26.06.2008
Ve bitti…
Maça gelirsek, iyi oynayıp da kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu görmüş olduk. Bu acıyı 5 gün önce Hırvatistan tatmıştı bu gece de biz yaşadık.
Yalnız biz Hırvatistan’dan farklı olarak çok iyi oynadık. Belki Almanya gibi güçlü bir takım karşısında bu kadar eksikle bu futbolu oynadığımız için maç bize çok keyif vermiş olabilir ama kesin olan şey turnuvadaki en iyi maçımızın Almanya maçı olduğudur.
Bu noktada bir parantez de Terim’e açmalıyız. Çok eleştiriyoruz ama bazı yerlerde de hakkını vermeliyiz. Terim’in takımları hiçbir maçta korkak ve çekingen olmuyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi Terim tam bir motivasyon ustası. İkincisi de takımlarını hiçbir zaman rakipten korkan bir oyun sistemi ile oynatmıyor. Terim’in bu iki özelliği takımlarının en zor durumlarda bile ezilmeden oynamasını sağlıyor. Olmaz denilen maçları kazanıyor ya da kazanma noktasına getiriyor. Bu Galatasaray’ın başındayken de böyleydi şimdi de böyle.
Dün çıkardığı kadro ise gayet iyiydi. Zaten pek alternatifi de yoktu ama örneğin Hakan Balta stoper oynayabilirdi. Ya da Kazım yerine Gökdeniz olabilirdi. Ben olsam bu şekilde başlardım ama Terim’in doğru yaptığını Mehmet Topal ve Kazım başarılı oyunlarıyla gösterdiler. Özellikle Kazım ilk yarıda hatırlanacak bir perfomans sergiledi. Bu performansı kendisini Uğur Boral’la birlikte transferde Avrupa takımlarının listesine sokabilir.
Turnuva öncesi çok karamsar bir yapıdaydım ve 1 puan alıp eleneceğimizi düşünüyordum. Bu tarz turnuvalar biraz garip olur, bizim milli takımımız da pek garip, biz aynı performansımızla bir puanla elenebilirdik bunu kabul etmek lazım. Biz şanslıydık ama şunu da kabul etmek gerek ki biz iyiydik de. Ben biraz fazla karamsar davranmışım. Aslında bizim milli takımımız benim düşündüğüm kadar kötü değilmiş, hatta bu turnuvadan sonra hücum gücümüzün ciddi anlamda iyi olduğunu düşünüyorum. Yedek oyuncularımız Ayhan, Uğur Boral, Kazım gibi isimler bile ayaklarına inanılmaz hakim oyuncular.
Fakat defansımız da ciddi anlamda sıkıntılı. Lehmann “ Türkler bizi çok zor durumlara düşürdü, fakat Almanlar karşısında defans yapmayı unutmamalısınız” demiş. Biz defans yapmayı falan unutmadık, direkt olarak yapamadık. Zaten kötü bir defansımız var, bir de eksikler olunca orada Gökhan Zan – Mehmet Topal ikilisi ile böyle kritik bir maçı oynamak zorunda kaldık.
Hamit ve Rüştü için de birer söz. Dünyada hem bu kadar fizik gücü yüksek olan hem de ayaklarına hakim oyuncu zor bulunur. Düşünüyorum aklıma örnek olarak Zidane ile Hamit geliyor. Başka da gelmiyor şu an.
Rüştü ise milli takımı bırakmış. Bence de isabetli olmuş. Son yıllarda artık neredeyse her maçta bir hata yapmaya başladı. Dün de ben ikinci golden çok üçüncü gole takıldım. İkinci golü çıkıp alması zordu çünkü sert bir ortaydı, çıkmadığı takdirde de Klose yine o golü yapabilirdi. Fakat 3. gole iyi çıkıp Lahm’ın açısını kapatabilir, onu çalıma zorlayabilirdi diye düşünüyorum.
Dünkü maçla ilgili son sözüm hakeme. Çek maçından beri hakemlerle ilgili ciddi sıkıntı yaşıyoruz. Dün akşam ise tam anlamıyla doğrandık. Bazı kararların kötü niyetle verildiğini düşünüyorum eğer günahlarını alıyorsam da bu hakemlerin hakemliklerinden şüphe ediyorum. Bu kadar ağır konuşmak pek mantıklı gözükmeyebilir ama elenmemizin sebeplerinden biridir hakemler ve yardımcıları.
Şimdi önümüze baktığımızda kalede Volkan, sağda Gökhan Gönül güven veriyor. Ortada Servet olacak, 2010’a kadar ondan iyisini bulamayız. Aramaya da gerek yok, bence Servet iyi bir stoper. Yanında ise ben Emre Güngör’den umutluyum. Eğer Galatasaray ona güvenirse 2010’da ideal, en azından birbirini tamamlayan ve iyi tanıyan, idare edeceği kesin olan bir ikilimiz var. Solda ise Hakan Balta maalesef olmuyor. Defansif yönüne hiçbir sözüm yok ama hücum yönü çok zayıf. Zayıflıktan öte bazen takımı soyadı gibi baltalıyor. Hakan Balta ideal bir stoper yedeği olacaktır kanımca ama sol bekte bir alternatif bulmalıyız. Hakan Balta 5 maçta toplam 480 dakika ile her dakikayı oynayan tek oyuncumuz. Bu da alternatifsizliğimizin bir göstergesi. 2010’a kadar Gökhan Gönül tarzı bir sürpriz çıkmazsa bence Volkan Yaman düşünülmeli.
Hücum yönümüz ise son derece iyi. Dünya’da bu konuda kolay kolay kimseden geri kalmayız.
Son olarak hep tecrübesizlikten dem vuruyoruz fakat aslında biz bir turnuva takımıyız. Elemeleri ya geçemiyoruz ya da zar zor geçiyoruz ama geçtik mi de iyi işler yapıyoruz. 2000’de çeyrek final, 2002 ve 2008’de yarı final hiç de fena değil.
2010 için de ümitli olabiliriz. Dünkü maçı belki kaybettik ama bence ciddi bir güven kazandık, takım olarak, ülke olarak…
21.06.2008
Abarttık
Artık olabilecek şeylerin ötesine geçtik. Geriden gelmek falan herkesin yapabileceği şeyler. Ama bizim yaptıklarımızı Dünya tarihinde yapan başka kaç takım vardır merak ediyorum.
90 dakika boyunca gerçekten kötüydük. Özellikle ikinci yarı takım döküldü. Bu esnada takımın tek ön liberosu ve o ana kadar da takımın belki de en iyisi Mehmet Topal muhtemelen sakatlıktan oyundan alındı ve forvet oyuncusu Semih oyuna sokuldu. Fatih Terim her maçta mutlaka bir olağanüstü değişiklik yapıyor. Bu gece de Tuncay kariyerinde ilk kez ön libero oynadı. Oyuna girebilecek Ayhan gibi bir isim varken bu Tuncay ısrarının nedenini maç içinde anlayamadım. Bereket ki Tuncay gerçekten çok iyi oynadı, Semih de gol attı ve Terim kurtuldu. Yani bir nevi Terim’i Allah kurtardı.
Daha sonra takım yorgunluktan ölürken 3. değişikliği bir türlü yapmaması da ayrı bir konu. Orada da 90 dakika bitimindeki dinlenmenin takıma olumlu yansıdığını düşünüyorum. Birden uzatmalarda takım değişti oyuna hakim olan takım biz olduk.
Sonrası ise malum. Rüştü o hatalı golü yemese son dakikada saldırıp o golü atamayacağız. Penaltılara bu kadar moralli gidemeyeceğiz ve belki de bu kez penaltılarda eleneceğiz. Böyle de değişik bir durum söz konusu.
Ama şimdi işler değişti. Önümüzdeki ekip Almanya. Şaka değil. Ayrıca hakem maçı biraz fazla uzatarak belki galibiyetin mimarlarından biri oldu ama Tuncay ve Arda’ya gösterdiği gereksiz sarı kartlar bizim başımızı çok çok ağrıtacak.
Bu eksikliklere eğer Nihat da etkilenirse ilk kez çok güçlü olduğumuz forvette eksik kalacağız. Emre Aşık cezalı. Servet, Göngör sakat. Zan sakat sakat oynuyor. Zaten takımın yarısı sakat sakat oynuyor. Ya da cezalı. Bunu da sorgulamak lazım. Niye bizim oyuncularımız sürekli sakatlanıyor? Turnuvaya sakatlığı nedeniyle gelmeyen ya da sakat gelen oyuncularımız yetmediği gibi bir de turnuva içinde sürekli gazi veriyoruz. Sakatlıklar şanssızlık mı? Sanmıyorum. Çünkü Türkiye’nin şansız olduğunu söylemek biraz komik olacaktır.
Bu şartlar altında Balta stoper oynayacak, Uğur Boral sol beke geçecek. Orta saha Hamit – Aurelio – Topal’dan(sakat değilse) kurulur. İleride de Gökdeniz ve Mevlüt devreye girebilir. Eğer Servet ayağa kalkarsa o zaman Balta sol bek oynar ve orta saha Uğur Boral ile takviye edilebilir.
Kazım aşısı iste bir türlü tutmuyor. Yol yakınken vazgeçmek gerek.
Kısacası çok eksiğiz. Karşımızdaki rakip de bu kez pek kolay olmayacak. Biraz fazla olduk ama Tanrı tekrar bizim yanımızda olmalı. Yoksa işimiz zor.
Bu Bir Futbol Yazısıdır
Bir kere şu soruyla başlamak istiyorum: Türkiye futbol ligini ‘kendi’ ligi olarak benimsemiş futbol seyircisi, Avrupa’da oynanan futbol liglerini izleyip sıklıkla sorar; “Bizim ligde futbol niye bu kadar güzel değil?” Her futbol seyircisi farkındadır ki oynanan futbol farklıdır. Bu farklılık ise hemen ‘güzel’ diyerek estetiğe bağlanır ve Avrupa (özellikle İngiltere) ligleri ile Türkiye ligi arasında bir hiyerarşi kurulur. Çoğu yorumlarda da bu estetik eşitsizlik, futbolun gelişemişliği, geri kalmışılığı, yönetim hataları, yozlaşmalar gibi başka kurumsal yapılara atfedilişiyle alışık olduğumuz terimlerle açıklanmaya çalışılır. Herhalde ligler üzerinden kurulan bu karşılaştırmanın milli takımlar üzerinden de yapıldığını söylesek yanlış olmaz. İşte bu hiyerarşi ‘modern futbol’ ve ‘modernleşememiş futbol’ arasındaki hiyerarşidir.
Gelgelelim zaman oluyor, Türkiye takımları ya da Milli takımlar aynı sahnede ‘yarıştıkları’ ‘daha gelişmiş’ futbol ekollerini mağlup edebiliyorlar. Futbolun konuşulduğu söylemsel ağı anlamak için bu ‘zafer’ anları ile ‘geri kalmışlık’ literatürünü birlikte okumamız gerekiyor. Bu okumayı yaparken hem futbola içkin bazı süreçleri hem de bir 3.Dünya ulus-devleti olarak Türkiye’nin kurucu hegemonyasını birlikte ele almak gerekir. Yazının ilk bölümü futbolun Türkiye modernleşme süreciyle içiçe anlaşılması için bir arkaplan öneriyor. İkinci kısım ise tüm bu söylemsel ağ içinde Fatih Terim’in taktiksel düzenlerini sorguluyor, 2000 yılındaki Uefa Kupası yolculuğu ve Çek Cumhuriyeti maçının son 15 dakikası arasında bir örtüşme arıyor. Umudum yazının ilk bölümünün futbolla yakından ilgilenmeyenlere de alternatif bir bakış sunması. İkinci bölüm ise ‘modern’ futbolla ilişki içinde futbol oyununa yeni bir bakış sunmayı amaçlıyor.
Bu yazıyı motive eden düşünce biçimi, milliyetçiliğin ulus-devlet modernleşme söylemi içinde, kurucu bir rol üstlendiğini kabul ediyor. Milliyetçi söylem ve takip eden kuruluş süreci, ulus-devletin bir ünite olarak modernleşme sahnesine çıkıp, ‘denize dökülen’ ya da ‘tek dişi kalmış bir canavar’ olan ‘medeniyete’ milliyetçi bir elit önderliğinde ‘yetişmeye’ çalıştığı bir toplumsal süreçle bizi yüzyüze bırakmış durumda. (her ne kadar bu sürece ciddi anlamda meydan okunan bir dönemde de olsak.) Nedense yakalanmaya çalışılan ‘medeniyete’ bir türlü ulaşılamaz. Devlet sürekli bir yozlaşmayla suçlanır, yönetimler basiretsizdir ama modernleşmenin, ‘batıyı’ yakalama (bunun Türkiye örneğinde olduğu gibi taklit etme düzeyine kadar gittiği iddia edilir.) çabasının kendisinin sorunlu olduğu pek düşünülmez. ‘İlerleme’ yolunda karşılaşan ‘sorunların’ çok daha başka bir yerde, modernleşme kalıbının sürtünmesiz bir düzlem gibi algılalan ‘Türkiye’ coğrafyası üzerine yapıştırılma çabası içinde görünür olan pütürler; yani mücadeleler ve meydan okumalar olduğunu görmeye çalışmak gerek. Önemli bir not da şu; bu yazının birçok notasında futbol sözcüğü spor sözcüğü ile değiştirilebilir şekilde okunabilir.
Kapsamlı bir teorik alanı bir paragrafa sığdırmaya çalışarak bir ‘şuç’ işledikten sonra bu pencereden ‘modern’ futbol ile Türkiye’nin yaşadığı tarihe bir bakmak gerek. Batıdan gelen antrenörlerin (burada Jupp Derwall ve son zamanlarda K.H.Feldkamp’a yüklenen anlamları düşünüyorum) modern futbolu öğrettiği isimler olarak Mustafa Denizli ve daha sonrasında Fatih Terim gibi antrenörler, onların bıraktığı yerden ‘modern’ futbolu Türkiye’de sürdürecek milli özneler olarak ortaya çıktılar. Milli takımın yabancı bir antrenörler çalışmayı reddetmesi böyle bir tarihe bağlanınca kafamızda anlamlı olmalı. Fatih Terim ve Mustafa Denizli’nin (özellikle ikincisi), batılı bilgiyi öğrenen ve bunu bu coğrafyada uygulayacak olan liderler olarak sunulması Mustafa Kemal ve modern devlet ilişkisi ile Terim-Denizli ve modern futbol ilişkisi arasında bir benzerlik görmemizi sağlayabilir.
Türkiye coğrafyasının modern devlet ve kurumları ile yaşadığı tarih, unutmaya zorlandığımız acı dolu bir tarih ile dolu. Sıradan bir başarısızlık, ‘aşılan engeller’ ya da ‘yapılması gerekenler’ olarak anlatılan tecrübelerin (darbeler, savaşlar vs.) milliyetçi hegemonyadan beslendiğini ve bu hegemonya yoluyla mümkün kılındığını söylemek zorundayız. Futbolu anlamaya çalışırken, futbolun milliyetçi hegemonyadan beslenen ve aynı zamanda onu kuran (tabi burada yoğunlaşmayarak eksik kalsam da futbolun erkek-egemen toplumun kuruluşuyla da devamlı bir ilişki içinde olduğunu not etmemiz gerek) bir söylem-pratik alanı olduğunu düşünüyorum. Bu yazının amacı ve okunuş biçimi, futbolu bir oyun olarak anlayıp depolitize etmek olmamalı. Yine de ikinci bölüm futbola daha büyük bir pencereden bakarken, futbola içkin süreçlerle ilgileniyor ve futbolun bir oyun olarak anlaşılması için bir yol tartışıyor.
Yalnız futbolun aslında (burada futbolun aslı derken tüm sosyal bağlamdan koparıp 22 oyuncunun sahada oynadığı bir oyunun kendi dinamiklerinden söz ediyorum) gerçekten de bir oyun olması, başarı kriteri olan maç sonuçlarının olumsallığında yatıyor. Yani demek istediğim, küresel hegemonyanın baş aktörlerinden biri olan İngiltere’nin (modern futbolun kurulduğu coğrafya olmasına rağmen) yer alamadığı bir turnuvada son sekiz takım arasında kalmak Türkiye ve başarı sözcüklerini modern bir ‘yarışma’da yan yana getirmeyi mümkün kılıyor. İngiltere’nin Avrupa Şampiyonası’na katılamayıp Türkiye’nin katılamaması, sistematik olarak Türkiye’nin İngiltere’den ‘daha iyi’ oluşuyla değil, kuralar, goller, maçlar, hava koşulları gibi sınırsız sayıda etkenin kesişerek oluşturduğu olumsal bir sürecin sonucu olarak anlaşılabilir. 2002 Dünya Kupası Dünya 3.’lüğü de aynı bağlamda okunabilir.(herhalde dünya 3.lüğü Türkiye ile bir de askeri harcamalar sıralamasında veya ordu büyüklüğü sıralamasında yanyana gelmiştir.) Modernite sahnesinde yetişmeye çalışılan, onlar gibi olunmaya çalışılan ‘medeniyet’ simgelerinin alt ediliği bir enstantane oluyor bu ‘zafer’ anları.
İşte tam bu noktada bu galibiyetlerin Türkiye ve Dünya medyasında (3.dünya milliyetçiliklerini performas verdikleri seyirci olan ‘medeni ülkeler’ den bağımsız düşünemeyiz) nasıl yansıtıldıklarına ve açıklanıldıklarına bakmak bize futbolda alınan bu sonuçların hangi tarihsel-toplumsal hikayelerle paralel gittiğini gösterebilir. Çek Cumhuriyeti maçında ortaya çıkan tablo futbol terimi ile bir ‘geri dönüş’tü. Geride olan takımın müsabakanın kalan kısmında maçı tersine çevirip maçı kazanması yani. Peki buna ‘diriliş’ ya da ‘ayağa kalkış’ denildiğinde, hele bir de lider ‘Terim’in’ büyülü ve motive edici sözleri, ‘stratejik’ hamleleri eklenildiğinde aklımıza hangi hikaye geliyor? 2008 Avrupa Şampiyonası için hazırlanan şirket reklamlarının biri ‘Çılgın Türkler’ temasını kullanmış bile. ‘Diriliş’ ise aynı literatürden piyasaya çıkan ikinci ‘en-çok-satan.’ Gazete başlıkları ulus-devletin kurucu hikayelerinden biri olan Kurtuluş Savaşına referansla konuşmakta istikrarlıydılar. Dış medyada ise istikrarlı olmasa da ‘sadece Türklerin yapabileceği bir geri dönüş’ anlatımını görmek mümkündü. ‘Türkün gücü’ bir kez daha gösterilmiş oldu; Dünya’da unuttuysa hatırlamış oldu bu arada. Tabii maç 2-0 iken Çek Cumhuriyeti’nin topunun direkten dönüşü ve aynı pozisyonda Emre Aşık’ın sakar müdahelesiyle Jan Polak’ın kafasını yarması maçın dönüş anıydı.(Maç sonrası o pozisyonun penaltı ve kırmızı kart ile cezalandırılabileceğini söyleyen ‘babayiğit’ yoktu pek.) İşte futbolun olumsallığı burada yatıyor. Futbol topunun yuvarlaklığı, ayakla ve 22 kişiyle oynanışı, açık havada oynanışı futbolu çoğu noktada tahmin edilemez kılar. Az maç oynanan ve tansiyonun yüksek olduğu turnuvalarda ise bu olumsallık uzun vadeli yarışmalara göre çok daha barizdir. Dünyanın en iyi kalecisi sayılan Petr Cech topu elinden kaçırdığında Nihat da şaşırmıştı aslında. Ama yine de uyanıktı ve golü attı. Turnuvlar da bu yüzden keyifli, Yunanistan’ın 2004’teki şampiyonluğu da öyleydi.
Dünya medyasına baktığımızda da ‘medeni’ ve ‘medenileşememiş’ futbol ikiliğinin en bariz işlendiği makalelerden biri Rob Hughes’ün kaleme aldığı ve New York Times’da yayınlanan makale oldu. Volkan’ın son dakikada yaptığı hareketi ‘mağara adamı’ hareketi olarak niteleyerek ciddi tepki çekti Türkiye gazetelerinden. ‘Tam başarıyı yakaladıkları anda Türk olduklarını gösterdiler’ tonu aynı söylem içinden milli takımı ve ulusal değerleri yücelten ana-akım Türkiye medyasını paradoksal bir şekilde kızdırmış gözüküyor. Burada futbol ve üzerine geliştirilen tanımların kayganlığının ve istikrarsızlığının altını çizmeliyiz.
3.Dünya milliyetçiliklerine atfedilen bir süreç de, halkın geri kalmışlığını vurguladığı kadar halka özgü bir karakteristiği de vurgulamaktır. Türklerin azimli oluşu, pes etmemesi, savaşçı oluşu böyle bir çerçevede anlaşılabilir. Güreş, atıcılık gibi sporların bir ‘Türk’ tarihine bağlanarak Dünya şampiyonlukları kutlanması da bunla anlaşılabilir. Ancak futbol dünya kamuoyunu yoğun bir şekilde oyalayan bir spor olmasıyla farklı bir boyut taşıyor. Kuralları Batı Avrupa’da koyulan, ‘modern’ bir oyun olan futbolun sahnesinde boy göstermek, modern dünyaya ‘biz de varız’ demek oluyor bir anlamda; hem de Türklüğümüzü kaybetmeden. Yazının bundan sonraki kısmı bu bağlamda futbolun saha içindeki taktiksel yönü üzerine spekülasyon yaparak, futbolla yakından ilgilenenlere hitap ediyor.
Futbolun taktiksel boyutunu tartışmanın her daim spekülatif bir doğası olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi de futbolun keyifli kısmının olumsallık kavramında yatması. Taktiği böyle yaparsan böyle olur, antrenör şunu yaptı böyle oldu açıklamaları hiç bir noktada kesin ve belirleyici olmamaya mahkum. Çek Cumhuriyeti maçı gibi bir çok maç var ki, ne ayrıntılı bir taktiksel analiz ne de istatistiksel tablo maçı açıklayabilir. Yine de spekülasyonuma devam etmek istiyorum.
İlk olarak modern futbolun taktisel boyutunu tanımlayan birkaç terimden bahsedelim. Modern futbol denilen oyun, kaleci, defans, orta saha ve forvet hatlarının birbiriyle ilişkilenmesi üzerine kurulu. Bu hatlar üzerinde farklı pozisyonlarda oynayan oyuncular birbirleriyle koordinasyon içinde oynayarak antrenörün taktiksel şemasını yansıtmak durumdalar. İyi bir modern futbol performansı bu şemanın oyuncular tarafından başarıyla yansıtıldığı, görevlerin etkin bir şekilde yerine getirildiği bir görüntü verir. Oyunu tanımlayan iki değişik bölüm var. Takımın topa sahip olduğu ve sahip olmadığı anlar; toplu oyun ve topsuz oyun. Modern futbolun vaadi, iki bölümde de takımın belirli bir şemayı takip etmesi ve takım olarak bir şemaya tabi kalmasıdır. Bu şemaya uygun maçları kuşbakışı seyrettiğimizde takımın belirli çizgilere, istikrarla uyduğu (en azından fiziksel kondisyon yettiği sürece), maçların belirli paternler üzerinden okunabildiğini görürüz. Özetlemek gerekirse modern futbol, toplu ve topsuz bir oyunun sistematik bir düzeni izlemesidir. Mahalle futbolunun modern futboldan ayıran da bu düzeneğin ayrıntılı olarak formule edilmemiş olması ve ‘taktik’ denilen direktifler toplamının var olmayışıdır. Dolayısıyla mahalle futbolu, modern futbola göre ‘geri kalmıştır.’
Hatlar arasındaki koordinasyondan bahsettik. Modern futbolda hatlar arasındaki koordinasyonu tanımlayan ise takımın kollektif hareketidir. Yalnız bu hareketin yönü çok önemli. Sahanın enlemesine, boylamasına ve diyagonel olmak üzere 3 değişik eksende düzenli olarak uygulanması gerekir. Bu şablona bakınca oyunculardan beklenenin, oyunun kurallarına uymak ve antrenörün direktiflerini uygulamak düzeyinde ‘modern’ olması beklenir. Kafasına göre hareket eden oyuncular ‘mahalle topçusu’ olarak nitelenerek modern futbola uyumsuzlukları vurgulanır. (Burada oyuncuların kişisel karar ve yaratıcılığın futboldan hiç bir zaman yok olmadığını, ancak modern futbol anlayışı içinde bu karar ve yaratıcılığın belirli bir kalıp içerisinde uygulanabileceğinin öngörüldüğünü söylemek gerek.)
İddiam şu; Fatih Terim’in takımlarının zaman zaman sistematik ve bilinçli olarak ‘modern futbolu’ askıya aldığı, ‘modern futbola’ uygun olmadığı düzeyde başarılı olduğunu düşünüyorum. Bu anlarda da farkında olmadan ‘kendi modern futbolunu’ sergilediğini düşünüyorum. Modern; çünkü o statta, o topla va o zamansallık içinde performe ediliyor. Amacım pre-modern ve Türklere özgü bir futbolun yaratılıdığını iddia etmek değil.
Aynı Fatih Terim’in İtalya macerasından itibaren ise ‘modern futbolu’ taklit etme düzeyinde benimseme çabası içinde olduğunu, birçok değişik faktörle de birleştiği düzeyde başarısızlık yaşadığını düşünüyorum. Fatih Terim’in başarılı olan sistemlerinde radikal düzeyde farklı olan ise şuydu: toplu ve (özellikle) topsuz oyunda yatay hareketi mümkün olduğu kadar askıya alması, ve tek dizgede oyunu kurması. Çek Cumhuriyeti maçının son 20 dakikasında yaşananın da böyle bir niş olduğunu düşünüyorum. Özellikle başarılı olamayan bir ‘modern futbol’ anlayışının askıya alınışı zorunluluk üzerine yapılmış olabilir. (son 20 dakika, takım 2-0 mağlup, ‘risk’ almak adına herşeyin denenmesi gereken bir an.) Niyetlenmeyen sonuç olarak bu ‘bilinçsiz’ öne çıkışın ağır ve hareketsiz Koller’i oyundan tamamen sildiğini ve Çek Cumhuriyeti’nin ‘hedef adam’ taktiğini kilitlediği barizdir. Topu 70 dakika boyunca hedef adama yönlendirerek rahat bir futbol oynayan Çek Cumhuriyeti ise bu hamle karşısında tıkanmış ve toplu oyunu oynayamamıştır.
Özellikle Fatih Terim’in Galatasaray’la yaşadığı 2000 Uefa Kupası yolculuğunu düşünelim. Sağ ve sol savunma oyuncularının orta saha üçlüsü ve forvet ikilisiyle birleşip, sistematik bir şekilde savunma-orta saha-fovet düzlemini kayganlaştırdığı, hatların yatay uyumundan çok rakibin üzerine doğru dikey bir hücum pres uyguladığını hatırlamalıyız. ‘Fatih Terim’ modeli denilen sistem buydu. Bunun sistematik bir düzensizlik olduğunda ısrar ediyorum.
‘Modern futbol’ dediğimiz oyunun iyi uygulayıcılarının ve tanımlayıcılarının Batı Avrupa takımları olduğunu, gösterişsiz oyunlarıyla eski Doğu bloku futbollarının ise sistematik oyunu benimsediğini ve bu oyunun başarılı özneleri olduğunu düşünüyorum. Bu küresel dağılımda Türkiye futbolu’na ‘Avrupa’nın Brezilya’sı’ denmesi ilginç bir nokta. Dribling’i baz alan oyunun yanında kum ve samba dansı gibi toplumsal hafızada yer eden süreçlerin kesiştiği noktada farklı bir futbol olan ‘Brezilya futbolu’ ortaya çıkmış olabilir.[i] Top, çim saha ve diğer futbolcular gibi materyal gerçekliklerle / objelerle öznelerin nasıl ilişkilendiği toplumsal hafızadan bağımsız anlaşılamaz muhakkak. Futbolun spesifik oynanışlarını belirleyen süreçler de bu şekilde açıklanabilir. Avrupa futbolu ile sürekli ilişki içinde (yine modernleşme süreciyle birlikte okunmaya çalışılırsa, bu ilişki sürekli bir arzulama ve örnek alma ilişkisi olabilir) olsa da farklı bir toplumsal hafızanın futbol üzerinde önemli bir etkisi olduğu yadırganamaz.
Aslında geldiğim nokta şu: Brezilya örneğinde kum üzerinde oynanan futbolun ve samba dansının taşıdığı ayak çabukluğunun yarattığı hafıza, Türkiye örneğinde toprak sahalar, asfalt yollar ve ‘mahalle futbolu’ düzeyinde sorgulanabilir. Çarpıcı bir iddiayla özetlersek; yatay hareketin eksikliğiyle ‘modern’ futboldan radikal bir şekilde ayrılan ‘mahalle futbolu’nun Türkiye milli takımının futboluna olan katkısı, oyunu kendi sahasında kabul ettiği noktalarda Fatih Terim’in takımlarında tıkanıklıklar yaratıyor olabilir. Kurtuluş Savaşı anlatılarıyla parallellik gösterdiği düzeyde ‘saldırın’ direktifi, resmi tarihle olduğu kadar futbolun taktiksel şeması üzerindeki ‘dikey’ hareketle çakışıyor olabilir. Saldırma eyleminin yatay bir hareketi çağırdığından daha çok dikey ve ‘ileri’ bir hareketi çağırdığını iddia etsem çok abes kaçmaz umarım. Aslında ikinci bölümde demek istediğim, futbolun tüm aktif failleri tarafından olmasa da Fatih Terim örneğinde bariz olan bu paralellikler, futbolun sadece medyada konuşulma biçimini değil, sahada oynanma biçimini de etkiliyorsa şaşırmamalıyız.
Tartışmaya, araştırmaya ve spekülasyona açık olan bir alan olan futbolun toplumsal süreçlerden bağımsız anlaşılması imkansız. Eleştirel bir bakışın sunulmaktan kaçınıldığı bir alan olarak kalır ve problematize edilmezse, hegemonik milliyetçiliği besleyen bir kurumsal söylem-pratik alanı olarak kalmaya mahkum futbol. Belki de ‘kötü’ ve ‘milliyetçi’ olarak eleştirel yaklaşımdan dışlandığı düzeyde futbol, siyasi olarak daha etkin bir alan oluyor olabilir.
Küreselleşme, ticarileşme, Avrupa Birliği ve son 20-30 yılı domine eden birçok makro süreç içerisinde yönetimsel ve teknik açıdan sorgulanan futbol, birçok değişik sorunsal ile karşımıza çıkıyor. Brezilya doğumlu Marco Aurelio’nun ‘Mehmet’ ismiyle milli takıma kabul edilişi, kadınların giremeyeceği bir alan olarak tasviri, yarattığı eşitsiz kazançlar (Fatih Terim’in maaşının aylık 100-150 bin YTL olduğunu belirtelim) ve birçok farklı boyutuyla tartışmaya açık bir alan futbol. [ii]
Can Evren, 17 Haziran 2008
Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, Son Sınıf Öğrencisi.
[i] Özcü olduğu düzeyde samba ve futbolun ilişkilenişini önerdiği için benim futbola bakışımı etkilemiş bir çalışma Antonio J. Muller’in ‘The Sport Journal’da yazdığı, “Soccer Culture and Brazil” makalesidir. (2004 Kış Sayısı.) http://www.thesportjournal.org/article/soccer-culture-brazil
[ii] Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan’ın çalışmaları çok daha ayrıntılı ve teorik bir düzlemde bize yol göstermeli.
19.06.2008
Bir Şampiyonluğun Hikayesi
Galatasaray Mecidiyeköy’deki maçı kazanıp şampiyon olduğunda, Londra’daki bu ‘esas’ şampiyonluk kutlanmaktaydı bile. İstanbul saatiyle dört buçukta başlayan final maçı altı buçuk gibi bittiğinde şampiyonluğu İstanbul’da da kutlayan vardı. Ebbsfleet United, FAT (İngiltere’de 5.seviye ve altındaki takımlar arasında düzenlenen milli federasyon kupası) finalinde bu kupada daha önce 3 kere final oynamış Torquay’ı 1-0 yenerek kupayı Kent bölgesine getiriyordu. (Ebbsfleet United daha önce Gravesend&Northfleet olarak bilinen Kent takımının Mayıs 2007’de isim değiştirmesiyle ortaya çıktı, eski ismiyle olan tarihi ise 1946’ya dayanıyor)
Bu satırların yazarına bu kadar ‘uzak’ bir hikaye nasıl oluyor da onu bilgisayar başında internet üzerinden canlı izlediği final maçında heyecanlandırıyor hatta üzerine bir yazı bile yazmaya motive ediyor? Bu şampiyonluğun ve sınılarötesi kutlanışının hikayesi söyle; 2007 Mayıs ayında Will Brooks adlı bir Fulham taraftarı 2005’ten beri düşündüğü ve ayrıntılarıyla kurguladığı projeyi www.myfootballclub.co.uk veya MYFC adıyla işlemeye açtı. Proje genel hatlarıyla, internet üzerinden örgütlenen bir cemaatin para toplayıp İngiltere liglerinden bir futbol takımını satın almasını öngörüyordu. Esas çekici olan kısmı ise takım satın alındıktan sonra maça çıkacak ilk 11 dahil bir çok kararın, internet üzerinden üye-sahiplerin oylamasıyla alınması vaadiydi.
İlk aşamada internet sitesine ücretsiz üyelikler alan proje üyelerine projenin adımlarını anlatıyordu. 50,000 kişi ücretsiz üye olduktan sonra ikinci aşamaya geçildi. İkinci aşama üyelerin üyelik haklarını devam ettirebilmek için 35’er pound ödemesiydi. İkinci aşama projenin duyulmuşluğunun ve üye sayısının arttığı bir dönemdi. Bu dönem içinde tamamen belirsizlik hakim olsa da toplanan paranın hedeflendiği gibi bir futbol takımını almaya yetecek düzeyde olduğunu dair duyumlar, 13 Kasım 2007’de satın alınacak olan takımın İngiliz 5.seviye ligi Conference’dan Ebbsfleet United olduğunun açıklanmasıyla son buldu. Satın alım MYFC vakfına yaklaşık 675.000 pound’a maloldu ve %75’lik hisse 2008 Ocak ayı itibariyle resmen sınılarötesi bir internet cemaati olan MYFC’nin oldu. Takımın borçları kısmen kapatılmış ve bu ilginç, ilginç olduğu kadar gelişmeleri tahmin edilemeyen proje üçüncü aşamaya gelmiş oldu.
Satın alım gerçekleştiğinde bu şampiyonluk hayal edilmekten çok uzaktı aslında. Bulunduğu ligde nispeten yeni ve orta sıralara oynayan bir takım olan Ebbsfleet’in 10 Mayıs’ta Wembley’de boy göstereceği, tarihi ve taraftar tabanı olarak daha ‘üst’ seviye bir takım olan Torquay’ı 1-0 yenerek kupaya uzanacağı hatta daha da önemlisi Torquay’ın sattığı 11,000 bileti 2 ye katlayarak 25,000’e yakın bilet satacağı pek de tahmin edilemezdi. Acaba bu maç için Afganistan’ın başkentinden Londra’ya gelen bir üye olduğunu söylesem (yanılmıyorsam Ankara’daki üye ‘enginsan’ da atlayıp Londra’ya gitti) bu 3-5 aylık sadaakatin gücünü iyi örneklemiş olur muyum?
Projenin en ilginç yönü mutlaka İngiltere özelinde multi-bilyoner satın alımlarına karşı kurulması ve sunduğu kollektif mülkiyet ve yönetim iddiası. Aslında Türkiye, İspanya, İtalya, Almanya gibi liglerin kulüp takımları çoğunlukla vakıf statüsünde olduğundan tekel satın alımlarına izin vermiyor ama yine de Berlusconi, Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören, Agnelli gibi isimleri farklı hukuki zeminlerde de olsa meşru! birer karar verme tekeli oluşturduğunu iddia etmek çok da gerçek dışı değil. Kişiler olmasa da yönetim kurulları hesap sorulabilen, karşı çıkılabilen kurumsal düzenlemeler olmaktan çok uzaklar. İngiltere’de ise çok tartışılan Abramovich, Thaksin Shinawatra, Glazer gibi küresel zenginlerin Chelsea, Manchester United ve City gibi takımlarla girdiği ilişkileri medyada görmemiş olmak zor.
MYFC projesinde her üye verdiği 35 pound ile vakıfa yıllık üyelik kazanıyor, hisse senedi almıyor yani. Karşılığında ise tüm kararlarda oy hakkı ve sitede forumlar ve makaleler yoluyla aktif olma hakkı kazanıyor. Kurgulandığına göre bu proje kar etmek üzerine değil.(hakkını verelim şu ana kadar bir çok şikayet oldu yalnız bu konuda pek bir şüphe yok. Vakfın hesap defterleri de üyelerle paylaşıldığında bu sorun bitmiş olacak.) Futbolu, üzerinde hak iddia edemeyen taraftarlara geri vermek iddiasıyla taraftarı/izleyiciyi daha önce pek hayal edilmemiş sorumluluklara ve üretici pozisyona çağırıyor. Üretilmiş futbol oyuncağının tüketicileri olmaktan çıkıp, -futbolun bir endüstri olduğunu pek de sorgulamadan- bu endüstride üretici pozisyonuna ‘yükselmeyi’ öneriyor bir anlamda.
FAT kupa yürüyüşü çokluktan sadece bokluk çıkmadığını kanıtlayan bazı ilginç anılar sundu. Bir hikaye deplasmanda Burton Albion ile oynanacak çeyrek final maçı öncesiydi. Üyelerden birinin attığı fikir üzerine toplanan para ile takımın bir geceliğine otelde konaklaması ve maça yolculuk üstüne değil, dinlemiş olarak çıkması sağlandı. Takibinde deplasmanda alınan beraberlik (ki Burton ligin güçlü ekiplerinden, sezonu ilk 5’te tamamladılar) turu ikinci maça uzatmaya yaradı. Bir başka hikaye, satın aldığı takımla tanışmak üzere antreman sahasına uğrayan bir üyenin önerisiyle toplanan paranın takıma kaliteli malzemeler, taşınabilir kaleler alınması örneğiydi. Tabi esas hikaye son haftalarda geldi. Takımın FAT finalinde oynayacağı maçın uluslararası yayın haklarının olmaması üzere yine bir üyenin önersiyle harekete geçen yönetim kurulu federasyona yaptığı ricalar sonucu maçın internetten ücretsiz yayınlanmasını sağladı. Bu da Brezilya’da Fas’ta Türkiye’de Avustralya’da Norveç’te üyelerin maçı canlı izleyebilmesi ve bu eğlencenin parçası olabilmesini sağladı.
Projenin gelişimi belirlenmiş bir rota üzerinde gitmiyor. Gerçekten de aktif üyelerin katılımı ve oylarda çıkan sonuçlar yoluyla işliyor. Tabi kayıtlı gözüken 30,000’e yakın üyenin bir kısmı projenin ilk zamanlarında Leeds United veya Q.P.R gibi büyük kalibre takımların alınacağı ümidiyle girenlerdi ve hiç bir oyda 15,000 den fazla oy çıkmadı ki birçok önemli oylama 3000-5000 üyenin oylarıyla sınırlıydı. İddialı ve devrimci sloganlarla MYFC’nin geleceği hakkında konuşmak zor olsa da futbol-taraftar-izleyici üçgenini yeniden kurgulayan bir deneyim olduğu şüphesiz.
Biraz da olayın sosyo-ekonomik boyutuna bakalım. Daha önce de belirttiğim gibi takım Kent bölgesinin takımı olan Gravesend&Northfleet’in ismi Eurostar sponsorluğunda (interrail hikayelerine aşina olanlar bilir, Eurostar Avrupa’daki tren ağını işleten şirket) 2006 Mayıs ayında Ebbsfleet United olarak değiştirilmiş. Ebbsfleet ismi, Eurostar’ın o tarihlerde Stonebridge Road’un (takımın stadı) 3 mil yakınında kurduğu uluslarararası tren istasyonunun da ismi. İstasyon İngiltere’den Fransa’ya geçerken uğranan son istasyon olarak uluslararası dolaşımda önemli bir yere sahip olacak. Bu yüzden Kıta Avrupa’sından taraftarlar için ilginç bir çekiciliği var. Ufak iki kasaba olan Gravesend ve Nortfleet, ise bu tren istasyonu ile birlikte planlanan Thames Gateaway projesi sonucu ciddi bir dönüşüme hazırlanıyor. Yeni iş olanakları ve evlerin yapılmasıyla nüfüsun artması bekleniyor. Yakınlara yapılan Bluewater Shopping Center, türünün Avrupa’daki en büyüğü olarak bu büyük dönüşümün habercilerinden. Ebbsfleet United ve MYFC ortaklığı bu dönüşümden de payını alacaktır.
Not: Ben 27 Ağustos 2007’den beri aktif bir üyeyim. Gelişmeler bu sezonla birlikte çok daha heyecanlı olacağa benziyor. Geçen sezon takımın sezon arasında satın alınması, birçok gelişmenin ertlenmesine neden oldu. Eğer katılmak isterseniz adres www.myfootballclub.co.uk. Çok değişik açılardan ve seviyeli bir düzeyde futbol tartışıldığını söylemek gerek. 16 yaşından büyük olmak ve akıcı bir İngilizceye sahip olmak tek gereklilik. İngilizcesi olup da kullanamadığı için gerilediğini düşünen futbolseverler varsa da müthiş bir olanak bence. Yıllık üyelik 35 pound. Tavsiye ederim.
Yazının ana bedeni 11 Mayıs Pazar günü yazılmıştır. Yalnız bir aylık yoğun bir dönemin ardından ufak düzeltmeler ve eklemeler ile 19 Haziran Perşembe günü İlker’e yolluyorum.
Up The Fleet!!!
Sevgiler,
Can
16.06.2008
Ayak İçiyle Üst Direğe
Sevgili ortakafagol okurları Öss belasından kurtulduğum ve tekrar aranıza tam anlamıyla döndüğüm için çok mutluyum. Kafaca son derece yorgun olduğum 15 Haziran gününde milli takımımızın bana yaşattığı mutluluk ve heyecan için onlara fazlasıyla teşekkür ediyorum. Ancak böyle bir maç beni kendime getirirdi. Çılgın ve arıza Türklerde bana bu mutluluğu fazlasıyla yaşattı. Kırmızı formamızın yeşil çim üzerinde ne kadar anlamlı durduğunu bir kez daha fark ettim.
İlk iki maçta kırmızı formamızı giyemediğimiz için içim içimi yiyordu. Hem Öss stresi hem de turkuazın bize yakışmazlığıyla bir çok dakika deplasman takımı olmamıza lanet okudum. Ama 10 dakika kala maç öncesine bağlandıktan ve kırmızı formamızı gördükten sonra bu maçın çok şeylere gebe olduğunu anladım.
Bu maça geçmeden önce farklı bir konuya da kısaca değinmek istiyorum. Turnuva öncesi açıklanan 23 kişilik kadro açısından Fatih Terim’i hiçbir zaman eleştirmedim. Çünkü o 23 kişiyi seçme hakkı onun ve o takımı turnuva boyunca o yöneteceği için hiçbir lafım yok. Ama ona eleştirim şurada başlıyor: 23 kişilik seçtiğiniz takımın oyuncularını en iyi şekilde kullanmıyorsanız size her türlü eleştiriyi nezaket içerisinde söylerim. İşte oynadığımız ilk 135 dakikadaki hatalarından dönmesiyle biz bu gruptan çıktık. Ondan tek isteğim elindeki 23 kişilik kadroyu en iyi şekilde kullanması. Lütfen Fatih Terim…
İsviçre maçının ikinci yarısındaki takımda tek bir eksik görmüştüm. Emre Güngör bu takımın ilk on bir stoperlerinden biri olmalıdır. Ne Gökhan ne de Emre Aşık onun verdiği enerjiyi, sertliği,ateşi vermiyor. Bu yüzden bir de Emre Güngör’ü görünce farklı bir beklenti içine girdim. Maçın sonların doğru sakatlanana kadar Emre görevini layığıyla yaptı.
İlk yarı boyunca bence oyunumuzun tıkanıklığının nedeni biz değildik. Çek Cumhuriyeti Koller dahil yarı boyunca top bize geçtiğinde kendi yarı sahasında tüm takım bulundu. Böyle savunma yapmayı çok iyi bilen takımlara karşı oyunu dikte ettirmeniz çok güç. Bunun üstüne bir de kontradan gol yerseniz işiniz çok zorlaşır. 4 adet savunma önlerinde Polak, Galasek, Matejovski etti 7, kanatlarda yer alan Plasil ve Sionko sizin beklerinizle birlikte gelince 9 kişiye karşı hücum ediyorsunuz. Bu keşmekeşten sadece bir şekilde kurtulabilirdik. Nihat’ı orta sahanın ortasına doğru çekip Semih’i tek forvet bırakarak. Çünkü Nihat’ı takiben bir stoperin orta sahaya gelmeyeceğini düşünürsek orta sahada bir kişi daha fazla olacaktık. Fatih Terim ilk yarı boyunca böyle bir değişiklik yapmadı ve ilk yarı boyunca bir tek pozisyona dahi giremedik.
İkinci yarının başlangıcında ise Semih’în çıkması beni şaşırttı. Çünkü Semih’in yerine alınan Sabri’nin Portekiz maçında olduğu gibi ön liberoya konulacağını düşündüm. Ancak Fatih Terim beni yanılttı ve ilk yarıda aklıma gelen doğruyu gerçekleştirdi. Sağ açıkta oynayan Tuncay’ı Nihat’ın arkasına aldı ve Sabri’yi saç açığa attı. Bu da Tuncay’la birlikte orta sahada bizi bir kişi fazla hale getirdi ve daha rahat top çevirmemizi sağladı. Bunun sayesinde de ikinci yarı daha etkili bir takım haline geldik.
İkinci golü yesek de hücum gücümüz arttığı için maçı çevirme olasılığımız bana oldukça yüksek göründü. Arda’nın gelen golüyle de hem yedek kulübemiz hem de takımımız daha da hareketlendi. Cech’in de gelen hatasıyla birlikte beraberliği yakaladıktan sonra hemen 3. golü düşünmeye başladık. Bu inançtan sonra da zaten golü bulmamamız beni şaşırtırdı. Şimdi bu galibiyetten sonra kimse bu takımı eleştirmesin. Dinlenmeyi analarının ak sütü gibi helal ettiler. Bırakın Cuma gününe kadar eleştirileri değil Hırvatları düşünsünler. Hırvat maçı öncesi kafamda naçizane bir on bir yaptım ve sizinle onu paylaşmak istiyorum:
Rüştü
Sabri Servet E.Aşık H.Balta
Tuncay Hamit M.Topal Arda
Semih Nihat
Belki Fatih Hoca Semih’i yine yedek bırakacaktır ama Hırvatların yaşlı savunmasının arasında Semih’in oldukça etkili olacağını düşünüyorum. Eğer Semih yedek kalacaksa da onun yerine Nihat’ın arkasında yer alacak bir Gökdeniz’in çok yararlı olacağını düşünüyorum. Bu maçta milli takımımıza tüm yüreğimden başarılar diliyorum.
Sağlıcakla kalın…