İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

31.05.2009

Can Özenç’e Cevap: Barça’yı Durdurmanın Yolu Var mı?

Sevgili Can Özenç teveccüh gösterip, Barça’yı durdurabilmenin bir yolu varsa, bunu benim bilebileceğimi yazmış. Kendisine öncelikle teşekkür ederim. Bu durumda, benim de bir şeyler söylemem icap eder sanırım.

Son söyleyeceğimi en başta söylemek istiyorum. Eğer bu takımı durdurmanın bir yolu varsa; umarım kimse bu yolu bulamaz. Bilenler varsa da mümkünse sussunlar. Neden mi?

Sitemizin müdavimleri, muhtemelen pek 30 yaşının üzerinde değiller. Yani şurada, futbolu takip eden insanların büyük çoğunluğu yirmi yıldan az bir süredir, bu oyunu takip etmekteler. Bu yirmi sene içerisinde de böyle futbol oynayan takım görmüşler midir, Bilemiyorum. Benim şahsi görüşüm; ben izlemedim. Bir futbol takımı ancak bu kadar iyi oynar herhalde. Daha ötesi olabilir mi? olur belki olmasına da bu yapılabilir bir şey midir? Ben burada çok iyimser değilim. Bu nedenle Barça’nın oynadığı bu göze hoş gelen, aynı zamanda skorda elde eden futbolu, birilerinin durdurmasını istemiyorum. Hele de Chelseavari bir biçimde durdurulacaksa, Allah korusun derim.

Can, yazısının son bölümünde asıl önemli noktayı belirtti. M.United karşısına, ş.ligine final maçına çıkan Barça’nın ilk on birinin yedisi alt yapıdan yetişmişti ve teknik direktörü de hem futbolculuğunda hem de teknik direktörlüğünde alt yapıdan yetişen bir isimdi. Bir takım düşünün; hem dünyadaki en iyi futbolu oynayacaksınız hem de bunu büyük paralar ödeyerek aldığınız oyuncularla değil, kendi alt yapınızdan yetişmiş, kendi futbol kültürünü sonuna kadar özümsemiş adamlarla yapacaksınız. Buna ancak şapka çıkartılır. Tabi bu noktada oynanan bu harikulade oyunun temel kaynağının da yine bu alt yapı ve kültür meselesi olduğu da muhakkak.

Bu çerçevede bakıldığında; Barça’yı durdurmak mümkün mü diye tekrar soralım. Mutlak suretle biliyoruz ki; günümüzde bir takımın 56-61 döneminde Real Madrid’in yaptığı gibi bir hegomanya kurması olası gözükmüyor. Barça’da her sene üçte üç yapacak değil tabi. Birileri Barça’nın önüne geçecek ve kupa da kazanacaklar ama Barça oynadığı futbol ve bu futbol kültürüyle hep bir adım önde olmaya devam edecek.

Barça, alt yapısı tıpkı Ajax gibi çağdaşlarından çok farklı. Muhteşem bir organizasyonları var ve alttan çok değerli oyuncular yetiştirmeyi sürdürecekler. Bugün dünyanın en iyi orta saha oyuncuların başında gelen Xavi, İniesta ve Fabregas’ı bu kültürün yetiştirmesi tesadüf olamaz. Pique gibi orta sahaya koysanız, sırıtmadan başarıyla oynayacak bir savunmacının varlığı kesinlikle tesadüf olamaz.

Barça’dan yetişip başka takımlara gitmiş birçok oyuncu var. Everton’ın Mikel Arteta’sı, Celtic’in Marc Crosas’ı hep aynı orjinli orta saha oyuncuları. Barça’da en önemli farkı da bu top oynamanın ne olduğunu sonuna kadar özümsemiş orta saha oyuncuları yaratmakta zaten. Çok iyi biliyoruz ki Barça’yı özel kılan Messi’den çok, İniesta ve Xavi. Bu iki adam beraber oynamaya devam ettiği sürece de Barça “gerçekten futbol” oynamaya devam edecek. Ha Xavi bırakınca ne olacak? O zaman da Fabregas yuvasına döner ve bu süreç devam eder. Gelmez mi geri? Olsun, Thiago Alcantara büyük bir futbolcu olup, çıkıp gelecek. Ya da takımdaki ilk yılında büyük bir özgüven ile oynayıp, çok başarılı olan Sergi Busquets’leri var.

Messi, İniesta, Xavi, Puyol, Pique, Valdes, Busquets, Bojan bugün takımın temel taşları olmuş adamlar. Thiago, Gai, Pedro, Jeffren, Deulofeu, Jonathan, Rafael, Muniesa, Adria, Rochina, Terron ve daha birçoğu da sıralarını bekliyorlar. Fran Merida, Iago Falque, Dani Pacheco gibi yıldız adayları da yine bu alt yapının ürünü olup, Arsenal’e, Juve’ye, Liverpool’a kaptırılmış, birer yıldız adayı.

Yazımızı noktalayalım. Can Özenç’in uzun vadede Barça’yı durdurmanın imkansız olduğu düşüncesine sonuna kadar katılıyorum. Peki var mı bir yol? Bence en iyisi Barça’yı taklit etmek.

29.05.2009

Barcelona'yı Durdurmanın Bir Yolu Var Mı?

Maç öncesinde, ideal kadrolar karşılaşırsa, Barcelona’yı favori görüyordum. Çünkü Manchester United, Premier Lig’e bile çok ilginç kaçan, topu ayağında tutan, kesin bir formasyonu olmayan, akıcı bir oyun anlayışıyla oynuyordu ve bu anlayışı dünyada yıllardır en iyi oynayan takım, tartışmasız Barcelona’ydı. Bu durumda, United’ın kendi oyun anlayışını, bu oyun anlayışını icat eden takıma sötkürmesi en azından bana çok inandırıcı gelmiyordu. Fakat maç öncesi arkadaşlar “Abidal ve Dani Alves maçta oynayamayacaklar” dedikten sonra, Ronaldo, Rooney ve Park gibi depar azmanı oyuncuların Barcelona’yı parçalayacağını düşünüp “Haklısınız, United maçı alır” deme gafletinde bulundum.

Bulundum bulunmasına ama, United maçın ilk 8 dakikasında kaleyi bulan 5 şutuyla az kalsın maçı kotarıyordu. Hakikaten o 8 dakikada aşırı tehlikeli geldiler. İşte bu 5. şutun hemen akabinde Eto’o ile gelen Barça golü, maçı tamamen İspanyol temsilcisinin lehine çevirdi ve kalan 82 dakikada Barcelona’nın, Manchester United’a futbol dersi verişini izledik. Açıkçası futbol adına biraz hayal kırıklığı yaşadığımı bile söyleyebilirim. Zira, Avrupa’nın en büyük iki takımının bu uzun süredir beklenen mücadelesinin bu kadar tek taraflı olacağını asla tahmin edemezdim. Barcelona, United’ı kelimenin tek anlamıyla ezdi. Üstelik, bu sefer topla oynama oranını o klasik %60 standardının üzerine de çıkarmadılar. Hatta United’ın o fizikselliğiyle meşhur Ferdinand-Vidic stoper ikilisinden neredeyse bütün hava toplarını bile aldılar. Tek kelimeyle muhteşem oynadılar. Kupayı kesinlikle hak ettiler.

Rondaldo mu Messi mi?

Bu soruya, halen objektif olarak Ronaldo’nun daha iyi bir oyuncu olduğu cevabını vermeliyim. İlker’le beraber sitemizde yıllardır “yaşasın Ronaldinho!”, “Barcelona en büyük, onlar için canım feda”, “Messi bence kerkesten daha iyi odünyaydagelmlşeniyi futboalduc yaşasın barca 4ever” tadında milyon tane Barça sempatizanı yorumla boğuşmak zorunda kaldığımızdan, artık Türk insanının zaman zaman ortalama bir Katalan vatandaşınınkini bile aşan Barça sevgisini anlayabiliyorum. Artı La Liga yayıncı kuruluşu NTV’nin de Manu Chao’nun “Rumba de Barcelona” cingılı ile biraz da kendi reytingini arttırmak için bir Barça propagandası yaptığı su götürmez bir gerçek.

İşte bu tür bir atmosferde, özellikle ülkemizde, çoğu futbolsever Ronaldo’yu kağıttan silebilir. Fakat kazananın her zaman haklı olduğu bir dünyada, “final maçlarında oynayamıyor” gibi saçma sapan bir argümanla Ronaldo’yu inkar etmek de çok saçmadır. Sonuçta bu adam da bu maça gelene kadar pek çok finalde rakiplerin canını yakmıştır. Kaldı ki Barça’nın başarısı, Messi’nin kişisel başarısından çok, takımının oynadığı ultra rahat ve farkında futbolun ürünüdür. Zira United’ın orta sahasını Carrick yönetmektedir, Barcelona’da ise Xavi ve Iniesta gibi iki süperzeka oyun kurucu vardır.

Fakat bu maçın, Ronaldo vs. Messi rekabetinde bir dönüm noktası olabileceği de gerçektir. Messi, mütevazı kişiliğiyle çoğu sporseverin beğenisini kazanırken, Ronaldo, egosunun kurbanı olmakta, takımı kaybettiğinde sergilediği aksi ve concon tavırlarla imajını zedelemektedir. Hele ve hele Platini’den gümüş madalyasını aldığı sırada tüm stadyumca ıslıklanması, kendisinin artık zamanında Kobe Bryant’ın elde ettiği bir antipatik-süperstar imajına sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Kaldı ki, Ronaldo, her sene sonu huysuz bir çocuk gibi United’dan ayrılmak istemektedir. Kaybedilen bir Şampiyonlar Ligi finalinden sonra bu hareketi tekrarlaması da çok olasıdır. Öte yandan, Messi halen Ronaldo’dan 3 yaş daha gençtir ve Barça bu hızla giderse önünde çok daha parlak bir gelecek olacaktır.

Barcelona’yı nasıl durdursak?

Barça’yı durdurmanın en iyi yolu, teknik kadronuza Eray Çek’i katmaktır. La Liga’yı yıllardır yakından takip eden Eray, bu soruya hepimizden daha çok cevap bulabilir.

Ha eğer yola Eray’sız devam etmek istiyorsanız, Barcelona-Chelsea eşleşmesinden, kurt hoca Hiddink’in taktiklerini alırsınız. Messi ve forvet hattını savunmak yerine Xavi-Iniesta ikilisi ile sağ ve sol beklerine aşırı bir baskı uygular, sonra da son dakikada Iniesta’nın gol atmamasını umarsınız. Tabii bütün bunlar için Chelsea’ninki gibi cyborg fiziğine sahip, demir ciğerli bir 11’e sahip olmanız da gerekebilir. Ha bir de, ikili mücadelelerde sertlikten kaçınmayıp, Barça’nın görece zayıf birkaç oyuncusunu sürekli ezmeniz gerek, ki bu da kart görme riskinizi arttırır.

Asıl soru şu olmalı: Barcelona’yı uzun vadede nasıl durdurabilirsiniz? İşte bu sorunun cevabı yok. Çarşamba gecesi United karşısına çıkan ilk 11’de Sylvinho, Yaya Toure, Eto’o ve Henry dışındaki 7 oyuncu artı bir de teknik direktör olduğu gibi Barça alt yapısından yetişme isimler! Bu takım, kendi futbol kültürünü, öz kaynaklarıyla yetiştirdiği oyunculara yıllar boyu yavaş yavaş özümseterek bu oyun tarzını bir sezona yayabiliyor. Demek ki, tıpkı Cryuff ve Rijkaard dönemlerinde olduğu gibi, Barça takımı başarının rehavetine kapılıp da kendini salmadıkça, onları durdurmanın da pek bir yolu olmayacak.

... ve Şampiyonların Şampiyonu Barcelona

2008/09 Şampiyonlar Ligi'nin finali Roma'da oynandı ve Barcelona rakibi Manchester United'ı 2-0 ile devirererek kupayı üç sezonluk aradan sonra bir kez daha kupasına götürdü. Finalin öncesine bakalım...

Barcelona finalden önce Chelsea'yi 90+3'te attığı golle eledi. Bence çok haksız bir şekilde tur Chelsea'nin elinden alınıp Barcelona'ya hediye edildi. Chelsea ile oynanan ilk maçta sakatlanan Rafa Marquez, cezalılar Dani Alves ve Eric Abidal final maçında oynamadılar. Buna karşılık Josep Guardiola, yine de Chelsea deplasmanındaki savunma kurgusunu bozmadı ve ortaya Yaya Toure-Pique ikilisini koydu. Sağ çizgiye Puyol, sol çizgiye ise Sylvinho geçtiler. Orta alanda Xavi-Iniesta'nın ortasına yine Chelsea maçında olduğu gibi Sergio Busquets'i tercih etti. İleri üçlü ise klasik biçiminde sahaya çıktı.

Man Utd, Arsenal'i eleyerek finale geldi. Finalde Sir Alex Ferguson tercihlerini değiştirmedi; kanatlarda Park-Giggs, orta alanda Anderson-Carrick, ileri ikilide ise Ronaldo-Rooney ikilisi ile sahaya çıktı.

Barcelona 10. dakikada Eto'o ile ilk golü buldu. Maça etkili başlayan taraf Man Utd olsa da savunma iyi direndi ve erken tehditler önlendi. Daha sonra, Sergio Busquets'in getirdiği topu ceza alanı içinde alan Samuel Eto'o topu kaleci Van der Saar'ın üstüne göndermesine rağmen topu ağlarla buluşturdu. Pozisyondan önce ''Busquets ne arıyor maçta? Gudjohnsen veya Alex Hleb olsa daha mantıklı tercihler olurdu.'' diye düşünürken Busquets müthiş bir şekilde sivrildi; Eto'o Vidic'i geçti ve golü attı.

Bu golden sonra Man Utd darmadağın bir görüntü çizmeye başladı. Sistem 4-3-3'e döndü. Rooney sola, Park sağa, Ronaldo ortaya geçtiler. Niye böyle birşey oldu anlamadım ama çok kötü oldu, sadece Barcelona'ya yaradı.

İkinci yarıda sağlı sollu gelen Barcelona ha geldi ha geliyo derken ancak 70. dakikada golü buldu. Thierry Henry sağ sol yapıp gol pozisyonunu sağladı ama kaleciye nişanladı. Xavi'nin yerden kullandığı serbest vuruş direğe vurdu. Eto'o ' nun pasında Messi kısa kaldı. Sonunda Xavi sağ taraftan ortaladı ve Messi müthiş bir şekilde yükselerek topu ağlara gönderdi.

Maç sonunda şunu söyleyebilirim ki; Barcelona finali hak etmese de bu maçı kazanmayı kesinlikle hak etti ve yine tartışmasız olarak Avrupa'da sezonun en iyi takımı olduğunu gösterdi. Rakibini tamamen sürklase eden Barcelona'ya karşı Real Madrid-Man Utd-Arsenal vs. karması da oluştursanız yenmeniz çok zor. (Chelsea olmadığı sürece)

Barcelona gelecek yıllarda da bu kupanın en büyük favorisidir; orası net. Man Utd'nin bu kadar berbat bir performans sergilemesinin nedenini ise Sir Alex'in yanlış kadro tercihine bağlıyorum. Evet, aynı sistemle Arsenal'i yendi ama finalde normal oynamak gerekirdi. Park'ın yerine Berbatov'la başlayarak Ronaldo'yu sağa çekebilirdi ve daha etkili bir takım ortaya koyabilirdi. Maçı orta sahada kaybetmesine rağmen ikinci yarıda Tevez ile Berbatov'u alarak intihar etti.

28.05.2009

Fenerbahçe Cumhuriyeti

Fenerbahçe’nin başkanlığına yeniden Aziz Yıldırım seçildi. Fenerbahçe’de en uzun süre görev yapan ikinci başkan olmayı garantiledi Aziz Yıldırım. Peki, Aziz Yıldırım diyince akla ilk gelenler ne? Herhalde bir Fenerbahçeli olarak bile akla ilk gelen anti-patik olmasıdır. Galatasaraylılar ve diğer kulüp taraftarları için kesinlik arz eden bu önerme bazı Fenerbahçeliler için bile geçerli. Bu anti-patiklik nerden kaynaklanıyor peki? Birincisi herhalde ben bilirimciliğinden, ikincisi bazı beyanatlarından (Tesadüf), üçüncüsü de gidip gelmesinden. Galatasaraylılar hem kendi şampiyonluklarına gölge düşürmesinden, hem de UEFA kupası sonrası beyanatından ötürü hiçbir zaman sevemeyecekler Aziz Yıldırım’ı. Peki bazı Fenerbahçelilere anti-patik gelmesi nedendir? Bu anti-patikliğin nedeni ise bazı beyanatları ve kesinleşmemekle beraber bazı olaylardan kaynaklanıyor. Birincisi “evinden aldırırım”, ikincisi “takımı ben şampiyon yaptım”, üçüncüsü ise Rüştü’nün dayak olayı ve istifa sonrası bazı grupların “Başkan bizi bırakma” diye bağırmaları için paraya boğulmaları.



Başkanın beyanatlarını değerlendirecek olursak, “tesadüf” beyanatı ne yazık ki o ekibin çok tepkisini çeken ama sonuç itibarıyla doğruluğu kanıtlanan bir beyanat. Tabii ki o ekibin kupayı kaldırması tesadüf değil, ama Türk futbolu açısından o başarı tesadüf olarak yerini çoktan aldı.



İstifa ediyorum, bırakın gideceğim beyanatı ise gündemi değiştirmek açısından başarılı ama ne yazık ki etik değil. Benim inancıma göre taraftarların bağırtılmaları ve yürüyüşleri ise planlı programlı. Bu hareket sonucu şu an başkan adayı olanların bile “Aziz Başkan Bırakma” beyanatları ise çok acı. Fenerbahçe Kulübü istifa eden bir başkanın yerine birini ortaya çıkaramıyor. Böyle bir şey mümkün mü? Olabilir mi? Peki sonra ne oluyor? Başkan tekrar oybirliğiyle görevine devam ediyor. Ve bu sefer daha bir otoriter, daha bir ben yaptım oldu anlayışıyla. Peki, aradan geçen senelerde o zaman Aziz Başkan bırakmacılar, seçimde karşısına çıkabiliyor ve diyorlar ki, 2000 oy başarıdır. Ne yazık ki o sayıya bile ulaşamıyorlar. Çünkü bu süreçte Aziz Yıldırım’ın kulübe yaptığı üyelerin herhangi başka bir adaya oy vermeleri söz konusu değil. Padişahım çok yaşa, ulufeleri dağıt, oy köpeğin olsun. Demokrasi dediğin bu kadar basit bir mesele aslında.



Peki, Aziz Yıldırım bu süreçte başarılı mı? Sportif açıdan tartışılır, hatta başarısız. Şampiyonlar Liginde Çeyrek finali saymazsak (ya da tesadüf olarak nitelendirirsek), en çok Galatasaray şampiyonluğu ve Beşiktaş’ın kupa şampiyonluğunu gören Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım. Ama tesisleşme, kulübün markalaşması açısından hiçbir Fenerbahçe başkanının olmadığı kadar başarılı. Peki, başarı kriteri nedir kulüplerin başkanlarında? Sportif başarı mı? Evet. Tesisleşme mi? Evet. Kulübün markalaşması mı? Evet. Bunların hangisinde başarısız Aziz Yıldırım? Sportif konularda başarısız, istikrar konusunda ısrarlı değil. Peki, Fenerbahçe sadece futbol takımı mı? Hayır. Geriye kalan amatör branşlarda başarılı mı? Evet. Peki, anti – patiklik nerden kaynaklanıyor? Tamamıyla beyanat, davranış ve istikrarsızlıktan kaynaklanıyor.



Eğer Zico kovulmasaydı, Denizli’de kaybeden takımdaki yıldızlar en azından para kazanılarak satılsaydı, Emre, Maldonado transferleri parayı ben veriyorum, istediğim gibi harcarım mantığıyla yapılmasaydı yönetim hataları da olmayacaktı. Zico çok para istedi sattınız, Mehmet ile davalık oldunuz, daha çok para verip Aragonesi getirdiniz, daha da fazlasını verip Guiza geldi bu isimlerle de davalık olmayacağınız garanti değil. Betonda da anlarım, futboldan da olmuyormuş demek ki. Futbol beton gibi değil, daha karmaşık bir yapı.



Bu süreçte amatör branşlarda olduğu gibi teknik kadronun üstünde bir menajer veya şube sorumlusu olsaydı, başkan soyunma odalarına kadar girmeseydi daha iyi olmaz mıydı? Olurdu belki garantisi yok. Ama o zaman Aziz Yıldırım ismi bu kadar ön plana çıkmazdı. Başarıların sahiplenmesi bu şekilde olmazdı.



Bu ülkede bir insan, gayette başarılı bir müteahhit ve iş adamıyken niye böyle bir kulübe başkan olmak ister. Fenerbahçeliliğe adanmıştır, ya da artık para tatmin etmiyordur başka arayışlara kendisini itmiştir. İnsan ihtiyaçları hiyerarşisinde son aşama kendini gerçekleştirme aşamasıdır. Aziz Yıldırım herhalde o aşamada. Zaten bu üç senede eski hatalarını yapmayacağını taahhüt etti ve şampiyonluklar vaat etti.



Bir Fenerbahçeli olarak ise benim tek isteğim, fani Türkiye Liginde şampiyonluklardan ziyade, Fenerbahçelilere yakışır beyanatlar, rakipleri gerekirse tebrik etmeler, hakem hakkında atıp tutmaktansa daha bilinçli beyanatlar ve derbinin yıldönümünü unutmaktansa derbinin değerini arttırıcı hamlelerdir. Yani “Fenerbahçe büyüklüğü şampiyonluk büyüklüğü, kupa büyüklüğü değildir”’i temel alan bir başkan profili olmalıdır. Yegâne istekleri bu olan birçok Fenerbahçeli var ve belki bir gün bu istekleri karşılayan başkanlar daha uzun süre Fenerbahçe’nin başında durabilir. Tabii eğer Fenerbahçe bir cumhuriyetse.



Ama şu andaki durum göstermektedir ki, Aziz Yıldırım istemedikçe Fenerbahçe başkanlığını bırakmayacak ve onu görevinden seçimle indirecek bir ekip de ortalarda yok. Bıraksa bile desteklediği adayın çok büyük şansı var. Yani hanedanlık devam edecek. Yani aslında ortada bir Fenerbahçe Cumhuriyeti yok. Ama hatanın çoğu da sizin canım kardeşim…

21.05.2009

İstanbul'da bir final akşamı

Ocak ayında bilet satış döneminde finale bu iki takımın kalacağını bilsem final için bu kadar parayı gözden çıkartır mıydım, pek sanmıyorum. Kriz sebebiyle çapulcu Ukraynalı’lar kendilerine gelen 10bin bileti dahi satamayıp, UEFA’ya geri gönderdiği bir ortamda zaten sarhoş biletsiz taraftar bulup, biletleri karaborsa yapmak zaten hayal olmuştu.

Şu durumun altını çizeyim, olay takımları gitmem ben bu maça değil. Netice itibariyle bir futbol taraftarıyım ve kendi şehrime UEFA Kupası finali gelmişken hangi takım olursa olsun giderim. Olay bu maç için 100 avro ödemeye değer miydi?

Birçok insan değmeyeceğini düşünmüş olmalı ki, zaten biletler satılmadı. Federasyon da aman stat boş gözükmesin diye insanlara biletlere bedavadan dağıttı. Bu sebeple maç saatinde, maç biletinin değerinin bile altında fiyata bilet satıldığı iddia ediliyor.

***

18.15 vapuruyla Kadıköy’e geçmemle başladı final hikayesi. Kadıköy meydanı Werderlilerin toplanma alanıydı. İşportacılar ve imitasyoncular için bir nimetti Kadıköy meydanı. Bakkaldan 2 liraya aldıkları biraları Almanlara 5 liradan satanlar mı istersin, çakma final atkılarını kakalamaya çalışanlara kadar her türlü işporta malı mevcuttu. Bahariye’ye çıkan yolda daha neler görecekmişiz de haberimiz yok. Çakma final t-shirtlerinden tut, imitasyon Werder, Şaktar formalarına kadar ne ararsan vardı.

Böyle bir ortamda Carlsberg’in sponsorluğunda hazırlanan fanzone büyük bir başarısızlık kampanyası olarak promosyon tarihine geçti. Vapurla gelenler vapurdan inenler zaten meydanda toplanmışlarken, deniz otobüslerinin arkasındaki izbe fanzone’a insanlara çekmek için cıstak müzik ve dev ekrandan daha fazlası lazımdı. 8 avroya biranın satıldığı, Park büfede daha güzelinin ve daha fazla çeşidin bulunduğu bir ortamda köfteyi Park büfenin 4 katı fiyatına satarsan zaten kimse oradan yemez. Bi t-shirt ü de 35 liradan satarsan, insanlar da gider işporta malı alır.

***

Mercan’da kokoreç, midye keyfi yaptıktan sonra stada doğru yürümeye başladık. Gayet esmer, klasik bir Türk genci olarak neden insanların benim Alman olduğumu düşündüklerini yolda yürürken “Lucesc, Lucescu” diye bağırıp, koyacak işareti yaptıklarını halen daha anlamış değilim. Bu durum stat girişinde de devam etti. Baş sponsor Carlsberg’in içeride bira sattığını düşünerek, elimdeki Carlsberg ile stada girmeye çalıştım. Girişteki görevli “this is not allowed” deyince kalan birayı diktim ve kutuyu yere bıraktım. Bunun üzerine görevli sırıtarak “Now, it is OK” dedi. Türk olduğumu belli etmedim. Türk olduğumu anlasa böyle sırıtıp, espiri yapmayacağını, tam tersine “ yassahh hemşerim” diye çıkışacağını gayet iyi biliyordum. Türkler’in, Avrupalı’ya şirin görünme çabaları.

***

3 sezondur kombineli bir taraftar olarak bu statta son üç sezondur oynanan maçların kafadan bir %70’ine gitmişimdir. Ancak Fenerium tribününe ilk defa geldim. Pahalı tribünün içi daha farklı tabi ki. Kafeteryasında masalar ve plazma TV falan var. Devre arasında insanların kafeteryada oturup çay içerek maç izlediklerini gördüm. Salak lan bu adamlar. Sen git o kadar para ver stada gir, sonra da içerde maçı televizyondan izle. Bu arada sağolsun Mustafa abi, bize devre arasında basın çadırından jambonlu sandöviç ile elma getirdi. Yoksa, sandöviçin 14, çekirdeğin 4 lira olduğu bir ortamda kafeteryanın yanına yaklaşılmıyordu.

***

Dediğim gibi yurt dışından fazla taraftarın gelmediği bir ortamda stadın büyük bir çoğunluğu Türk seyircilerden oluşuyordu. Bu durum daha maçın hemen başında bütün stadın Gençlik Marşı’nı söylemesiyle ayyukaya çıktı. Yine de bu olay ileride göreceklerimi tahmin etmeme yetmiyordu. Marşı, Şaktar tribünü tarafındaki Türklerin başlatmasıyla, Almanlar marşı Ukrayna şarkısı zannedip, babalamaya çalışsalar da nafileydi.

Sonrasına bir UEFA kupası finalinde hiç de ummadığım bir şey oldu ve bu maçla tamamen alakasız iki takımın taraftarları birbirine girdi. “Her zaman her yerde en büyük fener!” diye bağıranlarla, ne diye bağırdıklarını hatırlamadığım Galatasaraylılar, komik şekilde birbirlerine girdiler.

Gecenin finali ise en çok güldürendi. Şaktar tribünündeki Galatasaraylılar, bir üst katta yer alan Şaktarlılara, tezahüratı öğrettikten sonra “kartal gol gol gol” makamında “Şaktar gol gol gol” tezahüratını yaptılar.

***

Maça gelirsek eğer, Diegosuz, Werder hücumda pek fazla bir şey üretemedi. Kupanın hakkı Şaktar’ındı. Yine de gol atar atmaz, uzun zamandır gözlerden uzak olan Lucescu futbolunu yeniden izlemek bir işkence olacaktı. Neyse ki, Werder golü çabuk buldu da, adam akıllı bir maç izledik, ta ki Şaktar ikinci golü bulana kadar. Maç penaltılara gitse, Werder’in kaleci avantajı olduğunu düşünüyorum. Şaktar’ın kalecisi evlere şenlikti. Tek bir kere bile topu oyuna sokmayı başaramadı, yediği golde komediydi zaten. Ama dediğim gibi Werder’in hücumları kalecinin bu durumundan faydalanamayacak kadar cılızdı. Son olarak ofsayt sebebiyle sayılmayan Werder golü bana sahadan nizami gibi geldi. Yorumlara biri konuda yazarsa sevinirim.