İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

13.11.2005

Yetti Artık İsyan Ediyorum

Kimse hakeme, UEFA'ya, Fatih Terim'e ve oyuncularmıza küfreden İsviçreilere suç atmasın. 2 sene önceki İngiltere maçından beri bu kadar ezildiğimizi hatırlamıyorum. Futbolun adaleti olsaydı İsviçre bize orada en az 4 atmıştı. Kaybetmek için elimizden geleni yaptık.

Ben artık isyan etmek istiyorum. Şunlardan bıktım:

1. Hiçbir maç iyi oynayamamıza rağmen, bütün yorumcuların ve futbol camiamızın, millilerimizi neredeyse her takıma karşı favori göstermesinden:

Elinizi vicdanınıza koyun ve lütfen söyleyin: Türk milli takımının son 2-3 senedir, milli gururumuzu okşayan, göze hoş gelen, baştan sonra üstün oynadığı üst düzey bir maç izlediniz mi (hazırlık maçlarını saymayalım lütfen)? Bu gerçeği bilmemize rağmen göz göre göre İsviçre gibi takımlar karşısında millilerimiz kağıt üstünde favori. Nedenmiş? Bizim takımımız bireysel yetenek bazında onlardan daha iyiymiş. Ey akılsız! Sana hatırlatırım: biiiiirrr, Futbol bir takım oyunudur. İkiiii, senin takımın bireysel açıdan gözünde büyüttüğün gibi de değildir. Bizim en üst düzey oyuncularımız Emre, Nihat, bir de Halil&Hamit Altıntop kardeşlerdir. Tamam, iyi oyuncular ama bu saydığım dört ismin hiçbiri de Avrupa’nın birinci sınıf oyuncularından sayılamazlar. Sayılsalardı dördünden biri Chelsea, Man. United, Barcelona, Real, Bayern, Milan, Juve gibi dünya klasında kulüplerin birinde oynardı.

Şimdi gelin isterseniz İsviçre kadrosuyla Türkiye kadrosunu karşılaştıralım. Bizim iki senedir Avrupa’da final oynayan Milan’da hiçbir oyuncumuz oynamıyor. Ancak İsviçreli Vogel bu takımda oynuyor. Forvetleri Alexander Frei, Türkiye liginden 20 kat daha kaliteli ve şeffaf bir lig olan Fransa 1. Ligi’nde yıllardır Rennes forması altında gol krallığına oynamakta. Genç stoperleri Senderos’a bilemedin bir-iki yıl sonra Arsenal savunması Campbell’dan miras kalacak. Vonlanthen, Avrupa’nın en çok potansiyel vaat eden genç forvetlerinden. 4 Eylüll 2004'te İsviçre'nin Faroe Adalari'ni 6-0 yendiği maçta hat-trick yaparak Dünya Kupası elemeleri Avrupa ayağında bugüne kadar hat-trick yapan en genç oyuncu, 19 yaşında, geçen senenin Şampiyonlar Ligi yarı finalisti PSV’de oynuyor. Bu geceki maçta sol kanadımızı deşen Magnin, Stuttgart’ta oynuyor. Türkiye ilk 11’inde ise en iyi 2 adamımız Hamit ve Emre yok. Almanya’da gol kralı olmaya giden Halit yedekte, ahı gitmiş vahı kalmış Hakan Şükür oyunda. Tuncay, Ü. Özat, Selçuk, Serkan özverili oyuncular fakat kariyerlerindeki en büyük başarı Anelka’yla aynı sahada idman yapabilmek. Nihat milli takımda hiçbir zaman Sociedad’da oynadığı gibi oynamadı. İ. Toraman’ın bekçiliğini yaptığı BJK defansının durumu ortada. Volkan desen Schalke maçında yediği gol yeter. Alpay, Rüştü gibi isimler ise zaman zaman üst düzey performanslar göstermiş olmalarına rağmen profesyonellik kavramları eksik olduğundan kariyerlerinin her basamağında mutlaka bir aksaklık yaşıyorlar. İngiltere bizi Euro 2004’ün dışında bırakırken genç Rooney’i 17 yaşında oynatan Eriksson’u alkışlayan zihniyet, Nuri Şahin’in oynatılmamasına hiçbir ses çıkarmıyor.

Kulüp düzeyinde de İsviçre Türkiye’yle bence aşağı yukarı aynı düzeyde. UEFA’da şu anda 2 temsilcileri var: Basel ve Grasshoppers. Bizim 1: Beşiktaş. Şampiyonlar Ligi’nde temsilcileri olmaması bizi aldatmasın; Basel 2 sene önce Şampiyonlar Ligi’nde Fenerbahçe’nin hiç gidememiş olduğu kadar yol gidip çeyrek final oyamıştı.

Basında İsviçre için şöyle dendi: çok koşan, takım oyunu oynayan, ancak kabiliyeti sınırlı takım. Pekala İsviçre basınında da Türkiye için şu denmiş olmasın: Çalım atmaktan başka bireysel hiçbir kabiliyeti olmayan, teknik ama fizik gücü zayıf, sıcakkanlı, tehlikeli fakat takım olmayı becerememiş bir ekip?

2. Duran toplardan, özellikle de yan toplardan gol yememizden:

Hiç yan topları ve yatay ölü top organizasyonlarını (kenardan frikik, korner) savunmakta zorlanmayan bir Türk takımı gördünüz mü? Aslında bu soruyu, “savunma yapmayı becerebilren bir Türk ekibi gördünüz mü” diye de değiştirebiliriz. Her maç aynı hikaye. Adam paylaşımı sıfır... Zıplamadan yan top savunmaya çalışan Türk savunması... Bunu altyapıda ya da antrenmanlarda öğretmek bu kadar mı zor?

3. Korkak, temposuz, çirkin futboldan:

Kazanmak, kaybetmek bir yere kadar... Ama milli takımın oynadığı hiçbir maç izleyeni eğlendirmiyor. Psikolojik baskı mıdır, stres midir, artık bilemem. Milli takım maçlarında hem oyuncular, hem seyirciler hep tutuk. Okan ve Alpay dışında “tekmeye kafa sokacak oyuncu” yok. Derbilerde bas bas bağıran seyirci, milli takım maçında gık çıkarmıyor. Bir de Trabzon gibi yerlerde milli takıma küfrediliyor, orası ayrı. Kim bilir Şırnak’ta maç oynansa ne olacak? Hiçbir zaman yüksek tempolu bir oyun oynayamıyoruz. Hep yan paslar, hep yatay dripling vs vs... Oynadığımız tüm maçlarda takım olmamaktan kaynaklanan bir disiplinsizlik, bir uyumsuzluk. Tahminimce Türk oyuncusunun takım oyununa yatkın olmamasından ve profesyonel düşüncesinin olmamasından kaynaklanıyor. Yaratıcılık, güzel futbol, ille de Ronaldinho gibi 7 adamı birden geçip topu doksana takmak değildir. İyi kurulmuş bir pas üçgeni, iyi bir arapas, güzel uygulanmış bir ofsayt taktiği bile seyircinin yüzünü güldürebilir. Bizim milli takımda ise paslaşma, top kazanma, orta yapmak yok. Oyuncularımızın çoğu kalenin 2 metre yakınına gelene kadar şut bile atmaya korkuyor. İsviçre maçında kaleye 3’ten fazla şutumuz yoktur herhalde. En büyük yaratıcılığımız oyunun temposunu düşürmek pahasına adam çalımlamak. Nereye kadar?

Gerçek şu: milli takımımız iyi bir takım değil. Güzel oynayamıyor, kazanmasını beceremiyor. İsviçre’den iyi hiç değil. Doğru, İsviçre’yi İstanbul’daki maç sonrasında eleyebiliriz. Hiç de sürpriz olmaz. Ancak elesek de elemesek de şu 2002’deki Dünya üçüncülüğünün getirdiği at gözlüğünü atmamız gerek. Ne yani? Bulgaristan da 1994’te Düyna 3.’sü olmuştu. Bir de şu aptal gururu bırakıp da mütevazı olmak, çok çalışmak gerek. Milan imparatoru Fatih Terim başımızdaymış, bana ne? Tek bir teknik direktör futbol fakiri bir ülkeyi 3 ayda nasıl yola soksun? Devir kendiyle hesaplaşıp çok çalışanın devri. Çalışmayıp böbürlenene ne yazık ki ekmek yok.

12.11.2005

Bir Devrin Sonu: United'ın çöküşü

Şampiyonlar Ligi kuralarının çekildiği zaman Premierleague yazarı Can Özenç ile konuşuyorduk. Bir önceki yazımın sonunda da belirttiğim gibi çekilen şanslı kuralar sonucu Arsenal ve Manchester United’ın önünün açık olduğunu düşünüyordum. Ancak o zaman bana Can, “ bu iki takım fazla İngiliz futbolu oynuyor, bu adamlar kıta Avrupası futbolu ile karşılaştıklarında tökezlerler” demişti. Nitekim Can haklı çıktı. Akdeniz futbolunun karakteristik özelliğinin İngiliz futbol takımına ters geldiği bilinir. Ve Portekiz, İspanyol ve Fransız takımlarının arasında United sonuncu olarak bu görüşü bir kez daha kanıtladı. Elbette bu çöküşün tek sebebi bu ters takımlar değil. Ancak bu grup sonunculuğu artık United için bir dönemin kapandığını kanıtlar nitelikdeydi. Nitekim United 11 yıl sonra ilk defa ilk turda elendi.



Futbol dünyasının en çok kar eden kulübü ne yazık ki, Glazer’in başa geçmesi ile bu kaynaklarını kullanamıyor. Hatırlarsanız daha önce de yazdığımız gibi kulübün yeni sahibi Malcolm Glazer, Roman Abramovich’in tam tersine United’ı bir şirket gibi yönetiyor. Uzun süredir Wayne Rooney dışında önemli bir yıldız katılmadı. C.Ronaldo’yu unuttuğumu sanmayın. Takıma geldiğinde bu çocuğu sadece Portekiz U21 maçlarından biliyorduk, yoksa yıldız falan da değildi. Ki kaldı ki bana göre hala da değil. Ortasahanın ortasında ciddi problemleri var United’ın. Butt’ın yazın satılması, Keane’in sözleşmesinin feshedilmesi sonucunda zaten çok kısıtlı olan kadro iyice daraldı. Giggs ve Scholes’un artık yaşlarının iyice ilerlediğini göz önünde bulundurmamız lazım. Flatcher gibi alttan yetişenler de takımı kurtarmaya yetmiyor. Ancak görünen o ki United’ı çok daha zor günler bekliyor. Business Week’in haberine göre takımın anasponsoru Vodafone desteğini çekmeye hazırlanıyor. Bu durumda United mali sıkıntıya girecektir.



Diğer takımlara kısaca değinecek olursak, şanslı kuralar çeken Arsenal, Barcelona ve Inter gruplarında fazla zorlanmadan birinci sırayı aldılar. Ancak, Chelsea ve Bayern’in gruplarını ikinci sırada bitirmesi yüzünden hiçbir grup lideri takımın teknik direktörünün kuralar çekilene kadar grup liderliği keyfini yaşayabileceğini düşünmüyorum.



Bu sezon en çok sevindiğim konulardan biri de Porto’nun sonunculuğu oldu. 2 sezon önce şampiyon olarak şu an ikinci sınıf kadrosu ile cepten yiyen Porto geçen yıl şanslı bir kura ile gene yine bir üst tura çıkmıştı. Bu yıl ise Artmedia, Porto’ya gereken ayarı çekerek erkenden Avrupa’ya veda etmesini sağladı.



Geçen yıl Fenerbahçe’nin grubunda iken izlediğimiz ve gayet kötü bir takım olan Sparta Prag, eğer öneleme oynasaydı bu yıl katiyen kupaya katılamazdı. Doğrudan kupaya katıldı ve sonuncu oldu, benim beklediğim bir sonuçtu.



Herkesin gözü Barcelona, Juventus, Chelsea gibi takımların üzerindeyken çaktırmadan en baba topu oynayan takım yine Lyon. Rahat bir şekilde grup lideri oldular. Fransa’da açık ara liderler. Olası bir Bremen eşleşmesinde yine geçen yıl ki tarifeyi yapacaklarından eminim.



Hollanda’nın iki temsilcisi de yollarına devam etmesini bildi. Bunun dışında İtalya diğer bir başarılı ekip oldu. Juventus, Milan ve Inter gruplarını lider bitirirken Udinese yoluna UEFA Kupası’nda devam edecek. En başarısız ülke ise Yunanistan oldu. 2. torbadan kuraya giren Panathinaikos ve 3. torbadan giren Olimpiakos gruplarında sonuncu olarak kupaya veda ettiler.



Benden şimdilik bu kadar. Kuralar bi çekilsin, şubata kadar gene konuşuruz.

10.11.2005

Bundesliga'da Neler Oluyor - 1 - Ağır Toplar

Bir baktım ki en son 5 Eylül de yazmışım Bundesliga hakkında. O zaman bu zaman neler oldu bir bakalım. Bir kere Bayern aldı gidiyor. Hamburg deplasmanı dışında pek durmadılar ve şu an Werder Bremen’in 5 puan önünde liderler. Şampiyonlar ligindeki performanslarına da bakılırsa geçen sene başlayan Magath-Bayern birlikteliği iyi gidiyor. Hatta iyiden de öte; Bayern ligde ezici bir üstünlük kurmayı başardı. Hamburg deplasmanında kaybettiler, Schalke deplasmanında ise son dakikada yedikleri penaltı golüyle galibiyeti kaçırdılar. Onun dışında çelme takabilen olmadı Bavaryanlara. Kalede Kahn iyi bir sezon geçiriyor. Bence en önemli takviyeleri Ismael oldu. Lucio ile birlikte çok iyi bir ikili oluşturdular ve Kahn’ı da eklediğinizde görüyorsunuz ki orası sağlam bir kale duvarı olmuş. Orta saha zaten Ballack, Demichelis, Deisler, Ze Roberto, Jeremies, Scholl, ve Schweinsteiger(daha da var ama saymak bile zor) ile çok güçlü. Forvette ise bana göre dünyanın en iyi 5 forvetinden biri olan Makaay’a sahipler. Onun dışında kadro genişlikleri-özellikle orta saha ve forvette- imrenilecek düzeyde. Kahn, Lucio, Ismael üçlüsünden biri ciddi bir sakatlık yaşamazsa bu sene Bundesliga’nın tozunu atarlar gibi duruyor. Ama Lucio, Ismael ikilisinin bozulması takıma zarar verebilir, pek de alternatifleri yok o bölgede.

Ligin kralı bu durumda peki rakipleri kim olabilir? Bence en ciddi rakipleri Werder Bremen. Thomas Schaaf ile istikrarı yakaladılar. Karşı yarı sahada topu o kadar estetik ve yararlı kullanıyorlar ki izlemeyi en sevdiğim takımlar. Ama daha transfer sezonunda söylediğim gibi defanslarını tamamen değiştirmek zorunda kaldılar ve bu her takımın kaldırabileceği bir yük değil. Ismael’i ne kadar tutmak isteseler de Bayern istediği zaman alıyor biliyorsunuz. Onlar da Naldo’yu alarak defansta bir tane uzun boylu Brezilyalı stoper bulundurma furyasına katıldılar. Genelde bu tip oyuncular takımın ofansif gücünü arttırsa da hepsi Lucio kadar sert ve mücadeleci oyuncular olmuyor. Eğer bu teknik Brezilyalı defansın yanında mücadeleci ve müdaheleci, sert bir stoper olmazsa takımın defansif gücünü azaltıyor. (Luciano’nun Tomas ile uyumunu örnek verebilirim. Burda Naldo Luciano oluyor ama yanındakilerde Tomas tarzı bir oyuncu pfofili göremiyoruz.) Ismael’in gidişi bu açıdan takıma çok zarar verdi. Onun dışında orta saha ve hücum hattı konusunda pek sıkıntıları yok. Klasnic ve Klose birlikte oynamaya alışmışlar. Orda da tek sorun alternatif eksikliği. Micoud’un liderliğinde 3.senesine giren Werder karşı yarı sahada topla oynarken izlemeye kesinlikle değer. Zaten 12 maçta attıkları 32 gol bunu açıkça kanıtlıyor. Klose de en iyi sezonlarından birini geçiriyor, 12 maç sonunda 12 golle krallık yarışında zirvede.

Burdan geçiyorum Hamburg’a. Bayern hazretlerini yenebilen tek takıma bir başka deyişle. Van der Vaart transferiyle bu sene takımın bir üst seviyeye çıkıp CM diliyle, “title challenge” hedefinde olacağını herkes tahmin etmişti. Ben Intertoto kupasında oynamış olmaları gerekçesiyle erken form tuttuklarını ve sezonun bir noktasında ciddi bir düşüş yaşayacaklarını düşünüyorum. Son 4 haftada sadece 1 galibiyetleri var. UEFA Kupasında da ciddi sınavlar verdiklerini ve bu tempoya alışık olmadıklarını düşünerek bu senenin en iyi serisini artlarında bıraktıklarını ve bundan sonra daha zor ve kötü günlere gireceklerini söylüyorum. Umarım beni yanlış çıkarırlar ve lige renk katmaya devam ederler. Van der Vaart şu ana kadar 9 maçta attığı 6 golle takımın en etkili ismi ve beklentileri boşa çıkardığı kesinlikle söylenemez.

Geldim tuttuğum takıma, Gelschenkirchen’in Kral Mavileri Schalke04’e. Türk futbol kamuoyunun en yakından tanıdığı Alman takımı bu sene Schalke. Fenerbahçe’ye karşı oynadıkları 2 maçta da iyi takım olduklarını gösterdiler bize. Geçen sene çok etkili ve bence uyumlu olan Ailton-Sand-Asamoah üçlüsünü aradıklarını düşünüyorum. 12 maçta 14 gol atmaları bu kadar ofansif görünümlü bir takım için düşündürücü. Soren Larsen çok iyi bir oyuncu ancak Sand ile özellikleri benzer. Sand’ın yakında bırakacağını düşünürsek Larsen çok önemli bir parçası olacak Schalke forvetinin. Sağda Asamoah(Rafinha’nın gelmesi ile Hamit de oraya kaymaya başladı.) oynarken solda benzer pozisyonda oynayabilen solak Ailton’u kapatacak oyuncuya sahip değiller. Kuranyi dribbling konusunda daha becerikli Larsen ve Sand’a nispeten, ama geçen sene Ailton’un açık alanda oynadığı oyunun benzerini ortaya koyması tarzına ters. Ragnick yeni transferleri sistemine uydurmaya çalışarak benim sevmediğim bir tutum ortaya koydu aslında. Bunun yerine 4 lü orta sahaya dönüp Larsen-Kuranyi ikilisini kullansa daha iyi ederdi diye düşünüyorum. Sand ne kadar iyi bir oyuncu olsa da, ona olan saygımı çok az oyuncuya göstersem de karşı gelinemeyecek tek faktör olan zaman onu da zayıflattı. Asamoah-Ernst-Lincoln-Kobiashvili orta sahası(yedekte de Hamit-Poulsen-Bajramovic… ufff be kadroya bak) bence daha efektif olurdu. Bu sayede takımda alternatif sayısını da arttırmış olurdu. Bence elindeki kadroyu yeterince efektif kullanamadı şu ana kadar Ragnick. Tabi bu sene Şampiyonlar Ligi’nde oynuyor olmaları da onları muhakkak zorluyordur. Takımda bu tempoya alışık az oyuncu var. Onlar geçen sene Werder Bremen’in yaşadıkları sorunun bir benzerini yaşıyorlar ve kanımca aynen Bremen gibi Şampiyonlar Ligi grup maçları sonrası Bundesliga performansları artacak.

İlk olarak bu seneki ağır toplar olarak gördüğüm Hamburg, Bayern, Schalke ve Werder’i değerlendirdim. İkinci bölümde Stuttgart, Hertha, Leverkusen, Wolfsburg, Dortmund ve Gladbach gelecek.

Das Genie Daum

Christoph Daum 24 Kasım 1953 Doğu Almanya doğumlu. Henüz yedi yaşındayken Batı Almanya’ya kaçıyor.



* Dikkat etmemiz gereken yönler burada başlıyor. Daum yedi yaşındayken ne kadar bilinçliydi bilmiyoruz ama en azından ailesi için şunu söyleyebiliriz.”Azimliler, kendilerine sunulanla yetinmiyorlar ve daha iyilerine ulaşmak için zorlukları göze alabiliyorlar.



Berlin üstünden yapılan yolculuk sonunda Daum Köln’de spor eğitimi alıyor. Yalnız çoğu zaman dile getirdiği gibi sanat okumak da istiyor ama spora yöneliyor. Sanat daha sonra hayatına giren kadınlar ile ilk sohbet konusu oluyor.



* Özellik iki: Entelektüel, çekici ve kadınların dikkatini çekebilen bir erkek. Bir erkek olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ilk bakışta dikkat çekici olabilmek başka bazı şeylere bağlıyken sohbet aşamasına geçildiğinde zeki olmak kadınların erkeklerde hoşlandığı özelliklerin başlıcasıdır. Buraya bir demecini eklemek kendisinin görüşü açısından çok şey ifade ediyor. “Bende güzellikten öte bir şey var, Güzellikten daha önemli, derin”. Şimdi o şeyin ne olduğu ya da Daum’un ne kastettiği üstüne derin konuşmaya gerek yok ama bunun kesinlikle sarı saçları olmadığı kesin.



Daha sonra 1981-1985 yılları arasında Köln genç takımını çalıştırıyor. Daha sonra 1986-1990 yılları için Köln’de terfi görüyor ve A takımı çalıştırıyor. 1990-1993 yıllarını Stutgart antrenörü olarak geçiriyor. 1994-1995 yılarında Beşiktaş’ın başında Herr Daum. 1997-2000 yıllarında Bayer Leverkusen antrenörü olarak ülkesine geri dönüyor. Sonra Avustria Vienna ve arkasından Fenerbahçe’nin başında.Bu süreçte 92’de Stutgart ile Almanya şampiyonu, 94’te Beşiktaş ile Türkiye kupası 95’te lig ve Cumhurbaşkanlığı kupası kazandı. 2003’te Vienna ile Avusturya Şampiyonluğu ve yine aynı yıl Avusturya kupasını kazandı. Leverkusen ile ligi 3 kez ilk ikide bitirdi. Leverkusen onun döneminde klasik Alman takımı havasından Avrupa’da adı geçen kulüp seviyesine terfi etti. Tüm bunlar zaten Daum’un bilinen başarıları ve onun iyi antrenör olduğunu en azından başarılı sayılacağının göstergeleri. Ama biraz irdelendiğinde altında başka şeylerin yattığını ve biraz dram ve komedinin iç içe olduğu bir Türk filmi havası var.



Tam Alman milli takımının başına gelecekken başına gelenler, kadınlar kokain ve dahası. Daum biraz kırdan kente gelen; orda nüfus tabelasına artı 1 yazan, dönerken yazdığını silen, tekrar bir tabela bulup oraya +1 yazan, tam artık oralı olacakken eski ve tutkulu olarak bağlı olduğu sevgilisi tarafından çağrılan ve bir türlü ona kavuşamayan bir aşık gibi. Bunu Karl Marx özetlemiş “Sevginiz karşılığında bir sevgi doğurmuyorsa talihsizliktir”. Daum hep Almanya’yı sevdi ama Almanya ona bir türlü yüz vermedi.Ama onu tam olarak reddetmedi de. Nazlı bir sevgili gibi sürekli ona umut verdi ama onun sevgisinin yarısını verenlere sattı kendini. Daum Türk filmlerinde emrahın kızkardeşi rolündeydi. Belki de kendiside böyle düşünürken başladı kokaine. Kim bilir ? Bir insanı kokain gibi bir belaya çoğu zaman çaresizlik, nadiren zevk sürükler. Adamımız Daum şöyle düşünüp kokainin kucağına düşmüş olabilir.





“Was soll uns denn dasewig schaffen “Neden bu anlamsız yaratılış

Geschaffens zunichts hig weg zwaffen” Yok olacaksa bir gün her yaratılmış”

GÖTHE (Faust)





* Bu noktada Daum’un özelliklerine bir yenisini ekleyebiliriz. Tamam her düştüğünde yeniden kalkmasını bildi ama düşüşlerinde kanuni sayılmayan yollara da başvurmaktan kaçınmadı. Bu noktada en önemli destekçisi Alman basınına göre Angelica Camm. Bu kadın Daum’un hayatına Mallorca’da ev alması sırasında girdi ve aldığı evin emlakçısının karısı. Yani zaaf bir olarak kadınları ekleyebiliriz. Bu kadın için Daum eşi ve çocuklarını bıraktı Angelica’da kocasını. Kokaine Angelica sayesinde alıştığı Alman tabloid gazetelerinin sayfalarını süsledi. Türkiye’de de Daum’un kadınlarla ilişkileri gazete sütunlarına taşındı ve Daum bunlarla ilgili olarak sadece şu yorumu yaptı “hakkımda yazılan hikayeler”. Oya Aslı Başarır Daum’dan hamile kaldığını Daum’un baskısı sonucunda kürtaj olduğunu iddia etti. Herkesin hayatta zaafları var ve bunları gizlediğimiz sürece toplumda saygın bir rol edinebiliyoruz ama Daum bunları gizlemekte biraz başarısız herhalde. Ayrıca adamımızın bir zaafı da yalan olsa gerek ve bunu inkar etmiyor kendi ağzından söyledikleri bunu önemli göstergesi. “Unutmamak lazım, insanlar para ve seks konusunda her zaman yalan söylerler.”





Tüm bunlar yaşanırken Daum tam tutkulu aşkına kavuşacakken ortaya çıktı bu kokain olayı ve komplo olduğunu söyleyip kendisinin bir doğu alman olduğu için bu olayların başına geldiğini anlatmaya çalıştı. Ama testler Doğu-Batı ayırımı yapmıyordu ve gerçekler adamımızın kokain kullandığı doğrultusundaydı. Peki bundan sonra kahramanımız ne yaptı. Tekrar düştüğü yerden kalkmasını bildi. Kriz yönetimini en iyi şekilde başardı ve “kalça ağrılarım için birkaç kez kullandım” dedi. Yalancı damgası biraz ağır ama yadsınamaz bir gerçek olsa gerek. Tüm bunlardan sonra Beşiktaş Daum’a kucak açtı.



Daum’un en iyi yaptığı şeylerden biri ise (ki bunu bence zekası ile açıklamak mümkün) çalıştığı ülkelerin yerel değerlerine saygı duymak ve ona güvenen insanları mahcup etmemek için çalışmak. Televole muhabirlerine verdiği cevap bunun en önemli göstergesi. Kapadokya gezisinde kendisine uzatılan feshi “Atatürk’ün yasakladığı şeyi ben takmam” diyerek kibarca reddetti.



* Artık bu noktada kimsenin reddedemeyeceği bir özelliğini altı çizili rahatça yazabilirim. Adamımız çok zeki.



Değinmek istediğim noktalar Daum’un özel yaşamından kesitlerle Daum’u biraz daha anlamaktı. Yoksa kişisel görüşüm Daum’un çok iyi bir antrenör olduğu değil ama bazı yadsınamaz gerçekler ortadayken Daum’a deli demenin de doğru olmadığı açıkça ortada. Ama Daum’a futbol açısından Dahi demekte çok kolay değil.Pierre ve Alex ile yaşadığı sorunlar, Avrupa başarısızlıkları, Türkiye’nin genç yeteneklerinin kadro derinliğinde boğulması olumsuz yönleri. Tamamen kişisel görüşüm ise Fenerbahçe’nin Daum ile devam etmesidir. Hedefi Avrupa’da kabul görmek olan bir kulüp en azından yıldızları ve antrenörü ile Avrupa seviyesinde olmalı ki en azından yurtdışında ilk hatırlanılan kulüp aşamasına gelsin.Burada biraz etinden sütünden ve yününden faydalanma mantığı var ama bu işler biraz böyle ilerliyor.

Fakat Atilla Kıyat’ın görüşüne de kayıtsız kalmak mümkün değil. Türk gençliğine bundan kötü bir örnek sunmak biraz zor. Şimdi kimse bunlara deyinmiyor adamımızda işine bakıyor ama Fenerbahçe biraz kötü gitmeye başlarsa medyamız et kokusunu alan sırtlanlar gibi Daum’un üstüne saldıracak ve bel altı vurarak Daum’un kokain olayına gireceklerdir ve bu hakikaten gençlik için iyi bir örnek değil. Ama şu aşamada Fenerbahçe’nin sırf bu yüzden Daum’dan vazgeçmeyeceği de açıkça ortada. Keşke bu seviyede futbola bakabilsek ama ne yazık ki bizim bakışımız bundan çok daha ilkel. Daum Fenerbahçe’ye lig şampiyonluğu hediye ettiği müddetçe tam olarak bilmemekle beraber Daum rahat yaşantısına devam edecek. Ta ki sevgilisi “Aşkım sen benim tek gerçeğimsin. Geçmişi unutup tekrar beraber olalım” diyene kadar.





Yazının yazılışı sırasında AKTÜEL dergisi ve Ayşe Arman röportajlarından yararlanılmıştır.

1.11.2005

Ada'da Değişen Bir Şey Yok

İngiltere’de 2 hafta öncesinden beri değişen pek bir şey yok. Bu yazıda işte o değişen iki-üç şeye değinmeye çalışacağım.

Değişen en önemli şey ligde Chelsea’yi zorlayabilecek tek takım oldğunu iddia ettiğim Manchester Utd’ın bu yükü kaldıramayacağını kanıtlamasıydı. 22 Ekim’de Tottenham’la Old Trafford’da 1-1 berabere kalan Şeytanlar, bu hafta Middlesborough’ya deplasmanda 4-1 gibi ağır bir skorla yenilince hem güvenlerini kaybettiler hem de camia karıştı. Premier League’in kurulduğu 1992 senesinden beri ligi adeta domine eden United, bu sene de şampiyon olamazsa, bu sene zarfındaki şampiyonluksuz geçirdikleri en uzun dönem olacak. Daha anlaşılır bir şekilde söylemek gerekirse, bu takımın 13 senedir şampiyonluklarının arasındaki maksimum süre 2 yıl. Sir Alex Ferguson döneminde yazılmış bu destan, şu anda usta koçun başına roket gibi geri tepmiş durumda. Başarıya alıştırdığı camia artık hep daha fazlasını beklediğinden, artık ihtiyar teknik direktörün istifasının geldiği konuşulur oldu. Rooney, C. Ronaldo, Henize ve Fletcher gibi genç isimlerle yeniden yapılanmaya çalışan United, 3 senedir bu işi bir türlü beceremedi desek yeridir. Denenen isimlerden, büyük ümitlerle alınan Djemba-Djemba, Kleberson, A. Smith, Saha gibi oyuncular bir türlü bekleneni veremedi. Daha da ileriye gidersek, Cristiano Ronaldo da dahil olmak üzere, Rooney ve Heinze dışındaki tüm yeni oyuncuların (yeni derken, son 3 sene zarfında kulübe dahil edilmiş olan) hiçbiri, istikrarlı ve bir United oyuncusuna yakışan performansı sergileyemedi.

Bu noktada kişisel görüşüm, Sir Alex’in bu “yeniden yapılanma” sürecinde, bildiği metodları kullanması ya da takımı bırakması gerektiği yönündedir. Ferguson Manchester’ı altyapıdan, ada kökenli transferlerden, veya İskandinavya’dan gelen oyuncularla Manchester yaptı. Son 15 senenin Man Utd’lı efsane futbolcularına bakalım: Schmeicel, Irwin, Pallister, Beckham, Keane, Giggs, Sheringham, Scholes, Yorke, Cole, Johnsen vs vs... Tamam Yorke belki Tirinidad&Tobago’lu fakat uzun süredir İngiltere’de yaşıyordu. Gelmek istediğim nokta şu: Manchester, Londra kadar kozmopolit bir şehir değil. Her ne kadar yetenekli olursa olsun, İngiltere’ye uyum sağlamakta güçlük çekecek, İngilizce bilmeyen oyuncuları getirirken bir daha düşünmekte fayda var. Premier League’e son 3 senedir akmakta olan Latin oyuncların çoğu bu yüzden harcanıyor. Chelsea bunu başarabiliyor çünkü başındaki Mourinho Portekizce, İspanyolca ve İngilizce biliyor. Koçluk kariyeri boyunca 3 ülke gezmiş ve yardımcıları da çokuluslu. Arsenal desen takım zaten Fransız kolonisi gibi. Kaldı ki, Kuzey Fransa’dan gelenlerle Güney Fransa’dan gelenler arasında bile dağlar kadar uyum süreci farkı oluyor. Ada’da başarılı olmuş Fransızlar’ın çoğu Orta ve Kuzey Fransa’dandır. Liverpool da hızla İspanyol kolonisi olma yolunda ilerliyor. Eğer Ferguson bu süreci başarıyla tamamlayamazsa daha nice Veron’lar, Kleberson’lar, Djemba-Djemba’lar harcanacak.

Peki United için hiç iyi şeyler yok mu? Eh, var bi iki tane... Van der Sar takıma çok iyi uyum sağladı mesela. Bir de Rooney & van Nistelrooy ikilisi müthiş güzel oynamakta. Son olarak da O’Shea’nin sürekli artan formu onlar için sevindirici olabilir. Ama o kadar... Daha fazlası değil.



Bir de uyanan devin uyanması misali yavaş yavaş silkinen Newcastle var. Ligin ilk 4 maçında bırakın galip gelmeyi, gol bile atamayan Newcastle, son 6 maçta 4 galibiyet aldı. Souness bu çıkışlarını, takım kimyasının yavaş yavaş oturmasına ve Emre’yle Owen’ın sakatlıklarının tam olarak düzelmesine bağlıyor. Bense kolay fikstüre ve takımın birbirini yavaş yavaş tanıyor olmasına bağlıyorum. Kaldı ki, sezonun flaş ekibi, şu anda lig 2.’si olan Wigan’a da 3 hafta önce 1-0 yenildiler. Son iki maçları WBA ve Sunderland’leydi ve saydığım bu iki takım şu anda ligin en dibindeki iki takım. Owen’in son 5 maçta 4 gol atması, Emre’nin harika oynamaya başlaması tabii ki onlar adına sevindirici. Üstüne üstlük artık emektar gol makinası Shearer’ı da sürekli yedek soyunduruyorlar. Yerine Ameobi başlıyor. Bu hafta WBA karşısında kulübü adına 197. golünü kaydeden efsane forvet, Milburn’ün elinde olan 200 gollük kulüp rekorunu kıracak gibi. Zaten şu anda kariyeri boyunca İngiltere liginde en çok gol atan oyuncu unvanını ele geçirdi. Yine de, bu hafta basına verdiği “Yedek oynatılmamı anlayışla karşılıyorum. 35-36 yaşında bir forvet için bu lig fazla hızlı. Kaldı ki ben Ameobi’nin benim için önceden yıprattığı bir defansın işini bitirdim.” diyerek müthiş bir profesyonellik sergiledi. Ben yine de Newcastle’in üzerindeki bu havanın dağılacağını düşünüyorum. Takımda halen Bramble, Ramage gibi üst düzey futbola yakışmayacak oyuncular varken ne yapsalar boştur bence.



Bunların dışında son 2 haftanın en ilginç olayı, Henry’le Pires’in penaltıyı paylaşarak (!?) kullanma çabasıydı. Onu benim anlatmam doğru kaçmaz isterseniz foruma gidip ShadoW’un yazdığı yazıyı okuyun ama tercihen pozisyonun videosunu felan download edin.



Unutmadan, bir de eski GS’li Abel Xavier’in doping skandalı var. Sağ bek bu sene M’Borough’da oynamaktaydı taa ki doping testi pozitif çıkıncaya kadar. Üstelik doping testini yapan ve sonucu FA’e belirten de kulübün ta kendisi. M’borough’u bu tavrından dolayı kutluyoruz.