşünmediklerini merak ediyorum.Özellikle Fener’in yaşadığı hezimetten sonra bu soru daha bir önem kazandı bence... Ligi 78 puanla kapatan Porto’dan bu sene beklenen ise iki sezon önce yakaladıkları ŞL başarısını tekrarlamaları. Tabi artık Carvalho, Tiago, Ferreira gibi oyuncular yok...

UEFA’ya katılacak ekipler ise Braga ve Nacional olarak belirlendi. İkisi de Portekiz’in ülke puanı sayesinde direk 1. turdan katılıyorlar UEFA’ya!

Braga: İki sezondur kıyısından döndükleri ŞL’ni yine kaçırdılar ve ligi 3. Benfica’nın 9 puan gerisinde 58 puanla dördüncü bitirdiler. Sporting’in ve Benfica’nın kadrolarını güçlendirmeleri ve Braga’nın üç büyük takımla baş edebilecek kuvveti olmaması onların ŞL için fazla etkili olmamasında baş faktörlerdi. Benfica’nın Barselona’ya elenmesini iyi değerlendirebilirlerdi ancak bunu başaramadılar. Özellikle gol yollarında etkisiz kalmaları iyi bir forvetlerinin olmaması ve defansif futbolu tercih etmeleri yine ŞL’den uzak kalmalarına neden oldu diyebiliriz.

Nacional: Geçen sezon Guimares’in yaptığı sürprizi yaparak 52 puanla ligi beşinci bitirdiler ve UEFA’ya katılma hakkı kazandılar.Bunda Boavista’nın payını unutmamak gerek.Üst üste aldıkları 8 galibiyetten sonra bir varlık gösteremeyen Boavista’nın düşüşünü iyi değerlendirdiler.

Ve Alt Sıralar:Ligdeki en büyük çekişmenin yaşandığı yer.. 10 takım bu savaşın içindeydi. +1 olarak Penafiel vardı ama o da “bu takımın bu ligde ne işi var?” sorusuna cevap aramakla geçirdiler tüm sezonu. İkinci yarıya Naval, Guimares, Rio Ave ve Gil Vicente hoca değişikliği ile başladı. Ancak aşı bir tek Gil Vicente’de tuttu. Son 7 haftada topladıkları 12 puan onları üst sıralara taşıdı ve ligde kaldılar. Guimares ise geçen sezonki başarısının çok uzağında yer alarak Rio Ave ile son iki haftaya girdiklerinde ligden düşmeyi garantilemişlerdi. Son takım ise aynı puandaki Naval-Academica-Belenenses üçlüsünden ikili averajı en kötü olan Naval oldu.

Seneye lig 16 takımlı olacak ve üç büyükler ŞL’ne daha rahat hazırlanacak ve lig maratonunda fazla yorulmadan ŞL maçlarına çıkacaklar.Zaten takım sayısındaki değişimin ana nedeni The Champions League! Bu da bu seneki heyecanın gelecek sene bulunamayacağı anlamına gelebilir.ŞL’nin her ülkede giderek daha önem kazanması, takımların kendi liglerinden daha fazla ŞL’ye önem vermesi daha doğrusu paranın ekonominin giderek ve her sene daha hızlı bir şekilde futbolu sarması artık lig şampiyonluklarının önemini yitirmesine neden oldu. Birkaç seneye kalmaz Avrupa’da NBA tarzı bir oluşum yaşanır mı? Bu yaşanırsa neler olur? Bunların hepsi bir soru işareti... Bir zamanların Dünya Kupası finalisti Macaristan futbolunun durumu ortada! Asıl soru şu?

A.Bilbaolar’mı yoksa Chelsea-Real Madrid-Juventus-Bayern Münih’ler mi?

Tercih sizin...

15.05.2006

Film Gibi Final

Sevilla’nın belli bir alanda komple ileri – geri gidip gelen orta saha dörtlüsü, maçın neticesini tayin eden birincil unsurdu.

Bu kurgu, bir taraftan zaten orta sahadan yeterli desteği alamayan Viduka – Hasselbaink ikilisi karşısında savunmayı fazlasıyla rahatlatırken, diğer taraftan, ne kadar olsa yine İngiliz olan ve olur olmaz yaradana sığınarak oynayan Boro’nun dönen top hakimiyetini asgariye indirdi..

Böyle bir orta sahaya karşı oynayan rakibin, son iki turu çok daha vahim vaziyetlerden maç çevirerek geçmiş bir takım da olsa, en istemeyeceği şey skor dezavantajına düşmekti. Ki ilk yarım saatin sonunda tabela bu şekle dönünce, Boro’nun işi kendi kişisel meziyetlerinden ziyade Allah’a kalmış denilebilirdi..

İkinci yarının beşinci dakikasında, Palop’un elçiliğinde Kadir Mevla’m da tarafını belli edince maç fiilen bitmiş oldu..

Zira bu pozisyonun hemen ardından Sevilla, geçiş yaptığı post-modern Catenaccio ile, Maccarone’nin ikinci yarıya getirdiği kısmi hareketliliğin tekerrüre dönüşmesini engelledi ve Boro’nun son iki turdur dönüm noktası olan “Ha 1-0 olmuş, ha 5-0” diyeceği anın gelmesini beklemeye başladı.

Şimdi dışardan baktığımızda her şey Sevilla tarafından yazılmış bir senaryo gibi görünüyor gözümüze: Bir boks maçı misali rakiplerin birbirini tarttığı bir ilk yarım saat, bu sürenin sonlarına doğru gelen rastgele bir gol (Ki 60 veya 70’de de gelebilir ve filmin bir kısmını hızlandırmaktan kelli neyi değiştirebilirdi?), final bölümüne kadar sıklaştırılmış savunma tedbirleri, arada olur da konsantrasyon eksikliğinden gelirse bir şekilde savuşturulacak birkaç pozisyon ve final bölümünde malum rakip baskısına toplu halde çıkılan kontrataklarla verilecek karşılık; artık gol gelmese bile birinden, ikisinden sonra rakip haldır – huldur gelemez..

Gerçi dakikalar 90’a yaklaştıkça Sevilla’nın büründüğü “Daha da atacaktık ama hakem maçı bitirdi” psikolojisinin bu perspektiften makul bir izahı yok ama…

Sahada Viduka’nın kaçırdığı pozisyon dışında Boro namına gördüğümüz tek şey; Rochemback’ın tavan yapan top çalışlarla Sevilla’nın maç içerisinde niteliği niceliğinin iki katı görünen orta sahasına psikopatça direnişiydi (Boateng’i gören oldu mu?)..

Şayet, nihayetinde o da bir insan olan Rochemback’ın kapasitesi, oyunun diğer yönünü de yeterli ölçüde kaldırabilse, belki bu sayede birinin (Veya bir unsurun) eksenine girerek rahatlayacak olan Boro’nun geri kalanı da maça tesir edebilirdi.

Çeşitli eksiklerinin de vesilesiyle, UEFA Kupası’nda çizdiği genel profilin aksine iyice yerel bir futbol oynayan Boro, haliyle iki ayaklı bir eşleşmenin deplasman maçını oynar gibiydi ve yine haliyle, sezon başlarındaki özgüven sorununu da çoktan aşmış Sevilla karşısında kağıt üzerinde de pek şanslı değildi. Ama yine de bu hezimet, özellikle son iki turun tesiriyle oluşturdukları sempatiden çok bir şey götürmemiş olsa gerek.

İlaveten biz milletçe bizi 90. dakikada ayağa fırlatan adamı daha bir severiz.

Sevilla için ise söylenebilecek çok fazla bir şey yok. Geçen yazılardan birinde geçen tespiti, “UEFA Kupası’nı kazanan takımların ortak yönleri” teorisini doğruladılar. Ve elbette kupayı, yukarıda da söylediğimiz gibi, maç başlamadan dahi haketmişlerdi..

Gönül ister ki, Sevilla gibi total futbol oynayan, ya da en azında oynamaya çalışan / yaklaşan takımlar "Alternatif futbol kültürü" namına daha iyi yerlere gelsinler..

Ama önümüzdeki sene oyun sistemlerine yaratıcılık yönünden biraz olsun ekleme yapmadıkça, genel hatlarıyla daha iyi, daha başarılı bir takım olmanın anahtarını elde etmeleri, yani kendi liglerinde başa güreşmeyi başarmaları çok zor.

Yunanistan’da beklenen gerçekleşti: Şampiyon Olympiakos

Bundan 9 hafta önce Olympiakos çok rahat bir şekilde şampiyonluğa koşuyordu, AEK ile Panatihanikos 2.lik mücadelesi veriyorlardı. Xanthi, Iraklis ve PAOK arasında Uefa mücadelesi vardı. Son iki sırada ise Kallithea ve Akratitos vardı. Olympiakos’un 13 maçtır zorlanarak galip geldiğini, en kötü PAOK’un veya Xanthi’nin Olympiakos’u yeneceğini, Panathinaikos’un ise AEK’yı içerde yenebileceğini ve Şampiyonlar Ligi için saldıracağını, Xanthi, Iraklis ve PAOK mücadelesine Aigaleo’nun da katılabileceği ve hatta Aigaleo’nun PAOK’u geçebileceğini, Akratitos’un ligden kurtulabileceğini, OFI’nin ligde kalabileeğini söylemiştik.

Şimdi ise bu tahminlerimizin bir kısmının gerçekleştiğini, bir kısmının da ters teptiğini görüyoruz. Olympiakos şampiyon oldu, AEK 2., Pana 3.sırada, Xanthi, Iraklis, PAOK üçlüsü; Iraklis, Xanthi, PAOK şeklinde sıra aldılar, Olympiakos son 9 haftada 4 maç kaybetti-şampiyonluğu garantiledikten sonra 3 maç kaybetti-PAOK’a yenilmedi ama, 3. yenilgisini dediğimiz gibi Xanthi’den aldı. AEK, Olympiakos’a dışarıda yenildikten sonra bir darbe de Pana’dan aldı. Fakat şu an 2.sıradaki yerini koruyor. En büyük yanlışımız Aigaleo’nun 6.sıraya kadar yükselebileceğini söylememizdi, fakat şu anda Aigaleo 10. sırada. Akratitos ve Kallithea’nın ise ligden düşmesi haftalar öncesinden kesinleşmişti.

ational leagues : Hellenic National League

Team

Pld

Pts

1

Olympiacos

29

69

2

AEK

29

66

3

Panathinaikos

29

64

4

Iraklis

30

51

5

PAOK

29

46

6

Xanthi

29

46

7

Larissa

29

39

8

Atromitos

29

39

9

Kalamarias

29

35

10

Egaleo

29

33

11

Ionikos

29

31

12

Levadiakos

29

31

13

Panionios

29

29

14

OFI

29

28

15

Kallithea

30

20

16

Akratitos

29

18

Evet, Şampiyon Olympiakos… Son 10 yıldaki 9. şampiyonlukların kazandılar ve bu beklenildiği gibi bu ligin üstünde bir kadroya sahip bir takım için hiç te zor olmadı. AEK’yı yendiklerinden sonra aralarındaki puan farkı dokuzdu ve neredeyse 20. haftadan şampiyonluğu ilan etmişlerdi. 29 maçta 63 gol atıp, 23 gol yediler. 6 maçta yenildiler, bunların ikisi ilk yarıda, dördü ikinci yarıda-üçü şampiyon olduktan sonra-. Yunanistan liginin zirvesinde son yıllarda adeta taht kurdular ve uzun yıllar bu tahttan onları kimse indiremeyecek gibi gözüküyor, Georgatos’la iki yıllık anlaşma yaptılar, bakalım seneye Şampiyonlar Ligi’nde neler yapabilecekler?

İkinci sırada AEK Athens takımı var. Onlarda sezon başından beri Olympiakos’un epey gerisinden takip ettikleri yarışta Olympiakos’a ilk defa bu kadar yaklaştılar fakat iş işten çoktan geçti, puanların eşitliğinde Olympiakos şampiyon olacağı için haftalar öncesinde matematiksel olarak şampiyonluğunu ilan etmişti, AEK ise Pana’yla Şampiyonlar Ligi’ne katılma mücadelesi veriyor ve eğer bu haftasonu içeride Xanthi’yi yenebilirlerse gerçekleşecek. Yenemeseler bile 2. olma şansları var Pana deplasmanda Larissa’ya yenilirse veya berabere kalırsa, AEK yenilse bile Şampiyonlar Ligi’ne katılıyor. Fakat kafalarda büyük bir soru işareti var. Olympiakos’un bile başarılı olamadığı Şampiyonlar Ligi’nde; AEK’nın ne yapacağı merak konusu? Lig böyle biterse Panathinaikos’ta Uefa’ya katılabilecek…

Gelelim Uefa’ya katılacak diğer iki takıma, biri kesinleşti:Iraklis, fakat diğeri için son hafta Yunanistan’ın en ciddi mücadeleleri gerçekleşecek. Aynı puanda bulunan PAOK ve Xanthi takımları arasında ikili averaja bakıldığında iki takımın da evlerinde 1-0 kazandıklarını görüyoruz, o zaman averaja bakılıyor ve PAOK’un averajı 14 iken, Xanthi’nin ise 6 averajı var. Yani bu hafta iki takımda kazanamazsa, berabere kalırsa veya kaybederse Uefa’ya PAOK gidiyor, ipler PAOK’un elinde yani, PAOK’un maçı içerde hedefsiz Kalamaria ile, Xanthi’nin maçı ise dışarıda AEK ile yani bir nevi şunu rahatça diyebiliriz ki sezon başından beri Yunanistan’ın en amansız mücadelesini yapan Iraklis, PAOK, Xanthi üçlüsünden kazanan Iraklis ve PAOK oldu…

İddiasız takımlara hiç değinmek istemiyorum ki tam 8 tane hedefsiz takım var, 6. ile 7. arasındaki fark 7 ve 14. ile 15. arasındaki fark 8. İşte bu 7. ve 14. takımlar arasındakiler iddiasız takımlar. Onlarda ligi huzurlu bir şekilde bitirdiler. Bu takımlar sırasıyla; Atromitos, Larissa, Kalamaria, Aigaleo, Ionikos, Levadia, Panionios, OFI…

Yunanistan’da ligden düşecek takımlarda haftalar öncesinden kesinleşmişti. Bir üstlerinde ki takımla 2 galibiyet 2 beraberlik kadar fark olan Kallithea 20 puanla 15., ligde kalabilir dediğimiz Akratitos ise 18 puanla sonuncu olarak ligden düştüler.

Kupada ise finali Olympiakos ve AEK takımları oynadı burada da Olympiakos ikinci yarıda attığı gollerle 3-0 kazanarak sezonu çifte kupayla bitirmiş oldu.

Anlayacağınız gibi Yunanistan’da artık zevk kalmadı. Ne şampiyonluk yarışı var, ne şampiyon olan takım Avrupa’da başarılı olabiliyor, ne de küme düşmeme tehlikesi yaşayan takımlar rakipleriyle dişe diş? Bunların hiçbirisi yok Yunanistan’da… Lige zevk getiren tek mücadele diğer yazılarımızda da sık sık dile getirdiğimiz Iraklis, PAOK, Xanthi üçlüsü. Milli takım da Avrupa Şampiyonluğu’nun ardından Dünya Kupası’na katılamamanın hüznünü yaşıyor. Sizin de gördüğünüz gibi Yunanistan’da futbol çıkmaza doğru ilerliyor.

Yorumlarınızı bekliyorum,şimdilik bu kadar,sağlıcakla kalın..