İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

15.06.2006

İlk Maçlar Sonunda Dünya Kupası

Turnuvanın başlamısında itibaren 1 hafta geçmiş ve tüm takımları birer kez izlemişken kendi gözlemlerimi yazayım dedim. Elbette tek maçlık performanslar, daha önce izlemediğimiz takımlar için bir ölçü olmayabilir ancak 3 maç içinde bu takımların yarısının evine dönececeğini düşünürsek, tüm takımların daha ilk maçtan neleri var neleri yoksa ortaya koymaları gerekir. Neyse kafamda oluşan düşünceleri madde madde yazayım:

- Bir kere 32 takım çok fazla bu turnuvaya. 24 takım hayli hayli yeter. Ne yazık ki ben de biliyorum artık böyle bir geri dönüşün mümkün olmadığını. Ülke sayılarının fazlalaştığı bahanesiyle, daha fazla maç oynansın, daha fazla ülke pazara dahil olsun, daha fazla para kazanalım anlayışının var olduğunun elbet bilincindeyim. Yine de her ne kadar ilk maçından beraberlik alsa da, İstanbul deplasmanında oynayan Anadolu takımı zihniyetinden farksız olan Trinidad burada olmayı haketmiyor öncelikle. Yorke’un orta saha oynaması konusunda Can Özenç’in tespitini buraya almadan edemeyeceğim. Bu tarz üst düzey turnuvalara katılan tecrübesiz takımların, uluslararası tecrübesi en yüksek oyuncuyu takımın zayıf olduğu bölgede oynatması doğaldır ki bu fikre katılıyorum. Trinidad’ın bu haliyle 10 kişi ile savunma yapmasını anlamlandırabiliyorum, ancak bunu yaparken rakibi kasap gibi biçiyorlar, sakatlamasına dalıyorlar. Maçta kırmızı kartın çok geç çıktığını düşünüyorum.

- Afrika takımları beklentilerimizi boşa çıkarmadı. Şubat ayında Afrika Kupası’nda izlediğimiz gibi Fildişi Sahili dışında (Gana maçını izlemedim, yorum yapmayayım) bütün izlediklerim oldukça kötüydü. Daha doğrusu kötüden öte, çok cahil oynuyorlar. Kupanın başladığı gün teknik direktörü istifa eden, maç günü yeniden işinin başına dönen Togo’dan zaten bu turnuvada puan beklemiyordum. Güney Kore gibi gayet kötü bir takıma karşı skoru koruyamayıp yenilmeleri mental açıdan ne kadar zayıf olduklarını gösterir. Her ne kadar 1-0 yenilseler de Angola’da gayet kötüydü. Daha doğru düzgün alan paylaşımını beceremiyorlar. Angola – Portekiz maçı gerçekten garip bir maçtı bence. Her daim kapanmaya çalışan takımların oynadığı maçlardan sonra iki takımın da patates tarlası kadar geniş boşluklar bırakması ilginç geldi açıkçsası. 5 takım arasında maça favori olarak çıkan tek takım olan Tunus’un da öne geçtiği maçta, beraberliği uzatmalarda kurtarması bu turnuvada da Afrika takımlarından pek bişi beklemememiz gerektiğini gösteriyor. Birilerinin şu Afrikalılara, futbol zekası öğretmesi gerekiyor. Son takım Fildişi Sahili’ne gelirsek bence gayet iyi mücadele ettiler. Kale önündeki cahilikleri yüzünden kaybettiler. Açıkçası hem Sırbistan’dan hem de Hollanda’dan yetenek olarak daha iyiler ancak futbol zekaları gayet yüksek olan bu iki futbol ülkesine karşı, zekalarının yetmeyeceğini düşünüyorum.

- Fifa’nın şu Dünya Sıralaması işine bi katsayı falan koyması lazım. Bu ABD takımını nasıl Dünya Sıralaması’nda 6. sırada olur gerçekten anlamıyorum. Çekler 2004’te bıraktıkları yerden aynen devam ediyorlar. 2. olanın muhtamelen Brezilya ile karşılaşacağı grupta İtalya – Çek Cumhuriyeti maçı tüm grup maçlarının en önemli maçı olacağa benziyor. Brezilya demişken, Ronaldo’dan geçmiş artık. Kıçını kaldıracak hali yok. Doğru olan, Adriano tek santrafor oynar, Kaka ve Ronaldinho’nun yanına bir Juninho ya da Robinho oynar. Ama tabi ki bu olmayacak. Parreira ta 3 ay önce önceden kadroyu açıkladığı için tükürdüğünü yalamayacak, hele ki Ronaldo’nun bu 3 gol atıp efsane olma amacı sürdükçe.

- Ukrayna büyük hayal kırıklığı idi. Bahsetmek istediğim 4 gol yemesi değil. Hadi ikinci yarıyı 10 kişi oynamalarını da bir bahane kabul edelim ama koca bir devre boyunca tek bir kere rakip kaleye gidememeleri, turnuvanın sürprizi sıfatını hakettikleri konusunda ciddi şüpehlere yol açtı. Diğer Avrupalılara gelirsek, Fransa ne kadar erken elenirse sanırım kupa için bir o kadar iyi olacak. Aynı şeyler Polonya için de geçerli tabi ama onlar zaten elendi. Celtic’de 20 gol atan Zurawski ve Dordmund’da 13 gol atan Smolarek ve yanlarında Şimek ve Kryznowek’den oluşan orta sahaları ile bu kadar kötü bir hücum sergilemelerini beklemiyordum. Ekvador maçını gördükten sonra Almanya maçında gol atmalarını beklemiyordum zaten. Daha da kötüsü beraberliğe razı olup Ekvador’un puan kaybetmelerini ummaları zaten onların 2. tura çıkmadığını göstermişti ki, futbolun adaleti +91’de ortaya çıktı. Son olarak İngiltere diyorum. Kolay kolay gol yemezler ama forvet hatları bir rezalet. Owen Paraguay önünde çok kötüydü. Crouch’dan zaten adam olmaz. FM dili ile adamın Strength’i bir. Rooney iyileşmezse golü ancak orta saha oyuncularının ceza sahası dışından gollerle bulabilirler

- Son olarak ilk maçlarını yıldızını seçmek gerekirse, maçı alan ama çok bencil oynayan Robben, son 5 dakikada maçı getiren Cahill, 90 dakika çok iyi direnen Hislop, orta sahada tüm Hırvat ataklarını kesip, takımı hücuma çok iyi çıkartan Emerson’da bu ödüle aday olabilir ama ben oyumu harika iki gol atan Tomas Rosciky’den yana kullanıyorum.

12.06.2006

İskoçya ve Dünya Kupası

Sevgili okurlarımızın sorularını duyar gibiyim: “Nerden çıktı şimdi İskoçya Milli Takımı ile ilgili nostaljik bir yazı?” Haksız da sayılmazlar aslında. Zira, yaklaşan dünya kupasında bundan önceki bir dünya kupası ve iki avrupa kupasında olduğu gibi İskoçya Milli Takımı yer almıyor. Katıldığı dünya kupalarında ise ikinci tura bile çıkma başarısı gösteremedi Büyük Britanya’nın sempatik ve aykırı çocukları. Öyle ki kendine özgü espri anlayışına sahip İskoçlar kendi milli takımları ile “Milli takımın katıldığı şampiyonalardan gönderilen kartpostallardan bile daha önce ülkeye geri dönüyorlar” şeklinde alay etmekten de gocunmuyorlardı. Son yıllarda Avrupa Kupalarında takım bazında da eski şaşalı günlerinden uzak İskoç Futbolu. 3 sene önce Celtic’in Porto ile UEFA Kupası Finalinde karşılaşmaları ve Glasgow Rangers’in bu sezon Şampiyonlar Liginde ikinci tura çıkması dışında hatırı sayılır bir kayıt da yok zihnimizde yer alması gereken.

Bunca başarısızlığa rağmen niye İskoçya Milli Takımı diye sormak haklı olabilir elbet. Ancak yaş kemale yavaş yavaş erince duygusallaşıyor insan. Eskiye özlem duymaya başlıyor. Televizyondan takip ettiğim ve yaşıma göre (8) takdir edilecek bir ilgi ile izlediğim ilk dünya kupası 1982’den itibaren görmeye ve yenilgilerine aşina olduğum İskoçya takımına nedendir bilinmez garip bir sempati duydum hep. İddialı takımlar karşısında oynadıkları cesur futbola rağmen sürekli ilk turda elenen İskoçlara belki de yenilenin, zayıfın yanında olmak şeklinde genlerimizden gelen bir benimseme duygusu idi sanki benimkisi. 1987 yılında UEFA kupası finalinde dönemin ünlü İsveç takımı Göteborg ile karşılaşan Dundee United’ın mütevazi stadyumunda ve ateşli seyircisi önünde oynadığı futbol İskoçlara olan sempatimi zirveye çıkardı diyebilirim. Taraftarlarının kendilerine özgü kıyafetleri ve maç boyunca gaydalarla (bag pipe) birlikte skor ne olursa olsun söyledikleri marşlar İskoçya maçlarının ayrılmaz parçalarıydı.

1982’de Brezilya ve Rusya gibi güçlü takımların arasında kayboldu İskoçya ancak Dalglish, Souness, Strachan, Johnston, gibi yıldızları ile kolay bir takım olmadığını gösterdi ada temsilcisi. Daha sonra 1986 Meksika ve 1990’da İtalya’da görüyoruz İskoçya Milli Takımını. 1990 İtalya’da grubun son maçında Müller’in ayağından yedikleri son dakika golüyle yenildikleri Brezilya maçı sonrasında gözyaşları ile terkedyorlardı sahayı. Beraberlik dahi yetecekti Gaydacılara. Ama makus talih işte. İskoçların peşini bırakmıyordu bir türlü. Son olarak Fransa’da gördük İskoçya’yı 1998 Dünya Kupasında. Brezilya, Norveç ve Fas’ın yer aldığı grupta sadece Norveç’ten 1 puan alabildiler grup maçlarında ve sonuncu oldular. Son dünya kupası eleme gruplarında 3. sırayı aldı İskoçya. Baraj maçı dahi yapma şansını elde edemeyen İskoçya için geleceğe umutlu bakmak istiyorum artık. En azından ilk Avrupa Şampiyonasında ilk 16 arasındaki yerini alması en büyük dileğim.

10.06.2006

İlk Gün Maçlarının Analizi

Yazarlık kariyerimdeki ilk Dünya Kupası olduğu için heyecan doluyum. Maçtan önceki açılış seromonileri oldukça hoşuma gitti. Kanal 1 konusunda büyük şüphelerim olmasına rağmen açılışta Okay Karacan’ ın sesini duyduğum için sevindim maçtan önceki yorum programında Ahmet Çakar ve Ferdi Leflef’ i de görünce tam not verdim. Maçtan önce haber bültenlerinde söylendiği gibi Ballack yedek kulübesinde göründü. Almanya sahaya şu on birle çıktı; kalede Lehmann, sağ bek Friedrich, sol bek Lahm, stoperler Metzelder ve Mertesacker , sağ açık Schneider , sol açık Schweinsteiger, ön liberolar Frings ve Borowski, forvetler Klose ve Podolski. Kosta Rika ise kalede Porras, stoperler Umana, Marin ve Seguiera, sağ açık Martinez, sol açık Gonzalez, ön liberolar Centeno, Fonseca ve Solis, forvetler Gomez ve Wanchope.

İlk yarıya Almanya çok hızlı başladı. 5. dakikada sol bek Lahm "sağ ayağıyla" harika vurdu eskilerin tabiriyle topu 90’ a şandelledi. 10 dakika içinde Kosta Rika abandone oldu derken 12. dakikada Kosta Rika ilk çıkışında Alman defansının hatalı ofsayt taktiği nedeniyle skoru eşitledi. Ardından Almanya tekrar oyuna hükmetti ve 17. dakikada organize bir atakta galibiyeti tekrar takımına getirdi. İlk yarı ilk 20 dakika dışında sadece geçti. Ama 20 dakika boyunca hücum futboluna doyduk. Almanyallı oyuncular uzaktan şutlara kitlenmiş gibi göründü. Kosta Rika ise savunmanın arasına atılan toplarda skora gitmeyi düşündü. 3-5-2 oynamaları nedeniyle kanatlardan hiç top getiremedi ve golün dışında bir heyecan yaratmadı.

İkinci yarıda Almanya ilk yarıda koridor olarak kullandığı sol kanadı hiç kullanmadı. Sağ kanattan da hiç efektif olamadılar. Ama tekrar sol kanada döndükten sonra da 3. golü Klose ile buldular. Tam maç koptu derken Klinsmann Borowski ile Kehl’ i değiştirince uyum sorunu nedeniyle Kosta Rika ortadan Almanya orta sahasını yardı ve golü buldu. Ancak gol yüzde yüz ofsayttı. Son dakikalarda Frings bir füzeyle skoru 4-2 yaptı.

Polonya- Ekvador maçına kısaca değinmek gerekirse maçın hakkı bana göre Polonya’ nındı. Ekvador ilk golde tacı uzun kullandı bir oyuncu aşırdı ve Tenorio golü buldu. Çok acemice yenilen bir goldü. İkinci golde Almanya’ nın yediği iki golün bir benzeri gibiydi. Ama Polonya maç 1-0 iken iki hücumda final paslarını hatalı yaptı ve golden oldu. Ayrıca skor 2-0 iken Polonya’ nın iki topu direkten döndü.

Kupanın ilk gününde izleyenler gole doydu. Euro 2004’ ün aksine bu turnuvada ilk iki maçta da beceriksiz savunmalar gördük ki bu beni çok mutlu etti. İlk gün maç başına gol ortalaması dörttü ve bu beni çok umutlandırdı.

Herkese bol gollü maçlar diliyorum...

9.06.2006

Dünya Kupası'nı Sevememek

Kutlu olsun! Dört senedir yolunu gözlediğimiz, Halit Kıvanç nostaljileriyle abartılan, belgesellerle, TV programlarıyla kutsanan, politik meydanımız, pazarlama arenamız, bahis tuzağımız, en büyük karnavalımız bugün başlıyor. Dünya Kupası’na daha eleştirel bir gözle bakabilmek, hatta onu sevmemek için o kadar çok geçerli neden var ki aslında…

Her şeyden önce, “güzel oyun”’un politikaya, ulusçuluğa alet edilmesidir Dünya Kupası. Kritik karşılaşmalarda uluslar arasında süregelen çatışmalar alevlenir mesela. II. Dünya Savaşı’ndan beri birbirlerine gıcık olan Almanya-Hollanda ne zaman karşılaşsa iki ülkede de kıyamet kopar. Nitekim benzer bir örneği, zamanında Arjantin’in İngiliz sömürgesi olmasından, daha sonraları ise Faulkland Adası Krizi sonrası araları iyice gerilen İngiltere-Arjantin müsabakalrı teşkil eder. Maradona eliyle gol atar, “Tanrı’nın eli” İngiltere’ye girer. Sanki zamanında İngilizlerin çektirdiği zulüm, bu fair-play karşıtı hareketi meşrulaştırırmış gibi… Ev sahibi ülkeler mütemadiyen kollanır; tıpkı 2002’de İtalya-Güney Kore ve İspanya-Güney Kore maçlarındaki tarzda skandal hakem yönetimlerine tanık oluruz. Ünlü toplum-siyaset bilimci Anderson’ın tezine göre “hayali topluluklar” olan ulusların, yapay ulus benliklerini sağlamlaştıracak mazeretler türer her yeni Dünya Kupası’nda.

Ha bir de politikacılar var. Kamerun’da ülkenin yönetiminde söz sahibi olan 2 dominant kabile vardır: Beti’ler ve Bemileke’ler. Zaten daimi bir şekilde politik çalkantıda bulunan tipik bir Afrika ulusu gibi, bu iki kabile yönetimi de ülkenin dizginlerini elinde tutmak için var gücüyle çalışır. Kamerun Aslanları, İtalya 90’da çeyrek finale çıktığında o dönemde gücü elinnde bulunduran Başkan Bia, ülkenin başarısının baş mimarı olarak kendi partisini gösterdiğinde, cehaleti malum Kamerun halkı kendisine saf saf inanmıştı. Aynı takım Amerika 94’te Kamerun kupada averaj takımı olduğunda ise sürekli hakemleri suçlamakla yetinmiştir. Futbol, çok geniş kitlelere hitab eden, ulusal birliği pekiştiren, toplumsal mobiliteyi arttıran bir fenomen olduğundan daha nice devlet adamı, Dünya Kupası’nı eşsiz bir propaganda aracı olarak görmüştür. Tıpkı 2002’de Haluk Ulusoy ve dönemin Gençlik & Spor bakanının, milli takımımızın başarısını iliğine kadar sömürdüğü gibi…

Giderek etkisini gösteren küreselleşmeyle beraber ulusal kimlikler bulanadursun, Dünya Kupası, “ulus” bilincini pekiştiren bir araç olmaktan giderek çıkmış, bir tür “uluslararası pazarlama karnavalı” moduna girmiştir. Soccernet.com Almanya yazarı Matthias Krug dahi Almanya’nın organizasyonunu “rahatsız edici derecede fırsatçı ve para amaçlı” bulmakta, bu duruma içten içe dellenmektedir. Zaten yazları doğru dürüst turist yüzü görmeyen, bilimum insan kaynaklarını Alanya plajlarımıza akıtan Almanya, ekonomisini canlandırmak için yaptığı bu dahiane plan tam da suya düşecekken, FIFA Okyanusya temsilcisinin kanına(?) giriverip, mevzubahis şahsın “çekimser” oyuyla kupayı son anda Güney Afrika’ya gitmekten alıkoymuştur. Bu “suçun” bir numaralı şüphelisi FIFA’nın başkanı Sepp Blatter ise, Türkiye’nin UEFA’dan afaroz edilmesini istemesi yetmiyormuş gibi, vakit kaybetmeden Almanya ’06 kulislerinde Premier Lig, La Liga ve Serie A’nın 20 takımdan 18 takıma düşürülmesi yolunda lobicilik faaliyetlerine başlamıştır. Neymiş? Milli maçlar takviminde 4 tane ekstradan yer gerekiyormuş.

Bilindiği üzere futbol aşığı Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu 3. Dünya vatandaşları oluşturuyor. Bu futbolseverler, kendi takımları hüsrana uğradığında, genellikle “düşenin halinden düşen anlar” zihniyetiyle daha fakir ulusların takımlarını tutuyorlar. Brezilya İngiltere kadar zengin bir ülke olsa, her ne kadar aynı oyunu oynarsa oynasın, kesinlikle bu kadar sevilmezdi. Örneğin bir ABD-Arjantin basket maçında Türk halkının çoğunluğu Arjantin’i destekliyor. Neden? Yine aynı pan-3.Dünya zihniyeti... Kamerun örneğinden devam edecek olursak, Kamerunlular, takımları ABD 94’te gruptan çıkamadığında, pan-Afrikanist bir şekilde, yakın bir zamana kadar sınır ihlali yüzünden didiştikleri Nijerya’yı desteklemişler.

Gelişmekte olan ülkelere şahin gözlerini dikmiş Nike, Puma gibi markaların, bu ezilmişlik zihniyetini sömürmeye çalışmalarının ne kadar etik olduğu da sorgulanmalı öyleyse. Nike’ın reklamlarını temel alalım. Neden “Güzel oyun,” “Beautiful Game,” “schönes Spiel,” "beau Jeu" filan değil de “Joga Bonito”? Reklam Cantona’ya duyduğum saygıyı azalttı resmen. Neymiş Nike’ın Joga Bonito futbol manifestosu? 4-4-2” olmasın artık, neden “2-2-6 oynamıyoruz, diyor, sonra arkaya Brezilya milli takımının jingılları giriyor. İyi o zaman, Brezilya neden hiç o formasyonda oynamıyor? “Bizde “dalmak” (diving-İngilizce’de iki anlamda kullanılır: 1. Rakibe Allah yarattı demeden girmek, 2. Kendini yere atmak) yok, diyor. Herhalde şu dünyada kendini en çok yere atan oyuncu istatistikleri 1. İtalya, 2. İspanya, 3. Brezilya diye sıralanır. Biliyorsunuz, zaten Rivaldo da 2002 Dünya Kupası’nda milli takımımıza karşı vakit geçirmek için iğrenç bir şekilde yerlerde sürünmedi. Hatta ve hatta, Brezilya Futbol Federasyonunu adeta satın alan “biricik evlatları” Ronaldo’yu, yıldızın futbol hayatının bitme riskini göze alarak, Adidas-Nike eheemmm!!! Fransa-Brezilya finalinde zorla, iğneyle oynatanlar da Nike değil Lescon’du!

Umarım Dünya Kupası’ndan beklentilerinizi zedelememişimdir. Bu düşündüklerim içime dar geldi, taşma gereği hissettiler sadece o kadar. Biz en iyisi gerçek “destan” kavramını, Nazilere karşı, idam edileceklerini bile bile, galip gelip sonradan kurşuna dizilen Dinamo Kiev'lileri, sakat sakat, omzu askıda maç tamamlayan Beckenbauer'leri (ve Bülent Korkmaz'ları) ve benzeri örnekleri unutalım, bahsimizi oynayıp, lisanslı formalarımızı alıp, üstünde Beckham resimleri olan içeceklerimizi içelim. Milli takımımız başarılı olursa da Spor bakanlığına tebrik çelenkleri yollayalım.

Dünya Kupası Ödül Adayları

İşte başlıyoruz. Futbol aleminin en büyük kupasının finalleri önümüzdeki 1 ay boyunca Almanya’da oynanacak. Uluslarası düzeyde en çok ülkenin temsil edildiği spor organizasyonu olan FIFA Dünya Kupası finallerinin 18.si oynanacak. 3 yıla yakın süren elemelere 197 takım katıldı ve geriye kalan 32 takım kupaya uzanmak için çabalayacaklar. 2002 finalinin 1.1 milyar kişi tarafından izlendiğini göz önünde bulundurursak temmuz ayının ortasına kadar dünyanın kalbinin Almanya’da atacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

5 defa Dünya Şampiyonu olan Brezilya yine bu kupanın da en büyük favorisi. Ev sahibi Almanya’nın ise 3. şampiyonluğu bulunuyor. Şimdiye kadarki 17 kupada 7 farklı ülke en tepeye çıkmayı başardı. Kıtalar bazında bakarsak şimdiye kadar sadece 2 kıtadan şampiyon çıktı ve Güney Amerika, Avrupa önünde 9-8 önde. Kuzey Amerika kıtasının şimdiye kadar ki en büyük başarısı ta 1930 yılındaki ilk kupada ABD’nin yarı final oynamasıyken, bu kupada Güney Amerika ile eşit sayıda takımla (4) temsil edilecekler. 2002’de evsahibi olduğu kupada yarı final oynayan Güney Kore Asya’nın şimdiye kadar ki en iyi temsilcisi oldu. Afrika ise 1990’da Kamerun ve 2002’de Sengal ile çeyrek final sevinci yaşadı. Okyanusya ise şimdiye kadar sadece iki defa 1974’te Avustralya ve 1982’de Yeni Zelanda ile temsil edilebildi. Her ikisinde de ülkeler daha ilk turda elendiler. Kıtanın bu başarısızlığı yüzünden Avustralya 2006’nın başında Okyanusya konfederasyonundan ayrılıp Asya konfederasyonuna dahil oldu. Yine de kangurular ülkesi Almanya’da Okyanusya temsilcisi sıfatıyla mücadele edecek.

Turnuva yaklaştıkça birçok kaynaktan takımların tek tek incelemesini ve kimin kupaya uzanabileceğine dair yazıları sıklıkla okuyacaksınız. Ancak kupa, verilen tek ödül değil. Diğer Dünya Kupası incelemelerine bir alternatif olarak, kupada verilen diğer ödülleri ve potansiyel adaylarını inceleyeceğiz.

Altın Ayakkabı

Dünya Kupası finalleri ile birlikte başlayan ve turnuvanın en golcü oyuncusuna verilen altın ayakkabı ödülü bahsedeceğimiz ödüllerin en bilineni. Geçmişte Eusebio’dan Lineker’e, Kempes’ten Suker’e kadar dünya futbol tarihinin birçok ünlü golcüsünün kazandığı bu prestijli ödülde Just Fontaine 13 golle en çok golle kral olan oyuncu olmuş. Dünya Kupaları tarihinde ise toplamda en fazla gol 14 ile Gerd Müller’e ait. 4 yıl önceki kupada 8 gol atan Ronaldo toplamda 12 gole ulaştı ve efsane Pele’yi yakaladı bile. 7 turnuva sonra ilk defa 6 golü geçerek kral olan Ronaldo bu kupada Müller’in rekoruna gözünü dikmiş durumda. Ronaldo elemelerde ağları 10 kez sarsarak Güney Amerika kıtasının en golcü ismi oldu. Kupanın en büyük favorisi olan Brezilya belki de son 25 yılın en iyi hücum gücüne sahip. İnter’in golcüsü Adriano da krallığa aday bir diğer Brezilyalı. Elemelerde 11 gol atan ve Avrupa’nın en golcü ismi olan Portekizli Pauleta da Angola, İran gibi görece zayıf rakiplere karşı bolca gol bulabilir. Aynı grupta yer alan Meksika’nın golcüsü Jared Borgetti geçtiğimiz yılki Konfederasyon Kupası’nda bizi oldukça etkilemişti. 14 golle tüm elemelerin en golcüsü olan Borgetti de krallığa aday. Elbette bu yıl Avrupa gol kralı olan Luca Toni ve golcülüklerini ispatlamış Henry, Shevchenko, Van Nistelrooy, Baros gibi isimleri de rahatlıkla listemize ekleyebiliriz.

Dünya Kupası

En Golcü

Goal

1930 Uruguay

Guillermo Stábile (Arjantin)

8

1934 Italya

Edmund Conen (Almanya)
Oldřich Nejedlý (Çekoslavakya)
Angelo Schiavio (Italya)

4

1938 Fransa

Leônidas (Brezilya)

8

1950 Brezilya

Ademir (Brezilya)

9

1954 İsviçre

Sándor Kocsis (Macaristan)

11

1958 İsveç

Just Fontaine (Fransa)

13

1962 Şili

Garrincha (Brezilya)
Vavá (Brezilya)
Leonel Sánchez (Şili)
Dražen Jerković (Yugoslavya)
Valentin Ivanov (Sovyetler Birliği)
Flórián Albert (Macaristan)

4

1966 İngiltere

Eusébio (Portekiz)

9

1970 Meksika

Gerd Müller (Batı Almanya)

10

1974 Batı Almanya

Grzegorz Lato (Polonya)

7

1978 Arjantin

Mario Kempes (Arjantin)

6

1982 İspanya

Paolo Rossi (Italya)

6

1986 Meksika

Gary Lineker (İngiltere)

6

1990 Italya

Salvatore Schillaci (Italy)

6

1994 ABD

Hristo Stoitchkov (Bulgaristan)
Oleg Salenko (Rusya)

6

1998 Fransa

Davor Šuker (Hırvatistan)

6

2002 Kore/Japonya

Ronaldo (Brezilya)

8

Altın Top

Turnvada en iyi performansı sergileyen oyuncuya verilen ödül. Yarı finaller sonrasında FİFA 10 aday isim belirler ve 3.lük maçı oynanamadan önce medya temsilcileri bu adaylar arasında oylamayla turnuvanın en değerli oyuncusunu seçiyorlar. 1982 yılından beri verilen bu ödülün eski kazananlarına bakarsak gol kralı olan Rossi’den kaleci Kahn’a kadar birçok değişik mevkiden oyuncu bu ödülü kazanmış. Bu yılki adaylara baktığımızda son 2 yıldır Dünya’nın en iyi oyuncusu seçilen Ronaldinho yine öne çıkıyor. Brezilya’nın öngörülen başarısı ile beraber Ronaldinho’nun kupada yıldızlaşması ve bu ödülü alması kuvvetle muhtamel. Bir diğer favori ise kupaya yine aday olan İngiltere’den Lampard. Geçtiğimiz sezon İngiltere’nin en değerli oyuncusu seçilen ve FİFA Yılın Futbolcusu seçiminde de 2. olan Lampard ortasahadaki çalışkanlığının yanında oldukça fazla gol atması ile dikkat çekiyor.

Önceki Kazananlar:

· 1982 Spain Paolo ROSSI (ITA)

· 1986 Mexico Diego MARADONA (ARG)

· 1990 Italy Salvatore SCHILLACI (ITA)

· 1994 USA ROMARIO (BRA)

· 1998 France RONALDO (BRA)

· 2002 Korea/Japan Oliver KAHN (GER)

En İyi Genç Oyuncu

1 Ocak 1985 sonrası doğumlulara verilecek bu ödül için FİFA’nın sitesinde oylama yapılacak. Daha sonrasında teknik kurul oylamanın ışığında nihai kararı verecek. Her ne kadar genç olsalar da adaylar çoktan yıldız seviyesine ulaşmış oyuncular. FİFA resmi sitesinde kupada takip edilmeye değer oyuncuları belirtmiş. Bu seneki ödülün hiç kuşkusuz en büyük adayı geçen yıl U21 Dünya Şampiyonası’nda hem altın ayakkabıyı kazanan, hem de turnuvanın en iyi oyuncusu seçilen Lionel Messi. Bu sezon Barcelona’da da düzenli olarak forma şansı bulan oyuncu Arjantin’de de parlaması kuvvetle muhtamel. Bu yıl Şampiyonlar Ligi finaline kalan Arsenal’in orta sahasının yükünü çeken 19 yaşındaki Fabregas da ödüle aday bir başka oyuncu. Almanya’nın son dönemde yetiştirdiği en önemli forvet olan Lucas Podolski, 2004’de rüştünü ispatlamış Cristiano Ronaldo, 4 senedir ismi sıkça zikredilen ve ilk defa Dünya podyumuna çıkacak Freddy Adu kupaya damgasını vurması beklenen diğer gençler. Tabiki iyileşirse Wayne Rooney de 1998’de Micheal Owen’ın yaptığı gibi ödülü almak isteyecektir.

1958 Pele (Bre)

1962 Florian Albert (Macar)

1966 Franz Beckenbauer (Alm)

1970 Teofilo Cubillas (Peru)

1974 Wladyslaw ZMUDA (POL)

1978 Antonio CABRINI (ITA)

1982 Manuel AMOROS (FRA)

1986 Enzo Schifo (BEL)

1990 Robert PROSINECKI (YUG)

1994 Marc OVERMARS (HOL)

1998 Micheal Owen ( İNG)

2002 Landon Donovan (ABD)

Yashin Ödülü

1960’ların ünlü Sovyet kalecesi Lev Yashin’in adının verildiği bu ödül adından da anlaşılabileceği gibi turnuvanın en iyi kalecisine veriliyor. Ödül diğer ödüllere kıyasla nispeten çok daha yeni. 1994’de ABD’deki Dünya Kupası’nda verildi ilk defa ve o kupayı Belçikalı Michel Preud’homme aldı. 1998’de evsahibi Fransa kupayı kazanırken, takımın kupaya uzanmasını sağlayan Fabien Barthez de turnuvanın en iyi eldiveni seçilmişti. 2002’ye ise Oliver Kahn damgasını vurdu. Başta yarı finaldeki Güney Kore maçı olmak üzere birçok maçta pek de yetenekli oyunculardan kurulu olmayan Almanya’yı finale kadar taşıdı. Bu yılın adaylarına bakarsak yine evsahibi ekibin kalecisi Jens Lehmann oldukça formda. Oldukça iyi bir sezon geçiren kaleci, Arsenal’in oynadığı son 10 Şampiyonlar Ligi maçında kalesinde gol görmedi. Bu performansı sayesinde teknik direktör Jurgen Klinsmann, turnuvada kalede Jens Lehmann’ı oynatacağını açıkladı. 2004 Avrupa Şampiyonası’nda gayet başarılı bir performans sergileyen ve böylece Chelsea’nin yolunu tutan Petr Cech yine favoriler arasında. Lyon’da da oldukça başarılı bir sezon geçiren Gregory Coupet, Fransa kalesinde elemelerde 10 maçta sadece 2 gol yedi. Yine aynı şekilde Manchester United’ın kalesini koruyan Van Der Sar, Hollanda adına elemelerde 12 maçta kalesinde üç gol gördü.

En eğlenceli Takım

Anlaşılan o ki FİFA, 1994 Dünya Kupası’nda futbola pek uzak bir memleket olan ABD halkının ilgisini çekmek için bir dünya ödül icat etmiş. İşte sıradaki ödülümüz de bu kupada ortaya çıkan bir ödül. Ödülün verildiği ilk iki kupada şampiyon olan takımlar, yani Brezilya ve Fransa ödülü kucaklarken, 2002’de yarı finale çıkarak büyük bir sürpriz yapan ve tabiki evsahibi olmanın da avantajıyla Güney Kore bu ünvanı aldı. Ödül tamamen halk oylaması ile belirleniyor. Bu yıl için tahminde bulunmak gerekirse müthiş hücum hattıyla Brezilya’nın samba yapar gibi futbol oynayarak bu ödül için en büyük aday. Marco Van Basten’in başa geçmesinin ardından göze hoş gelen bir hücum futbolu oynayan Hollanda’yı ödül için plase ilan edebiliriz.

Fifa Fair – play ödülü

FİFA’nın hemen hemen her turnuvada üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan Fair – Play’i desteklemek adına bu ödülü 1978 yılından bu yana alıyor. En az ikinci turu oynamış takımlar arasında en az kart gören ekip bu ödülün sahibi oluyor.

1978 Argentina

Argentina

1982 Spain

Brazil

1986 Mexico

Brazil

1990 Italy

England

1994 USA

Brazil

1998 France

England
France

2002 Korea/Japan

Belgium