İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

17.06.2015

Madrid


4 saatlik uçuşun ardından neredeyse yarım saattir uçağın için havalimanında ilerliyoruz. Bir an için uçakla acaba şehir merkezine kadar gidecek miyiz diye düşünüyorum. Gittikçe husursuzluğum artıyor. Zira yılbaşındaki İtalya programının aksine bu sefer birçok aktivite bizi bekliyor bu dört günlük Madrid tatilinde.

Biraz da Barcelona’nın deniz kenarı hayatını övmek için niyeyse memlekette lüzumsuz bir benzetme vardır: “Madrid, Ankara’ya çok benizyor.”  Ülkenin merkezinde birer başkent olmaları dışında açıkçası ben pek bir benzerlik göremedim. Çok Ankara uzmanı sayılmam ama bizim başkentte şu yandaki gibi Yunan sütunları ile bezeli, heykellerle süslü bir Tarım Bakanlığı bildiğim kadarıyla yok. Gerçi hakkını yemiyelim bizim başkentte de Transformers ve dinazor heykelleri var. Çok daha fütüristikler.

Passeo del Prado’ya yakın bir otelde kalıyoruz. Burası Madrid’deki her yere yakın. İlk önce yönümüzü saraya doğru çeviriyoruz. Yol üzerinde iki önemli meydan var. Puerto del Sol ve Plaza Mayor. İkincisi, engizisyon mahkemesinin verdiği idam kararlarının uygulandığı tarihi bir öneme sahip. Meydanın hemen çıkışında San Miguel pazarı bizi bekliyor. İşte burası meşhur İspanyol tapaslarının tadına bakabileceğiniz yer.  Şöyle bir turladıktan sonra açıkçası gözüm dönüyor. Bir büfe peynirlere odaklanmışken, diğerinde deniz ürünleri, hemen yanında etçi, sonra tatlıcı diye diye saymakla bitmiyor. Her bir tapas 2-3 avro olunca ucuzmuş gibi görünüyor ama onu da deneyeceğim, bunun da tadına bakayım derken iki kişi 40 avro bırakıp çıkıyoruz marketten. Ancak o kadar fazla yemişiz ki akşam yemek yemeye ihtiyaç bile duymadık.

Buradan saraya geçiyoruz. 1931’de iç savaş sonrası Franco dönemi başlayana kadar krallar burada yaşıyorlarmış. Günümüzde sadece müze olarak kullanılıyor. Madrid’in tarihini tamamladıktan sonra bu defa ters tarafa sanata yöneliyoruz. Madrid’deki üç sanat müzesi işin uzmanları tarafından oldukça önemli kabul ediliyor. Biz yönümüzü akşam 18’den sonra ücretsiz olan Prado müzesine çeviriyoruz. Girişte çok vakti olmayanlar için güzel bir uygulama yapmışlar, bir saatiniz varsa hangi eserleri, iki saatiniz varsa hangi eserleri görmeniz gerektiği konusunda bir broşür veriyorlar. Ama açıkçası ne Eda ne de ben resimden anlamıyoruz. Bana göre yapılan iki tane resim türü var: Birincisi, fotoğraf makinesi olmadığı için, “ya abi bi resmi mi çiz de torunlara yadigar kalsın” mantığıyla yaptırılan portreler; ikincisi “lan bu kilisede iyi para var, iki Hz. İsa, Hz. Meryem resmi yapayım da yolumu bulayım”  kafasındaki opportunist dini temalı resimler. Açıkçası bize resimleri açıklayacak bir rehbere ihtiyacımız var ama twitter çağında bir resmi 10 dakika anlatan audioguidelara da tahammülümüz yok. O yüzden şöyle kabaca resimlere bakıp turumuzu tamamlıyoruz.
Günümüzde artık geziler; müze, saray görmekten ziyade bir deneyim sunmayı amaçlıyor. Zaten esas anlatılacak şeyler de bu deneyimler. Yukarıda anlattığım tapas deneyimi gibi. Bu konuda bizim gelmeden önce planladığımız iki tane deneyimimiz var. Öncelikle Cuma akşamı bir flamenko gösterisine gidiyoruz.  İki abi gitar çalıyor, Kibariye kılıklı bir teyze bir ağıt yakıyor, bir erkekle bir kadın da gömlekleri terden sırılsıklam oluncaya kadar ayaklarını taka tuka vura vura dans ediyorlar. Açıkçası erkek dansçı bana çamaşır yıkama dansı yapan Adnan Şenses’i hatırlatıyor. Adamların payına flamenko düşmüş, bizimkisine ise arabesk.  Şans işte.  Onlar “ole, ole” naraları eşliğinde dans ederlerken biz de masalarımızda Sangria yudumluyoruz.
Geçen yılın Şampiyonlar Ligi finalini oynamış iki takımın şehrine gelmişken futbol maçına gitmemezlik edeceğimi düşünmüyordunuz sanırım. Şehrin eflatun beyazlıları haftayı deplasmanda geçirirken, bizim de payımıza Atletico - Elche maçı düştü.  Metro çıkışında kırmızı beyaz formalıları takip ederek Vicente Calderon’u buluyoruz. Altından otoban geçen 50 yıllık bu stadı Atletico 2016’da terkedecek. Bunu da hesaba katarsak ileride tekrarlayamacağımız bir deneyim yaşıyoruz. Tam santra çizgisinin hizasında oturuyoruz. Bulunduğumuz yerin lugatımızdaki karşılığı kapalı tribün ama sorun şu ki üstü kapalı değil. Bir yağmur patlatsa ayvayı yiyeceğiz. Ali Sami Yen’den bu yana bu kadar döküntü ve eski bir stad görmemiştim. Ancak Atleticolular için bu pek de sorun değil. Zira tribünler tamamen dolu. Bulunduğumuz tribünü gibi birşey olmalı zira her tarafımızda 4-8 yaş aralığında çocuklar var. Bizdeki çekirdek çitlemenin yerini burada cips almış. Haftaiçi Şampiyonlar Ligi’nde kırmızı kart gören Arda maçta yedek. İlk yarıda Torres dünyaları eziyor ama ikinci yarıda Griezmann kilidi açmasını biliyor. İlk yarı boyunca tezahürat yapmayan, oturduğu yerden maçı izleyen taraftarlar golle birlikte stadda olduklarını hatırlıyorlar. Ayağa kalkıp zıplamaya başlıyoruz. Bu sırada “Zıpla, zıpla, zıplamayan realli” mi diyorlar bilmiyorum. İkinci golle birlikte iyice keyifler yerine geliyor ve Meksika dalgasına başlıyoruz. Atletico maçı üç golle kazanırken, saat 9’u geçmesine rağmen maç bittiğinde daha hava kararmamışken passoligi protesto ettiğim için bu sezon gittiğim tek futbol maçından şehre geri dönüyorduk.
Madriddeki trafik ve korna sesleri size sürekli büyük bir şehirde olduğunuzu hatırlatıyor. Bundan kaçmanın en kestirme yolu Retiro Park. Burası zamanında bir saray kompleksinin bahçesiymiş. Saray yıkılmış geriye bu büyük şehir parkı kalmış. Parka girdikten birkaç adım sonra ağaçlar o trafiğin tüm gürültüsünü kesiyor.  Sessiz sakin yerlerde yürüdükten sonra parkın daha hareketli yerine yapay gölüetin olduğu tarafa doğru yürüyoruz. Göletin kenarında Cha-cha çalan sokak çalgıcıları ortama güzel bir arka fon katıyor. Göletteki kiralık kayıklardan birini de biz alıp suya açılıyoruz. 45 dakikası 5-6 avro mu ne. Parkın keyfini çıkarmak için gayet güzel bir araç.

Elbette ki parkta bir dünya insan koşuyor spor yapıyor. Bizim gittiğimiz hafta sonu Madrid yarı maratonu ve maratonu koşuluyordu. Bizdeki gibi 10 km yok, en kısa mesafe 21 km ve katılım son derece yüksek. Zaten bu tip spor kültürü olan ülkelerde katılım başvuruları birkaç saat içersinde doluyor. Biz de Puerto del Sol’daki pastane La Mallorquina’da cam kenarında bir masaya kurulup kahvaltı eşliğinde koşanları izledik. Burası, Madrid’in belki de en turistik ve popüler pastanesi. Girişte masaya oturmak için numara alıyorsunuz. Neyse ki şansımıza fazla beklemeden oturduk. Envai çeşit hamur işi seçeneği mekan ününün hakkını veriyor.
Parkın devamında ise Atocha tren istasyonu var. Burası güneye doğru giden trenlerin kalkış noktası. Muhtemelen çatısının camdan olmasıyla sera etkisi yapmasından mütevellit, istasyon içinde kaplumbağların da olduğu bir botanik bahçesini andırıyor. Kocaman ağaçların altında kurulmuş butik stantların arasından geçerek Toledo trenine doğru yol alıyoruz. İspanya’daki tren istasyonlarındaki güvenlik, havalimanı ayarında. Trene binmeden önce bagajları x-ray’den geçirip Toledo trenine biniyoruz.
Avrupa’daki birçok ortaçağ şehrinde olduğu gibi Toledo’nun hikayesi de aynı. 16. Yüzyıla kadar başkentlik görevi yapan ve dönemin önemli şehri olan Toledo’nun şaşlı günleri, başkent Madrid’e taşınınca sona ermiş ve böylelikle tarihi kültür dokusu korunmuş.Toledo’da yapılacak en iyi şey dar sokakları yürüyerek arşınlamak. Şehrin ortasında görkemli bir gotik katedral var. Giriş 8 avro ama arkada bir girişi daha var. Burası demir parmaklıklarla ayrılmış bir dua etmek için kullanılan bir şapelin girişi. Buradan da pekala neredeyse katedralin tamamını görebiliyorsunuz.  En azından biz öyle yaptık. Madrid’de tapas yemekten fırsatını bulamadığımız paella’yı burada yedikten sonra tekrar Madrid’e dönüyoruz. Sözün özü zaten hızlı trenle yarım saatte vardığınız UNESCO dünya mirası listesinde yer alan Toledo’ya sabah erken saatlerde bir 3-4 saat ayırsanız gayet yeterli.

Segovia ise yarım günlüğüne gezmeye gittiğimiz bir diğer kasabaydı.  Aynı Toledo gibi UNESCO dünya mirası listesindeki bu şehir de 17. Yüzyıldan sonra önemini kaybetmiş. Trenle yarım saatte gittikten sonra, istasyondan şehre gitmek için de bir 10-15 dakikalık otobüs yolculuğu yapıyoruz. Şehrin girişinde MS 1. Yüzyılda yapılmış Roma dönemi su kemeri bizi karşılıyor. Uzun ince bir yapıdaki şehrin ana caddesi bizi önce ana meydana ve katedrale, sonrasında ise bir uçurumun kenarına inşa edilmiş Alcazar’a çıkartıyor. Castilla Kraliçesi Isabel burada tacını takmış. Alcazar’a giriş kişi başı 5 avro. Ne yazık ki içeride İngilizce açıklamalar yok.  En pratik yol, içeride illa ki tura çıkmış İngilizce konuşulan bir ekip oluyor. Onlara takılıyoruz ama kadın benim gibi tarih meraklısı için bile fazla uzun ve detaylı konuşuyor.

Böylelikle dolu dolu bir dört gün geçirdik. Bu sürede içimizde kalan bir tek boğa güreşlerine gidememek oldu. Güreşler Pazar akşamı yapılıyor. Eğer güreşe gitmek isterseniz Pazar gece uçağına bilet almak çok daha yerinde olacaktır. Bu tatilin ardından, Ramazan Bayramı’nda yönümüzü bir kez daha İtalya’ya, bu defa güneyine, Napoli – Amalfi Kıyılarına çevireceğiz. 

1.06.2015

Bir Messi Kasidesi




Öncelikle cumartesi Messi'nin attığı golü izlemeyen kaldıysa yukarıdaki videodan bunu bir izlesin. Olay şu ki Messi artık bu golü o kadar normalize bir hale getirdi ki belki de gerektiği kadar tepki bile veremiyor hale geldik.

Messi, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu mu? 

Bir klişe var: "Yaa abi NBA eskisi gibi değil, aynı tadı vermiyor!" Bunun arkasındaki en temel sebep Ender Bilgin ile haftada bir tane banttan maç yayınındaki kısıtlı erişimden, NBA league pass ile her maça istenilen her an ulaşılabiliyor, ürün çok kolay tüketiliyor oluşu. İnternet çağında herşeye istenilen her an ulaşılıyor olmak gizliliği ve buradan doğan efsaneleşmeyi ortadan kaldırıyor.

Keza aynı şey futbol için de geçerli. Bugün örneğin, Maradona efsanesi denildiğinde normal bir futbol seyircisi için akla gelen anlar bir elin parmaklarını geçmeyecektir: 86 - 90 ve 94 Dünya Kupaları ile Napoli'nin şampiyonluğu. Erişim kısıtlı olduğu için hep iyi anlar akılda kalırken, Maradona'nın kötü maçları hatta sezonları dünyadaki birçok taraftar tarafından izlenmemiştir bile.

Haftada iki maçı dünyanın birçok yerinde canlı yayınlanırken Messi'nin böyle bir şansı yok. Her maç sırasında hakkında milyonlarca tweet atılırken, kötü bir formun gizli kalmasının yolu yok. Ama olay şu ki Messi 10 senedir öyle sürekli bir performans sergiliyor ki Messi için "kötü" kabul edilebilecek sezon bile başka herhangi bir oyuncunun pekala kariyer sezonu olabilir.

Örneğin geçen yıl Messi ne Barcelona ne de Arjantin ile hiçbir şey kazanamamışken "kötü" tabir edilen sezonunda 41 gol attı ki İngiltere tarihinin en büyük golcülerinden - kişisel olarak Shearer'dan sonra ikini gördüğüm - Lineker'in kariyerinde 38'den fazla gol attığı sezon yok.


Bugün Squawka'da gördüğüm bu tablo beni bu yazıyı yazmaya itti. Messi son 10 yılda kulüp ve milli takımlar için 311 deplasmana gitmiş, 44 günü uçakla havada geçmiş ve dünyanın çevresini tam 24 defa turlamış. Tamam İstanbul'da biz de her gün trafikte dünyanın saatini geçiriyoruz ve sonunda evde iki seksen yatıyoruz yorgunluktan. Adam bu fiziksel yorgunluğa karşılık bir de haftada iki maça çıkıp araba dolusu gol atıyor.

Messi  - Neymar - Suarez üçlüsünün beraber oynamaya başladıkları daha ilk yılda böyle bir uyum sergilemesi ve Suarez'in Kasım'a kadar oynamamasına karşılık üçlünün bütün resmi maçlarda toplam 114 gol atması insani tepkiler vermemi engelliyor, bildiğin Recep İvedik moduna geçiyorum. Sadece aşağıdaki lig maçlarında atılan goller ile ilgili tablo bile yeteri kadar durumu açıklayıcı.
Cumartesi maçın skoru ne olursa olsun, yıl sonunda Messi'nin 5. balon d'or'unu kazanması kuvvetle muhtemel. Bu kadar sayıda bu ödülü kazanan, bu kadar süre üst düzey performans sergileyen başka bir futbolcu daha yok. Her şeyden çabucak sıkılınılan, sürekli başarılı olanın içten içe bıkkınlık verdiği ve başarısızlığının ellerin ovuşturularak beklendiği bir dünyada 10 sene boyunca en üst düzeyde kalmak takdire şayan.

Baştaki soruya geri dönelim. Messi bana göre tarihin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu ve  düşüşe geçmeden önce olabildiğince her hafta maçlarını izleme imkanımız olduğu için bence çok şanslıyız.

28.05.2015

Fantasy Premier League Sezon Sonu

İngiltere'de sezon tamamlanırken, OrtaKafaGol fantazi futbol liginde de 2014/15 sezonu sona erdi. 25 takımla bitirdiğimiz ligde, bir yıl aradan sonra şampiyonluğu Cuma Ali'den geri almayı başardım. Katılan tüm arkadaşlara teşekkür ederim. 15 Temmuz gibi yeni sezonla kapılarımızı açacağız.

5.05.2015

Venedik

Venedik, bu gezdiğimiz şehirler içerisinde en bilinen hatta, klasik İtalya turlarının başlangıç noktası. Bu sebeple diğer şehirlerde olduğu gibi uzun uzadıya şehri, tarihini falan anlatmayacağım. Üç aşağı beş yukarı, kanallar şehri olduğunu, tarihte denizcilik anlamında çok önemli olduklarını bilgilerini sahipsinizdir. Kaldı ki ufak bir google taraması ile Venedik hakkında epey detaylı bilgi bulunabilir.

Trenimiz, şehrin içindeki Santa Lucia garına kadar geliyor. Gardan çıkar çıkmaz karşımızda Vaporetto durağını buluyoruz. Bunlar, şehirdeki büyük kanalların arasında dolaşan tarifeli tekneler. Tek yönün fiyatı 7 avro ama tekneler o kadar kalabalık ki kimsenin o biletleri kontrol edecek hali yok. Biz aynı biletle 2 gün boyunca defalarca vaporettolara bindik başımıza birşey gelmedi. En temizi bileti al, okutma, at cebine, ortamlarda soran olursa “ben turistim, bilmiyordum” diye salağa yatarsınız, kim bilecek?

Tren garından 1 numaralı tekneye atlıyoruz. Bu hat, 500T otobüsü gibi Büyük Kanal’ın üzerindeki sağlı-sollu yer alan tüm duraklarda duruyor böylelikle kanal üzerinde yer alan bütün tarihi sarayları ve binaları görebiliyoruz.

 Venedik deyince tabi ki ilk akla gelen şey gondollar.  Ancak 45 dakikalık bir gondol sefası 75 avro. Bunun alternatifi ise kanalda belli noktalarda karşıdan karşıya geçen gondolun biraz daha büyük versiyonu olan traghettolar ise sadece 2 avro. Muhtemelen kış olduğu için ne yazık ki, traghetto durakları boştu ve biz bunu pas geçmek zorunda kaldık.

Her ne kadar kış olsa da Venedik epey kalabalık. Labirent gibi daracık sokakları olsa da “Venedik’te sokaklarda kaybolmak çok kolay” biraz klişe kalıyor. Zira, her daim olan kalabalık, bir karınca yolu misali tek bir sırada akıyor. Eğer o kalabalığa kapılıp giderseniz zaten San Marco, Rialto gibi merkezi yerlere varabiliyorsunuz.

Otele eşyaları bırakır bırakmaz kendimizi Venedik’in dar sokaklarına bırakıp, kalabalığın peşine takıldık. Her dar sokak eninde sonunda bir meydana çıkıyor. Bir bakıyoruz bir meydanda buz pateni pisti kurulmuş. Bir başkasında, sosisçiler ve sıcak şarapçılar var.  Bu şekilde Venedik’in adacıklarını arşınlarken, güneşin gitmesiyle hava buz kesiyor ve günü tamamlıyoruz.

Son günümüzde, Pazar sabahı soluğu erkenden San Marco meydanında alıyoruz. Tarihi 9. Yüzyıla dayanan bu meydan ve çevresindeki binalar için Venedik’in kalbi desek yalan olmaz. Sabah 9 gibi henüz daha turistler uyanıp, ayılamadığı için ortalık sakin. İlk olarak soluğu bazilikada alıyoruz. Pazar sabahı ayini eşliğinde altın yaldızlı duvar ve tavan süslemelerine hayranlıkla bakıyoruz. İtalyan Bizans mimarisinin en önemli örneklerinden olan Bazilika’nın dekorasyonu, örneğin bir Roma’daki katedrallerden epey bir farklı. Daha çok İstanbul’daki Ortodoks kilisesini andırıyor.

Dışarıya çıktığımızda ortalık şenlenmiş, bazilikaya girmek için uzun bir turist kuyruğu oluşmuş. Bazilika’nın hemen yanında Palazzo Ducale bulunuyor. Burası Venedik Devleti’nin yöneticisinin ikametgahıymış, şimdilerde müze olarak işlevine devam ediyor. Saray’ın bulunduğu yer, denizden gelenlerin ilk gördüğü yapılardan birisi. Bu sebeple Venedik devletinin zenginliğini de yansıtması için denize bakan cephesi oldukça ihtişamlı dekore edilmiş.

Sarayın hemen önünde uzun bir kordonboyu bizi bekliyor.  Kış güneşi içimizi ısıtırken Arsenale’ye kadar deniz kıyısında güneşin keyfini çıkarta çıkarta yürüyoruz. Sonra oradan tekrar 1 numaralı vaporetto’ya atlayıp Rialto’ya geri dönüyoruz.

Venedik havalimanına gitmek için değişik yollar var. Bunlardan birisi de tabiki deniz yolu. Hayatımda hiçbir havalimanına deniz yoluyla gitmediğim için bu değişik deneyimi yaşamak istiyoruz. Ancak  gelen teknelerde oturmak için aşağı inmeniz gerekiyor bu yüzden pek de umduğumuz gibi manzaralı bir yolculuk olmuyor.


Böylelikle bir tatilin daha sonuna geliyoruz. Bundan sonraki durakta Madrid var. 

4.05.2015

Ravenna - Verona

Yaklaşık 1 saatlik tren yolculuğunun ardından Bologna’dan Ravenna’ya vardığımızda hava artık iyice kararmış ve soğumuş vaziyette. Ravenna çok daha ufak bir şehir olduğu için hem konaklama hem de yemek daha ucuz. Ama  ufak olduğu için de birçok restaurant açılmamış durumda.
Ertesi sabah erkenden uyanıp Ravenna’nın sokaklarını arşınlamaya başlıyoruz. 402 yılında Milano, Vizigotlar tarafından işgal edilince çevresi dağlık ve bataklık, savunması kolay olur öngörüsüyle Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti bu ufak şehre taşınıyor. Yine de 476’da bu defa Ostragotlar bu şehri işgal ediyor. 50 yıl sonrasında ise Bizanslılar şehri geri alıyorlar. İşte bu 150 yıllık süreçte Batı Romalılar, Ostragotlar ve Bizanslılar tarafından inşa edilen 8 tane abide bugün UNESCO dünya mirası korumasında.  Bunlardan bir iki tanesi ücretsiz. Diğerlerini de alınan tek bir bilet ile geziyoruz.  Nasıl ki kiliseler camiye çevriliyorsa, burada da görebileceğiniz üzere hamamları, vaftizhanelere çevirmişler.

Şehirde görülmesi gereken yerlerin hemen hepsi birbirine yakın, yürüme mesafesindeler. Sabah erken olduğu için kalabalık da olmadığından yaklaşık 3 saatte gezilmesi gereken yerleri tamamlıyoruz ve öğlen treni ile Verona’ya doğru yola çıkıyoruz.

Verona bu gezdiğimiz iki şehre göre çok daha turistik, hatta klasik İtalya tur güzargahında olduğu için zaten genelde uğranılan bir şehir. Bugün halen daha birçok Avrupa şehrine tren seferi olan Verona, Roma döneminde de geçiş yolları üzerinde olduğu için fazlasıyla gelişmiş ve yatırım yapılmış, sonrasında da bunları güzel bir şekilde korumayı başarmış bir şehir. Bu sebeple bir iki anıt ile değil, şehir komple UNESCO koruması altına alınmış. Tren istasyonu da bu yüzden tam şehrin merkezinde yer almıyor. Daha tren istasyonundayken 15 euro verip Verona Card almak bu açıdan oldukça mantıklı. Böylelikle hem bütün görülüp gezilmesi gereken yerlere giriş hakkı elde ediyourz hem de şehir içi ulaşımı kullanabiliyoruz.

Yaklaşık 10 dakikalık bir otobüs yolculuğu sonrası şehre vardık. Eşyaları bırakır bırakmaz kendimizi sokaklara attık. Bir kış günü olmasına karşılık dediğim gibi Verona turistik bir şehir ve bu sayede turistik alanlar akşam 7’e kadar açık.
Gezmeye Piazza Erbe’den başlıyoruz. Burası Roma döneminde forum işlevindeymiş. Halen daha turistik incik boncukların satıldığı tezgahlar kuruluyor. Meydanda üzerinde saatin bulunduğu, Verona’nın en yüksek kulesi olan Lamberti kulesi yer alıyor. İsteyen 238 basamak çıkarak tırmanabilir. Biz pas geçiyoruz.

Meydanında devamındaki Via Mazzin şehrin alışveriş caddesi. Armani’den Gucci’ye İtalya’nın bütün önemli markalarının mağazaları sağlı sollu sıralanıyor. Bu popüler caddede yürümek ise Zincirlikuyu’dan metrobüse binmeye benziyor. 

Caddenin sonu Piazza Bra’ya çıkıyor. Her turistik meydan gibi burası da tamamen turistik restoranlar ile çevrelenmiş. Ancak meydanın esas assolisti ise Verona Arena’sına ait. 30 (yazıyla otuz) yılında inşa edilan arena bugün halen daha asli görevi olan eğelence merkezi olarak işlev görmeye devam ediyor ve her yaz operalarda 500 bin kişiyi ağırlıyor.

Günü sonlandırmadan önce nehir kenarındaki Castelvecchio’ya gidiyoruz. Burası 14. Yüzyılda yapılmış bir kale. Kalenin ana binası şu anda müze olarak kullanılıyor. İçinde pek bir şey yok. Eğer Verona Card’ınız yoksa para vermeye değmez. En nihayetinde bir trattoria’da geceyi sonlandırıyoruz.

Ertesi sabah ilk işimiz Jülyet’in evine misafirliğe gitmek oluyor. Shakespeare’in Romeo ve Jülyet’i Verona’da geçiyor ve 1968 yılında çekilen filmde kullanılan ev bugün, aynen bizim Arap turistlere yaptığımız dizilerin çekildiği konak turlarında olduğu gibi, turistik amaçlı kullanlıyor. Şu yanda gördüğünüz de Jülyet’in “Romeo, Romeo nerdesin Romeo?” diye seslendiği balkon.


Şehrin kuzeyinde yine Verona Card ile girilebilecek, çok güzel dekore edilmiş iki katedral ve köprünün hemen karşısında Roma tiyatrosu bulunuyor. Buraları da kısaca gezdikten sonra esas noktaya, trenle 1 saat mesafedeki Venedik’e doğru yola çıkıyoruz.