İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

17.11.2004

Wolfsburg rüzgarı

Bu hafta NTV ekranlarında izlediğimiz maçta Stuttgart’ı D'Alessandro dan yoksun kadrosuyla 3-0 yenen Wolfsburg haftanın takımı diyebiliriz. Gerçekten Wolfsburg’u izlemek çok zevkliydi. Wolfsburg Volkswagen Arena’da seyircisiyle bütünleşmeyi çok iyi başardı. Petrov’u takımda tutmanın ne kadar doğru bi karar olduğunu bir kez daha gördük. Biraz bencill oynamasına rağmen takımı sürüklemeyi iyi biliyor. Bi kere çok hırslı bu seyirciyi tribüne çekiyor aynı zamanda da tribündekileri de hırslandırıyor. Kanat oyuncularının lider olması çoğu zaman beklenmez ama Petrov Wolfsburgun mental lideri bu kesin. D'Alessandro nun eksikliğinde top çoğu zaman sol taraftan oynandı ve Petrov’un iki golü ile Wolfsburg önemli rakiplerinden Stuttgart’ı rahat geçti ve en önemlisi kendine olan güvenini tazeledi. Takımın artılarından biri 4’lü defansın ortasında oynayan ikili. Quiroga ve Hofland gerçekten yetenekli iki stoper. Defans fizik ve teknik olarak güven veriyor. Bu maçta D'Alessandro'nun yokluğunda defansın önünde iki önlibero oynadı. İki siyahi oyuncu Sarpei ve Thiam fiziksel olarak çok güçlüler. Topla ileri doğru çıkabildikleri nadir de olsa maçın kilidini açan gol Thiam'ın ileri presi ve kaptığı top sonucu oldu. Bitmeyen enerjileriyle bu ikili diğer maçlarda da oynamalı diye düşünüyorum. Karhan ise çok etkili gözükmedi. Sağ tarafa yakın oynadı ama orası yeri değil gibi gözüktü. Forvette ise çok koşan ve top taşıyan Klimowicz takımın birçok pozisyonunda rol oynadı. Genel olarak takım oyunu oynadılar, seyirciyle bütünleştiler ve üç puanı aldılar. Tebrik etmek lazım. Yeni kurulan ve oyun kurucusundan yoksun oynayan bi takım için başarılı bir maçtı.

Bayern sessiz geliyor. Dortmund çöküşte...

İki hafta üstüste aldığı puanlarla Bayern liderin bi puan ardında pusuda bekliyor. Deplasmanlarda zorlanan Wolfsburg'un bu hafta da puan kaybetmesi halinde Bayern özlediği yere gelebilir. Benim tahminim de zaten bu yönde. Bu hafta olmasa birkaç hafta içinde Bayern liderliğe oturur diye tahmin ediyorum. Sürpriz golcü Guerero'nun golleriyle Bochum'u deplasmanda yenen Münich ekibi iki hafta üstüste kazanmanın mutluluğunu yaşıyor. Bundesliga'daki rakiplerine göre üstün bi kadrosu olan Bayern Maggath'ın takıma takımın da Maggath'a alışmasıyla rayına giriyor gibi gözüküyor. Diğer bi dev Dortmund ise tam ters yönde ilerliyor. Deplasmanda ligin alt sıralarındaki ekip Kaiserslauten'e Halil'in yaptırdığı penaltı sonucu yenilerek bir haftayı daha hayal kırıklığı ile kapattılar. Durumları içler acısı. Hafta içi Hannover'e kupada elendiler. Mağlubiyet sonucu Kaiserslauten'in de altına indiler. Küme düşme potasının hemen üstünde duruyorlar. Ziller acaba Dortmund'da kimin için çalıyor? Bunu ilerleyen haftalar gösterecek.

Son iki haftanın sürpriz ekibi Bielefeld. Deplasmanın etkili takımı evinde de Dortmund'u yenince iki hafta üstüste yenmeyi başardı ve 20 puana ulaştı. Bu da küme düşme rakamlarının çok üstünde. 18 takımlı liglerde 40 üzeri puanların çoğu zaman ligde kalmayı başardığı düşünülürse Bielefeld ilk yarıdan kendini güvende hissediyor denebilir. Deplasmanda 12 puan çok başarılı gerçekten. Diğer bif formda takım M'Gladbach ve yeni antrenörleri Hollandalı tecrübeli Dick Advocaat. Haftasonu Nürnberg'i yenip yukarı doğru çıkmaya devam ediyorlar. Kadroları da buna müsait zaten. Son üç haftada alınan 7 puan iyi bir gösterge.

Geçen haftanın bir başka ilginç maçı Schalke - Hertha Berlin maçıydı. Yıldırayın da ilk 11 de oynadığı maçta Hertha Berlin benim beklemediğim bir üç puan aldı. Schalke'nin bu kadar formdayken Aufarena'da galibiyet serisine son vericeklerini düşünmüyordum ama yendiler ve bu sene daha yukarıya gitme potansiyellerin olduğunu gösterdiler. Tabi istikrar önlerindeki en önemli sorun. Bir maçlık performanslar hiç kimseye yaramaz. Tabi ümit milli maçta genç Müller'in ayağının kırılması Hertha için kötü haber.

Hamburg bu haftanın en renkli skorunu aldı ve Doğu Almanya temsilcisi Hansa Rostock'u deplasmanda 6-0 gibi farklı bir skorla yendi. Eski Alman devi yükseliş sinyalleri veriyor. Bulunduğu yerden daha iyisini hakeden takımlardan biri ama bu performansı sürdürmeliler. Tabloda çok çekişmeli bir sezon seziliyor. Tahminim tepede Bayern, Werder, Wolfsburg, Schalke ve Stuttgart'ın olması bunların arasında şampiyonluk şansı en az Stuttgart'ın diye düşünüyorum ve tabiki Bayern en güçlüleri. Düşme potasında Bochum, Freiburg ve Hansa Rostock kara kara düşünüyorlar. Dortmund sezonun en büyük bilmecesi haline gelirken Hertha Berlin ve Leverkusen ligin diğer güçlü takımları. Hannover mütevazi kadrosuyla ne kadar sürdürebilir bence çok değil. Kadrolarında iyi oyuncular(Tarnat, Mathis,Enke) var ama o kadar tepeye biraz hafif kalır. Yine de heyecan katmaları çok güzel.

Bu arada dün Almanya yenilenen teknik kadrosu, daha agresif bir görüntü vermesi beklenen kırmızı forması ile çıktığı hazırlık maçında Klose ve Kuranyi'nin golleriyle 3-0. İki gol atan Klose Dünya Kupası performansını hatırlatırken Klinsmann, Löw ve Köpke'den oluşan teknik kadro taraftarına güven verdi.

BUNDESLİGA'DA HAFTANIN MAÇLARI

Mainz-Bochum: Sezona iyi başlayan Mainz ligin zayıf takımı önünde kazanacaktır.
Bayern-K'slauten: Tabiiki Bayern. tabi olası bir sürprizde Kaiser iyi bir ivme yakalayabilir.
Dortmund-Freiburg: Dortmund bunu da kazanamazsa küme düşsün daha iyi.
Bielefeld-Werder: Werder artık ağırlını koyar ve Bielefeld'e bi dur der. Aksi halde enteresan bir tablo oluşacak.
Leverkusen-Schalke: Kesinlikle haftanın maçı. Geçen hafta Aufarena'da kaybeden Schalke çok hırslı olacak. Ama Leverkusen de güçlü.
Hertha-Hansa: Hertha için iki maç üstüste kazanmanın en kolay yolu.
Stuttgart-M'Gladbach:Haftanın diğer bir iyi maçı. Üç skora da açık.
HSV-Wolfsburg: Deplasmanda tökezleyen Wolfsburg ve 6 gol sonrası HSV. Bayern'e yarayabilir.
Nürnberg-Hannover:Hannover bunu da kazanırsa desteklemeye başlarım!!!

14.11.2004

Arsenal Serbest Düşüşte

Uzun süre siz ortakafagol.com takipçilerineıları yazılarımla ulaşamadım. The Premiership köşesini öksüz bıraktım. Üniversiteye uyum süreci uzun sürdü herhalde. Umarım bundan sonra siteye daha sık yazı yazabilirim.
Son yazımdan bu yana Ada’da işler epey karıştı. Özellikle Avrupa Kupalarının ve Lig Kupası’nın başlamasıyla yoğunlaşan fikstürler, sakatlıkar, istifalar Premier League’in çehresini iyice değiştirdi. Sırayla başlayalım. İlk yazımızın konusu Arsenal.

Rekorların takımı, maç trafiğinin getirdiği yorgunluğa dayanamadı. Geçen sezon çoktandır özlemini çektikleri lig şampiyonluğuna ulaştıktan sonra Nottingham Forest’ın ligdeki yenilmezlik rekorunu kırıp, yine aynı rekoru 47 maça uzatan “Topçular,” bekaretlerini ezeli rakipler Manchester United’a kaybettiler. Aynı geçen sezonun ilk Arsenal-United derbisi gibi ziyadesiyle olaylı geçen maçta Man Utd, tartışmalı penaltıyla galibiyeti alan taraf oldu. Maçtan sonra, televizyon görüntüleriyle Ruud van Nistelrooy’un Campbell’a yaptığı çirkeflik tespit edildi ve Hollandalı 3 maç ceza aldı. Hatırlayacağınız gibi geçen sezon da van Nistelrooy, Serhat Akın’a özenip artistik hareketlere başvurmuş ve Robert de Niro’yu kıskandıracak dramatiklikteki hareketleriyle Arsenal’li oyuncuların kart yağmuruna maruz kalmasına neden olmuştu.
Ancak Arsenal’in bu düşüşü adeta geliyorum demişti. Geçtiğimiz sezon kazanılan şampiyonluk sonrası Wenger ve adamlarının en büyük hedefinin yıllardır boyunları bükük terk ettikleri Avrupa’da elde edilecek bir başarı olduğunu herkes biliyordu. Arsenal, sezon öncesi bütün bahis şirketlerinin Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu için en büyük aday olarak kendilerini göstermelerinden de büyük ölçüde gaza gelmişti. Ancak Rosenborg ve Panathinaikos’a karşı üst üste alınan beraberlikler takımın moralini ve kondisyonunu olumsuz etkiledi. Peki Arsenal’in bu düşüşünün nedenleri neydi?
Evet, Arsenal belki de ligdeki en uyumlu ve “takım gibi” takım, oyuncuları birbirine uyum sağlamışlar, ancak Arsene Wenger’in oyuncularını bir türlü verimli bir rotasyona oturtamaması yıllardır Arsenal’in başındaki en büyük dert. Burada dünyaca ünlü bir takım olmasına rağmen, sezonun başından beri bir maça dahi Ashley Cole, Lauren, Kolo Touré ve Henry’siz çıkmamış bir takımdan bahsediyoruz. Tamam Henry belki dayanıklılığı ve sakatlanmama gibi özellikleriyle bir futbol fenomeni olabilir (kendisi bu durumu antrenmanları ve maçları dışında bütün gün yemek yiyip uyumaya ve karısı Claire’yle vakit geçirmeye borçlu olduğunu söylüyor), ama özellikle diğer oyunculardaki performans düşüşü sezon başına bakıldığında oldukça belirgin. Wenger hoca belki de uçak fobisi yüzünden İngiltere dışına çıkamayan Bergkamp’ı özellikle lig maçlarında oynatmadığına pişmandır. Zira veteran futbol psikopatı, sezonun ilk maçlarında beş sene gençleşmiş bir görüntü sergilemişti. Bergkamp’ı bıraktık, bu takımda geleceğin yıldızı statüsünde Gael Clichy, Jermaine Pennant, van Persie gibi oyuncular var. Rotasyondan faydalanan tek gencin Fabregas olması düşündürücü.
Bir de Arsenal’de ciddi bir zihinsel konsantrasyon sorunu var. Neredeyse tüm maçlarda, ilk golü attıktan hemen sonra bir gol yemeyi takım adet haline getirmiş durumda. Maçların kazanıldığı günlerde de mevcut olmasına rağmen sonrasında atılan minimum 2 gol nedeniyle kimsenin dikkatini çekmeyen bu kronik sorun, özellikle son Crystal Palace-Arsenal maçında iyice ayyuka çıktı. Bu kadar ciddi hedeflere oynayan bir takımın oyun disiplininden bu kadar kolay kopması rakiplerinin affedecekleri bir hata değil. Nitekim önce Crystal Palace affetmedi ve Arsenal bütün maç savunmasını açmaya didindiği rakibinin kaleye ilk şutunda golü yedi. Ardından da Mourinho’nun Chelsea’si liderliği kaptı. Bakmayın siz, Arsenal bu hafta Tottenham’ı çok önemli bir Londra derbisinde 5-4 yenmiş olabilir (son 4 maçtaki ilk galibiyetleri) ancak Campbell’sız (Cygan’lı) defansın düştüğü içler acısı durum ortada. Özellikle oyun disiplini ve yan toplar konusunda sezonun ilk yazılarından beri belirtmekten dillerimizde tüy biten sorunları yaşıyorlar.
Ne diyelim, Allah sabır versin, diyoruz…

4.11.2004

Avrupa futbolunda sürprizler - Üçüncü bölüm : Galatasaray SK - 1999 / 2000 UEFA Kupası sahibi

Yerel basında olsun, Avrupa basınında olsun genel görüş Türkiye’de futbolun çok sevildiğidir. Okumaya başladığımdan beri futbolla ilgilenen ve Türkiye’de doğmuş, burada büyümüş biri olarak bu genel görüşe katılmıyorum. Türkiye’de futbol fanatizmi vardır ancak bunun kaynağı futbol sevgisi değil hayatlarına anlam arayan Türkiyeli vatandaşların hayatlarını adayacakları bir konu olarak futbolu seçmiş olmalarıdır. Türkiye’de futbolsever olarak adlandırılan futbol izleyicilerinin geneli kendilerini futbola mecbur hissederler. Tüm diğer zorunluluklarını bir kenara atıp maç izlemeyi tercih edenler bunu içlerindeki maç aşkından dolayı değil geceleri rahat uyuyabilmek için yaparlar. Çalışmaktan kalan zamanınızın çoğunluğu özellikle kahvehane gibi erkek egemen sohbet mekanlarında geçiyorsak ortama kabul edilmek için mutlaka futbol bilginizin olması gereklidir. Çok şey bilmeniz beklenmez, medya organlarındaki spor programlarını üstünkörü takip etmeniz yeterlidir. Kendinize özgü görüşlerinizin yerine futbol ulemalarının yargılarını kabul etmeniz ve onları savunmanız da şarttır. İşte o zaman futbolsever olarak adlandırılırsınız. Oysa bu futbolseverlerin hiçbirini maç izlerken keyifli bir halde göremezsiniz. Ya takımları zor durumda oldukları için kızgındırlar ya da takımları önde olmalarına rağmen memnuniyetsiz ve streslidirler. Ne zamanki maç biter, futbol sona erer onların da mutluluğu başlar. Mutluluklarını da rakip taraftarlarla atışarak, caddelere çıkıp başka bir zaman yapamadıklarını yaparak(örneğin yeni aldıkları silahlarının yeteneklerini test etmek), içlerindeki bağırma çağırma, dağıtma isteklerini tatmin ederek gösterirler. Önemli futbol zaferlerinden sonra meydanlarda oluşan kalabalıkların coşkusu tüm kanallardan canlı olarak yayınlanır. Ertesi gün ise günün ölü-yaralı bilançosu yayınlanır ve olayların tekrarlanmaması temennileriyle programlar bitirilir. Peki yurdum insanı futboldan ne beklemektedir ki ? Tuttukları takımlarının yerel ligde başarılı olması mı, yaşadıkları ülkenin futbol takımlarının uluslararası platformlarda başarılı olması mı, yoksa milli takımın önemli rakiplere karşı tek maçlık galibiyetleri veya uluslararası turnuvalarda ülkenin gururunu okşayacak sonuçlar almasını mı beklemektedir? Muhtemelen hepsini birden istemektedir. Kendi işlerinde bulamadıkları tatmini futbolda aramaktadır. Futbol bir spor dalı olmaktan çok yurdum insanının hayallerinin gerçekleştiği yegane alana dönüşmüştür. Bu yüzdendir ki Türkiye’de futbol oynamak, takım yönetmek ve futbol klübü idare etmek zordur. Beklentiler yüksek olduğu için taraftarın isteklerine cevap vermek zordur. Başarılarınız, üzerinden kısa bir süre geçer geçmez yeni hedeflere dönüşür ve hedefe ulaşamadığınızda eski başarılarınız bir kalemde silinip tamamen başarısız ilan edilir ve gitmeye zorlanırsınız. İşte böyle bir ortamda, 17 Mayıs 2000 tarihinde Galatasaray SK, Kopenhag’da yapılan UEFA kupası finalinde İngilizlerin ünlü takımı Arsenal karşısında galip gelmiş ve Türk futbolu tarihinde ilk kez bir Avrupa kupasında final oynayıp kupayı almıştır.

Avrupa arenasında büyük bir sürpriz olarak değerlendirilen bu başarı Türkiye kamuoyunda destansı bir zafer olarak nitelendirilmiştir. Başta teknik direktör Fatih Terim ve takımın Romen yıldızı Hagi olmak üzere takımın tüm oyuncuları kahraman ilan edilmiştir. Türkiye hükümeti ülke tanıtımına katkısından dolayı kulüp yönetimini, teknik kadroyu ve takım oyuncularını ödüllendirmiştir. Yerel basın Galatasaray kulübünü yılın hatta asrın takımı seçmiştir. Rakip takımlar da bu tarihi başarıya imrenerek bakmış ve benzeri bir başarı için takımlarını yenileme yoluna gitmiştir. Kısacası ülke futbolunda çıta yükselmiştir. Ne yazık ki geçen dört sene içinde bu başarıya yaklaşılamamıştır. Belki 2001 yılında yine GS’nin Real Madrid karşısında kazandığı Süper Kupa finalini ve Şampiyonlar Ligi’nde yine Real Madrid’e karşı oynadığı çeyrek finali bu genellemenin dışında bırakabiliriz. Ancak yine de rahatlıkla söyleyebiliriz ülke futbolu GS’nin UEFA şampiyonu olmasından gerekli dersleri alamamıştır. Ülkeler bazında yükselmiş olan Türkiye’nin puanı hızla düşmektedir ve yakın bir gelecekte de herhangi bir futbol takımımızın bir kupa finali oynaması beklenmemektedir. Peki ne oldu da GS şampiyon oldu ve ne oldu da kupanın sefasını sürmeden takım dağıldı, kulüpler bazında bir daha yarı final bile göremedik?

Fatih Terim, 1996 yazında Türkiye milli takımıyla tarihinde ilk kez İngiltere’deki Avrupa Futbol Şampiyonası’na katıldığında turnuva sonrası için GS ile anlaştığı biliniyordu. Turnuvada çok başarılı olmamasına rağmen Terim’e güven devam ediyordu ve o da 3 yıl üst üste takımını Türkiye Ligi’nde şampiyon yaparak bu güveni hak ettiğini gösteriyordu. Yine de takımlarından Avrupa’da başarı bekleyen taraftarlar hayal kırıklığı içindeydi. 1999-2000 futbol sezonuna girilirken GS’nin öncelikli hedefi Avrupa’da başarıydı. Şampiyonlar Ligi eleme turunda Rapid Wien’i iki maçta da yenerek eleyen GS’nin H grubundaki rakipleri AC Milan, Chelsea ve Hertha Berlin takımlarıydı. Daha önce hiç gruptan çıkamayan GS’ın hedefi bu sefer gruptan çıkmaktı. İlk maçta Berlin takımıyla kendi evinde 2-2 beraber kalan GS, ikinci maçta Milano’ya gidiyor ve 2-1 yenilerek İstanbul’a puansız dönüyordu. İkinci deplasman maçını Londra’da oynayan GS, oradan da 1-0’lık mağlubiyetle evine dönüyordu. Kendi evinde Chelsea takımıyla karşılaşan GS bu maçta tarihinin en ağır yenilgilerinden birini tadıyordu:0-5. Taraftar, spor yazarları ve yönetim kızgındı. Kulübün maddi sorunları vardı ve kaliteli yabancı alamamışlardı. Mevcut yabancıların en iyileri Hagi, Popescu, Taffarel iyice yaşlanmışlardı ve nerdeyse son sezonlarını oynuyorlardı. Diğer yabancılardan ise sadece Capone düzenli olarak kadroya girebiliyor, Bruno ve Marcio pek süre alamıyorlardı. Hakan Şükür ve Arif ikilisi çok gol kaçırıyor, defans bazen akıl almaz hatalar yapıyordu. Ancak Fatih Terim her zaman oyuncularının arkasında oldu. Takımına inandı ve eleştirilere karşı takımını hep korudu. Usta bir motivasyon hocası olarak takımını Berlin deplasmanına hazırladı ve elde ettikleri 4-1’lik galibiyetle de amaçlarına ulaştı. Son maçlarını AC Milan’la Ali Sami Yen’de oynayacaklardı ve bu maçtan alacakları üç puan onlara UEFA yolunu açacaktı. Aynı zamanda Milan’ı kupanın dışına iteceklerdi. Maç heyecanlı bir çekişmeye sahne oldu. Son dört dakikaya 2-1 yenik giren GS, 87’de Hakan Şükür ve 91’de de Ümit Davala’nın penaltı golüyle 3-2’lik galibiyete uzanıyordu. Bu galibiyet gelecek sürprize açılan bir kapı görevini görüyordu.

İlk rakip Bologna’ydı ve deplasmandan beraberlik dönen GS, kendi evinde 2-1 kazanarak tur atladı. Aslında önceleri UEFA kupası pek ciddiye alınmıyor, Şampiyonlar Ligi’nden elenmenin hayal kırıklığı devam ediyordu. GS; Terim’in istediği baskılı futbolu zaman zaman oynayabilse de sürekliliğini kaybediyordu. Güçsüz bir İtalyan takımı olsa da Bologna zorlu bir rakipti ve GS böyle bir takımı eleyince özgüveni yerine geldi. 4.turdaki rakipleri Almanya’nın B.Dortmund takımıydı. Alman takım yakın geçmişte Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmuş yetenekli oyunculara sahip bir takımdı. Ancak özellikle Hagi önderliğinde Okan Buruk, Emre Belezoğlu, Suat Kaya gibi oyuncularla güçlü bir orta saha kuran GS rakibi orta alanda boğuyor, oyunlarını bozuyor ve Hagi’nin yeteneklerini kullanarak oyun kuruyordu. Forvette Hakan Şükür’den başlayan pres sahanın her yerinde devam ediyor, ayrıca defansta Popescu ve Bülent Korkmaz deneyimli kaleci Taffarel’in önünde sağlam bir hat oluşturuyordu. Kanatlarda Ergün Penbe, Hakan Ünsal, Capone, Ümit Davala, Hasan Şaş gibi alternatifler kadroyu zenginleştiriyordu. Deplasmanda Dortmund takımını 2-0 yenen Cim Bom evinde 0-0 berabere kalıyor ve çeyrek finale yükseliyordu. Takım her maç daha iyi futbol oynuyordu. Hagi hırsı ve liderlik özellikleriyle Terim’in sahadaki en büyük yardımcısıydı. Yönetim önemli bir maddi kriz içindeydi, hatta futbolcuların paralarını zamanında ödeyemiyordu ancak Terim bu durumun takıma yansımasını engelliyor, problemleri sezon sonuna öteliyordu. Çeyrek finalde İspanyol takım Mallorca ile ilk maç deplasmanda oynanacaktı. Kurada da şans GS’ın yanındaydı. Deplasmanda daha iyi oynayan GS Mallorca’yı İspanya’da 4-1’lik skorla bozguna uğratıyor ve neredeyse yarı finale çıkmayı garantiliyordu. Rövanş maçında Ali Sami Yen’e gelen taraftarlar 2-1 takımlarının galibiyeti ile biten maçın ardından yarı final şarkıları söylüyordu. Bu yarı final, Kupa 1’de Türk futbolunun gördüğü ikinci yarı finaldi. İlkini de yine GS, Hagi’nin eski takımı Steau Bükreş ile Şampiyon Kulüpler Kupası’nda oynamıştı. Bu seferki rakip İngilizlerin genç ve gelecek vaat eden takımı Leeds United idi. İlk maç bu sefer İstanbul’daydı. Maç öncesi bir trajedi yaşanıyor ve Leeds United’lı iki fanatik taraftar, kimliği belirsiz kimseler tarafından bıçaklanarak öldürülüyordu. Daha sonra yakalanan zanlılar tahrike kapıldıklarını iddia edecekler ve ceza indiriminden faydalanacaklardı. Ancak olan yine futbola olacak ve GS’nin kazanacağı kupaya kapkara bir leke düşecekti. Leeds United oyuncularının şaşkınlık ve yas içinde oynadıkları ilk maçı GS 2-0 kazandı. İngiltere’de ise Terim ve oyuncularını büyük bir öfke, kin ve intikam çığlıkları bekliyordu. Maça Türk izleyiciler alınmadı. GS sahaya çıktığında on binlerce Leeds United taraftarı çığlıklarıyla ortalığı cehenneme çeviriyordu. Maça hızlı başlayan GS üstündeki baskıya rağmen 2-0 öne geçiyor ancak bu üstünlüğünü koruyamıyor ve maç 2-2 beraberlikle bitiyordu. Bir futbol maçı değil, kızgın bir topluluğun öfkesi bitiyordu. Ancak hiçbir zaman ölmüyordu. Bir sonraki sezon bu öfke bir başka Türk takımı Beşiktaş’a altı golle patlayacaktı. Galatasaray ise finaldeydi. İnanılmaz görünen bir başarı bir dizi engelin aşılmasıyla gerçekleşmişti. Terim oyuncularıyla gurur duyuyordu. Ancak son maçta kırmızı kart gören genç oyuncu Emre Belezoğlu’na yaptığı çirkin hareket unutulmayacaktı ve gündeme getirilecekti. Finalde cezalı duruma düşen Emre bir sonraki sezonun sonunda GS’dan ayrılacak ve takım arkadaşı Okan ile beraber Inter Milan takımıyla anlaşacaktı.

GS zor bir yarı final serisinden sonra finalde de karşısına yine bir İngiliz takımı buldu: Arsenal. Bu seferki rakipleri en zorlu rakipleriydi ve kupanın da en büyük favorisiydi. GS gibi ŞL’den UEFA Kupası’na geçmişlerdi. Deportivo, W.Bremen, Lens gibi takımları geride bırakıp finale yükselmişlerdi. Teknik Direktörleri ise kariyeri yükselişte bir Fransızdı: Arsene Wenger. Final Kopenhag’ın Parken Stadı’ndaydı. Fatih Terim finale kalmanın kendisine yetmeyeceğini kupayı almak istediğini söylüyordu. Türkiye’deki başarı sömürücü futbolseverler GS’nin başarısından pay çıkarmak için maç saatini bekliyordu. Sonunda maç başladı ancak doksan dakika iki takımın da birbirlerini mağlup etmesine yetmedi. Uzatmalarda Hagi kırmızı kart görünce dengeler Arsenal lehine döndü. Ancak Taffarel’in mucize kurtarışları maçı penaltılara götürüyordu. Penaltılarda daha iyi konsantre olan, belki de daha çok kupayı isteyen GS başarılı oluyor ve mucize üstüne mucize gerçekleşiyor, Türk futbolu Avrupa’da ilk kupasına kavuşuyordu. Fatih Terim ve öğrencileri kupayla poz verdiklerinde başarıya aç bir ulusa yaşattıkları için gurur duyuyorlardı.

Önceki yazımda tanımlamaya çalıştığım Aziz Futbol bu sefer de GS’nin yanındaydı. GS kupayı hak etmişti ancak yine de kupaya ulaşmak için Aziz Futbol’un iznine ihtiyacı vardı. Herkes biliyordu ki penaltılarda Arsenal galip gelseydi kimse kupayı hak etmediklerini söylemeyecekti. Futbol kimsenin kesin yargılarda bulunamayacağı bir spor dalıdır. Bazen takımlar galip gelmeyi beceremezler ve iki takımda galibiyeti hak etmediğinden beraberlik skoruna razı olurlar. Ancak final maçlarında iki takımın da kupayı kaldırması kabul edilemeyeceğinden ki bana göre son derece mantıklı bir uygulama olurdu bu, penaltılar icat edilmiştir. Heyecanlı olduğunu kabul etmeme rağmen futbolun ruhuna uygun bulmadığım bu çözümü desteklemiyorum. Ancak ufukta daha iyi bir çözüm belirmediği sürece bu uygulamanın devam edeceğini düşünüyorum.

UEFA kupasını kazanan GS bir sonraki sezona Terim’i ve Hakan Şükür’ü kaybederek başladı. Yeni teknik direktör Lucescu takımına Süper Kupa’yı kazandırmasına rağmen iki sezon sonra Beşiktaş’a geçti. Takımdaki erozyon Emre, Okan, Ümit, Taffarel, Popescu, Hakan Ünsal gibi oyuncuların ayrılması Hagi’nin futbolu bırakması gibi nedenlerle devam etti. GS, yönetim değişikliğine rağmen finanssal problemlerle halen boğuşmakta. İkinci Fatih Terim dönemi başarısızlıkla sonuçlandı. Şu an yeni teknik direktör Hagi’den kulübün 100.yılında şampiyonluk bekleniyor ve kimse yeni bir Avrupa Kupası Şampiyonluğu’nun hayalini bile kurmuyor. Belki de oyuncu kaybından daha önemlisi hedef kaybıdır.

Futbolda kazanmanın formülü yoktur. İyi bir takım kurmak sadece başlangıçtır. Başarı sabrın ve kazanma azminin sonucudur. Ne yazık ki ülkemiz sınırları içindeki futbol yorumcuları her geçen gün daha acımasız, sabırsız olmaktadırlar. Daha acısı ise takım yöneticilerinin ve bazen oyuncuların bu tarz yorumlardan etkilenmeleridir. Türkiye Ligi Avrupa’nın ikinci sınıf liglerindendir ve Türkiye’deki büyük kulüpler de Avrupa’nın ikinci, hatta üçüncü torba takımlarıdır. Ancak futbolda dördüncü torba takımlarının da sürpriz başarılara imza attığı görülmüştür. Özellikle istikrarlı bir kadroyla oynayıp takım olabilmiş futbol kulüplerinin Avrupa’nın kadrosu oturmamış zengin kulüpleri önünde her zaman kazanma şansı vardır. Aziz futbolun da yardımıyla kazanmayı sürekli bir hale getirip önemli turnuvaların sonuna kadar gitme ve kupa alma şansları da vardır. İşte bu yazı dizisinde bu tür sürpriz başarıları inceledim. Ülkemiz takımlarının da bu örnekleri dikkatlice incelemesinde fayda var kanımca. Yeni kupaları kazanmanın yolu hatalardan ders almaktan geçer. Yine de gerçek futbolseverin kalbi sadece kazananla atmaz çünkü futbolda kaybeden de futbol oynar bazen daha da güzel oynar ve temelde bir oyun olan futbol da oynamaktan zevk almak için icat edilmiştir. Bize düşen de oynayanların zevkine ortak olmaktır. Bir futbolsever ve iyi bir Fenerbahçeli olarak her zaman top oynamaktan takımımın kazanmasını görmekten daha çok zevk aldım. Herkese de takımları kaybettiğinde veya kazandığında maçı sahada bırakıp sokağa dönmesini ve futbol oynayarak oyundan zevk almasını tavsiye ederim.
Son olarak önümüzdeki Avrupa Kupaları için sürpriz adaylarımı açıklayayım:

Şampiyonlar Ligi: Panathinaikos
UEFA Kupası: Fenerbahçe.(tamamen duygusal)

29.10.2004

Belçika Ligi'nde 10. Hafta

Merhaba! Öncelikle Jupiler Ligi özetleri yazılarımdaki bu küçük kesinti yüzünden özür dilerim ancak her zaman yazmak için zamanım müsait olmuyor.

Westerlo 0 – Mouscron 1
A.A. Gent 3 – Charleroi 1
St-Truiden 2- FC Brussels 0
Beveren 5 – Cercle Brugge 1
Oostende 2 – Lierse 3
Mons 0 – Lokeren 1
Mouscron deplasmandaki 364 günlük galibiyetsizlik serisine Polonyalı forvetleri Marcin Zewlakow’un 28. dakikadaki gölüyle son verdi. Gent ise Charleroilı oyuncuların 2 kendi kalesine golle rahat kazandı ve klasmanda iyi bir sırayı hak ettiğini gösterdi. Ligin alt sırasındaki mücadelede Saint-Trond, pazartesi günü istifası başkan tarafından reddedilen Emilio Ferrera’nın Brussels’i ile karşılaştı. Beveren’in Fildişi Sahillileri perşembe günü UEFA kupasında Stuttgart’tan yediği tarifeyi Cercle’e uyguladı.Oostende evinde bir mağlubiyet daha aldı. Lierse’de Romen Marius Mitu gözkamaştırmaya devam ediyor. Mons ise geçen haftaki Genk beraberliğinden sonra pek bir varlık gösteremedi

Club Brugge 2 – La Louvière 0
Bu hafta Blauw en Zwart, La Louviere ile karşılaştı. Louvierelilerin bir kaç atağına karşılık Brugge’ün defansif sistemi bir kez daha evinde taviz vermedi. Devrenin berabere biteceği düşünülürken Sloven milli oyuncusu Nastja Ceh genç Sylvio Proto’yu yanıltıp fileleri buldu. La Louviere 2. yarıda Brugge savunmasını delmeye çalışsa da başarılı olamadı. Üstelik Gaëtan Englebert, 81. dakikada farkı ikiledi.

Brugge köşesinden not edilmesi gerekenler : Belçikalı milli Philippe Clement bu maçta, UEFA Kupası’ndaki kötü oyunu nedeniyle yedek kulüpesindeydi.(Brugge deplasmanda 2-1 öne geçtiği maçta 3-2 yenilmişti)(onun yerine genç Çek David Rozehnal oynadı) Peter Vanderheyden’nin Betis’e taransferinden sonra Kanadalı yetenekli genç sol bek Michaël Klukowski’ye ilgisi ayyukaya çıktı.

GBA 1 – Standard 0
Standard GBA deplasmanına başarılı serisini sürdürmeyi ve bu cuma Brugge maçına kendine güvenerek çıkmayı umarak gitti.Ancak 54. dakikada Messoudi, kişisel becerisyle şık bir gol attı.Maçın sonunda Eric Deflandre, Rositto’ya yaptığı kamikaze müdahele ile kırmızı kart gördü. Liege takımı UEFA Kupası’ndaki Stau Bükreş yenilgisinden sonra taraftarlarına yeniden güven vermeyi amaçlıyordu ancak bu haftaki Brugge maçına arka arkaya 2 yenilgi alarak çıkacaklar.


Anderlecht 4 – Genk 2
Anderlecht ve Genk geçtiğimiz pazar gecesi karşılaştılar. Anderlecht köşesinde Çarşamba günü maruz kalınan bir Werder Bremen mağlubiyeti ile arka arkaya alınan 2 yenilgi ve Şampiyonlar Ligi’nde 3 maçta sıfır çekme vardı.

Üstelik, Engelaar’in ayağından ilk golü yiyen tarafta Anderlecht oldu. Ancak 24. dakikada Matouku 2. sarı karttan kırmızıyı görünce rüzgar terse döndü. Buna rağmen Genk devrenin sonuna kadar dayandı.İkinci yarıya Broos Fransız Ehret yerine forvet Oleg Iachtchouk’yu alarak başladı ve Oleg 63. dakikada skoru güzel bir kafa vuruşuyla eşitledi. 4 dakika sonra Genk 10 kişi olmasına rağmen Beslija ve Priske’nin kollektif hücumu ile yeniden öne geçti. 76. dakikada Broos yeni bir değişiklik yaptı ve taraftar tarafından yuhalanan Lovre yerine genç Rus Gerk’i oyuna aldı.Oyuna yeni giren Gerk’in ortasında Genk savunması topu kendi kalesine attı. 89. ve 90. dakikalarda Aruna Dindane skoru belirledi.

22.10.2004

Avrupa futbolunda sürprizler - İkinci bölüm : Yunanistan Milli Takımı - UEFA Euro2004 Şampiyonu

Futbol ne kadar önemlidir sizin için? En azından bu soruyu düşünmeye değecek kadar önemli midir? Hayatınızda futbolun yerini sorgulamaya vakit ayırır mısınız? Bence yaşamak ne derece anlamlı ise futbol da o kadar değerlidir. Hepimiz biteceğini bidiğimiz bir hayatın daha katlanabilir olması için uğraşırken yaptığımızın ne derece saçma olduğunu biliriz. Biliriz de yaşamaktan vazgeçmeyiz gene de. İşte bizim gibi futbolseverler için de futbol, yaşamın saçmalığını görmezden gelmemize ve belki de bir sonraki maça dek her seferinde hayata tutunma motivasyonumuzu sağlamamıza neden olandır. Bunun içindir ki sloganımız; "Futbolu sevmek hayatı sevmektir" olmalıdır. Her çift yılın yazında futbolseverler için bir bayram organize edilir: Ulusal takımların mücadele ettiği Dünya ve Avrupa Şampiyonları. Birçoğumuz da belki sırf o bayramı yaşamak için zamanın geçmesini diler ve her birinin aynı gibi geçen günlerin içinde doğurduğu boşluğu bu beklentinin yarattığı heyecanla doldururuz. 2004 yılına girdiğimiz günden beri de Portekiz'de düzenlenecek olan Avrupa Şampiyonası turnuvasını sabırla bekledik. Haziran çabucak geldi ve bir aylık festival de göz açıp kapatıncaya kadar bitti. Dahili olduğumuz ülkenin milli takımının bir dizi becerisizlik sonucu uzaktan izlediği turnuvanın finali büyük bir süprize sahne oldu. Komşumuz Yunanistan'ın futbol milli takımı dillere destan bir mücadele sonucu önemli rakipleri tek tek geçerek kupayı aldı. Herkes yorumunu yaptı, kendine göre dersini aldı. Bazıları çalışmayı, mücadeleyi sonuna kadar sürdürmeyi yüceltti. Başarının azmin, hırsın, sürekli güçlü kalmanın ürünü olduğunu savundu. Bazıları futbolda şans faktörüne dikkat çekti. Bazen ne kadar çok uğraşsan da, herşeyi doğru yapsan da kazanmak için şansa ihtiyacın olduğunu öne sürdüler. Bazıları istikrarın ve takım olmanın önemini vurguladılar. Sonuçta futbol bir takım oyunuydu ve istikrarlı bir takım kuranların her zaman başarılı olduklarından bahsettiler. Bazıları Yunanistan'ın başarısını tesadüfi buldular ve hatta eleştirdiler. Teknik direktör Otto Rehhagel'in anti-futbol oynattığını ve bunun zayıf takımlara her zaman kötü örnek olacağını ve futbolun giderek daha zevksiz bir spor haline geleceğini yazdılar. Oysa futbol hiçbir zaman tek yönden değerlendirilebilecek bir olgu olmadı. Hepsinin dediklerinde doğruluk payı vardı elbet ama bu kadar çok tartışılan futbolu hep kendi istedikleri gibi görüyorlardı. Futbol hiçbir zaman gol atmaktan ibaret olmadı. İyiki de olmadı yoksa en önemli özelliğinden, hayata benzerliğinden yoksun kalacaktı. Doğrudur, "futbol fena halde hayata benzer" ancak her zaman bir oyundur. Üç ihtimallidir ve her ihtimalin de mutlu ettiği tek kesim biz gerçek futbolseverlerizdir. Çünkü biliriz ki sonuçlar, en önemli başarılar, en unutulmaz kupalar bile ölümlüdürler. Sadece başarıya, kazanmaya odaklanmışsanız hiçbir zaman takımınız sizi tatmin edemez çünkü başarı beklentiyi doğurur ve bu sonsuza dek gider. İçiniz de klasik bilgisayar oyunu CM'yi bitiren var mı? Hangi başarı taraftarı susturur ki? İşte bu yönden futbolun hayatla da bir paralelliği söz konusudur. Çünkü kimse hayatın ne zaman sona ereceğini bilmez. Ben derim ki futbolu güzelleşmesi gereken bir sevgili ya da mükemmelleşmesi gereken bir matematik formülü gibi değil bizi hayata bağlayan, ölümlü hayatımızı anlamlı kılan ölümsüz bir oyun olarak görelim.

Biliyorum yazının başlığından beklediğiniz şu ana kadar yazdıklarım değildi elbet. Ama bu sefer ki yazımda önceki yazımdaki gibi maç maç sürpriz bir başarı hikayesi anlatmak istemiyorum. Onun yerine futbolda ve hayatta sürprizin ne demek olduğunu incelemek istiyorum. Yine de, hepiniz Yunanistan'ın öyküsünü bilseniz de, bir özet olarak bu sürprizin nasıl gerçekleşmek gerektiğini anlatmak gerek kanımca. Grup maçlarına İspanya ve Ukrayna önünde aldıkları 2-0'lık iki mağlubiyetle başlayan Yunanistan gol yemeden 8 gol atıp üst üste altı galibiyet aldı. 18 puan toplayarak İspanya'nın önünde grup birincisi olarak finallere yükseldiler. Emenistan'dan sadece bir gol fazla atmışlardı ve dört maçı 1-0 kazanmışlardı. İlginç bir not defansif bir futbolu tercih etmelerine rağmen hiç berabere kalmamışlardı. İspanya'yı deplasmanda 1-0 yenerek dikkatleri çekmişlerdi. Finallerin açılış maçında Portekiz'i 2-1 yenerek otoriteleri şaşırtan Yunanistan, İspanya ile de 1-1 berabere kalarak son maçta Rusya karşısına rahat ve 14 maçtır yenilgisiz çıkıyordu. Futbolun aziz bir spor olduğu tekrar kanıtlandı ve iddiasız Rusya'ya 2-1 yenildiler. Turnuva sonuna dek bir daha hiç yenilmeyeceklerdi. Çeyrek finalde favori Fransa'yı 1-0 yenerek herkesi şok eden Yunanistan yarı finalde güçlü Çek Cumhuriyeti karşısında da favori değildi. Çoğunluk tarafından en güzel futbolu oynayan takım olarak gösterilen Çek Cumhuriyeti'ni neredeyse kendileriyle özdeşleşen 1-0'lık skorla eleyip finale çıktılar. Aziz futbol finalde karşılarına ev sahibi Portekiz milli takımını tekrar çıkarmıştı. Bahisçilere göre yine favori değillerdi. Yine aynı futbolllarını oynayıp Portekiz'i ikinci kez yendiler. Skor bir klasikti ve bu onların eleme gruptakilerini sayarsak yedinci 1-0'larıydı. Avrupa şaşkındı, Otto kral ilan ediliyordu ve Yunan oyuncuların değeri artıyordu. Ama herkes biliyordu ki tek tek değil takım olarak değerliydiler. Turnuvanın en değerli oyuncusu, bence biraz da sembolik olarak takım kaptanı Zagorakis seçiliyordu. Yunanistan önemli bir sürprizi başarmıştı. Oynadıkları futbola anti-futbol diyenlere katılmıyorum. Futbol artistik çalımlardan, topuk paslarından, fantastik gollerden ibaret değildir. Güzel bir kaleci kurtarışı, orta sahayı rakibe dar eden futbolcular, defansın yetenekli golcülerin şaşırtmalarına karşı verdiği mücadele, forvet oyuncuların rakip defansa baskı yaparak top kazanmaları veya oyunun kurulmasına izin vermemeleri, basit paslarla ceza sahasına girilmesi ve kolay bir vuruşla gol atılması gibi futbola özgü ayrıntılar da sevilir. Letonya'nın gol atmak için uğraşı ve ilk kez çıktıkları Avrupa Şampiyonası'nda puan almak için verdikleri mücadele de en az finaldeki mücadele kadar heyecan vericidir. Benim için turnuvanın en güzel maçı Danimarka-İsveç mücadelesiydi. Evet bu maçta 4 gol izlenmiştir ama benim için önemli olan iki takımın da maç öncesi ortaya atılan şike söylentilerine karşın yürekten oynamalarıydı. Trajik bir şekilde son dakikada berabere biten maç şike iddiasında bulunanların öngördüğü gibi bitmiştir ancak maç sonucu kendilerinden başka kimse iki takımı da suçlamamıştır. Şampiyona gelirsek; evet doğrudur, Yunanistan turnuva boyunca tek bir maç dışında sürekli oyunu kendi sahasında kabul etmiştir. Peki bunu yaparken futboldan başka bir oyun mu oynamışlardır? Sürekli oyunu yavaşlatmaya, rakibi sinirlendirmeye yönelik mi oynamışlardır? Yaptıkları sadece uygulayabildikleri en iyi taktiği mükemmel bir şekilde sahaya yansıtmaktır. Asıl soru şu olmalıdır: Bu kadar güçlü, favori, en iyi futbolu, en modern, güzel, göze hoş gelen futbolu oynadıkları söylenen takımlar neden Yunanistan karşısında her zamanki oyunlarını oynayamamışlardır? Hep söylenen açık alan bulduğunda oynayan futbolcu/takım lafları ne kadar anlamlıdır? Bu bakış açısı futbola tek yönlü bir bakış açısıdır. Futbolda her zaman kapanan, iyi savunma yapan takımlar olacaktır. Önemli olan onların kapalı savunmalarını çözmek ve karşı ataklarına karşı gerekli tedbirleri almaktır. Ne Fransa, ne Çek Cumhuriyeti, ne İspanya, ne de Portekiz alternatif hücum planlarını sahaya yansıtabilmişlerdir. Otto ve takımı hepsini tek tek denize dökmüştür ve en iyi futbol oynamayı en çok hücumu düşünmekle eş tutan zihniyeti de şaşkına uğratmıştır. Futbol şaşırtıcıdır ve belki de hepimizin futbola dair kalıp düşüncelerimizi gözden geçirmenin vakti gelmiştir.

Yunanistan oynadığı oyuna ve çözüm bulunamayan savunmasına rağmen turnuvanın herhangi bir aşamasında elenebilirdi. Oysa finale kadar çıktılar ve daha da zorunu başardılar, finalde kazandılar. Peki bu başarı kimin eseriydi? Otto? Takımın tüm oyuncuları? Yunan halkı? Yunan Federasyonu? Yoksa rakipler mi? Bence bu başarının sahibi Aziz Futbol'du. Kesinlikle şanstan bahsetmiyorum. Çünkü şans hiçbir zaman futbolda belirleyici rolde olmamıştır. Yunanistan tek golle kazanıyorsa sadece o tek golü atmasını bildiği için değil, gol yemediği için, ne golü bulmadan önce ne de sonra gol yemediği için de kazanıyordu. Bu küçümsenecek bir beceri değildir. Konsantre olmak, motivasyon, takım arkadaşlarına güven ve bağlılık içerir. Ancak yine de böyle bir sürprizi görebilmek için Aziz Futbol'un iznine ihtiyacımız vardır. Tıpkı hayat gibi. Hayatta ne zaman ne olacağını kimse bilemez. En umutsuz anlarda hayatınızın değiştiğine çok tanık olmuşsunuzdur ve bir açıklama getirememişsinizdir. Çoğunluk bu gibi durumlarda ilahi bir güce sığınır ve akıl sağlıklarını koruyabilirler. Ama bilmediğine inanmayı kolay yol olarak görenler yaşananlara başka bir isim verirler: Saçmalık! İşte hayatın hem tanımında hem de sürecinde var olan saçmalık futbolun içinde de vardır. Ben de bunu her ne kadar ilahi bir anlamı anımsatsa da futbolun azizliği olarak adlandırıyorum. Futbol var oldukça bu tür azizlikleri göreceğimizden emin olabilirsiniz. Bu yazımda teknik ve taktik bir analiz yapmaktansa futbolun içindeki sürprizi anlamaya çalıştım. Benim kafamdaki sorular asla tamamen yanıt bulmayacak. Ancak bu yazı sayesinde bazı yanıtlara sahip oldum, eğer sizin sorularınızı da yanıtlayabilmişsem yaşamanın o kadar da anlamsız olmadığına biraz daha inanacağım.