İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

19.08.2005

İskoçya'da Yeni Sezon

Merhaba,

Bu haftadan itibaren İskoçya Premier Ligini sizlere sunacağız. Ada futbolunun en tipik özelliklerini muhafaza eden İskoç Futbolu maalesef eski günlerini arıyor. Bünyesinde Celtic, Glasgow Rangers, Aberdeen, Dundee United gibi köklü ve Avrupa Kupalarında başarılara imza atan takımları barındıran ve hiç bir zaman stadyumların boş kalmadığı maçlara sahne olan İskoçya Premier Ligi hakkında her hafta güncellenecek sayfamızda haftanın sonuçları ve maçların değerlendirmeleri ile birlikte gelecek haftanın programını da bulabileceksiniz. Bununla birlikte, İskoç futbolunun efsaneleri, unutulmayan maçlar, stadyumlar ve takımlar hakkındaki bilgiler gün geçtikçe içeriği zenginleşecek olan sayfamızda yer alacaktır. Yorum ve önerilerinizi aşağıdaki e mail adresime gönderebilirsiniz. İlginiz için şimdiden teşekkür ederiz.

İskoçya Premier Liginde 3. Hafta

İskoçya Premier Liginde 3. hafta karşılaşmaları Cumartesi ve Pazar günü oynanan maçlarla tamamlandı. Haftanın sürprizi hiç şüphesiz geçen senenin şampiyonu Glasgow Rangers’in deplasmanda Aberdeen’e 3-2 yenilmesiydi. İskoç futbolunun iki efsanevi takımının karşılaşmasında Aberdeen bu sezon ilk galibiyetini ezeli rakipleri Glasgow Rangers karşısında alarak taraftarlarını sevince boğdu ve puanlarını 4’e yükseltti. Glasgow ekibinin puanı ise 3 hafta neticesinde 6 da kaldı. Karşılaşma sonrası , Rangers menajeri Alan McLeish mağlubiyette Frernando Rickssen’in gördüğü kırmızı kartın önemli bir rol oynadığını belirtti.

Öte yandan, Glasgow kentinin yeşil beyazlı takımı Celtic kendi sahasında ligin yeni takımı Falkrik’i 3-1 yendi ve şampiyonlar ligi 2. tur ön eleme maçında ve ligin ilk haftasında yaşanan hayal kırıklıklarının artık geride kaldığını gösterdi. Celtic 3 maçta 2 galibiyet ve 1 beraberlikle 7 puanla, ligin sürpriz lideri Hearts’ın 2 puan gerisinde 2. sıraya yükseldi ve ezeli rakibi Glasgow Rangers’ın üstüne çıkmış oldu.

Premier Ligde bir başka önemli maç kuzeyin köklü ancak son yıllarda taraftarlarını üzen ve bu sene Dundee kentinin tek takımı olarak Premier Lig’de yer alan Dundee United’ın sahasında Tannadice Park’ta Dundee United ile Hearts arasında oynandı. Hearts yıllardır süren istikrarlı çıkışını bu sene de devam ettiriyor. Bordolar Dundee United’i 0-3 gibi net bir skorla yendiler ve 3 hafta içinde 9 gol averajı yakalayarak 1. sıradaki yerlerini bu hafta da korumayı başardılar. Hearts’ın çıkışı ligin ilerleyen haftalarında da devam ettiği takdirde İskoçya Premier Ligi hak ettiği ilgiyi yakalayacaktır kanaatindeyiz.

İskoçya Premier Liginde 3. haftanın diğer karşılaşmalarında alınan sonuçlar ise şöyle idi:

Dunfermline 0-1 Inverness
Hibernian 3-0 Livingston
Kilmarnock 4-1 Motherwell

İskoçya Premier Liginde Gelecek Hafta

İskoçya Premier Liginde 4. haftnın karşılaşmalarının tümü 20.08.2005 Cumartesi oynanacak.

4. haftanın en önemli karşılaşması şüphesiz bir Glasgow klasiği olan Glasgow Rangers-Celtic derbisi olacak. Mavilerin evi olan Ibrox stadyumundaki karşılaşma izlenmeye değer. Umarız birgün TV kanallarımız İskoçya Futboluna, en azından Glasgow derbilerine ilgi gösterir ve Türk izleyicisi bu müthiş atmosferri sadece 2 dakikalık özet görüntülerle değil canlı olarak seyredebilme şansına sahip olur.

4. haftanın bir diğer önemli karşılaşması lider Hearts ile geçen gafta Rangers’ı deviren Aberdeen arasında Hearts’ın evinde oynanacak. Hearts’ın herşeye rağmen kolay bir galibiyet alacağı beklenmekte.

İskoçya liginde 4. haftada oynanacak karşılaşmalarını toplu olarak sıralayalım:

20/08/05 Rangers - Celtic
20/08/05 Falkirk - Hibernian
20/08/05 Hearts - Aberdeen
20/08/05 Inverness - Kilmarnock
20/08/05 Livingston - Dunfermline
20/08/05 Motherwell - Dundee United

10.08.2005

Sezon Preview - 2

Arsenal:Bu transfer sezonunun Avrupa’daki en büyük bombası kuşkusuz Arsenal kaptanı Vieira’nın 13.7M £’a Juventus’a gitmesi oldu. Çoğu otorite tarafından Emerson’la beraber dünyanın en iyi ön liberosu sayılan Viera’yı satın alan Juventus, artık bu iki isme de sahip ve demir gibi bir orta göbek oluşturmuş durumda. Arsenal’in kaybı ise çok daha fazla. Çünkü Vieira Arsenal için sahadaki performansının ötesinde çok daha büyük bir manevi değerdi. Takımın kaptanıydı, ruhuydu, her şeyiydi. Wenger’in, başarısız İtalya ve İspanya maceralarından sonra Ada’ya getirip birer birer yıldız yaptığı kırgın Fransızların en eskisi, en kıdemlisiydi. Uçak seyahatinde tanıştığı küçük çocuklara sadece imza dağıtmayıp, kendilerine cebinden Highbury’den VIP bileti ısmarlayacak kadar Arsenal ruhuna sahip çıkan bir oyuncuydu. Vieira’nın gidişi takımı o kadar derinden etkiledi ki Arsene Wenger 7 Ağustos’ta takımı sakinleştirmek için saatler süren bir toplantı düzenledi. Bu toplantıdan sonra basına konuşan Fransız futbol adamı, Vieira’nın gidişinin zor olduğunu, ancak bazen bu tür demirbaş oyuncuların gidişinin takımdaki gençlere ekstra motivasyon sağlayabileceğini ve sanılanın aksine itici bir güce dönüşebileceğini söyledi. Gerçekten de Vieira’nın gidişi, yeni transfer Hleb ve genç yetenekler Fabregas ile Flamini’nin önünü açmış olabilir. Ayrıca Vieira’yla hiç anlaşamayan sağ bek Lauren’ın da bu oyuncunun gidişine pek üzüldüğü söylenemez. Ancak öteki taraftan da kulüp Henry’le beraber en önemli oyuncusu olarak anılan bir ismi kaybetti.
Takıma bu sene katılan yegane oyuncu Belaruslu Aliksandr Hleb. Stuttgart’ta oynadığı heyecan verici futbolla Wenger’in gözüne giren ofansif orta saha oyuncusu, üstün tekniği ve hızıyla göze çarpıyor. Hazırlık döneminde de başarılı oyunlar oynadı.
Gidenler ise: Edu (Valencia, bedava), Jermaine Pennant (Birmingham City, £500,000), Stuart Taylor (Aston Villa, miktar bildirilmedi), Jeremie Aliadiere (Celtic, kiralık), Graham Stack (Reading, kiralık)
Tahminimce bu sezon çok daha farklı bir Arsenal izleyeceğiz. Formasından oyun stratejisine kadar yenilenmiş bir takım olacaklar. Vieira’nın yerine Hleb’in gelmesiyle kuşkusuz daha ofansif oynayacaklar. Acaba eski başarılarını yakalayabilecekler mi?

Aston Villa:
Gelenler: Patrik Berger (Portsmouth, bedava), Aaron Hughes (Newcastle United, miktar bildirilmedi), Stuart Taylor (Arsenal, miktar bildirilmedi), Kevin Phillips (Southampton, £1M)
Gidenler: Thomas Hitzlsperger (VfB Stuttgart, bedava), Stefan Moore (Queens Park Rangers, bedava), Stephen Cooke (Bournemouth, bedava), Darius Vassell (Manchester City, £2M)
Sadece gelenler-gidenler listesi bile durumun vahimliğini anlatmaya yeter. Bu sene yeniden yapılanmaya giden Villa, iyi, azimli, uzaktan şutlarıyla nam salmış genç Alman orta saha oyuncusu Hitzlsperger’i Stuttgart’a bedavaya kaptırarak zaten büyük bir hata yaptı. Tek İngiliz milli oyuncuları, iyi sprinter, kötü bitirici Vassell’ın da Man City’e 2M£’dan fazlaya satılması gerekirdi. QPR’a giden genç golcü Stefan Moore da ileride gerçekten kaliteli bir forvete dönüşebilir. Gelenlerden yaşı kemale ermiş bir Berger ne işe yarar bilinmez. Kevin Philips eski gol kralı. Geçmişini hatırlarsa 30 küsür yaşında hala iş yapabilir. Aaron Hughes ise her zaman savaşır ama Ali Eren gibidir, tekniği kısıtlıdır.
Bu kadrosuyla Aston Villa’nın bu sezon küme düşmeme savaşı vereceğine inanıyorum.

Birmingham City:

Geçen sezon Chelsea’den kiraladığı Forrsell’i beğenmiş olacaklar ki 3M£’a bonservisini aldılar. “Tüfek” lakaplı Uruguaylı Pandiani de benzer bir şekilde geçen sezon Birmingham’da kiralık oynuyordu. Onun bonservisini de aynı fiyatla kapattılar. Şüphesiz Dunn ve Gronkjaer destekli Forrsell, Pandiani, Heskey vurucu timi bu sezon çok can yakacaktır. Ancak savunmaları baş ağrıtacak gibi. Bir tek Matthew Upson bu takımı kurtaramaz. Gronkjaer, Savage ve Dunn’ın yanına Arsenal’den disiplinsiz tavırları (2 kez alkollü araç kullanmaktan hapse girmişti) nedeniyle dışlanan genç süper yetenek, Jamaika asıllı İngiliz sağ kanat oyuncusu Jermaine Pennant’ı da 500 000£’a bence bedavaya kapattılar.
Kaldı ki gayet vasat oyuncular olan Darrem Carter’ı WBA’na 1.5M£’a, Robbie Blake’i ise Leeds’e 800 000£’a gayet iyi kakaladılar.
Kısacası, zaten bütün bu yukarıda saydığım isimlere ilaveten Savage, Melchiot gibi kaliteli oyunculara sahip olan Birmingham, kaliteli ve güçlendirilmiş kadrosuyla UEFA’yı zorlayacaktır. Özellikle de Forrsell’e dikkate etmenizi öneririm. Sakatlıklarından tam olarak kurtulduğu ve düzenli bir şekilde ilk 11’de başladığı takdirde bu sezonun flaş isimlerinden biri olabilir.
Blackburn:
Bıraktığımız sezonda genç ve savaşçı kadrosuna rağmen küme düşmeme mücadelesi veren Blackburn, bu sezon kadrosunda önemli değişikliklere gitmedi. Menajer Mark Hughes, yönetimden gelen 30M£’luk para enjeksiyonunu uzun vadede değerlendirmek istediğini söyledi. Ancak bu açıklamasından sonra, Newcastle’dan sorunları nedeniyle dışlanan, yetenekli fakat hırçın ve disiplinsiz forvet Craig Bellamy’e 5M£ sayması hoş kaçmadı. Kaldı ki geçen sezon takımın en çok göze batan oyuncularından olan Jonathan Stead’i de 1.8M£ gibi absürd bir paraya Sunderland’e sattılar. Nils-Eric Johansson da bence bedavaya bırakılacak bir oyuncu değildi.
Bu sezon yine Emerton ve Friedel insanüstü oynayacaklar ancak bu çabaları bence Blackburn’ü kümede tutmaya yetmeyecek.
Bolton:
2004-2005 sezonunun flaş takımlarındandı Sam Allardyce yönetimindeki Bolton. O savaşçı ruha sahip takımı bu sene de korudular ve özellikle büyük sıkıntı çektikleri forvet bölgesine yerinde takviyeler yaptılar. Geçen sezon kiralık oynattıkları çalımcı Senegalli El-Hadji Diouf’un bonservisini Liverpool’dan almaları olumlu. Bir de Brezilya’ya kaçırdığı penaltıyla ve yakışıklılığıyla genç kızlarımızın gönlünde taht kuran Meksikalı golcü Borghetti’yi aldılar. Borghetti kuşkusuz iyi oyuncu. Yalnız Latin Amerikalıların İngiltere’ye uyum sağlamada büyük sorun çektikleri aşikar.
Efsanevi İspanyol stoper Fernando Hierro emekliye ayrıldı. Julio Cesar’ı ve Vincent Candela’yı da bedavaya bıraktılar. Bu oyuncular önemli birer kayıp olmayacaklardır. Okocha maestroluğundaki Bolton eğer geçen sezonki havasını yakalayabilirse, biz izleyicilere yine zevkli maçlar izletecek, kim bilir, belki de UEFA kupasına uzanacaktır.

Sezon Preview - 1

Dünyanın en zevkli futbol ligi 13 Ağustos’ta başlıyor. Bu vesileyle siz ortakafagol.com takipçilerine, takımları alfabetik sıraya göre değerlendirdiğim 4 parçalık bir season preview hazırladım. Ancak yazının ilk kızmı ne yazık ki kayboldu ve 2. kısmını yayınlıyoruz. En kısa zamanda ilk kısmı tekrar yazıp siteye koyacağım.


Charlton:

Mütevazı kadrosuna rağmen her sene kendilerinden beklenenin üzerinde çıkmayı gelenek edinmiş bir takım Charlton Athletic. Ağırlıklı olarak Ada kökenli oyunculardan oluşan kadrolarını bu sene de çok bozmadılar. En büyük transferleri Ipswich’ten 2.5M Pound’a aldıkları Darren Bent. Diğer gelenler ise Newcastle’ın yetenekli ve genç kanat oyuncusu Darren Ambrose ve eski Beşiktaşlı kaleci Thomas Mhyre. Maddi olanakları pek de iyi olmayan Charlton, Man Utd’ın genç Amerikalı orta saha oyuncusu Jonathan Spector, hava toplarına hakim, bonservisi Inter’de bulunan güçlü Uruguaylı stoper Gonzalo Sorondo ve geçen sezon Chelsea’de çok fazla şans bulamayan Rus Alexei Smertin’i kiraladı. Takımdan ayrılan isimlerden de tek göze batan, takımın gediklisi haline gelmiş bek Paul Konchesky. Konchesky bir başka Londra kulübü West Ham’a satıldı.
Kanımca tarih tekerrür edecek ve Curbishley yönetimindeki Charlton yine orta sıralarda göze batmayan sıradan bir takım olarak kalacak.

Chelsea:
Şampiyon bu sezon alışılagelmiş transfer bombalarından patlatmadı. En büyük transferleri, Manchester City’li genç süper yetenek, efsanevi golcü Ian Wright’ın manevi oğlu Shaun Wright-Philips. Genç sağ kanat için 21 M Pound’u gözden çıkaran Chelsea, Geçen sezon Joe Cole’ı oynatıp da istenilen verimi alamadığı sağ kanat sorununu, istikbali parlak ve İngiltere’de çok popüler bir oyuncu olan Shaun’la kapattı, İlker Dalgıç gibi azimkar Man City taraftarlarının ise yürekleri sızladı. Wayne Bridge’in bir türlü sona ermeyen sakatlıkları ve onun yerine oynatılmak istenen Gallas’ın da teknik becerisinin sınırlı oluşu Mourinho’yu kaliteli bir sol bek aramaya itti ve Chelsea, Bask takımı Athletic Bilbao’dan 8.1 M Pound’a Asier del Horno’yu transfer etti. Ben del Horno’nun hazırlık maçlarındaki performansını oldukça başarılı buldum ve Chelsea’nin kaliteli bir oyuncu aldığına inanıyorum. Bir diğer transfer Lassana Diarra hakkında ise hiçbir bilgim yok. Kendisi benim için kapalı kutu.

Gidenlerin ortak özelliği ise hepsinin de Abramovich’in kulübün başına geçtiği senenin yazında takıma inanılmaz meblağlar karşılığı gelen oyuncular olması. Mateja Kezman Atletico Madrid’e 5.3 M Pound’a gitti. Scott Parker Newcastle’a 6.5M Pound’a patladı. Birmingham’a 3 M £’a giden Mikael Forsell zaten aynı takımda kiralık oynamaktaydı. Maaşı inanılmaz derecede pahalı olan ancak Mourinho’nun istemediği Veron ise Inter’e 2 seneliğine daha kiralandı ve büyük bir mali yükten kurtulmuş olundu. Forma şansı bulamayan başka bir oyuncu, Alexei Smertin ise yukarıda bahsettiğim üzere Charlton’a kiralandı.

Toparlarsak, Chelsea bu sezon göz boyayıcı transferler yapmadı; ihtiyaca göre oyuncu aldı. Ancak Abramovich bu, sağı solu belli olmaz, bakarsın transferin son günü patlatır gene bir şeyler. Bu sezon, ana hatlarıyla, geçen sezonki kadrosunu koruyan ve en büyük değişikliğe logoda ve formada giden Chelsea, bu sezon da şampiyonluğun en büyük adayı olacaktır.

Everton:
Geçen sezon Rooney’den 30M £ gibi inanılmaz bir gelir sağlayan Everton, bu parayı sağa sola saçmaya devam ediyor. Geçen sezon ara transfer döneminde Southamton’dan James Beattie’yi alarak bu paranın 6M£’unu harcamışlardı. Bu yaz da adeta har vurup harman savurdular. Tottenham’dan Simon Davies’i 3.5M £’a, Danimarkalı stoper Per Kroldrup’u Udinese’den 5M £’a, Phil Neville’ı Man Utd’dan 6 küsür milyon £’a, genç yetenek John Ruddy’i ise Cambridge Utd’dan 250 000 £’a aldılar. Geçen sezon Gravesen’in gidişiyle beraber kiralanan Arteta’nın performansı ise Moyes tarafından beğenilmiş olacak ki 2M £ ödeyerek genç İspanyol orta saha oyuncusunun bonservisini de almış oldular.

Takıma pek katkı sağlayamayan, çoğunluğu yaşlı oyuncuların ise biten sözleşmeleri feshedildi. Eddy Bosnar, Alan Stubbs, Steve Watson ve ağabeyi Steven’ın kabiliyetsiz kardeşi Anthony Gerrard kulüpten ayrıldı.

Kişisel bir değerlendirme yapacak olursam, Everton’ın transferleri takıma olumlu yönde etki edecek oyuncular. Ancak Kroldrup’a ve Neville’a ödenen paralar biraz gereğinden fazla gibi geliyor. Kaldı ki kadrosunda resmen yeniden yapılandırmaya giden Everton’ın bu uyumsuzluk sürecini atlatıp da hem ligi hem Şampiyonlar Ligi’ni başarılı bir şekilde yürütmesi bence zor. Fenerbahçe’ye 5-0 yenilirken de pek ümit vaat edici bir görünüm sergilemediler.

Fulham:

Gelenler: Heidar Helguson (Watford, £1.3M) Ahmad Elrich (Busan Icons), Jaroslav Drobny (Panionios), Niclas Jensen (Borussia Dortmund)

Gidenler: Edwin van der Sar (Manchester United) Lee Clark (sözleşmesi feshedildi), Jerome Bonnissel (sözleşmesi feshedildi), Malik Buari (sözleşmesi feshedildi), Sean Doherty (Den Haag), Ross Flitney (Barnet), Alex Lawless (Torquay United), Stuart Noble (sözleşmesi feshedildi), Andy Cole (Manchester City).

Fulham zaten geçen sezon hiçbir varlık gösterememişti. Yetmiyormuş gibi Çek stoper Drobny ve Jensen dışında adam gibi transfer de yapmadılar. Bu sezon küme düşmezlerse iyidir. Tabii geçen sezon Everton’ın yakaladığı gibi sürpriz bir çıkış da yakalayabilirler, hiç belli olmaz.

Liverpool:
İstanbul’un, Şampiyonlar Ligi’nin ve gönüllerimizin fatihi Liverpool bu sezon Premier League şampiyonluğuna oynamak istiyor. Bunun için elindeki kadroyu olabildiğince korumaya çalışan Rafa Benitez’in belki de bu yaz yaptığı en önemli iş, takımın ruhu olan kaptan Steven Gerrard’la sözleşme yenilemek oldu. Liverpool’a olan vefasını ve sevgisini bu yolla gösteren “Stevie Wonder,” Chelsea ve Real Madrid’den gelen çok cazip teklifleri geri çevirdi. Hazırlık döneminde ve Şampiyonlar Ligi ön elemelerinde müthiş oynayan Gerrard, bu sene Liverpool’un en iyi transferi görevini görecek.
Öte yandan, Liverpool hızla bir İspanyol kolonisine dönüşmekte. Barça altyapısından yetişmiş, Villareal’in genç ve yetenekli kalecisi Reina’yı Sevilla’dan Barragan’ı, Valencia’dan da Sissokko’yu aldılar. Diğer yeni gelenler ise M’borough’dan Bodo Zenden ve Southampton’dan Peter Crouch.

Gidenlerin listesi ise epey kabarık: Vladimir Smicer (Bordeaux, Bosman), Jon Otsemobor (Rotherham United, Bosman), Richie Partridge (Sheffield Wednesday, Bosman), Paul Harrison (sözleşmesi feshedildi), Mark Smyth (sözleşmesi feshedildi), Patrice Luzi (sözleşmesi feshedildi), El-Hadji Diouf (Bolton Wanderers), Mauricio Pellegrino (Alaves, Bosman), Alou Diarra (RC Lens), Bruno Cheyrou (Bordeaux, kiralık), Chris Kirkland (West Bromwich Albion, kiralık), Gregory Vignal (Portsmouth, Bosman), Igor Biscan (Panathinaikos, Bosman), Anthony Le Tallec (Sunderland, kiralık), Antonio Nunez (Celta Vigo), Carl Medjani (Metz kiralık). Köşemi yakından takip edenler Pellegrino ve Nunez gibi oyuncuların bu takımda tutunamayacağını iddia ettiğim yazıları hatırlayacaktır.

Kısa bir değerlendirme yapacak olursak, Reina, İstanbul’daki finalde penaltı atışlarında gösterdiği üstün performansa rağmen Benitez’e bir türlü yaranamamış Dudek’in yerine ilk 11’de başlayacaktır. Zenden’in gelişiyle sol kanat sorunu çözülmez, çünkü Zenden asla 1. sınıf bir oyuncu olamadı; oyun zekası Liverpool klasında bir takıma az. Seneye bu mevki yine Kewell’a kalır diye düşünüyorum. Mohammed Sissokko ise bence çok yerinde bir transfer. 2 sezon önce Beşiktaş karşısında izlediğimiz Malili genç orta saha oyuncusunu Valencia’ya zaten Benitez getirmişti. Topla oynama yeteneğini geliştirip üstün fizik gücüyle birleştirirse yeni bir Vieira olabilir. Liverpool geçen sene Şampiyonlar Ligi’ni aldı, ancak evindeki performansı rezaletti. Zaten Liverpool’un kadrosu, bu iki ligi de lider götürecek kapasiteye halen ulaşamamış durumda. Zenden, Reina gibi transferler Liverpool’u rotasyon yönünden rahatlatabilir, ancak takıma ekstra bir şey katmaları kısa vadede zor gözüküyor. Takım için çok pozitif bir gelişme ise Cisse’nin sakatlığının etkilerinden kurtulması. Morientes’le beraber korkulu bir ikili oluşturacaklardır. Ben Liverpool’un bu sene daha oturmuş, Benitez’in taktiklerini benimsemiş bir takım görüntüsü vereceğine inanıyorum. Bence bu sezonki Premiership dereceleri kesinlikle geçen senekinden yüksek olacak ancak Avrupa’da aynı başarıyı sergileyebilirler mi bilinmez.

10.07.2005

Ersun Yanal, Hıncal Uluç ve Milli Takım

Neden NTV’de yayınlanan “90 dakika” adlı futbol programı üniversite öğrencilerinin dağıttığı en iyi spor programı ödüllerini hala toplamaktadır?

Reklamcıların yaptığı gibi toplumu sınıflandırıp AB grubundan bahsedelim ve AB grubunu oluşturan kesimin en az bir üniversite mezunu olduğunu kabul edelim. AB grubunda çok izlenen , üniversitelilerin bayıldığı 90 dakika programının halkımızın hak ettiği en iyi spor programı olduğunu-ki program yapımcılarının da böyle düşündüğüne inanıyorum- da kabul edelim ve yeni bir soru soralım: Neden belli bir eğitim seviyesinin üzerinde bir çok insan ülkemizde Hıncal Uluç’u bir çok konuda olduğu gibi futbolda da otorite olarak kabul ediyor? Neden ülkemizde çığırtkanlık her daim itibar görüyor?

Ersun Yanal’ın göreve gelişini hatırlayalım. Avrupa şampiyonasına katılamayan milli takımın hocası Şenol Güneş günah keçisi ilan edilmiş ve yerine de en uygun aday olarak Ersun Yanal gösterilmişti. Yanal göreve getirildiğinde medyanın desteği arkasındaydı. Ancak bir yıl bile dolmadan medya da federasyonda Yanal’ı gözden çıkardı. Neden hep sonunda medyanın dediği oluyor? Neden futbol federasyonu yada klüp yönetimleri kamuoyu baskısından yılıp antrenör değişikliğine gider? Olması gereken federasyon/klüplerin planlarına sadık kalmaları değil midir? İşler biraz kötüye gittiğinde, kan değişikliğine gitmek doğru bir yöneticilik midir?

Takip edenler bilir; Ersun Yanal göreve başladığından beri Hıncal Uluç, Yanal’a karşı
çıktı. Sürekli kendince haklı sebepler sunarak Yanal’ı eleştirdi. Hele Hakan Şükür’ün kadro dışı kalmasıyla beraber daha da üstüne gitti Yanal’ın. Peki futbol yorumculuğu böyle mi olmalıdır? Hıncal Uluç’un en büyük temsilcisi olduğu bu futbol duayeni yorumcularının sabit fikirleri var kişilere karşı ve fikirlerini ne olursa olsun ne kadar haklı olduklarını kanıtlama üzerine kurmuşlar. Muhtemelen başkalarının ağzından çok haklı olduklarını, bu işin duayeni olduklarını duyduklarında büyük bir haz alıyorlardır. Futbolla ilk ilgilendiğim zamanlar bu tarz yorumlar beni de çok etkilerdi. Zamanla futbol bilgim, kültürüm artıkça bu yorumcuların ne derece dar görüşlü olduklarını fark ettim. Cümleleri kalıplaşmış, görüşleri hep tek yönde, eleştirileri bildik, konuşma tarzları da saldırgan ve kendini beğenmişti. Önceleri ilgiyle izlediğim 90 Dakika programı Hıncal Uluç şov olmaya başladığından beri ilgimi çekmiyor. Memlekette yapılan doğru düzgün futbol programları da rating almıyor. Peki neden kalitesizliğe bu kadar prim tanıyoruz? Neden ekranda bilgilendirici tartışmalar görmek yerine kavga görmeyi tercih ediyoruz? Neden yolda kavga eden iki kişinin etrafında hemen bir kalabalık oluşurken, meydanlarda memleket dertlerinden bahseden insanlar hiç ilgi toplamıyor? Toplum olarak gerçekleri öğrenmek değil, gerçeklerin üzerini örtüp güzel vakit geçirmek istiyoruz. Bunun sebebi de toplumun, sorunların giderileceğine, ülkenin düzeleceğine yönelik umutsuzluğu. Madem düzelmiyoruz, koyver gitsin.

Biraz da işin futbol yönünü konuşalım. Uzatmadan fikrimi söyleyeyim, Dünya kupası elemelerinde milli takım hoşuma giden, gittikçe daha iyi yapabileceğimize inandığım bir sistemle oynuyordu. Geride kurduğu dörtlü savunmanın kanatlarını etkin kullanmaya çalışan, savunmanın önünde biri savunmaya yönelik diğer ikisi daha teknik üç orta saha ile baskı uygulayan, ileride kanatlara yakın dribling yapan iki hızlı oyuncu ile savunmayı delmeye çalışan ve en uçta da yetenekli yıpratıcı bir forvetle de yakaladığı fırsatları affetmeyen bir takım oyunu oynamaya çalışıyordu. Kısmen başarılı olsa da özellikle kendi evinde umulmadık puanlar kaybetti. İlk maç Gürcistan maçı sistemin ilk maçıydı ve pek işlemedi. Yine de üç puan şansızlıktan ve tribünlerin beklenmedik çirkin tepkisinden dolayı yitirildi. İkinci maç zor maçtı ve bence Yanal çok doğru ve cesur bir kararla Hakan Şükür’ü kadro dışı bırakarak aslanların önüne attı kendini. Bu yazıda bu kararı tartışmayacağım çünkü artık zamanı geçmiş ve anlamsızlaşmış bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Ancak şunu de belirtmeliyim ki eğer milli takım teknik direktörüne kadroya kimi çağırıp çağırmayacağı yetkisi verilmişse, tercihleri sorgulanmamalıdır. Kaldı ki kanımca Ersun Yanal, başarıya aç, genç ve tempolu oyunu kaldırabilen oyuncuları seçerek gayet doğru seçimler yapmıştır. En büyük hatası ise milli takımı ilk devraldığında Hakan Şükür hakkında, benim vazgeçilmez oyuncum olacak açıklaması yapmasıdır. Kadro dışı bıraktığında gösterdiği cesur tavrı baştan itibaren gösterseydi belki bu kadar yıpranmayacaktı.

Futbola dönersek, deplasmandaki Danimarka maçını hatırlayalım. Tamam, rakibin on kişi kalması da çok etkili olmuştur ama oynadığımız futbolu da yabana atmamalıyız. Yanal’dan önce Nihat, Hamit, Ümit, Gökdeniz ve tabi ki Fatih Tekke gibi oyuncuları kim bu kadar etkin kullanabildi ki? Hep konuşulan jenerasyon değişikliği değil midir bu? Daha önemlisi de bu taktik ve oyuncu değişikliklerinin sancılarına rağmen milli takım grubunda ikinci sırada ve Almanya 2006 şansı devam ediyor. Önümüzde iki zorlu deplasman ve belki daha da zorlu bir iç saha maçı var. Hiç olmazsa bu üç maça milli takımı Yanal hazırlamalıydı.

Peki bundan sonra ne olacak? Fatih Terim 5 senelik bir plandan bahsediyor ama ben bunun gerçekleşeceğine ihtimal vermiyorum. Milli takım Almanya’ya gitse de gitmese de Terim milli takımın başında kalacaktır ancak 2008 Avrupa Şampiyonası’na katılamayan bir milli takımın başında kalmak istemeyeceğine eminim. Eğer başarılı olup da milli takımı bir üst seviyeye çıkarırsa da Avrupa’da bir kulüp yönetmek isteyeceğinden milli takımı bırakacaktır. Bugün Terim’in yardımcıları olarak açıklanan Oğuz Çetin, Mehmet Özdilek, Ünal Karaman gibi isimlerden birine teknik direktörlüğü devredeceğine inanıyorum. Kadroda çok değişiklik yapacağını sanmıyorum. Önemli bir kadro reformu için grup maçlarının bitimini bekleyecektir. Kalede Rüştü ; defansta Tolga, Servet, Ümit, Hamit, Serkan, orta sahada Hüseyin, Emre, Yıldıray, Gökdeniz, Tuncay, Koray ; forvette de Fatih, Necati gibi oyuncuların devamlı çağrılacak oyuncular olduğunu düşünüyorum.

Tartışmamız gereken bir diğer konu ise milli takımımızın dünya futbolundaki yeri. Takımımız Avrupa’nın 1.torba takımı mı? Bundan böyle katılacağımız turnuvaların favorisi olarak mı gösterileceğiz? Doğru, Dünya Kupası üçüncülüğü bir başarıdır ancak bu başarının kalıcı bir başarıya dönüşmesi için daha kalıcı adımlar atılması gerekiyordu. Biz ise Hasan Şaş’a dünya yıldızı muamelesi yapıp hem onun kariyerini hem de milli takımın Euro 2004 şansını bitirdik. Şimdi aynı hatayı Hakan Şükür’ü dokunulmaz, vazgeçilmez golcü göstererek yapıyoruz. Türk futbolunun ilerlemesi için Türk futbolcusunun da ilerlemesi ve oyunun iki yönünü de, hem kolay maçlarda hem de kritik maçlarda oynayabilmesi gerek. O zaman gerçek futbol yıldızlarına sahip olacağız. Bence şu an itibariyle Türkiye milli takımının herhangi bir Avrupa veya Dünya Kupası Şampiyonasına katılabilmesi bile önemli bir başarıdır. Ancak gerçek başarı altyapıda, üst yapıda, sahada veya dışında, tribünlerde ve medyada imrendiğimiz medeni Avrupa standartlarına ulaşılmasıdır. Şöyle bir örnek vereyim. Bugün Emre Belözoğlu Italya’da parasını zamanında almasını bir ayrıcalık olarak görüyorsa demek ki yapılacak daha çok şey var.

7.07.2005

Gündemden

Avrupa’da sezonlar sona erdikten sonra da geçtiğimiz bir ay içersinde de futbol konusunda günlerimiz pek boş geçmedi. Dilerseniz son 2 hafta içersinde futbol gündemimizi meşgul eden konulara bir bakalım:

Konfederasyon Kupası

Görüldü ki Konfederasyon Kupası 2 yılda bir yerine 4 yılda bir, Dünya Kupası’ndan önce yapılmalı. 2 yıl önce bizim Fransa ile final oynadığımız gazozuna kupa ile bu yıl ki kupa arasında dağlar kadar fark var. 2 yıl önce Dünya Kupası sonrası milli takımları yenileştirme çabaları kapsamında bir araç olan organizasyona takımlar yedek kadroları ile çıkmışken, bu yıl Dünya Kupası öncesi son hazırlık turnuvası olarak bakıldığından tüm takımlar nerdeyse tam kadro olarak turnuvaya katıldılar.

Brezilya ile başlayalım. Adriano’nun arkasına Ronaldinho – Kaka – Robinho destekli forvet hattı kuşkusuz Dünya’nın en iyisi. Ancak savunmada çok ciddi problemleri var. Açılış maçı olan Yunanistan karşılaşması hariç tüm maçlarda gol yediler. Hücumu tamamen doğaçlama oynuyorlar, belli bir organizasyonları yok. Bunun iki sonucu var:
1- Organize hücumlara karşı organize savunma yapan Yunanistan’a karşı 3 gol attılar ki, Yunanistan 3 yıldır ilk defa kalesinde 3 gol gördü.
2- Yalnız olmayınca da olmuyor. Meksika karşısında savunmayı delmekte çok zorlandılar ve devamlı dışardan şut çekmek zorunda kaldılar. Ronaldo da seneye takıma katılıp çift santraforla oynarlarsa karşılarında kimse duramaz, ama dediğim gibi Brezilya yediğinden fazlasını atmaya çalışıyor. Böyle bir durumda örneğin olası bir İtalya eşleşmesinde işleri pek kolay olmayabilir. Robinho’nun bu yıl Avrupa’ya transfer olması onlar için önemli çünkü Robinho Avrupa’daki gibi hareketli hücum etmesini bilmiyor. Bu arada Çiçero’yu da çok beğendim.

Arjantin’in finale çıkmasına karşılık gösterdiğinden daha fazla potansiyeli olduğuna inanıyorum. Ayala, Burdisso, Coloccini, Heinze, Placente, Walter Samuel gibi savunma oyuncularını barındıran Arjantin’in gelecek yıl bu kadar gol yemeyeceğini düşünüyorum. Figueroa’yı beğenmedim, umarım gelecek yıl onun yerinde Crespo’yu görürüz. Tevez geçen yıl olimpiyatlarda seyrettiğimiz Tevez değildi. Saviola’nın hala gerçekte ne olduğunu anlamış değilim. Adı şu aralar Espanyol için geçiyor zaten. Eğer öyle bir şey olursa zaten kıtasal seviyeden de aşağılara düşecek.

Şubat ayındaki bir yazımda Almanya’nın bir potansiyel gösterdiğini söylemiştim. Nitekim, ev sahibi olması, turnuva takımı kimliği ve Alman ekolü ile disiplini sayesinde yine Dünya Kupası’nda yükseklerde yer alacaklardır. Unutmayın ki bundan çok daha kötü bir takımla bundan önceki kupada bu adamlar final oynadılar.

Meksika da gayet başarılı bir turnuva sergiledi, bireysel olarak belki bir tek Borgetti ön plana çıksa da takım olarak iyi mücadele ediyorlar. Benim için turnuvanın hayal kırıklığı Avustralya oldu. Emerton, Viduka, Cahil gibi oyuncuları barındıran Avustralya’nın en azından Tunus’u yenmesini umuyordum. Forumda da konuşulduğu gibi, zaten Avrupa’nın apayrı köşelerinde oynayan oyuncuların bir araya gelip Solomon Adaları gibi ekiplerle oynayarak bir takım haline gelmesi oldukça güç.

Dünya Gençler Şampiyonası

Dünya Gençler Şampiyonası’ndan aklımızda kalacak olan elbette ki Leo Messi. 18 yaşında Barcelona’da oynadığını görünce tek kaygım bu turnuvada 4 yıl önce yıldızlaşan vatandaşı Saviola ile aynı kaderi paylaşmaması. Onun dışında, geçen yıl Güney Amerika U19’da şampiyon olup bu yıl ki FM’de Guarin, Aguilar, Arenas gibi süper oyuncular çıkartan Kolombiya’yı da izledik. Onlar da iyi takımdı, gruplarda 3’te 3 yaptılar ama onların da şanssızlığı, Arjantin’in sürpriz bir şekilde ABD’ye yenilip henüz ikinci turda karşılarına çıkması oldu. ABD demişken en sonunda Freddy Adu’yu da izleyebildik. İyi bir kanat oyuncusu olma potansiyeli var. Hızlı ve driplingi iyi. Top ayağına yakışıyor. Ancak fiziksel açıdan son derece yetersiz. 16 yaşındaki bir çocuk daha uzar mı bilemiyorum. Ayrıca haddinden fazla sorumluluk veriyorlar bu çocuğa. Kaçırdığı iki penaltı bunun göstergesi.

Akdeniz Oyunlarında tamamen fasulyeden bir kupaydı. Bana verdiği tek şey Cafercan’ın frikik golleri oldu.

Dünya Kupası Elemeleri: Afrika

Son olarak Afrika elemelerine değinelim. Haziran’ın sonunda yapılan maçlar sonunda 2 maç kala Afrika’da hala Dünya Kupası’na katılmayı garantileyen ekip yok ve ortada çok ilginç tablolar var. Angola, Gana ve Togo tarihlerinde ilk defa Dünya Kupası’na katılmanın eşiğindeler.

Gana, Essien ve Appiah’ın liderliğinde deplasmanda Güney Afrika’yı yenerek liderliğe çıktılar. Togo’nun Sengal karşısında ve Angola’nın Nijerya karşında aldıkları beraberlikler, onları zirvede tutmaya yetti. Bu üç ekip de ya averajla ya da bir puanla lider durumdalar. Yani kalan iki maçta yapacakları bir puan kaybı onların Almanya hayallerinin yıkılması demek olacaktır. Üçüncü grupta ise Drogba ve Dindane önderliğindeki Fildişi Sahilleri, Kamerun’un iki puan önünde lider durumda. İki takım, eylül ayında lider takımın evinde final nitelğinde bir maça çıkacaklar. Son olarak 5. grupta iki Kuzey Afrika ülkesinin çekişmesi var. Her ne kada Fas, Tunus’un 2 puan önünde olsa da Tunus’un bir maçı eksik ve iki takım ekimde Tunus’da karşılaşacaklar.

Haziran ayındaki maçlar sonucunda Asya’dan Dünya Kupası’na katılacak takımlar belli oldu. Buna göre Japonya, İran, Güney Kore ve Suudi Arabistan; Almanya’da yerlerini alacaklar.

Yazıya başlarken amacım gündem köşesine yazmaktı ancak milli takımlarla ilgili haberler çok olunca yazı içersinde Dünya Kupası köşesine döndüm. Bu köşede yeniden görüşmek üzere.